<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/the-bear-kapilarini-son-kez-aciyor-81909</guid>
            <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> ‘The Bear’ kapılarını son kez açıyor</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>2022’den bu yana mutfak dünyasını merkeze alan hikâyesi, güçlü karakterleri ve yüksek temposuyla televizyonun en dikkat çekici yapımlarından biri olan ‘The Bear’, kazandığı ödüller, başarılı oyunculuk performansları ve özgün anlatımıyla hafızalarda yer edindi. Şimdi ise final sezonuyla ekran yolculuğunu tamamlamak üzere geri döndü.</p>
<p>Dördüncü sezon, ‘The Bear’ ekibinin restoranı ayakta tutma ve Michelin yıldızı hedefine ulaşma mücadelesine odaklanmıştı. Carmy, mutfaktaki yoğun baskıyla ve geçmişinden taşıdığı travmalarla yüzleşirken, mükemmeliyetçiliğinin çevresindeki insanlarla ilişkilerini nasıl etkilediğini daha net gördüğüne şahit olduk. Sydney, Richie ve diğer ekip üyeleri restoranın geleceği için büyük sorumluluklar üstlenirken, finansal sorunlar ve ağır çalışma temposu herkesin sınırlarını zorladı.</p>
<p>Önceki sezonlarda olduğu gibi aile bağları, kayıp duygusu ve kişisel dönüşüm temaları ön plandaki yerini korudu. Chicago Tribune’ün restoran hakkında yayımladığı eleştirinin Carmy üzerindeki etkisi, sezonun önemli kırılma noktalarından biriydi. Annesiyle ve Claire’le ilişkilerinde önemli adımlar atan Carmy’nin, birçok izleyiciyi şaşırtan şekilde ‘The Bear’dan ayrılma kararı ise sezon finaline damga vurdu. Restoranın yönetimini Sydney, Richie ve Natalie’ye bırakmaya karar veren şef, yıllardır peşinden koştuğu hedefleri geride bırakarak hayatında yeni bir sayfa açmak istedi.</p>
<p>Carmy Berzatto’nun uzun yıllardır içinde bulunduğu baskı, stres ve mükemmeliyetçilik döngüsünden çıkış arayışı, karakterin sonunda kendisiyle yüzleşmeyi ve bazı gerçekleri kabul etmeyi öğrenmesinin doğal bir sonucu olarak değerlendirilebilir.</p>
<p><strong>YAKLAŞAN BÜYÜK FIRTINA</strong></p>
<p>Finalde restoranın sorumluluğunu Sydney, Richie ve Natalie’ye devretmeye hazırlanan Carmy’nin ve tüm ekibin önünde son derece zorlu bir gün ve gece bulunuyor. Beşinci sezon, Carmy’nin restoran dünyasından ayrılma kararı, restoranın sürekli zarar etmesi ve Jimmy Amca’nın tanıdığı sürenin dolduğu günle başlıyor. Üstelik Chicago, hayatı felç etmesi beklenen büyük bir fırtınanın etkisi altına girmek üzere.</p>
<p>Ekip, bu kâbus gibi günde büyüyen mali sorunların yol açtığı tedarik sıkıntıları ve restoranın varlığını tehdit eden engellerle mücadele etmek zorunda kalıyor. Mutfaktaki baskı her zamankinden daha yoğun; sistemsel aksaklıklar nedeniyle rezervasyonlar üçe katlanıyor. Bu sezon, önceki yıllardaki gibi belirli karakterlere ayrılmış bölümler de bulunmuyor. Mutfak ekibi yalnızca profesyonel zorluklarla değil, kişisel sorunları ve geçmişlerinden taşıdıkları yüklerle de yüzleşiyor. Dostluk, sadakat ve birlikte ayakta kalabilme mücadelesi, yedi bölümden oluşan final sezonunun merkezinde yer alıyor.</p>
<p>Richie ise ‘The Bear’ın en büyük sürprizlerinden biri olmaya devam ediyor. Bir zamanlar öfkesini, kaybetmişlik hissini ve yetersizlik korkusunu bağırarak gizleyen karakter, artık restoranın kalbi hâline gelmiş durumda. Dördüncü sezon boyunca yalnızca servis akışını yöneten biri değil, ekibi bir arada tutan liderlerden biri olduğunu da kanıtladı. Beşinci sezonda restoranın geleceğine dair belirsizlikler sürerken Richie’nin sınavı artık kendini kanıtlamak değil; kazandığı özgüveni ve aidiyet duygusunu koruyabilmek. Sydney için de liderliğini ortaya koyma fırsatı var. Bu fırtınadan bu gemiyi nasıl çıkaracakları belirsiz olsa da dümenin başında o var.</p>
<p><strong>ŞEF HİKÂYESİNDEN FAZLASI</strong></p>
<p>Geçen ay ‘The Bear’, sezonlardan bağımsız özel bir bölüm yayımladı. Richie ile Mikey’nin geçmişine odaklanan, bir prequel olarak tanımlayabileceğimiz bölüm, Indiana'ya yapılan bir iş seyahatini konu alıyor. İki dost arasındaki bağı daha yakından gösterirken, ilerleyen yıllarda hayatlarını şekillendiren önemli olaylara da ışık tutuyor.</p>
<p>Sezonlar boyunca ‘The Bear’, mükemmel tabağın peşinde koşan şeflerin hikâyesinden çok daha fazlasını anlattı. Carmy, Sydney, Richie ve diğer karakterler için yemek hiçbir zaman yalnızca yemek olmadı; kaybedilen aile üyeleriyle kurulan bağın, geçmiş travmalarla hesaplaşmanın ve birbirine tutunmanın bir yolu hâline geldi. Dizinin en güçlü yanı da burada yatıyor. Michelin yıldızı hedefi ne kadar önemli görünürse görünsün, ‘The Bear’ın merkezinde her zaman insanlar vardı.</p>
<p>Final sezonuna girerken asıl soru, restoranın yıldız alıp almayacağı değil; bu karakterlerin sonunda huzuru ve ait oldukları yeri bulup bulamayacakları.</p>
<p><strong>Jeremy Allen White</strong>, <strong>Ayo Edebiri</strong>, <strong>Ebon Moss-Bachrach, Abby Elliott</strong>, <strong>Lionel Boyce</strong>, <strong>Liza Colón-Zayas</strong>, <strong>Matty Matheson, Oliver Platt</strong> ve <strong>Molly Gordon</strong>’ın başrollerini paylaştığı dizinin yaratıcısı bir kez daha <strong>Christopher Storer</strong>. Dizi, Disney+’ta tüm sezonlarıyla izlenebilir.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/the-bear-kapilarini-son-kez-aciyor-81909</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/0/9/1280x720/the-bear-kapilarini-son-kez-aciyor-1782399827.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Geri sayım saatinde süre doldu. Peki, baskı sona erdi mi? Elbette hayır; aksine, giderek artıyor. ‘The Bear’ın final sezonunda Şef Carmy ve ekibini bir kez daha zorlu sınavlar bekliyor. Beşinci ve son sezon Disney+’ta yayında. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/mikrofonun-ucundan-asirlik-heyecan-81908</guid>
            <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Mikrofonun ucundan asırlık heyecan</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Kariyeriniz boyunca sayısız yarış anlattınız. 100. Gazi Koşusu bunların arasında nasıl bir yerde duruyor? Bu yıl koşuyu anlatacak olmak sizin için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>Spikerlik hayatım boyunca birbirinden önemli yarışlarda heyecanı yarışseverlerle paylaşma şansı buldum. Çok önemli şampiyonları, çok önemli yarışlarda anlatma fırsatına sahip oldum. Ancak 100. Gazi Koşusu’nu anlatacak olmak, 30 yıllık kariyerimin belki de zirve noktası. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün mirası olan böylesine büyük bir koşuyu anlatmak ve bu heyecana 100. kez tanıklık etmek benim için tarifsiz bir gurur ve onur kaynağı. Atatürk'ün, “At yarışları modern toplumlar için sosyal bir ihtiyaçtır” sözü bugün de geçerliliğini koruyor. O gün hem Veliefendi Hipodromu’nda hem de ekranları başındaki yarışseverlerle birlikte bu mirasa sahip çıkacağız. Böylesine büyük bir organizasyonda mikrofon başında olmak heyecanımı daha da artırıyor.</p>
<p><strong>İlk anlattığınız Gazi Koşusu’nu hatırlıyor musunuz? O günkü heyecanla bugünkü heyecan arasında nasıl bir fark var?</strong></p>
<p>İlk Gazi Koşusu anlatımım 2000 yılındaydı. Milenyum yılı olması nedeniyle zaten başlı başına heyecan verici bir dönemdi. Yarışı kazanan Kapris’in jokeyi <strong>Sadettin Boyraz</strong> askerden yeni dönmüştü ve ilk Gazi Koşusu zaferini kazanmıştı. Ben de henüz dört yıllık bir spikerdim. Son metrelerde favori safkanın yakalanması ve dışarıdan gelen dişi tayın kazanmasıyla sesimin nasıl yükseldiğini bugün bile hatırlıyorum. O günkü heyecanım bambaşkaydı. Ama bu yıl koşulacak 100. Gazi Koşusu’nun heyecanı tarif edilemeyecek kadar farklı.</p>
<p><strong>Yarış başlamadan hemen önceki o birkaç dakikada neler hissediyorsunuz?</strong></p>
<p>Her yarış öncesinde heyecanlanırım. Grup yarışı ya da şartlı yarış olması fark etmez; hepsine aynı özeni gösteririm. Yarış başlamadan önce tamamen odaklanırım. Atları tek tek hafızama yerleştiririm, arkadaşım tanıtımı yaparken son kez gözden geçiririm. Start verildiği anda ise bambaşka bir ruh hâline geçiyorum. Nabzım yükseliyor ve kendimi yarışın akışına bırakıyorum.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d41c744f83-1782399431.jpg" alt="" width="500" height="328" /></p>
<p><strong>Spikerliğe başlama hikâyeniz oldukça ilginç. Sizden duymak isteriz.</strong></p>
<p>Gençlik yıllarımda futbol oynuyordum ve Ziraat Fakültesi’nde okuyordum. Mahallemizde bir ganyan bayisi vardı. Bir gün orada yarış anlatan spikerin sesini duydum. Daha sonra bunun, benim de idolüm olacak <strong>Gültekin Alpay</strong>’a ait olduğunu öğrendim. O sesi duyduktan sonra yarış spikerliğine büyük bir ilgi duymaya başladım. Televizyonun sesini kısıp yarışları kendim anlatıyordum. Bayiye gelen yarışseverlerden olumlu yorumlar aldıkça kendime güvenim arttı. Sonrasında yarışmalara katıldım, İstanbul’a gelip hipodromda kendimi tanıttım. Çok meşakkatli bir süreç yaşadım ama sabrettim. Sonunda mikrofonuma kavuştum.</p>
<p><strong>İyi bir yarış spikerini diğerlerinden ayıran özellikler neler peki?</strong></p>
<p>Bence her şey heyecanı doğru yönetebilmekle başlıyor. Yarışseverle aynı heyecanı yaşarken soğukkanlı kalabilmek çok önemli. Diksiyonunuz düzgün olmalı, Türkçeyi doğru kullanmalı, vurgu ve tonlamaları yerinde yapmalısınız. Yarış temposunu doğru okumak, sesinizi nerede yükseltip nerede sakin tutacağınızı bilmek gerekiyor. Bunun yanında çok çalışmak, dikkatli olmak ve yaptığınız işi gerçekten sevmek başarıyı beraberinde getiriyor.</p>
<p><strong>Bir yarışı anlatmadan önce nasıl hazırlanıyorsunuz?</strong></p>
<p>Yarış programı iki gün önceden belli oluyor. Önce programı ayrıntılı şekilde inceliyorum. Yarış günü ise mesafeleri, rakipleri, atların son performanslarını tekrar gözden geçiriyorum. Ekip arkadaşlarımızla telaffuz çalışmaları yapıyoruz. Daha sonra padoka çıkıp atları tek tek inceliyorum. Renkleri, aksesuarları, jokey formaları... Bunların hepsini hafızama yerleştiriyorum. Yılların verdiği tecrübeyle bu süreç artık daha kolay ilerliyor ama hazırlık disiplinim hiç değişmedi.</p>
<p><strong>Kariyeriniz boyunca unutamadığınız bir yarış anlatımı var mı?</strong></p>
<p>Binlerce yarış anlattım. Birbirinden değerli şampiyonlara tanıklık ettim ama 2009 yılında Turbo ile Kafkaslı’nın mücadelesi benim için çok özel bir yere sahip. Arap atçılığı tarihinin en unutulmaz yarışlarından biriydi. Ankara'da koşulan o mücadelede Turbo ilk kez Kafkaslı’yı geçmişti. Benim “Yarış bitmiş, heyecan bitmemiş” sloganım da o gün ortaya çıktı. O yarışı hâlâ büyük bir heyecanla hatırlıyorum.</p>
<p><strong>Sizce Gazi Koşusu'nu diğer tüm yarışlardan ayıran en önemli özellik nedir?</strong></p>
<p>Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün mirası olması... Elbette her yarış özeldir ancak Gazi Koşusu, yılda yalnızca bir kez koşulan, İngiliz taylarının hayatlarında sadece bir kez mücadele edebildiği ve Türk atçılığının derbisi kabul edilen eşsiz bir organizasyon. Bu nedenle tüm yarışların üzerinde ayrı bir yere sahip. Böyle bir koşuyu anlatabilmek de benim için büyük bir gurur ve onur.</p>
<p><strong>Yarış dünyasının içinde olan biri olarak Gazi Koşusu’nun at sahiplerine, jokeylere ve yetiştiricilere ne ifade ettiğini nasıl anlatırsınız?</strong></p>
<p>Bir İngiliz tayının sahibi için hayal, tay daha doğduğu gün başlar. O tayın bir gün Gazi Koşusu’nda mücadele etmesi ve kendi renklerini temsil etmesi en büyük hedeftir. O yarışı kazanmak ise tarif edilmesi güç bir mutluluk ve gururdur. Jokeyler açısından da durum farklı değildir. Yıl boyunca Gazi Koşusu’nda iddialı olabilecek tayları takip eder, en doğru tercihi yapmaya çalışırlar. Gazi Koşusu’nu kazanmak her jokey için kariyerinin en önemli başarılarından biridir. Yetiştiriciler için ise bambaşka bir anlam taşır. Şampiyon bir tay yetiştirmek, yıllar süren planlama, doğru eşleştirmeler ve büyük emek gerektirir. Bu nedenle Gazi Koşusu’nu kazanan bir tayın yetiştiricisi olmak da atçılığın en büyük gururlarından biridir.</p>
<p><strong>Gazi Koşusu gibi büyük bir yarışa hazırlanırken normal yarışlara göre farklı bir çalışma yapıyor musunuz?</strong></p>
<p>Normal yarışlara iki gün önceden hazırlanmaya başlarım. Ancak Gazi Koşusu söz konusu olduğunda bu süreç haftalar, hatta aylar öncesinden başlıyor. Böyle büyük bir yarışta yapılacak küçük bir hata bile insanın içine sinmiyor. Bu yüzden çok daha ayrıntılı çalışıyorum. Yarışseverlerin yıllardır ilgiyle takip ettiği betimlemelerim, doğaçlama ifadelerim ve yarışın ruhuna uygun cümlelerim için de önceden hazırlık yapıyorum. Gazi Koşusu’nun atmosferine yakışacak anlatımı oluşturabilmek adına uzun süre çalışıyorum.</p>
<p><strong>Foto-finişe kalan yarışlar mı, yoksa sürpriz sonuçlar mı sizin için daha heyecan verici?</strong></p>
<p>Her yarışın heyecanı farklıdır. Çok farklı kazanan yarışlarda anlatım daha sakin ilerleyebiliyor. Ancak foto-finişe kalan mücadeleler gerçekten bambaşka bir heyecan yaratıyor. O anlarda hem yarışın temposu hem de anlatım doğal olarak zirveye çıkıyor. Benim anlatımımda yarışseverlerin özdeşleştirdiği bazı ifadeler var. Atların burun buruna mücadele ettiği finişlerde kullandığım betimlemeler de artık benim imzam hâline geldi. Böyle anları anlatmak gerçekten büyük keyif veriyor.</p>
<p><strong>Anlatım sırasında duygularınızı ne kadar kontrol edebiliyorsunuz?</strong></p>
<p>Her zaman soğukkanlı kalmaya çalışıyorum. Elbette büyük yarışlarda heyecan daha da artıyor ama yılların verdiği tecrübe sayesinde bunu kontrol edebiliyorum. Amacım, yarışseverleri heyecanın içine çekerken anlatımın doğruluğunu da koruyabilmek. Beklenmedik kazalar ya da jokey düşmeleri gibi anlarda ise dikkatimi tamamen o noktaya vermem gerekiyor. Böyle durumlarda hem hızlı hem de doğru bilgi aktarmak büyük önem taşıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d41f4de91f-1782399476.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><strong>Bir spiker olarak "Bu anı hiç unutmayacağım" dediğiniz Gazi Koşusu anları var mı?</strong></p>
<p>Bugüne kadar dört kez Gazi Koşusu anlattım. Kısmet olursa bu yıl beşincisi olacak. İlk anlattığım Gazi Koşusu'nda Sheer Honor ile Kapris'in son metrelerdeki mücadelesi hâlâ hafızamda. 2005 yılında Popular Demand'in etkileyici finişi, 2006'da Hızel Bey'in foto-finişle kazandığı yarış da unutamadığım anlar arasında. Ancak benim için en duygusal anlardan biri, Cumhuriyetimizin 100. yılında Urfa Aslanı'nın kazandığı Gazi Koşusu'ydu. Yarışın sonunda söylediğim, “Ne mutlu, Gazi’den ilelebet emanet bize bu Cumhuriyet” cümlesi benim için de çok özel bir anı olarak kaldı.</p>
<p><strong>DENGELER KOLAYCA DEĞİŞEBİLİR</strong></p>
<p><strong>Bu yılki yarışta sizi en çok heyecanlandıran safkanlar hangileri? Kâğıt üzerinde favori görünen isimlerin dışında sürpriz yapabilecek atlar var mı?</strong></p>
<p>Gazi Koşusu öncesinde son provalar tamamlandı. Mehmet Akif Ersoy Koşusu, Sait Akson Koşusu ve Kısrak Koşusu bize önemli ipuçları verdi. Hiç geçilmeyen Upa Mecano'nun mağlup olması, Bay Nalçakan'ın ortaya koyduğu performansla favoriler arasına girmesi dikkat çekiciydi.  Benim beğendiğim isimlerden biri de The Real One. Antalya'daki yarışını bizzat anlattım ve performansını çok etkileyici buldum. Bunun yanı sıra Sait Akson Koşusu ve Erkek Tay Deneme Koşusu'nda başarılı sonuçlar alan Mucho Bueno ve Ballad King de öne çıkan isimler arasında. Açıkçası bu yıl birçok tayın şanslı olduğu, dengelerin kolayca değişebileceği bir Gazi Koşusu izleyeceğiz. Yarışın yüksek tempoda geçecek olması da sürpriz ihtimalini artırıyor. Umarım hak eden safkan kazanır ve hep birlikte güzel bir yarış izleriz.</p>
<p><strong>Geçmişteki herhangi bir Gazi Koşusu'nu canlı izleme şansınız olsaydı hangisini seçerdiniz?</strong></p>
<p>Hiç düşünmeden As Jet'in, Tınaz Adışen idaresinde kazandığı Gazi Koşusu'nu canlı izlemek isterdim. O yarışın son metrelerindeki büyük mücadele hâlâ hafızamda ilk günkü kadar canlı. Yarış tarihimizin unutulmaz finişlerinden biriydi.</p>
<p><strong>Yarış tarihindeki en sevdiğiniz şampiyon safkan hangisi?</strong></p>
<p>Anlatma onuruna eriştiğim şampiyonlar arasında Arap atlarından Yavuzhan'ın yeri benim için çok ayrıdır. Ardından Turbo ve Kafkaslı geliyor. Üçü de pistlerde iz bırakmış gerçek şampiyonlardı. İngiliz atları arasında ise Trapper, Bold Pilot ve Burgas benim için ayrı bir yere sahip. Gerek performansları gerekse yarış karakterleriyle unutulmaz safkanlar oldular.</p>
<p><strong>Bugün yarışseverlerin hâlâ konuştuğu hangi Gazi Koşusu sizce efsane statüsünü hak ediyor?</strong></p>
<p>Bu sorunun cevabı hiç kuşkusuz Bold Pilot'ın kazandığı Gazi Koşusu. 2.26.22'lik derecesiyle kırdığı rekorun yanı sıra ortaya koyduğu performans uzun yıllardır konuşuluyor. Bold Pilot sadece büyük bir şampiyon değildi; hikâyesiyle de Türk yarışçılık tarihinin en özel safkanlarından biri oldu. Hayatının filme konu edilmesi de bunun en önemli göstergelerinden biri. Bu nedenle onun kazandığı Gazi Koşusu'nun yarış tarihinin en unutulmaz mücadelelerinden biri olduğunu düşünüyorum.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/mikrofonun-ucundan-asirlik-heyecan-81908</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/0/8/1280x720/mikrofonun-ucundan-asirlik-heyecan-1782399555.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ 30 yıllık kariyerinde sayısız şampiyonun zaferine tanıklık eden Yüksel Saymaz, 100. Gazi Koşusu’nu anlatmayı “kariyerimin zirvesi” diye tanımlıyor. Atatürk’ün mirasına ses vereceği tarihi gün öncesinde deneyimli spiker, çocukluk hayalinden unutamadığı finişlere uzanan yolculuğunu ve mikrofon başındaki sorumluluğunu Hafta için anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/derbi-zarafeti-81906</guid>
            <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Derbi zarafeti</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Yaz sezonunun en prestijli sosyal etkinliklerinden biri olan Gazi Koşusu, yalnızca at yarışlarının heyecanıyla değil, stil sahibi davetlilerin buluşma noktası olmasıyla da dikkat çekiyor. Dünyanın en köklü yarış organizasyonlarından ilham alan bu özel gün, erkek modasında da kendine özgü bir giyim kültürü yaratmış durumda. İngiltere'deki Royal Ascot nasıl belirli bir zarafet anlayışını temsil ediyorsa, Gazi Koşusu da İstanbul yazının en şık buluşmalarından biri olarak öne çıkıyor.</p>
<p>Ancak yaz sıcağının etkisini hissettirdiği bir dönemde şık görünmek her zaman kolay değil. İşte bu noktada keten takımlar devreye giriyor. 2026 yaz sezonunda keten takım elbiseler, yarış günü stilinin en güçlü oyuncularından biri. Hafif yapıları, nefes alabilen dokuları ve zahmetsiz şıklıkları sayesinde hem konfor hem de zarafet sunuyor. Ancak keten takım giymek yalnızca bir takım satın almakla bitmiyor; bu kumaşın kendine özgü karakterini doğru taşımak gerekiyor.</p>
<p><strong>KETENİN DOĞAL KARAKTERİNİ KABULLENİN</strong></p>
<p>Keten takım giymenin ilk ve en önemli kuralı, kumaşın doğasına saygı göstermek. Pek çok erkek ketenin kırışmasını kusur olarak görüyor. Oysa ketenin cazibesi tam da burada gizli. Keten yaşayan bir kumaş. Hareket ettikçe, oturup kalktıkça doğal olarak kırışıyor ve bu durum onun karakterinin ayrılmaz bir parçası. 2026 yaz sezonunda erkek modasında kusursuzluk yerini doğallığa bırakıyor. Bu nedenle Gazi Koşusu gibi açık hava etkinliklerinde hafif kırışmış bir keten takım, aşırı sert ve yapay görünen bir görünümden çok daha stil sahibi kabul ediliyor. Önemli olan ketenin bakımsız değil, doğal görünmesi.</p>
<p><strong>RENK SEÇİMİ HER ŞEYİ DEĞİŞTİRİYOR</strong></p>
<p>Gazi Koşusu gibi gündüz gerçekleşen yaz etkinliklerinde siyah takım elbiseler çoğu zaman fazla ağır kalabiliyor. Bunun yerine açık ve doğal tonlar tercih edilmeli. 2026 sezonunda taş, kum beji, açık gri, krem ve yumuşak mavi tonları keten takım dünyasının yıldızları arasında yer alıyor. Özellikle açık tonlar hem güneş ışığını daha iyi yansıtıyor hem de yaz atmosferine daha uyumlu bir görünüm sunuyor. Lacivert keten takımlar da güçlü bir alternatif olmaya devam ediyor. Ancak burada önemli olan kumaşın mat ve doğal bir dokuya sahip olması. Fazla parlak kumaşlar, ketenin karakteriyle uyum sağlamıyor.</p>
<p><strong>GÖMLEK SEÇİMİNDE HAFİFLİK KAZANIYOR</strong></p>
<p>Keten takımın altına ne giyileceği de en az takım kadar önemli. Klasik beyaz gömlek her zaman güvenli bir seçenek olsa da 2026 yazında daha rahat ve modern alternatifler öne çıkıyor. Açık mavi, kırık beyaz ve açık bej tonlarındaki pamuklu ya da keten karışımlı gömlekler oldukça şık duruyor. Etkinliğin kıyafet kuralı çok resmi değilse, üst düğmeleri açık bırakılmış kaliteli bir gömlek keten takımın rahat ruhunu destekliyor. Buna karşılık sert yakalar ve kalın kumaşlar görünümün doğal akışını bozabiliyor.</p>
<p><strong>100 PUANLIK SORU: KRAVAT ŞART MI?</strong></p>
<p>Bu soru her yarış sezonunda yeniden gündeme geliyor. Günümüz erkek modasında ise cevap artık daha esnek. Daha klasik bir görünüm tercih edenler için ince dokulu ipek bir kravat hâlâ şık bir seçenek. Ancak 2026 yazında birçok stil sahibi erkek, keten takımlarını kravatsız kullanmayı tercih ediyor. Özellikle açık yakalı gömleklerle oluşturulan kombinler, yarış gününün rahat ama prestijli atmosferine oldukça uyum sağlıyor. Buradaki en önemli detay ise gömleğin kaliteli kumaştan üretilmiş ve kusursuz oturuyor olması.</p>
<p><strong>AYAKKABI OYUNUN KURALLARINI BELİRLİYOR</strong></p>
<p>Keten takımın başarısı büyük ölçüde ayakkabı seçimine bağlı. Rugan ayakkabılar ya da ağır klasik modeller, ketenin hafif yapısıyla çoğu zaman uyum sağlamıyor. Bunun yerine süet loafer'lar, ince tabanlı deri loafer'lar ve kaliteli mokasenler çok daha doğru tercihler arasında yer alıyor. Özellikle taba, kahve ve kum tonları açık renk keten takımlarla kusursuz bir uyum yakalıyor. Çorap konusunda ise görünmez çorap kullanımı, modern yarış stilinin en şık seçimlerinden biri olmayı sürdürüyor.</p>
<p><strong>AKSESUARLARI ABARTMAYIN</strong></p>
<p>Gazi Koşusu gibi etkinliklerde erkeklerin yaptığı en yaygın hatalardan biri, aksesuar kullanımını abartmak. Oysa keten takımın ruhu sadelikten besleniyor. Kaliteli bir güneş gözlüğü, zarif bir saat ve şık bir cep mendili çoğu zaman yeterli oluyor. Büyük logolar, gösterişli kemer tokaları ya da dikkat çekici takılar görünümün sofistike havasını zedeleyebiliyor. 2026 erkek modasında lüks artık sessiz konuşuyor. Stil sahibi görünmenin yolu, daha fazla detay eklemekten değil; doğru detayları seçmekten geçiyor.</p>
<p><strong>EN ÖNEMLİ KURAL: RAHAT OLUN</strong></p>
<p>Belki de tüm stil kurallarının en önemlisi bu. Çünkü keten takımın asıl gücü verdiği rahatlık hissinde yatıyor. İçinde kendinizi rahat hissetmediğiniz bir kıyafet, ne kadar şık görünürse görünsün istediğiniz etkiyi yaratmayacaktır. Gazi Koşusu gibi uzun süre ayakta kalınan, yürüyüş yapılan ve sosyalleşilen organizasyonlarda kıyafetiniz size hareket özgürlüğü sunmalı. Modern erkek modasının yeni lüks anlayışı da tam olarak bunu savunuyor: Şıklık ve konforun bir arada olması.</p>
<p>2026 yazında Gazi Koşusu stilinin merkezinde keten takım yer alıyor. Ancak mesele yalnızca keten giymek değil; onu doğru taşımak. Doğal kırışıklıkları benimsemek, doğru renkleri seçmek, hafif gömleklerle kombin yapmak ve görünümü sade aksesuarlarla tamamlamak bu stilin temelini oluşturuyor. Çünkü gerçek şıklık, insanların kıyafetinizi fark etmesinden çok, sizin o kıyafetin içinde ne kadar rahat ve kendinden emin göründüğünüzle ilgili. Yaz güneşinin altında bunu iyi kesilmiş bir keten takımdan daha iyi başaran çok az parça var.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/derbi-zarafeti-81906</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/0/6/1280x720/derbi-zarafeti-1782398953.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Gazi Koşusu yalnızca pistte yaşanan rekabetiyle değil, tribünlerde sergilenen zarafetle de yaz sezonunun en prestijli buluşmalarından biri. Doğru kesim, doğru renk ve sade aksesuarlarla tamamlanan keten takım elbiseler, bu yıl da yarış gününün en güçlü stil kodlarını belirliyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/yuzyilin-zarafetine-sapka-cikarmak-81905</guid>
            <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Yüzyılın zarafetine şapka çıkarmak</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Cumhuriyet tarihinin en köklü spor organizasyonlarından biri olan Gazi Koşusu’nun 100. yılında Brown-Forman Türkiye, gelenek ve zarafeti bir araya getiren özel bir iş birliğine imza attı. Kentucky Derbisi’nden Gazi Koşusu'na uzanan ilham dolu yolculuğunda marka, bu yıl tasarımcı Melisa Erkol ile ‘We Reserve x Melisa Erkol’ koleksiyonunu hayata geçirdi. 100. Gazi Koşusu’ndan ilham alan bu koleksiyonun tanıtımı için düzenlenen özel etkinlikte bir araya geldiğimiz Melisa Erkol, Hafta’nın sorularını yanıtladı.   </p>
<p><strong>Koleksiyonun hikayesini duymak istiyorum aslında sizden. Gazi Koşusu 100. yılı denilince zihninizde beliren o ilk imge neydi, tasarımınıza nasıl yansıdı bu? </strong></p>
<p>Aslında ben yaklaşık 8 yıldır Gazi Koşusu’nda yer alıyorum. Fakat bu sene benim için de çok heyecan verici. Daha farklı ne yapabilirim dediğim bir noktadayken zaten We Reverse ile yollarımız kesişti. Tasarım alanında da beni çok özgür bıraktılar. Kendimce çok daha yaratıcı olduğumu hissettiğim, ‘en iyisi’ni yaptığım bir koleksiyon hazırladım diyebilirim. <strong>Kendimi en özgür ve yaratıcı hissettiğim tasarımları yaptım.</strong></p>
<p><strong>Kaç parça var koleksiyonda; hazırlık ne kadar sürdü?</strong></p>
<p>15 parçalık bir koleksiyon. Aşağı yukarı 7 ayda hazırladım bu koleksiyonu.</p>
<p><strong>Gazi Koşusu’nun 100. yılı olmasaydı, bu koleksiyon yine aynı hikâyeyi anlatır mıydı? </strong>Yine belki benzer olabilirdi ama belki bu kadar şevkle yapmayabilirdim. Bu sene benim için çok daha kıymetli. Hem Gazi Koşusu’nun 100. yılı olması, hem Brown-Forman ile iş birliği yapmam çok daha ufkunu açtı diyebilirim.</p>
<p><strong>Zarafet, ritüeller, at yarışı… Tüm bunlar arasında denklemi nasıl kurdunuz ya da böyle bir denklem kurmaya çalıştınız mı?  </strong></p>
<p>Aslında bir denklem kurmaya çalışmadım, benim yaptığım tasarımlar zaten o denklemin içine dahil oldu. Tasarım yerini buldu diyebilirim. Daha öncesinde de zaten at yarışı dışında da birçok organizasyon özelinde çalıştım bu anlamda mevzuya çok hakimdim. Yaptığım tasarımlar da aslında Gazi Koşusu’na çok uygundu. Birbirine entegre oldu diyebilirim. Biraz yarış, biraz ritüeller, zarafet hepsi var bu tasarımlarda.</p>
<p><strong> <img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d3e6028fc5-1782398560.jpg" alt="" width="500" height="667" /></strong></p>
<ol start="100">
<li><strong> yılı koşulacak olan geleneksel bir yarıştan bahsediyoruz.</strong> <strong>Bir yanda da çağdaş tasarım var. Peki, geleneksel ve çağdaşlık arasında bir denge kurdunuz mu bu koleksiyonda, bu dengeyi nasıl gözettiniz? </strong></li>
</ol>
<p>Geleneksel olana biraz daha modern dokunuşlar kattım diyebilirim. Hep kullanılan şapkaların tasarım olarak biraz daha dışına çıkmak istedim bu sene. Yani normalde şöyle bir durum var:</p>
<p>Genellikle İngiltere’de yapılan şapkaların bir türlü devamı gibi oluyor şapkalar. Ben o yoldan sapmak istedim. Her zaman şu ilke ile hareket ettim: “Ben bu şapkayı takabilir miyim” diye tasarımımı yaparım. Ben takabileceğimi düşünüyorsam sonrasında da nasıl daha uygun forma getiririm diye bakıyorum. Yani standart olmak yerine kendi tarzımı yansıtan bir noktaya getirdim şapkalarımı diyebilirim.</p>
<p><strong>Peki, bu noktada şunu sorayım: Bu koleksiyonda günlük hayatta da çok rahat kullanılabilecek parçalar var mı?</strong></p>
<p>Her zaman söylediğim gibi şapka bir kültür ve karakter meselesi. Ben şapkayı günlük hayatımda kullanabilirim ama başkası kullanamayabilir. Bu tamamen kişinin kendi vizyonuyla alakalı bence. Yani şu an tabii ki günlük hayatta kullanabileceğimiz çok fazla şapka yok belki ama ben düz bir kalem elbiseyle şapka takabilirim. Girdiğim yerde de kendimi gösterebilirim. Yani dediğim gibi bu karakter ve tarz meselesi bence.</p>
<p><strong>Tasarım sürecinde arşivlerden veya eski Gazi Koşusu fotoğraflarından yararlandınız mı? </strong></p>
<p>Tasarımlarım özgün fakat geçenlerde bir belgesel için benimle görüşmeye geldiler. Çekim yaptık. Orada bana eski koşulara katılan kadınları gösterdiler. Yani o tarihte kadınların duruşları, o çok karakteristik tarzları çok hoşuma gitti. İnanılmazdı.</p>
<p><strong><em>Ruhu </em></strong><strong><em>renklerde </em></strong><strong><em>yakaladım</em></strong></p>
<p><strong>Peki, koleksiyonunuzda “Bu kesinlikle Gazi Koşusu ruhunu taşıyor” dedirten detaylar neler? Siz o ruhu nerede yakaladınız?</strong></p>
<p>Ben renkte yakaladım o ruhu. Ağırlıklı olarak krem, kırmızı ve gold kullandım.</p>
<p><strong>100. yıl Gazi Koşusu için hazırladığın koleksiyona yıllar sonra dönüp baktığınızda dönemi temsil edecek ikonik parçanız hangisi?</strong></p>
<p>Aslında herkesin bir tarzı var. Yani benim şapkamı gören biri bir kıvrımından, yaratıcı bir detayından benim şapkam olduğu kesin belir. “Bu Melisa’nın şapkası” der. Ama bu koleksiyon özelinde; büyük bir şapkanın üstüne ve altına yerleştirdiğim gold çiçeklerin olduğu tasarımım olabilir.</p>
<p><strong>Gazi Koşusu etrafında oluşan aksesuar kültürünün yeterince görünür olduğunu düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p>Bence şapka bir aksesuar olarak çok görünür değildi zaten. Son iki ya da üç yıldır daha fazla görünür oldu diyebilirim. Sanırım sosyal medyanın da etkisi var bu noktada ve Türk kadınları çok çabuk adapte oldu bu kültüre. Şimdi şapkalar daha fazla özenilen, kıyafetle kombinlenen bir noktaya geldi. Birkaç yıl öncesine göre inanılmaz bir fark var. </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/yuzyilin-zarafetine-sapka-cikarmak-81905</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/0/5/1280x720/yuzyilin-zarafetine-sapka-cikarmak-1782398616.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yüzyıllık bir gelenek, çağdaş tasarımın cesareti ve zarafetiyle aynı çizgide buluştu. Gazi Koşusu’nun 100. yılı için özel bir şapka koleksiyonu hazırlayan Melisa Erkol, geçmişin asil ruhunu modern dokunuşlarla bugüne taşıyarak, yarış kültürünün hafızasına kendi imzasını bıraktı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/harada-baska-bir-dunya-81904</guid>
            <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Hara’da başka bir dünya…</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Uskumruköy’ün ormanlık bölgesinde, Mimar <strong>Cengiz Kurt</strong>’un tasarladığı, bahçesine İtalyan peyzaj mimarı <strong>Ermanno Casasco</strong>’nun elinin değdiği bağımsız sanat alanı Hara İstanbul’u mayısın ilk haftası ziyaret ettim. 2022’de sanatçı <strong>Canan Bozbağ</strong> tarafından kurulan mekan, sergiler, performanslar, konserler, etkinlikler ve öğrenme programlarıyla tam anlamıyla bir kültür sanat vahası.</p>
<p>Halen <strong>Ezgi Hamzaçebi</strong> küratörlüğünde ‘Canavarların Vaatleri’ sergisinin sürdüğü Hara İstanbul’u ne kadar geç keşfetmişim.</p>
<p><strong>Serkan Aka</strong>, sokak sanatçısı <strong>Canavar</strong>,<strong> Hilal Polat</strong>,<strong> İrem Aydın</strong>,<strong> Lara Ögel</strong>, <strong>Ömer Tevfik Erten</strong>,<strong> Seçil Epik</strong>,<strong> Şafak Şule Kemancı</strong>,<strong> Yaşam Şaşmazer</strong>,<strong> Zeynep Kılınç</strong>’ın eserlerini bir araya getiren ve <strong>Ömer Koç</strong>’un desteklediği sergiyi gezmeden önce Hara İstanbul’un direktörü <strong>Faika Ergüder</strong> ile sohbet ediyoruz.</p>
<p>Ailenin madencilik şirketinde çalışan Canan Bozbağ, sanatçı olmaya karar verdikten sonra Londra ve ABD’de heykeltraş eğitimi alıyor. İş yaşamını arkasında bırakıp yoluna sanatçı olarak devam ediyor.</p>
<p>Hayatını değiştiren sanat ve yaratıcılığın başka insanlara dokunması için Uskumruköy’de çocukluğundan beri ata bindiği aile arazisini 2022 yılında bir sanat alanına dönüştürüyor.</p>
<p>Brüt beton ve çelikten oluşan, önünde suyun daha ötesinde mevsimlere göre renk değiştiren bahçe ve ormanın olduğu mekan görür görmez bana Basel’deki ‘Beyeler Vakfı Müzesi’ni hatırlatıyor.</p>
<p>Heykellerin olduğu dış mekan gibi iç mekan da güzel tasarlanmış.</p>
<p>Kapılarını <strong>Güneş Terkol</strong>’un ‘Ses Manzaralı’ solo sergisiyle açan Hara İstanbul’da sırasıyla <strong>Sena Başöz</strong>, <strong>İnci Furni</strong>, <strong>Ekin Kano</strong> gibi isimlerin katıldığı kollektif ‘Bir Yer Var’ sergisi, takı tasarımına odaklanan zanaat, ritüel, dönüşüm ile ilgili ‘Tarihin Neresindeyiz’ sergisi düzenleniyor.</p>
<p>Arada Canan Bozbağ’ın “geleceğin yükselen sanatçısı” gözüyle baktığı <strong>Cansu Yıldıran</strong>’ın (nitekim sonra İstanbul Modern’de bir sergiye katıldı) ‘Vargit Çiçekleri’ başlıklı sergisi yer alıyor.</p>
<p>Bozbağ ile uzun süreli bir dostluğu olan tasarım kökenli, reklam dünyasından gelen Faika Ergüder işte bu sergi sırasında arkadaşına yardıma geliyor ve kalıyor.</p>
<p><em>“Birlikte Cansu Yıldıran’ın sergisini ayağa kaldırdık. Tek kişinin üç katı doldurduğu büyük bir sergiydi. Üç yıldan beri buradayım ve kendimi buraya adadım”</em> diye anlatıyor Ergüder.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d3caeaa4a7-1782398126.jpg" alt="" width="500" height="889" /></p>
<p>Yıldıran, Hara İstanbul’un “konuk sanatçı” programı çerçevesinde 3 ay mekanda çalışıyor, sanatçılara ayrılan ‘Hara Van’ da kalıyor.</p>
<p><strong>BURADA DENEYİM ALANI SUNUYORUZ</strong></p>
<p>Faika Ergüder’e şehrin merkezinden hayli uzak olan Hara İstanbul’a ziyaretçilerin nasıl geldiğini soruyorum. Uzaklık meselesinde yanılmışım, zira Hana ilk günden influencer akınına uğramış. Hatta ‘Canavarların Vaatleri’ sergisini gezerken birkaç tanesi yerden tavana uzanan camların önünde poz veriyorlardı.</p>
<p><em>“Akın akın gelen kalabalık nedeniyle burayı ücretli yapmak zorunda kaldık”</em> (350 lira) diye anlatan Ergüder uzaklığa şöyle bir açıklama getiriyor:</p>
<p><em>“Örneğin Barselona’da Dali Müzesi de merkeze uzak ama insanlar gidiyor. Biz geçerken uğranacak bir yer değiliz. Hara bir destinasyon ve buraya biri geliyorsa benim ona bir deneyim sunmam gerek. Sergilerin etrafında paralel etkinlikler, konuşmalar, konserler, atölyeler, çocuk programlarıyla derinleşiyoruz.”</em></p>
<p>Örneğin; ‘Canavarların Vaatleri’ sergisinde Harvard Üniversitesi’nden Prof. Dr. <strong>Cemal Kafadar</strong> geniş bir kitleye garip yaratıklarla, cadılarla ilgili bir konuşma yapmış. Konserlerin içerikleri de sergilere paralel...</p>
<p><em>“Popüler kültüre hizmet etmiyoruz ama ekipteki arkadaşlarımızın desteğiyle müthiş isimleri keşfediyoruz. Performans sanatçıları gibi mesela. Kolektif düşünce ve kolektif seçimlerle ilerliyoruz”</em> diye konuşuyor Ergüder.</p>
<p><em>“Farkınız nedir tam olarak?”</em> diye soruyorum.</p>
<p><em>“Bizim farkımız şu: Biz şehirde değiliz, dolayısıyla sadece sergi ve içeriğe yönelik bir şey yapmıyoruz. Bütün olarak bir deneyim sunuyoruz, bu bir. İkinci en önemli farkımız, sanatçılardan ve sanat ekosisteminin içindeki genç akıllardan ve bizim ekipten oluşan Sergi Kurulu ile ezber bozacak farklı küratörlerle sergiler düzenleyebiliyoruz. Kime bu fırsatı verebileceğimizi biz de deneyimliyoruz. Bu bir risk” </em>diyor.</p>
<p><em>“Ancak en önemli farkımız, misyonumuz daha önce bir kurumda sergileme fırsatı bulamamış emerging (yeni parlayan) sanatçılara fırsat vermek, bir anlamda kaldıraç olmak”</em> diye ekliyor.</p>
<p>Bir yanda yeni parlayan sanatçılar, diğer yanda vefat etmeden önce son konserini burada veren <strong>Ayla Erduran</strong> gibi dev isimler… Gerçekten ilginç bir yer Hara İstanbul.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d3d26a1819-1782398246.jpg" alt="" width="500" height="667" /></p>
<p><strong>CANAVAR: NE İYİ NE KÖTÜ</strong></p>
<p>‘Canavarların Vaatleri’ sergisi Özyeğin Üniversitesi’nde akademik kariyerine devam eden Ezgi Hamzaçebi’nin doktora tezinden adını alıyor.</p>
<p>Tezini, Metis Yayınları’ndan geçen Ekim ayında kitap olarak yayımlayan Ezgi Hamzaçebi serginin de küratörü. Bu sergi, sergi metinleri yazan, sanatla iç içe olan Hamzaçebi’nin ilk küratörlük deneyimi.</p>
<p>Kendi sergisinin de konusu olan canavarlarla ilgili bakın ne diyor:</p>
<p><em>“Canavar, ne iyi ne kötü, ne içeride ne dışarıda, ne ben ne de ötekidir. Her zaman sınırda, ihlal edici ve dönüştürücüdür. En önemli özelliği ‘insan’ kategorisini doğrudan belirleyen, ‘insan’ın sınırlarını çizen bir işlevi olmasıdır. Canavar figürü, ‘normal’liğin her an çatlayabilecek kırılgan yapısını hatırlatır. Gerçekliğin sınırlarında ve zihinlerimizin yasak girintilerinde gizlenebilir ve her an geri dönüp yarattığımız adaletsiz sistemlere musallat olabilir</em><em>.”</em></p>
<p>Heykel, yerleştirme, fotoğraf ve video gibi farklı disiplinlerde, çoğu sergiye özel üretilmiş eserler, bedenleri ve kimlikleri sabit kategoriler içinde tanımlamak yerine, eşikte ve askıda kalma hâlleri ile ele alıyor.</p>
<p>Mekana girer girmez ilk karşılaştığınız eser Hilal Polat’ın kumaş, ip, sünger gibi malzemelerle ürettiği, havada asılı, formları belirsiz insan ve hayvan figürlerden ürettiği ‘Elalem ve Sülalem.’</p>
<p>Kırmızı rengin hakim olduğu eğlenceli kompozisyonda havada uçan bir cadıyı, nazar boncuklu bir denizanasını ayırt etmek mümkün.</p>
<p>Mühendis kökenli Serkan Aka’nın ikiye ayırdığı eski Singer dikiş makinesi kapaklarından yaptığı ‘Havada’ ve yine mobilya buluntularından ‘Mırmır’... ‘Canavar’ takma adlı bir sokak sanatçısının duvar boyunca yer alan ‘Sevilmesi Zor Çiçekler’in, Şafak Şule Kemancı’nın kumaştan ürettiği ters asılmış boru çiçeklerini andıran ‘İsimsiz’ gibi işlerin kimine anlam yüklemek mümkün, kimine değil.</p>
<p>Yaşam Şaşmazer’in ‘Udagan’ adı eseri şamanik kökenlerle ilgili. Şamanlarda kadının değişen doğasına, bazılarının hayvanlara bazılarının bitkiye dönüşmesine atıfta bunulan eser köklere ve dallara sahip.</p>
<p><strong>Lara Öğel</strong>’in ‘İsimsiz’ eseri ise iki kaide üzerine oturtulmuş tüllerin sarıp sarmaladığı iki beden.</p>
<p>İrem Aydın Seçil’in ‘Epik Canavar Saatler’i rivayete göre Tatavla’ya musallat olan canavar ile ilgili 12 dakikalık bir video.</p>
<p>Canavarların Vaatlerini görmek için yıl sonuna kadar vaktiniz var.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/harada-baska-bir-dunya-81904</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/0/4/1280x720/harada-baska-bir-dunya-1782398299.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Heykeltraş Canan Bozbağ’ın Uskumruköy’de kurduğu bağımsız sanat vahası Hara İstanbul, ‘Canavarların Vaatleri’ ile sınırları sorgulayan bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Direktör Faika Ergüder’in söylemiyle, risk alan ve ezber bozan projeler, Hara’yı İstanbul sanat sahnesinde ayrıcalıklı bir yere taşıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/sifa-yani-basimizdaki-toprakta-sakli-81903</guid>
            <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Şifa, yanı başımızdaki toprakta saklı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Yeni kitabı ‘<em>Yer ile Bir Otacının El Kitabı’</em> ve <em>‘Kocakarı Masalları’</em> sergisiyle aynı anda iki farklı mecrada var olan Emine Boyner, her ikisinde de aynı soruya yanıt arıyor: Modern insanın yeryüzüyle, bedeniyle ve kadim bilgelikle kopan bağını nasıl yeniden kurabiliriz?</p>
<p>Otacılık pratiğini sanatın ve yazının içinden yeniden ele alan Boyner, bitkilerin, taşın, toprağın ve suyun yalnızca birer doğa unsuru değil rehber olduğunu hatırlatıyor. Zeytin ağaçlarıyla kurulan sessiz dostluklardan teknolojinin üslubuna uzanan bu söyleşide, şifanın uzakta değil hep yanı başımızda olduğunu konuştuk.</p>
<p>‘<em><strong>Yer ile Bir Otacının El Kitabı’ </strong></em><strong>yalnızca bitkilere, reçetelere ve otacılık bilgisine dair bir kitap değil; aynı zamanda insanın kendine, bedenine, toprağa ve yeryüzüne yeniden yaklaşma çabasını yansıtıyor. Siz nasıl tanımlarsınız kitabınızı?</strong></p>
<p>Kitabımı, aslında en büyük rehberlerimiz olan; bitkiler, taş, toprak ve suyla iç içe örülü yaşadığımızı hatırlatan bir <strong>davet</strong> olarak tanımlıyorum. Bazen bir bilgi bize o kadar yakındır ki onu göremeyiz; bu kitap o çok yakınımızda duran kadim bilgiyi yeniden fark etmeye, “gelin birlikte hatırlayalım” demeye vesile oluyor. İnsanın yaşadığı yerle, bedeniyle ve yeryüzüyle kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmesi için samimi bir <strong>muhabbet kurma çabası</strong> aslında.</p>
<p><strong>Otacılığınız ve kitabınızdan ilhamla bir de serginiz var: <em>‘Kocakarı Masalları.’</em> Biraz bu sergiden de söz eder misiniz?</strong></p>
<p><em>‘Kocakarı Masalları’</em> adlı sergi, aslında benim uzun süre kazanımda demlediğim, farklı malzemelerle ve farklı tekniklerle çalıştığım işlerin bir araya gelmesiyle oluştu. Yani bir tema belirleyip onun üzerine üretimler yapmadım. Ürettiğim pek çok şey, otacılığın yol göstericiliğiyle, kadim dişil ilimlerden geliyor ya da onların etkisiyle oluşuyor. Kazan formu da yeryüzü bilgisiyle, kocakarılıkla, kadim şifa ilmiyle ve dişil bilgelikle çok örtüşen bir form. Aynı zamanda da bir sembol. Üstelik günümüzde de hâlâ gündelik yaşamın içinde varlığını sürdürüyor. Bu sergi, o kazanla birlikte harmanlanan zanaatları yeniden gün yüzüne çıkarmak ve hatırlatmak için bana bir alan oluşturdu. Aslında “kocakarı masalları” diye “tü kaka” edilen bir kavramı; kocakarıları, kocamayı, ustalaşmayı, yaş almayı, yeryüzü ilmini ve yeryüzünün kitabını okumayı onurlandıran bir sergi oldu. Sevgili küratörüm <strong>Ezgi Bakçay</strong>’ın desteğiyle ve Ark Kültür’de sevgili <strong>Gülfem Köseoğlu</strong>’nun alanında çok güzel bir karşılık buldu.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d3ae638024-1782397670.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Kitabın alt başlığında “insanın kendisi ve yeryüzü ile bağını hatırlaması” ifadesi yer alıyor. Sizce modern insan en çok hangi bağı unuttu?</strong></p>
<p>Modern insan, hepimiz…  Zaman zaman yeryüzünün tüm canlı ağıyla ve aslında varoluşun tamamıyla iç içe örülü olduğumuzu unutabiliyoruz. İçinde bulunduğumuz yapay sistemler de bu unutkanlığımızdan besleniyor büyük ölçüde. Hâlbuki nefes aldığımızda bile bitkilerin bize sunduğu havayı soluyoruz. Bu denli birbirine örülü olduğumuzu ve yaşamımızı yeniden yeryüzünün ritmiyle, aydınlığı ve karanlığıyla, mevsimsel döngüleriyle akortladığımızda, yaşamlarımızın sesi de daha ahenkli çıkıyor.</p>
<p><strong>“Sevgiden çok eksikliklere, felaketlere odaklanıyoruz” diyorsunuz. Ne zaman böyle olduk sizce?</strong></p>
<p>Bugün savaşların, krizlerin ve büyük sistemlerin yarattığı baskılar arasında kendimizi bazen çaresiz hissedebiliyoruz. Küçük eylemlerin önemsiz olduğu tuzağına düştüğümüzden beri, gündelik yaşamın içindeki o kimsenin ele geçiremeyeceği <strong>sihri ve şükrü</strong> kaçırır olduk. Oysa dönüşüm tam da burada; sabah içtiğimiz suya şükretmekte ya da soframıza gelen yemeğin arkasındaki toprağı ve güneşi onurlandırmakta gizli.</p>
<p><strong>Kitapta “Yapay’ın özü malzemede değil, niyettedir; üsluptadır” ifadesi yer alıyor. Bu bakış açısı, modern dünyanın teknoloji ve ilerleme anlayışını nasıl yeniden düşünmemizi gerektiriyor?</strong></p>
<p>Yer ile bir olan halklarla ilgili okumalar, araştırmalar yaptığımda hep şu ortak dili görüyor ve uzun yıllardır da hayatımda benimsiyorum: Müsaade istemek… Her canlının ‘bir kimse’ olduğunu fark eden, onları gözeten, eşi dostu gören bir üslupla gelişen teknolojiler, yaşadığı yere hürmet eden ve dolayısıyla ‘bir’ olduğu insan bedenine de iyi gelen teknolojiler oluyor.</p>
<p>Taşın, toprağın, bitkisinin rızasıyla gelişen teknolojiler, yaşamın bütüne iyi geliyor. Günümüzde hakim görünen yapay sistemler yeryüzüne, canlı varlıklarına hatta insanlarına dahi ‘bir şey’miş gibi davranıyor. Ekosistemleri, öldürdüğü, yok ettiği canlıları görmeksizin yerin altını üstüne getiriyor. Yerleşimci, sömürgeci bir üslupla üretilen her teknoloji eninde sonunda insanı da sömürüyor. ‘Yer’e ettiğimiz her şeyi en nihayetinde kendimize ediyoruz.  Onu hasta ettikçe bizler de hasta oluyoruz. Teknolojinin, yer ile bir üslupla, yeryüzüyle ahenk içinde evrilmemize destek olacak şekilde gelişmesinin de gayet mümkün olduğuna inanıyorum</p>
<p><strong>Bitkilerle ve ağaçlarla tanışmayı, onların yanına oturup vakit geçirmeyi öneriyorsunuz. Sizin hayatınızda bir ağaç ya da bitkiyle kurduğunuz, bakış açınızı değiştiren unutamadığınız bir karşılaşma oldu mu?</strong></p>
<p>Ayvalık’taki <strong>zeytin ağaçlarıyla</strong> kurduğum bağ benim için sarsılmaz bir dostluktur. Onların devasa, kıvrım kıvrım gövdelerini ilk gördüğüm 9-10 yaşlarımdan beri onları resmediyorum. Binlerce yıldır burada olan, imparatorlukların yıkılışına şahitlik etmiş bu ağaçların sunduğu nefesi solumak, insana büyük bir <strong>minnet ve tevazu</strong> getiriyor. Onlarla zaman geçirdikçe kendimi bu toprakların bir torunu gibi hissetmeye başladım; beni her gün dönüştürüyorlar.</p>
<p><strong>Bir ağacın yanına telefonumuz olmadan yarım saat otursak, sizce ilk olarak ağacı mı duymaya başlarız, yoksa uzun zamandır susturduğumuz kendi iç sesimizi mi?</strong></p>
<p>Zihnin gürültüsünden uzaklaşıp kalbin o güçlü alanına odaklandığımızda, önce kendi iç sesimizle, sonra da o sessizliğin içinden gelen bitkinin fısıltısıyla karşılaşırız. Bitkilerle kurulan iletişim her zaman doğrusal değildir; bazen bir anı, bazen bir görüntü, bazen de hiç tanımadığımız bir duygu belirir. Telefonun uyarıcılığı olmadan sadece <strong>“durmak”</strong>, göze çarpmayan güzellikleri fark etmemizi sağlar.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d3af82c856-1782397688.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>“İyileşme yalnızca bireysel değil, bütüne hayırlı olduğunda kalıcıdır.” Bu da kitabınızdan bir alıntı. Yeniden başlamanın ilk adımı nedir sizce? Sevgi yeterli olabilir mi?</strong></p>
<p>Yeniden başlamanın ilk adımı, <strong>bulunduğumuz yerle ve olduğumuz halle sahici bir ilişki kurmaktır</strong>. Şifa, sadece kendimiz için değil, dokunduğumuz her canlının hayrına olduğunda gerçek bir anlam kazanıyor. Sevgiyle birlikte gelen <strong>özen ve dikkat</strong> en büyük anahtarımız. İçtiğimiz suya bir saniye teşekkür etmek, bir bitkiyi tanımaya çalışmak gibi çok basit görünen adımlar, hayatla kurduğumuz ilişkiyi kökten dönüştürmeye yeter.</p>
<p><strong>Okurlar kitabı bitirdiğinde aklında tek bir düşünce kalacaksa, bunun ne olmasını isterdiniz?</strong></p>
<p>Okurların, şifanın uzaklarda değil, <strong>kendi bedenlerinde ve yanı başlarındaki toprakta, suda, bitkide saklı olduğunu</strong> hatırlamalarını isterim. Ve en önemlisi; neye temas edersek onu niyetimizle ve muhabbetimizle yeniden canlandırabileceğimizi bilmelerini dilerim.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/sifa-yani-basimizdaki-toprakta-sakli-81903</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/0/3/1280x720/sifa-yani-basimizdaki-toprakta-sakli-1782397720.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Modern hayatın gürültüsü içinde doğayla, bedenle ve kendi iç sesimizle aramıza giren mesafeyi sorgulayan Emine Boyner, yeni kitabı ‘Yer ile Bir Otacının El Kitabı’ ve ‘Kocakarı Masalları’ sergisiyle aynı çağrıyı iki farklı mecradan yineliyor. Bitkilerin, taşın, toprağın ve suyun yalnızca doğanın sessiz parçaları değil; insanı yavaşlatan, iyileştiren ve özüne yaklaştıran kadim bir hafızanın taşıyıcıları olduğunu hatırlatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/dunyaya-biraz-daha-nese-katmak-istiyoruz-81910</guid>
            <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 18:06:00 +03:00</pubDate>
            <title> Dünyaya biraz daha neşe katmak istiyoruz</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Stuttgart çıkışlı Alman indie-pop grubu <em>‘Rikas’</em>, hafiflik hissini neşeli melodiler, çok sesli vokaller, sıcak ritimler ve sahnede kurdukları doğal enerjiyle taşıyor. 2016’dan bu yana birlikte müzik yapan <strong>Chris Ronge</strong>, <strong>Ferdinand Hübner</strong>, <strong>Sam Baisch</strong> ve <strong>Sascha Scherer</strong>, sokak performanslarından Avrupa festivallerine uzanan hikâyelerini bugün çok daha geniş bir dinleyiciyle paylaşıyor.</p>
<p>Bu yıl Pozitif organizasyonuyla 22-23 Ağustos tarihlerinde gerçekleşecek ve iki gün boyunca farklı sesleri aynı frekansta buluşturacak Babylon Soundgarden’ın ilk gününde sahne alacak <em>Rikas</em>’ın, İstanbul’a dair heyecanını Sam’le konuştuk.</p>
<p><strong>Müziğinizde insanı ilk yakalayan şeylerden biri, neredeyse fiziksel olarak hissedilen bir hafiflik duygusu. İnsanları hareket ettiriyor ama hiçbir zaman klişe bir parti müziğine sıkışmıyor. Sizin için Rikas’ın iyi hissettiren sound’unu yüzeysel bir neşeden ayıran şey ne?</strong></p>
<p>‘Hafiflik hissi’ ifadesini çok sevdim. Bazen insanların parti müziğinin ya da mutlu bir sound’un mutlaka basit olması gerektiğini düşündüğünü hissediyorum. Oysa <strong>Stevie Wonder</strong> bunun harika bir örneği. Müziği çok mutlu hissettirir ve dünyanın dört bir yanından pek çok insan onunla bağ kurabilir. Buna rağmen müziğinin büyük bir kısmı oldukça komplekstir. Bilmiyorum ne kadar anlamlı geliyor ama bence neşe hem basit hem de kompleks bir şekilde aynı anda aktarılabilir.</p>
<p><strong>Bir röportajınızda insanların konserlerinizden mutlu ve pozitif enerjiyle ayrılmasını istediğinizi söylemiştiniz. Dünyanın ağır, hızlı ve gürültülü hissettirdiği bir dönemde, sahnede bu ‘iyi his’i yaratmak sizin için daha bilinçli, hatta belki daha politik bir şeye dönüştü mü?</strong></p>
<p>Bir şekilde politik hissettirdiği doğru. Dünyaya neşe katmak, müziğimiz aracılığıyla insanlarla ve hikâyelerle bağ kurmak istiyoruz. Ama müziğimiz çoğu zaman ‘feel-good’ olarak tanımlansa da şarkı sözlerimiz daha politik ve karanlık temalara da dokunuyor. Yakın zamanda ‘<em>Mr. Anxiety’</em> adlı bir şarkı yayımladık. Kulağa çok mutlu geliyor ama sözleri depresyon ve anksiyete ataklarıyla baş etmeye dair. Bir diğer örnek de <em>‘Party on a Rooftop’.</em> Bence bu şarkı, hayatın şu an pek çok açıdan nasıl hissettirdiğini çok iyi anlatıyor.</p>
<p><strong>Şarkıları yaratım sürecinin oldukça erken bir aşamasında canlı olarak denemeyi sevdiğinizi söylemiştiniz. Bir şarkıyı sahnede çaldıktan sonra izleyicinin tepkisi o şarkının kaderini gerçekten değiştirebilir mi?</strong></p>
<p>Kesinlikle bir şarkıya dair his oluşturmaya yardımcı oluyor. Ama bunu çok fazla okumamaya çalışıyoruz. Bizim için en önemli öğrenme şu oldu: Yeni müziğin her şeyden önce bize iyi hissettirmesi gerekiyor. Yayımlanmış şarkılarımızı sürekli çaldığımızda bazen sıkılabiliyoruz. Bu yüzden zaman zaman yeni bir şey denemenin heyecanına ihtiyaç duyuyoruz.</p>
<p><strong>İstanbul gibi ritmik, kalabalık ve duygusal yoğunluğu yüksek bir şehirde çalacak olmak size nasıl hissettiriyor? Bu konser için nasıl bir Rikas performansı hayal ediyorsunuz?</strong></p>
<p>Birkaç yaz önce İstanbul’da biraz zaman geçirme şansım olmuştu ve o seyahatten çok güzel anılarım var. Bu güzel şehre geri dönmek ve burada bir konser vermek gerçekten bir hayalin gerçekleşmesi gibi. İçimde bunun harika bir gün batımı seti olacağına dair bir his var. Ayrıca arkadaşlarımız <em>‘Zimmer90’</em>, geçen yıl sizin festivalinizde çalmıştı ve festivalde çok iyi vakit geçireceğimizi söylediler. Bu da bizi daha da heyecanlandırıyor. Seyahatimden hatırladığım yerleri çocuklara göstermek için sabırsızlanıyorum.</p>
<p><strong>Avrupa’daki bağımsız ya da orta ölçekli gruplar için turne artık sadece yola çıkmanın romantik hikâyesi değil. Maliyetleri, lojistiği, bilet fiyatlarını, festival bütçelerini ve görünürlük mücadelesini de düşünmek gerekiyor. Bugün turne yapan bir grup olarak bu değişimi en çok nerede hissediyorsunuz?</strong></p>
<p>Bu gerçekten çok iyi bir soru. Özellikle son birkaç yılda turneye çıkmak çok pahalı hale geldi. Şu anda dünyanın birçok farklı yerinde turne yapabildiğimiz için şanslı bir konumdayız ama herkes zorlanıyor. Bazı çok büyük sanatçılar ve şirketler dışında tüm sektör için durum zor. Festivaller, ekipler ve sanatçılar pek çok zorlukla baş etmek zorunda. Geldiğimiz yer olan Almanya’da birçok küçük festival kapanıyor ve bunun nasıl gelişeceğini merak ediyorum.</p>
<p><strong>Yeni bir albüm ve turne ufuktayken, Rikas hikâyesinde nasıl bir sayfa açılıyor?</strong></p>
<p>Aslında yeni bölümün sayfasını çoktan açtık ama nereye varacağımızı tam olarak söyleyemem. Şu anda yeniden yaratıcı bir ruh haline girebilmek için zaman bulmaya çalışıyoruz. Bu yıl aylarca turnedeydik ve bazen yeni müziğe dalmadan önce küçük bir geri adım atmak gerekiyor.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/dunyaya-biraz-daha-nese-katmak-istiyoruz-81910</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/0/1280x720/dunyaya-biraz-daha-nese-katmak-istiyoruz-1782400166.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Neşeli melodilerin ardına ince duyguları ve çağın karanlık taraflarını da saklayan indie-pop grubu ‘Rikas’, Babylon Soundgarden’ın ilk gününde İstanbul’la buluşmaya hazırlanıyor. Grubun gitar vokali Sam Baisch ile müziğin iyileştirici gücünü, turne gerçeklerini ve gün batımına yakışacak İstanbul konserinin heyecanını konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
