<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bir-arti-bir-esittir-bir-82423</guid>
            <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bir artı bir eşittir bir</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu yıl yüzüncü kez düzenlenen Gazi Koşusu, uzun yıllardır görülmeyen bir ilgiye sahne oldu.</p>
<p>Tribünler doldu, milyonlarca kişi ekran başına geçti. Bir asırdır devam eden bu büyük organizasyon, bir kez daha Türkiye’nin en önemli spor geleneklerinden biri olduğunu gösterdi.</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal Atatürk adına 1927 yılından bu yana düzenlenen Gazi koşusu, yalnızca en hızlı safkanın belirlendiği bir mücadele değildir. Aynı zamanda emek, sabır, disiplin, cesaret ve güvenin simgesidir. Üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen değerinden hiçbir şey kaybetmemesi de bundandır.</p>
<p>Bu yılki yarışın kazananı ise Bay Nalçakan oldu. Jokeyi de Türk atçılığının efsane isimlerinden ‘Sihirbaz’ lakaplı Halis Karataş’tı. Karataş, kariyeri boyunca yedi binin üzerinde birinciliğe imza attı. Sakatlıklarla mücadele etti, zorlu dönemlerden geçti, eşini erken yaşta kaybetmenin derin acısını yaşadı. Ama pistlerden uzaklaşmadı. Yıllar geçti, rakipler değişti. O ise her defasında yeniden ayağa kalktı ve kazanma tutkusundan vazgeçmedi.</p>
<p>Sadece kazanma arzusu değildi onu özel kılan… Atıyla kurduğu derin bağ… Kaybettiği eşine duyduğu sevgi… Ve her yarışta sanki yalnızca bir kupaya değil, daha büyük bir anlama doğru koşması…</p>
<p><em>Bu yüzden ‘Bizim İçin Şampiyon’</em> filminde onun hayat hikayesini izlerken oldukça etkilenmiştim. Film, efsane safkan Bold Pilot ile Karataş’ın unutulmaz yolculuğunu konu alıyordu. Türkiye’nin siyasal kararsızlık, enflasyon ve umutsuzlukla bunaldığı 90’lı yıllarda, Sivas’ın bir köyünden çıkıp İstanbul’a gelen genç bir jokeyin, Bold Pilot ile nasıl bir efsaneye dönüştüğünü anlatıyordu.</p>
<p>Filmde beni en çok etkileyen, kazanılan yarışlar değil; Bold Pilot ile Halis Karataş arasında kurulan o derin bağdı. Bold Pilot’ın sahibi Özdemir Atman’ın filmde söylediği şu söz yıllar geçmesine rağmen hafızamdan silinmedi:</p>
<p>“İki canlı birleşecek ama sonuç iki olmayacak. Bir artı bir eşittir bir... Aşk gibi.”</p>
<p>Bir artı birin iki değil, bir olabilmesi… İki ayrı iradenin, iki ayrı bedenin, iki ayrı dünyanın aynı ritimde buluşabilmesi…</p>
<p>Hiçbir bağ zorla kurulmaz. Emirle oluşmaz. Baskıyla büyümez. Ancak sabırla, güvenle, dikkatle ve dinlemeyi öğrenerek gelişir.</p>
<p>Filmde de anlatıldığı gibi, böyle bir bağın bozulması için taraflardan birinin oyunun kuralını çiğnemesi yeterlidir.</p>
<p>Karşısındakinin ne istediğiyle ilgilenmemeye başlaması… Zamanla yanındayken bile onu görmemesi… Kendi isteklerine, kendi korkularına, kendi sorunlarına kendini kaptırınca birlikte yürüdüğü canlının ihtiyacını artık fark edememesi… Aslında bu, hayatın ta kendisi.</p>
<p>Başarılı bir ekip kurmak isteyen liderlerin… Güzel bir ilişki yaşamak isteyen çiftlerin…</p>
<p>Çocuğuyla sağlıklı bir bağ kurmak isteyen anne babaların… İş ortaklarının, yöneticilerin, çalışanların… Bütün güçlü ilişkilerin özünde aynı gerçek vardır: Karşındakinin ihtiyacını anlamak ve onu önceliklendirerek derin bağlar kurmak.</p>
<p>Sadece kendi hedefini değil, birlikte yürüdüğün kişinin ritmini de önemsemek.</p>
<p>Bir lider, ekibinden daha fazla performans almak istiyorsa önce onların neye ihtiyaç duyduğunu anlamalıdır. Daha fazla güvene mi? Daha çok takdire mi? Yoksa sadece dinlenilmeye mi?</p>
<p>Halis Karataş’ın 100. Gazi Koşusu’nu kazandıktan sonra Bay Nalçakan için söylediği söz de tam bunu anlatıyordu.</p>
<p>“Beni hiçbir şekilde zorlamadı.”</p>
<p>Bu cümle, yalnızca yarışın kolay geçtiğini anlatmıyordu. Aradaki uyumu gösteriyordu.</p>
<p>Birbirini tanımanın, güvenmenin ve aynı anda aynı şeyi hissetmenin gücünü yansıtıyordu.</p>
<p>Bir artı birin iki değil, bir olabildiği yerde… Güven doğar. Bağ derinleşir. Başarı ise artık tek kişinin kazandığı bir sonuç değil, birlikte yazılan anlamlı bir hikâyeye dönüşür.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bir-arti-bir-esittir-bir-82423</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/4/2/3/1280x720/bir-arti-bir-esittir-bir-1783057604.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Hiçbir bağ zorla kurulmaz. Emirle oluşmaz. Baskıyla büyümez. Ancak sabırla, güvenle, dikkatle ve dinlemeyi öğrenerek gelişir. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bir-ikonun-anatomisi-bmw-m3-82421</guid>
            <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> BİR İKONUN ANATOMİSİ: BMW M3</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>2026 yılında yüksek performanslı sedan segmentinin genetik kodlarını yeniden yazan BMW M3’ün 40. üretim yıl dönümünü de kutluyoruz. 1986’da Frankfurt Otomobil Fuarı’nda tanıtılan ilk E30 M3’ten, günümüzün G80 nesline uzanan 40 yıllık bu süreç; yaşlanmayan efsanenin, safkan motorsport mühendisliğinin sivil trafiğe adaptasyonundaki radikal paradigma değişimlerinin canlı bir kronolojisi… Alman klasik otomobil literatüründe ‘Homologation Special’ kavramının direkt referansı olarak kabul edilen M3, bugün ulaştığı seviyede, hem teknik bir vitrin fabrika çıktısı hem de markanın sürdürülebilirlik ve dijitalleşme mimarisindeki stres testi rolünü üstleniyor. Bu 40. doğum gününe kadarki serüven, Como Gölü kıyısındaki Villa Erba’nın asırlık çınarları altında, BMW Group Classic’in ev sahipliğinde düzenlenen ‘Concorso d’Eleganza Villa d’Este’de taçlanırken; otomobil tarihinin en tutarlı performans anlatılarından birinin görkemli bir ara durağı sahnelendi.</p>
<p>Kompakt yüksek performanslı spor otomobil kategorisini bizzat icat eden modelin atası E30 M3, 1987 ile 1992 yılları arasında katıldığı tüm Touring otomobil yarış serilerini kazanarak, -günümüzde dahi kırılamamış bir rekora imza atan- tüm zamanların en başarılı Touring yarışçısı olarak tarihe geçti. BMW Motorsport GmbH tarafından DTM ve benzeri pist savaşları için bir homologasyon özel serisi olarak doğan E30; pistlerdeki ezici üstünlüğünü, sivil versiyonunun sunduğu sürüş keyfi ve teknik ustalıkla birleştirerek, beş bin adetlik zorunlu üretim kotasını katbekat aşan bir ticari başarıya dönüştürdü.</p>
<p>M3’ün 40 yıllık hikayesini hatırladığımızda, ilk akla gelen; ilk nesil E30 M3’ün 2.3 litrelik S14B23 motoru, DTM pistlerindeki rekabet için tasarlanmış, yüksek devir çeviren, atmosferik emişli bir başyapıttı. Bu motor, o dönemde henüz bir endüstri standardı haline gelmemişken, hacimden ziyade termal verimlilik ve gaz tepkisine odaklanan bir mühendislik felsefesinin ürünüydü. Dört silindirin her biri ayrı bir gaz kelebeği ile besleniyordu. Bugün ise güncel G80 M3 Competition’ın 3.0 lt S58B30T0 çift turbo beslemeli sıralı altı silindirli ünitesi, tamamen farklı bir disiplini temsil ediyor. 510 HP 650 Nm değerleri, E30’un 200 HP’lik çıkışının iki buçuk katından fazlasını sunarken; spesifik güç yoğunluğu litre başına 170 HP seviyesine ulaşıyor. Bu veri, içten yanmalı motorların son demlerinde bile termodinamik sınırları nasıl zorladığının kanıtıdır. S58’in silindir başına düşen yanma odası basıncı, dövme krank mili, 3D baskılı silindir kafası soğutma kanalları ve bağımsız yağlama sistemi gibi detaylar; M3’ü BMW’nin en ileri tekniğinin referans fabrika çıktısı yapıyor.</p>
<p><strong>İNSAN-MAKİNE ETKİLEŞİMİ</strong></p>
<p>1980’lerdeki M3, mekanik diferansiyel kilitleri, hidrolik direksiyon ve doğrudan sürücü geri bildirimi ile tanımlanıyordu. 2026’da ise M3’ün dinamik karakteri; Active M Differential, Adaptif M Suspansiyon ve entegre frenleme sistemlerinin merkezi bir kontrol ünitesi tarafından milisaniyelik döngülerle yönetildiği, sibernetik bir yapıya dönüşüyor. Kritik kırılma noktası ise, ‘sürüş hissi’nin tanımındaki değişim… Örneğin; ‘Direksiyon hissiyatı’, artık mekanik bir bağlantıdan ziyade; yol yüzeyi sensörleri, ivmeölçerler ve yapay zeka destekli tahmin algoritmalarının sentezlediği bir veri akışı üzerinden kurgulanıyor.</p>
<p>E30 M3’ün genişletilmiş çamurlukları ve C sütunu formu, tamamen aerodinamik fonksiyonellik ve homologasyon gerekliliklerinden doğmuştu. Tasarım, mühendisliğin doğrudan bir sonucuydu. 2026’daki G80 LCI ve 40. yıl özel serilerinde ise tasarım dili; markanın küresel pazardaki konumlandırma stratejisinin bir yansıması gibi. Dikey böbrek ızgaralar ve keskin hatlar, sadece soğutma ihtiyacının ötesinde sosyal dünyada anlık marka algısını yönetmek üzere optimize edilmiş görsel imzalar, sanki. “Biçim işlevi izler” sonrasında şimdi “biçim duyguyu ve algoritmayı izler” paradigmasına geçiyoruz…</p>
<p>Villa Erba’daki konseptlerinde dizildiği sergide ‘Concept Cars &amp; Prototypes’ sınıfının yarattığı cazibe ile de geçmişle gelecek arasında bir köprü kuruldu. M3’ün 40. yılında geleceğin mobilite dünyasında ikonik bir modelin nasıl evrileceğine dair stratejik ipuçları da gösterildi. Doruk noktada tam elektrikli ilk M3’e doğru dönüşen bu adrenalin dolu yolculuk, M3’ün parçası olduğu bir otomotiv sanatı anlatısı, kültürel ekosistemin zamansızlığı fısıldanıyordu.</p>
<p>Villa Erba terasından Como Gölü’nün durgun sularına yansıyan renkleriyle tüm nesillerin bir arada durduğu bu nefis tabloda M3’ün kırk yıllık evriminin adeta hareketli bir özeti, şöleni vardı. BMW M3, 40. yılında otomotiv endüstrisinin teknolojik olgunluk seviyesini, sürdürülebilirlik mimarisi içindeki içten yanmalı motor varlığını ve kullanıcı keyfini hep yükseltmiş bir referans noktası… E30’un analog saflığı ile G80’in dijital karmaşıklığı arasındaki bu diyalektik ilişki; bizim gibi saf otomobil tutkunlarına kültürel, teknolojik ve endüstriyel bir palimpsest olduğunu her defasında yeniden hatırlatıyor.</p>
<p>2026’da M3’ün 40. yılını insan-makine etkileşiminin, endüstriyel mükemmeliyet arayışının ve toplumsal aidiyetin kesintisiz bir evrimini kutluyoruz. Çok yakında tam elektrikli doping ile daha da çılgın bir yetişkin eğlencesi başlamak üzere… M3 tarihi yazılmaya devam ediyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bir-ikonun-anatomisi-bmw-m3-82421</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/4/2/1/1280x720/bir-ikonun-anatomisi-bmw-m3-1783057437.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Mühendislik evriminden marka hegemonyasına, analog histen algoritmik keskinliğe... BMW M3’ün 40 yıllık yolculuğu aynı zamanda; atmosferik motorlardan çift turbo teknolojisine, pist ruhundan dijital sürüş çağının yeni dinamiklerine uzanan büyük bir dönüşümün hikâyesi. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/larry-david-amerikan-tarihini-tiye-aliyor-82419</guid>
            <pubDate>Sun, 05 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Larry David, Amerikan tarihini ti’ye alıyor</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Larry David</strong>’i bilen bilir. <em>‘Seinfeld’</em>in ardından <em>‘Curb Your Enthusiasm’</em> ile gündelik hayatın görünmez gerilimlerini komediye dönüştüren David, yıllardır aynı damarı besliyor. Önemsiz gibi görünen sosyal kurallar, küçük hesaplar, gereksiz inatlar... David’in mizahı, çoğunlukla insanın aklından geçip de söylemeye çekindiği sıradan rahatsızlıkları açık bir meseleye dönüştürüyor. Haklı olma arzusunu o kadar inatçı ve uygunsuz biçimde savunuyor ki sonunda kendisini daha büyük bir felaketin içinde buluyor; üstelik yarattığı tartışmalarda çoğu zaman kaybeden taraf yine kendisi oluyor. Onu izlerken huzursuzluğu size de bulaşıyor. Bazen onun yerine utanıyor, bazen de <em>“Nihayet biri bunu söyledi”</em> diye içinizden geçiriyorsunuz.</p>
<p>Tarih mezunu olan David, bu kez takıntılarıyla Amerikan tarihinin önemli anlarına zaman yolculuğu yapıyor. <em>‘Life, Larry and the Pursuit of Unhappiness’</em>, her biri dört skeçten oluşan yedi bölümlük bir dizi. Açılışı <strong>Barack Obama</strong>’nın önsözüyle yapıyor. Obama, ilerlemenin önünde duran dar kafalı, sevimsiz ve çekilmez insanlardan söz ederken sahneye Larry David giriyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a474b3080229-1783057200.jpg" alt="" width="500" height="334" /></p>
<p>İlk bölümde David, Bağımsızlık Bildirgesi'nin ilk taslağına kişisel şikâyetlerini eklemek isteyen Robert Livingston’ı canlandırıyor. <em>“7 Ocak'tan sonra yeni yıl kutlaması yapılmaz” </em>gibi, <em>‘Curb Your Enthusiasm’</em>dan hatırlayacağınız türden maddeleri bildirgeye ekletmeye çalışıyor. Bir başka skeçte <strong>Rosa Parks</strong>’ın yanında oturan yolcu oluyor ve <em>“Benim yanımda oturuyor olsaydı arkaya kendi isteğiyle koşarak gitmek istemez miydi?”</em> diye soruyor. Absürt ama tam da Larry David’e yakışan bir yaklaşım.</p>
<ol>
<li>Dünya Savaşı’nda canlandırdığı asker ise pek de cesur sayılmaz. <em>“Ben olsam koşar, vurulmuş numarası yapardım”</em> demesi, karakterin tipik pragmatikliğini yansıtıyor. <strong>Alexander</strong> <strong>Graham Bell</strong>’in yaptığı ilk telefon görüşmesine bile aynı huzursuz ve takıntılı bakış açısından yaklaşıyor.</li>
</ol>
<p>Kadro, ‘Curb Your Enthusiasm’ hayranlarını mutlu edecek kadar tanıdık. <strong>Jerry Seinfeld, Susie Essman, Vince Vaughn, Jon Hamm ve Lin-Manuel Miranda</strong> konuk oyuncular arasında yer alıyor. Uzun yıllar <em>‘Curb Your Enthusiasm’</em>da David’in eşini canlandıran <strong>Cheryl Hines</strong>’ın kadroda yer almaması ise dikkat çekiyor. Hines’ın gerçek hayatta Başkan <strong>Donald Trump</strong>’ın kabinesinde Sağlık Bakanı olarak görev yapan <strong>Robert F. Kennedy Jr.</strong> ile evli olduğunu düşünürsek, bu tercih çok da şaşırtıcı görünmüyor.</p>
<p>David kimi zaman kendini tekrar etse de yıllardır değişmeyen komedi anlayışını özleyenler için dizi keyifli bir seyir sunuyor. <em>‘Curb Your Enthusiasm’</em>ın 24 yıllık serüveninde her yeni sezonu heyecanla bekleyenler için burada da tanıdık bir ritim, tanıdık bir huysuzluk ve tanıdık bir rahatlama hissi var. Yaratıcı ortağı <strong>Jeff Schaffer</strong> ile birlikte David, Amerikan tarihinin büyük anlarını bir kez daha küçük takıntıların, uygunsuz itirazların ve gereksiz ama eğlenceli tartışmaların sahnesine dönüştürüyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a474b511e474-1783057233.jpg" alt="" width="500" height="741" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/larry-david-amerikan-tarihini-tiye-aliyor-82419</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/4/1/9/1280x720/larry-david-amerikan-tarihini-tiye-aliyor-1783057256.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ ABD’nin 250. yılına Larry David’den huysuz, aksi ve bol mizahlı bir yorum geliyor. Barack ve Michelle Obama’nın yapım şirketinin imzasını taşıyan ‘Life, Larry and the Pursuit of Unhappiness’, Amerikan tarihinin dönüm noktalarına David&#039;i yerleştiriyor. Dizi, HBO Max’te… ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/doga-bana-durmayi-hatirlatti-82418</guid>
            <pubDate>Sun, 05 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Doğa bana durmayı hatırlattı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Sizi sosyal medyadan üretken kimliğinizle tanıyoruz. Fakat Lal Saran İrdem kendi kelimeleriyle kendini nasıl anlatır?</strong></p>
<p>Kendimi, topluma geri verme arzusu yüksek; hem kendi hayatında hem de çevresindekilerin hayatında küçük de olsa olumlu bir etki yaratmaya çalışan biri olarak tanımlardım. Küçük yaşlardan itibaren bana şükretmenin, paylaşmanın ve başkalarına fayda sağlamanın önemi öğretildi. Dönüp baktığımda, bunun bugün beni ben yapan en temel değerlerden biri olduğunu görüyorum. Yaptığım işlerde de, kurduğum markada da, ilişkilerimde de beni en çok motive eden şey; birilerine iyi gelebilmek ve anlamlı bir katkı sunabilmek. Sanırım günün sonunda, ardında yalnızca başarılı işler değil, aynı zamanda insanların hayatına dokunmuş güzel izler bırakabilen biri olarak hatırlanmak isterim.</p>
<p><strong>Oldukça yoğun ve göz önünde bir temponuz var. Bu koşturmacanın içinde kendi iç dengenizi ve motivasyonunuzu korumayı nasıl başarıyorsunuz?</strong></p>
<p>Durmayı ve kendime zaman ayırmayı bu kadar önemsememin sebebi tam olarak bu. Çünkü başka türlü bu kadar yoğun bir tempoyu sağlıklı bir şekilde sürdürmenin mümkün olduğuna inanmıyorum. En yoğun günümde bile, beş dakikalığına da olsa kendime ait bir alan yaratmaya çalışıyorum. Bu bazen küçük bir bakım ritüeli, bazen kısa bir yürüyüş, bazen de sadece sessizce nefes almak olabiliyor. Bu anlar gün içinde yeniden merkeze dönmemi sağlıyor.</p>
<p><strong>Sohbetimizi yeni markanıza getirmek isterim. Her şey nasıl başladı? Daha önceden moda veya kişisel bakım sektörüne ilginiz var mıydı?</strong></p>
<p>Küçük yaşlardan beri kişisel bakıma ve bakım ritüellerine ilgim vardı. Ancak bunun bir meraktan çıkıp bir amaca dönüşmesi psikoloji eğitimimle birlikte oldu. Yüksek lisans dönemimde, insanın kendine zaman ayırmasının ve bunu çoğu zaman bakım ritüelleri aracılığıyla yapmasının; zihinsel, duygusal ve fiziksel iyi oluş üzerinde ne kadar önemli bir etkisi olduğunu daha derinlemesine öğrenme fırsatı buldum. O dönemde dikkatimi çeken bir diğer konu ise, dünyanın birçok yerinde oldukça doğal karşılanan öz-bakım alışkanlıklarının Türkiye’de henüz yeterince benimsenmemiş olmasıydı. Belki de kendimize öncelik vermeyi uzun yıllar boyunca bencillikle karıştırmaya alışmış bir kültürden geliyoruz. Tüm bu öğrenimler, Türkiye’ye dönme ve kendi ülkemde anlamlı bir değer yaratma isteğimle birleşince, kuracağım işin bir şekilde öz-bakımı merkeze alması gerektiğini fark ettim. Lalive de bu düşünceden doğdu.</p>
<p><strong>Nasıl tanımlıyorsunuz markanızı?</strong></p>
<p>Lalive ile öz-bakım anlayışını sadece bir ürün olarak değil, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin önemli bir parçası olarak görüyoruz. Bu nedenle geliştirdiğimiz her ürün, günlük hayatın içinde küçük ama etkili ritüeller yaratmak üzere tasarlanıyor. Çünkü biz, doğanın sunduğu en saf içeriklerin yalnızca cilde değil, iyi hissetme haline de dokunabildiğine inanıyoruz.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a474a436ae53-1783056963.png" alt="" width="500" height="634" /></p>
<p><strong>Pek çok insan hayatın yoğunluğundan kaçmak için rotasını Ege’ye çevirir ama siz oradan yepyeni bir üretkenlik hikayesiyle döndünüz. Assos ve Koruba Köyü ile yolunuz nasıl kesişti? Oradaki zeytin ağaçları zihninizde ilk kıvılcımı nasıl çaktı?</strong></p>
<p>Assos’da geçirdiğim zamanlarda, yüzyıllardır aynı topraklarda varlığını sürdüren zeytin ağaçlarından çok etkilendim. Bir yandan son derece güçlü ve dayanıklılar, diğer yandan da sakin ve mütevazılar. Bu denge beni hep düşündürdü. Çünkü aslında insanın da ihtiyaç duyduğu şey biraz bu; sürekli daha fazlasını yapmak değil, zaman zaman durup yeniden kökleriyle bağ kurabilmek.</p>
<p><strong>O halde Assos’un o şifalı atmosferi size ilham verdi…</strong></p>
<p>Kesinlikle. Assos bana durmayı hatırlattı. Durduğumuzda ise çoğu zaman ihtiyacımız olan pek çok şeyin zaten bizimle olduğunu fark ediyoruz. Doğanın iyileştirici gücünü, sade yaşamın değerini ve insanın zaman zaman kendine dönmeye ihtiyaç duyduğunu orada yeniden hatırladım.</p>
<p><strong>Markanızın ilgi çeken özelliklerinden biri de yerel üretimi desteklemesi ve kadın emeğiyle şekillenen tedarik yapısı. Kadın gücünü bu projenin merkezine koymak sizin için neden bu kadar önemliydi?</strong></p>
<p>Hayalim yalnızca kişiye iyi gelen ürünler üretmek değil, aynı zamanda topluma da iyi gelen bir yapı kurmaktı. Bu nedenle marka en başından itibaren “hep birlikte büyüyelim” anlayışıyla şekillendi. Lalive’in kuruluş dönemine denk gelen 6 Şubat depremi ise hepimiz gibi beni de derinden etkiledi. O süreçten sonra Hatay’daki kadın üreticileri desteklemek bizim için yalnızca bir tercih değil, bir sorumluluk haline geldi. Bugün ürünlerimizin bir kısmını hâlâ bölgedeki kadın üreticilerle birlikte üretiyoruz.</p>
<p>Bu bölgedeki kadın üreticilerle kurduğumuz bağ bizim için çok kıymetli bir dayanışma alanına dönüştü. Bu iş birliklerini yalnızca bir üretim modeli olarak değil, emeği görünür kılmanın, yerel bilgi ve zanaatı yaşatmanın ve uzun vadeli dayanışmanın bir parçası olarak görüyoruz. Bir markanın başarısının yalnızca sattığı ürünlerle değil, dokunduğu hayatlarla da ölçülebileceğine inanıyorum. Kadın emeğini ve yerel üretimi desteklemek bu yüzden bizim için bir proje değil, Lalive’in kuruluş amacının önemli bir parçası.</p>
<p><strong>Geri dönüştürülebilir ambalaj tercihiniz ve doğaya saygılı üretim prensipleriniz hakkında neler söylemek istersiniz? Sürdürülebilirlik Lalive için ne kadar kırmızı çizgi?</strong></p>
<p>Sürdürülebilirlik bizim için bir trend değil, bir sorumluluk. İlhamını doğadan alan bir marka olarak, aldığımız her kararda doğaya karşı da sorumluluk taşıdığımızı düşünüyoruz. Bu yüzden geri dönüştürülebilir ambalajlardan yerel üretime ve %100 doğal içeriklerimize kadar pek çok tercihimiz, yalnızca bugünü değil, uzun vadeyi de düşünerek şekilleniyor. Kusursuz olduğumuzu iddia etmiyoruz. Ancak her geçen gün daha bilinçli, daha saygılı ve daha sürdürülebilir bir yapı kurmaya çalışıyoruz.</p>
<p><strong>Sırada neler var? </strong></p>
<p>Başlangıcında da Lalive hiçbir zaman yalnızca bir bakım markası olarak kurgulamadım. Akıl, beden ve ruh sağlığını bir bütün olarak ele alan bir anlayışla çıktım yola. Bu nedenle gelecekte de Lalive’i yalnızca ürünlerle tanımlamıyorum. İnsanların kendilerine zaman ayırabildikleri, yavaşlayabildikleri ve yeniden kendileriyle bağ kurabildikleri deneyimler yaratmak beni en az ürün geliştirmek kadar heyecanlandırıyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/doga-bana-durmayi-hatirlatti-82418</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/4/1/8/1280x720/doga-bana-durmayi-hatirlatti-1783057009.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Ege’nin köklü zeytin ağaçlarından ilham alan, doğal yaşam ve kadın emeği odağında bir öz bakım yolculuğu… Lalive’in kurucusu Lal Saran İrdem, markanın Assos’ta başlayan hikâyesini anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/antik-dunyanin-isiginda-82416</guid>
            <pubDate>Sun, 05 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Antik dünyanın ışığında</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Havalar daha fazla ısınmadan Efes’e gitmenin tam zamanı. Üstelik Efes, bu yıl gece müzeciliği kapsamındaki ören yerlerinden biri olduğu için yaz sıcaklarına yakalanmadan, akşam ışığında da gezilebilecek özel bir avantaja sahip. Gündüz antik kentin ayrıntılarını görmek, akşam ise Celsus Kütüphanesi ve mermer caddeler arasında farklı bir atmosfer yaşamak mümkün.</p>
<p>Efes, antik dünyanın en görkemli kentlerinden biri... Bugünkü Selçuk ilçesi çevresinde, Küçük Menderes’in antik adıyla Kaystros Nehri’nin denize ulaştığı bölgede gelişmiştir. Antik çağda liman kenti olarak büyümüş, ticaret yollarının, Artemis kültünün, Roma kent yaşamının ve erken Hıristiyanlık tarihinin en önemli merkezlerinden biri olmuştur. Zamanla Küçük Menderes’in taşıdığı alüvyonlar limanı doldurmuş, kent denizden uzaklaşmış ve eski gücünü kaybetmiştir.</p>
<p>Efes’i iki günlük bir programla gezmek en doğrusu. İlk gün antik kente, Yamaç Evler’e, Efes Müzesi’ne ve Selçuk merkezine ayrılmalı. İkinci gün ise çevredeki kutsal, kırsal ve nostaljik duraklar gezilmeli: Meryem Ana Evi, Artemis Tapınağı, Saint John Bazilikası, Şirince ve Çamlık Tren Müzesi…</p>
<p><strong>ROMA DÖNEMİNİN BÜYÜK </strong><strong>KENTİNDE DOLAŞMAK GİBİ</strong></p>
<p>Efes gezisine erken başlamak gerekir. Yaz sıcakları bastırmadan sabah saatleri çok daha rahattır. Ören yerinde iki giriş vardır; hafif eğim nedeniyle üst kapıdan başlamak yürüyüşü kolaylaştırır. Rahat ayakkabı, şapka ve su bu gezi için gerçekten önemli…</p>
<p>Efes’te yürümek, Roma döneminin büyük bir kentinde dolaşmak gibidir. Devlet Agorası, Odeion, Prytaneion, Kuretler Caddesi, Hadrianus Tapınağı, Celsus Kütüphanesi, Mermer Cadde, Büyük Tiyatro ve Liman Caddesi kentin ana duraklarıdır. Her biri Efes’in farklı bir yüzünü gösterir.</p>
<p>Kuretler Caddesi<strong>, </strong>Efes’in en etkileyici yürüyüşlerinden biridir. Herakles Kapısı ile Celsus Kütüphanesi arasında uzanan bu yol, kentin eski tören yollarından biriydi. Artemis adına yapılan törenlerde kortejler buradan geçerdi. Caddenin iki yanında dükkânlar, çeşmeler, anıtlar, hamamlar ve evler bulunurdu. Bugün mermer taşların üzerinde yürürken gündelik hayatın, dini törenlerin ve şehir gösterişinin iç içe geçtiği bir alandan geçersiniz.</p>
<p>Celsus Kütüphanesi, Efes’in simgesidir. Gaius Julius Aquila tarafından babası Celsus Polemaeanus anısına yaptırılmıştır. Ön cephesindeki zarif düzen, sütunların oranları ve heykel nişleri, Roma mimarlığının etkileyici sahneleme anlayışını gösterir. Nişlerde Celsus’un erdemlerini temsil eden heykeller yer alırdı. Yani akıl, erdem, düşünce ve bilgi burada mimariye dönüşmüştür.</p>
<p>Büyük Tiyatro, kentin en etkileyici yapılarından biridir. Roma döneminde 24 bin kişiye ulaşan kapasitesiyle Efes’in ne kadar büyük ve canlı bir kent olduğunu anlatır. Aziz Paulus’un vaazları ve Artemis kültü çevresinde yaşanan tartışmalarla da erken Hıristiyanlık tarihi açısından önem taşır.</p>
<p>Yamaç Evler’i atlamamak gerekir. Kuretler Caddesi üzerindeki bu evler, Efes’in zenginlerine aitti. Mozaikler, freskler, mermer kaplamalar, peristilli avlular, özel hamamlar, su sistemi ve ısıtma düzeni Roma dönemi elit yaşamını gözler önüne serer. Efes’te anıtsal caddeleri görmek başka, evlerin içine girip gündelik lüksü anlamak başka bir deneyimdir.</p>
<p>Öğleden sonra Efes Müzesi’ne zaman ayırmak gerekir. Selçuk merkezindeki müze, ören yerinde görülenleri toparlar. Artemis heykelleri, Yamaç Evler buluntuları, günlük yaşam eşyaları ve kült objeleri Efes’i daha anlaşılır hale getirir. Özellikle Artemis heykelleri, Anadolu’nun Ana Tanrıça geleneğinden Artemis kültüne uzanan sürekliliği hissettirir.</p>
<p>Günün sonunda Selçuk çarşısında dolaşmak iyi olur. Küçük lokantalar, esnaf sofraları ve yerel tatlar geziyi yumuşatır. Çöp şiş, zeytinyağlı otlar, yoğurtlu mezeler, incir, üzüm ve zeytin ürünleri bu bölgenin sofra hafızasını oluşturur. Efes’i gezdikten sonra Selçuk’ta oturup yemek yemek, antik kenti yaşayan bir yerle ilişkilendirir.</p>
<p><strong>MERYEM ANA EVİ, ŞİRİNCE </strong><strong>VE ÇAMLIK TREN MÜZESİ</strong></p>
<p>İkinci gün Selçuk çevresine ayrılmalı. Meryem Ana Evi, Bülbül Dağı’nda yer alan küçük ama çok ziyaret edilen bir hac mekânıdır. Meryem Ana’nın Havari Yuhanna ile Efes’e geldiğine ve hayatının son dönemini burada geçirdiğine inanan çok sayıda ziyaretçi buraya gelir. Yapının orijinalliği konusunda kesin bir ifade kullanılmasa da burası güçlü bir kutsal gelenekle yaşar.</p>
<p>Ayasuluk Tepesi’ndeki Saint John Bazilikası da bu rotanın önemli duraklarından biridir. Aziz Yuhanna adına yapılan bazilika, İmparator İustinianos döneminde büyük bir yapıya dönüştürülmüştür. Bugün kalıntıları bile yapının ölçüsünü hissettirir. Aynı çevredeki Ayasuluk Tepesi ve Selçuk manzarası, Efes’in antik kentten Bizans ve Türk dönemlerine uzanan hikâyesini birlikte gösterir.</p>
<p>Artemis Tapınağı bugünkü görünümüyle mütevazı kalabilir; ama anlamı çok büyüktür. Antik dünyanın yedi harikasından biri sayılan Artemision, Efes’i binlerce hacının ziyaret ettiği bir kült merkezine dönüştürmüştü. Bugün az şey görürüz; ama bilerek bakarsak bir zamanların görkemini hayal edebiliriz.</p>
<p>Günün devamında Şirince’ye çıkmak güzel olur. Selçuk’tan kısa bir yolculukla ulaşılan bu eski Rum köyü, taş evleri, dar sokakları, meyve bahçeleri ve manzarasıyla Efes programına sıcak bir mola katar. Acele etmeden yürümek, kahve içmek ve köy ürünlerini tatmak yeterlidir.</p>
<p>Çamlık Tren Müzesi ise rotaya beklenmedik bir renk katar. Selçuk’tan Aydın yönüne giderken Çamlık Köyü içinde yer alan müze, Türkiye’nin en büyük demiryolu müzelerinden biridir. İzmir-Aydın Demiryolu’nun Anadolu’daki ilk demiryolu hattı olduğunu hatırlarsak, burası ulaşım ve ekonomi tarihi açısından da anlamlı bir duraktır.</p>
<p><strong>EFES’İ ÖZEL KILAN </strong><strong>TAM OLARAK NE?</strong></p>
<p>Efes’i anlamak için üç kavram önemli: Liman, kült ve katman. Liman, çünkü Efes antik dünyanın en büyük ticaret merkezlerinden biriydi. Kral Yolu’nun batı ucuyla Ege ve Akdeniz dünyasını birbirine bağlıyordu.</p>
<p>Kült, çünkü Efes önce Ana Tanrıça, sonra Artemis, ardından Meryem Ana ve Hıristiyanlık tarihiyle güçlü bir kutsal merkez kimliği kazandı.</p>
<p>Katman, çünkü burada Hitit kaynaklarındaki Apasa tartışmalarından İon yerleşimine, Roma başkentinden Bizans Ayasuluk’una, Selçuk çarşısından Şirince’ye kadar uzanan uzun bir hikâye vardır.</p>
<p><strong>BÖLGEYE NEDEN </strong><strong>ŞİMDİ GİTMELİ?</strong></p>
<p>Efes, yaz sıcaklarında yorucu olabilir. Bu yüzden havalar fazla ısınmadan yola çıkmak en iyisi. Gece müzeciliği ise önemli bir avantaj sağlıyor. Akşam ziyareti mümkün olduğunda Efes’in taşları başka bir ışık altında görülür. Gitmeden önce güncel saatleri kontrol etmekte yarar var.</p>
<p>Efes’e gitmek, Anadolu’nun en görkemli kentlerinden birini Selçuk’un yaşayan dokusu ve çevre rotalarıyla birlikte okumaktır.</p>
<p><strong>LEZZETLER</strong></p>
<ul>
<li>Selçuk’ta çöp şiş<br />• Zeytinyağlı Ege otları<br />• Yoğurtlu mezeler<br />• İncir, üzüm, zeytin ve zeytinyağı<br />• Şirince’de köy kahvaltısı<br />• Ev yapımı reçeller<br />• Çamlık ve çevresinde köy ürünleri</li>
</ul>
<p><strong> </strong><strong>EFES</strong></p>
<ul>
<li><strong><em>Coğrafya:</em></strong> İzmir’in Selçuk ilçesi çevresi<br />• <strong><em>Antik adı:</em></strong> Ephesos<br />• <strong><em>Öne çıkan yerler:</em></strong> Liman kenti, Artemis kültü, Roma kent yaşamı<br />• <strong><em>Simge yapı:</em></strong> Celsus Kütüphanesi<br />• <strong><em>Özel durak:</em></strong> Yamaç Evler<br />• <strong><em>Kutsal alanlar:</em></strong> Artemis Tapınağı, Saint John Bazilikası, Meryem Ana Evi<br />• <strong><em>Müze:</em></strong> Efes Müzesi<br />• <strong><em>Yakın çevre:</em></strong> Şirince ve Çamlık Tren Müzesi</li>
</ul>
<p><strong>PRATİK BİLGİ</strong></p>
<p><strong><em> </em></strong><strong><em>Nasıl gidilir?<br /></em></strong>İzmir’den Selçuk’a araçla veya trenle ulaşılabilir. Kuşadası ve İzmir üzerinden gelenler için de kolay bir rotadır.</p>
<p><strong><em> </em></strong><strong><em>Rota</em></strong></p>
<ol>
<li><strong><em>gün</em></strong><strong>:</strong> Efes Antik Kenti – Yamaç Evler – Efes Müzesi – Selçuk çarşısı</li>
<li><strong><em>gün:</em></strong> Meryem Ana Evi – Saint John Bazilikası – Artemis Tapınağı – Şirince – Çamlık Tren Müzesi</li>
</ol>
<p><strong><em>Süre</em></strong><br />2 gün idealdir. Gece müzeciliği döneminde ilk gün Efes’i akşam saatlerine denk getirmek geziyi daha rahat hale getirebilir.</p>
<p><strong><em> </em></strong><strong><em>Ne zaman gitmeli?<br /></em></strong>İlkbahar ve yaz başı en uygun dönemdir. Yazın gündüz sıcakları yüksek olabilir; şapka, su ve rahat ayakkabı önemlidir.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/antik-dunyanin-isiginda-82416</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/4/1/6/1280x720/antik-dunyanin-isiginda-1783056660.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Celsus Kütüphanesi’nden Yamaç Evler’e, Artemis Tapınağı’ndan Şirince’nin taş sokaklarına uzanan bir yol; Efes’te tarih, adım attıkça yeniden açılıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
