<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/centilmenin-asi-hali-91591</guid>
            <pubDate>Sun, 08 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Centilmenin asi hali</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><span style="font-size: 12pt;">Biraz İngiliz centilmeni, biraz rock yıldızı, bolca özgüven… Modern dandy, kusursuz görünmek için her ayrıntıyı denetlemek yerine şıklığına biraz rahatlık katıyor. Geleneksel erkek giyiminin özenini korurken kalıpların dışına çıkıyor; 2026 sonbaharında klasik gardıroba özgür bir tavır getiriyor.</span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">KURALLARA MESAFELİ</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Dandy olmak, bir zamanlar giyinmeyi neredeyse törene dönüştürmek demekti. İyi kesimli bir takım elbise, özenle seçilmiş bir gömlek, cilalı ayakkabılar… Her ayrıntının bir kuralı vardı. Bugünün dandy’si ise o titizliği seviyor ama kurallarla pek anlaşamıyor. Blazer ceketini yıpranmış bir jean’le giyiyor, gömleğinin yakasını açık bırakıyor, ipek fularını sanki son anda boynuna dolamış gibi taşıyor. Özenli görünse de bunun için fazlaca uğraştığı hissini vermiyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bu tavrın merkezinde oranlarla oynamak var. Belirgin omuzlar, yüksek bel ve geniş paçalar, hafif dökümlü gömleklerle dengeleniyor. Modern dandy’nin alametifarikası pahalı bir giysiye sahip olması değil; bir araya gelmeyecekmiş gibi duran parçaları kendinden emin biçimde taşıyabilmesi.</span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">MESAİ BİTTİ</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Takım elbisenin yalnızca ofis, düğün ya da özel davetlerle anıldığı dönem geride kalıyor. Çağdaş terzilikte ceketler biraz daha uzun, pantolonlar hareket alanı bırakacak kadar bol. Kesim hâlâ önemli, fakat artık vücuda sımsıkı oturan bir kalıp aranmıyor. Kumaşın yürürken aldığı biçim de en az kesimi kadar önem taşıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Kruvaze ceketler, klasik gömlek yerine ince bir triko ya da beyaz tişörtle giyildiğinde resmî havasından sıyrılıyor. Takımın iki parçasını ayrı kullanmak da farklı eşleşmelere alan açıyor: Ceket denimle, pileli pantolon deri bir bomber ceketle buluşuyor. Böylece gardırobun en ciddi giysileri hafta sonuna da uyum sağlıyor.</span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">KRAVATLAR GEVŞİYOR</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Kravat geri döndü ama kimsenin onu eskisi kadar ciddiye almaya niyeti yok. İnce modeller, retro desenler ve biraz gevşek bırakılmış düğümler, yıllarca toplantı odalarıyla özdeşleştirilen bu aksesuarı yeniden sokağa taşıyor. Üstelik ona mutlaka bir takım elbisenin eşlik etmesi gerekmiyor. Süet ceket, hırka veya deri montla kullanıldığında modern dandy’nin oyunbaz tarafını ortaya çıkarıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Aynı şey fularlar için de geçerli. Boyna gelişigüzel bağlanmış desenli bir ipek fular, sade bir gömleğe bile sinematik bir hava katabiliyor. Broşlar, cep mendilleri, vintage saatler ve dikkat çekici gözlükler de görünümü tamamlıyor. Ancak hepsini aynı anda kullanmak yerine birini öne çıkarmak yeterli. Stil, neyi ekleyeceğini bilmek kadar neyi dışarıda bırakacağını seçmekle de ilgili.</span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">DOKULARIN ÇEKİCİLİĞİ</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Sonbahar, modern dandy için tam bir oyun alanı. Tüvitin pütürlü yüzeyi, kadifenin yumuşak parlaklığı, süetin sıcaklığı, flanelin tok duruşu… Bu kumaşlar yan yana geldiğinde sade renkler bile derinlik kazanıyor. Koyu kahverengi kadife ceketin içine giyilen ince kaşmir bir kazak ya da yün pantolonla eşleşen süet ceket, gösterişe kaçmadan etkili bir görünüm yaratıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Espresso, tütün, mürdüm, bordo ve zeytin yeşili gibi tonlar, siyah ile lacivertin alışıldık ciddiyetini kırıyor. Farklı dokularla bir araya geldiklerinde tek renk giyime de hareket katıyorlar. Hafif yıpranmış bir deri kemer ya da yıllardır dolapta duran bir ceket ise bu uyumu daha kişisel hale getiriyor. Her şeyin yepyeni görünmesi gerekmiyor.</span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">KİŞİSEL BİR DOKUNUŞ</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">İyi bir görünümü akılda kalıcı kılan bazen tek bir ayrıntı: Uzun paltonun altından görünen parlak bir loafer, beklenmedik renkte bir çorap ya da omza atılan büyük bir deri çanta… İşlevinin ötesinde bir ifade aracı olan aksesuarlar, terziliğin düzgün çizgilerine hafif bir başkaldırı katıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yine de modern dandy tarzını bir kostümden ayıran ince bir çizgi var. Fazla hesaplanmış eşleşmeler, bu stilin doğal cazibesini gölgeleyebilir. Klasik bir giysinin yanına kişisel bir ayrıntı eklemek çoğu zaman yeterli. Mesele, geçmişin centilmenini taklit etmek değil; onun zarafetini bugünün temposun</span>a uyarlamak.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>HAFTANIN COOL’U</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>MODERN VE ÖZGÜN</strong></span></p>
<p>Boran Kuzum, Ray-Ban’in Türkiye’deki ilk marka elçisi oldu. Oyuncunun modern, özgün ve kendinden emin tarzı, markanın ikonik çizgisiyle buluşuyor. Sinema, stil ve bireyselliği bir araya getiren bu iş birliğinde, zamansız tasarımı ve karakterli duruşuyla Original Wayfarer Classic modeli öne çıkıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aeded39c075f-1793977657.jpg" alt="" width="500" height="500" /></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>HIP ÜÇLÜ:</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>COOL KAFA</strong></span></p>
<p>Moeva’nın siyah <em>bucket</em> şapkası, sade tasarımı ve zamansız duruşuyla sonbahar stilinin en kullanışlı tamamlayıcılarından biri. Minimal çizgileri ve küçük logo detayıyla trençkotlardan deri ceketlere kadar sezonun farklı kombinlerine zahmetsizce uyum sağlıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aeded58831d2-1793977688.jpg" alt="" width="500" height="660" /></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>YOĞUN CAZİBE</strong></span></p>
<p>Montblanc’ın yeni <em>Legend Elixir</em> parfümü, ikonik serinin şimdiye kadarki en yoğun yorumuyla modern erkek stiline güçlü ve sofistike bir dokunuş katıyor. Bergamotun ferahlığıyla açılan kokuya lavanta ve pembe biberin canlı notaları eşlik ederken iris, adaçayı ve Pomarose kalpte zarif bir derinlik yaratıyor. Madagaskar vanilyasının sıcaklığı, Ambrofix ve reçinelerin odunsu amber etkisiyle buluşarak tende baştan çıkarıcı bir iz bırakıyor. Parlak gümüş şişesi ise bu iddialı kokunun zamansız şıklığını tamamlıyor.</p>
<p><strong><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aeded68c97a9-1793977704.jpg" alt="" width="500" height="500" /></strong></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>KONTRAST ETKİSİ</strong></span></p>
<p>Loewe, siyah derinin güçlü duruşunu kahverengi süetin sıcak dokusuyla buluşturarak sezonun en iddialı çanta yorumlarından birine imza atıyor. Heykelsi formu, kontrast yaratan dokuları ve dikkat çekici fermuar detayıyla bu tasarım, en sade sonbahar kombinini bile bir anda stil sahibi bir görünüme dönüştürüyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aeded78c1fd5-1793977720.jpg" alt="" width="500" height="696" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/centilmenin-asi-hali-91591</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/5/9/1/1280x720/centilmenin-asi-hali-1793977750.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Kruvaze ceketler, bol paçalar ve gevşek kravatlar… Modern dandy, klasik gardırobun özenini rahat kesimler ve kişisel dokunuşlarla buluşturuyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/ankaranin-binlerce-yillik-yuzu-91590</guid>
            <pubDate>Sun, 08 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Ankara’nın binlerce yıllık yüzü</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Akdeniz’den İç Anadolu’ya geçerken ilk durağımız Ankara… Başkent denince akla devlet kurumları ve Cumhuriyet gelir. Oysa eski adının ‘çapa’ anlamına gelen Ankyra olduğu söylenen kentin geçmişi Friglerden Roma ve Osmanlı’ya uzanır. Bu hafta Ulus’un tarihî sokaklarında dolaşacak, Anıtkabir’i ziyaret edecek, ardından Polatlı yakınındaki Gordion’da Friglerin dünyasına gireceğiz.</p>
<p><strong>ANADOLU’NUN HAFIZASI</strong></p>
<p>Ankara gezisine Kale’nin eteğindeki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nden başlamak en doğrusu. 15. yüzyıldan kalma Mahmut Paşa Bedesteni ile Kurşunlu Han’ın yeniden işlevlendirilmesiyle oluşturulan müze, Anadolu tarihini tarihöncesinden Demir Çağı’na uzanan eserlerle anlatıyor.</p>
<p>Neolitik yerleşimlerden figürinler, Alacahöyük’ün törensel güneş kursları ve geyikleri, Kültepe’nin çivi yazılı tabletleri, Hititler’in İnandık Vazosu ve dev taş kabartmaları… Birkaç salonda binlerce yıllık kültürel dönüşümü izlemek mümkün. Kültepe tabletleri ticaretin yazıyla ilişkisini, İnandık Vazosu ise müzikli ve törenli bir Hitit dünyasını gözler önüne seriyor. Gordion’dan getirilen Frig buluntuları, daha sonra gideceğimiz antik başkente güzel bir hazırlık.</p>
<p><strong>CANLANAN SOKAKLAR</strong></p>
<p>Müzeden birkaç dakikalık yürüyüşle Kale’ye çıkıyoruz. Ankara Kalesi, yüzyıllar boyunca farklı yönetimlerce onarılıp kullanılan, kentin en eski yerleşim alanlarından biri. Surların içindeki geleneksel Ankara evleri, dar geçitler ve seyir noktaları başkentin alışılmış görüntüsünü değiştiriyor. Son yıllarda Kale çevresi yeniden ilgi görüyor. Restorasyon çalışmalarıyla çok sayıda tarihî yapı elden geçirildi; avlulu evler, küçük kafeler, sanat mekânları ve antikacılar sokaklara canlılık kattı. Özellikle Atpazarı ve Koyunpazarı çevresinde bakırcılar, kilimciler, eski eşya dükkânları arasında dolaşmak keyifli. Ancak kimi yapılarda koruma ihtiyacı sürüyor.</p>
<p>Hamamönü’nün restore edilmiş evleri ve hat, ebru, seramik atölyeleriyle canlanan Sanat Sokağı da uğramaya değer.</p>
<p><strong>ROMA ANKYRA’SI </strong></p>
<p>Ulus’ta en çarpıcı karşılaşmalardan biri Hacı Bayram-ı Veli Camii ile Augustus Tapınağı’nın yan yana duruşudur. 15. yüzyılda yapılan cami, Anadolu tasavvufunun büyük isimlerinden Hacı Bayram-ı Veli’nin türbesiyle birlikte bugün de ziyaret ediliyor. Hemen bitişiğindeki Roma tapınağının duvarlarında ise İmparator Augustus’un icraatlarını anlattığı ünlü <em>Res Gestae</em> yazıtının izleri bulunuyor. Aynı meydanda iki bin yıllık Roma mirasıyla Osmanlı inanç hayatı buluşuyor.</p>
<p>Zamanı olanlar Çankırı Caddesi’ndeki Roma Hamamı’nı da görmeli. İS 3. yüzyılda Caracalla dönemine tarihlenen yapının spor alanı ve hamam bölümleri, antik Ankyra’nın (Ankara) kamusal yaşamını hatırlatır. Yakındaki Julianus Sütunu ise kentin Roma geçmişinden kalan başka bir işarettir.</p>
<p><strong>CUMHURİYET’İN BELLEĞİ</strong></p>
<p>Ankara yolculuğu Anıtkabir olmadan tamamlanmaz. Atatürk için açılan uluslararası yarışmayı kazanan <strong>Emin Onat</strong> ve <strong>Orhan Arda</strong>’nın tasarladığı anıtın yapımına 1944’te başlandı. Atatürk’ün naaşı 10 Kasım 1953’te buraya taşındı.</p>
<p>Aslanlı Yol’un iki yanındaki 24 aslan heykeli, Hitit sanat üslubuyla yapılmıştır. Kuvvet ve sükûneti temsil eden heykeller, ziyaretçileri Atatürk’ün huzuruna hazırlayan yolun önemli unsurlarından biridir. Tören Meydanı, kuleler, kabartmalar ve Şeref Holü, Kurtuluş Savaşı ile Cumhuriyet’in kuruluşunu mimari bir dille anlatır. Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi de bu anlatıyı tamamlar.</p>
<p>Anıtkabir’in bulunduğu Rasattepe’de eskiden Frig tümülüsleri vardı. Kazılarda çıkarılan eserler Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne taşındı.</p>
<p><strong>MİDAS’IN KENTİ</strong></p>
<p>Ankara merkezinden yaklaşık 90 kilometre güneybatıya, Polatlı yakınlarındaki Yassıhöyük’e gidiyoruz. Burası Frig Krallığı’nın başkenti Gordion. Kentin surları, anıtsal yapıları ve çevresindeki çok sayıdaki tümülüs, İÖ 1. binyılda burada oluşan siyasal gücü gösteriyor. Gordion 2023’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girdi.</p>
<p>Gordion adı, ünlü düğüm efsanesiyle de anılır. Anlatıya göre Büyük İskender, kimsenin çözemediği düğümü kılıcıyla kesmiştir. Bu öykü, tarih ile efsanenin Anadolu’da nasıl birbirine karıştığını gösterir.</p>
<p>Bölgenin en etkileyici yapısı, halk arasında Midas Tümülüsü diye bilinen Büyük Tümülüs’tür. Yaklaşık 53 metre yüksekliğindeki bu dev mezarın içinde İÖ 8. yüzyıldan kalma, olağanüstü iyi korunmuş ahşap bir mezar odası bulunur. Mezarın Midas’tan çok babası Gordias’a ait olduğu düşünülüyor. Gordion Müzesi’nde Frig seramikleri, metal işçiliği ve gündelik yaşam araçları görülebilir. Böylece müzedeki eserler, çıktıkları coğrafyayla buluşur.</p>
<p><strong>ROTAYI ÖZEL YAPAN NE?</strong></p>
<p>Bu yolculuk, Ankara’yı tek bir dönemin başkenti olarak görmemizi engelliyor. Kale ve Roma kalıntıları antik Ankyra’yı, Hacı Bayram çevresi Osmanlı mirasını, Anıtkabir Cumhuriyet’i, Gordion ise Friglerin Anadolu’daki gücünü anlatıyor. Müze salonlarından yaşayan sokaklara, oradan bozkırın tümülüslerine uzanan bir tarih çizgisi oluşuyor.</p>
<p><strong>LEZZETLER</strong></p>
<p>Ankara tava, Beypazarı güveci ve yöresel et yemekleri</p>
<p>Ankara simidi ve ince belli bardakta çay</p>
<p>Çubuk turşusu, Beypazarı kurusu</p>
<p>Kalecik Karası üzümü ve bölgenin bağcılık geleneği</p>
<p><strong>NEDEN ŞİMDİ GİTMELİ?</strong></p>
<p>Sonbaharda Ankara’nın serin havası, Kale ve Ulus çevresindeki yürüyüşleri keyifli kılar. Gordion’un açık bozkırında ise rüzgâra hazırlıklı olmak gerekir. Başkentin tarihî merkezindeki yenileme çalışmaları da eski Ankara’yı yeniden keşfetmek için güzel bir vesile.</p>
<p><strong>ANKARA’DAN GORDİON’A</strong></p>
<p><strong>Anadolu Medeniyetleri Müzesi:</strong> Anadolu’nun tarihöncesi ve antik uygarlıkları</p>
<p><strong>Ankara Kalesi:</strong> Surlar, geleneksel evler ve kent manzarası</p>
<p><strong>Atpazarı–Koyunpazarı:</strong> Tarihî çarşılar, antikacılar, zanaat dükkânları</p>
<p><strong>Augustus Tapınağı:</strong> Roma imparatorunun ünlü yazıtı</p>
<p><strong>Hacı Bayram-ı Veli Camii:</strong> Osmanlı dönemi inanç mirası</p>
<p><strong>Anıtkabir:</strong> Cumhuriyet’in anıtsal hafızası</p>
<p><strong>Gordion:</strong> Frig başkenti ve Büyük Tümülüs</p>
<p><strong>PRATİK BİLGİ</strong></p>
<p><strong>Rota:</strong> Ankara Kalesi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Atpazarı, Hacı Bayram ve Augustus Tapınağı, Roma Hamamı, Anıtkabir; ayrı bir geziyle Gordion.</p>
<p><strong>Süre: </strong>1 gece, 2 gün. Ankara’nın tarihî merkezine ve Anıtkabir’e bir gün, Gordion’a ikinci gün ayrılabilir. Hamamönü için ek zaman planlayın.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/ankaranin-binlerce-yillik-yuzu-91590</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/5/9/0/1280x720/ankaranin-binlerce-yillik-yuzu-1793977360.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Başkent Ankara, göründüğünden çok daha eski ve zengin bir geçmişe sahip. Ulus’un tarihî sokaklarından Roma kalıntılarına, Anıtkabir’den Friglerin başkenti Gordion’a uzanan bu yolculuk, Anadolu’nun farklı çağlarını aynı rotada buluşturuyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/algoritmanin-onermedikleri-91589</guid>
            <pubDate>Sun, 08 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Algoritmanın önermedikleri</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bugün bir müzisyen, evinde kaydettiği şarkıyı dünyaya ulaştırabiliyor. Ama milyonlarca kayıt arasında duyulmak ve kalıcı dinleyici kazanmak ayrı bir mesele. Luminate’ın 2025 Yıl Sonu Müzik Raporu’na göre dijital servislere günde ortalama 106 bin yeni kayıt eklendi. Aynı yıl platformlardaki yaklaşık 253 milyon kaydın neredeyse yarısı on veya daha az dinlenme aldı. Müzik hiç olmadığı kadar erişilebilir, dikkatimizi çekmek ise hiç olmadığı kadar güç. Bu paradoks eski bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Bir müzisyene çalacak bir sahne kim verecek?</p>
<p>1999’dan bu yana İstanbul’un müzik hafızasında yer tutan Babylon, Glocals ile global türlerin yerel temsilcilerini odağına alıyor. Bağımsız plak şirketleri, yapımcılar ve sanatçı kolektifleriyle hazırlanan aylık konserler, gelişmekte olan isimleri dinleyiciyle buluşturuyor. Global ve lokal dünyaların kesiştiği bir sahne kuruyor.</p>
<p>İlk sezonda iyi music, <strong>Tarla Records, Shalgam Records</strong> ve <strong>Anadole</strong> gibi oluşumların kürasyonlarına yer verildi. <strong>Heryol, Selin Baycan, Miskinler, Eve Dönüş Yok, Pleizel</strong> ve <strong>vicotüco </strong>gibi isimler Babylon sahnesine çıktı. Elektronik müzikten post-punk’a uzanan program, ‘yerli müzik’ tanımının genişliğini hatırlattı. İstanbul’da üretilen bir trip-hop parçası ya da Kadıköy’de kaydedilen bir post-punk şarkısı da bu şehrin müzikal kimliğinin parçası.</p>
<p>Glocals’ın farklı ve asıl dikkat çekici yanı ise sahneyi yalnızca tek tek sanatçılara açmaması. Kürasyonu bağımsız müzik topluluklarıyla paylaşması, o isimlerin etrafında gelişen kültürü de görünür kılıyor. Çünkü sahneyi prodüktörler, bağımsız plak şirketleri, organizatörler ve dinleyiciler de birlikte kuruyor. Bir akşam hiç tanımadığınız üç sanatçıyı aynı seçkide dinlemek, algoritmanın önerdiği üç şarkıyı peş peşe açmaya benzemiyor. Burada keşif, bir insanın müzik zevkine güvenip canlı bir karşılaşmaya dönüşüyor.</p>
<p><strong>BABYLON’DAN FESTİVAL SAHNESİNE</strong></p>
<p>Glocals’ın ilk sezonunun ardından gelen en anlamlı gelişmelerden biri, projenin 2026 Babylon Soundgarden’da ayrı bir sahneye taşınmasıydı. <strong>Danae Palaka</strong>, Heryol, Pleizel, <strong>Sren</strong>, <strong>Granul</strong>, <strong>Olabilir!</strong>, vicotüco ve Voyvo gibi isimler festival izleyicisiyle buluştu. <strong>Jack White, Wet Leg</strong> ve <strong>The Kills</strong>’in de yer aldığı festivalde yerel müziğe ayrı alan açılması sembolik bir tercihten fazlasıydı. Glocals’ın kulüpten festival sahnesine uzanan hattı, keşfin bir akşamlık heyecandan daha uzun ömürlü bir ilişkiye dönüşebileceğini gösteriyor.</p>
<p>Glocals’ı değerli kılan da geleceğin yıldızını bugünden tahmin etmeye çalışması değil. Henüz büyük bir kitleye ulaşmamış müzisyenlere üretimlerini sınayabilecekleri, yeni insanlarla karşılaşabilecekleri bir alan sunması. Bu, sektörün ekonomik sorunlarını çözmez ama güçlü bir müzik ekosistemi, küçük keşiflerin sürekliliğine de ihtiyaç duyar. Dinleyiciye düşen ise belki çok daha basit: Bilet almak için afişteki bütün isimleri tanımayı beklememek. Çünkü bazen bir konserin en güzel anı, herkesin ezbere bildiği şarkıya eşlik ettiği an değil, hiç kimsenin bilmediği bir şarkının ilk kez gerçekten duyulduğu andır.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>GLOCALS </strong><strong>SAHNESİNDE KİMLER VAR?</strong></span></p>
<p><br /><span style="color: #e03e2d;"><strong>KANTO RECORDS SELECTS  - 26 Kasım </strong></span></p>
<p><strong>Yaren Eren Budak</strong> ve <strong>Oğuz Öner</strong>’in deneysel sesleri, canlı elektronikler ve doğaçlamayı buluşturan projesi <em>‘Y:O’</em>; elektronik müzikle gündelik hayatın ses dokularını harmanlayan <strong>Netam w/ Damla Temel &amp; Nesly</strong>; elektronika, dans müziği ve trip-hop’u bir araya getiren <strong>Eve Biōn</strong> ve house, disco ile soul arasında gezinen seçkileriyle <strong>Mert Culha</strong> sahnede olacak.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>LODOS MUSIC SELECTS - 10 Aralık </strong></span></p>
<p>Balkan ezgilerini tempolu ritimlerle bir araya getiren <strong>Komşiler</strong>, geleneksel klezmer tınılarını dinamik düzenlemelerle yorumlayan <strong>İstanbul Klezmer Kapelye</strong> ve şehir folk müziğini modern motiflerle işleyen <strong>Camikebir Band</strong> aynı sahnede buluşacak.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/algoritmanin-onermedikleri-91589</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/5/8/9/1280x720/algoritmanin-onermedikleri-1793977116.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bir şarkıyı yayınlamak kolay, duyurmak zor. Babylon’un bağımsız müzisyenlere sahne açan ‘Glocals’ serisi, ikinci sezonunda da bu soruna yanıt arıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/annemin-eserlerini-muzelere-vermek-istiyorum-91586</guid>
            <pubDate>Sun, 08 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Annemin eserlerini müzelere vermek istiyorum</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Semiha Berksoy</strong> için resmin yüzeyi tuvalle sınırlı değildi. Sandıktan çıkardığı eski keten çarşafları da resim malzemesine dönüştürüyor, operada canlandırdığı karakterlerle portresi arasında bağlar kuruyordu. Kızı <strong>Zeliha Berksoy</strong>’un İstanbul Modern Koleksiyonu’na bağışladığı 1998 tarihli ‘Ariadne auf Naxos (Otoportre)’ adlı yapıt<strong>,</strong> bu özgün üretim anlayışının örneklerinden biri. Böylece Zeliha Berksoy, bu bağışla annesinin yapıtlarını ve kişisel arşivini korumak için yıllardır sürdürdüğü çalışmalara bir yenisini eklemiş oluyor. Berlin’de 1939’da sahnelediği operanın izlerini taşıyan resim, sahne ile görsel sanatlar arasındaki ilişkiyi de ortaya koyuyor. Sanatçıya göre genç kuşakların annesiyle kurduğu bağın temelinde de bu özgürlük duygusu var. Zeliha Berksoy, annesinin sanatını, çarşafa çizilen resimlerin hikâyesini ve eserlerin geleceğe aktarılmasının önemini Hafta’ya anlattı.</p>
<p><strong>Semiha Berksoy’un, özellikle ‘Ariadne auf Naxos (Otoportre)’ adlı yapıtının İstanbul Modern’in koleksiyonunda yer almasını istemenizin nedeni neydi? Bu yapıtın hikâyesini dinleme fırsatınız oldu mu?</strong></p>
<p>Müzeye bir bağış yapmak istiyordum, istedikleri bir çarşaf resmi alabileceklerini söyledim. Eseri <strong>Oya Eczacıbaşı</strong> seçti. Eserin ismi ‘Ariadne auf Naxos’, yani ‘Naxos Adası’ndaki Ariadne... Annem 1939 yılında Berlin’de Akademi’yi bitiriyor ve <strong>Richard Strauss</strong>’un aynı isimli operasında başrolü oynuyor. Yıl 1939. Tabii onun hayatında bir parlayan andır bu, yıldızının parladığı an. Ve büyük başarı kazanıyor. İşte o eserde kendini çiziyor, mesele bu, operayı oynamış olması.</p>
<p><strong>Siz bu esere baktığınızda hem Semiha Hanım’ın kızı hem de bir sanatçı olarak annenizin sanatına ya da kişiliğine ilişkin ne görüyorsunuz?</strong></p>
<p>Bir ‘duruş’, bir ‘var oluş’ görüyorum.</p>
<p><strong>Türkiye’de sanatçıların arşivlerinin, kişisel eşyalarının ve yapıtlarının gelecek kuşaklara aktarılması meselesini ve aileler ile müzelerin bu mirası korumadaki sorumluluklarını değerlendirir misiniz?</strong></p>
<p>Tabii bu, son dönemlerde ortaya çıkmış, çok önemli bir soru. Çünkü bazen aileler o eserleri hemen satışa koyuyor ya da düzgün bir arşiv yoksa onları arşiv hâline getirtmiyor. Tabii onlar heba oluyor. Bunlar bildiğimiz hikâyeler. Bu, müzeler için de önemli. Örneğin, İstanbul’da Resim Heykel Müzesi’nde de çok eser var. Bu çok büyük bir sorumluluk. İş Bankası’nda da annemin eserleri var. Ayrıca ben <strong>Nâzım Hikmet</strong>’in annesi <strong>Celile Hanım</strong>’ın iki resmini bağışladım İş Bankası’na. Buna çok dikkat ediyorum. Annemin döneminden çok yakın dostlarından <strong>Fikret Mualla</strong>… Annemin otuz kolilik bir arşivi vardı. Bunu profesyonel olarak düzenlettim ve Kadın Eserleri Kütüphanesi’ne vermeyi düşündüm ki öyle yapacağım. En iyi koruyacak yer orası diye düşünüyorum. İstanbul Modern’de, Arter’de ve Ömer Koç’ta da eserleri var.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aede6907d40b-1793975952.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">Bunca malzemeyi korumak zor iş</span></strong></p>
<p>Annem vefat edeli 22 sene oldu. Bunca yıl bu kadar malzemeyi korumak zor bir iş. Yurt dışına çok sergiye gitti annem. Galerist ile çalışıyoruz. Daha geçen yıl Venedik Bienali’ndeydi ve Berlin’deki Hamburger Bahnhof’ta sergilendi altı ay. Ondan evvel Bonn Müzesi, Viyana Müzesi… Eserler korununca geziyor dünyayı. Annem yirmi senedir dünyayı geziyor; bu bakımdan ben elimden geleni yapıyorum tabii. Ben bir tiyatro sanatçısıyım; chanson söylüyorum. <strong>Bertolt Brecht</strong>’in şiirleri ve <strong>Kurt Weill</strong>’in müzikleri ile. Yıllarca Almanca-Türkçe konserler verdim. <strong>Genco Erkal</strong>’la ‘Brecht Kabare/Ben Bertolt Brecht’ adlı bir program yaptık; bir de LP’miz var. Yani benim de bir hayatım var, hem de zor bir kariyer. Oyunculukta 60’ıncı yılımdayım ama arşiv konusunda da çok büyük sorumluluk duyuyorum. Bu nedenle, eserler sadece müzelerde olsun istiyorum.</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">Çarşaflar annemin buluşu</span></strong></p>
<p><strong>Çarşaf üzerine çalışmak elbette tuvalden farklı bir pratik gerektiriyor. Annenizin malzemeyle kurduğu ilişkiyi gözlemlediğinizde sizi en çok etkileyen ne oldu? Çünkü alışılmışın dışında bir üretim pratiği var Semiha Hanım’ın.</strong></p>
<p>Bu çarşaflar annemin bir buluşu. Gerçekten, bir ressamın çarşaf üzerine resim yapması dünyada hiç görülmemiş bir şey. Portrelerin klasik ölçüsü 70 cmx100 cm’dir. Annem son zamanlarında çarşafa geçti. Belki ebatları hoşuna gitti; geniş, istediği gibi özgür kullanabiliyor alanı. Bir malzeme onun ilgisini çekerdi, bakardı, heyecanlanırdı. Bu kumaşları da sandıktan çıkardı, resimler yapmaya başladı. Bu eserin kumaşı da çok eskidir, lekeler vardır üstünde. Tabii şöyle bir kolaylığı var çarşafın: Bonn’da bir televizyon programına çıktı annem ve çarşaf resim götürdü yanında, tabii stüdyoda açtılar resmi, bavula koyup götürmüştü. Taşıma açısından çok kolay. (Gülüyor)</p>
<p><strong>Semiha Hanım’ın resimlerinde opera karakterleriyle otoportresi arasında çok güçlü bir ilişki var. Annenizin sahnede canlandırdığı karakterleri çizmesi, kendi kimliğini ifade etmenin bir yolu muydu?</strong></p>
<p>Olabilir tabii. Örneğin Fidelio, Tosca, Salome… Kendini orada görüyor ya da kendini ifade etmenin yanında o rolü ya da konuyu ifade ediyor. Semiha’nın resimlerinde mutlaka bir kavramsal duruş, bir anlatım vardır. Bunlar âdeta konuşan resimlerdir. Bazılarında bir protest var. Anlatıyor hikâyeyi ve ona karşı çıkıyor; öyle resimler. Salt resim çizme eylemi yok; içinde bir karşı çıkış, yorumlama var. Bu bakımdan kendini çizdiği resimlerde, mutlaka hem konuyla hem ana fikirle hem de oynanışıyla ilgili üçlü bir anlatım var.</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">Semiha, gençlere ümit veriyor</span></strong></p>
<p><strong>Tüm Renklerin Aryası, özellikle genç sanatseverlerden büyük ilgi gördü; hatta serginin süresi uzatıldı. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz? Onun üretiminde bugün gençlerle doğrudan ilişki kurabilecek meseleler görebiliyor musunuz?</strong></p>
<p>Elbette görüyorum çünkü gençlere özgürlüğü gösteriyor. Onun resimlerinde büyük bir özgürlük vardır, hiçbir ekole girmez. ‘Ben böyle resim yapıyorum’ diyerek yapmıyor. Tamamen doğrudan, o anda düşüncelerini kafasında oluşturuyor. Sonra resim yapıyor. Bence gençler bu özgür duruşu çok benimsediler. Birilerinin hoşuna gitsin diye bir şey yapmazdı. Annemin en nefret ettiği şey riyakârlıktı, suni hareketleri hiç sevmezdi. Karşısındakine karşı açık, doğal ve samimiydi, doğru bildiğini söyler ve yapardı. İşte bu, gençlerin ilgisini çekiyor. Annem gençlere özgürlük, ümit ve güç veriyor. Evet, resimler acıyı anlatıyor ama karamsar değil. Bazıları çok düşündürücü; belki beden, ruh acı çekiyor ama yüz başka bir boyutta ve gülüyor. Gençler, “İçinde bulunduğum durum ya da şartlarım çok kötü olabilir ama ben her an ümit edebilirim, etmeliyim çünkü Semiha Hanım bunu bana gösteriyor, cesaret veriyor” diyorlar. Ezcümle, plastik sanat, opera ve dramanın bir aradalığına ‘tüm sanatların birliği’ denir.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>İSTANBUL MODERN YÖNETİM KURULU BAŞKANI OYA ECZACIBAŞI</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Sanat belleğine değerli bir katkı </strong></span></p>
<p>“Sergimizin kapanışına yaklaşırken, Semiha Berksoy’un yaratıcı dünyasını ve özgün malzeme kullanımını yansıtan bir yapıtının daha koleksiyonumuza dâhil edilecek olması, bu sergiyi bizim için daha da özel kılıyor. Bir sanatçının farklı dönemlerini, üretim biçimlerini ve sanat anlayışını yansıtan yapıtlarının müze koleksiyonlarında bir arada bulunması, o sanatçının üretiminin daha kapsamlı biçimde anlaşılmasına ve gelecek kuşaklara aktarılmasına önemli bir katkı sağlıyor. Zeliha Berksoy’un bu değerli bağışıyla Semiha Berksoy’un sanatından bir yapıtı daha koleksiyonumuzda geleceğe taşıyacak olmaktan mutluluk duyuyoruz. Sanatçıların ve ailelerinin müzemize duyduğu güven, koleksiyonumuzun gelişmesi ve Türkiye sanatının belleğinin korunması açısından en kıymetli dayanaklarımızdan biri.”</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aede6ac7380a-1793975980.jpg" alt="" width="500" height="790" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/annemin-eserlerini-muzelere-vermek-istiyorum-91586</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/5/8/6/1280x720/annemin-eserlerini-muzelere-vermek-istiyorum-1793976017.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Semiha Berksoy’un 1998 tarihli ‘Ariadne auf Naxos (Otoportre)’ adlı yapıtı, kızı Zeliha Berksoy tarafından İstanbul Modern Koleksiyonu’na bağışlandı. Annesinin eserlerini gelecek kuşaklara aktarmak için yıllardır çalışan Berksoy, “Eserleri sadece müzelerde olsun istiyorum” diyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/ofkem-ya-da-huznumden-mizah-cikariyorum-91585</guid>
            <pubDate>Sat, 07 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Öfkem ya da hüznümden mizah çıkarıyorum</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>İzmir’deki amatör tiyatro günlerinden bugünkü profesyonel sahne yaşamınıza uzanan yolculuk... Oyunculuğa ilk başladığınız yıllardaki heyecanınızla bugün sahneye çıktığınızda hissettikleriniz arasında neler değişti, neler aynı kaldı?</strong></p>
<p>Aslında çok şey değişmedi. İlk zamanlarda sahneye çıkarken daha fazla paniğe kapılıyordum. Kafamdakileri sahneye ne kadar yansıtabileceğimin telaşı vardı. Şimdi daha kontrollüyüm, kendimden daha eminim ama heyecan hâlâ aynı yerde duruyor. Çünkü heyecan meselesi her yeni projeyle birlikte sıfırlanıyor. Mesela bir oyunu yüzlerce kez sahnelediğimde artık o heyecanı yönetmeyi öğreniyorum. Ama yeni bir oyuna, diziye ya da filme başladığımda her şey yeniden başa sarıyor. Aynı belirsizlik, aynı heyecan geri geliyor. Sanırım bizim işin doğasında bu var. Deneyim insana güven kazandırıyor ama heyecanı ortadan kaldırmıyor. Ne kadar tecrübeli olursan ol, o duyguyu hiçbir zaman tamamen kontrol altına alamıyorsun.</p>
<p><strong>Aynı zamanda üreten birisiniz. Kaleme sarıldığınız o anlarda sizi en çok besleyen şey nedir; karakterler mi yoksa hayatın içindeki iniş ve çıkışlar mı?</strong></p>
<p>Aslında bugüne kadar stand-up dışında çok fazla şey üretmedim. İlk kez ‘Film Adam’ adında bir şey yazdım. Tamamen çevremdeki insanlardan ve kendi deneyimlerimden esinlendiğim bir hikâye. Çıkış noktası da “Hayat böyle değil de başka türlü olsaydı nasıl olurdu?” sorusuydu. Genel olarak üretirken en çok beslendiğim kaynak, çevremdeki insanlar ve yaşadıklarım. Elbette izlediğiniz bir filmden ya da diziden ilham alabilir, bir fikir edinebilirsiniz. Ama bence üretimi besleyen asıl şey, bizzat yaşadıklarınız, tanıdığınız insanlar ve onlardan biriktirdikleriniz. Gerçek deneyimlerin yaratıcılığa kattığı şey çok daha başka…</p>
<p><strong>Stand-up gösterileriniz dışında ‘Organize İşler’in son yapımında da rol aldınız. Nasıl bir yolculuktu sizin için?</strong></p>
<p><em>Organize İşler’i</em> ilk kez sinemada izlemiştim. O dönem henüz profesyonel olarak oyunculuk yapmıyordum. Amatör tiyatrolarda çalışıyor, gişede bilet satıyordum. Filmi izlerken “Ah, keşke ben de böyle bir işin içinde olabilsem” diye iç geçirdiğimi hatırlıyorum. Yıllar sonra İstanbul’a gelip BKM’ye girdiğimde ‘<em>Sazan Sarmalı’nın</em> çekileceğini öğrendim ve Yılmaz Abi’den (Yılmaz Erdoğan) rica ettim. Sağ olsun, beni kırmadı. Herhangi bir seçme sürecinden geçmeden beni o büyülü dünyanın içine dahil etti. Bu yüzden kariyerimde her zaman çok özel bir yeri olacak.  Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda “Vay be, gerçekten bu işin bir parçası olmuşum!” diye hatırlayacağım projelerden biri. ‘<em>Karun Hazinesi’</em> de keza öyle. Umarım devamı gelir.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aede4495372a-1793975369.png" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Bir espriyi sahneye taşımadan önce nasıl bir süzgeçten geçiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Çok sık sahneye çıktığım için şakalarımı test etme imkânım oldukça fazla. Bazen bana çok komik gelen bir şey seyircide aynı karşılığı bulmayabiliyor. O zaman onu eliyorum. Çünkü mizah üretirken beni harekete geçiren şey, ‘Bu çok komik, hemen anlatmalıyım’ düşüncesi değil. Genellikle bir derdim oluyor ve şaka oradan doğuyor. Kafama taktığım, öfkelendiğim ya da hüzünlendiğim bir şeyden mizah çıkarıyorum. Bence bu, yapılan şakayı çok daha kıymetli kılıyor. Seyirciden beklediğiniz kadar büyük bir reaksiyon almasanız bile, sizin için bir anlamı olan, bir derdi bulunan mizah üretmiş oluyorsunuz.</p>
<p><strong>Peki, sizce bugün insanları güldürmek geçmişe kıyasla daha mı zor?</strong></p>
<p>Stand-up gösterilerimde seyirciyi güldürmek konusunda hiçbir zaman sıkıntı yaşamadım. Çünkü insanlar bilet alıp özellikle beni izlemeye, bana gülmeye geliyorlar. Yüzlerce kez sahneye çıktım ve bu anlamda bir sorunla karşılaşmadım.  Ama iş televizyona ya da dijital platformlara geldiğinde durum değişiyor. Eskiden hepimiz aynı şeyleri izlerdik. Mesela <em>Devekuşu Kabare</em> vardı, herkes onu izlerdi. Şimdi ise çok farklı izleyici kitleleri var. Seküler, muhafazakâr, farklı kuşaklardan insanlar… Bir kesimin yere göğe sığdıramadığı bir işi, bir başkası yerden yere vurabiliyor. Dolayısıyla daha geniş kitlelere hitap eden, göz önündeki işlerde mizah üretmek çok daha zor.  Ama yine de gerçekten iyi bir mizahın -bütün bu farklılıklara rağmen- eninde sonunda kendi seyircisini bulduğuna inanıyorum.</p>
<p><strong>Sizi en çok ne güldürür?</strong></p>
<p>Aslında beni en çok güldüren belirli bir şey yok. Hiç beklemedik bir anda, izlediğim bir komediye kahkahalarla gülebiliyorum. Mesela en son Gibi dizisini izlerken gülmekten mahvolmuştum. Bu yaz G.O.R.A. yı çektik. Cem Yılmaz’ın canlandırdığı Arif Işık karakterinin sahnelerinde de çok güldüm. Gerçekten çok komik anlar vardı. Çok ama çok güzel bir iş geliyor.</p>
<p>Bir de anlatmadan geçemeyeceğim bir şey var. Cem Yılmaz, geçirdiği kalp krizinin ardından, -çok geçmiş olsun; tekrar buradan da söylemek isterim- sosyal medyada bir paylaşım yapmıştı. “Evet, sigarayı bıraktım. Toplumun istediğini yaptım. Herkes damarına baktırdığına göre…” diye bir şey yazmıştı. Ben buna saatlerce güldüm. Düşünsenize, daha yeni ciddi bir sağlık sorunu yaşamış, büyük bir badire atlatmış ama o hâlde bile insanların damarına baktırmasıyla ilgili bir mizah yapabiliyorsun. O tespit bana inanılmaz gelmişti.  İşte komedyen olmak böyle bir şey.</p>
<p><strong>Bugünlerde toplumsal olarak üzerimizde ağır bir gerginlik var. İnsanların gülmeye ve biraz olsun hafiflemeye çok ihtiyacı var. Komedyenler olarak insanlara bu nefes alanını açmak sizin için ekstra bir sorumluluk mu, yoksa aksine “İyi ki bu işi yapıyorum” dediğiniz bir şey mi?</strong></p>
<p>Aslında bunu bir sorumluluk olarak görmüyorum. Bu benim yapım; kendimi ifade etme biçimim. Yani bilinçli olarak bir sorumluluk üstlenip insanlara nefes aldırmaya çalışmıyorum. Sahne benim için bir sığınaksa, seyirciyi de o sığınağa davet ediyorum. Birlikte nefes alabilelim diye. Ama komedinin insanlara nefes aldırmak gibi bir sorumluluğu varsa, o zaman Türk televizyonlarının da biraz dramalara ara verip komediye daha fazla alan açması gerekiyor. Çünkü komedinin insanlara nefes aldırabilmesi için önce kendisi nefes alabilmeli. O yüzden bu sorumluluğun karşılıklı olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><strong>Ekranda ve sahnede enerjisi hiç düşmeyen bir Okan Çabalar var. Işıklar kapandığında, kendi kabuğunuza çekildiğinizde komedi hayatınızın neresinde kalıyor?</strong></p>
<p>Günlük hayatımda aslında oldukça ciddi biriyim. Tek başıma yaşıyorum ve evde kendi kendime oturup gülen, sürekli espriler yapan biri değilim. Daha çok düşünüyorum, sorguluyorum, eleştiriyorum. Öfkelendiğim, hüzünlendiğim, kafama taktığım şeyler oluyor. Bunları yazıya dökerken de son derece ciddi bir yerden yaklaşıyorum. Ama sahneye çıkıp insanlara anlattığımda, bütün o düşüncelerin bir komediye dönüştüğünü görüyorum. Sahneden indiğimde ise günlük hayatında sürekli komiklik yapan biri değilim. Elbette eğlenceli bir ortamda herkes gibi ben de eğleniyorum, hatta genellikle masada hikâyeleri anlatan kişi ben oluyorum. Ama sahnedeki hâlimle günlük hayattaki hâlim arasında belirgin bir fark var.</p>
<p><strong>Öyleyse kendinizi en çok ne zaman özgür hissediyorsunuz; sahnedeyken mi, kamera karşısındayken mi, yoksa tamamen kendiniz olduğunuz anlarda mı?</strong></p>
<p>“Sahnede kendimi özgür hissediyorum” demeyi çok isterdim. Umarım sahnede çok daha özgür hissedebileceğimiz günler gelir.</p>
<p> </p>
<p><em>Photo credit: Zeynep Özkanca</em></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/ofkem-ya-da-huznumden-mizah-cikariyorum-91585</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/5/8/5/1280x720/ofkem-ya-da-huznumden-mizah-cikariyorum-1793975432.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Günlük hayatında ciddi, sahnede ise kahkahanın peşinde... Oyuncu Okan Çabalar, komedinin insanlara nefes aldıran gücünü ve sahneyle kurduğu bağı anlatıyor: “Sahne benim için bir sığınaksa, seyirciyi de o sığınağa davet ediyorum.” ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/olum-sirasi-kendisine-gelince-91584</guid>
            <pubDate>Sat, 07 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Ölüm sırası kendisine gelince</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Şili’de Salvador Allende hükümetini devirecek askerî darbeye sayılı günler kalmış. General Pinochet’nin iktidara gelmesiyle ülke, 17 yıl sürecek bir diktatörlüğe sürüklenecek. Darbenin hazırlıklarında payı olan iki CIA ajanı ise Paskalya Adası’na gönderiliyor. <strong>John Malkovich</strong>’in canlandırdığı Chris Carlisle ile <strong>Sam Rockwell</strong>’in oynadığı eski dostu Lee Chesterfield için bu, görünüşte kısa bir tatil. Ancak dünyanın bu ücra köşesine neden gönderildikleri belirsiz.</p>
<p>CIA’in eski kurtlarından Chris, 72 yaşında ve ölümcül bir kanser hastalığıyla mücadele ediyor. Ağrılarını morfinle dindiriyor; hafızası giderek zayıflarken bir yandan da anılarını sesli olarak kaydediyor. Dünyanın dört bir yanında gizli operasyonlara katılmış bir adamın anlatacakları pek masum değil. Üstelik artık hiçbir şeyi umursamayan Chris’in sır saklamak gibi bir derdi de yok. <strong>Steve Buscemi</strong>’nin canlandırdığı CIA yöneticisi MJ’i endişelendiren de bu. Yıllarca teşkilatın kirli işlerini üstlenen Chris, şimdi aynı teşkilatın gözünde bir güvenlik riski.</p>
<p>İki eski dostun sohbetleri, nasıl insanlar olduklarını ele veriyor. Chris, Kongo’nun ilk başbakanı Patrice Lumumba’nın öldürülmesindeki rolünü anlatırken Lumumba’nın, kendi ölümünün Afrika’da demokrasinin de sonu olacağını söylediğini hatırlıyor. Chris’in verdiği yanıt ise ürpertici: “Amaç zaten bu.” Bugünse cinayetteki rolünden çok, son sözleriyle Lumumba’yı üzmüş olmasına hayıflanıyor.</p>
<p><strong>Martin McDonagh</strong>’nın kara mizahını bilenlere bu durum yabancı değil. Dünyanın çeşitli köşelerinde cinayetler işlemiş iki adam, geçmişlerinden söz ederken meslek anılarını paylaşan eski iş arkadaşlarını andırıyor. Chris, Lee’nin sandviç yerken bir adamı vurmasını hâlâ hazmedemiyor. Cinayete değil, arkadaşının iştahını kaybetmeden tetiğe basmasına takılıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aede3b96ff13-1793975225.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p>Chris’in hafıza kaybı işleri karıştırıyor. Kime güvenebileceğini hatırlamak için cebinde notlar taşıyor. Lee ise dostunu korumaya çalışırken CIA’in emirleriyle de baş etmek zorunda. Üstelik Chris, ağrıları dayanılmaz hâle gelmeden hayatına son vermek için Lee’den yardım istiyor. Lee’nin bunu yapması dostluğunun gereği mi olacak, yoksa teşkilatın işine mi yarayacak?</p>
<p>Filmin en büyük keyfi, Malkovich ile Rockwell’i birlikte izlemek. Chris hafızasını kaybediyor ama huysuzluğundan, kibrinden ve insanları çileden çıkarma becerisinden hiçbir şey eksilmiyor. Rockwell ise sürekli bir şeyler atıştıran, söylenen, arkadaşına kızsa da onu yalnız bırakmayan Lee rolünde çok başarılı. Birbirlerine çoğu zaman tahammül edemiyorlar ama birbirlerini herkesten iyi tanıyorlar. <strong>Parker Pose</strong>y de Lee’nin eşi Marge rolünde, birkaç telefon konuşmasıyla hikâyeye dahil oluyor.</p>
<p>Chris, ömrünün sonunda daha az insan öldürmüş, daha çok şiir yazmış olmayı diliyor. Bu dilek, McDonagh’nın <em>‘The Banshees of Inisherin’</em> filmindeki, geride kalıcı bir eser bırakmak için dostluğuna sırt çeviren müzisyeni hatırlatıyor. Bütün geçmişine rağmen Chris’e yakınlık duymamak zor. Malkovich’in ödülü neden hak ettiğinin yanıtı da burada bence. <em>‘Wild Horse Nine’</em>, yılın en başarılı filmlerinden biri.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/olum-sirasi-kendisine-gelince-91584</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/5/8/4/1280x720/olum-sirasi-kendisine-gelince-1793975245.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Martin McDonagh’nın ‘Wild Horse Nine’ filmi, iki CIA ajanının Paskalya Adası’ndaki günleri üzerinden ölüm korkusuna, dostluğa ve pişmanlığa kara mizahla bakıyor. Venedik Film Festivali’nde John Malkovich’e ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülünü kazandıran yapım, 1973 Şili darbesinin hemen öncesinde geçiyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bir-sehrin-iki-imparatorlugu-londrada-91582</guid>
            <pubDate>Sat, 07 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bir şehrin iki imparatorluğu Londra’da</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>En son modacı <strong>Schiaparelli</strong>’nin sergisini gezdiğim Victoria and Albert Müzesi, uygulamalı sanatlar, dekoratif sanatlar ve tasarım alanında dünyanın en büyük müzesi. Şimdi de Koç Holding iş birliğiyle <em>‘Constantinople to Istanbul: One City, Two Empires’</em> (Konstantinopolis’ten İstanbul’a: Bir Şehir, İki İmparatorluk) sergisini ağırlıyor.</p>
<p>İki büyük imparatorluğa başkentlik yapan İstanbul’un 1600 yıllık görkemli geçmişini gözler önüne seren serginin açılışı için Koç Holding’in davetiyle Londra’daydık.</p>
<p>V&amp;A’nın Güney Kensington’daki 38 ve 39 numaralı galerilerinde 200 kadar nadide eseri bir araya getiren sergiyi müzenin kıdemli küratörleri <strong>Tim Stanley</strong> ve <strong>Bella Radenović</strong> eşliğinde gezdik.</p>
<p>Hazırlığı iki yıl süren sergi için Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Ayasofya Tarihi Müzesi, İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Türkiye Yazma Eserler Kurumu, İstanbul Harbiye Askeri Müzesi, Atina Benaki Müzesi, Venedik San Marco Hazinesi, British Museum ve British Library’nin de bulunduğu pek çok kurumun koleksiyonlarından eserler ödünç alındı. Tabii V&amp;A’nın zengin koleksiyonundan Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait parçaları da sergide görmek mümkün.</p>
<p>Nitekim ayaküstü sohbetimizde <em>‘Bir Şehir, İki İmparatorluk’</em> sergisinin nasıl doğduğunu sorduğum Tim Stanley şunları söylüyor:</p>
<p><em>“Kanımca Bizans sanatı biraz haksızlığa uğramış durumda. Zira V&amp;A’da bu sanata ait Orta Çağ ve Rönesans Avrupası bölümlerinde gösterilen değerli objeler var. Tek başına bir Bizans bölümü yok. Öte yandan Osmanlı sanatına ait görkemli bir koleksiyonumuz var ancak o da sadece Orta Doğu İslam sanatıyla ilgili bölümde yer alıyor. Constantinople/İstanbul üzerine odaklanarak bu iki kültürü bir araya getirme şansına sahip olduk. Bu şehir iki büyük kültürel geleneğin oluşmasına neden oldu.”</em></p>
<p>Sergi açılışına Koç ailesinin fertleri <strong>Ali Koç, Caroline Koç, İpek Kıraç, Çiğdem Simavi, Kerim R. Koç, Esra Koç</strong> ile birlikte katılan Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı <strong>Ömer Koç</strong>, sergi kataloğundaki önsözünde, 16. yüzyılda yaşamış Fransız hümanist <strong>Pierre Gilles</strong>’in <em>“Konstantinopolis kendisine bir nevi ölümsüzlük atfediyor” </em>sözlerinden yola çıkarak İstanbul’un zamansız niteliğinin onu dünyadaki tüm şehirlere göre apayrı bir yere koyduğunu belirtiyor.</p>
<p>Koç’a göre Osmanlılar, kendi zengin kültürel geleneklerini Bizans geçmişiyle birleştirerek daima ticaret, sanat ve zanaatı odağına alan İstanbul’da “olağanüstü bir sentez” yarattılar.</p>
<p>Ömer Koç sözlerine şöyle devam ediyor: <em>“Yüzyıllar boyunca burada üretilmiş ve bugün dünyanın dört bir yanındaki müze ve koleksiyonlarda korunup sergilenen sanat eserleri, İstanbul’un kültürel mirasının evrensel niteliğine ve kalıcı etkisine şahitlik ediyor. Bu eserler hep birlikte bir dayanıklılık, yenilenme ve kültürel canlılık hikâyesi anlatıyor. Bu hikâye, Konstantinopolis’ten günümüz Türkiye’sinin İstanbul’una uzanan bir yolculuktur. Bu nedenle Victoria and Albert Müzesi’nin düzenlediği</em> ‘<em>Konstantinopolis’ten İstanbul’a: Bir Şehir, İki İmparatorluk’</em> sergisine destek vermekten büyük gurur ve onur duyuyoruz.”</p>
<p><strong> <img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aede2652c111-1793974885.jpg" alt="" width="500" height="334" /></strong></p>
<p><strong>BİZANS’IN DEVAMI MI?</strong></p>
<p>Ömer Koç’un yukarıdaki alıntısında “olağanüstü bir sentez” sözcüklerinin üzerinde durmak istiyorum.</p>
<p>Çünkü tarihçiler öteden beri “Osmanlı, Bizans’ın devamı mı?” sorusunu tartışıyor. Müzenin Asya Bölümünde Orta Doğu koleksiyonunun küratörü olan İslam sanatı uzmanı Tim Stanley’ye bu tartışmayı sorduğumda şöyle cevap veriyor:</p>
<p><em>“Sergide paylaşmaya çalıştığımız gibi bazı alanlarda bir devamlılık söz konusu zira fiziki şartlar aynıydı. Örneğin Tarihî Yarımada’da bir su sıkıntısı vardı. Osmanlı Bizans’tan kalan su kanallarını yeniden canlandırmak, benzer su sistemlerini kurmak zorunda kaldı. Vergi sistemlerini Bizans’tan aldıklarını biliyoruz. Yani bazı alanlarda devamlılık olduğunu söyleyebilirim.”</em></p>
<p>Tarihçilerin tartışmalarını bir yana bırakırsak “olağanüstü bir sentez” sözcüklerinin Bizans ile Osmanlı ilişkisinin güzel bir tarifi olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Sergiye dönersem, İstanbul’da göremediğim ya da görme fırsatını bulamadığım pek çok eserle karşılaşmak şaşırtıcı ve güzeldi.</p>
<p>Sultanahmet’teki <em>‘Yılanlı Sütun’</em>un üç yılan başından birinin İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde olduğunu bile bilmiyordum. Londra’da karşıma çıktı. Yine Hipodrom ile Ayasofya arasında yer alan Bizans Büyük Sarayı’nın renklerini günümüze kadar koruyan olağanüstü taban mozaiklerinden biriyle karşılaşmak heyecan vericiydi. Büyük Saray’ın özgün bezemelerinden günümüze ulaşan tek örnek olan, 6. yüzyıla ait çarpıcı mozaikler, 1935 yılında gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılmalarından bu yana ilk kez İstanbul dışında sergileniyor.</p>
<p>Bizans uzmanı küratör Bella Radenović, 1324 yılında Venedik’te ortaya çıkan, Bizans hükümdarlarına ait 10. yüzyıl yapımı bir tacın büyük olasılıkla Haçlı Seferleri sırasında kaçırıldığını anlatıyor. Tacın madalyonunda Meryem Ana kristal bir mağaranın içinde tasvir ediliyor. Değerli taç şimdi San Marco Bazilikası hazinesinde.</p>
<p>Bizans’ın ihtişamlı bir döneminden kalan, yuvarlak kubbeli altın bir buhurdanlık da aynı hazinede. Homeros’un ‘İlyada’ destanının Konstantinopolis’te 10. yüzyılda üretilen en eski el yazması kopyası da sergide.</p>
<p>Şimdi gelelim Victoria and Albert Müzesi’nin koleksiyonundaki nadide Bizans fildişi kutularına. Üzerlerinde Yunan ve Roma mitolojisinden hikâyeler ya da sarayın günlük yaşamından sahneler tasvir ediliyor.</p>
<p>Serginin kataloğunda fildişi kutucuklar, Bizanslı entelektüel elitlerin Yunan kültürünü nasıl odaklarına aldıklarının kanıtı olarak gösteriliyor. Tiflis’teki Gürcistan Ulusal Müzesi’nden gelen kıymetli taşlarla bezemeli altı madalyon Bizans’ın Gürcistan’ı da kapsayan etki alanına işaret ediyor kuşkusuz. Cenova’daki Sant’Agostino Müzesi’nden gelen, 13. yüzyıla ait İznik işi ipek dokuma, Bizans yaşamını ve geleneklerini tasvir ediyor. İşte bu nadide ipek dokumada Bizanslıların korkunç işkence yöntemlerini de görebiliyoruz.</p>
<p>İşkenceyi ipek gibi narin bir kumaşa dokumak da nasıl yaman bir çelişki. İstanbul’daki Bizans medeniyetinin benzersiz objelerini Londra’da görmek de öyle.</p>
<p>Nitekim Tim Stanley’ye “İstanbul’a bir Bizans müzesi gerekli mi?” diye sorduğumda İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin zengin bir Bizans koleksiyonu olduğunu, geçmişte de bir Bizans bölümünün bulunduğunu hatırlatıyor. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin böyle bir boşluğu doldurabileceğini söylüyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aede29162403-1793974929.jpg" alt="" width="500" height="321" /></p>
<p><strong>KOÇ’UN 100. YILI</strong></p>
<p>Serginin Osmanlı’ya ayrılan bölümü <em>‘Yeniden Doğan Bir Başkent’</em> başlığını taşıyor.</p>
<p>Bu bölümde Topkapı Sarayı’ndan Dublin’deki Chester Beatty Müzesi’ne kadar pek çok kurumdan ödünç alınan muazzam koleksiyon parçaları var. Anladığım kadarıyla Dublin’deki müzede Osmanlı tasvirlerine yer veren çok sayıda minyatür var. Dublin’e kadar nasıl ulaştıkları kafamda ayrı bir soru.</p>
<p>Londra’daki National Gallery’den gelen <em>‘<strong>Fatih Sultan Mehmet</strong> Portresi’</em> serginin odağında. İtalyan ressam <strong>Gentile Bellini</strong>’nin eseri 1480 tarihli.</p>
<p>New York’taki Metropolitan Müzesi’nden gelen siyah beyaz portre, Muhteşem Süleyman’ın gerçeğe en yakın portresi olabilir. Eser, 1555-1559 yılları arasında Alman elçilik heyetiyle İstanbul’u ziyaret eden Danimarkalı sanatçı <strong>Melchior Lorck</strong>’a ait.</p>
<p>Yine Metropolitan’dan gelen, Venedik’te yapılmış bir başka portrede <strong>Kanuni Sultan Süleyman</strong> mücevherlerle donatılmış bir miğferle karşımızda.</p>
<p>Nadide kaftanlar, altın taht, kıymetli taşlarla bezenmiş mataralar, sırma işlemeli halılar Topkapı Sarayı’nın hazinesini ziyaretçilerin ayaklarına getiriyor bu sergiyle. Sergiyle ilgili haberlerde sıkça kullanılan 19. yüzyıla ait sarı ipek entari ise Sadberk Hanım Müzesi’nden.</p>
<p>V&amp;A’da gece verilen kalabalık resepsiyonda karşılaştığımız Sadberk Hanım Müzesi Direktörü <strong>Hülya Bilgi</strong>, sergiye koleksiyonlarından dokuz parça ödünç verdiklerini anlatıyor.</p>
<p>Bilgi çok iyi tanıdığı küratör Tim Stanley’in <em>‘Bir Şehir, İki İmparatorluk’</em> projesine hazırlanırken Sadberk Hanım Müzesinde kendisini ziyaret ettiğini ve bazı eşyaları ödünç almak istediğini anlatıyor.</p>
<p><em>“Stanley projesini anlatırken Koç Topluluğu’nun 100. yıl kutlamaları kapsamında yurt dışında bir sergiye destek olabileceğini düşündüm ve Ömer Koç’a projeyi önerdim”</em> diye anlatıyor.</p>
<p>Tabii önerisi hemen kabul görmüş ve V&amp;A’nın bu muazzam sergisi Koç iş birliğiyle hayata geçmiş. Çin kökenli <strong>Huo Family Foundation</strong>, 9 Mayıs 2027’ye kadar devam edecek sergiye 200 bin sterlin destek sağladı.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bir-sehrin-iki-imparatorlugu-londrada-91582</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/5/8/2/1280x720/bir-sehrin-iki-imparatorlugu-londrada-1793974962.JPG" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bizans Büyük Sarayı’nın taban mozaiğinden bir parça ile Bellini’nin ‘Fatih Sultan Mehmet Portresi’ Londra’da aynı çatı altında. Victoria and Albert Müzesi’ndeki sergi, İstanbul’un iki imparatorluğa başkentlik ettiği yüzyıllara bakıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/turk-gulleri-parfum-dehasinin-radarinda-91581</guid>
            <pubDate>Sat, 07 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Türk gülleri parfüm dehasının radarında</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Kilian Paris’in kurucusu <strong>Kilian Hennessy</strong>, adını konyakla duyuran Hennessy ailesinden geliyor. 2007’de kendi parfüm markasını kurarken ailesinden öğrendiği bir ilkeyi de yanında getirmiş: Bir harmanda her malzemenin kalitesi kadar, diğerleriyle nasıl bir araya geldiği de önemli. Kokteyllerden esinlenen The Cocktails serisinin tanıtımı için Berlin’den İstanbul’a, ardından Dubai’ye uzanan bir yolculuğa çıkan Hennessy ile İstanbul durağında buluştuk. Bir kokteylin aromasını parfüme nasıl aktardığını, İstanbul’da bir miksolojistle çalışma fikrini ve Türk güllerine duyduğu ilgiyi konuştuk.</p>
<p><strong>Ailenizin konyak üretimindeki geçmişinden parfüm yaratırken nasıl yararlanıyorsunuz?</strong></p>
<p>Bu miras bana her şeyden önce ustalığa, sabra ve zanaatta mükemmelliğe derin bir hayranlık kazandırdı. Bu anlayış, bugün de parfümleri tasarlama biçimimi etkiliyor. Tıpkı seçkin içkilerde olduğu gibi, ham maddelerin kalitesinin, harmanlamadaki hassasiyetin ve her ayrıntıya gösterilen özenin fark yarattığına inanıyorum.</p>
<p><strong>Markanızı kurduğunuz 2007’den bu yana lüks sizin için nasıl bir anlam kazandı?</strong></p>
<p>Lüks anlayışım temel bir ilkeye sadık kaldı: Gerçek lüks sonsuza dek sürmeli. Markanın ilk gününden itibaren yeniden doldurulabilen şişeler tasarlamamı sağlayan da bu düşünceydi. Geçici eğilimler yerine her zaman ham maddelerin kalitesine, yaratıcılığa ve duyguya öncelik verdim. Bugün lüksün yalnızca bir üründen ibaret olmadığına her zamankinden daha fazla inanıyorum. Lüks; bir deneyim, sakladığımız bir nesne, üzerimizde taşıdığımız bir hikâye ve zaman içinde bize eşlik eden bir anıdır.</p>
<p><strong>Peki, insanların parfüm seçerken nelere dikkat ettiğini görüyorsunuz?</strong></p>
<p>Bence hayat boyu tek bir imza parfüm kullanma fikrinden giderek uzaklaşıyoruz. Bugün tüketiciler parfümlerini de giysileri gibi ruh hâllerine, bulunacakları ortama ya da günün saatine göre seçiyor. Her parfümün insana bir yol arkadaşı gibi eşlik ettiği, gerçek bir koku gardırobu hayal etmeyi seviyorum.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aede0a4c81d7-1793974436.jpg" alt="" width="500" height="281" /></p>
<p><strong>Bunca kokudan sonra bugün sizi en çok hangi fikir heyecanlandırıyor?</strong></p>
<p>Son 20 yılda 40’tan fazla koku yarattım; dolayısıyla yeni ilham kaynaklarına ihtiyacım var. Kokteyller bu açıdan çok heyecan verici. İleride az bilinen kokteylleri de keşfetmek istiyorum. Hatta İstanbul’da özgün kokteyller yaratan bir miksolojistle çalışıp kullandığı malzemeleri parfüme uyarlamak harika olur.</p>
<p><strong>Bir kokteylin tadını parfümü koklayan kişiye nasıl hissettiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Amacım, parfümü kokladığınızda kokteylin tadını da neredeyse alabilmenizdi. Piña Paraíso’da ananası ve Hindistan cevizi sütünü gerçekten hissetmenizi istedim. Piña Paraíso ve Midnight Espresso için özel bir tedarikçi seçtim. CO₂ ekstraksiyonu sayesinde doğal kokulara çok daha yakın sonuçlar elde ediyoruz. Daha maliyetli ama en iyi içerikleri kullanıyoruz. Belki bir gün Türkiye’den gül esansı da kullanırım.</p>
<p><strong>Bir kokuyu yıllar sonra bile hatırlamamızı sağlayan şey sizce ne?</strong></p>
<p>Bence yalnızca benzersiz kokular hatırlanır. Birbirine benzeyen çok fazla parfüm var; zamanla hepsi karışıyor. İnsanlarda da öyle: Birini özel kılan mükemmelliği değil, hafif eğri bir burun ya da Cindy Crawford’un beni gibi küçük detaylarıdır. Parfüm yaratırken ben de bazen bilinçli olarak küçük bir kusur eklerim. Yani hem formül hem de o kokuyla ilgili anılar önemlidir.</p>
<p><strong>İlk günden beri parfüm şişelerinizi yeniden doldurulabilecek şekilde tasarlıyorsunuz. Bu fikrin ardında nasıl bir hikâye var?</strong></p>
<p>Benim için gerçek lüks tek kullanımlık olamaz. Güzel bir çantayı kullandıktan sonra atmazsınız; parfüm şişesi de öyle olmalı. Büyükannemin baş harfleri işlenmiş bir şişesi vardı, bitince parfümörüne götürüp doldurturdu. Ben de bu eski geleneği modern biçimde sürdürüyorum. Bir şişenin yıllarca kullanılacağını bilmek, her detayına daha fazla özen göstermenizi sağlıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aede0b471168-1793974452.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/turk-gulleri-parfum-dehasinin-radarinda-91581</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/5/8/1/1280x720/turk-gulleri-parfum-dehasinin-radarinda-1793974486.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Hennessy ailesinin harmanlama geleneğinden aldığı ilhamı parfüm dünyasına taşıyan Kilian Hennessy, kokteyllerin kokusunu şişelere aktarmanın inceliklerini ve büyükannesinden hatırladığı parfüm geleneğini nasıl yaşattığını anlatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
