<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/iyi-yemek-yetmez-86364</guid>
            <pubDate>Sat, 29 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> İyi yemek yetmez</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bir kentin yeme-içme kültürünü yalnızca masaya gelen tabakların lezzetiyle ölçemeyiz. İşin arkasındaki mutfak felsefesine, şefin malzeme ve teknikle kurduğu diyaloğa, kava disiplinine ve hepsinden önemlisi salonda hissettiğiniz servis adabına bakmak gerekir. İstanbul, tam da bu dinamiklerin kesiştiği; Osmanlı kıyılarından Uzak Doğu tekniklerine uzanan, oldukça heyecan verici bir gastronomi kenti aslında. Biz bunu çok hissetmesek de bu şehirde bir gastronomi atlası oluştursaydık haritanın ne kadar renkli olduğu ortaya çıkardı. Bu açıdan dört restoran yolculuğundan söz edeceğim. Ama önce birkaç satırla başlıktaki konuya değineyim. Yükselen gastronomi konseptleriyle birlikte gastronomi, pek çok yatırımcı için önemli bir iş alanı haline geldi. Oteller de gastronomiyi bir çekim noktası olarak kullanmaya çalışıyor. Bugün sözünü edeceğim adresler, İstanbul’un bu alandaki en iyi örnekleri arasında.</p>
<p>Öncelikle konuyu biraz da yatırım, yani gastroekonomi açısından değerlendirelim. Gastronomi önemli bir çekim noktası; bu nedenle yatırım açısından da cazip. Ancak yatırımcının yanıtlaması gereken soru şu: Hedefiniz nedir? Bunu sormak gerekiyor çünkü bugün pek çok işletme popüler olsa da zarar ediyor.</p>
<p>Ne kadar çekici ve popüler olursa olsun, üst üste zarar eden bir işletmeye hiçbir yatırımcı sabretmez. ‘Çekim noktası olsun, imajıma destek versin’ söylemi, bilançoda peş peşe zarar görüldüğünde bütün cazibesini yitirir. Bu yüzden popüler noktalarda her yıl bir işletme kapanırken bir diğeri açılıyor.</p>
<p>Hedef kısa vadeli değilse ve geçici heveslerden söz etmiyorsak sürdürülebilir başarı, gastronomi yatırımının araç değil amaç olmasını gerektirir. Onu nereye, hangi alana ya da hangi mekâna konumlandırırsanız konumlandırın, sonuç değişmez. Başarının formülü basit görünse de her unsurun ayrı bir uzmanlık gerektirmesi, başarılı işletmelerin sayısını azaltıyor. Gastronomide başarı karesinin dört unsurundan biri çoğu zaman eksik kalıyor.</p>
<p>Başarı karesi: Hizmet, lezzet, finans ve müşteri iletişimi.</p>
<p>Gelelim diğer konuya: Yazının başında da söylediğim gibi son dönemde hem menü yenilikleri hem de servis kalitesiyle öne çıkan dört farklı adresten bu hafta söz edeceğim. Bunların arasında başarılı otel restoranları da bulunuyor...</p>
<p><strong>SARAYIN HAFIZA ARŞİVİ</strong></p>
<p>Çırağan Sarayı’nın Boğaz’a nazır terasında konumlanan ‘<em>Tuğra Restoran’</em>, yalnızca bir otel restoranı değil; Osmanlı kıyı ve saray gastronomisini bugünün çağdaş teknikleriyle yeniden yorumlayan, yaşayan bir gastronomi kütüphanesi. Bu nedenle yabancı konuklara yönelik tavsiye listelerinde de her zaman ilk sıralarda yer alıyor.</p>
<p>Gault &amp; Millau’dan üç şapka alan ve Michelin Rehberi’nin tavsiye listesinde yer alan restoran, Mutfak Şefi <strong>Onur Dönmez</strong> ve ekibinin hazırladığı yeni ‘Taâmât-ı Sâhil-i Hâssa’ menüsüyle çıtayı yine yükseltmiş.</p>
<p>Bu özel gastronomi kütüphanesindeki yolculuğumuza, Mardin kırmızı mercimeği ile sarı mercimek favasının naneli tereyağıyla buluştuğu rafine bir ‘Çeşm-i Nigâr’ çorbasıyla başladık. Ardından masamıza gelen ‘Kelle Söğüş’, uykuluk kreması ve soğan turşusuyla ezber bozan bir forma kavuşmuş. Herkesin damak tadına hitap etmeyebilir ama benim için son dönemin en yaratıcı açılımlarından biri oldu.</p>
<p>Naneli yoğurt buzlaması eşliğindeki ‘Lakerda’ ise geleneksel reçetelerin nasıl rafine edilebileceğinin dersi niteliğinde. Ana tabaklarda saray ihtişamını sonuna kadar hissediyorsunuz: Yavaş pişmiş kuzu kol ve patlıcan çıtırdatmasıyla sunulan ‘Hünkâr Beğendi 2.0’, keşkek ve deveci armuduyla dengelenen Kuzu İncik ile kuzugöbeği mantarlı ‘Bonfilenin İki Yüzü’, damakta adeta birer lezzet şölenine dönüşüyor.</p>
<p><strong>ANADOLU’NUN DENGELİ SESİ</strong></p>
<p>Tarihî Yarımada’nın büyüleyici neoklasik mimariye sahip avlusunda konumlanan ‘<em>Avlu Restaurant’</em>, Executive Chef <strong>Özgür Üstün</strong> yönetiminde Anadolu’nun kadim ürün çeşitliliğini yerel üreticilerden tedarik ederek modern bir gastronomi diline dönüştürüyor.</p>
<p>Avlu’nun menüsünde modern balık-ekmek yorumu, Ege zeytinyağlıları, yerel enginar, saatlerce kısık ateşte pişirilerek dokusu yumuşatılmış kuzu incik çeşitleri ve ‘taş fırından’ çıkan lezzetler dikkati çekiyor. Avlu, Anadolu mutfağının vurucu lezzetleri arasında kısa bir tura çıkarıyor sizi. Bahçede yetiştirdikleri ürünler de doğallığın bir simgesi. Tüm ekip burası için seferber olmuş gibi. Taş fırın, hem niteliği hem de görüntüsüyle mekâna ve lezzete değer katmış. Mezeler tam anlamıyla Anadolu’ya özgü. Deniz ürünleri çok öne çıkmasa da lezzetli dokunuşlarıyla dikkati çekiyor.</p>
<p><strong>ÇAĞDAŞ İZAKAYA DİSİPLİNİ</strong></p>
<p>İstinyePark’ta yer alan, Rainer Becker’ın dünyaca ünlü çağdaş Japon konsepti ‘<em>Zuma’</em>; yüksek tempolu enerjisi, kusursuz bıçak disiplini ve robata ızgara ustalığıyla çizgisini her zamanki gibi istikrarlı biçimde koruyor. Bunu her şehirde başarabilmek, doğru şeflerle mümkün. <em>‘Zuma’</em>nın uluslararası havasını restorana girer girmez hissedebiliyorsunuz. Menüde denenecek pek çok seçenek var; tadım menüsü de oldukça geniş bir yelpaze sunuyor. Gastronomide ‘sunmak’ kavramının ‘sunum tasarımı’ karşılığını bulduğu yerlerden biri kuşkusuz ‘<em>Zuma’</em>. Tartardan beef gyoza’ya, spicy beef tenderloin’dan kokteyllere uzanan sunumlar ve kalite anlayışı, gastronomi yatırımcıları için örnek bir düzen oluşturuyor.</p>
<p>Masadaki bu kusursuz akışın arkasında, en az lezzetler kadar önemli kurumsal bir altyapı var. ‘<em>Zuma</em>’yı da bünyesinde barındıran Doğuş Yeme-İçme, Turizm ve Perakende Grubu; sektördeki servis, liderlik ve kurum kültürü eğitimleriyle Birleşik Krallık merkezli köklü Institute of Hospitality (IoH) onayını alarak Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdi. Eğitim, standart ve sürdürülebilir kalite olmazsa olmaz. Aksi halde o restoranlar her yıl yeni bir isimle açılıyor.</p>
<p><strong>ATEŞİN YALIN HÂLİ</strong></p>
<p>Çırağan rıhtımında, dalga sesleri eşliğinde kömür ateşinin en yalın hâline odaklanan ‘<em>Bosphorus Grill’</em>, malzemeyi boğmadan öne çıkaran açık hava ızgara geleneğini yaşatıyor.</p>
<p><em>‘Bosphorus Grill</em>’de günlük tezgahtan seçilen yerel deniz ürünleri, taze Ege ve Marmara balıkları ile kuru dinlendirilmiş etler doğrudan meşe kömüründe mühürleniyor. Taze Ege otlarıyla hazırlanan ferah mezeler ve köz lezzetleri, iyi kurgulanmış Akdeniz kavasıyla birleştiğinde Boğaz hattının en keyifli açık ateş deneyimlerinden birini sunuyor. Adeta gizli kalmış bir Boğaz sırrı.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/iyi-yemek-yetmez-86364</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/6/4/1280x720/iyi-yemek-yetmez-1787899199.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bir gastronomi yatırımını kalıcı kılan yalnızca popülerlik değil; hizmet, lezzet, finans ve müşteri iletişiminin aynı hedefte buluşması. İstanbul’un dört farklı adresi, sürdürülebilir başarının mutfaktan servise uzanan bütünlüklü bir anlayış gerektirdiğini gösteriyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/altin-kizin-vedasi-86363</guid>
            <pubDate>Sat, 29 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Altın Kız’ın vedası</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Dolly Parton</strong>’ın hikâyesi, Amerikan rüyasının payetlerle süslenmiş hali gibiydi. 19 Ocak 1946’da Tennessee’de, tek odalı bir kulübede dünyaya geldi. On iki çocuklu ailenin dördüncü çocuğuydu. Okuma yazma bilmeyen babası <strong>Robert Lee Parton</strong> çiftçilik ve inşaat işlerinde çalışıyor, annesi <strong>Avie Lee</strong> ise çocuklarına eski halk şarkıları söylüyordu. Parton’ın müzikal hafızasının temelleri de bu kalabalık ve yoksul evde atıldı. Henüz çocukken yerel radyolarda şarkı söyledi; liseden mezun olduğu günün ertesinde Nashville’e giderek hayatının yönünü değiştirdi.</p>
<p>1967’de yayımlanan ilk albümü <em>‘Hello, I’m Dolly’</em>, ona country dünyasının kapılarını açtı. <strong>Porter Wagoner</strong>’ın televizyon programındaki yılları şöhretini büyütse de Parton, bir süre sonra kendi kanatlarıyla uçmak istedi. Wagoner’dan ayrılırken yazdığı <em>‘I Will Always Love You’</em>, yıllar sonra <strong>Whitney Houston</strong>’ın yorumuyla yeniden doğdu ve müzik tarihinin en büyük baladlarından birine dönüştü. <em>‘Jolene’</em>, <em>‘Coat of Many Colors’</em> ve <em>‘9 to 5’</em> ise yalnızca hit olmadı; kıskançlık, yoksulluk, kadın emeği ve sınıf meselesini yalın ama güçlü hikâyelere dönüştürdü.</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">ÖNYARGILARI YIKAN KADIN</span></strong></p>
<p>Kariyeri her zaman düz bir çizgide ilerlemedi. Country çevreleri pop müziğe yönelmesini eleştirdi, bazı albümleri beklenen ilgiyi görmedi. Gösterişli görünümü nedeniyle yeteneği zaman zaman küçümsendi. O ise sarı perukları, kristal taşları ve abartılı silueti bir zırha çevirdi; insanların önce görüntüsüne gülmesine izin veriyor, ardından zekâsı ve şarkı yazarlığıyla bütün önyargıları dağıtıyordu.</p>
<p>Sinemada <em>‘9 to 5’</em> ve <em>‘Steel Magnolias’</em> gibi yapımlarla başarı kazandı; 1980’lerin sonunda <strong>Emmylou</strong> <strong>Harris</strong> ve <strong>Linda Ronstadt</strong>’la kaydettiği <em>‘Trio’</em> albümüyle müzikal ağırlığını yeniden hatırlattı. 2023 tarihli ‘Rockstar’ ile 77 yaşında rock sahnesine adım atması, kendini yenileme arzusunun son örneklerinden biriydi.</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">KAMERALARDAN UZAKTA</span></strong></p>
<p>Özel yaşamında ise şöhretin tam tersine, sessizliği seçti. Nashville’e geldiği ilk gün tanıştığı <strong>Carl Dean</strong> ile 1966’da evlendi. Dean kameralardan uzak kaldı; çiftin yaklaşık 60 yıl süren evliliği, Hollywood’un en merak edilen ama en az görüntülenen birlikteliklerinden biri oldu. Çocuk sahibi olmayan Parton, kardeşlerinin ve yeğenlerinin hayatında güçlü bir figürdü. Carl Dean’in 2025’teki ölümü onu derinden sarstı. Sağlık sorunları nedeniyle sahne çalışmalarını ertelemek zorunda kalsa da üretmekten vazgeçmedi.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a912c1d9bd57-1787898909.png" alt="" width="500" height="281" /></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">SERVETİNİ PAYLAŞAN YILDIZ</span></strong></p>
<p>Parton’ın etkisi müzikle sınırlı değildi. Babasının okuyamamasından hareketle kurduğu <em>‘Imagination Library’</em>, çocuklara yüz milyonlarca ücretsiz kitap ulaştırdı. Tennessee’deki yangın mağdurlarına yardım etti, Covid-19 aşı araştırmalarına bağışta bulundu ve kazandığı serveti doğduğu bölgeye yatırdı. <em>‘Dollywood’</em> ile hem bir eğlence imparatorluğu kurdu hem de binlerce kişiye iş sağladı.</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">KUŞAKLARI AŞAN MİRAS</span></strong></p>
<p><strong>Miley Cyrus</strong>’ın vaftiz annesi ve en önemli yol göstericilerinden biri olan Parton; <strong>Taylor Swift</strong>’ten <strong>Kacey Musgraves</strong>’a, <strong>Shania Twain</strong>’den <strong>Beyoncé</strong>’ye kadar farklı kuşaklardan kadınlara ilham verdi. Beyoncé’nin <em>‘Jolene’</em>i yeniden yorumlaması, Parton’ın şarkılarının çağdan çağa değişebilen gücünü bir kez daha gösterdi. Sosyal medyada başlattığı <em>‘Dolly Parton Challenge’</em> bile onun yeni kuşakların dilini ne kadar iyi okuyabildiğinin kanıtıydı.</p>
<p>Dolly Parton, 25 Ağustos 2026’da Nashville’de öldüğünde geride yalnızca milyonlarca albüm, ödül ve unutulmaz şarkı bırakmadı. İnsanların kendileriyle dalga geçilmesinden korkmadan parlayabileceğini; gösteriş ile derinliğin, ticari zekâ ile iyiliğin aynı kişide buluşabileceğini gösterdi. Onu kalıcı kılan, ışığının büyüklüğünden çok o ışığı başkalarıyla paylaşma biçimiydi.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/altin-kizin-vedasi-86363</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/6/3/1280x720/altin-kizin-vedasi-1787899044.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Tennessee’nin yoksul dağlarından dünya sahnelerine uzanan Dolly Parton, country müziğin kraliçesi olmanın çok ötesinde bir figürdü. Şarkıları, zekâsı, cömertliği ve kendine özgü duruşuyla kuşaklar boyunca popüler kültürün kalıcı isimlerinden biri oldu. 80 yaşında hayata veda eden Parton, ardında müziğin sınırlarını aşan bir miras bıraktı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/sonsuzlugun-benekli-yuzu-86317</guid>
            <pubDate>Fri, 28 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Sonsuzluğun benekli yüzü</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Yayoi Kusama, ardında yalnızca müzelerde sergilenen eserler değil, dünyaya bakma biçimimizi değiştiren bir görsel dil bıraktı. Benekler, balkabakları, sonsuza uzanan aynalar ve tekrar eden ağlarla tanınan Japon sanatçı, 14 Ağustos’ta Tokyo’da 97 yaşında hayatını kaybetti. Ölümüne kadar üretmeyi sürdüren Kusama, kişisel korkularını evrensel bir sanat deneyimine dönüştüren 20. ve 21. yüzyılın en etkili isimlerinden biriydi.</p>
<p>1929’da Japonya’nın Matsumoto kentinde, tohum tüccarı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Küçük yaşlardan itibaren çevresini kaplayan ışıklar, çiçekler ve benekler gördüğünü anlatıyordu. Resim yapmak, bu halüsinasyonlarla baş etmesinin yolu oldu. Ailesinin karşı çıkmasına rağmen Kyoto’da geleneksel Japon resmi eğitimi aldı; ancak kendisine biçilen sınırları reddederek 1957’de ABD’ye, ertesi yıl da New York’a taşındı.</p>
<p><strong>New York’ta açılan yol</strong></p>
<p>Kusama, erkek sanatçıların hâkimiyetindeki 1960’lar New York sanat çevresinde kısa sürede kendine özgü bir alan açtı. Tuvali küçük fırça darbeleriyle örttüğü ‘Infinity Nets’ serisi, sonsuzluk fikrini saplantılı bir tekrar üzerinden görünür kılıyordu. Mobilyaları kumaştan yapılmış çıkıntılarla kapladığı ‘Accumulation’ heykelleri ise korku, arzu ve bedene ilişkin gerilimleri açığa çıkardı. Minimalizm, pop art, feminist sanat ve performansın kesiştiği yerde duran Kusama, hiçbir akıma bütünüyle teslim olmadı.</p>
<p><strong>Aynalarla çoğalan dünya</strong></p>
<p>1965 tarihli ‘Infinity Mirror Room—Phalli’s Field’, aynalarla çoğalan biçimleri izleyicinin çevresine yerleştirerek sanat eserini seyredilen bir nesne olmaktan çıkardı. 1966’da Venedik Bienali’nin dışında gerçekleştirdiği ‘Narcissus Garden’da bin 500 aynalı küreyi sergiledi ve bunları “Kişisel narsisizminiz satılıktır” diyerek satışa sundu. Bu müdahale, sanat piyasasına yöneltilmiş keskin bir eleştiriydi.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a902dbb1d04b-1787833787.jpg" alt="" width="500" height="640" /></p>
<p>1973’te Japonya’ya dönen sanatçı, 1977’den itibaren kendi isteğiyle Tokyo’daki bir psikiyatri hastanesinde yaşamaya başladı; her gün yakınındaki atölyesine giderek üretimini sürdürdü. Kariyerinin 1990’larda yeniden keşfedilmesiyle balkabağı heykelleri, ‘Infinity Mirror Rooms’ ve ziyaretçilerin beyaz bir mekânı renkli çıkartmalarla dönüştürdüğü ‘The Obliteration Room’ dünya çapında geniş kitlelere ulaştı. Kusama, müze ziyaretini edilgen bir deneyim olmaktan çıkararak seyirciyi eserinin parçasına dönüştürdü.</p>
<p><strong>Podyuma uzanan iz</strong></p>
<p>Sanatçının etkisi moda dünyasında da güçlüydü. Daha 1960’larda kendi kıyafetlerini tasarlayan, beden boyama performansları düzenleyen ve Kusama Fashion Company’yi kuran sanatçı, beneklerini giyilebilir bir kimliğe dönüştürdü. Louis Vuitton ile 2012’de Marc Jacobs döneminde başlayan iş birliği, 2023’te çantalardan ayakkabılara, mağaza vitrinlerinden dev şehir enstalasyonlarına uzanan yeni bir koleksiyonla devam etti. Bu ortaklık, sanat ile lüks tüketim arasındaki sınırları yeniden tartışmaya açarken Kusama’nın görsel dilini popüler kültürün en tanınan kodlarından biri haline getirdi.</p>
<p><strong>Yaşayan bir sanat yapıtı</strong></p>
<p>Kusama’nın kırmızı peruğu ve benekli kıyafetleri de eserlerinden ayrı düşünülemeyen bilinçli bir otoportreydi. O, kendisini yalnızca temsil etmekle kalmadı; yaşayan bir sanat yapıtına dönüştürdü. Korkudan doğan benekleri sonsuzluğun simgesine çevirirken çağdaş sanata, modaya ve görsel kültüre kolayca silinmeyecek bir iz bıraktı.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/sonsuzlugun-benekli-yuzu-86317</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/1/7/1280x720/sonsuzlugun-benekli-yuzu-1787833814.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Japon sanatçı Yayoi Kusama, 97 yaşında hayata veda etti. Çocukluk yıllarında gördüğü halüsinasyonları beneklere, ağlara ve aynalı odalara dönüştüren Kusama; çağdaş sanatın sınırlarını aşarak modadan popüler kültüre uzanan benzersiz bir görsel evren kurdu. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/gobeklitepeden-floransaya-86316</guid>
            <pubDate>Fri, 28 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Göbeklitepe’den Floransa’ya</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Damat Tween, Pitti Uomo’nun ardından bu kez Floransa’daki Rinascente vitrinlerinde Göbeklitepe’den ilham alan ‘The First Code-From Göbeklitepe to Florence’ koleksiyonuyla yer aldı. Koleksiyon, Anadolu’nun 12 bin yıllık görsel hafızasını keten, jakar dokumalar ve rahat terzilikle günümüz erkek gardırobuna taşıyor. <strong>Büşra Orakçıoğlu Biberoğlu</strong> ile bu kültürel referansın tasarım diline nasıl çevrildiğini, İtalyan müşterinin yaklaşımını ve markanın uluslararası pazardaki yol haritasını konuştuk.</p>
<p><strong>Damat Tween uzun süredir Pitti Uomo’da yer alıyor. Rinascente vitrinlerinde görünür olmak markanın İtalya’daki yolculuğunda nasıl bir aşamaya işaret ediyor?</strong></p>
<p>Pitti Uomo, yıllardır ülkemizi uluslararası modada temsil ettiğimiz ve küresel alıcılarla buluştuğumuz önemli bir platform. Ancak modanın mabetlerinden biri sayılan La Rinascente’nin tüm vitrinlerini tek başımıza domine etmek, İtalya yolculuğumuzda yepyeni bir ligin habercisi. Bu adım, Damat Tween’i ‘katılımcı marka’dan ‘oyun kurucu ve ilham veren lüks marka’ seviyesine taşıyan tarihi bir dönüm noktası.</p>
<p><strong>İtalyan moda endüstrisinin kendi tasarım mirasıyla güçlü bir bağı var. Bir Türk markasının Floransa’da, Rinascente gibi sembolik bir noktada bu ölçekte yer bulmasını hangi etkenlere bağlıyorsunuz?</strong></p>
<p>Damat Tween’in Floransa’nın kalbi Duomo Meydanı’nda bu ölçekte yer alması; yıllardır taviz vermediğimiz yüksek dikim kalitemizin, İtalyan kumaş uzmanlığımızın ve global ölçekte evrensel bir hikaye anlatabilme becerimizin sonucu. Bu iş birliği, küresel lüks pazarda sunduğumuz değerin İtalya’da kabul gördüğünün en somut kanıtı.</p>
<p><strong>‘The First Code-From Göbeklitepe to Florence’ koleksiyonu iki farklı kültürel coğrafya arasında bağ kuruyor. Göbeklitepe fikri nasıl ortaya çıktı; 12 bin yıllık bir mirası bugünün erkek gardırobuna aktarırken nereden başladınız?</strong></p>
<p>Göbeklitepe, insanlığın ilk estetik ve sembolik kodlarını barındırıyor. Bu 12 bin yıllık mirası, Batı estetiğinin ve Rönesans’ın merkezi Floransa ile buluşturma fikri tamamen ‘ilk kodlar’ kavramından doğdu. Tasarım sürecine başlarken tarihi objeleri kopyalamak yerine, o dönemin sembolik dilini ve üretim dinamiklerini günümüz modern erkeğinin ihtiyaç duyduğu çabasız şıklıkla harmanladık.</p>
<p><strong>Moda, kültürel miras ve yerel zanaatlardan sıkça besleniyor; ancak bu yaklaşımın folklorik bir anlatıya dönüşme riski de var. Siz nasıl bir tasarım dili geliştirdiniz?</strong></p>
<p>Göbeklitepe’yi etnik desenler üzerinden değil; formlar, dokular ve renk paletleri üzerinden modernleştirdik. Taşların ham ama geometrik estetiğini minimalist kesimlere, akışkan siluetlere ve çağdaş terzilik detaylarına dönüştürdük. Bu ilk görsel hafızayı soyutlayarak günümüz şehirli erkeğinin gardırobuna adapte ettik; böylece etnik değil, çağdaş ve rafine bir siluet çıktı ortaya.</p>
<p><strong><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a902d3fdace9-1787833663.jpg" alt="" width="500" height="333" /></strong></p>
<p><strong>Koleksiyonda keten belirgin bir yer tutuyor. Bu malzeme seçimi yalnızca mevsimsel ve işlevsel nedenlere mi dayanıyor, yoksa koleksiyonun çıkış noktasıyla da ilişkili mi?</strong></p>
<p>Keten bizim için anlatmak istediğimiz medeniyet hikayesinin tam merkezinde yer alan felsefi bir unsur. Topraktan doğan natürel bir lifin, usta ellerde işlenerek lüks ve sofistike bir tasarım nesnesine dönüşmesi; insanlığın Göbeklitepe’den bu yana sürdürdüğü medeniyet, yaratım ve üretim yolculuğunu simgeliyor. Ketenin ham, doğal ve nefes alan dokusu, Anadolu’nun toprağıyla kurduğumuz kadim bağı modern moda diliyle somutlaştıran en önemli aktör oldu.</p>
<p><strong>Göbeklitepe’nin sembolleri ve dokuma izleri koleksiyonun hangi ayrıntılarına yansıyor? Tasarımlara yakından bakıldığında bu referanslar nerelerde görülebilir?</strong></p>
<p>Göbeklitepe’nin T sütunlarındaki ikonik kabartmalar ve dönemin dokuma izleri, koleksiyonumuzda mikro jakar dokumalardan astar detaylarına, nakış ve düğme kabartmalarından keten gömleklerin natürel tonlarına uzanıyor. Markamızın imzası Kral Mührü ile 12 bin yıllık bu sembolik dili ortak bir görsel dünyada buluşturduk.</p>
<p><strong>Bu sezon Pitti Uomo’da dikkatinizi çeken başlıca değişim neydi? Erkek modasının önümüzdeki birkaç yılda hangi yöne ilerleyeceğini düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Bu sezon Floransa’da bizi en çok etkileyen değişim; formal giyim ile casual giyim arasındaki sınırların tamamen ortadan kalkması ve ‘eforsuz lüks’ kavramının baskın hale gelmesiydi. Erkek modası önümüzdeki yıllarda çok daha fazla ‘işlevsel şıklık’ ve ‘doğal materyal’ odaklı bir yöne kayıyor. Ağır, sert tasarımlar yerini nefes alan, vücutla hareket eden, zamansız ve sürdürülebilir parçalara bırakıyor.</p>
<p><strong>Rinascente’de koleksiyona gösterilen ilgiden söz ediliyor. İtalyan müşterilerin tercihleriyle Türkiye’deki Damat Tween müşterilerinin tercihleri arasında ne tür farklılıklar gözlemlediniz?</strong></p>
<p>Rinascente’de ilk günden yakaladığımız satış başarısı ve aldığımız geri dönüşler muazzamdı, bizleri çok gururlandırdı. İtalyan müşterisi kumaşın dokusunu, dikiş kalitesini ve tasarımın özgünlüğünü çok hızlı analiz eder ve konfor odaklı parçalara yönelir. Türk müşterimiz ise şıklığı ve fit kalıpları daha ön planda tutar. Ancak ‘The First Code’ koleksiyonumuz her iki pazarın beklentisini ortak noktada buluşturmayı başardı.</p>
<p><strong>Uluslararası pazarda ürün kadar markanın kurduğu anlatı da önem taşıyor. Sizin tanımladığınız ‘Türk lüksü’ hangi unsurlardan oluşuyor?</strong></p>
<p>Bizim tanımladığımız ‘Türk Lüksü’; köklü bir zanaat mirasını, Anadolu’nun zengin kültürel derinliğini ve modern İtalyan kumaş kalitesini yenilikçi bir tasarım diliyle buluşturan rafine bir anlayış… Uluslararası tüketiciye sattığımız şey sadece bir kıyafet değil; arkasında binlerce yıllık medeniyet kodları barındıran rafine bir yaşam tarzı…</p>
<p><strong>Rinascente projesini tek seferlik bir iş birliği olarak mı, yoksa markanın uluslararası büyüme planının bir parçası olarak mı görüyorsunuz? </strong></p>
<p>Rinascente projesi Damat Tween’in global lüks pazarındaki yeni konumlanmasının güçlü bir başlangıcı. Floransa, Roma ve Torino’daki Rinascente vitrinlerimizle attığımız bu güçlü imzayı; önümüzdeki dönemde Paris, Londra ve New York gibi dünya modasının diğer merkezlerine taşımayı hedefliyoruz.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/gobeklitepeden-floransaya-86316</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/1/6/1280x720/gobeklitepeden-floransaya-1787833685.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Orka Holding Yönetim Kurulu Üyesi Büşra Orakçıoğlu Biberoğlu, Damat Tween’in Rinascente vitrinlerine taşınan ‘The First Code-From Göbeklitepe to Florence’ koleksiyonunu; kültürel miras, çağdaş terzilik ve markanın uluslararası hedefleri üzerinden anlatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/ailenin-karanlik-baglari-86315</guid>
            <pubDate>Fri, 28 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Ailenin karanlık bağları</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>İşlevsiz aile hikâyelerine pek de yabancı değiliz; ancak <strong>Karim Aïnouz</strong>, <em>‘Rosebush Pruning’</em>de çıtayı yükseltiyor. Yönetmen, dışarıdan kusursuz görünen bir hayatın altında biriken öfkeyi, bastırılmış arzuları ve güç mücadelelerini kışkırtıcı bir aile portresine dönüştürüyor.</p>
<p>Katalonya güneşinin altında, dışarıdan bakıldığında oldukça rahat bir hayat sürdüğü düşünülen ancak kendi içinde pek de huzurlu olmayan Amerikalı bir aileyle tanışıyoruz. Barselona yakınlarındaki büyük villalarında her şey kusursuz görünüyor; biraz yaklaştığımızda ise sevginin çoktan sahiplenme, alışkanlık ve bağımlılıkla iç içe geçtiğini anlıyoruz.</p>
<p>Bu tuhaflığın geçmişi de en az bugünü kadar sıra dışı. Aile, yıllar önce New York’tan İspanya’ya taşınmış; anneleri bir kurt saldırısına kurban gitmiş. Geriye kör ve baskıcı baba ile artık yetişkin olan dört çocuk kalmış: Ed, Anna, Robert ve Jack. Dördü de yetişkin olmasına rağmen evdeki düzen onları hâlâ çocukluk rollerinde tutuyor. Kimsenin gerçekten kendi hayatına geçemediği, herkesin birbirini izlediği ve en küçük değişiklikte dengenin bozulduğu bir ev burası. Para sorun değil, çalışmak ise pek kimsenin gündeminde yok; hayatları pahalı kıyafetler, küçük saplantılar ve birbirlerine duydukları fazlasıyla yoğun ilgi etrafında dönüyor.</p>
<p><strong>Tracy Letts</strong>’in canlandırdığı baba, görme yetisini kaybetmiş olsa da çocukları üzerindeki hâkimiyetini yitirmiş değil. Onları rahatlıkla aşağılıyor, sınırlarını ihlal ediyor ve bütün bunları neredeyse sıradan bir aile alışkanlığı gibi sürdürüyor. Jack’in sevgilisi Martha ilk kez eve geldiğinde Anna’dan genç kadını ayrıntılarıyla tarif etmesini, hatta bedeniyle ilgili soruları yanıtlamasını istemesi, bu ailede mahremiyet denen şeyin ne kadar zayıf olduğunu anlamamız için yeterli oluyor.</p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">GİTMEK İHANETE DÖNÜŞÜNCE</span></h2>
<p>Kardeşlerin arasında dışarıdaki hayata en fazla yaklaşan kişi Jack. Son olarak <em>‘Half Man’</em>de izlediğimiz <strong>Jamie Bell</strong>’in canlandırdığı Jack, sevgilisi Martha’yla yeni bir hayat kurmak ve evden ayrılmak istiyor. Normal şartlarda oldukça sıradan sayılabilecek bu karar, burada neredeyse aileye ihanet anlamına geliyor. Çünkü Jack yalnızca kardeşlerden biri değil; ailenin dengesinin ta kendisi. Onun gitme ihtimali güçlendikçe kardeşlerin zaten pek sağlıklı olmayan ilişkileri de iyice açığa çıkıyor.</p>
<p>Oyuncu kadrosu oldukça güçlü. <strong>Riley Keough</strong>, <strong>Callum Turner</strong>, <strong>Jamie Bell</strong>, <strong>Elle Fanning</strong> ve <strong>Lukas Gage</strong> başı çekerken ‘<em>Daisy Jones &amp; The Six’</em>, <em>‘Masters of the Air’</em>, <em>‘Billy Elliot’</em>, <em>‘The Great’</em> ve <em>‘The White Lotus’</em> gibi yapımlardan tanıdığımız isimleri bu kez aynı tuhaf aile evreninde izliyoruz. Tracy Letts ailenin baskıcı babası rolünde, <strong>Pamela Anderson</strong> ise yıllar önce kaybettikleri anne olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a902ca3dce41-1787833507.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">LANTHİMOS DÜNYASININ İZLERİ</span></h2>
<p><em>‘Rosebush Pruning’</em>, <strong>Marco Bellocchio</strong>’nun 1965 tarihli ‘<em>Fists in the Pocket’</em> filminden uyarlanmış. Senaryoyu, <em>‘Dogtooth’</em>ta da imzası bulunan ve <strong>Yorgos Lanthimos</strong>’la uzun yıllardır çalışan <strong>Efthimis Filippou</strong> kaleme alıyor. Dolayısıyla dış dünyadan kopmuş bir aile, kendi kuralları, tuhaf konuşma biçimleri, iktidar ve cinselliğin birbirine karıştığı ilişkiler derken Lanthimos dünyasını hatırlatan tarafları görmek zor değil. Karim Aïnouz ise bütün bunları daha parlak ve gösterişli bir dünyanın içine yerleştiriyor. Güzel evler, pahalı kıyafetler ve kusursuz görünen hayat, içerideki dağınıklığı daha da görünür kılıyor.</p>
<p>Ensest, cinayet ve giderek tuhaflaşan ritüeller derken film, zaman zaman şok etmeyi biraz fazla seviyor. Hatta bazı anlarda ne kadar ileri gidebileceğini gösterme çabası, anlattığı hikâyenin önüne geçiyor. Yine de oyuncuların performansları filmi izlemeye değer kılıyor.</p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">KONFORLU BİR HAPİSHANE</span></h2>
<p>Filmin zenginlik eleştirisi de en çok burada kendini gösteriyor. Bu insanların çalışmak zorunda olmaması, dış dünyayla gerçek bir bağ kurmaması ve kendi küçük evrenlerinde yaşaması tesadüf değil. Para onları özgürleştirmemiş; tam tersine, kimsenin değişmek zorunda kalmadığı konforlu bir alan yaratmış.</p>
<p>‘<em>Rosebush Pruning’</em> yer yer fazla kışkırtıcı ve dağınık olsa da bu ailenin birbirinden neden kopamadığını izlemek yeterince merak uyandırıcı.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/ailenin-karanlik-baglari-86315</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/1/5/1280x720/ailenin-karanlik-baglari-1787833536.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Karim Aïnouz’nun yeni filmi ‘Rosebush Pruning’, sevgi, bağımlılık, kıskançlık ve parayla birbirine bağlanan işlevsiz bir ailenin karanlık dünyasına giriyor. Berlin Film Festivali’nin ana yarışmasında gösterilen ve güçlü oyuncu kadrosuyla dikkat çeken film şimdi MUBI’de yayında. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bu-kez-dans-etmeyi-seciyoruz-86314</guid>
            <pubDate>Fri, 28 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bu kez dans etmeyi seçiyoruz</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Sohbetimize ‘Haydi kalk!’ ile başlayalım. Şarkının ortaya çıkış hikâyesi nedir? İlk olarak nasıl bir duygu ya da fikirden yola çıktınız?</strong></p>
<p><strong>MURAT BAŞDOĞAN:</strong> Gripin’in alışılagelmiş sound’una biraz uzak bir parça aslında. Ama duygusal olarak baktığımızda yine Gripin’e çok yabancı olmayan bir hüzün var içinde. Sadece bu kez o hüznün içinde kalmak yerine ayağa kalkıp dans etmeyi seçiyoruz. Sözlerle müziğin enerjisi arasındaki o kontrast da zaten şarkının sevdiğim taraflarından biri.</p>
<p><strong>İLKER BALİÇ:</strong> Şarkının çıkış noktası aslında bir çift değil, birbirini tanımayan iki insan. İkisinin de kendi derdi, kendi yorgunluğu var. Biri diğerinin bakışında tanıdık bir şey görüyor. Sonra kafasında ‘bu gece bunları bir kenara bırakalım, yarın yokmuş gibi dans edelim’ diye bir senaryo kuruyor. Ama bunun gerçekten yaşanıp yaşanmadığını bilmiyoruz. Klipte de olduğu gibi, biraz gerçek ile hayal arasında asılı kalan bir an aslında.</p>
<p><strong>Grup içinde bir şarkının ilk fikrinden son haline gelmesine kadar nasıl bir süreç işliyor?</strong></p>
<p><strong>ARDA İNCEOĞLU:</strong> Her şarkıda uyguladığımız standart bir süreç yok ama genellikle önce müzik çıkıyor. Birimiz ortaya bir demo atıyor. Bu, tek bir melodili ‘democuk’ da olabiliyor, daha son haline yakın fikirleri olan bir demo da olabiliyor. Onun durumuna göre süreç şekilleniyor. İlerleyişimiz genelde müzik, düzenleme ve sözler şeklinde oluyor. Ortaya atılan demoyu herkes kendi zevkine, fikrine göre bir yerlere çekiyor ve çoğunluğun beğendiği bir noktada şarkı tamamlanmış oluyor.</p>
<p><strong>Albümden şimdilik dört farklı şarkı dinledik. Bu dört şarkı albümün bütünü hakkında bize nasıl bir ipucu vermeli?</strong></p>
<p><strong>BİROL NAMOĞLU:</strong> Birbirlerinden ayrıştıkları yönler mutlaka var. Yakın gelecekte yayınlayacağımız teklilerde de böyle olacaktır. Ancak tüm bunları albümde bir araya getirdiğimizde art arda dinleyenler bu parçaların aslında ne kadar çok ortak özellikleri olduğunu anlayacaktır. Albümü sevmemizin bir sebebi de aslında bu.</p>
<p><strong>Gripin’in yıllar içinde kendine özgü bir müzikal kimliği oluştu. Yeni şarkılar üretirken bu kimliğe sadık kalmakla kendinizi yenilemek arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>B.N.:</strong> Açıkçası içimizden geleni yapıyoruz. Her şey değişiyor, biz de öyle... Bu değişimi Gripin süzgecinden geçiriyoruz, sonuç da dinlediğiniz gibi oluyor.</p>
<p><strong>20 yılı aşkın süredir müzik yapıyorsunuz. Bugünkü Gripin’i grubun ilk yıllarındaki Gripin’den ayıran en büyük değişim sizce nedir?</strong></p>
<p><strong>B.N.:</strong> Aslında samimiyetimiz aynı. Ama zaman geçti; tecrübeler, aileler, hayat derken değiştik. Daha olgun muyuz? Belki biraz. Daha sakin miyiz? Evet.</p>
<p><strong>Peki, Gripin’de hiç değişmeyen, “Bu bizim vazgeçilmezimiz” dediğiniz şey nedir?</strong></p>
<p><strong>A.İ.:</strong> ⁠Samimiyet ve işine saygı.</p>
<p><strong>Son dönemde rock ve pop dünyasında yeni grupların ortaya çıktığını görüyoruz ancak birçoğu kısa süre içinde dağılıyor ya da üretimini durduruyor. Sizce bugün bir grubun yıllarca birlikte üretmeye devam edebilmesi için sadece müzikal uyum yeterli mi?</strong></p>
<p><strong>B.N.:</strong> Grup işi kolay bir iş değil. Sadece müzikal uyum yeterli değil. Üyelerin kendi aralarındaki uyumu da bir o kadar önemli. Anlayış, sabır, denge... Müzikal uyum ile birlikte bunlar da bir grubun uzun ömürlü olabilmesi için gerekli.</p>
<p><strong>Yani bir müzik grubunun dağılmadan ayakta kalması daha zor...</strong></p>
<p><strong>B.N.:</strong> Ekonomisine bağlı. Müzikten uzun süre para kazanmak giderek zorlaşıyor. Bu da grupların ayakta kalmasını zorlaştırıyor.</p>
<p><strong>Önümüzdeki dönemde çalışmalarınız neler?</strong></p>
<p><strong>B.N.</strong>: Önce canlı akustik albümümüz yayınlanacak. Ardından senfoni konserleri başlayacak. Bizim için çok heyecanlı bir dönem.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a902bb79c446-1787833271.jpg" alt="" width="500" height="500" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bu-kez-dans-etmeyi-seciyoruz-86314</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/1/4/1280x720/bu-kez-dans-etmeyi-seciyoruz-1787833291.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bir Gripin şarkısından beklemediğimiz kadar hareketli, adından aldığı enerjiyle davetkâr: ‘Haydi Kalk!’ Gripin, yeni teklisiyle dinleyicisini yerinden kaldırırken yaklaşan albümünün de ipuçlarını veriyor. Şarkının ortaya çıkışından yeni dönemin ruhuna uzanan hikâyeyi grubun kendisinden dinledik. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
