<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bir-maniniz-yoksa-bekleriz-85376</guid>
            <pubDate>Fri, 14 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bir maniniz yoksa bekleriz</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Çat kapı gidebileceğiniz iyi bir komşunuzun olması güzeldir; bazen bir fincan kahve için uğrar, bazen de acil bir durumda kapısını çalarsınız. Peki ya bu yakınlık sınırları aşar, evinizin ve evliliğinizin dengesini bozmaya başlarsa? <strong>Olivia Wilde</strong>’ın yönettiği ve başrolünde yer aldığı <em>‘The Invite’</em>ta Wilde ve <strong>Seth Rogen</strong> evli bir çifti, <strong>Penélope Cruz</strong> ve <strong>Edward Norton</strong> ise onların komşularını canlandırıyor. Dört karakter, gerilimi giderek artan bir akşam yemeğinde bir araya geliyor.</p>
<p>İki insan neden evlenir? Ya da evlendikten sonra ne bekler? Sinemanın en unutulmaz hikâyeleri bu sorudan çıkıyor. Anımsayalım: <strong>Ingmar Bergman</strong>’ın <em>‘Scenes from a Marriage’</em>ı boşanmanın kendisinden çok, iki insanın yıllar boyunca birbirine karşı biriktirdiği kırgınlıklara, bağımlılığa, arzuya ve öfkeye bakarken <strong>Noah Baumbach</strong>’ın <em>‘Marriage Story’</em>si sevgi tamamen tükenmeden de bir evliliğin dağılabileceğini gösteriyordu. <em>‘The War of the Roses’</em>, bir zamanlar birbirini seven iki insanın nasıl amansız düşmanlara dönüşebileceğini anlatırken <strong>Stanley Kubrick</strong>’in <em>‘Eyes Wide Shut’</em>ında cinsellik, sadakat ve bastırılmış arzular üzerine yapılan tek bir itiraf, görünürde sağlam bir evliliği bir gecede yerinden oynatmaya yetiyordu.</p>
<p><em>‘The Invite’</em> bu konuyu sorgulayan ilginç bir yapım. Oyuncu ve yönetmen Olivia Wilde, önceki filmi <em>‘Don’t Worry Darling’</em>de kusursuz evlilik hayalinin, kadının özgürlüğü elinden alındığında nasıl bir hapishaneye dönüşebileceğini anlatmıştı. Yeni filmiyle bu kez İspanyol yapımı <em>‘The People Upstairs</em>’i yeniden yorumluyor ve sorunlu bir evliliği komşularla yenilen bir akşam yemeğinin ortasına bırakıyor.</p>
<p>Angela ile Joe’yla tanışıyoruz: Bir çocuk büyütmüş, uzun yılları birlikte geçirmiş ancak artık aynı evin içinde birbirinden uzaklaşmış bir çift. Joe, bir zamanlar müzisyen olma hayalleri kurmuş; şimdi ise küçük bir konservatuvarda müzik öğretmenliği yapıyor. İşine de hayatına da küsmüş durumda. Angela ise iş hayatında vazgeçtikleriyle yüzleşmek yerine yaratıcı yönünü evini dekore etmeye harcayarak gündelik hayatın içinde vaktini öldürüyor. Üst katta yaşayan Hawk ve Piña ise ilk bakışta onların tam zıttı. Rahat, neşeli, birbirlerine merakla ve tutkuyla bakan bir çift. Üstelik geceleri tutkulu sevişmelerinin sesi bütün apartmanı inletiyor. Angela’nın onları yemeğe çağırması bu nedenle basit bir komşuluk daveti değil. Kapı ağzında ya da asansörde karşılaştığı bu çifte karşı duyduğu merak, belki biraz kıskançlıktan, belki de kendi evliliğinde neyin eksik olduğunu anlama isteğinden kaynaklanıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a7dca3175478-1786628657.jpg" alt="" width="500" height="270" /></p>
<p>Komşular eve girdiğinde iki çift arasındaki fark kısa sürede belirginleşiyor. Eski bir itfaiyeci olan Hawk ile psikoterapist ve seksolog Piña, henüz bir yıldan kısa süredir birlikteler. İlişkileri, cinsellikleri ve birbirleri hakkında Angela ile Joe’nun yanında onlardan çok daha rahat konuşuyorlar. Angela onları merakla dinlerken Joe’nun huzursuzluğu giderek artıyor.</p>
<p><strong>BAŞKASININ HAYATINA BAKMAK</strong></p>
<p><em>‘The Invite’</em>, burada yalnızca komşuların ne kadar ileri gideceğine odaklanmıyor. Daha çok, başka bir çiftin hayatına bakmanın insanı kendi ilişkisiyle yüzleşmeye nasıl zorladığını kurcalıyor. Başkasının evliliği hakkında konuşmak kolay; yıllardır yanınızda duran insana aynı açıklıkla bakmak ise o kadar kolay değil. Komşulardan gelen eş değiştirme teklifi de geceyi beklenmedik bir terapi seansına doğru sürüklüyor.</p>
<p>Oyuncu kadrosu, yapımın en güçlü taraflarından biri. Seth Rogen, uzun zamandır mutsuz olduğu belli olan Joe’nun sevimsizliğini komediye çevirirken bir yandan karakterin yalnızlığını da hissettirmeyi başarıyor. Angela rolündeki Olivia Wilde ise oyuncu kadrosunda en çok öne çıkan isimlerden. Penélope Cruz, Piña eve girdiği anda ortamın havasını değiştiriyor. Piña, aurası ve rahatlığıyla insanlarla gerçek bir bağ kurmaya meraklı bir kadın. Edward Norton’ın canlandırdığı Hawk’la birlikte ilk bakışta Angela ve Joe’nun zıttı gibi görünseler de gece ilerledikçe onların da anlatacakları ve sakladıkları olduğu ortaya çıkıyor.</p>
<p>Tek mekânda dört karakterle ilerleyen yapım, yer yer bir tiyatro oyunu izliyormuş hissi veriyor. İlişkiler ve evlilik üzerine oldukça tanıdık yerlerden ilerleyen hikâyenin, karakterlerin arzuları ve birbirlerinden sakladıkları üzerinden giderek karmaşıklaşması asıl ilgi çekici tarafını oluşturuyor. Üstelik bütün bunları fazla ağırlaştırmadan, komediyi sürekli işin içinde tutarak anlatmayı başarması <em>‘The Invite’</em>ı epey ilginç bir seyirliğe dönüştürüyor. Film, 21 Ağustos’ta sinemalarda…</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bir-maniniz-yoksa-bekleriz-85376</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/7/6/1280x720/bir-maniniz-yoksa-bekleriz-1786628714.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Olivia Wilde’ın yönettiği ‘The Invite’, birbirinden uzaklaşmış bir çiftin evliliğini üst kattaki komşularıyla yedikleri akşam yemeğinin ortasına bırakıyor. Seth Rogen, Penélope Cruz ve Edward Norton’ı buluşturan film; aşkı, arzuyu, sadakati ve başkalarının ilişkisine bakarken kendimizle yüzleşmenin zorluğunu mizahla sorguluyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/biraz-duzen-cokca-ozgurluk-85374</guid>
            <pubDate>Fri, 14 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Biraz düzen, çokça özgürlük</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Terminal Kadıköy’deki ‘<em>Komünite</em>’nin mutfağında değişmeyen bir menü fikri yok. Mevsim değişiyor, malzeme değişiyor, misafirlerin talebi değişiyor; mutfak da bunların peşinden gidiyor. <strong>Ayşegül Özdemir</strong>’in şefliğindeki ekip, menüyü yılda birkaç kez yenilemekle yetinmiyor; ayda bir makro, 15 günde bir mikro değişikliklerle mutfağı sürekli canlı tutuyor. Bu hareketliliğin arkasında yalnızca yeni tabaklar yaratma isteği yok. İyi üreticiden gelen temiz malzeme, ürünün hikâyesi, genç ekibin yaratıcılığı ve Anadolu’nun göçlerle şekillenmiş mutfak kültürü ‘<em>Komünite</em>’nin sofrasında buluşuyor. Özdemir’in tarifiyse kısa ve net: “Biraz düzen, çokça özgürlük.” Ayrıntılar söyleşimizde.</p>
<p><strong>Mekân iki kattan oluşuyor ve iki katın menüleri birbirinden farklı. Neden böyle bir kurguyu tercih ettiniz?</strong></p>
<p>Alt kat ana yemek ağırlıklı bir menüye sahipken üst katta içecek eşlikçilerine yoğunlaştığımız bir menümüz vardı. Alt katta akşam yemekleri ritüeli olsun istiyoruz. Üst kat daha etkinlik odaklı bir mekân. Artık iki menüyü de iki katta servis etmeye başladık. Bu da misafirlerimizden gelen taleple gerçekleşti.</p>
<p><strong>Siz mutfağın ritmini müşteri talebine göre mi kurdunuz?</strong></p>
<p>Evet. Genel ritmimiz bu. Mevsimin yanında misafir taleplerini de göz önünde bulunduran bir ekibiz. Kendi değişim planımıza göre menüye ya da konsepte dâhil edebiliyoruz talepleri.</p>
<p><strong>Menüler arası geçiş sizi zorluyor mu? Çünkü iki katın yanında hem sabah hem de akşam için farklı menüleriniz olduğunu görüyorum. </strong></p>
<p>Prensibi anlayınca zor değil. Anladıklarımızı ekibe yansıtmak da çok önemli. Önce sizin içselleştirmeniz lazım. Ekiple o bağlantıyı da iyi kurduk. Servis, mutfak ve bar ekiplerimiz ne yaptığımızı anladığı için bize sadece yön vermek kalıyor. Yormaktan ziyade ritmi diri tutmayı sağlıyor. Bizim için mevsim geçişleri çok önemli çünkü <em>‘Komünite’</em> olarak mottomuz <em>“İyi yemek”.</em> Ulaşılabilir iyi yemeği sürdürmeye çalışan bir ekibiz. Tüm tedarikçilerimiz sertifikalı, iyi tarım yapan, organik içerikli üreticiler. Temiz mamul peşinde koşuyoruz.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a7dc91e966c2-1786628382.jpg" alt="" width="500" height="889" /></p>
<p><strong>Menülerde düzenli revizeler yapıyor musunuz?</strong></p>
<p>İki ay önceki menümüzü revize ediyoruz. Çünkü mevsim değişti, manav tezgâhı değişti. Bunu da mutfağa yansıtıyoruz ve diri kalıyoruz ekipçe. Bu da çokça Ar-Ge demek.</p>
<p><strong><em>Genç ve kalabalık bir ekibiz</em></strong></p>
<p><strong>Motivasyonu da buna göre mi yönlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Evet. Biz çok genç ve kalabalık bir ekibiz. Onlara zaman ve sınırsız malzeme verip, ne yapmak istediklerini sorup bir Ar-Ge kapısı açıyoruz. Yaptıklarından seçtiklerimizi menülerimize entegre ediyoruz. Onlarım isimleriyle hem de. Bu çok motive edici. Örneğin bir rezene salatamız var, mutfak komimizin geliştirdiği bir salata. Ama şu an mevsimden ötürü bunu karpuz-peynir salatasına dönüştürerek bambaşka bir tabak ortaya koyduk. Motivasyonumuz çok yüksek. Karşılıklı besleniyoruz. Bizim gibi dinamik bir restoranın yılda 4-5 kez menü değiştirmesi ütopik gelebiliyor ama yapabiliyoruz.</p>
<p><strong>Bu değişimlerdeki kritik noktalar neler?</strong></p>
<p>Ayda bir makro, on beş günde bir mikro değişiklikler yapıyoruz. Böylelikle mevsime, insana ve talebe göre değişikliklerimiz oluyor.</p>
<p><strong>Menüde yazan “Biraz düzen, çokça özgürlük” ifadesini açar mısınız?</strong></p>
<p>Bir şefin özgür düşünmeye ihtiyacı var çünkü bizler duygularıyla da iş yapan, bunu bir disipline oturtmaya çalışan insanlarız. Bugün pazara gidince heyecanlanıyorum ve bu benim mutfaktaki özgürlüğümü tetikliyor. Yeni bir ürün görünce de heyecanlanıyorum ve şirket olarak ulaşabiliyor olma özgürlüğü konfor alanımı genişletiyor. Mutfak bir düzen alanı ve bu özgürlükleri o düzen içerisinde bir yere oturtmaya çalışıyoruz. Gençlerin özgürlük alanına da saygı duymalıyız. Özgürlük denilen şey istediğimiz gibi davranmak değil, onu mutfağa entegre edebilmek. Genel çalışma prensibimiz biraz yaramazlık yapmak, biraz o disiplini tutmak.</p>
<p><strong><em>İlham kaynağımız Anadolu</em></strong></p>
<p><strong>Eşlikçilerin sizin için önemli bir yeri olduğunu anlıyorum. Ana yemeklerle bilinçli bir uyum da var, bağımsız bir konsept düşünülmemiş. Örneğin organik tavuk ya da ızgara somon gibi doyurucu ana yemeklerin yanında küçük tabakların yan yana olması nasıl bir yeme deneyimi oluşturuyor? </strong></p>
<p>Menüyü çok düşünerek kurguladık. Masaya gelenlerin hakkının ve emeğinin çok yüksek derecede olduğu tabaklar. Örneğin iyi tavuğa ulaşmak günümüzde özellikle metropollerde çok zor. Onun eşlikçilerinde de mevsimsellik devreye giriyor. İnsanlar iyi yemek istiyorlar, o yüzden kitap gibi menülerden ülke olarak geçtiğimizi düşünüyorum. Müşteri yediği yemeğin ham maddesi konusunda bilgi sahibi olmak istiyor.</p>
<p><strong>İlham kaynaklarınız neler?</strong></p>
<p>Coğrafyamız en önemli ilham kaynağımız. Anadolu göç alan bir yer ve soframızdaki her yemeğin bir göç hikâyesi var. Birçok şeyi birleştirirken topraktan feyz alıyoruz. Tedarikçiden gelen ürünlerin hikâyesini de sahipleniyoruz.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/biraz-duzen-cokca-ozgurluk-85374</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/7/4/1280x720/biraz-duzen-cokca-ozgurluk-1786628411.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Menüleri mevsime, mutfağı ekibin yaratıcılığına göre değişen ‘Komünite’de iyi yemek tabağın lezzetiyle sınırlandırılmıyor. Şef Ayşegül Özdemir için malzemenin hikâyesi, üreticinin emeği ve mutfaktaki özgürlük de yemeğin bir parçası. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/her-cag-kendi-odysseusunu-yaratir-85373</guid>
            <pubDate>Fri, 14 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Her çağ kendi Odysseus’unu yaratır</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bozcaada’da ödüllü zeytinyağı üreten arkadaşım <strong>Alper Akdeniz</strong>, <em>“Bu yıl 25. yılını dolduran ‘Homeros Okumaları’ sonrası bizim evde davet var, katılır mısın?”</em> deyince soluğu çok uzun yıllar önce gittiğim Bozcaada’da aldım. ‘Homeros Okumaları’nın fikir babası Prof. Dr. <strong>Haluk Şahin</strong>’in yönettiği panel, hem konusu ‘Odyssey Filmi Bağlamında Bozcaada: Mitoloji Bizim Neyimiz Olur? Ya Odysseus?’, hem panelistler açısından (Troya Kazı Başkanı ve Doğan Yayınları’ndan yeni çıkan ‘Odysseus’ kitabının yazarı Prof. Dr. <strong>Rüstem Aslan</strong>, ‘Odyssey’ çevirmeni Prof. Dr. <strong>Sema Çağlayan</strong> ve arkeolog, araştırmacı <strong>Nezih Başgelen</strong>) kaçmazdı.</p>
<p>Ne yazık ki lojistik nedenlerle paneli kaçırdım. İyi ki davette, Hürriyet’te uzun yıllar birlikte çalıştığımız Haluk Şahin ile bol sohbet imkânımız oldu. Şahin, dünyanın en kapsamlı Homeros koleksiyonlarından birine sahip. <em>“Dünyanın her yerinden topladığım 28 ‘Odysseia’ kitabım var. Sadece İngilizce 10 farklı çeviri var. Ünlü İngiliz şair <strong>T. S. Eliot</strong>, her kuşağın büyük klasikleri çevirmesi gerektiğini söylemiş” </em>diyor.<em> “Neden Bozcaada’da ‘Homeros Okumaları’?” </em>diye sorduğumda,<em> “Biz coğrafi olarak Anadolu kültürünün mirasçılarıyız. Tüm mitolojik kahramanların yoğunlaştığı bir bölge burası. Homeros, Anadolu’da oluşan, oluşmakta olan büyük kültürel sentezin fişekçisi ve bence o kültürel sentez hâlâ devam ediyor”</em> cevabını alıyorum.</p>
<p>Şahin, izlenme rekorları kıran <strong>Christopher Nolan</strong>’ın <em>‘Odyssey’</em> filmi konusunda ise şunları söylüyor: <em>“Filmi izledim. Üstelik sinema, televizyon sektöründen gelen bir insan olarak sıradan bir izleyici gibi izlemedim. ABD ve dünyada gişe rekorları kırdı ama bazı yönlerden beni hayal kırıklığına uğrattı. Bana kalırsa bu film Hollywood’un son çığlığı çünkü stüdyo sistemi çöktü. Kimse artık kapalı salonlara filan gitmiyor. Dünyaya eğlence ve sinema açısından yön veren sistem çöküyor, çöktü. Ama Nolan iddialı bir adam. ‘Öyle bir film yapacağım ki kitleler oluk oluk sinemalara gidecek’ dedi. Dediği oldu. İki hafta zarfında müthiş gelir elde edildi. Belki de insanların en fazla seyrettiği film olacak. Adam sinema adına ne biliyorsa hepsini yapmış. Fakat bu ecele çare değil. Çünkü teknolojik olarak geçilmiş, aşılmış bir şeyi değiştirebilmek mümkün değil.”</em></p>
<p>Çeşitli vesilelerle bir araya geldiğim Troya Kazı Başkanı Rüstem Aslan, ‘Homeros Okumaları’ndan hemen sonra Bozcaada’dan ayrıldığı için onunla konuşma fırsatım olmadı, dolayısıyla sorularımı e-posta üzerinden ilettim.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a7dc7c464cac-1786628036.jpg" alt="" width="500" height="368" /></p>
<p><strong>Bozcaada’da Prof. Haluk Şahin’in öncülüğünde başlayan ‘Homeros Okumaları’ 25. yılını doldurdu. Bu etkinliğin Bozcaada’da başlamış olmasına nasıl bir anlam yükleyebiliriz? </strong></p>
<p>‘Homeros Okumaları’nın 25. yılını doldurmuş olması, Türkiye’de Anadolu’ya ait binlerce yıllık kültürel mirasın korunması, yorumlanması ve içselleştirilmesi açısından son derece anlamlı bir başarıdır. Çeyrek asır boyunca kesintisiz sürdürülen bu etkinlik, Homeros’u yalnızca edebiyat tarihi içinde değerlendiren bir yaklaşımın ötesine geçerek onu destanlarının doğduğu coğrafya ile yeniden buluşturan önemli bir kültürel platform oluşturmuştur. ‘Homeros Okumaları’nın en önemli özelliklerinden biri de akademiyi toplumla buluşturmasıdır. Farklı disiplinlerden bilim insanları, yazarlar, sanatçılar, öğrenciler ve Homeros’a ilgi duyan her yaştan insan aynı ortamda bir araya gelerek ortak bir kültürel paylaşım gerçekleştiriyor. Bu durum, Homeros’un yalnızca uzmanların çalışma alanı olmadığını; insanlığın ortak kültürel mirası olarak herkes tarafından yeniden okunabileceğini ve tartışılabileceğini gösteriyor. Dünyada klasik metinlerin yaşatılması için benzer etkinlikler bulunsa da Homeros’un doğrudan destanlarının geçtiği coğrafyada bu kadar uzun soluklu biçimde sürdürülen bir geleneğin oluşması son derece değerlidir ve bu etkinlik kesintisiz bir şekilde devam etmelidir.</p>
<p><strong>‘Homeros Okumaları’nın 25. yılında hem Nolan’ın hayli konuşulan filmi ‘Odysseus’a hem sizin yeni çıkan ‘Odysseus’ kitabınıza denk gelmesi nasıl bir fark yarattı? Acaba bu yıl etkinliğe ilgi daha mı fazlaydı diye merak etmiyor değilim!</strong></p>
<p>‘Homeros Okumaları’nın 25. yılının, bir yandan Christopher Nolan’ın büyük merak uyandıran ‘Odysseus’ filmiyle, diğer yandan da benim ‘Odysseus: Hoş Geldin Yabancı’ kitabımın yayımlanmasıyla aynı döneme denk gelmesi, bence oldukça anlamlı bir rastlantı oldu. Çünkü son yıllarda Homeros’un yalnızca akademik çevrelerde değil, dünya kamuoyunda da yeniden güçlü bir ilgi odağı hâline geldiğini görüyoruz. Bu ilginin farklı alanlardan beslenmesi, Homeros’un iki bin sekiz yüz yıl önce yazılmış destanlarının hâlâ ne kadar evrensel ve güncel olduğunu bir kez daha gösteriyor. ‘Odysseia’ destanının sinemaya uyarlaması yeni değil, sinema tarihinde 40’a yakın ‘Odysseia’ konulu sinema filmi söz konusu. Sinemanın ulaştığı geniş kitleler sayesinde, daha önce Homeros’la hiç tanışmamış birçok insanın da bu destanları merak etmeye başladığını düşünüyorum. Bu durum doğal olarak Bozcaada’daki Homeros etkinliklerine yansıdı. Bu sene ilgi zirveye ulaştı.</p>
<p><strong>Üzerinde yaşadığımız toprakların antik çağlardaki zenginliğini düşünürsek ‘Homeros Okumaları’ gibi bir etkinliğin benzeri nerede düzenlenebilir? Sinop’ta örneğin Diyojen etkinliği?</strong></p>
<p>Kesinlikle düzenlenebilir; hatta Anadolu’nun kültürel mirası düşünüldüğünde bunun çok daha yaygın hâle gelmesi gerektiğini düşünüyorum. Anadolu, yalnızca büyük uygarlıkların değil, aynı zamanda insanlık tarihine yön vermiş düşünürlerin, şairlerin, filozofların ve bilim insanlarının da yaşadığı bir coğrafyadır. Bu zenginlik, kültürel etkinliklerle yeniden görünür kılınabilir. Sinop’ta Diyojen bunun en güzel örneklerinden biridir. Ancak bununla sınırlı değil. Milet’te Thales ve Anaksimandros, Efes’te Herakleitos, Klazomenai’de Anaksagoras, Halikarnassos’ta Herodotos, Knidos’ta Eudoksos ve Soranos, Bergama’da Galenos, Amasya’da Strabon gibi dünya düşünce ve bilim tarihine yön vermiş isimler Anadolu’nun yetiştirdiği evrensel değerlerdir. Onların yaşadığı kentlerde düzenlenecek okuma günleri, sempozyumlar, kültür rotaları ve halka açık etkinlikler, geçmiş ile bugün arasında güçlü bir bağ kurabilir.</p>
<p><strong>Anladığım kadarıyla Nolan’ın filmini izlediniz… Filmle ilgili yorumlarınız nedir?</strong></p>
<p>Filmi çok beğendim. Hikâyeyi tüm ayrıntılarıyla bilmeme rağmen çok etkilendim. Bir arkeolog ve Troya Kazı Başkanı olarak filmi en çok Homeros destanlarına büyük oranda bağlı kalmış olması nedeniyle değerli buluyorum. Çünkü ‘Odysseia’, yalnızca bir kahramanın eve dönüş hikâyesi değildir; Akdeniz dünyasının denizcilik kültürünü, insanın bilinmeyene duyduğu merakı, farklı toplumlarla karşılaşmasını ve uzun yolculukların dönüştürücü etkisini anlatan evrensel bir metindir. Filmin bu büyük anlatıyı günümüz izleyicisiyle buluşturması son derece önemlidir. Ayrıca filmdeki çağımızın sorunlarına ait yorumlar da çok önemli.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a7dc7f0ebef8-1786628080.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><span style="background-color: #e03e2d;"><em>Prof. Dr. <strong>Rüstem Aslan</strong></em></span></p>
<p><strong>Kitabınızla film arasında bir yakınlık kurdunuz mu? Bir ‘kardeşlik’ buldunuz mu? Ya da Nolan keşke kitabımı okuyup filmi çekseymiş diye düşündünüz mü?</strong></p>
<p>Aslında aramızdaki en güçlü bağ, ikimizin de aynı kaynağa yönelmiş olması: Homeros’un ölümsüz ‘Odysseia’ destanı. Ben ‘Odysseus: Hoş Geldin Yabancı’ kitabında Homeros’un dizeleri arasında saklı insanı, coğrafyayı ve kültürel belleği anlamaya çalıştım. Sinema ise aynı destanı kendi diliyle yeniden yorumluyor. Bu anlamda birbirimizin rakibi değil, aynı büyük anlatının farklı yolcularıyız. Odysseus’un en önemli özelliği, yolculuğunun hiç bitmemesidir. Aslında her çağ kendi Odysseus’unu yeniden yaratır. Homeros onu şiirle anlattı; ressamlar tuvale taşıdı, heykeltıraşlar mermerde yaşattı, yazarlar yeniden yorumladı, şimdi de sinema onu yeni bir dille anlatıyor. Benim kitabım da bu uzun yolculuğun küçük bir durağı.</p>
<p><strong>Sizce Odysseus nasıl bir kahraman? Modern insanla nasıl bir paralellik kurulabilir?</strong></p>
<p>Odysseus’u yalnızca güçlü bir savaşçı olarak tanımlamak eksik olur. Onu diğer destan kahramanlarından ayıran en önemli özelliği, aklıyla, sabrıyla ve değişen koşullara uyum sağlayabilme becerisiyle öne çıkmasıdır. Homeros’un dünyasında cesaret kadar zekâ, güç kadar sağduyu da bir erdemdir ve Odysseus bu erdemlerin simgesidir.</p>
<p>Bence Odysseus’u bugün hâlâ modern kılan da budur. O, mükemmel bir kahraman değildir; hata yapar, yanılır, bedel öder ama her defasında yeniden ayağa kalkmayı başarır. Yolculuğu boyunca karşılaştığı her engel onu dönüştürür. Eve döndüğünde artık Troya’dan ayrılan kişi değildir. Asıl yolculuk denizlerde değil, insanın kendi içinde gerçekleşir.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/her-cag-kendi-odysseusunu-yaratir-85373</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/7/3/1280x720/her-cag-kendi-odysseusunu-yaratir-1786628166.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bozcaada’da ‘Homeros Okumaları’ 25. yılını doldurdu… Prof. Haluk Şahin’in kuruluşuna önderlik yaptığı etkinlikte Nolan’ın ‘Odysseus’ filmi başroldeydi. Şahin, filmi “Hollywood’un son çığlığı” olarak değerlendirirken, yeni çıkan ‘Odysseus’ kitabının yazarı ve Troya Kazıları Başkanı Prof. Rüstem Aslan: “Nolan’ın filmi, Homeros destanlarına büyük oranda bağlı kaldı” diyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/kok-ayni-sesler-farkli-85372</guid>
            <pubDate>Fri, 14 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Kök aynı, sesler farklı…</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Gipsy Kings, flamenko ve rumbayı popüler müzik dünyasına taşırken köklerinden hiç kopmadı. Gitarınızı elinize aldığınızda, modern dünyanın hızı ile geleneksel kültürün o zamansız ruhunu nasıl dengeliyorsunuz?</strong></p>
<p>Benim için gelenek ve yenilik birbirinin karşıtı değil. Müziğe başladığımda etrafımda duyduğum sesler zaten hayatımın doğal bir parçasıydı. Yıllar içinde dünyanın farklı yerlerinden, farklı müziklerden çok şey öğrendim. Ama ne yaparsam yapayım, gitarımı elime aldığımda beni temsil eden o temel duygudan uzaklaşmamaya çalışıyorum. Gipsy Kings'in müziğinin de yıllar içinde değişmeden kalmasının sebebi, değişime açık olurken kim olduğumuzu unutmamamız. Yeni sesler, yeni fikirler müziğe girebilir. Fakat gitarın, flamenkonun ve bizim müziğimizi özel yapan o karakterin kaybolmasını istemiyorum.</p>
<p><strong>Müzik dünyasında size verilen ‘El Maestro’ unvanı tesadüf değil. Gitarınızla kurduğunuz o neredeyse sözel iletişim, yıllar içinde nasıl bir evrim geçirdi?</strong></p>
<p>Ben gitarı yalnızca bir enstrüman olarak görmüyorum. Söylemek istediğim bir şey olduğunda onun aracılığıyla anlatıyorum. Belki bu yüzden müzik benim için hiçbir zaman sadece ‘şarkı yapmak’ olmadı; bir duyguya, bir anıya ya da bir hikâyeye ses vermek… Yıllar bana daha çok şey öğretti ama hâlâ gitarın başına geçtiğimde öğrenmeye devam ediyorum.</p>
<p><strong>Ailenizin 1930’larda İspanya İç Savaşı’ndan kaçarak Fransa’nın güneyine yerleşmesi, tarihin en hüzünlü göç hikayelerinden biri. İspanya’dan taşınan o travma ve özlem, Arles ve Montpellier’deki kamplarda ilk gitar telleriyle buluştuğunda müziğinize nasıl bir direnç kattı?</strong></p>
<p>Ailemin geçmişi benim için önemli çünkü bugün yaptığımız müziğin arkasında yalnızca bireysel bir hikâye yok; kuşaktan kuşağa taşınan bir kültür var. Biz müziği sonradan keşfetmedik. Aile içinde, günlük hayatın bir parçası olarak yaşadık. Bizim müziğimizde neşeyi ve hüznü aynı anda hissedebilmenizin nedenlerinden biri de belki bu. Benim için önemli olan geçmişte yaşananları sadece hatırlamak değil, o mirası bugün de yaşatabilmek.</p>
<p><strong>Bugün sahnede çocuklarınız veya yeğenlerinizle aynı ritmi yakalarken, geçmiş mirasınıza sahip çıkmanın sorumluluğunu hakkında nasıl hissediyorsunuz?</strong></p>
<p>Bunu bir sorumluluktan çok büyük bir mutluluk olarak görüyorum. Çünkü müzik ailemizde her zaman birlikte yapılan bir şey oldu. Şimdi oğullarımla aynı sahnede olmak; benim çocukluğumdan beri içinde olduğum bu dünyanın onların hayatında da devam ettiğini görmek çok özel. Ama yeni kuşağa yalnızca geçmişi teslim etmek istemiyorum. Onların kendi fikirlerini, kendi müzikal karakterlerini ortaya koymalarını da istiyorum.</p>
<p>Çünkü bir mirasın gerçekten yaşaması, olduğu yerde korunmasıyla değil, yeni insanlar tarafından yeniden yorumlanmasıyla mümkün. Onların benden bir şeyler öğrenmesi kadar benim de onlardan bir şeyler öğrenmem önemli.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a7dc573baef7-1786627443.png" alt="" width="500" height="500" /></p>
<p><strong>Klasikleşmiş eserleri sahnede çalarken, aradan geçen onlarca yıla rağmen ilk günkü o ham enerjiyi ve coşkuyu korumayı nasıl başarıyorsunuz?</strong></p>
<p>Sanırım bunun en önemli nedeni, sahneye çıktığımızda geçmişteki başarılarımızı düşünmememiz. Önümüzde o anda bizimle buluşan bir seyirci var ve o geceyi onlarla birlikte yaratıyoruz. Hâlâ gitarı elime aldığımda bundan keyif alıyorum. Galiba enerjinin kaynağı da burada. Müziği seviyorsanız, yıllar geçse de sahneye çıkmak için hâlâ bir nedeniniz oluyor.</p>
<p><strong>Bugün genç müzisyenlerle çalışırken veya ailenin yeni kuşaklarıyla sahne alırken bu mirası nasıl aktarıyorsunuz?</strong></p>
<p>Ben müziğin sadece konuşarak ya da anlatarak öğretilebileceğine inanmıyorum. Birlikte çalmak çok daha güçlü bir yöntem. Oğullarımla da böyle çalışıyoruz. Bir araya geliyoruz, gitarlarımızı alıyoruz ve ortaya çıkan fikirleri birlikte geliştiriyoruz. Onlara “şöyle çalmalısın” demekten çok, kendi seslerini bulmalarını istiyorum. Çünkü onların müziği benim müziğimin kopyası olmamalı. Bizim geçmişimizden gelen temel duyguyu koruyabilirler ama kendi dönemlerinin seslerini de bunun içine katabilirler. Benim için kuşaktan kuşağa aktarım tam olarak bu: Kökleri korumak ama dalların büyümesine izin vermek.</p>
<p><strong>İstanbul konseriniz için heyecanlı mısınız? Neler hissettiriyor size bu şehirde olmak?</strong></p>
<p>Evet, hem de çok. Türkiye’ye daha önce defalarca geldik ve her seferinde çok güçlü bir karşılık gördük. Uzun bir müzik yolculuğundan sonra hâlâ farklı şehirlerde insanlarla aynı şarkılar üzerinden buluşabilmek benim için büyük bir şans. İstanbul’un kendine özgü bir karakteri var. Şehre her geldiğinizde farklı bir şey keşfedebiliyorsunuz. Tarihi, insanları, yemekleri ve günlük hayatın enerjisi bir araya geldiğinde ortaya gerçekten başka hiçbir yere benzemeyen bir atmosfer çıkıyor.</p>
<p>Ben İstanbul’a geldiğimde biraz dolaşmayı, şehri hissetmeyi seviyorum. Daha önceki gelişlerimizden aklımda kalan güzel anılar var. Özellikle yemek konusunda Türkiye'nin bende ayrı bir yeri olduğunu söyleyebilirim. Baklavayı da gerçekten çok seviyorum! Ama İstanbul'la ilgili en güzel şeylerden biri, burada insanların duygularını saklamaması. Bunu özellikle konserlerde çok net hissediyorsunuz.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em>Gipsy Kings, 18 Eylül’de Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda.</em></span></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/kok-ayni-sesler-farkli-85372</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/7/2/1280x720/kok-ayni-sesler-farkli-1786627467.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Gitarın tellerinde taşınan bir aile mirası, yıllara direnen melodiler ve hâlâ ilk günkü heyecanını koruyan bir sahne… Gipsy Kings’in kurucu üyesi Tonino Baliardo, grubun köklü müzikal yolculuğunu, zamansız melodilerini ve İstanbul konseri öncesi, şehirle kurduğu özel bağı anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
