<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/tasin-ve-suyun-yazdigi-hikaye-83392</guid>
            <pubDate>Sun, 19 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Taşın ve suyun yazdığı hikâye</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu hafta rotamızı Ege’nin içlerine, Aydın ile Denizli arasında uzanan çok özel bir hatta çeviriyoruz. Aphrodisias, Denizli, Pamukkale, Hierapolis, Laodikeia, Tripolis ve Buldan; birbirine yakın duraklar gibi görünür, ama Anadolu tarihinin farklı katmanlarını bir araya getirir.</p>
<p><strong>MERMER SANATA DÖNÜŞÜYOR</strong></p>
<p>İlk gün Aphrodisias’la başlamalı. Bugünkü Aydın Karacasu yakınındaki Geyre’de yer alan bu antik kent, adını Aşk Tanrıçası <strong>Aphrodite</strong>’den alır. Aphrodisias, Roma döneminde Karia sınırları içinde, özellikle heykel sanatıyla ünlenmiş bir merkezdi. Kentin yakınındaki kaliteli mermer ocakları, buradaki heykeltıraşların büyük bir okul oluşturmasına imkân verdi.</p>
<p>Aphrodisias’ı özel yapan şeylerden biri, ören yeriyle müzesinin birbirini tamamlamasıdır. Müze bu sıralar kapalı ancak söz etmeden geçemeyiz. Bu müzede kentin heykel atölyelerinden çıkmış eserleri de izlersiniz.</p>
<p>Gezide Tetrapylon, Aphrodite Tapınağı, stadion (stadyum), tiyatro, bouleterion, agora, Tiberius Portiki, Hadrianus Hamamı ve Sebasteion görülmeli. Tetrapylon, kutsal alana girişi vurgulayan anıtsal kapıdır ve kentin en fotojenik yapılarından biridir. Stadion ise Anadolu’da en iyi korunmuş stadionlardan biri olarak dikkat çeker. Büyük kapasitesiyle Aphrodisias’ın ve şehir dışından gelen kalabalıkları ağırlayan canlı bir kent olduğunu anlatır.</p>
<p>Sebasteion, bu gezinin en çarpıcı duraklarından biridir. Aphrodite’ye ve Roma imparatorlarına adanmış bu yapı, mitolojiyle imparatorluk propagandasını bir araya getirir. Kabartmalı panolar, Roma’nın dünyayı nasıl görmek ve göstermek istediğini taş üzerinde anlatır.</p>
<p>Öğleden sonra Denizli’ye geçilebilir. Denizli merkezde kısa bir şehir yürüyüşü, yerel lezzetler ve Denizli Kent Müzesi iyi bir kapanış olur. Kent Müzesi bu rota için çok değerli bir duraktır. Kocabaş’ta bulunan ve Homo erectus olarak tanımlanan Denizli Adamı, Anadolu’da bilinen en eski insan fosillerinden biridir. 2002 yılında traverten bloklar içinde fark edilen bu kafatası parçası, Anadolu’nun insan göçleri açısından taşıdığı önemi gösterir. Böylece ilk gün Aphrodisias’ta mermeri sanat olarak, Denizli’de traverteni insanlık tarihi olarak okuruz.</p>
<p><strong>SUYUN KURDUĞU BEYAZ DÜNYA</strong></p>
<p>İkinci gün Pamukkale’ye ayrılmalı. Pamukkale, kalsiyum bakımından zengin termal suların binlerce yılda oluşturduğu beyaz traverten teraslarıyla dünyaca ünlüdür. Travertenlerin hemen yanında Hierapolis Antik Kenti yer alır. Burası antik dönemde termal suların çekim gücüyle gelişmiş kutsal sayılan bir şifa merkezidir. Kentin ana caddesi, nekropolisi, tiyatrosu, hamam yapıları ve antik havuzu bu nedenle birlikte düşünülmeli.</p>
<p>Hierapolis’in kuzey nekropolisi Anadolu’nun en büyük antik mezarlık alanlarından biridir. Bu kadar çok mezarın burada bulunması şaşırtıcı değildir; insanlar hem termal suların iyileştirici gücünden yararlanmak hem de kutsal sayılan bu alana yakın olmak istemiştir. Tiyatro ise görkemli sahne binası ve kabartmalarıyla Hierapolis’in Roma dönemindeki zenginliğini hissettirir. Antik Havuz da rotanın ilginç duraklarından biridir.</p>
<p>Bu ikinci gün fazla sıkıştırılmamalı. Öğleden sonra ya da akşamüstü otelde termal havuza zaman ayırmak iyi olur. Çünkü bu coğrafyayı anlamanın bir yolu da suyun içinde dinlenmektir. Antik çağda insanlar bu sulara şifa umuduyla geliyordu; bugün de Pamukkale’nin termal kültürü geziye dinlenme duygusu katar.</p>
<p><strong>LAODIKEIA, TRIPOLIS VE BULDAN</strong></p>
<p>Üçüncü gün Laodikeia ile başlamalı. Goncalı yakınındaki Laodikeia, Lykos Vadisi’nin en önemli kentlerinden biridir. Antik kaynaklara göre <strong>Selevkos Kralı II. Antiokhos</strong> tarafından eşi <strong>Laodike </strong>adına kurulmuş olsa da kazılar, bölgede çok daha eski yerleşim izleri bulunduğunu göstermiştir.</p>
<p>Laodikeia’yı bugünün Denizli’siyle bağlayan en önemli tema tekstildir. Antik dönemde Lykos Vadisi’nin yün ve dokuma ürünleri çok ünlüydü. Bugün Denizli’nin tekstil merkezi kimliği, bu uzun üretim geleneğinin devamı gibi okunabilir. Suriye Caddesi, agoralar, tiyatrolar, nymphaionlar ve Laodikeia Kilisesi, kentin Roma ve Bizans dönemlerindeki canlılığını gösterir.</p>
<p>Laodikeia aynı zamanda Yedi Vahiy Kilisesi’nden biridir. Yuhanna’nın Laodikeialılara yazdığı mektupta geçen Laodikeialılar için yaptığı ‘ılık’ benzetmesi, kentin su sistemiyle de ilişkilendirilir. Pamukkale çevresinden gelen sıcak su kente ulaşana kadar ılıklaşır; bu bilgi, kutsal metindeki ifadeyi coğrafyayla birlikte okumamızı sağlar.</p>
<p>Laodikeia’dan sonra vakit durumuna göre Tripolis’e geçilebilir. Büyük Menderes Vadisi’ne bakan Tripolis, rotaya tarihî bir halka daha ekler. Bu durak, bölgenin yalnız Hierapolis ve Laodikeia’dan oluşmadığını, vadinin başka kentlerle de örülmüş olduğunu gösterir.</p>
<p>Günün son durağı Buldan olmalı. Buldan, dokumaları, eski evleri ve sakin sokaklarıyla Denizli’nin üretim kültürünü bugüne taşıyan özel bir yer. Laodikeia’da antik tekstil dünyasından söz edip Buldan’da yaşayan dokuma geleneğini görmek çok anlamlıdır. Burada yürümek, dokuma dükkânlarına bakmak, eski evleri görmek ve yerel ürünler almak bu üç günlük rotayı güzel bir şekilde tamamlar.</p>
<p><strong>ROTAYI ÖZEL YAPAN NE?</strong></p>
<p>Bu rotayı anlamak için üç kavram yeterli olabilir: Sanat, su ve üretim.</p>
<p>Sanat, çünkü Aphrodisias antik dünyanın en önemli heykel merkezlerinden biridir. Mermer burada yalnız yapı malzemesi değil, ifade aracıdır.</p>
<p>Su, çünkü Pamukkale ve Hierapolis termal kaynaklarla biçimlenmiştir. Travertenleri de şifa kültürünü de su yaratmıştır.</p>
<p>Üretim, çünkü Laodikeia’dan Buldan’a uzanan hatta tekstil ve dokuma kültürü binlerce yıllık bir süreklilik gösterir. Denizli’nin bugünkü sanayi kimliği, bu derin tarihsel zeminden bağımsız değildir.</p>
<p><strong>LEZZETLER</strong></p>
<ul>
<li>Denizli kebabı<br />• Tandır ve kuzu yemekleri<br />• Keşkek<br />• Yoğurtlu patlıcan ve Ege otları<br />• Buldan tarafında ev yemekleri<br />• Pamukkale çevresinde gözleme ve köy kahvaltısı<br />• Üzüm, ceviz, nar ve yerel pazar ürünleri</li>
</ul>
<p><strong> </strong><strong>Aphrodisias, Pamukkale ve Denizli</strong></p>
<p> </p>
<ul>
<li><strong><em>Coğrafya:</em></strong> Aydın Karacasu’dan Denizli’ye uzanan rota<br />• <strong><em>Aphrodisias:</em></strong> Heykel okulu, Aphrodite kültü, Sebasteion, stadion<br />• <strong><em>Pamukkale:</em></strong> Travertenler ve termal kaynaklar<br />• <strong><em>Hierapolis:</em></strong> Antik termal kent, tiyatro, nekropolis, antik havuz<br />• <strong><em>Laodikeia:</em></strong> Tekstil, ticaret, Yedi Vahiy Kilisesi<br />• <strong><em>Denizli Kent Müzesi:</em></strong> Kocabaş / Denizli Adamı fosili<br />• <strong><em>Ek duraklar:</em></strong> Tripolis ve Buldan</li>
</ul>
<p><strong>PRATİK BİLGİ</strong></p>
<p><strong><em>Nasıl gidilir?<br /></em></strong>Denizli, İzmir, Aydın ve Antalya yönlerinden araçla kolay ulaşılabilecek bir merkezdir. Aphrodisias için Karacasu-Geyre yönüne, Pamukkale ve Laodikeia için Denizli merkez çevresine yönelmek gerekir.</p>
<p><strong><em>Rota</em></strong></p>
<ol>
<li>gün: Aphrodisias – Aphrodisias Müzesi – Denizli merkez – Denizli Kent Müzesi</li>
<li>gün: Pamukkale – Hierapolis – Antik Havuz – termal otel dinlenmesi</li>
<li>gün: Laodikeia – Tripolis – Buldan</li>
</ol>
<p><strong><em>Süre<br /></em></strong>3 gün idealdir. Daha kısa sürede gezilebilir; ancak termal dinlenme ve Buldan eklendiğinde üç gün çok daha dengeli olur.</p>
<p><strong><em>Ne zaman gitmeli?<br /></em></strong>İlkbahar ve sonbahar en rahat dönemlerdir. Yazın sabah erken saatler tercih edilmeli; şapka, su ve rahat ayakkabı unutulmamalıdır.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/tasin-ve-suyun-yazdigi-hikaye-83392</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/9/2/1280x720/tasin-ve-suyun-yazdigi-hikaye-1784267631.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Antik dünyanın heykel sanatını, termal suyun yarattığı beyaz travertenleri, Roma kent yaşamını, erken Hıristiyanlık tarihini, tekstil kültürünü ve Anadolu’da bulunmuş en eski insan fosillerinden birini aynı rota içinde görmeye hazır olun! ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/pistteki-destansi-duellolar-83390</guid>
            <pubDate>Sun, 19 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Pistteki destansı düellolar</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <ol start="19">
<li>yüzyılın buharlı atalarından günümüzün hiper otomobillerine ve geleceğin elektrikli konseptlerine uzanan 600’den fazla araç, West Sussex’teki Goodwood House bahçelerindeydi. <em>2026 Goodwood Festival of Speed</em>, adeta mekanik bir filarmoninin sahne aldığı bir hız sarhoşluğu şenliğinde çeyrek milyon ziyaretçiyi ağırladı.</li>
</ol>
<p>Hillclimb’in lastik çığlıkları, asırlık yarış canavarlarının gürlemeleri ve elektrikli vızıltılar, ziyaretçileri duyusal bir aşırı yüklemeye sürüklerken, bu yılki ‘The Rivals - Epic Racing Duels’ teması motorsporları tarihinin en unutulmaz rekabetlerini yeniden canlandırdı. Ford’un 1966 Le Mans zaferinin 60. yıl dönümünde, o tarihi 1‑2‑3’lük podyumu oluşturan üç orijinal GT40’ın Hill’deki buluşması, Miller Family Automobile Foundation çatısı altında toplanan bu efsaneleri Eylül’deki Goodwood Revival’de de görebileceğimizin müjdesini verdi.</p>
<p>Festivalin doruk noktası <em>‘Timed Shoot‑Out’</em>ta <strong>Romain Dumas</strong>, Ford Super Mustang Mach‑E ile hem zaferi kazandı hem de Pikes Peak’teki başarısının ardından Goodwood’daki üstünlüğünü pekiştirerek markaya üst üste üçüncü şampiyonluğu getirdi. Dört kez şampiyon olan Dumas, bu etkinliğin gelmiş geçmiş en büyük ismi olarak anılmaya devam ediyor. Goodwood’un devasa merkez instalasyonu ise bu yıl Porsche 911’leri sanat eserine dönüştüren Singer’a aitti; <strong>Rob Dickinson</strong>’ın 2009’da kurduğu firma, DLS, Classic Turbo, DLS Turbo ve Carrera Reimagined ile 21. yüzyıl teknolojisini klasik 964 şasisine taşırken, Williams Advanced Engineering iş birliğindeki hava soğutmalı flat‑six motoru Formula 1 mühendisliğinden ilham alıyordu.</p>
<p>Hiper otomobil dünyasında Apollo Evo’nun 75 karbon paneli ve 3D baskılı titanyum egzostu, 800 HP’lik Ferrari türevi V12’siyle aerodinamik kuralları yeniden yazarken, Zenvo Aurora Tur 6.6 litrelik dört turbolu V12 ve üç elektrik motoruyla toplam 1.850 HP üreterek dünyanın en güçlü seri üretim V12’si iddiasını ortaya koydu. McLaren, 750 serisine veda niteliğindeki 788HS ile 777 HP ve 330 km/h son hız sunarken, Red Bull RB17 Cosworth imzalı 15.000 devirli V10’uyla 1.200 HP’ye ulaştı. McMurtry Spéirling Pure ise fan destekli aerodinamiğiyle 0‑60 mil/h hızlanmasını 1.55 saniyede tamamlayarak pist odaklı mühendisliğin sınırlarını zorladı. Pagani, kurucularının 70. yaşını 852 HP’lik Huayra 70 Derecho ile kutlarken, Gordon Murray Automotive T.50 Niki Lauda, S1 LM ve T.33 Spider ile McLaren F1’e modern saygı duruşunda bulundu.</p>
<p>Çinli üreticilerin sansasyonu BYD, 1.500 HP’lik elektrikli Denza Z Coupé ve 1.156 HP’lik Z9GT ile Hillclimb’de izleyenleri büyüledi; Yangwang’ın dans eden U8 ve U9’u ile Bao offroad araçları da dikkat çekti. Alpine, A110 Future konseptiyle elektrikli spor otomobil geleceğine ışık tutarken, Honda Prelude HRC Concept dünya prömiyerini, Renault 5 Turbo 3E ise klasik tasarımın modern elektrik yorumunu sundu. Toyota ve Lexus GR GT ile GR GT3 hibrit V8 coupelerin Avrupa prömiyerini yaparken, tam elektrikli Lexus LFA konsepti de kamuflajıyla kendini gösterdi. Ferrari XX programının 20. yılı FXX ve FXX‑K Evo özel liveryleriyle anılırken de; 296 Speciale A ve Amalfi tırmanma rotasında test edildi. Mercedes‑AMG, üç aksiyel akışlı motoruyla 680 HP ve 0‑100 km/h’yi 2.7 saniyede tamamlayan CLA 45 4Matic+ EV’yi sergiledi.</p>
<p><strong>ASFALTIN GELECEĞİ</strong></p>
<p>Ancak festivalin en ileri teknolojik başlığı Pirelli’nin Cyber Tyre’ıydı. 300’ü aşkın homologasyonla premium üreticilerin ilk tercihi haline gelen yeni nesil P Zero ailesi, Ferrari Luce’ye özel yüzde 55 biyolojik bazlı malzemeyle üretilen 24 inçlik P Zero E, Pagani Utopia Roadster’da kullanılan P Zero Trofeo RS ve Rolls‑Royce Spectre ile Jaguar Type 01’deki P Zero Elect ile performans, sürdürülebilirlik ve konforu birleştirdi.</p>
<p>Cyber Tyre lastiği mekanik bir kuvvet üreticisinden, gömülü sensör ve Dijital İkiz eşleştirmesiyle uçtan uca bir veri kaynağına dönüştürüyor; Bluetooth Low Energy ile aktarılan gerçek karkas sıcaklığı, basınç ve ivme verileri, Bosch Engineering’in ESP ve fren kontrolörlerinde lastiğin ‘kara kutu’ olmaktan çıkmasını sağlıyor. P Zero Trofeo RS’nin optimum sürtünmeye 70°C’de ulaştığı, soğuk veya ıslak zeminde viskoelastik davranışın değiştiği bu sistem, Pagani Utopia Roadster’da 1.100 Nm torku soğukken otomatik kısıtlayarak reaktif kontrol stratejilerinden proaktif önleyici sistemlere geçişin kapılarını aralıyor. Parametrik ve adaptif lastik modelleriyle ABS ve TCS’yi optimize eden teknoloji, hidroplaningde artık tutunma seviyesini hesaplayarak ön lastikler tutunmasını kaybettiğinde arka aksa tork vektörlemesi uyguluyor ve gelecekte normal araçlarda da yaygınlaşma potansiyeli taşıyor.</p>
<p>Goodwood’un sakin köşesinde Cartier ‘Style et Luxe’ Concorso, Lamborghini Miura’lar ve elde yapılmış ilk Koenigsegg ile otomobil tarihinin en güzel tasarımlarını sergilerken, ‘Beast of Turin’ lakaplı Fiat S76, 28.4 litrelik motoru ve yan egzostlarından fışkıran alevlerle Hillclimb’de adeta tarihe meydan okudu. Porsche House, 75. yıl logolarıyla süslüydü; 1951’de İngiltere’de satılan ilk Porsche’nin ardından markanın en büyük pazarlarından biri haline gelen ülkede, Taycan Turbo GT ve yeni 911 GTS T‑Hybrid dinamik olarak tanıtıldı. Future Lab ise TouchLab’ın elektronik derisi, Sony’nin XYN uzaysal teknolojisi ve Emotiv’in EEG kulaklıklarıyla yapay zeka, robotik ve uzay teknolojilerini bir araya getirerek etkinliği çok disiplinli bir inovasyon platformuna dönüştürdü. Forest Rally Stage, Subaru’nun ev sahipliğinde <strong>Richard Burns</strong>’ün 2001 Impreza’sı ve E-Outback güvenlik aracıyla ralli tarihini yeniden yazarken, Off Road Arena zorlu arazi makinelerine ev sahipliği yaptı.</p>
<p>2026 Goodwood Festival of Speed, geçmişin rekabetlerini anarken otomotiv endüstrisinin elektrikli, hibrit, otonom ve dijital ikiz eksenindeki dönüşümünü tüm boyutlarıyla gözler önüne serdi; kenarları saman balyaları duvarıyla örülmüş 1,16 millik bu asfalt, hız tutkunlarının dünyadaki en eğlenceli buluşması olarak, egzost dumanı ve lastik cıyaklamaları eşliğinde otomobil kültürünün yaşayan en önemli ritüeli olduğunu bir kez daha kanıtladı.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/pistteki-destansi-duellolar-83390</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/9/0/1280x720/pistteki-destansi-duellolar-1784267444.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Tozlu dış otoparklarına bile dünyanın en pahalı en özel ‘tek’ modellerini bırakan otomobil aşıklarının partisi: 2026 Goodwood Festival of Speed… ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/iyi-erkekler-var-ama-sistem-kotu-83387</guid>
            <pubDate>Sun, 19 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> İyi erkekler var ama sistem kötü</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Eşit bir ilişki, eşitsiz bir toplumda mümkün mü? Berlin Film Festivali’nin açılışını yapan <em>‘İyi Erkek Yok / No Good Men’</em>, festival yolculuğunun ardından şimdi MUBI’de izleyiciyle buluşuyor.</p>
<p>Taliban’ın yeniden iktidara gelişinden hemen önce Kâbil’de geçen film, bir kadın televizyon kameramanının hikâyesi üzerinden aşkı, özgürlüğü ve erkek egemen bir toplumda ayakta kalma mücadelesini anlatıyor. Filmin özel gösteriminin ardından yönetmen, senarist ve başrol oyuncusu <strong>Shahrbanoo Sadat</strong> ile Afganistan’ın sinemadaki temsillerini, ataerkil düzeni, eşit ilişki ihtimalini, “iyi erkek” fikrini ve Naru karakterini canlandırma kararının kendisinde yarattığı dönüşümü konuştuk.</p>
<p><strong>Afganistan hakkında yapılan filmlerin çoğu savaşa, çatışmaya ya da travmaya odaklanıyor. Siz ise romantik bir komedi anlatmayı seçtiniz. Bu, ülkenin alışılagelmiş imajına bilinçli bir karşı çıkış mıydı?</strong></p>
<p>Afganistan hakkında yapılan filmlerin çoğu savaş, çatışma ve travmayı anlattığını iddia ediyor ama bu hikâyeler çok nadiren gerçekten içeriden bir bakışla kuruluyor; çoğu zaman dışarıdan gelen bir göz, kendi yorumunu otantik bir  deneyimmiş gibi sunuyor ve bu beni öfkelendiriyor. Ben kendimi, kültürünü, dilini ve zihniyetini yeterince tanımadığım başka bir toplum adına konuşurken düşünemem. Çünkü mesele etnik köken ya da kan bağı değil; anlatılan insanlara ve onların kendi hikâyelerini anlatma hakkına duyulan saygı. Bu yüzden yaşanmış deneyimlerime dayanan Afgan filmleri yaparken, arkadaşlarımın, ailemin ve beni tanıyan insanların izlediklerinde, <em>“Evet, hayat gerçekten böyle.”</em> diyebilmesini istiyorum.</p>
<p><strong>Hikâyeyi neden bir televizyon haber merkezine yerleştirmeyi seçtiniz?</strong></p>
<p>2009 ile 2014 yılları arasında bir televizyon kanalında çalıştım ve haber merkezindeki tek kadın kameramana uzaktan hayrandım; başörtüsü takmıyor, saçlarını sarıya boyuyor ve çevresindeki herkesten daha özgür görünüyordu. Bu yüzden Naru’yu yazarken hep onu düşündüm. Hikâyeyi de bildiğim bu dünyaya yerleştirdim; çünkü Afganistan’ın dört bir yanından gelen haberlerin aynı merkezde buluşması, Naru ile Qodrat’ın ilişkisini anlatırken ülkenin tamamında olup bitenleri de hissettirmeme imkân verdi. Yıllar sonra araştırma için aynı kanala dönüp gazetecileri haftalarca takip etmek ise beni öylesine içine çekti ki birkaç ay sonra, Ağustos 2021’de yaşanacak çöküşe farkında olmadan hazırladı.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a59c17d5a3bc-1784267133.png" alt="" width="500" height="254" /></p>
<p><strong> </strong><strong>Film, Taliban’ın geri dönüşünden önce de ataerkilliğin derin kökleri olduğunu gözler önüne seriyor. Bu iki meseleyi ayırmanız önemli miydi?</strong></p>
<p>Kadınlara yönelik kendi zihniyetimizi sorgulamadan Taliban’a karşı çıkmanın bir anlamı yok. Eğer ideolojisini büyük ölçüde kadınları kontrol etmek üzerine kurmuş Taliban’la sorunum varsa, kendi tutum ve davranışlarımın da farkında olmam gerekir. Eşinin hayatını kontrol eden, okumasına ya da çalışmasına izin vermeyen, her konuda kendi fikrini dayatan biri olup sonra sosyal medyada Taliban’ın ne kadar kötü olduğundan söz etmek bana göre anlamsız ve ikiyüzlüdür. Afgan toplumu son derece muhafazakâr, gösterişçi ve kendisiyle dürüstçe yüzleşmeye isteksiz. Kadın hakları ve özgürlüğü konusunda onlarca yıldır temel sorunlarımız var. En büyük problemlerden biri de insanların sorumluluk almak istememesi.</p>
<p>Taliban gerçekten zalim ve baskıcı. Ama bunu göstermek için Taliban’dan önceki dönemi romantikleştirmemiz gerekmiyor. Geçmiş hakkında da dürüstçe konuşabiliriz. Afganistan kadınlar için eskiden de çok zordu, bugün çok daha zor. İki gerçeği aynı anda kabul etmeliyiz: Taliban karşı çıkılması gereken acımasız bir güçtür; Afgan toplumu da Taliban’dan önce var olan ve bugün de süren ataerkil sistemlerle yüzleşmek zorundadır.</p>
<p><strong>Film, Afgan kadınlarına olduğu kadar Afgan erkeklerine dair önyargıları da sorguluyor. Yüzleşmek istediğiniz en büyük yanlış kanı neydi?</strong></p>
<p>Varsayımlar klişelerden doğar; klişeler de çoğu zaman anlattıkları insanları gerçekten tanımayan sinemacılardan kaynaklanır. Dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım, insanlar temelde aynıdır. Benzer biçimlerde düşünür, benzer duygular hissederiz. Hepimiz sevgiyi, güvenliği ve hayal kurmayı biliriz. Kaybetmekten ve savaştan korkar, görülmek ve saygı görmek isteriz.</p>
<p>Milliyet, ortak insanlığımızı görmemizi engelleyen bir dikkat dağıtıcıya dönüşebiliyor. Peki Afganistan’a neden farklıymış gibi davranılsın? Afgan insanlar neden klişelere ya da gerçekliklerinin tek bir yönüne indirgensin? ‘No Good Men’de duyguları, çelişkileri, umutları ve korkuları olan insanları anlatıyorum. Tek farkları, Afganistan’da yaşıyor olmaları.</p>
<p><strong>Senaryoyu yazdınız, filmi yönettiniz ve başrolü oynadınız. Bu üç rol hikâyeyi nasıl şekillendirdi?</strong></p>
<p>Filmde oynamam planlanmış değildi. Naru’yu canlandıracak oyuncu çekimlerden üç hafta önce projeden ayrılınca yeniden oyuncu aramaya başladık. Dünyanın dört bir yanından gelen denemeleri izledikçe zihnimdeki Naru’yu bulmanın neredeyse imkânsız olduğunu fark ettim. Kâbil’de yaşamış, televizyonda çalışmış, şehri gerçekten tanıyan; nasıl göründüğünü önemsemeyen, öfkelenebilen ama aynı zamanda sıcak ve arkadaş canlısı bir kadın arıyordum. Rol yapan biri değil, gerçek bir kadın istiyordum. Çekimlerin ilk günü Naru’yu kendim oynamaya karar verdim. Çok korkuyordum. Yıllardır kendimi çirkin, yetersiz ve yeteneksiz görüyordum; kameranın da bunu ortaya çıkaracağından korktum. Birkaç çekimden sonra görüntüleri izlediğimde hayatımda ilk kez kendimle karşılaştım. Güzel, yeterli ve bütünlüklü bir kadın gördüm. Kendimi sevme yolculuğum o anda başladı. Qodrat’ı oynayan Enver en yakın arkadaşım. Birbirimizi çok iyi tanıyorduk; aramızdaki kimya gerçekti.</p>
<p><strong>Naru hırslı, komik ve kusurlu. Yalnızca aşkı değil, eşitliği ve saygıyı da arıyor. Nasıl bir kadın yaratmak istediniz?</strong></p>
<p>Tanıdığım bir kadın. Benim gibi bir kadın. Sevgiye özlem duyan ama sevginin saygı ve eşitlikle birlikte gelmesi gerektiğini bilen biri. Kadınlar için en çok eksik olan iki şey bunlar. Bunları talep eden kadınlar da çoğu zaman fazla şey istiyormuş gibi görülüyor.</p>
<p>Naru taleplerinde haklı olduğunu biliyor. Sevilmek uğruna ölçütlerini düşürmüyor. İyi erkeklerin var olduğuna inanmak istiyor ama var olmadıklarından korkuyor. Bu yüzden kendini korumak için iyi erkeklerin olmadığına inanıyor. Bence bu, bugün pek çok genç kadının hikâyesi. Afganistan gibi toplumlarda iyi bir erkekle karşılaşmak ise çok daha zor. Sorun erkeklerin kötü olması değil; sorun sistemin kötü olması. Kötü bir sistem, kötü erkekler üretir.</p>
<p><strong>Film boyunca geri döndürülemez bir şeyin yaklaştığı hissi var. Bu duyguyu romantik komedinin hafifliğiyle nasıl dengelediniz?</strong></p>
<p>Savaştan etkilenen ülkelerde gündelik hayat tam olarak böyledir. Filmlerde gösterildiği gibi savaş her zaman hayatın en büyük meselesi değildir. Kâbil’deki hayatım hiçbir zaman baştan sona bir savaş draması olmadı. Romantizm, dram, komedi, macera ve zaman zaman savaş iç içeydi. Ama savaş tek gerçeklik değildi ve hiçbir zaman hayatın merkezinde yer almıyordu.</p>
<p><strong>İyi bir erkeği “iyi” yapan nedir?</strong></p>
<p>Bence iyi erkekler, ataerkil bir toplumun yalnızca erkek oldukları için sunduğu ayrıcalıkları reddeden erkeklerdir. Hayatlarındaki kadınları destekler, onların yanında dururlar. İyi bir erkek, hak etmediğini bildiği gücü kendi çıkarı için kullanmaz. Afganistan’ın ücra köylerinde okuma yazma bilmeyen ama gerçekten iyi erkeklerle karşılaştım. Nasıl böyle insanlar hâline geldiklerine hayret ediyordum.</p>
<p>Bir adamın, bütün köy karşı çıkmasına rağmen sekiz yaşındaki kızını bisikletinin arkasına bindirip başka bir vadideki okula götürmek için kilometrelerce yol kat ettiğini düşünün. Bu erkekler altın değerinde. Ben de hayatımda böyle biriyle karşılaşmayı umuyorum. Çünkü var olduklarını biliyorum…</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/iyi-erkekler-var-ama-sistem-kotu-83387</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/8/7/1280x720/iyi-erkekler-var-ama-sistem-kotu-1784267231.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Berlin Film Festivali’nin açılışını yapan, MUBI’de gösterime giren ‘İyi Erkek Yok / No Good Men’, romantik komedi kalıplarını kullanarak Afganistan’da kadın olmayı, özgürlüğü ve eşit ilişki arayışını anlatıyor. Filmin yönetmeni Shahrbanoo Sadat, “Sorun erkekler değil, sistemi yaratan düzen” diyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/riviera-ruhu-hic-eskimiyor-83385</guid>
            <pubDate>Sat, 18 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Riviera ruhu hiç eskimiyor</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Yaz mevsimi geldiğinde dünyanın farklı köşelerindeki bazı destinasyonlar yalnızca tatil anlayışını değil, aynı zamanda moda dünyasının estetik yönünü de şekillendirir. Fransa'nın güney kıyılarındaki Saint-Tropez, Cannes ve Antibes ile Bodrum'un Türkbükü, Yalıkavak ve Göltürkbükü sahilleri bu anlamda aynı ruhu paylaşır. Güneş, deniz, iyi yemek ve rahat yaşam anlayışı etrafında şekillenen bu destinasyonlar, yıllardır erkek yaz stilinin en önemli ilham kaynakları arasında yer alıyor.</p>
<p>Riviera stili, gösterişten uzak ama rafine çizgisiyle 2026 yaz sezonunda da erkek modasının belirleyici estetik anlayışlarından biri olmayı sürdürüyor.</p>
<p><strong>KETENİN VAZGEÇİLMEZ GÜCÜ</strong></p>
<p>Riviera stilinden söz edip ketenden bahsetmemek mümkün değil. 2026 yazında keten, erkek gardıroplarının tartışmasız yıldızı olmaya devam ediyor. Ancak bu sezon keten yalnızca gömleklerde değil; pantolonlardan overshirt modellere, hafif ceketlerden şortlara kadar her alanda karşımıza çıkıyor. Özellikle beyaz, krem, açık mavi ve kum tonlarındaki keten gömlekler, Riviera stilinin temel taşını oluşturuyor.</p>
<p><strong>YENİ LÜKS: RAHAT TERZİLİK </strong></p>
<p>Bir dönem yaz şıklığı denildiğinde akla sert yapılı blazer'lar ve klasik takım elbiseler gelirdi. Ancak 2026 yazında Riviera stilinin yeni kodları çok daha rahat bir yaklaşımı benimsiyor.</p>
<p>Hafif yapılandırılmış ceketler, yumuşak omuz detayları ve geniş kesimli pantolonlar öne çıkıyor. Takımlar hâlâ önemli ancak artık daha akışkan ve konforlu bir formdalar. Özellikle keten ve pamuk karışımlı kumaşlar sayesinde terzilik anlayışı daha yaşanabilir bir noktaya taşınıyor. Akşamüstü marina yürüyüşlerinden sahil restoranlarındaki akşam yemeklerine kadar bu rahat terzilik anlayışı, yaz gardırobunun en güçlü silahlarından biri hâline geliyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a59c094c1aa2-1784266900.jpg" alt="" width="853" height="1280" /></p>
<p><strong>RENKLERDE AKDENİZ ESİNTİSİ</strong></p>
<p>2026 Riviera stilinde renkler doğadan ilham alıyor. Gökyüzünün açık mavileri, güneşte solmuş kum tonları, denizin derin lacivertleri ve taş renkleri sezon boyunca sıkça karşımıza çıkıyor. Canlı ve agresif renkler yerini daha sakin tonlara bırakıyor. Çünkü Riviera estetiğinde dikkat çekmek yerine uyum yakalamak önemli. Bu nedenle kombinlerde ton sür ton yaklaşımlar oldukça popüler hâle geliyor. Baştan aşağı bej tonlarında oluşturulan bir görünüm ya da beyaz ve açık mavi birlikteliği, yaz sezonunun en zarif stil formüllerinden biri olarak öne çıkıyor.</p>
<p><strong>YAZLIK TRİKOLARIN DÖNÜŞÜ</strong></p>
<p>Son yılların yükselen parçalarından biri olan polo yaka üstler ve yazlık trikolar, 2026 yazında Riviera stilinin vazgeçilmezleri arasında yer alıyor. Klasik tişörtlere göre daha rafine bir görünüm sunan bu parçalar, fazla resmi görünmeden şıklık yaratıyor. Özellikle ince örgü dokulara sahip polo yakalar, gün batımı saatlerinde son derece sofistike bir görünüm sağlıyor. Krem, adaçayı yeşili, açık kahve ve lacivert tonlarındaki yazlık trikolar, Riviera gardırobuna sessiz ama güçlü bir karakter kazandırıyor.</p>
<p><strong>ŞORTLAR ARTI DAHA ZARİF </strong></p>
<p>2026 sezonunda şortlar, günlük stilin ayrılmaz bir parçası hâline geliyor. Özellikle diz üstünde biten temiz kesimli modeller ön plana çıkıyor. Fazla bol ya da sportif görünümler yerine daha terzi işi duran kesimler tercih ediliyor. Keten ve pamuk karışımlı kumaşlar bu trendin merkezinde yer alıyor. Şortlar artık şehir içinde de rahatlıkla kullanılabilen stil ürünleri olarak görülüyor.</p>
<p><strong>SESSİZ AMA GÜÇLÜ</strong></p>
<p>Gerçek Riviera stilini belirleyen çoğu zaman kıyafetlerden çok aksesuarlardır. 2026 yazında ince metal çerçeveli güneş gözlükleri, dokuma şapkalar, deri sandaletler ve kaliteli tote çantalar ön plana çıkıyor. Aksesuarların amacı görünümü domine etmek değil, onu tamamlamak. Bu nedenle logolu ve gösterişli parçalar yerine zamansız tasarımlar tercih ediliyor. Özellikle deri detaylara sahip büyük tote çantalar, sahilden şehir merkezine kadar günün her anında kullanılabilen pratik ve şık seçenekler arasında yer alıyor.</p>
<p><strong> </strong></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/riviera-ruhu-hic-eskimiyor-83385</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/8/5/1280x720/riviera-ruhu-hic-eskimiyor-1784266882.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Abartıdan uzak, zamana meydan okuyan, lüks ama abartısı olmayan bir estetik… Riviera ruhu, sezonluk trendlerin ötesine geçerek yaz stiline karakter kazandıran bir yaşam anlayışını temsil ediyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bir-tabaktan-kulturu-okumak-83383</guid>
            <pubDate>Sat, 18 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bir tabaktan kültürü okumak</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Gastronomi yalnızca damakta kalan bir tat, sinema ise yalnızca perdede izlenen bir hikâye değil. İkisini aynı masada buluşturan Uluslararası Gastronomi Film Festivali’nin (UGFF), Kars edisyonu tarihi, kültürel ve gastronomik mirasını üç gün boyunca söyleşilerden belgesel gösterimlerine, açık hava sinemalarından kültürel gezilere uzanan zengin bir programla odağına taşıdı. Kars’tan Boğatepe köyü ve Ani'ye uzanan festival, yemeğin ve sinemanın ortak hafızasına ışık tutarken, şefleri, yönetmenleri, akademisyenleri ve kültür insanlarını aynı çatı altında buluşturdu. Festivalde farklı oturumları takip ederken program dışında kısa bir sohbet etme fırsatı bulduğum şef <strong>Hazer Amani</strong>'nin anlattıkları, bu yolculuğun en dikkat çekici notlarından biri oldu. “Bir yemeği kültüre dönüştüren nedir/” sorusu ekseninde kısa bir sohbet gerçekleştirdik.</p>
<p><strong>Tersinden başlayalım; bugün çok lezzetli olduğu hâlde kültüre dönüşemeyen yemeklerin ortak eksikliği sizce nedir?</strong></p>
<p>Bir ülkenin mutfağı, aslında o ülkenin hem coğrafyasını, hem kültürünü, yaşayanların dinini veya neye taptıklarını gösteren en güzel şeylerden biri. Ne yetiştiriyorlar? Saman mı yetişiyor, mısır mı yetişiyor? ana besin maddeleri ne? Hayvancılık yapılıyor mu? Hayvancılık yapılıyorsa bu hayvanlar nerelerde yetişiyor? Bunların hepsi ülkelerin mutfaklarını belirleyen noktalar.</p>
<p>Sorduğunuz soruya gelince… Bir yemeğin kültür haline dönüşmemesini sağlayan aslında hikayeler… Yemeklerin hikayeleri unutuldukça kültür de unutuluyor. Çünkü yemek, sadece insanların karnını doyurup hayatını idame ettiren bir obje değil. Yemek gerçekten insanları aynı masa etrafında buluşturan bir şey. Günün belli bir saatinde herkes o sofrada toplanır, gün içinde neler yaşadığını anlatır. Annenin, bazen de babanın özenle hazırladığı yemek de o sofrada paylaşıldıkça daha da güzelleşir.</p>
<p><strong>Bunu ‘Türk yemekleri neden dünyada tanınmıyor?’a bağlayacağım aslında.</strong></p>
<p>Türk yemeklerinin dünyada tanınmamasının en büyük sebebi çok fazla Türk restoranının olmaması. Ayrıca bizim yıllarca yabancı hayranlığımız oldu. Yani İtalya’dan gelen birini Türkiye’de de İtalyan restoranına götürmek bence en büyük günah. Ona risotto yedirtiyorsunuz. adam zaten annesinin yaptığı risotto’yu 5 yaşından beri yiyor. Annesi gibi yapmazsan onu beğendirme şansın yok. Bir de niye risotto? Yap güzel bir keşkek. Yani “Bizim da aynı risotto’ya benzeyen ama pirinçten değil buğdaydan yapılan, kıvamı da ona benzeyen bir keşkeğimiz var” de. O da ülkesine gittiğinde anlatabilsin bunu.</p>
<p>Bir de sadece veya sadece kebaptan, dönerden, baklavadan ibaret sanıyorlar Türk mutfağını. Mesela, Gaziantep mutfağı gerçekten çok özel bir mutfak. Ama ben Antep mutfağında kebap yemiyorum. Kebap yiyeceksem Adana’da, Urfa’da yerim. Antep ev yemeklerini çok güzel yapıyor. Şiveydiz, yuvalama, beyran… Yani Türkiye’deki en lezzetli şeyler bence. Ama bunu dünyaya açamıyoruz. Çünkü Antep'e de birileri geldiği zaman yabancı misafirlerini alıyor ve kebapçıya götürüyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a59bf45b6495-1784266565.jpg" alt="" width="410" height="375" /></p>
<p><strong>Bir ülkenin mutfağına baktığınızda o toplum hakkında neleri okuyabilirsiniz? Bir tabak bize ekonomi, göç, sınıf ya da kimlik hakkında gerçekten ipuçları verir mi?</strong></p>
<p>Verir tabi ki. Çok basit bir örnek vereyim size. Karadeniz coğrafyası çok zor bir coğrafya. İnsanlar o yüzden birbirine sürekli bağırarak konuşuyorlar. Çünkü sesini duyurması gerekiyor. Ama çok güzel inovasyonları da var. Teller gererek, o iplerden insanları taşıyarak tarladan aşağı iniyorlar mesela. Yemeklerine baktığınız zaman hep çabuk hazırlanan ve hızlı pişen ezzetler var. Uzun süre pişen yemekleri yok kavurma dışında. Onun dışında her şey pratikliğe dayanıyor. Orada en çok bulunan şey mısır unu ve tereyağı. Bunları karıştırıp içine peynir atıp biraz da su ekliyor mıhlama yapıyor.  Turşusunu yapmış zaten, onu alıp tavada biraz sallıyor, içine bir yumurta kuruyor, turşu kavurma oluyor. Yaklaşık 15 dakikada herhalde 10 çeşit yemek yaparsın. O da işte o coğrafyayı hemen gösterebiliyor.</p>
<p>Oradaki mısırdan, tereyağından, hayvancılık olduğunu da rahatlıkla anlarsın.</p>
<p><strong>Yani bir tabaktan bir kültürü okuyabiliyoruz diyorsunuz.</strong></p>
<p>Çok rahat. Yani mıhlama gibi sadece 4 ürünün olduğu bir tabaktan bile okuyabilirsiniz bence. Ama düşünmeniz lazım tabii üstüne.</p>
<p><strong>Bugün restoranlar artık sadece yemek değil, ‘deneyim’ de satıyor. Deneyim ile gösteri arasındaki sınır sizce giderek bulanıklaşıyor mu peki?</strong></p>
<p>Bence bulanıklaşmıyor. Yani ne kadarı doğru yapılıyor, ne kadarı yanlış yapılıyor bilmiyorum ama restoranlarda amaç insanların yalnızca karnını doyurmak değil aynı zamanda bir deneyim yaşatmak. Sadece karın doyurmak istediğimiz zaman benim gibi esnaf lokantası açıyorsunuz. Orada siz kendi yediğiniz, kendi sevdiğiniz yemekleri insanlarla paylaşıyorsunuz.</p>
<p>Fakat bir restoranda insanlara birkaç saat içerisinde bir yeme içme kültürü veriyorsunuz. Bu bazen 5 course, bazen 9 course yemeklerle oluyor. Ama tabi ki bunun gösteriye fazla dönmesine de biraz karşıyım.</p>
<p><strong>O sınır ne olmalı?</strong></p>
<p>Yani eğer siz lezzeti güzel bir şekilde sunabiliyorsanız zaten o kendi kendine bir deneyim oluyor. Bir de gelip hikayesini anlatırsanız bu deneyim biraz daha büyüyor. Ama o hikayeyi de her zaman anlatamayacağınıza göre, özel zamanlarda yapıp herkesin başını aynı şeyle şişirmemek gerektiğini de düşünüyorum.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>ANADOLU’YU DÜNYAYA ANLATMAK</strong></span></p>
<p>Aslına bakarsanız UGFF bir gezici festival. Daha önce Nisan ayında Londra’da ve Haziran’da Çeşme’de düzenlenen festivalin Kars, üçüncü durağıydı. Festivalin gastronomi ve sinemayı aynı çatı altında buluşturma fikri ilk duyduğumda merak ettiğim detaylardan biriydi ki festival açılışında yaptığı açıklamada UGFF Kurucu Direktörü <strong>Gülper Ergün</strong>, buna yanıt vermiş oldu: <em>“Bu yola çıkarken, Anadolu'nun zengin kültürel mirasını gastronomi ekseninde sinemanın güçlü anlatım diliyle uluslararası arenaya taşıyıp, hak ettiği değeri dünya vitrininde buluşturmayı hedefledik.”</em></p>
<p><em><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a59bfb568e8c-1784266677.jpg" alt="" width="500" height="750" /></em></p>
<p>Lokasyon olarak Kars'ın seçilmesini de <em>“Kars’ın katman katman bir kültürü ve kültürel mirası var. O yüzden bizim için çok anlamlı bir lokasyon. Buradan çok beslenerek gideceğimize inanıyoruz”</em> sözleriyle özetledi.</p>
<p>Festivalin bir ayağı da Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği ev sahipliğinde, Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği Başkanı <strong>İlhan Koçulu</strong>’nun destekleriyle Boğatepe'de gerçekleşti. Aslına uygun olarak restore edilen eski köy okulu Zavot Köy Öğretmeni Kültür ve Sanat Evi'nin (Zaot KÖK) açılışının da yapıldığı bu organizasyonda Köy Enstitülerinin mirasını ele alan sergi, film gösterimi ve söyleşiler bir gün boyunca sürdü.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bir-tabaktan-kulturu-okumak-83383</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/8/3/1280x720/bir-tabaktan-kulturu-okumak-1784266695.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Uluslararası Gastronomi Film Festivali&#039;nin Kars edisyonunda Hazer Amani ile sofraların görünmeyen hafızasını konuştuk. Ona göre bir yemeği unutulmaz kılan, tarifinden çok kuşaktan kuşağa aktarılan hikâyesi... ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
