<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/akra-cazin-genc-yildizi-81917</guid>
            <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Akra Caz’ın genç yıldızı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Antalya’da, Akra Hotels tarafından dokuz yıldan beri düzenlenen caz festivalini, bu yıl iyi ki kaçırmamışım. Fazıl Say’ın menajerliğini yaptığı yıllardan tanıdığım eski dost ve Akra Caz’ın Genel Koordinatörü Kadir Dursun’un davetiyle, hem Richard Bona gibi cazın dev ismiyle tanışma fırsatını buldum, hem büyük gelecek vaat eden genç bir yetenek olan Su Yavuz’un Türkiye’deki ilk konserini dinledim.</p>
<p>Bu yıl Kenan Doğulu’nun ‘İhtimaller’ caz projesiyle açılan festivalde, Igor Butman &amp; Sergey Mazayev, Moskova Caz Orkestrası, Dianne Reeves, Joss Stone, Kenny Garrett gibi isimler sahnedeydi. Ancak ben festivalin son üç gününe yetiştim ve Richard Bona &amp; Alfredo Rodriguez Trio; Akra Genç Caz kapsamında Mojo5, Leviers ve Su Trio, Fazıl Say ile Aslıhan And Say’ı izledim.</p>
<p>Henüz 20 yaşında olan Su Yavuz, 2007 yılında hayatını kaybeden gazeteci Turan Yavuz’un kızı. Eğitimini Berklee College of Music’te sürdüren genç sanatçı; caz, R&amp;B, neo-soul, hip-hop, funk, fusion, pop ve klasik müzik gibi farklı türlerde çalışmalar sürdürüyor. Sahnede cıvıl cıvıl ve iki ayrı piyanoda çalıyor.</p>
<p>Akra Genç Caz kapsamında sahneye çıkan diğer gençleri de çok sevdim, yolları açık olsun.</p>
<p>Hemen not düşeyim: 10. Uluslararası Akra Caz Festivali, 02-20 Haziran 2027 tarihleri arasında ve caz dünyasının efsanevi isimlerinden Grammy ödüllü Dee Dee Bridgewater ve kızı China Moses’ı aynı sahnede ağırlayacak.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/akra-cazin-genc-yildizi-81917</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/7/1280x720/akra-cazin-genc-yildizi-1782402600.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Dokuzuncu yılında Antalya’yı cazın ritmiyle buluşturan Akra Caz Festivali, Richard Bona’dan Fazıl Say’a uzanan güçlü programının yanı sıra, genç piyanist Su Yavuz gibi gelecek vaat eden isimlere de sahnesini açtı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/serinleten-yaz-ekrani-81916</guid>
            <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Serinleten yaz ekranı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Yaz mevsimi yalnızca tatil planlarının değil, güçlü hikâyelerle buluşmanın da zamanı. Festival devlerinden merakla beklenen yeni filmlere, ödüllü yönetmenlerin son işlerinden sezonun dikkat çeken dizilerine uzanan bu seçkide; insan doğasının karanlık taraflarını irdeleyen dramlar, geçmişle hesaplaşan etkileyici hikâyeler, kahkaha vaat eden yerli yapımlar ve büyük sorular sorduran bilimkurgular bir araya geliyor. Ekran başına geçmek için iyi bir neden arıyorsanız, bu yapımlar listenize eklenmeyi hak ediyor.</p>
<p>MUBI’nin bu yıl Cannes’da haklarını satın aldığı <em>‘Coward’</em>, <strong>Jane Schoenbrun</strong>’un yeni filmi ve <strong>Paweł Pawlikowski</strong>’nin ödüllerle dönen son filmi <em>‘Fatherland’</em>in platforma geleceği günü sabırsızlıkla beklerken, bu ayın seçkisi de dikkat çekici yapımlarla dolu. Bunlardan biri, geçen yılın en beğendiğim filmlerinden birine imza atan ve bu yıl Cannes Film Festivali’nde jüri başkanlığı yapan Güney Koreli yönetmen <strong>Park Chan-wook</strong>’un yeni filmi <em>‘No Other Choice’</em>.</p>
<p>İnsan doğasının karanlık taraflarını kurcalamayı seven yönetmen, bu kez işini kaybeden bir adamın hikâyesi üzerinden modern çalışma hayatına bakıyor. Başlangıçta sıradan bir geçim mücadelesi gibi görünen hikâye, zamanla başarı baskısı, erkeklik algısı ve rekabet kültürü üzerine sert bir sorgulamaya dönüşüyor. Film, işsiz kalmanın yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kimliksel bir kırılma yarattığını gösterirken, <em>“Hayatta kalmak için ne kadar ileri gidebiliriz?”</em> sorusunu kara mizahla beklenmedik noktalara taşıyor.</p>
<p>Oscar ödüllü <em>‘Son of Saul’</em>un yönetmeni <strong>László Nemes</strong>’in yeni filmi <em>‘Orphan’ </em>da ayın öne çıkan yapımları arasında. Nemes, hikâyesiyle bir kez daha izleyicileri Macaristan’a götürüyor. 1950’lerde, savaş sonrası dönemde geçen film, aile sırlarıyla yüzleşen 12 yaşındaki Andor’un gözünden savaşın geride bıraktığı sessiz yaraları ve aidiyet arayışını anlatıyor.</p>
<p><em>“Biraz gülelim”</em> diyenler için <em>‘Doğu’</em>, dördüncü sezonuyla HBO Max’te. Yeni sezonda Doğu, şöhretle birlikte ortaya çıkan yeni hayatının içinde; ailesi, arkadaşları ve hayatına giren yeni insanlarla türlü komik olayların ortasında kalmaya devam ediyor. <strong>Doğu Demirkol</strong>’a <strong>Evliya Aykan</strong>, <strong>Kubilay Tunçer</strong>, <strong>Banu Fotocan</strong>, <strong>Keremcem</strong>, <strong>Sümeyye Aydoğan</strong> ve <strong>Muhammet Uzuner</strong> eşlik ediyor.</p>
<p><strong>Nuran Evren Şit</strong>’in kaleminden çıkan sevilen dostluk hikâyesi <em>‘Zeytin Ağacı’</em>, üçüncü sezonuyla Netflix’e geldi. Hayatlarını değiştiren Ayvalık’ta yeniden bir araya gelen Ada, Sevgi ve Leyla, bu kez karşılarına çıkan yeni zorluklarla omuz omuza mücadele etmek için yeniden bir araya geliyor.</p>
<p><strong>SALONLARDA AKSİYON ZAMANI</strong></p>
<p>İnsanlık binlerce yıldır gökyüzüne bakıyor. Sayısız yıldız ve milyarlarca gezegen keşfetmiş olsak da aynı soru hâlâ aklımızı kurcalıyor: Bir yerlerde bize doğru bakan gözler var mı? Bu soruya yıllardır takıntılı isimlerden biri de <strong>Steven Spielberg</strong>. <em>‘E.T.’</em>, <em>‘War of the Worlds’</em> ve <em>‘Taken’</em>, bunun en bilinen örneklerinden sadece birkaçı.</p>
<p>Spielberg şimdi bu temaya, yılın en merakla beklenen yapımlarından biri olan <em>‘Disclosure Day’ </em>ile geri dönüyor. <strong>Emily Blunt</strong>, <strong>Josh O'Connor</strong>, <strong>Colman Domingo</strong> ve <strong>Colin Firth</strong> başrolleri paylaşıyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/serinleten-yaz-ekrani-81916</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/6/1280x720/serinleten-yaz-ekrani-1782402450.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ MUBI&#039;de yılın merakla beklenen filmleri, HBO Max&#039;te yeni sezon heyecanı ve Steven Spielberg&#039;den iddialı bir bilimkurgu... Sıcak günlerde evinizin serinliğinde izleyecek kaliteli yapımlar için önerilerimiz burada. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/kadin-direncinin-hikayesi-81915</guid>
            <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Kadın direncinin hikayesi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Bir tarafta Londra’nın deneysel tiyatro sahnesi, diğer tarafta Anadolu’nun bin yıllık kadın hafızası, mitleri ve gotik ögeleri var. Bu tezat gibi görünen ama birbirini besleyen iki farklı dünya, bu oyunda nasıl bir potada eridi? </strong></p>
<p><strong>DEREM ÇIRAY:</strong> Aslında o iki dünyanın birbirine çok uzak olduğunu düşünmüyoruz. Deneysel tiyatronun da Anadolu folklorunun da ortak bir yanı var: İkisi de görünmeyeni görünür kılmaya çalışıyor. Londra’da parçası olduğumuz tiyatro yaklaşımları ile Anadolu’nun hikâye anlatıcılığı arasında da güçlü bir akrabalık görüyoruz. Her ikisi de yeni anlatım biçimleri ararken hafızayla, bedenle, sesle ve hikâye anlatıcılığıyla ilişki kuruyor. Bu nedenle bizim için mesele iki farklı dünyanın çatışması değil, birbirini beslemesi oldu.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d4c14acc35-1782402068.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Projenin ilk kıvılcımı kimden, nasıl çıktı?</strong></p>
<p><strong>IŞIK KAYA</strong>: Oyunun ilk kıvılcımı Derem Çıray’ın yazdığı metinle ortaya çıktı. Metinle karşılaştığımız ilk anda bizi etkileyen şey, çok güncel ve yaygın bir kadın hikâyesini halk anlatılarının, hayalet öykülerinin ve Anadolu’nun sözlü kültürünün içinden kurabilmesiydi. Biz de bu metni sahneye taşırken bir yandan çağdaş ve deneysel performans araçlarından yararlandık, diğer yandan hikâyenin kök saldığı coğrafyanın ritmini, karanlığını ve hafızasını korumaya çalıştık.</p>
<p><strong><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d4c2d35dfd-1782402093.jpg" alt="" width="500" height="625" /></strong></p>
<p><strong>Cazu’nun maruz kaldığı şiddet ve dışlanma ile doğanın, toprağın tahribatı ya da Anadolu’nun unutturulmaya çalışılan ritüelleri arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>IRAZ AKÇAM:</strong> Oyunda Cazu’nun bedeni ve içinde yaşadığı coğrafya sürekli bir mücadele alanına dönüşüyor. Bir yandan da Anadolu’daki pek çok ritüel, masal ve sözlü kültür geleneği kadınlar aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarılmış. Bu hafıza silindikçe yalnızca kültürel bir miras değil, dünyayla kurduğumuz alternatif ilişki biçimleri de kayboluyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d4c3e32511-1782402110.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>D.Ç.:</strong> Biz oyunda bu ilişkiyi doğrudan anlatmak yerine hikâye, atmosfer, dil ve imgeler aracılığıyla hissettirmeyi tercih ettik. Bu nedenle kadın bedenlerinde taşınan hafıza ile toprağın ve doğanın hafızası arasında; şiddet, sömürü ama aynı zamanda direnç ve yeniden var olma biçimleri üzerinden bağlar kurmaya çalıştık. O yüzden bu oyun bizim için yalnızca Cazu’nun hikâyesi değil, kuşaklar boyunca aktarılan kadın deneyimlerinin, hafızanın ve direncin hikâyesi.</p>
<p><strong>Cazu karakteriyle kadınlara yüklenen ‘cadı’, ‘deli’, ‘albastı’ gibi kalıpları kaleme almak, yazarken neler hissettirdi size?</strong></p>
<p><strong>D.Ç.: </strong>Kadınlara atfedilen isimler değişiyor ama altında yatan mekanizma pek değişmiyor. Cadı, deli, albastı, cinli... Bunların hepsi aslında belirli davranışları cezalandırmanın farklı yolları. Bu durum sadece Anadolu’ya özgü de değil. Kadınlar tarih boyunca çoğu zaman ‘melek’ ya da ‘canavar’ ikiliğine sıkıştırılmış. İtaatkar kadın idealize edilirken, öfkesini ifade eden, bağımsız ya da normların dışına çıkan kadın korkulacak bir figüre dönüştürülüyor.</p>
<p>Cazu’yu yazarken beni heyecanlandıran şey, bu hikayeyi ‘canavar’ ilan edilen kişinin gözünden anlatmaktı. Eğer söz hakkı ona verilseydi, kendini nasıl anlatırdı? Oyun biraz bu sorunun peşinden gidiyor.</p>
<p><strong>Peki, sohbetimizi birazda yönetmen koltuğuna çevirelim… Karşınızda hem çok katmanlı, fantastik bir metin hem de tek kişilik bir performans var. En çok nerede zorlandınız ya da heyecanlandınız?</strong></p>
<p><strong>I.K.: </strong> Aslında beni en çok heyecanlandıran şey, fiziksel tiyatro öğeleriyle kurduğumuz fantastik dünyayı jenerasyonlar boyunca aktarılan travmalarla ve çok gerçek bir duygusal zeminle köklendirmek oldu. Oyundaki dönüşüm, yalnızca bireysel bir dönüşüm değil; kadınların, hafızanın ve doğanın birbirine bağlandığı daha büyük bir döngünün parçası. Metin bir genç kızın hikâyesini anlatıyor gibi görünse de, prova sürecinde sürekli kendimize şu soruyu sorduk: Bu hikâyenin hangi kısmı annemizi, anneannemizi ya da sokakta karşılaştığımız bir kadını anlatıyor? Bence oyunun asıl gücü de burada yatıyor.</p>
<p><strong>I.A.: </strong>Cazu’nun hikâyesinde beni en çok besleyen şey, kendi seçimi olmayan bir geri dönüşü kendi seçtiği bir mücadeleye dönüştürmesi oldu. Çünkü Cazu’nun öfkesi yalnızca bireysel bir öfke değil; kuşaklar boyunca susturulmuş, suçlanmış ve görünmez kılınmış kadınların hafızasını da taşıyor. Bu yüzden karaktere yaklaşırken öfkeyi tek başına bir patlama olarak değil, hayatta kalma isteğiyle, merakla ve mücadele arzusuyla birlikte düşünmeye çalıştım.</p>
<p>Bugün kendi hayatımda da sistemlerin yarattığı kaçınılmaz mücadelelerin içinde, direncimi canlı tutan şeyin mücadele etme arzusu olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle Cazu’yla aramızda güçlü bir bağ kurdum. Onun geri dönüşü benim için yalnızca bir intikam hikâyesi değil; var olmaya, anlatmaya ve görünür olmaya devam etmenin ısrarı.</p>
<p><strong>Sahnedeki o ‘yalnızlık’ ile oyundaki seslerin getirdiği ‘kalabalık’ arasındaki ilişkiyi nasıl yönettiniz?</strong></p>
<p><strong>I.K.:</strong> Oyunda sahnede fiziksel olarak yalnız bir beden görüyoruz; ancak Cazu hiçbir zaman gerçekten yalnız değil. Onun etrafı sürekli seslerle, yargılarla, söylentilerle, korkularla ve toplumsal baskılarla çevrili. Böylece Cazu’nun yalnızlığı ile etrafını kuşatan kalabalık arasında sürekli bir gerilim oluşuyor.</p>
<p><strong>I.A.:</strong> Reji açısından ilgimizi çeken şey, sahnedeki tek bir bedenin bu görünmez kalabalıkla nasıl mücadele edeceğiydi. Oyunculuk tarafında ise bu seslerle yalnızca karşılaşan değil, onların arasından kendi sesini duyurmaya çalışan bir genç kadının varlığını araştırdık. Çünkü oyunun merkezinde, on yedi yaşında bir genç kızın bütün bu gürültünün içinde kendini var etme ve hikâyesini anlatma çabası var.</p>
<p><strong>Londra’dan sonra İstanbul’a taşıyorsunuz hikayenizi…</strong></p>
<p><strong>I.A.:</strong> Oyunun bu yolculuğu bizim için çok değerli. Londra’da oyunu ilk kez seyirciyle buluşturmak heyecan vericiydi, ancak hikayenin doğduğu coğrafyaya doğru yürüyor olması ayrı bir anlam taşıyor. Anadolu'dan beslenen, Türkiye'nin toplumsal ve kültürel hafızasıyla ilişki kuran bir hikâyeyi İstanbul'da paylaşacak olmak bizi hem heyecanlandırıyor hem de derinden etkiliyor. Hikâyenin kendi evine dönüyor olmasının yarattığı özel bir heyecan hissediyoruz.</p>
<p><strong>D.Ç.:</strong> Londra'daki seyircilerimizin oyuna yaklaşımı bizi çok etkiledi. Birçok uluslararası izleyicimiz, Türkçe bilmemesine rağmen Iraz'ın sahnedeki varlığıyla ve Cazu'nun mücadelesiyle güçlü bir bağ kurduklarını; adaletsizliği, yalnızlığı ve direnişi hissedebildiklerini paylaştı.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Sahne kapandığında İstanbul izleyicisinin hangi duygularla veya soru işaretleriyle salondan ayrılmasını dilersiniz?</strong></p>
<p><strong>I.K.: </strong>Seyircilerin Cazu’yla birlikte geçtiği duygusal yolculuğu içtenlikle deneyimlemelerini istiyoruz. Ama bunun yanında, salondan tamamen rahatlamış ya da teselli bulmuş bir halde çıkmalarını da beklemiyoruz, aksine, biraz huzursuz olmalarını umuyoruz. Kendilerini, çevrelerindeki insanları, ailelerini, komşularını, patronlarını, arkadaşlarını ve çocuklarını yeniden düşünmelerini istiyoruz. Çünkü inandığımız şey şu: Toplumsal değişim çoğu zaman empatinin yarattığı huzursuzluktan doğuyor. Bir başkasının hikâyesini gerçekten duyduğumuzda, kendi konumumuzu ve sorumluluklarımızı sorgulamaya başlıyoruz.</p>
<p><strong>D.Ç.:</strong> Son yıllarda maruz kaldığımız şiddet haberleri, adaletsizlikler ve can yakıcı olaylar ne yazık ki bizlerde bir alışılmışlık hissi ve zaman zaman da çaresizlik yarattı. Oysa sanatın gücü, tam da bu uyuşmuşluğu kırabilmesinde yatıyor.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/kadin-direncinin-hikayesi-81915</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/5/1280x720/kadin-direncinin-hikayesi-1782402221.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Anadolu’nun bin yıllık kadın hafızasını Londra’nın deneysel tiyatro sahnesiyle buluşturan ‘Hortlak Kızın Hikayesi’, Londra’nın ardından İstanbul seyircisiyle buluştu. Feminist ve ekolojik bir perspektifle kuşaklar boyunca dışlanan kadınların izini süren oyunu; yazar Derem Çıray, yönetmen Işık Kaya ve oyuncu Iraz Akçam ile konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bilginin-sifanin-ve-yasamin-rotasi-81914</guid>
            <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bilginin, şifanın ve yaşamın rotası</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Anadolu uygarlıkları serimizde bu hafta Kuzey Ege’ye, Bergama’dan Ayvalık ve Cunda’ya uzanan keyifli bir rotaya gidiyoruz. Geçen hafta Troya’da efsanenin arkasındaki kenti, Assos’ta felsefenin Ege manzarasıyla buluştuğu coğrafyayı görmüştük. Bu hafta Pergamon’un görkemli akropolünde krallık gücünü, Asklepion’da antik dünyanın şifa anlayışını, Kozak Yaylası’nda üretim kültürünü, Ayvalık ve Cunda’da ise Kuzey Ege’nin taş sokaklarını ve deniz kokusunu hissedeceğiz.</p>
<p>Bergama, bugünkü İzmir’in kuzeyinde, Bakırçay havzasında yer alır. Antik adı Pergamon’dur. Savunması kolay, bereketli ve stratejik konumuyla Hellenistik Çağ’da Attalos Hanedanı’nın başkenti olmuş, sanat, mimarlık, bilim ve sağlık alanlarında dönemin en önemli merkezlerinden birine dönüşmüştür.</p>
<p>Bugün Bergama’yı gezerken Tunç Çağı’ndan Hellenistik döneme, Roma’dan Bizans’a, Osmanlı’dan günümüze uzanan çok katmanlı bir şehir hafızasıyla karşılaşırız.</p>
<p><strong>YAŞAYAN ŞEHİR: BERGAMA</strong></p>
<p>Bergama gezisine Akropol’den başlamak gerekir. Kale Dağı’nın tepesindeki bu alan, kente yukarıdan bakan bir yönetim ve kültür merkezidir. Pergamonlular yapıları vadiden bakıldığında etkileyici görünecek biçimde yerleştirmişlerdir. Bu nedenle Bergama Akropolü, antik dünyanın en teatral kent düzenlerinden biridir.</p>
<p>Akropolde Athena Kutsal Alanı, kütüphane, tiyatro, Dionysos Tapınağı, Traianus Tapınağı, agora ve Zeus Sunağı’nın yeri görülebilir. Bergama Tiyatrosu, dik yamaca yerleşmiş haliyle çok etkileyicidir. Oturma sıralarından aşağı baktığınızda sahnenin ötesinde bütün vadi açılır. Burada mimarlık, manzarayla birlikte düşünülmüştür.</p>
<p>Bergama’nın en ünlü yapılarından biri Zeus Sunağı’dır. Bugün sunağın büyük bölümü Berlin’de Pergamon Müzesi’nde sergilenir. Bergama’daki yerinde ise bu anıtın konumunu ve bıraktığı boşluğu görürsünüz. Tanrılarla devlerin savaşını anlatan frizler, Pergamon krallarının zaferlerini yücelten güçlü bir siyasi dildir.</p>
<p>Akropoldeki kütüphane de Bergama’nın kültür gücünü gösterir. Antik dünyanın en ünlü kütüphanelerinden biri kabul edilen Bergama Kütüphanesi’nin çok zengin bir koleksiyona sahip olduğu bilinir. Parşömen geleneğinin Pergamon adıyla ilişkilendirilmesi, kentin bilgi dünyasındaki yerini daha da anlamlı kılar.</p>
<p>Öğleden sonra Asklepion’a geçilmeli. Burası antik dünyanın önemli sağlık merkezlerinden biridir. Şifa tanrısı Asklepios’a adanan bu kutsal alanda tedavi bedene, zihne ve ruha birlikte yönelirdi. Su, uyku, rüya, yürüyüş, tiyatro, dinlenme ve telkin tedavinin parçalarıydı. Girişteki ünlü söz bu anlayışı çok iyi anlatır: <em>“Tanrıların adına, ölümün buraya girmesi yasaktır.”</em> Hastaya daha kapıdan umut veren güçlü bir başlangıçtır bu.</p>
<p>Bergamalı Galenos’u da burada hatırlamak gerekir. MS 129’da Bergama’da doğan Galenos, Hipokrates’ten sonra antik dünyanın en önemli hekimlerinden biri kabul edilir. Onun çalışmaları yüzyıllar boyunca tıp düşüncesini etkilemiştir.</p>
<p>Aynı gün Kızıl Avlu da görülmeli. Roma İmparatoru Hadrianus döneminde Mısır tanrılarıyla, özellikle Serapis kültüyle ilişkili olarak yapılmış bu büyük tuğla yapı, daha sonra Hıristiyan bazilikasına dönüştürülmüştür. Bu da Bergama’nın inanç tarihindeki çok katmanlı yapısını gösterir.</p>
<p>Günün sonunda Bergama’nın merkezine zaman ayırmak gerekir. Eski sokaklar, çarşı, arasta havası ve yerel esnaf lokantaları, antik kentin yaşayan şehirle bağını kurar. Bergama köftesi, çığırtma, tulum peyniri, keşkek ya da yerel ev yemekleriyle bu tarih yolculuğu sofraya taşınır.</p>
<p><strong>KOZAK YAYLASI’NDAN AYVALIK’A</strong></p>
<p>İkinci gün rotayı Bergama’dan batıya, Kozak Yaylası üzerinden Ayvalık’a çevirmek güzel olur. Kozak Yaylası çam fıstığı, granit kayalıkları, ormanları ve köyleriyle Bergama’nın tarih yoğunluğundan sonra nefes aldıran bir geçiş coğrafyasıdır. Burada üretim kültürü öne çıkar. Çam fıstığı, köy kahvaltıları, zeytinlikler ve sakin yollar, Kuzey Ege’nin başka bir yüzünü gösterir.</p>
<p>Kozak’tan Ayvalık’a indiğinizde manzara değişir. Artık taş evlerin, dar sokakların, zeytinyağının, eski kiliselerin ve deniz kokusunun içindesiniz. Ayvalık, 19. yüzyılda gelişen mimari dokusu, Rum evleri, çarşısı, kiliseleri ve liman hayatıyla başlı başına gezilmesi gereken bir kenttir.</p>
<p>Ayvalık merkezde Taksiyarhis Anıt Müzesi, Saatli Cami, Çınarlı Cami, Macaron Mahallesi, eski sokaklar ve sahil hattı görülebilir. Burada acele etmeden yürümek gerekir. Ev cephelerine, taş işçiliğine, kapılara, sokakların denize açılışına dikkat ettiğinizde Ayvalık’ın yalnız bir tatil kenti olmadığını, Kuzey Ege’nin çok katmanlı kültürünü taşıdığını görürsünüz.</p>
<p>Akşamı Ayvalık’ta geçirmek iyi olur. Zeytinyağlı otlar, deniz ürünleri, papalina, lor tatlısı ve sakızlı lezzetler bu rotanın sofra tarafını güçlendirir. Ayvalık’ta bir gece kalmak, üçüncü gün Cunda’yı daha sakin gezmeyi sağlar.</p>
<p><strong>TAŞ SOKAKLAR VE KİLİSELER</strong></p>
<p>Üçüncü gün Cunda’ya, yani Alibey Adası’na ayrılmalı. Cunda, Ayvalık adaları içinde yerleşimi, mimarisi ve atmosferiyle en özel duraktır. Köprüyle ulaşılması kolaydır; ama adaya geçince ritim değişir.</p>
<p>Cunda’da Taksiyarhis Kilisesi, taş sokaklar, eski Rum evleri, sahil hattı ve Âşıklar Tepesi görülmeli. Burası büyük anıtlardan çok ayrıntılarla güzelleşir: Bir pencere süsü, taş bir kapı, avludan taşan begonviller, denize bakan bir kahve, eski bir kilise cephesi…</p>
<p>Cunda’da yürüyüş, mola ve sofra gezinin parçasıdır. Deniz ürünleri, zeytinyağlı mezeler, sakızlı kurabiye, kahve molaları ve ada akşamı bu üçüncü günü tamamlar.</p>
<p>Bergama’da kralların, hekimlerin ve mimarların dünyasını görürüz. Kozak’ta üretim kültürüne, Ayvalık’ta kent hafızasına, Cunda’da ise Kuzey Ege’nin yaşayan gündelik hayatına yaklaşırız.</p>
<p><strong>ROTAYI ÖZEL YAPAN NE?</strong></p>
<p>Bu rotayı anlamak için üç kavram önemli: Bilgi, şifa ve yaşam.</p>
<p>Bilgi, çünkü Bergama Kütüphanesi antik dünyanın önemli düşünce merkezlerinden biriydi. Şifa, çünkü Asklepion’da beden ve ruh birlikte düşünülüyordu. Yaşam, çünkü Ayvalık ve Cunda’da tarih hâlâ sokaklarda, sofralarda ve taş evlerde hissediliyor.</p>
<p>Bu rota bize şunu hatırlatır: Anadolu’da büyük tarih her zaman uzak ve soyut değildir. Bazen bir tiyatronun dik yamacında, bazen bir kutsal tünelin serinliğinde, bazen bir zeytin ağacının gölgesinde, bazen de Cunda’da denize bakan taş bir evin cephesinde karşımıza çıkar.</p>
<p><strong>LEZZETLER</strong></p>
<ul>
<li>Bergama köftesi<br />• Bergama tulum peyniri<br />• Bergama çığırtması<br />• Kozak çam fıstığı<br />• Ayvalık tostu<br />• Papalina balığı<br />• Cunda’da deniz ürünleri ve zeytinyağlı mezeler<br />• Lor tatlısı<br />• Sakızlı kurabiye ve sakızlı kahve<br />• Kuzey Ege otları ve zeytinyağları</li>
</ul>
<p><strong>BU ROTADA…</strong></p>
<ul>
<li>Bergama Akropolü<br />• Bergama Tiyatrosu<br />• Zeus Sunağı’nın yeri<br />• Bergama Kütüphanesi<br />• Asklepion<br />• Kızıl Avlu<br />• Bergama çarşısı<br />• Kozak Yaylası<br />• Ayvalık merkezi<br />• Cunda / Alibey Adası</li>
</ul>
<p><strong>PRATİK BİLGİ</strong></p>
<p><strong><em>Nasıl gidilir?<br /></em></strong>İzmir’den Bergama’ya araçla gitmek en pratik seçenektir. İstanbul yönünden gelenler Soma hattı üzerinden de bu rotaya bağlanabilir.</p>
<p><strong><em>Rota</em></strong></p>
<ol>
<li>gün: Bergama Akropolü – Asklepion – Kızıl Avlu – Bergama merkezi</li>
<li>gün: Kozak Yaylası – Ayvalık merkezi – Ayvalık’ta konaklama</li>
<li>gün: Cunda – sahil ve ada sokakları</li>
</ol>
<p> </p>
<p><strong><em>Süre</em></strong><br />3 gün idealdir. İki güne sıkıştırılabilir ama Ayvalık ve Cunda’yı rahat gezmek için bir gece Ayvalık’ta kalmak iyi olur.</p>
<p><strong><em>Ne zaman gitmeli?<br /></em></strong>İlkbahar ve sonbahar en rahat dönemlerdir. Yaz aylarında Ayvalık ve Cunda kalabalık olabilir; Bergama Akropolü için sabah saatleri tercih edilmelidir.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bilginin-sifanin-ve-yasamin-rotasi-81914</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/4/1280x720/bilginin-sifanin-ve-yasamin-rotasi-1782401898.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Kralların, hekimlerin ve düşünürlerin izini süren Bergama’dan; zeytin ağaçları, taş evler ve ada akşamlarıyla Kuzey Ege’nin ruhunu taşıyan Ayvalık ve Cunda’ya uzanan bu yolculuk, Anadolu’nun katmanlı hafızasına dokunuyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/the-bear-kapilarini-son-kez-aciyor-81909</guid>
            <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> ‘The Bear’ kapılarını son kez açıyor</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>2022’den bu yana mutfak dünyasını merkeze alan hikâyesi, güçlü karakterleri ve yüksek temposuyla televizyonun en dikkat çekici yapımlarından biri olan ‘The Bear’, kazandığı ödüller, başarılı oyunculuk performansları ve özgün anlatımıyla hafızalarda yer edindi. Şimdi ise final sezonuyla ekran yolculuğunu tamamlamak üzere geri döndü.</p>
<p>Dördüncü sezon, ‘The Bear’ ekibinin restoranı ayakta tutma ve Michelin yıldızı hedefine ulaşma mücadelesine odaklanmıştı. Carmy, mutfaktaki yoğun baskıyla ve geçmişinden taşıdığı travmalarla yüzleşirken, mükemmeliyetçiliğinin çevresindeki insanlarla ilişkilerini nasıl etkilediğini daha net gördüğüne şahit olduk. Sydney, Richie ve diğer ekip üyeleri restoranın geleceği için büyük sorumluluklar üstlenirken, finansal sorunlar ve ağır çalışma temposu herkesin sınırlarını zorladı.</p>
<p>Önceki sezonlarda olduğu gibi aile bağları, kayıp duygusu ve kişisel dönüşüm temaları ön plandaki yerini korudu. Chicago Tribune’ün restoran hakkında yayımladığı eleştirinin Carmy üzerindeki etkisi, sezonun önemli kırılma noktalarından biriydi. Annesiyle ve Claire’le ilişkilerinde önemli adımlar atan Carmy’nin, birçok izleyiciyi şaşırtan şekilde ‘The Bear’dan ayrılma kararı ise sezon finaline damga vurdu. Restoranın yönetimini Sydney, Richie ve Natalie’ye bırakmaya karar veren şef, yıllardır peşinden koştuğu hedefleri geride bırakarak hayatında yeni bir sayfa açmak istedi.</p>
<p>Carmy Berzatto’nun uzun yıllardır içinde bulunduğu baskı, stres ve mükemmeliyetçilik döngüsünden çıkış arayışı, karakterin sonunda kendisiyle yüzleşmeyi ve bazı gerçekleri kabul etmeyi öğrenmesinin doğal bir sonucu olarak değerlendirilebilir.</p>
<p><strong>YAKLAŞAN BÜYÜK FIRTINA</strong></p>
<p>Finalde restoranın sorumluluğunu Sydney, Richie ve Natalie’ye devretmeye hazırlanan Carmy’nin ve tüm ekibin önünde son derece zorlu bir gün ve gece bulunuyor. Beşinci sezon, Carmy’nin restoran dünyasından ayrılma kararı, restoranın sürekli zarar etmesi ve Jimmy Amca’nın tanıdığı sürenin dolduğu günle başlıyor. Üstelik Chicago, hayatı felç etmesi beklenen büyük bir fırtınanın etkisi altına girmek üzere.</p>
<p>Ekip, bu kâbus gibi günde büyüyen mali sorunların yol açtığı tedarik sıkıntıları ve restoranın varlığını tehdit eden engellerle mücadele etmek zorunda kalıyor. Mutfaktaki baskı her zamankinden daha yoğun; sistemsel aksaklıklar nedeniyle rezervasyonlar üçe katlanıyor. Bu sezon, önceki yıllardaki gibi belirli karakterlere ayrılmış bölümler de bulunmuyor. Mutfak ekibi yalnızca profesyonel zorluklarla değil, kişisel sorunları ve geçmişlerinden taşıdıkları yüklerle de yüzleşiyor. Dostluk, sadakat ve birlikte ayakta kalabilme mücadelesi, yedi bölümden oluşan final sezonunun merkezinde yer alıyor.</p>
<p>Richie ise ‘The Bear’ın en büyük sürprizlerinden biri olmaya devam ediyor. Bir zamanlar öfkesini, kaybetmişlik hissini ve yetersizlik korkusunu bağırarak gizleyen karakter, artık restoranın kalbi hâline gelmiş durumda. Dördüncü sezon boyunca yalnızca servis akışını yöneten biri değil, ekibi bir arada tutan liderlerden biri olduğunu da kanıtladı. Beşinci sezonda restoranın geleceğine dair belirsizlikler sürerken Richie’nin sınavı artık kendini kanıtlamak değil; kazandığı özgüveni ve aidiyet duygusunu koruyabilmek. Sydney için de liderliğini ortaya koyma fırsatı var. Bu fırtınadan bu gemiyi nasıl çıkaracakları belirsiz olsa da dümenin başında o var.</p>
<p><strong>ŞEF HİKÂYESİNDEN FAZLASI</strong></p>
<p>Geçen ay ‘The Bear’, sezonlardan bağımsız özel bir bölüm yayımladı. Richie ile Mikey’nin geçmişine odaklanan, bir prequel olarak tanımlayabileceğimiz bölüm, Indiana'ya yapılan bir iş seyahatini konu alıyor. İki dost arasındaki bağı daha yakından gösterirken, ilerleyen yıllarda hayatlarını şekillendiren önemli olaylara da ışık tutuyor.</p>
<p>Sezonlar boyunca ‘The Bear’, mükemmel tabağın peşinde koşan şeflerin hikâyesinden çok daha fazlasını anlattı. Carmy, Sydney, Richie ve diğer karakterler için yemek hiçbir zaman yalnızca yemek olmadı; kaybedilen aile üyeleriyle kurulan bağın, geçmiş travmalarla hesaplaşmanın ve birbirine tutunmanın bir yolu hâline geldi. Dizinin en güçlü yanı da burada yatıyor. Michelin yıldızı hedefi ne kadar önemli görünürse görünsün, ‘The Bear’ın merkezinde her zaman insanlar vardı.</p>
<p>Final sezonuna girerken asıl soru, restoranın yıldız alıp almayacağı değil; bu karakterlerin sonunda huzuru ve ait oldukları yeri bulup bulamayacakları.</p>
<p><strong>Jeremy Allen White</strong>, <strong>Ayo Edebiri</strong>, <strong>Ebon Moss-Bachrach, Abby Elliott</strong>, <strong>Lionel Boyce</strong>, <strong>Liza Colón-Zayas</strong>, <strong>Matty Matheson, Oliver Platt</strong> ve <strong>Molly Gordon</strong>’ın başrollerini paylaştığı dizinin yaratıcısı bir kez daha <strong>Christopher Storer</strong>. Dizi, Disney+’ta tüm sezonlarıyla izlenebilir.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/the-bear-kapilarini-son-kez-aciyor-81909</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/0/9/1280x720/the-bear-kapilarini-son-kez-aciyor-1782399827.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Geri sayım saatinde süre doldu. Peki, baskı sona erdi mi? Elbette hayır; aksine, giderek artıyor. ‘The Bear’ın final sezonunda Şef Carmy ve ekibini bir kez daha zorlu sınavlar bekliyor. Beşinci ve son sezon Disney+’ta yayında. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/mikrofonun-ucundan-asirlik-heyecan-81908</guid>
            <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Mikrofonun ucundan asırlık heyecan</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Kariyeriniz boyunca sayısız yarış anlattınız. 100. Gazi Koşusu bunların arasında nasıl bir yerde duruyor? Bu yıl koşuyu anlatacak olmak sizin için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>Spikerlik hayatım boyunca birbirinden önemli yarışlarda heyecanı yarışseverlerle paylaşma şansı buldum. Çok önemli şampiyonları, çok önemli yarışlarda anlatma fırsatına sahip oldum. Ancak 100. Gazi Koşusu’nu anlatacak olmak, 30 yıllık kariyerimin belki de zirve noktası. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün mirası olan böylesine büyük bir koşuyu anlatmak ve bu heyecana 100. kez tanıklık etmek benim için tarifsiz bir gurur ve onur kaynağı. Atatürk'ün, “At yarışları modern toplumlar için sosyal bir ihtiyaçtır” sözü bugün de geçerliliğini koruyor. O gün hem Veliefendi Hipodromu’nda hem de ekranları başındaki yarışseverlerle birlikte bu mirasa sahip çıkacağız. Böylesine büyük bir organizasyonda mikrofon başında olmak heyecanımı daha da artırıyor.</p>
<p><strong>İlk anlattığınız Gazi Koşusu’nu hatırlıyor musunuz? O günkü heyecanla bugünkü heyecan arasında nasıl bir fark var?</strong></p>
<p>İlk Gazi Koşusu anlatımım 2000 yılındaydı. Milenyum yılı olması nedeniyle zaten başlı başına heyecan verici bir dönemdi. Yarışı kazanan Kapris’in jokeyi <strong>Sadettin Boyraz</strong> askerden yeni dönmüştü ve ilk Gazi Koşusu zaferini kazanmıştı. Ben de henüz dört yıllık bir spikerdim. Son metrelerde favori safkanın yakalanması ve dışarıdan gelen dişi tayın kazanmasıyla sesimin nasıl yükseldiğini bugün bile hatırlıyorum. O günkü heyecanım bambaşkaydı. Ama bu yıl koşulacak 100. Gazi Koşusu’nun heyecanı tarif edilemeyecek kadar farklı.</p>
<p><strong>Yarış başlamadan hemen önceki o birkaç dakikada neler hissediyorsunuz?</strong></p>
<p>Her yarış öncesinde heyecanlanırım. Grup yarışı ya da şartlı yarış olması fark etmez; hepsine aynı özeni gösteririm. Yarış başlamadan önce tamamen odaklanırım. Atları tek tek hafızama yerleştiririm, arkadaşım tanıtımı yaparken son kez gözden geçiririm. Start verildiği anda ise bambaşka bir ruh hâline geçiyorum. Nabzım yükseliyor ve kendimi yarışın akışına bırakıyorum.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d41c744f83-1782399431.jpg" alt="" width="500" height="328" /></p>
<p><strong>Spikerliğe başlama hikâyeniz oldukça ilginç. Sizden duymak isteriz.</strong></p>
<p>Gençlik yıllarımda futbol oynuyordum ve Ziraat Fakültesi’nde okuyordum. Mahallemizde bir ganyan bayisi vardı. Bir gün orada yarış anlatan spikerin sesini duydum. Daha sonra bunun, benim de idolüm olacak <strong>Gültekin Alpay</strong>’a ait olduğunu öğrendim. O sesi duyduktan sonra yarış spikerliğine büyük bir ilgi duymaya başladım. Televizyonun sesini kısıp yarışları kendim anlatıyordum. Bayiye gelen yarışseverlerden olumlu yorumlar aldıkça kendime güvenim arttı. Sonrasında yarışmalara katıldım, İstanbul’a gelip hipodromda kendimi tanıttım. Çok meşakkatli bir süreç yaşadım ama sabrettim. Sonunda mikrofonuma kavuştum.</p>
<p><strong>İyi bir yarış spikerini diğerlerinden ayıran özellikler neler peki?</strong></p>
<p>Bence her şey heyecanı doğru yönetebilmekle başlıyor. Yarışseverle aynı heyecanı yaşarken soğukkanlı kalabilmek çok önemli. Diksiyonunuz düzgün olmalı, Türkçeyi doğru kullanmalı, vurgu ve tonlamaları yerinde yapmalısınız. Yarış temposunu doğru okumak, sesinizi nerede yükseltip nerede sakin tutacağınızı bilmek gerekiyor. Bunun yanında çok çalışmak, dikkatli olmak ve yaptığınız işi gerçekten sevmek başarıyı beraberinde getiriyor.</p>
<p><strong>Bir yarışı anlatmadan önce nasıl hazırlanıyorsunuz?</strong></p>
<p>Yarış programı iki gün önceden belli oluyor. Önce programı ayrıntılı şekilde inceliyorum. Yarış günü ise mesafeleri, rakipleri, atların son performanslarını tekrar gözden geçiriyorum. Ekip arkadaşlarımızla telaffuz çalışmaları yapıyoruz. Daha sonra padoka çıkıp atları tek tek inceliyorum. Renkleri, aksesuarları, jokey formaları... Bunların hepsini hafızama yerleştiriyorum. Yılların verdiği tecrübeyle bu süreç artık daha kolay ilerliyor ama hazırlık disiplinim hiç değişmedi.</p>
<p><strong>Kariyeriniz boyunca unutamadığınız bir yarış anlatımı var mı?</strong></p>
<p>Binlerce yarış anlattım. Birbirinden değerli şampiyonlara tanıklık ettim ama 2009 yılında Turbo ile Kafkaslı’nın mücadelesi benim için çok özel bir yere sahip. Arap atçılığı tarihinin en unutulmaz yarışlarından biriydi. Ankara'da koşulan o mücadelede Turbo ilk kez Kafkaslı’yı geçmişti. Benim “Yarış bitmiş, heyecan bitmemiş” sloganım da o gün ortaya çıktı. O yarışı hâlâ büyük bir heyecanla hatırlıyorum.</p>
<p><strong>Sizce Gazi Koşusu'nu diğer tüm yarışlardan ayıran en önemli özellik nedir?</strong></p>
<p>Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün mirası olması... Elbette her yarış özeldir ancak Gazi Koşusu, yılda yalnızca bir kez koşulan, İngiliz taylarının hayatlarında sadece bir kez mücadele edebildiği ve Türk atçılığının derbisi kabul edilen eşsiz bir organizasyon. Bu nedenle tüm yarışların üzerinde ayrı bir yere sahip. Böyle bir koşuyu anlatabilmek de benim için büyük bir gurur ve onur.</p>
<p><strong>Yarış dünyasının içinde olan biri olarak Gazi Koşusu’nun at sahiplerine, jokeylere ve yetiştiricilere ne ifade ettiğini nasıl anlatırsınız?</strong></p>
<p>Bir İngiliz tayının sahibi için hayal, tay daha doğduğu gün başlar. O tayın bir gün Gazi Koşusu’nda mücadele etmesi ve kendi renklerini temsil etmesi en büyük hedeftir. O yarışı kazanmak ise tarif edilmesi güç bir mutluluk ve gururdur. Jokeyler açısından da durum farklı değildir. Yıl boyunca Gazi Koşusu’nda iddialı olabilecek tayları takip eder, en doğru tercihi yapmaya çalışırlar. Gazi Koşusu’nu kazanmak her jokey için kariyerinin en önemli başarılarından biridir. Yetiştiriciler için ise bambaşka bir anlam taşır. Şampiyon bir tay yetiştirmek, yıllar süren planlama, doğru eşleştirmeler ve büyük emek gerektirir. Bu nedenle Gazi Koşusu’nu kazanan bir tayın yetiştiricisi olmak da atçılığın en büyük gururlarından biridir.</p>
<p><strong>Gazi Koşusu gibi büyük bir yarışa hazırlanırken normal yarışlara göre farklı bir çalışma yapıyor musunuz?</strong></p>
<p>Normal yarışlara iki gün önceden hazırlanmaya başlarım. Ancak Gazi Koşusu söz konusu olduğunda bu süreç haftalar, hatta aylar öncesinden başlıyor. Böyle büyük bir yarışta yapılacak küçük bir hata bile insanın içine sinmiyor. Bu yüzden çok daha ayrıntılı çalışıyorum. Yarışseverlerin yıllardır ilgiyle takip ettiği betimlemelerim, doğaçlama ifadelerim ve yarışın ruhuna uygun cümlelerim için de önceden hazırlık yapıyorum. Gazi Koşusu’nun atmosferine yakışacak anlatımı oluşturabilmek adına uzun süre çalışıyorum.</p>
<p><strong>Foto-finişe kalan yarışlar mı, yoksa sürpriz sonuçlar mı sizin için daha heyecan verici?</strong></p>
<p>Her yarışın heyecanı farklıdır. Çok farklı kazanan yarışlarda anlatım daha sakin ilerleyebiliyor. Ancak foto-finişe kalan mücadeleler gerçekten bambaşka bir heyecan yaratıyor. O anlarda hem yarışın temposu hem de anlatım doğal olarak zirveye çıkıyor. Benim anlatımımda yarışseverlerin özdeşleştirdiği bazı ifadeler var. Atların burun buruna mücadele ettiği finişlerde kullandığım betimlemeler de artık benim imzam hâline geldi. Böyle anları anlatmak gerçekten büyük keyif veriyor.</p>
<p><strong>Anlatım sırasında duygularınızı ne kadar kontrol edebiliyorsunuz?</strong></p>
<p>Her zaman soğukkanlı kalmaya çalışıyorum. Elbette büyük yarışlarda heyecan daha da artıyor ama yılların verdiği tecrübe sayesinde bunu kontrol edebiliyorum. Amacım, yarışseverleri heyecanın içine çekerken anlatımın doğruluğunu da koruyabilmek. Beklenmedik kazalar ya da jokey düşmeleri gibi anlarda ise dikkatimi tamamen o noktaya vermem gerekiyor. Böyle durumlarda hem hızlı hem de doğru bilgi aktarmak büyük önem taşıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d41f4de91f-1782399476.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><strong>Bir spiker olarak "Bu anı hiç unutmayacağım" dediğiniz Gazi Koşusu anları var mı?</strong></p>
<p>Bugüne kadar dört kez Gazi Koşusu anlattım. Kısmet olursa bu yıl beşincisi olacak. İlk anlattığım Gazi Koşusu'nda Sheer Honor ile Kapris'in son metrelerdeki mücadelesi hâlâ hafızamda. 2005 yılında Popular Demand'in etkileyici finişi, 2006'da Hızel Bey'in foto-finişle kazandığı yarış da unutamadığım anlar arasında. Ancak benim için en duygusal anlardan biri, Cumhuriyetimizin 100. yılında Urfa Aslanı'nın kazandığı Gazi Koşusu'ydu. Yarışın sonunda söylediğim, “Ne mutlu, Gazi’den ilelebet emanet bize bu Cumhuriyet” cümlesi benim için de çok özel bir anı olarak kaldı.</p>
<p><strong>DENGELER KOLAYCA DEĞİŞEBİLİR</strong></p>
<p><strong>Bu yılki yarışta sizi en çok heyecanlandıran safkanlar hangileri? Kâğıt üzerinde favori görünen isimlerin dışında sürpriz yapabilecek atlar var mı?</strong></p>
<p>Gazi Koşusu öncesinde son provalar tamamlandı. Mehmet Akif Ersoy Koşusu, Sait Akson Koşusu ve Kısrak Koşusu bize önemli ipuçları verdi. Hiç geçilmeyen Upa Mecano'nun mağlup olması, Bay Nalçakan'ın ortaya koyduğu performansla favoriler arasına girmesi dikkat çekiciydi.  Benim beğendiğim isimlerden biri de The Real One. Antalya'daki yarışını bizzat anlattım ve performansını çok etkileyici buldum. Bunun yanı sıra Sait Akson Koşusu ve Erkek Tay Deneme Koşusu'nda başarılı sonuçlar alan Mucho Bueno ve Ballad King de öne çıkan isimler arasında. Açıkçası bu yıl birçok tayın şanslı olduğu, dengelerin kolayca değişebileceği bir Gazi Koşusu izleyeceğiz. Yarışın yüksek tempoda geçecek olması da sürpriz ihtimalini artırıyor. Umarım hak eden safkan kazanır ve hep birlikte güzel bir yarış izleriz.</p>
<p><strong>Geçmişteki herhangi bir Gazi Koşusu'nu canlı izleme şansınız olsaydı hangisini seçerdiniz?</strong></p>
<p>Hiç düşünmeden As Jet'in, Tınaz Adışen idaresinde kazandığı Gazi Koşusu'nu canlı izlemek isterdim. O yarışın son metrelerindeki büyük mücadele hâlâ hafızamda ilk günkü kadar canlı. Yarış tarihimizin unutulmaz finişlerinden biriydi.</p>
<p><strong>Yarış tarihindeki en sevdiğiniz şampiyon safkan hangisi?</strong></p>
<p>Anlatma onuruna eriştiğim şampiyonlar arasında Arap atlarından Yavuzhan'ın yeri benim için çok ayrıdır. Ardından Turbo ve Kafkaslı geliyor. Üçü de pistlerde iz bırakmış gerçek şampiyonlardı. İngiliz atları arasında ise Trapper, Bold Pilot ve Burgas benim için ayrı bir yere sahip. Gerek performansları gerekse yarış karakterleriyle unutulmaz safkanlar oldular.</p>
<p><strong>Bugün yarışseverlerin hâlâ konuştuğu hangi Gazi Koşusu sizce efsane statüsünü hak ediyor?</strong></p>
<p>Bu sorunun cevabı hiç kuşkusuz Bold Pilot'ın kazandığı Gazi Koşusu. 2.26.22'lik derecesiyle kırdığı rekorun yanı sıra ortaya koyduğu performans uzun yıllardır konuşuluyor. Bold Pilot sadece büyük bir şampiyon değildi; hikâyesiyle de Türk yarışçılık tarihinin en özel safkanlarından biri oldu. Hayatının filme konu edilmesi de bunun en önemli göstergelerinden biri. Bu nedenle onun kazandığı Gazi Koşusu'nun yarış tarihinin en unutulmaz mücadelelerinden biri olduğunu düşünüyorum.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/mikrofonun-ucundan-asirlik-heyecan-81908</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/0/8/1280x720/mikrofonun-ucundan-asirlik-heyecan-1782399555.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ 30 yıllık kariyerinde sayısız şampiyonun zaferine tanıklık eden Yüksel Saymaz, 100. Gazi Koşusu’nu anlatmayı “kariyerimin zirvesi” diye tanımlıyor. Atatürk’ün mirasına ses vereceği tarihi gün öncesinde deneyimli spiker, çocukluk hayalinden unutamadığı finişlere uzanan yolculuğunu ve mikrofon başındaki sorumluluğunu Hafta için anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
