<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/eski-galataya-yeni-soluk-81922</guid>
            <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Eski Galata’ya yeni soluk</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>İstanbul’da rooftop kültürü, en hızlı dönüşen alışkanlıklardan biri oldu. Özellikle Beyoğlu ve Galata hattında açılan teras restoranlar, sundukları lezzetlerin yanında manzaralarıyla da ciddi bir kitlenin ilgi alanında. Bu dönüşümün dikkat çeken duraklarından biri de Querencia Hotel bünyesinde yer alan <em>Manifest Roof</em>. Galata Kulesi’nin hemen yanı başında konumlanan mekân, İstanbul’un tarihsel dokusunu modern Akdeniz gastronomi kültürüyle bir araya getiriyor. Kule’nin gölgesinde şekillenen bu lokasyon, öte yandan İstanbul’un yemek kimliğine ilişkin yeni bir okuma da sunuyor. Beyoğlu’nun giderek artan rekabetçi restoran sahnesinde Manifest Roof, hikâye anlatıcılığını merkeze alan yaklaşımıyla farklı bir yerde. Şef <strong>Nazım Cabbar</strong> ile yaptığımız söyleşide hem restoranın mutfak yaklaşımını hem de bir kentin değişen yeme-içme kültürünü konuştuk.</p>
<p><strong>İstanbul’da ‘rooftop’ kültürü son yıllarda çok gelişti. Sizce Manifest Roof’un Beyoğlu’ndaki diğer teras restoranlardan farkı ne?</strong></p>
<p>Manifest Roof’un farkı sadece manzarası değil, deneyimin bütününe odaklanması. Galata Kulesi ve Haliç manzarasına sahip birçok teras bulunabilir ancak biz misafirlerimize gastronomi, kokteyl kültürü, müzik ve İstanbul’un tarihî dokusunu aynı masada sunmaya çalışıyoruz. Gün batımından geceye uzanan atmosfer değişimi ve mevsimsel ürünlere dayalı mutfağımız Manifest’i sadece bir restoran değil, bir yaşam alanına dönüştürüyor.</p>
<p><strong>Galata’nın tarihî dokusunun mekânın ruhuna ve menünüze nasıl bir etkisi oldu?</strong></p>
<p>Galata yüzyıllardır farklı kültürlerin buluşma noktası olmuş bir bölge. Biz de bu çok katmanlı kültürel yapıyı menümüze yansıtmaya çalışıyoruz. Anadolu’nun geleneksel lezzetlerini Akdeniz mutfağıyla bir araya getirirken sunumlarda ve tekniklerde daha çağdaş bir yaklaşım benimsiyoruz. Mekânın ruhu da aynı şekilde geçmiş ile bugünü buluşturuyor; tarihî İstanbul manzarası eşliğinde modern bir gastronomi deneyimi sunuyoruz.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d52b53afc8-1782403765.jpg" alt="" width="500" height="889" /></p>
<p><strong>Mürdüm erikli kuzu şiş ve keşkek birlikteliği olan Anadolu referanslı bir tabağın çıkış noktası neydi?</strong></p>
<p>Anadolu mutfağında sıkça karşılaşılan et ve meyve birlikteliğini çağdaş bir yorumla yeniden ele alma fikriydi. Kuzu etinin güçlü ve karakteristik lezzetini, mürdüm eriğinin ekşimsi ve meyvemsi notalarıyla dengelemek istedik. Tabağın temelini oluşturan keşkek ise Anadolu’nun paylaşım ve bereket kültürünü temsil ediyor. Böylece hem geleneksel hafızaya saygı duyan hem de farklı dokular ve tatlar arasında uyum kuran bir tabak ortaya çıktı. Amacımız, misafire tanıdık lezzetleri daha rafine ve güncel bir sunumla deneyimletmekti. Aslına bakarsak karamelize soğan da Osmanlı kültüründen gelen bir ürün. Biz Anadolu ve Osmanlı’dan gelen kültürel mirasımızı tamamen değerlendirmek istedik. Keşkeğimizin üstüne böyle güzel bir dokunuş yaptık.</p>
<p><strong>Vişneli kuru patlıcan dolması gibi klasik tarifleri modernize ederken sırrınız ve sınırınız ne oluyor?</strong></p>
<p>Bizim için en önemli kural, yemeğin karakterini kaybetmemesi. Bir tarifi modernize ederken teknikleri, sunumu veya bazı bileşenleri değiştirebiliriz ancak o yemeği ilk lokmada tanınabilir kılan lezzet hafızasına dokunmamaya özen gösteriyoruz. Sınırımız tam olarak burada başlıyor. Misafir tabağa baktığında yeni bir yorum görmeli ama tattığında çocukluğundan ya da Anadolu mutfağından bir iz bulabilmeli.</p>
<p><strong>Mutlaka denenmesini tavsiye ettiğiniz imza lezzetlerinize birkaç örnek verir misiniz?</strong></p>
<p>Uzun saatler boyunca yavaş pişirerek hazırladığımız Beef Asado, hem lezzeti hem de dokusuyla en çok ilgi gören ana yemeklerimizden biri. Sözünü ettiğimiz, Anadolu mutfağından ilham alan Mürdüm erikli kuzu şiş ve keşkek ile vişneli kuru patlıcan dolması, Türk mutfağına çağdaş bir bakış getiren tabaklarımız arasında yer alıyor. Deniz ürünlerinde Narlı Karides ve menüye yeni eklediğimiz Antep Fıstıklı Somon, yerel ürünlerle uluslararası teknikleri buluşturan örneklerimizden.</p>
<p><strong>Beyoğlu’nun gastronomik dönüşümünü nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Beyoğlu son yıllarda sadece eğlence ve gece hayatıyla değil, gastronomiyle de anılan bir bölge hâline geldi. Özellikle şef restoranlarının ve özgün konseptlerin artması bölgenin kalitesini yukarı taşıdı. Bununla birlikte ziyaretçiler artık yalnızca iyi yemek değil, hikâyesi olan mekânlar arıyor. Beyoğlu’nun en büyük avantajı da tam olarak bu; tarihi, kültürü ve enerjisiyle restoranlara anlatacak güçlü bir hikâye sunuyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/eski-galataya-yeni-soluk-81922</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/2/2/1280x720/eski-galataya-yeni-soluk-1782403785.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Galata Kulesi’nin gölgesinde konumlanan Manifest Roof, manzarayı ve gastronomiyi bütünsel bir deneyimle sunuyor. Şef Nazım Cabbar mekânın mutfak yaklaşımını, geçmiş ile bugünü aynı masada buluşturmak olarak tanımlıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/maci-baslamadan-kazanmak-81921</guid>
            <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Maçı, başlamadan kazanmak</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Milli takımımızın Paraguay ile yapacağı Dünya Kupası maçını izlemek için Santa Clara’ya giderken, şehre akın akın gelen Türk taraftarlar gibi ben de oldukça heyecanlıydım.</p>
<p>Maçın başlamasına daha saatler vardı. Buna rağmen sokaklar Türk bayraklarıyla dolmuş, konvoylar şehrin dört bir yanında kendini göstermeye başlamıştı. Sokaklar adeta şölen havasında kırmızı beyaza boyanmıştı.</p>
<p>Herkes umutluydu. Bu turnuvada farklı bir hikâye yazacağımızdan emindi.</p>
<p>Ancak tüm bu heyecana rağmen aklımın bir köşesinde kalecimiz Uğurcan Çakır’ın maçtan sadece birkaç gün önce yaptığı açıklama vardı. Uzun yolculuğun ve saat farkının kendisini fazlaca etkilediğini anlatırken, <em>“Ben daha kendime yeni geldim”</em> ifadelerini kullanmıştı.</p>
<p>Maçtan bir gün önce yapılan basın toplantısında bir gazetecinin, <em>“Takımın spor psikoloğu var mı?”</em> sorusuna teknik direktörün verdiği cevap da dikkatimi çekmişti:</p>
<p><em>“O kişi benim.”</em></p>
<p>Oysa oyuncuların üzerinde büyük bir baskı vardı. Oyuncular rakiple olduğu kadar beklentilerle, eleştirilerle ve kendi üzerlerine yükledikleri baskıyla da mücadele ediyordu.</p>
<p>İlk maçta yönetilemeyen baskıyla ikinci maçta baş edilebilecek miydi?</p>
<p>Öte yandan, bizim çocuklar turnuva öncesinde Amerika’nın en sıcak eyaletlerinden birinde, çöl sıcağını aratmayan koşullarda kamp yapmış, ardından da uzun yolculuklara gitmek zorunda kalmıştı.</p>
<p>Maçın başlamasıyla birlikte stadyumdaki herkes Milli Takım oyuncularının yine enerjisiz, isteksiz ve temposuz görüntüsüne tanık oldu. Dakikalar ilerledikçe tribünlerdeki umut yerini endişeye bırakmaya başladı. Ve ne yazık ki korkulan oldu. Bir maç daha gol atamadan yenilgiyle sona erdi.</p>
<p>Maçın ardından taraftarların da spor yorumcularının da dilinde aynı soru vardı: Bizim çocuklar neden bu kadar isteksiz görünüyordu? Neden rakibinden hep bir adım geride kalıyordu? Hepimizin gurur duyduğu yıldızlar neden sahada kendileri gibi oynamıyordu?</p>
<p>Çünkü sorun yetenek ya da karakter eksikliği değildi. Sorun, zihinsel ve fiziksel olarak yeterince hazır olmamaktı.</p>
<p>Bu turnuva için yapılan hazırlıkların yetersiz kaldığı her geçen dakika daha net ortaya çıkıyordu.</p>
<p>Amerika gibi coğrafi olarak büyük, saat farklarının ve uzun seyahatlerin performansı doğrudan etkilediği bir ülkede oynanacak turnuva için daha erken gelinmesi gerektiği düşünülemez miydi?</p>
<p>Oyuncuların üzerindeki baskıyı yönetebilmek adına spor psikolojisinden, performans uzmanlarından destek alınamaz mıydı? Rakip analizine, iklime uyuma ve seyahat planlamasına daha fazla önem verilemez miydi?</p>
<p>Bu yüzden büyük umutlarla geldiğimiz turnuva, sadece altı gün içinde oynanan iki maçın ardından hezimetle sona erdi.</p>
<p>Futbolda da hayatta da başarı, sahneye çıkmadan çok önce kazanılır.</p>
<p>Başarılı olmak istiyoruz. Büyük hedefler koyuyor, güzel hayaller kuruyoruz. Ancak hazırlık kısmını yeterince ciddiye almıyoruz. Sonuçların, yapılan hazırlığın doğal bir yansıması olduğunu unutuyoruz.</p>
<p><strong>Eisenhower</strong>’ın çok sevdiğim bir sözü vardır: <em>“Planlar değersizdir ama planlama her şeydir.”</em></p>
<p>Hayat her zaman planlandığı gibi gitmez. Beklenmedik sorunlar çıkar, şartlar değişir, hesaplar tutmayabilir. Ancak hazırlık yapmak; olası senaryoları önceden düşünmeyi, eldeki kaynakları doğru kullanmayı ve içinde bulunulan şartları daha iyi okumayı sağlar. Bu sayede beklenmedik durumlarla karşılaşıldığında yön kaybetmeden, daha sakin ve özgüvenli kararlar alınabilir.</p>
<p>Hazırlık ve planlama, aynı zamanda takım arkadaşlarına, taraftarlara ve temsil edilen ülkeye duyulan saygının da yansımasıdır.</p>
<p>Başarılı bir toplantının, etkileyici bir konuşmanın, değer yaratan bir projenin, başarılı kurumların ve liderlerin ardında muhakkak kaliteli bir hazırlık vardır.</p>
<p>Oyuncularımızın kalitesinde ya da karakterinde değil, hazırlığımızda eksiklik vardı.</p>
<p>Bu turnuvadan çıkarmamız gereken en önemli ders buydu.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/maci-baslamadan-kazanmak-81921</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/2/1/1280x720/maci-baslamadan-kazanmak-1782403566.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Başarılı bir toplantının, etkileyici bir konuşmanın, değer yaratan bir projenin, başarılı kurumların ve liderlerin ardında muhakkak kaliteli bir hazırlık vardır. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/sanat-cografyasi-kahveyle-genisliyor-82094</guid>
            <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 13:15:00 +03:00</pubDate>
            <title> Sanat coğrafyası kahveyle genişliyor</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Genç sanatçılar için İstanbul dışındaki kentlerde görünür olmak, profesyonel ağlara erişmek ve çağdaş sanat pratikleriyle temas kurmak her zaman kolay olmuyor; çünkü çağdaş sanatın kalbi çoğunlukla metropollere sıkışmış durumda. Ancak bugün, gündelik hayatın en samimi paylaşım ritüellerinden biri olan kahve, coğrafi sınırları eriten ve sanatı merkezden çevreye taşıyan güçlü bir köprüye dönüşüyor; son dönemde hayata geçirilen bazı projeler bu tabloyu değiştirmeye yönelik önemli adımlar atıyor. Nescafé Gold’un, İstanbul Modern ve Migros iş birliğiyle yürüttüğü “Bu Fincan Sanat Yolunda” projesi de bu vizyoner girişimlerden biri. Sanatı ve üretimi destekleyen bu “fincan”, bir sponsorluktan öte, Anadolu’daki genç yeteneklerin erişim sorununu çözen bir ekosisteme aracılık ediyor. İki yıl önce Nevşehir, Mardin, Trabzon ve Van’da başlayan program, bu yıl Adana, Diyarbakır, Artvin ve Kars’a uzanan 2’nci etap çalışmalarını tamamladı. Böylece iki yılda sekiz farklı şehirde birçok genç sanatçıya ulaşan proje, sanat coğrafyasının kahveyle genişleyebileceğini, eğitiminin ve üretim süreçlerinin büyük şehirlerin dışına taşınabileceğini somut bir şekilde göstermiş oldu.</p>
<p>Programın ardından gerçekleştirilen değerlendirme buluşmasında, akademisyenler, atölye yürütücüleri ve projeye katılan genç sanatçılar bir araya geldi. Toplantıda hem proje çıktıları hem de sanatın farklı şehirlerde nasıl üretildiği ve genç sanatçıların karşılaştığı fırsat ve zorluklar da ele alındı. Projenin en dikkat çekici yönü, genç sanatçılara yalnızca teknik eğitim sunmaması. Atölyeler ve çevrim içi seminerler aracılığıyla katılımcılar, çağdaş sanatın kuramsal altyapısından üretim süreçlerine kadar geniş bir içerikle buluşma fırsatı yakalamış. Sanat tarihi seminerlerinden panel programlarına kadar uzanan eğitimler, genç sanatçıların, ürettiklerini anlamlandırmalarını ve tartışabilmelerini de hedeflemiş.</p>
<p><strong><em>Yaratıcı birikimin çağdaş sanatla buluşması</em></strong></p>
<p>Nestlé Türkiye İçecekler İş Birimi Genel Müdürü Umut Tavaşoğlu'nun değerlendirmesi de projenin ulaştığı noktayı özetliyor. Tavaşoğlu, <em>“İki yıl boyunca farklı şehirlerde gerçekleştirdiğimiz eğitimler ve at</em><em>ö</em><em>lyeler sayesinde yalnızca genç sanatçılarla buluş</em><em>mad</em><em>ık; aynı zamanda her şehrin kendine </em><em>ö</em><em>zgü </em><em>hik</em><em>âyelerinin ve yaratıcı birikiminin çağdaş sanatla buluş</em><em>mas</em><em>ına da tanıklık ettik” </em>diyor. Bu sözler, projenin şehirlerin kültürel hafızasına da temas ettiğini de gösteriyor.</p>
<p>Tavaşoğlu'n <em>“Bugün geldiğimiz noktada projenin, g</em><em>ö</em><em>rünürlüğün </em><em>ö</em><em>tesine geç</em><em>en, </em><em>öğrenmeyi, üretimi ve dayanışmayı destekleyen güçlü bir sosyal etki modeli hâline geldiğini g</em><em>ö</em><em>rmekten büyük mutluluk duyuyoruz”</em> sözleri ise kültür-sanat projelerinde giderek daha fazla önem kazanan sürdürülebilirlik meselesine işaret ediyor. Nitekim projenin 3’üncü yılında da devam edecek olması, elde edilen etkinin kalıcı hâle getirilmek istendiğini ortaya koyuyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a4247e8dc918-1782728680.jpg" alt="" width="500" height="334" /></p>
<p><strong><em>Üretim ekosistemi oluşturmak</em></strong></p>
<p>İstanbul Modern Eğitim ve Sosyal Projeler Direktörü Neslihan Varol da projenin temel hedefini sanat eğitimine erişim üzerinden tanımlıyor. Varol, “<em>Sanat eğitimini yalnızca merkezde değil, farklı şehirlerde de erişilebilir kılmayı hedefliyor”</em> derken, genç sanatçıların üretim süreçlerini desteklemenin yanı sıra çağdaş sanat tarihi ve kuramlarına ilişkin birikimlerini güçlendirmeyi amaçladıklarını vurguluyor.</p>
<p>Bugün sanat alanında en çok ihtiyaç duyulan konulardan biri, genç sanatçıların yaşadıkları şehirlerde üretim yapabilmelerini sağlayacak ekosistemlerin oluşturulması. Çünkü yetenek kadar erişim de belirleyici bir unsur. Bu nedenle Nevşehir'den Kars'a, Mardin'den Adana'ya uzanan bu tür programlar eğitim faaliyeti olmanın ötesinde, kültürel kalkınmanın parçası olarak da değerlendirilmeli. İki yıllık süreçte gerçekleştirilen atölyelerin temalarına bakıldığında da bu yaklaşımın tortusu görülüyor. İnsan etkisi, ses ve kültür, doğa ve sanat, kolektif hafıza, yeni form arayışları, nesneler ve gölgeler ya da yapay zekâ destekli araştırmalar gibi farklı başlıklar altında yürütülen çalışmalar, genç sanatçıların güncel sanatın farklı alanlarıyla temas kurmasına imkân sağlamış. Anlıyorum ki “Bu Fincan Sanat Yolunda”nın 3’üncü hazırlıklarının başlaması da bu temas kurma çabalarının uzun vadeli bir kültür-sanat yatırımı olarak görüldüğünü gösteriyor.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/sanat-cografyasi-kahveyle-genisliyor-82094</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/9/4/1280x720/sanat-cografyasi-kahveyle-genisliyor-1782728722.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Büyük şehirlerin dışındaki genç sanatçılara sürdürülebilir bir üretim alanı sunmayı amaçlayan ‘Bu Fincan Sanat Yolunda’ projesi, 2’nci etabını tamamlayarak 3’üncü yıl hazırlıklarına başladı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/akilli-evrim-renault-megane-e-tech-electric-81920</guid>
            <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> AKILLI EVRİM  Renault Mégane E-Tech Electric</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Türkiye’de 5.500’den fazla satılmış olan ilk Renault Mégane E-Tech Electric, tasarımından sürüş dinamiklerine, iç mekan kalitesinden elektrifikasyon stratejisine kadar pek çok açıdan övgüyle karşılanmış, ilk nesil Twingo’dan bu yana markanın en karizmatik modeli olarak çok beğenilmişti.</p>
<p>CMF-EV platformunun sağladığı 4,21 metrelik kompakt boyutlara rağmen, 2,70 metrelik dingil mesafesi ve düz taban sayesinde sunulan ferah iç hacim ile 440 litrelik bagaj kapasitesi, aracı sınıfında ayrıcalıklı bir konuma taşımış; özellikle 110 mm’lik ince batarya paketinin, aracın 1,50 metrelik zarif tavan çizgisini korumasına olanak tanıması büyük bir tasarım başarısı olarak nitelendirilmişti.</p>
<p>Ancak rekabetin adeta bir endüstriyel savaşa dönüştüğü 2026 yılının ortalarında, Renault bu kez elindeki hamurla değil, o hamuru işleyen şasi aklı ve yazılım zekasıyla yeniden sahneye çıkıyor.</p>
<p>2026’nın son çeyreğinde Türkiye pazarına da giriş yapacak olan yeni tam elektrikli Mégane E-Tech, sadece bir makyaj operasyonu değil; tasarım, batarya kimyası ve dijital ekosistem üzerine kurgulanmış felsefi bir sentez olarak karşımızda duruyor. İlk neslin en büyük zaferi olan form-fonksiyon dengesi korunurken, görsel kimlik keskinleştirilmiş durumda… Tamamen yenilenen ön cephe, kapalı radyatör ızgarasındaki elmas desenler ve yeni ışık imzalarıyla çok daha sportif bir duruş sergilerken, arka tarafta şeffaf kapaklarından arındırılmış 3 boyutlu stoplar, aracın genişletilmiş çamurluk kemerleriyle birleşerek yere sağlam basan bir hatchback illüzyonu yaratıyor. Saten Arduvaz Mavi gibi yeni renk seçenekleri ve yıldız siyah tavan opsiyonu, aracın premium algısını bir üst basamağa taşıyor.</p>
<p>Kabin içine geçtiğimizde ise ilk nesil hakkında en sık dile getirdiğimiz eleştiri olan küçük cam alanlarının yarattığı loş kabin atmosferi ve bazı yüzeylerdeki sert plastik kullanımları, yerini dijital salon zarafetine bırakmış görünüyor. Techno versiyonundaki ahşap ve açık gri süslemeler, suni deri ön konsol kalitesiyle birleşerek kalite algısını belirgin şekilde yükseltirken; Esprit Alpine versiyonundaki koyu griden maviye uzanan spektral gri kapı döşemeleri, elektrikli masaj özellikli koltuklar ve Harman Kardon ses sistemi, aracı bir ulaşım aracından yaşam alanına terfi ettiriyor. Kişiselleştirilebilir ambiyans aydınlatması, o ilk neslin eksikliği hissedilen ferahlık hissini artık görsel bir şölene dönüştürüyor. Dijital ekosistemde ise referans gösterilen OpenR ekran mimarisi, şimdi Google Gemini yapay zekası ve yüz tanıma teknolojisiyle kişisel asistan kimliğine bürünmüş durumda. Sol A sütunundaki kamera ile sürücüyü tanıyan sistem, koltuk pozisyonundan OpenR Link arayüzüne kadar tüm preferansları otomatik yüklerken; Google Haritalar’ın batarya ön koşullandırma ve rota planlayıcısı ile entegre çalışması menzil stresini minimize ediyor. MySense modunun yerini alan SMART fonksiyonu ise sürücünün davranışlarını analiz ederek Eko, Konfor ve Spor modları arasında otonom geçişler yaparak otomobilin sizi değil, sizin ritminizi takip ettiği yeni nesil bir etkileşim modeli sunuyor.</p>
<p><strong>RASYONEL GÜÇ</strong></p>
<p>Gelelim işin en tartışmalı kısmı olan bataryaya… İlk nesil, 470 km’lik menziline rağmen otoyol sürüşlerinde 300 km civarına düşen tüketim değerleriyle fizik kurallarının acımasız yüzünü gözler önüne sermişti. Renault, 600 km’lik sahte menzil hayali peşinde koşmak yerine, rasyonel ve sürdürülebilir bir yol seçerek LFP yani Lityum Demir Fosfat bataryaya geçiş yapmış. Nadir toprak elementleri içermeyen, 220 HP 300 Nm üreten sargılı senkron motorla eşlenen yeni 67 kWh’lik batarya, dünyada bir ilk olan hücreden pakete C2P mimarisini kullanıyor. Bu düzen hem enerji yoğunluğunu hem de kullanılabilir kapasiteyi optimize ederek yüzde 53’lük optimum bir paketleme verimliliği sağlarken, WLTP standardında 500 km’ye varan menzil sunuyor. Şarj performansındaki iyileştirme ise takdire şayan; 165 kW’a çıkarılan DC hızlı şarj gücü ile batarya yaklaşık 24 dakikada yüzde 15’ten yüzde 80’e doluyor. Ayrıca çift yönlü 11 kW veya opsiyonel 22 kW AC şarj özelliği ve V2L işlevi, kullanıcıların 3,7 kW’a kadar nominal güce sahip 220V’luk cihazları bataryaya bağlamasına olanak tanıyarak kompakt segmentte farklı bir esneklik sağlıyor.</p>
<p>Sürüş dinamikleri açısından bakıldığında, ilk neslin 1.624 kg’lık ağırlığıyla segmentinin en hafifi olması ve çevik şasi karakteriyle termik araç hissiyatına en yaklaşan elektrikli model unvanı, yeni nesilde de korunmuş. Tek Pedal Sürüş işlevi ve dört kademeli rejeneratif fren sistemi, yumuşak ve kademeli bir yavaşlama süreciyle aracı tamamen durdurabilecek; araç durduktan birkaç saniye sonra elektrikli park freni otomatik devreye girerek yüzde 20’ye varan eğimlerde bile hareketsiz kalmasını sağlayacak.</p>
<p>Güvenlik tarafında ise akıllı adaptif hız sabitleyici, acil durum fren yardımcısı, öngörülü eko sürüş tavsiyesi, geliştirilmiş gerçekçi görünüm, güvenlik puanı, güvenlik koçu ve güvenlik monitörü dahil otuza varan sürüş destek sistemi, her koşulda güvenliği artıracak.</p>
<p>Teknik verilere derinlemesine baktığımızda; 4.200 mm uzunluk, 1.782 mm genişlik, 1.522 mm yükseklik ve 2.685 mm aks mesafesiyle kompakt ama ferah bir yapı korunuyor. Yüksüz ağırlık 1.772 kg seviyesindeyken, maksimum hız 160 km/h, 0-50 km/h hızlanması 3,4 saniye ve 0-100 km/h sprinti 7,6 saniye olarak belirtiliyor. Bagaj yükleme yüksekliği 522 mm, diz mesafesi 209 mm ve yerden yükseklik 124 mm ile günlük kullanım pratikliği maksimize edilmiş.</p>
<p>Özetle; en yeni mühendislikle yenilenmiş tam elektrikli Mégane E-Tech’in ilk neslin karizmasını koruyarak teknolojik olgunluğa erişmiş, LFP bataryayla sürdürülebilirliği merkeze almış, dijital ekosistemiyle insan-makine etkileşimini yeniden tanımlamış olduğunu belirtelim.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/akilli-evrim-renault-megane-e-tech-electric-81920</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/2/0/1280x720/akilli-evrim-renault-megane-e-tech-electric-1782403442.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Sanal zeka entegrasyonu ve rafine sürüş dinamikleriyle rasyonel verimliliği yükseltilen elektrikli Megane’nın yeni hali, 2026 bitmeden Türkiye’ye geliyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bir-tabakta-cografyayi-okumak-81919</guid>
            <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bir tabakta coğrafyayı okumak</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Önceki yıllarda Kıbrıs mutfağını tanıtmak amacıyla düzenlenen ‘Şeflerin Düeti’ etkinlik serisinden birine katılmak adına Elexus Hotel’i ziyaret etmiştim. Bu sefer ki ziyaretimin temelinde de yine lezzet var. Yenilenen ultra her şey dahil konsepti ile sezonu açan otelde, öne çıkan başlıklarından biri tabi ki gastronomi... Otelin mutfağının başına birkaç ay önce geçen Executive Chef Hüseyin Yılmaz, yeni gastronomi yaklaşımı ile Kıbrıs mutfağının yerel değerlerini uluslararası mutfak anlayışıyla buluşturuyor.</p>
<p>Şef ve ekibi tarafından hazırlanan Mediterasian (Asya-Akdeniz) ve Kıbrıs yerel ürünlerinden oluşan imza menülerini özel bir etkinlikte iki gün boyunca deneyimleme fırsatım oldu. Ekinlik özelinde tattığımız tabaklar hem lezzet hem görsel açıdan oldukça zengindi. Peki Hüseyin Şef, otel misafirleri için Elexus’un mutfağına genel olarak ne tür yenilikler getirecek, Kıbrıs’ın yerel ürünlerinden nasıl beslenecek, nasıl reçeteler çıkaracak? Biraz ona bakalım…</p>
<p><strong>Kariyeriniz boyunca Türkiye’nin farklı destinasyonlarında, Amerika, Rusya ve Yunanistan’da çalıştınız. Kıbrıs mutfağıyla yakın temas kurduğunuzda sizi en çok şaşırtan ya da etkileyen unsur ne oldu?</strong></p>
<p>Her mutfağın kendine özgü bir karakteri var ancak Kıbrıs mutfağıyla yakın temas kurduğumda beni en çok etkileyen unsur, Akdeniz'in farklı kültürlerini son derece doğal bir şekilde bir araya getirmesi oldu. Türk, Rum, Orta Doğu ve Levanten mutfaklarının izlerini aynı sofrada görmek oldukça etkileyici.</p>
<p>Bunun yanında, malzeme odaklı yaklaşım dikkatimi çekti. Özellikle hellim, molehiya, kolakas gibi yerel ürünlerin günlük yaşamda hâlâ güçlü bir şekilde yer bulması ve geleneksel tariflerin nesilden nesile aktarılması beni etkiledi. Kıbrıs mutfağı gösterişten uzak ama lezzet açısından son derece zengin bir mutfak. Yerel ürünlere duyulan saygı ve yemeklerin paylaşım kültürüyle iç içe olması, bana göre onu özel kılan özelliklerden biri.</p>
<p><strong>Elexus’a birkaç ay önce katıldınız. Mutfağa ilk girdiğiniz gün ile bugün arasında neleri değiştirdiniz ya da değiştirmeyi hedefliyorsunuz? </strong></p>
<p>Elexus mutfağı zaten hali hazırda güçlü bir mutfaktı, önceliğim her zaman motivasyon ve ekip ruhunu kazanmak. Çünkü güzel işler iyi bir ekip ve motive takım ile oluyor. Mutfakta sınır yok, ‘tamam oldu’ demek yok. Hep daha iyisini kovalamalıyız. Ekibi güçlendirerek bu duyguyu yakaladık. Çok güzel işler yapıyoruz, yapacağız.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d509f6306e-1782403231.jpg" alt="" width="500" height="607" /></p>
<p><strong>Yeni görevinizde kendinize nasıl bir gastronomi vizyonu belirlediniz? Elexus mutfağını birkaç yıl sonra nasıl bir noktada görmek istiyorsunuz?</strong></p>
<p>Geçmişte yaptığım doğru işleri burada da sürdürmeyi hedefliyorum. Sınırım yok, belirlediğim bir hedef yok; ekibimle beraber her zaman en iyisini yapma peşindeyim. Elexus mutfağını birkaç yıldan daha kısa sürede, kendine özgü bir tarza kavuşturmak ve misafirlerimize “sadece Elexus’da yiyoruz” dedirten yemekler sunmayı istiyoruz.</p>
<p><strong>Kıbrıs mutfağı çoğu zaman hellim ve birkaç yerel ürünle anılıyor. Sizce yeterince tanınmayan, daha fazla öne çıkarılması gereken lezzetler hangileri?</strong></p>
<p>Hellimli kabak çiçeği dolması, hellimli zeytinli köy ekmeği, hostes otu, ayrelli, kolokas, kaymak yağlı sini katmeri, dilifti ve sayamadığım daha birçok ürün... Gerçekten beklediğimin ve bildiğimin çok üzerinde bir yemek kültürü var burada. Mümkün oldukça Kıbrs’ın yerel esnaf lokantalarına gidip yemek yemeye çalışıyorum ve bu yemekleri doğasını bozmadan ufak dokunuşlarla modern gastronomiye uyarlayıp Elexus mutfağına taşımak hedefindeyim.</p>
<p><strong>Geleneksel bir tarifi günümüz damak tadına uyarlarken sizin için sınır nerede başlıyor peki? Bir yemeğin ruhunu korumak mı yoksa onu yeniden yorumlamak mı daha önemli?</strong></p>
<p>Bir yemeğin ruhunu koruyarak onu yeniden yorumlamak önemli. Bu hem çok zor hem riskli bir iş. Fakat bunu yapmak, üretmek kendimize has yeni lezzetler oluşturmak zorundayız. Bunu yapabilirsek başarılı oluyoruz.</p>
<p><strong>Akdeniz mutfağının dünyada yükselen bir değeri var. Kıbrıs mutfağını bu büyük gastronomi haritasında nereye konumlandırıyorsunuz?</strong></p>
<p>Kıbrıs mutfağı hali hazırda Akdeniz mutfağının içinde bir yerde. Fakat sadece Akdeniz mutfağı ile kısıtlayamayız. Çünkü çok daha fazlası var. Ataların yıllar önce yorumlaması var, farklı pişirme teknikleri var. Kıbrıs mutfağını bir yerde konumlandırmak için, bu mutfağı daha fazla geliştirmeli ve tanıtmalıyız.</p>
<p><strong>‘Ultra her şey dahil’ konsepti zaman zaman standartlaşmış mutfaklarla eleştirilebiliyor. Sizce bu sistem içerisinde özgün ve yüksek kaliteli bir gastronomi deneyimi yaratmanın sırrı nedir?</strong></p>
<p>Ultra her şey dahil konseptte çok farklı ülkelerin mutfaklarını misafirlere sunuyoruz, bu mutfakları canlı tutmalıyız, her yıl menü revizeleri olmalı, çünkü gastronomi her geçen gün kendisini yeniliyor. Yerimizde saymadan, güncel gastronomiyi takip edip, kendimize has dokunuşlar yapmak önemli...</p>
<p><strong>Günümüzde oteller için gastronomi artık başlı başına bir seyahat motivasyonu haline geldi. Sizce misafirler artık tabakta ne arıyor?</strong></p>
<p>Ben sadece şef gözüyle bakmıyorum; empati yaparak kendimi misafirlerin yerine de koyuyorum çoğu zaman. Her şef de böyle yapmalı bence. Önceliğimiz misafirlere kesinlikle lezzetli bir yemek sunmak. Aynı zamanda görsel de en az lezzet kadar ön planda olmak zorunda. Hedefim her zaman, misafire tabak gidince yemeye başlamadan önce o tabağın fotoğrafını çektirebilmek. Bu görsel olarak tabağı beğendiği anlamına geliyor ve tabi ki devamında yemeği tattıktan sonra yüzündeki o gülümsemeyi görmek.</p>
<p>Misafirler her zaman ‘ilk’i veya ‘en iyisini’ arıyor. Mutfak anlayışımda da bu var: Ya ‘ilk’ yapan, ya da en iyisini yapan olmalıyız.</p>
<p><strong>Menülerinizde yerel üreticilerle çalışma yaklaşımınız var mı? Kıbrıs'ın tarımsal ve gastronomik zenginliklerinden nasıl faydalanıyorsunuz?</strong></p>
<p>Çiftçi ve turizmci bir ailenin çocuğuyum. Yerel üreticilerin emeklerini çok iyi bilirim. Ayrıca yerel ürün kullanmak, ürünlerin işlenmemiş doğal organik olmasını da sağlıyor. Bu da bizim en önemli kriterlerimizden biri. İşletme olarak konuya aynı şekilde bakıyor, mümkün olduğunca Kıbrıs’ta yetişen, yerel ürünler alma peşindeyiz.</p>
<p><strong>Bir şef olarak sizi en çok heyecanlandıran şey yeni bir tarif geliştirmek mi, bir ekibi yönetmek mi yoksa misafirden gelen geri dönüşler mi?</strong></p>
<p>Hepsi diyebilirim. Misafirden güzel geri dönüşler olması için önce ekibin mutlu olması ve o ekibin iyi yönetilmesi gerekiyor. Güzel işler, mutlu ve motive bir ekiple çıkar. Sıralama yapmak zorundaysam eğer, önce misafirden gelen olumlu dönüşler, sonra mutlu ve motive bir ekibi yönetmek… Sonrasında zaten hep birlikte tarif geliştiriyoruz. Fakat tam anlamıyla heyecanlanmam için buna, yatırımcı ve üst yönetim memnuniyetini de eklememiz gerekli.</p>
<p><strong>Bugün dünyanın birçok yerinde otel mutfakları birbirine benzemeye başladı. Sizce bir misafirin tabağa baktığında 'Ben şu anda Kıbrıs'tayım' demesini sağlayan şey nedir?</strong></p>
<p>İşte tam olarak bu sorunun cevabını uygulamaya çalışıyorum. Yemeği herkes yapıyor, mevzu çok başka. Amacım her zaman, kendimize özgü, sadece Elexus menülerinde olan Kıbrıs ürünleriyle yemek yapmak…</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bir-tabakta-cografyayi-okumak-81919</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/9/1280x720/bir-tabakta-cografyayi-okumak-1782403249.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Executive Chef Hüseyin Yılmaz, Kıbrıs’ın yerel hafızasını uluslararası mutfak diliyle yeniden yorumlayarak Elexus’ta sadece lezzet değil, aidiyet duygusu da servis etmeyi amaçlıyor. Pusulası ise net: Ya ‘ilk’ iz bırakan ya da yemeği hafızalarda yer edecek kadar iyi yapan olmak… ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/cazin-ruhu-bize-yon-veriyor-81918</guid>
            <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Cazın ruhu bize yön veriyor</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>33’üncü İstanbul Caz Festivali, 30 Haziran’da başlayacak ve şehrin her noktasında iki hafta boyunca caz müziğinin tınıları yükselecek. <strong>Harun İzer</strong>’in direktörlüğünde, İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) düzenlediği festivalin, <strong>Marcus Miller</strong>’dan <strong>Robert Plant</strong>’e, <strong>Arooj Aftab</strong>’dan <strong>Thee Sacred Souls</strong>’a uzanan bir programı var. Festivalin en sevilen geleneklerinden <em>‘Caz Vapuru’</em> da 12 Temmuz’da Boğaz’a açılarak müzikseverlere İstanbul manzarası eşliğinde unutulmaz bir gün yaşatacak. Ayrıca, Yaşam Boyu Başarı Ödülü, Türk ezgilerini cazla harmanladığı özgün müziğiyle uluslararası alanda Türkiye’yi başarıyla temsil eden <strong><a href="https://caz.iksv.org/tr/yasam-boyu-basari-odulleri/senem-diyici">Senem Diyici</a></strong>’ye sunulacak. Ayrıntıları İzer’le konuştuk.</p>
<p><strong>33 yıldır düzenlenen İstanbul Caz Festivali bugün geldiği noktada nasıl bir kimliğe sahip? Siz festivalin ruhunu nasıl tanımlarsınız?</strong></p>
<p>Bir festivalin karakterini belirleyen etkenler çok çeşitli olabiliyor; gerçekleştiği ülke ve şehir, şehrin yapısı ve mekânları, müzik tarzı, seyircinin ilgisi, ekibin vizyonu ve tabii ki festivalin geçmişi. İstanbul Caz Festivali için de bütün bunlar etkenler arasında. İlk yıllarından bu yana festivalimizin kimliği değişmekle birlikte özünde koruduğu çok önemli noktalar var. Başta cazın yaratıcı, özgür, yenilikçi ruhu festivalin hep içinde; şimdi de bize yön vermeye, ışık tutmaya devam ediyor. Programımızda çok önemli isimlere yer verdiğimiz kadar, yeni keşiflere, ücretsiz etkinliklere ve caz sanatının gelişmesini destekleyen programlara da alan açıyoruz. Bu açıdan festivalin kimliğini renkli ve çok yönlü, bir geleneği yaşattığı kadar yeniliklere de açık bir şehir festivali olarak tanımlayabilirim. Tabii ki dönemin zorlukları, ekonomik şartlar da işin içinde. Bunlar festival kimliğini belirlemese de etki ediyor. Bu açıdan da şanslı bir festival olduğumuzu düşünüyorum; tam 29 yıldır festivalimizin sponsoru olan Garanti BBVA’nın ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın destekleri başta olmak üzere çok sayıda destekçi ve sponsorumuzun varlığı bizi canlı tutuyor.</p>
<p><strong>EVRENSEL BİR KÜLTÜR ALANI</strong></p>
<p><strong>Festivalde cazın yanı sıra soul, dünya müziği ve elektronik etkileri olan projeler de yer alıyor. Bu çeşitlilik festivalin vizyonunda nasıl bir rol oynuyor?</strong></p>
<p>‘Caz Festivali’ ifadesi bizim en temel belirleyicilerimizden. Diğer taraftan günümüzde müziğin evrensel bir kültür alanı olduğunu ve bunu kategorilere ayırmanın giderek anlamını yitirdiğini de unutmamak lazım. Caz müziğinin bile kendi içindeki farklı tarzları çok değişik yerlere uzanıyor, kimi zaman bunu yapan müzisyenler bile <em>“Bizi caz müzisyeni diye sınırlamayın”</em> diyorlar. Günümüzde müzikte sınırlar giderek muğlaklaşıyor, müzisyenler aynı anda birkaç tarza girebilecek işleri rahatlıkla bir arada sunabiliyorlar. Mesela bu yılki programımızdan Arooj Aftab, bu açıdan en güzel örneklerden. Köklerini doğudan alan ama şu anda New York’ta yaşayan bu isim, ‘spiritual jazz’ diyebileceğimiz bir tarzın içinde ama öte yandan çok farklı müzik tür ve duygularına aynı anda hitap edebiliyor. Diğer taraftan festivalimizde diğer müzik türlerine de sıkça ve genişçe yer verebiliyoruz. Güncel müzikteki gelişmeleri, dünya kültürüne etki eden başarılı veya yeni projeleri, bir kültür başkenti olan İstanbul’un seyircisine sunmak da festivalimizin bir özelliği. Örneğin efsanevi rock müzisyeni Robert Plant, bu yıl <em>Saving Grace</em> projesi ile festivalde yer alacak. Bir başka Amerikalı grup, 1960’ların soul ve R&amp;B tarzını günümüze o dönemin estetiğini de kaybetmeden başarıyla taşıyan Thee Sacred Souls, bu açıdan çok güzel bir örnek. İstanbul Caz Festivali olarak bu çeşitlilik bizim her zaman tercih ettiğimiz bir şey.</p>
<p><strong>Özellikle Caz Vapuru etkinliği yıllardır festivalin en sevilen geleneklerinden biri. Bu etkinliği farklı kılan nedir?</strong></p>
<p>Caz Vapuru, festivalin tematik etkinliklerinden biri; biraz İstanbul’a özgü, <em>“Sadece İstanbul’da yaşanır”</em> dediğimiz işlerden. Bu kapsamda <em>‘Parklarda Caz’</em> konserlerimizi veya <em>‘+1’li Gece Gezmesi’</em>ni de sayabiliriz. Ama tabii <em>‘Caz Vapuru’</em>nun yeri ayrı. Özellikle İstanbul Boğazı’nda ve şehrin doğal ulaşım araçlarından olan Şehir Hatları vapurlarından birinde gerçekleştirdiğimiz bu etkinliğimiz yıllardır devam etmekte. Bazı yıllarda ara verdiğimiz de oldu ama festival ve şehir sakinlerinin de İstanbul Caz Festivali deyince hep hatırladığı etkinliklerin başında geliyor. Dediğim gibi, bunun başta gelen sebebi de bunların gerçek anlamda İstanbul Caz Festivali’ne, İstanbul’a özgü işler olması sanırım.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/cazin-ruhu-bize-yon-veriyor-81918</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/8/1280x720/cazin-ruhu-bize-yon-veriyor-1782402956.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ 33 yıldır İstanbul’un kültür hayatının önemli duraklarından biri olan İstanbul Caz Festivali, bu yıl da dünya çapında isimleri ağırlayacak. Festival Direktörü Harun İzer, festivalin değişen ama özünü koruyan kimliğini ve İstanbul’a özgü geleneklerini anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
