<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/turk-telekom-darulaceze-sakinlerini-akmde-agirladi-88880</guid>
            <pubDate>Fri, 02 Oct 2026 12:08:00 +03:00</pubDate>
            <title> Türk Telekom, Darülaceze sakinlerini AKM’de ağırladı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <div class="flex max-w-full flex-col gap-4 [&amp;&gt;div:has([data-free-thinking-preview-answer=true])+:is(.text-message,.relative:has(&gt;.text-message))]:-mt-2 grow">
<div class="TzNmiG_container gap-4 [&amp;&gt;div:has([data-free-thinking-preview-answer=true])+:is(.text-message,.relative:has(&gt;.text-message))]:-mt-2" data-streaming-response-group="">
<div data-message-id="cde32672-8186-4777-bdf1-1398e1f0ff9b" data-message-author-role="assistant" data-model-dil-v2-message="">
<div>
<div class="puik-root not-prose not-markdown" data-dil-widget-copy-target="" data-theme="light">
<div class="fv0XaG_DilRenderer fv0XaG_DilResponseRoot J4E5kq_LegacyReveal dil-first-visible-layout w-full max-w-full" dir="auto" data-d-direction="col" data-dil-talvt-render-state="ready">
<p class="w6asjq_TextBase _85PZeG_Text PDq2pG_selectionAnchorContainer" data-d-component="text">Türkiye Kültür Yolu Festivali’nin ana destekçisi Türk Telekom, Dünya Yaşlılar Günü dolayısıyla Darülaceze sakinlerine özel bir kültür-sanat etkinliği düzenledi. İstanbul Kültür Yolu Festivali kapsamında gerçekleştirilen buluşmada Darülaceze sakinleri, Türk Telekom Gönüllüleri eşliğinde Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) sahne alan İncesaz’ın konserini izledi.</p>
<p class="w6asjq_TextBase _85PZeG_Text" data-d-component="text">Türk müziğinin sevilen eserlerinin seslendirildiği konser, katılımcılara sanatla iç içe bir akşam yaşattı. Türk Telekom, bu etkinlikle kültür ve sanatın farklı kesimlere ulaşmasını ve toplumsal dayanışmanın güçlenmesini hedefledi.</p>
<p class="w6asjq_TextBase _85PZeG_Text" data-d-component="text">Türk Telekom İletişim, TV ve Dijital Platformlar Genel Müdür Yardımcısı Arif Sancaktaroğlu, kültür ve sanatın birleştirici gücünü toplumun her kesimiyle buluşturmayı önemsediklerini belirterek AKM’de herkesin kültür-sanat etkinliklerine katılımını destekleyen çalışmalarını sürdürdüklerini ifade etti.</p>
<p class="w6asjq_TextBase _85PZeG_Text" data-d-component="text"><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6abf74d7e9c24-1790932183.jpg" alt="" width="500" height="625" /></p>
<p class="w6asjq_TextBase _85PZeG_Text" data-d-component="text">Türk Telekom, “Türkiye’ye Değer” anlayışı doğrultusunda, teknoloji alanındaki birikimini kültür ve sanatla buluşturmaya devam ediyor. Şirket, ana destekçisi olduğu Türkiye Kültür Yolu Festivali kapsamında AKM’de düzenlenen etkinliklerin yanı sıra sosyal fayda projeleriyle de kültür-sanat deneyimini daha geniş kitlelere ulaştırmayı amaçlıyor.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="z-0 flex min-h-[46px] justify-start"> </div>
<div class="pointer-events-none -mb-px h-px w-full opacity-0" aria-hidden="true"> </div> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/turk-telekom-darulaceze-sakinlerini-akmde-agirladi-88880</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/8/0/1280x720/turk-telekom-darulaceze-sakinlerini-akmde-agirladi-1790932228.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Türk Telekom Gönüllüleri, Dünya Yaşlılar Günü kapsamında Darülaceze sakinlerini Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) düzenlenen İncesaz konseriyle buluşturdu. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/turkiyeye-gelmek-eve-donmek-gibi-88807</guid>
            <pubDate>Fri, 02 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Türkiye’ye gelmek eve dönmek gibi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><em><span style="color: #e03e2d;"><strong>YASEMİN SEVEN ERANGİN</strong></span></em></p>
<p><strong>‘My Life Is Going On’ sizin için dünya çapında bir başarıya dönüştü. Bugün bu şarkıya baktığınızda hayatınızdaki yeri nasıl?</strong></p>
<p><em>‘My Life Is Going On’</em> kariyerimde ve özel hayatımda gerçek anlamda bir dönüm noktası oldu. Çok küçük yaşlardan beri müziğin içindeyim. Yedi yaşında İspanya’da Disney’in bir seçmesine katılıp, seçildim. Müzik, otuz yılı aşkın süredir hayatımda. Şarkı ‘La Casa de Papel’de yer alınca Shazam’da arama sayısının bir anda yükseldiğini gördük. Dünyanın dört bir yanından milyonlarca insan şarkıyı aramaya başladı. Ardından sosyal medyada dünyanın farklı yerlerinden yorumlar gelmeye başladı. Bu inanılmazdı. Şarkı bana çok sayıda kapı açtı; seyahat ettim, yeni ülkeler keşfettim, dünyanın farklı yerlerinden müzisyenler ve prodüktörlerle tanıştım. Bugün bu şarkıyla ilişkim büyük bir minnettarlık üzerine kurulu. Hâlâ söylemekten çok keyif alıyorum. Onu bir yük olarak değil, büyük bir hediye olarak görüyorum.</p>
<p><strong>Türkiye’deki çalışmalarınızın önemli bir bölümünde Elif Sanchez ve Barbaros da var. İkisiyle de sahne paylaştınız. Özellikle Barbaros’la yeni bir çalışma yapma fikrine nasıl bakıyorsunuz?</strong></p>
<p>Barbaros’ta çok özel bulduğum bir şey var: Fransızcayı mükemmel konuşuyor. Birlikte sahneye çıktığımızda Fransızca şarkılar söyledik. Fransızca benim kimliğim açısından da çok önemli; bu yüzden aramızda hemen bir bağ kuruldu. Aynı zamanda harika bir sahne sanatçısı. Çok güzel bir sesi, çok zarif bir sahne duruşu var; karizmatik, yakışıklı… Barbaros’tan daha ne isteyebilirsiniz? Onunla gerçekten bir kayıt yapmak isterim. Bu, mevcut bir şarkının güzel bir yeniden yorumlaması da olabilir, ikimiz için özel olarak yaratılmış özgün bir şarkı da. Birlikte keşfedebileceğimiz çok şey olduğunu düşünüyorum. Elif Sanchez’i ise İstanbul’daki bir konserimde tanıdım. Beni dinlemeye gelmişti; ben de onu sosyal medyada zaten takip ediyordum. Sesini ve Türk müziğinin makamları ve renkleri arasında dolaşma biçimini çok seviyorum. Orada beni büyüleyen kocaman bir müzikal evren var. Türkiye’den başka sanatçılarla da çalışmayı çok isterim. Ülkede çok fazla yetenek var. Yeni sesler, müzisyenler ve yaratıcı dünyalar keşfetmeye açığım. Gelecekte Türkiye’den daha fazla sanatçıyla sahne paylaşmaktan, şarkı yazmaktan ya da kayıt yapmaktan büyük mutluluk duyarım.</p>
<p><strong>2026 sizin için yeni müzikler açısından nasıl ilerliyor? ‘Margarita’nın ardından üzerinde çalıştığınız yeni projeden söz eder misiniz?</strong></p>
<p>2026, yaratıcı açıdan benim için çok heyecan verici bir yıl. Daha kısa, kendi içinde daha bütünlüklü bir proje üzerinde çalışıyorum. Bugün müzik sektörü büyük ölçüde teklilere odaklanıyor. Müziği bu şekilde yayımlamayı elbette anlıyorum ama kişisel olarak yeniden bir albüm yapma fikrine yakınım. Bir hikâye anlatan, şarkıları birbiriyle bağlantılı, bütünlüklü bir çalışma istiyorum. Şu anda kurmaya çalıştığım şey bu. Yazıyor, konsepti geliştiriyor ve projenin kendi kimliğini bulmasına izin veriyorum. Acele etmek istemiyorum çünkü şarkıların ihtiyaç duydukları zamanı ve alanı bulmasını istiyorum. Ama aynı zamanda çok yavaş ilerlemek de istemiyorum. Kendimi çok odaklanmış ve motive hissediyorum. Bu projeyle bağlantılı büyük bir hayalim var ve onun peşinden gidiyorum.</p>
<p><strong>Türkiye’deki konserlerinizde artık yalnızca ‘My Life Is Going On’ ile tanınan Cecilia Krull’u değil, daha geniş repertuvarınızı da göstermek istiyorsunuz. 17 Ekim’de İzmir’de sahneye çıkarken seyirciye ne sunmak istiyorsunuz?</strong></p>
<p>Benim asıl istediğim, seyircinin beni daha derin bir şekilde tanıması. Sahnedeki kişiliğim günlük hayattaki kimliğimden ayrı değil. Neysem oyum. İnsanlar beni doğal, dışa dönük ve eğlenceli biri olarak tanımlıyor. Bundan hoşlanıyorum çünkü seyirciyle kurduğum bağın gerçek olmasını istiyorum. Konserlerde insanlarla etkileşim kurmayı, konserlerden sonra da onlarla tanışmayı, fotoğraf çektirmeyi, sarılmayı ve performansın ötesine geçen o küçük insani anları paylaşmayı seviyorum. Benim için müzik, bizi birbirimize bağlayan bir iplik gibi. Titreşim, duygu ve ortak deneyim aracılığıyla günlük hayatın kaygılarını bir süreliğine unutmamıza, hatta içimizdeki bir şeyi iyileştirmemize yardımcı olabilir. İnsanlar konserlerime geldiğinde rahatlamalarını, eğlenmelerini, bir şeyler hissetmelerini, benimle birlikte şarkı söylemelerini, isterlerse dans etmelerini istiyorum. Seyircide mutlu çiftleri, aileleri ve ortam uygun olduğunda çocukları görmeyi seviyorum. Türkiye’de sahne aldığımda elbette insanların <em>‘My Life Is Going On’</em>dan çok daha fazlasını duymasını istiyorum. Ama her şeyden önce beni gerçekten olduğum kişi olarak keşfetmelerini istiyorum, şarkı söylemeyi, hikâyeler anlatmayı ve müzik aracılığıyla gerçek bir insani bağ kurmayı seven biri olarak.</p>
<p><strong>Kariyerinizin bugün bulunduğunuz dönemine bir isim verseniz ne derdiniz?</strong></p>
<p>Sanırım bu döneme ‘sakinlik, özgürlük, kanıtlayacak bir şey yok’ adını verirdim. Şu anda aklıma en güçlü şekilde gelen kelimeler bunlar: huzur, sakinlik, özgürlük ve artık kimseye bir şey kanıtlamak zorunda olmadığım hissi. Hâlâ hırslarım, hayallerim ve üretmek için büyük bir arzum var ama bunlar artık başka bir yerden geliyor. Daha az baskı ve daha fazla güven var. Onaylanma ihtiyacı daha az, bana dürüst gelen müziği yapma isteği ise daha fazla. Bence özgürlük, deneyimin size verebileceği en büyük hediyelerden biri. Neyin sizin için önemli olduğunu, neyin olmadığını ve enerjinizi gerçekten nereye vermek istediğinizi anlamaya başlıyorsunuz. Bu dönem daha sakin ama daha küçük değil. Tam tersine, önümde daha fazla olasılık var.</p>
<p><strong>Türkiye ile bağınızın başlangıcı ve bugün geldiği nokta sizin için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>Türkiye ile bağım aslında <em>‘La Casa de Papel’</em>in başarısından çok daha önce başladı. İspanya’da çok yakın Türk arkadaşlarım vardı. Annem sayesinde de Türkiye’yi küçük yaşlardan beri tanıyordum. Annem mücevher sektöründe çalışıyordu ve Türk zanaatkârlığı, özellikle mücevher alanında, olağanüstü. Türkiye, onun işi ve arkadaşlıkları aracılığıyla zaten hayatımın bir parçasıydı. Bu nedenle <em>‘La Casa de Papel’</em> ve <em>‘My Life Is Going On’</em> Türkiye’de bu kadar başarılı olduğunda çok özel bir duygu yaşadım. Zaten kendimi yakın hissettiğim bir ülkenin müziğimi böylesine güçlü biçimde kucakladığını gördüm. Türkiye, en çok sahne aldığım ülkelerden biri. Her gelişimde müzisyenlerin düzeyinden etkileniyorum. Çok fazla yetenek, müzikalite ve duyarlılık var. Türk müzisyenlere büyük hayranlık ve saygı duyuyorum. Müziğin ötesinde, Türkiye’yi gerçekten seviyorum. Doğasını, Doğu ile Batı’nın buluşmasını, insanların sıcaklığını ve mizah anlayışını seviyorum. Kendimi kaybedip ilham bulabileceğim pek çok yeri var. Sık sık şaka yapıyorum: Belki bir gün oradan bir ev alırım. Çünkü her gelişimde tuhaf bir aşinalık hissediyorum. Benim için Türkiye’ye gitmek artık yabancı bir yere gitmek gibi değil. Birçok açıdan eve dönmek gibi.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/turkiyeye-gelmek-eve-donmek-gibi-88807</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/0/7/1280x720/turkiyeye-gelmek-eve-donmek-gibi-1790872039.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ ‘La Casa de Papel’in ‘My Life Is Going On’ şarkısıyla dünya çapında tanınan Cecilia Krull, yeni şarkılar ve bütünlüklü bir albüm üzerinde çalışıyor. 17 Ekim’de İzmir Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde sahne alacak sanatçıyla müziğinin yeni dönemini, Türkiye’yle bağını ve sahnede kurduğu ilişkiyi konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/sonbaharin-sinema-bulusmasi-88806</guid>
            <pubDate>Fri, 02 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Sonbaharın sinema buluşması</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><span style="font-size: 12pt;">Sinemaya gitmek için bahaneye gerek yok ama bu sonbaharda Filmekimi, sinemanın cazibesini iyice artırıyor. 9 Ekim’den itibaren Cannes’dan Venedik’e, yılın önemli festivallerinde öne çıkan filmleri vizyona girmelerini beklemeden izlemek, sevdiğimiz yönetmenlerin yeni yapımlarıyla buluşmak ve henüz tanımadığımız isimleri keşfetmek için önümüzde on gün var. <strong>Cristian Mungiu</strong>’dan <strong>Pedro Almodóvar</strong>’a, <strong>Lee Chang-dong</strong>’dan <strong>Paweł Pawlikowski</strong>’ye uzanan programda seçim yapmak pek kolay değil. Biletler bugün genel satışa çıkarken Filmekimi’nde kaçırmak istemeyeceğiniz filmleri sıraladık.</span></p>
<h2><span style="font-size: 12pt;"><strong>AİLE, KAYIP VE YENİ BAŞLANGIÇLAR</strong></span></h2>
<p><span style="font-size: 12pt;">Listenin başına Cannes’dan Altın Palmiye ile dönen Cristian Mungiu imzalı <em>‘Fjord’</em>u yazabiliriz. <strong>Sebastian Stan</strong> ve <strong>Renate Reinsve</strong>, Romanya’dan Norveç’in küçük bir köyüne taşınan beş çocuklu bir çifti canlandırıyor. Ergenlik çağındaki kızlarının bedeninde morluklar fark edilince okul, polis ve çevrelerindeki herkes ailenin hayatına girmeye başlıyor. Kızın başına ne geldiğini anlamaya çalışırken işler giderek karışıyor. Anne-babanın inancı, göçmen olmaları, Norveçlilerin onlara bakışı ve devletin aileye müdahalesi devreye girince basit görünen soruların cevapları bile değişiyor. Kıza ne oldu? Anne-babası ona zarar mı verdi? Yoksa herkes gördüğünü kendi doğrularına göre mi yorumluyor? Mungiu, cevap vermek yerine bizi bu sorularla baş başa bırakıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Aile içinde işler <em>‘En Sevdiğim / The Beloved’</em>da da pek yolunda sayılmaz. <strong>Rodrigo Sorogoyen</strong>, <strong>Javier Bardem’</strong>in canlandırdığı ünlü bir yönetmenle <strong>Victoria Luengo</strong>’nun oynadığı oyuncu kızını aynı film setinde buluşturuyor. Baba-kız arasındaki eski yaralar yetmezmiş gibi işin içine sinema dünyasının güç ilişkileri de giriyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"><strong>Marie Kreutzer</strong>’in <em>‘Nazik Canavar / Gentle Monster’</em>ında ise <strong>Léa Seydoux</strong>, kocası hakkında açılan bir soruşturmanın ardından yıllardır birlikte yaşadığı insanı gerçekten tanıyıp tanımadığını sorgulayan Lucy’yi canlandırıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"><strong>Hirokazu Kore-eda</strong>, Tatsuki Fujimoto’nun mangasından uyarladığı <em>‘Look Back’</em>te daha hassas bir ilişki anlatıyor. Çizim tutkusu sayesinde birbirini bulan iki genç kızın birlikte üretmenin heyecanıyla başlayan arkadaşlığı, bir kaybın ardından başka bir anlam kazanıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Kayıp ve geride kalanların hâli de seçkide sık sık karşımıza çıkıyor. Cannes’da başrol oyuncularına En İyi Kadın Oyuncu ödülünü getiren <strong>Ryûsuke Hamaguchi</strong> imzalı ‘<em>Birdenbire / All of a Sudden’</em>, iki kadının yakınlığını yaşamla ölüm arasında bir yolculuğa çıkarıyor. Un Certain Regard’ın büyük ödülünü kazanan <em>‘Her Defa / Everytime’</em>da <strong>Sandra Wollner</strong>, genç bir kızın ölümünün ardından ailesini, hiç gerçekleşmemiş bir tatilin izinden Tenerife’ye gönderiyor. <strong>Pedro Almodóvar</strong>’ın <em>‘Buruk Noel / Bitter Christmas’</em>ında ise yas sinemayla iç içe geçiyor. Gerçek insanlar kurmaca karakterlere, yaşanmış acılar senaryoya dönüşürken biraz huzursuz edici bir soru ortaya çıkıyor: Başkasının hayatını anlatmaya başladığımızda o hikâye ne kadar bizim oluyor?</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Biraz tuhaflık iyi gelir diyorsanız <em>‘İdeal Koca / Wicker’</em> var. Köy halkının dışladığı bir balıkçı kadını canlandıran <strong>Olivia Colman</strong>, <strong>Peter Dinklage</strong>’ın oynadığı sepet ustasına kendisi için bir koca yaptırıyor. Hasır kocayı ise <strong>Alexander Skarsgård</strong> canlandırıyor. Köyün uygun gördüğü hayatı yaşamaktansa kendi istediği adamı yaptıran bir kadının hikâyesi bu. Adamın hasırdan olması, filmin kadınların nasıl yaşaması ve kimi sevmesi gerektiğine dair söylediklerini daha eğlenceli hâle getiriyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"><strong>Lee Chang-dong</strong> sekiz yıllık aradan sonra <em>‘Possible Love’</em> ile dönüyor. İşini kaybeden Ho-seok ve eşi Mi-ok’un yolu, işçiler üzerine belgesel çeken Ye-ji ve onun çok daha varlıklı eşi Sang-woo’yla kesişiyor. İki evlilik birbirine yaklaştıkça aşkın arasına işsizlik, sınıf ve para giriyor. Lee’nin dünyasında bunları anlatmak için büyük laflara ihtiyaç yok. Bir ev, bir kıyafet ya da iş sahibi olmak bile insanlar arasındaki mesafeyi göstermeye yetiyor.</span></p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">TARİHİN GÖLGESİNDEKİ HİKÂYELER</span></h2>
<p><span style="font-size: 12pt;">Cannes’dan En İyi Yönetmen ödülüyle dönen Paweł Pawlikowski’nin <em>‘Ata Yurdu / Fatherland’</em>ında yıl 1949. Thomas Mann sürgün yıllarının ardından Almanya’ya dönüyor; yanında kızı Erika da var. Savaş bitmiş ama eve dönünce bıraktığınız ülkeyi yerinde bulacağınızın garantisi yok. Almanya artık Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmüş; Mann ailesinin de geride bıraktıkları ve kaybettikleri var. <strong>Sandra Hüller</strong>’in canlandırdığı Erika Mann, filmi merak etmek için başlı başına bir sebep.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Cannes Jüri Ödülü’nü kazanan <em>‘Düşlenen Macera / The Dreamed Adventure’</em>da <strong>Valeska Grisebach</strong> bizi Türkiye sınırına yakın bir Bulgaristan kasabasına götürüyor. Bir arkeolojik kazıda çalışan Veska, eski tanıdığı Said’le karşılaşınca 1990’lardan kalan suç ve para ilişkileri yeniden karşısına çıkıyor. Cannes’da En İyi Senaryo ödülünü alan <em>‘Devrinin Adamı / A Man of His Time’</em>ın hikâyesi ise <strong>Emmanuel Marre</strong>’ın kendi ailesinden çıkmış. Marre, Vichy rejimine gönüllü olarak hizmet eden büyük büyükbabası Henri’nin mektuplarından yola çıkıyor. <strong>Swann Arlaud’</strong>nun canlandırdığı Henri, bir canavardan ziyade önemli biri olmak, ciddiye alınmak ve yükselmek isteyen sıradan bir adam. Ne var ki yükseldikçe kendini Nazilerle işbirliğinin biraz daha içinde buluyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"><strong>Lukas Dhont</strong>’un Cannes’da oyunculuk ödülü kazanan <em>‘Coward’</em>ında Birinci Dünya Savaşı cephesindeki Pierre ve Francis, diğer askerlerin moralini yükseltmek için gösteriler yapmaya başlıyor. Cephede asker, sahnede başka biri olabildikleri bu hayat ikisini giderek yakınlaştırıyor. <strong>Martin McDonagh</strong>’ın ‘<em>Wild Horse Nine’</em>ında ise <strong>Sam Rockwell</strong> ve <strong>John Malkovich</strong>’in canlandırdığı iki CIA görevlisi, 1973 Şili’sinde yaklaşan darbenin gölgesinde Rapa Nui’ye gidiyor. Yıllardır birlikte çalışan iki adam için uzak bir ada, geçmişlerinden kaçmaya yetmiyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"><em>‘Primetime’</em>da <strong>Robert Pattinson</strong>, ‘To Catch a Predator’ın sunucusu Chris Hansen’i canlandırıyor. Suçluları kamera karşısında yakalayan bir programın hikâyesini anlatan film, adaletin nerede bitip şovun nerede başladığını soruyor. <em>‘No Other Land’</em> ekibinden <strong>Yuval Abraham</strong> ve <strong>Rachel Szor’</strong>un <em>‘Naza’</em>sı ise 24 İsrailli asker ve istihbarat görevlisinin tanıklıklarıyla Gazze’de hedeflerin nasıl belirlendiğine ve bu kararların sorumluluğunun kime ait olduğuna bakıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Norveç’te dağılan bir aileden hasırdan örülmüş bir kocaya, savaş cephelerinden film setlerine uzanan programda zor olan, izleyecek film bulmak değil. Her Filmekimi’nde olduğu gibi asıl soru şu: Hangilerine bilet bulacağız?</span></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/sonbaharin-sinema-bulusmasi-88806</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/0/6/1280x720/sonbaharin-sinema-bulusmasi-1790871499.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Filmekimi, 9 Ekim’den itibaren Cannes’dan Venedik’e uzanan seçkisiyle yılın merakla beklenen filmlerini seyirciyle buluşturuyor. Zengin programda öne çıkan yapımlara göz attık. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/izmirde-isigin-ve-rengin-dansi-88805</guid>
            <pubDate>Fri, 02 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> İzmir’de ışığın ve rengin dansı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><em>‘Lumina: Renk ve Işık Sanatı’</em> sergisi, Paris’te restorasyon nedeniyle kapılarını 2030 yılına kadar kapatan Centre Pompidou ile Arkas Sanat’ın beş yıllık iş birliğinin ilk adımı…</p>
<p>Hatırlatmak gerekirse, iki sanat kurumu arasındaki iş birliği kapsamında Lucien Arkas Sanat</p>
<p>Merkezi, beş yıl boyunca Centre Pompidou’nun koleksiyonundan hazırlanan sergilere ev sahipliği yapacak. Beş tematik sezon etrafında kurgulanan program, her yıl iki sergi olmak üzere toplam 10 sergiyi İzmir’deki sanatseverlerle buluşturacak.</p>
<p>Umudum, <em>‘Lumina: Renk ve Işık Sanatı’</em> sergisiyle ilgili <em>“Bu İzmir’in değil Türkiye’nin sergisi”</em> diyen <strong>Lucien Arkas</strong>’ın sözlerine kulak veren sanatseverlerin, Türkiye’nin her köşesinden kalkıp İzmir’e gelmeleri ve bu muazzam sergiyi görmeleri, sanat şölenine tanık olmaları…</p>
<p>140 bin ila 150 bin sanat eserine sahip Pompidou Koleksiyonu’ndan gelen 83 eseri bir arada görmek gerçekten kaçırılmayacak bir fırsat.</p>
<p>Arkas Sanat Direktörü <strong>Müjde Unustası</strong>’nın işaret ettiği gibi, ilk sezonun teması olan Renk ve Işık sergilerinin öncüsü geçen nisan ayında Centre Pompidou’yla iş birliğini kutlayan <em>‘Sonia &amp; Robert Delaunay:Modern Rengin İcadı’</em> sergisiydi.</p>
<p>Söz konusu sergi nedeniyle İzmir’e gelen Centre Pompidou Başkanı<strong> Laurent Le Bon</strong> ile yaptığımız söyleşide <em>“Neden İstanbul değil de İzmir”</em> diye sormuştum. <em>“Çünkü Lucien Arkas İzmir’de ve benim dostum”</em> cevabını vermişti.</p>
<p>Gerçekten öyle bir dostluk ki, demeçlerinde sıklıkla “klasik sanatı” sevdiğinin altını çizen Lucien Arkas, Lumina’nın açılışı sırasında Le Bon, Müjde Unustası ve küratör <strong>Anna Hiddleston</strong> ile yaptığımız söyleşide <em>“Modern ve çağdaş sanat sergileriyle önümde yeni bir dönem açılıyor. Lumina sergisinde yer alan sanatçıların tümünü tanımasam da sanat kitaplarından öğreniyorum ve hoşuma gidiyor”</em> diyor.</p>
<p>Nitekim basın toplantısında da “<em>Hep klasikçi olduğumuz söylenir, ancak bu kez bir değişiklik yaparak çağdaş sanatın en iyi seçkilerinden birini getirmeyi başardık. Bunu Centre Pompidou Başkanı Sayın Laurent Le Bon’a borçluyuz. Dünyanın en önemli modern ve çağdaş sanat koleksiyonlarından birine sahip olan Centre Pompidou’nun böylesine güçlü bir seçkisinin İzmir’de olması çok değerli. Sanat bir şehrin tapusu olamaz, sanat herkesin... Bu sergi de İzmir’in değil Türkiye’nin sergisi. Sergiyi gezecek olan insanların çağdaş sanatla buluşmasına vesile olabildiğimiz, onlarda bu merakı uyandırabildiğimiz için çok mutluyuz”</em> diye konuşuyor.</p>
<p><strong>FOVİZMDEN OP ART’A SANATSAL DÖNÜŞÜMLER</strong></p>
<p>Pompidou ile Arkas Sanat iş birliğinin ilk sezon teması ‘ışık’ ve ‘renk’ iki kurumun tartışarak seçtikleri bir tema. Pompidou’nun ekipleri iki yıl boyunca İzmir’e gelerek müzeleri, sanat kurumlarını, sanatçı inisiyatiflerini, sanatçı atölyelerini, güzel sanatlar akademilerini gezmiş.</p>
<p><em>‘Sonia &amp; Robert Delaunay’</em> sergisinin, ardından Lumina’nın da küratörü olan Anna Hiddleston (<strong>Noémie Fillon</strong> ile birlikte) <em>“Görür görmez İzmir’in ışığını sevdim”</em> derken Le Bon <em>“İzmir ışıktır, renktir, denizle olan ilişkidir”</em> diye ekliyor.</p>
<p>Lumina kataloğu için kaleme aldığı yazıda Le Bon sergiyi şöyle özetliyor:</p>
<p><em>“Lumina: Renk ve Işık Sanatı, Fovizm’den Op Art’a uzanan önemli sanatsal dönüşümlerin izini sürerek renk ve ışığın sanatsal üretim içinde özerk birer ifade gücü olarak yeniden tanımlandığı belirleyici anlara odaklanıyor.”</em></p>
<p><strong>Jasmin Özçebi</strong>’nin tasarımını yaptığı sergide sizi karşılayan ilk iki eser <strong>Claudio </strong><strong>Parmiggiani</strong>’nin <em>‘Saf Işık Resmi’</em> adındaki yerleştirmesiyle (1968) <strong>Gerhard Richter</strong>’in ‘<em>1024 Renk’</em> eseri.</p>
<p>Parmiggiani’nin eseri metal bölmeler içine konmuş, aralarında baharatlar da olan rengarenk yumuşak pigment yığınları. Boyanın en saf hali. Yerleştirmenin karşısında ise Richter’in ticari boya kataloglarının standartlaştırılmış paletlerinden oluşturduğu işi.</p>
<p>Hiddleston’a göre iki sanatçı modern renk tarihinin iki kutbuna işaret ediyor.</p>
<p>14 Şubat 2027 kadar ziyaret edilebilecek sergiye Anna Hiddleston’un eşliğinde geziyoruz.</p>
<p>Parmiggiani ve Richter’in ardından, Akdeniz’in parlak ışığını, canlı renklerini Fransa’nın güneyindeki balıkçı köyü Collioure’da yakalamaya çalışan fovistlerin önünde duruyoruz.</p>
<p><strong>Georges Braque, André Derain</strong> ve <strong>Maurice de Vlaminck</strong>’in başyapıtları karşımızda.</p>
<p><strong>Kandinsky’</strong>nin ‘<em>Karşılıklı Uyum’</em> eserini, <strong>Monet’</strong>den etkilenmiş Amerikalı ressam <strong>Joan </strong><strong>Mitchell’ın</strong> sarı, mavi ve yeşil renklerinin hakim olduğu ‘<em>Büyük Vadi XIV’</em> işini, <strong>Fernand Léger</strong>’in <em>‘Kentteki Disk’</em> eserini aynı çatı altında görmek büyük bir şans.</p>
<p>Le Bon, <em>“Gezdiğimiz sergi bir sanat tarihi dersi niteliğinde ama hiç sıkıcı olmayan bir ders”</em> diyor gülerek.</p>
<p>Sergide yer alan sanatçıların tümünün soyadı sırasıyla listesi şöyle:</p>
<p>Berenice Abbott, Etel Adnan, Yaacov Agam, Josef Albers, Geneviève Asse, John Baldessari, Georges Braque, Lucien Clergue, Carlotta Corpron, Carlos Cruz-Diez, André Derain, Eugène Deslaw, Viking Eggeling, Olafur Eliasson, Denise Ferrier, Natalia Goncharova, Raymond Hains, Raoul Hausmann, Shirley Jaffe, Patrick Jouin, Vassily Kandinsky, William Klein, Yves Klein, Ivan Koudriachov, František Kupka, Mikhail Larionov, Fernand Léger, Richard-Paul Lohse, Stanton Macdonald-Wright, Man Ray, Albert Marquet, Agnes Martin, Joan Mitchell, Jean Moral, François Morellet, Bruno Munari, Néjad Devrim, Kenneth Noland, Amédée Ozenfant, Claudio Parmiggiani, Antoine Pevsner, Judit Reigl, Gerhard Richter, Hans Richter, Bridget Riley, Luigi Russolo, Francisco Sobrino, Jesús Rafael Soto, Nicolas de Staël, Maurice Tabard, Keiichi Tahara, Raoul Ubac, Henry Valensi, Theo Van Doesburg, Victor Vasarely, Maurice de Vlaminck, Léon Zack.</p>
<p><strong>SERGİDEKİ TEK TÜRK NEJAD DEVRİM</strong></p>
<p><em>‘Lumina: Renk ve Işık Sanatı’</em> sergisi’nin en can alıcı eserlerinden biri Pompidou Koleksiyonu ile İzmir’e gelen <strong>Nejad Devrim</strong>’in 1951-1952 tarihli ‘Ebedi Gökseller’ eseri.</p>
<p>Sanatçının İstanbul’daki Bizans mozaikleriyle Paris’teki Chartres Katedrali’nin vitraylarından esinlenerek yaptığı eser mavinin çeşitli tonlarından oluşan soyut bir resim.</p>
<p>1947 ile 1968 yılları arasında Paris’te yaşayan Nejad Devrim’in yanı sıra İzmir’de Pompidou ve Arkas Sanat iş birliğiyle hayata geçecek 10 sergide de Pompidou Koleksiyonu’ndaki Türk sanatçıların yer alacağını öğrendik.</p>
<p>İlk sezonun ikinci sergisinin teması ise <em>‘Rengin İçinden (Through Color).’</em></p>
<p><em><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6abe8710b1c3d-1790871312.jpg" alt="" width="500" height="830" /></em></p>
<p>Centre Pompidou Başkanı Le Bon’a göre, Arkas Sanat ile beş yıllık iş birliği iki sanat kurumu arasında kültürel alışverişin yanı sıra bilgi birikiminin ve becerilerin paylaşacağı bir dönem olacak.</p>
<p>Kapılarını 2030 kadar kapatan Centre Pompidou’nun, İzmir ile birlikte Malaga, Şanghay, Seul ve şimdi Brüksel ile iş birliği yapıyor. Brezilya’da, ünlü İguazu Şelalelerinin olduğu Parana eyaletinde sanat merkezi açmaya hazırlanıyor; zira eyaletin valisi turistlerin sırf şelaleleri görmeye gelmelerini dert ediniyormuş. Laurent Le Bon bu arada Suudi Arabistan ile iş birliklerinden de söz ediyor.</p>
<p>Suudi Arabistan, Centre Pompidou’nun restorasyon için gereksinim duyduğu 262 milyon Euro’nun 50 milyonunu verecek karşılığında Fransızlar ülkenin yeni müzeler açmasına destek olacak.</p>
<p>Le Bon’un<em>, “İzmirli dostlarımızdan öğrendiğimiz gibi Brezilyalı dostlarımızdan da öğrenecek çok şeyimiz var. Bugün müzelerin fildişi kulelerinde oturma dönemi sona erdi. Sanat kurumları birbirlerine rakip olarak değil birleşerek güçlenecek”</em> mesajının da altını çizeyim.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/izmirde-isigin-ve-rengin-dansi-88805</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/0/5/1280x720/izmirde-isigin-ve-rengin-dansi-1790871336.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Centre Pompidou ile Arkas Sanat iş birliğinin ilk sergisi ‘Lumina: Renk ve Işık Sanatı’, Lucien Arkas Sanat Merkezi’nde açıldı. Modern ve çağdaş sanatın öncü isimleri Georges Braque’dan Bridget Riley’ye, Vassily Kandisky’den Joan Mitchell’a uzanan seçki, renk ve ışığın sanattaki dönüşümünü izliyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/iyi-edebiyat-sorular-sorar-88804</guid>
            <pubDate>Fri, 02 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> İyi edebiyat sorular sorar</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Romulus ve Remus’un hikâyesi, Roma’nın kuruluşunu bir kardeş cinayetiyle başlatır. <strong>Ahmet Ümit</strong>’in yeni romanı <em>‘Roma’nın Beş Günü’</em> de bu eski hikâyenin izlerini bugünün Roma’sında işlenen cinayetlere taşıyor. <em>‘Kayıp Tanrılar Ülkesi’</em>nden sonra yeniden karşımıza çıkan Yıldız Karasu ve Tobias Becker, Roma sokaklarında cinayetlerin peşine düşerken kendilerini hem bir soruşturmanın hem de geçmişten bugüne uzanan bir şiddet tarihinin içinde buluyorlar. Afrodisias’ın da dâhil olduğu bu öykü, insanın neden öldürdüğü sorusundan uygarlığın ne kadar ilerlediğine kadar uzanıyor. Ümit’e göre insanlık 2 bin 700 yıl önce nasılsa bugün de öyle; hatta gerektiğinde çok daha vahşi ve yırtıcı…</p>
<p><strong>Romulus ve Remus’tan bugüne uzanan bu cinayet öyküsünde, Roma’nın kuruluş mitlerinin şiddetle kurduğu ilişkiyi nasıl ele aldınız?</strong></p>
<p>Aslında hep kan vardı. İnsanın doğadan kopması, kendi doğasını yani kültürünü yaratması da bunu engelleyemedi. Hatta iyice vahşileştirdi; öldürmeyi, yok etmeyi örgütlü ve kitlesel hâle getirdi. Var olmak için öldürmek yahut var olanı öldürmek… Asıl mesele kendine bir yaşam alanı açmak. İtiraf etmemiz gereken hakikatlerden biri de bu, insan şiddet olmadan yaşayamıyor. Günümüzde bireylerin ilişkisinde de devletlerin ilişkilerinde de en acımasız biçimiyle sürüyor. Ne kadar inkâr edersek edelim, insanlık bu barbarlığı artık normal kabul ediyor. Yoksa Gazze’de bu kadar vahşete göz yumulabilir miydi? Benim romanımda yapmak istediğim bu vahşi hakikatle yüzleşmeyi sağlamak. Bunun farkında olmak, belki insanlığı biraz frenleyebilir.</p>
<p><strong>Geçmişin bugünün suçlarını ve şiddet biçimlerini anlamamızda nasıl bir rolü olduğunu düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Geçmişi anlamak, sadece günümüz suçlarını ve şiddet biçimlerini çözümlemek için değil, başlı başına günümüzü anlamak için zorunludur. Geçmiş, yaşanmış bugündür; günümüzün birçok temel olgusu, eskide eğilim olarak ortaya çıkmıştır. Yaşanılan çağı kavramak, kendimizi anlamak için tarihi bilmek bir zorunluluktur. İlk şiddet ne zaman gösterildi, ilk suç ne zaman işlendi, elbette bunu bilmek mümkün değil ama nedenlerini anlayabiliriz. Asıl soru şu: Kendimizi korumak için başvurmak durumunda kaldığımız şiddet nasıl oldu da ötekileri egemenliğimiz altına almak için kullanmaya başladığımız bir araca dönüştü? İnsan doğasını anlamak için sorulması gereken bir başka önemli soru da budur: İnsan zorunlu olduğu için mi şiddete başvurmak zorunda kaldı yoksa bir güç gösterisi olarak bunu yapmaktan zevk almaya mı başladı? Romanlarımı yazarken bu meseleleri tartışmak isterim. Tartışmak isterim diyorum çünkü iyi edebiyat yanıtlar vermez sorular sorar.</p>
<p><strong>Roma ile Afrodisias’ı aynı hikâyede buluşturmanızın temelinde nasıl bir tarihsel ya da düşünsel bağ vardı?</strong></p>
<p>Afrodisias’ı Roma’dan ayrı düşünmek pek mantıklı değil. Çünkü Roma İmparatorluğu’nun uzun yıllar süren barış döneminde büyüdü ve gelişti. Afrodisias’ın hikâyesinin temelinde gerçek bir kişi ve gerçek bir olay var. Gerçek kişi Afrodisiaslı Zoilos. Sezar Anadolu’ya geldiği zaman köle olarak Roma’ya götürülen genç bir adam. Roma’da saraya giren, Sezar’ın ölümünden sonra ilk imparator Augustus’un yakını olan, özgürlüğü iade edilen, üstelik büyük bir servetle Afrodisias’a geri dönen ilginç bir adam. Zoilos sadece Afrodisias’a dönmekle kalmıyor aynı zamanda imparatordan aldığı büyük serveti şehri zenginleştirmekte kullanıyor. Böylece Afrodisias bir sanat kentine dönüşüyor. Zoilos bunu âşık olduğu Afrodit için yapıyor, oysa romanda anlattığım günümüz aşkında ise Türkiye’den bir servet Roma’ya kaçırılıyor. Birbirine âşık olduğunu söyleyenler birbirlerini öldürmeye kalkıyor. Şüphesiz ki antik Roma günümüzden daha acımasız bir yer değildi, ama kendilerini aşkları için, idealleri için feda edecek kişiler daha fazlaydı. Ki Zoilos bunun çok iyi bir örneğidir. Geçmişten bu yana insanın birçok duygusu da değişime uğradı.</p>
<p><strong>Afrodisias, Türkiye’de çok önemli bir antik kent olmasına rağmen kamuoyunun gündemine Roma kadar sık girmiyor. Afrodisias’ın bu romanın dünyasına girmesi sizin için aynı zamanda Türkiye’nin arkeolojik geçmişine yeniden bakma imkânı mıydı?</strong></p>
<p>Geçmişimiz bizi belirler. Ülkemiz, tarihî ve kültürel açıdan muhteşem bir zenginliğe sahip. Hititlerden Antik Yunan’a, Roma’dan Osmanlı İmparatorluğu’na kadar çok dilli, çok dinli, çok renkli uygarlıklara ev sahipliği yapmış. Ev sahipliği yapmış deyince bunun geçmişte kaldığı düşünülmesin. Eğer Hititler olmasaydı Antik Yunan kültürü eksik kalırdı, eğer Roma İmparatorluğu olmasaydı Osmanlı İmparatorluğu olmazdı. Bu tarihsel geçişlerin, bu uygarlık miraslarının farkında olmanın, kendimizi tanımak açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bir zamanlar İngiltere’den Mısır’a kadar Roma coğrafyasının her yanına heykel yollayan Afrodisias kentini böyle okumamız gerekir.</p>
<p><strong>Yıldız Karasu ve Tobias Becker’i yeniden okurun karşısına, romana çağırmanızın nedeni neydi?</strong></p>
<p>Bugüne kadar 16 roman yazdım, bu romanların çoğunun mekânı kendi ülkemdi ama dünyanın farklı kentlerini de anlatılarıma sahne yapmak istiyordum. <em>‘Kar Kokusu’</em> romanımda bunu denedim, bir zamanlar yaşadığım Moskova’yı anlattım. Bu cüret hoşuma gitti, yıllar sonra ‘<em>Kayıp Tanrılar Ülkesi’</em>nde bu kez Berlin’i yazdım. O romandan sonra iyice cesaretlendim, arada bir dünyanın başka kentlerini anlatmaya karar verdim. Bunu yapmak için elimde iki karakterim vardı: Berlin cinayet masasından Başkomiser Yıldız Karasu ile Komiser Tobias Becker. Onları bir görev için Roma’ya getirdim, amacım bu tarihî kenti ve payitahtlık yaptığı Roma İmparatorluğu’nu anlatmaktı. Son derece işlevli oldular, romanımı yazarken bana muhteşem olanaklar sundular. Türk kökenli bir kadın polisle, bir Alman polisin birlikteliği çağımızın sorunlarını anlatmak için yepyeni alanlar açtı bana. Elbette onları Roma’da da bırakmayacağım, birkaç roman sonra başka bir yurt dışı göreve çağıracağım ki yazmak istediğim yabancı bir kenti daha anlatabileyim.</p>
<p><strong>Romanı yazarken bugünün dünyasında sizi en fazla rahatsız eden çürüme biçimi neydi?</strong></p>
<p>Romanın bir yerinde, Yıldız, Hamlet’e gönderme yapan bir cümle kurar. <em>“Artık dünyanın her yerinde çürümüş bir şey var”</em> der. Gerçekten de öyle; günümüz, insanın maddi manevi tükenişine tanıklık ediyor. Sadece öteki canlıları, insan kardeşlerimizi ortadan kaldırmakla kalmıyoruz, doğayı da yok ediyoruz. Bunu yaparken anlamı öldürüyoruz, hayatı değersizleştiriyoruz. Sadece var olmakla yetiniyoruz, nasıl var olduğumuzun, niye yaşadığımızın hiçbir önemi kalmıyor. Hâl böyle olunca ortada yaşamaya değer bir hayat da kalmıyor. Bu gidişatı durdurmaya karar versek, bunun için uğraşsak, mücadele etsek belki yine acılar çekeceğiz ama insanlığımı yitirmeyeceğiz. Bugünkü çürüme, farkında olmamıza rağmen değiştirmeye kalkışmamamızdan ileri geliyor. Haklı olanın yanında durmak yerine güçlüye biat etmekten geliyor. Bu bizim ruhumuzu öldürüyor, irademizi çürütüyor, masumiyetimizi elimizden alıyor, sevincimizi çalıyor. O yüzden bütün yeryüzünü bir mutsuzluk dalgası sarmış durumda.</p>
<p><strong>“İnsanlığın aptallaşma seviyesini küçümseme” cümlesinde insanın ilerleme fikrine yönelik duyulan kuşkuya karşı siz insanlığın ilerlediğine inanıyor musunuz?</strong></p>
<p>İnsanlık üç büyük devrim yaşadı. İlki avcılık-toplayıcılıktan yerleşik hayata geçiş, yani tarım devrimi. Yaklaşık 12 bin yıl önce gerçekleşti. 2’ncisi kol gücünün makinelere yaptırılması, yani sanayi devrimi, yaklaşık iki yüz yıl önce gerçekleşti. 3’üncüsü ise düşünce gücünün makinelere devredilmesi, yani dijital devrim, şu anda gerçekleşiyor. Bunların hepsi büyük sıçramalar, büyük ilerlemeler ama biz 3’üncü büyük devrimden bahsederken korkuyla titriyoruz. Yarattığımız yapay zekânın bizi ortadan kaldırma ihtimalinden söz ediyoruz. Böyle baktığımız zaman gerçek bir ilerlemeden söz edebilir miyiz? İnsan henüz ne doğayla ne de kendi yarattığı doğayla başa çıkabilecek bir anlayış geliştirebildi. O yüzden toprağı, denizi, havayı, öteki canlıları ve insan kardeşlerimizi yok ediyoruz. Kendi yarattığımız makinelerden korkuyoruz, kendi teknolojimizden kuşku duyuyoruz çünkü geçmiş pratiğimiz hiç de iç açıcı değil. Yaratmak kadar yıkmak konusunda da harikalar yaratmışız, çoğu zaman başarılarımız öteki saydıklarımızın mutsuzluğu ve kanı üzerinde yükselmiş. Ama ilerleme yok mu, elbette var, fakat bu ilerleme insanlığın ve hayatın hatta gezegenimizin sonunu getirecekse, ne yararı var?</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/iyi-edebiyat-sorular-sorar-88804</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/0/4/1280x720/iyi-edebiyat-sorular-sorar-1790871163.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Ahmet Ümit, yeni kitabı ‘Roma’nın Beş Günü’nde Roma’nın kuruluş mitlerinden Afrodisias’ın tarihine uzanan bir cinayet soruşturması üzerinden insanlığın bitmeyen şiddetini ve bugün yaşanan toplumsal çürümeyi tartışıyor. Ümit, “Yaşanılan çağı kavramak, kendimizi anlamak için tarihi bilmek zorunluluktur” diyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
