<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/derbi-zarafeti-81906</guid>
            <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Derbi zarafeti</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Yaz sezonunun en prestijli sosyal etkinliklerinden biri olan Gazi Koşusu, yalnızca at yarışlarının heyecanıyla değil, stil sahibi davetlilerin buluşma noktası olmasıyla da dikkat çekiyor. Dünyanın en köklü yarış organizasyonlarından ilham alan bu özel gün, erkek modasında da kendine özgü bir giyim kültürü yaratmış durumda. İngiltere'deki Royal Ascot nasıl belirli bir zarafet anlayışını temsil ediyorsa, Gazi Koşusu da İstanbul yazının en şık buluşmalarından biri olarak öne çıkıyor.</p>
<p>Ancak yaz sıcağının etkisini hissettirdiği bir dönemde şık görünmek her zaman kolay değil. İşte bu noktada keten takımlar devreye giriyor. 2026 yaz sezonunda keten takım elbiseler, yarış günü stilinin en güçlü oyuncularından biri. Hafif yapıları, nefes alabilen dokuları ve zahmetsiz şıklıkları sayesinde hem konfor hem de zarafet sunuyor. Ancak keten takım giymek yalnızca bir takım satın almakla bitmiyor; bu kumaşın kendine özgü karakterini doğru taşımak gerekiyor.</p>
<p><strong>KETENİN DOĞAL KARAKTERİNİ KABULLENİN</strong></p>
<p>Keten takım giymenin ilk ve en önemli kuralı, kumaşın doğasına saygı göstermek. Pek çok erkek ketenin kırışmasını kusur olarak görüyor. Oysa ketenin cazibesi tam da burada gizli. Keten yaşayan bir kumaş. Hareket ettikçe, oturup kalktıkça doğal olarak kırışıyor ve bu durum onun karakterinin ayrılmaz bir parçası. 2026 yaz sezonunda erkek modasında kusursuzluk yerini doğallığa bırakıyor. Bu nedenle Gazi Koşusu gibi açık hava etkinliklerinde hafif kırışmış bir keten takım, aşırı sert ve yapay görünen bir görünümden çok daha stil sahibi kabul ediliyor. Önemli olan ketenin bakımsız değil, doğal görünmesi.</p>
<p><strong>RENK SEÇİMİ HER ŞEYİ DEĞİŞTİRİYOR</strong></p>
<p>Gazi Koşusu gibi gündüz gerçekleşen yaz etkinliklerinde siyah takım elbiseler çoğu zaman fazla ağır kalabiliyor. Bunun yerine açık ve doğal tonlar tercih edilmeli. 2026 sezonunda taş, kum beji, açık gri, krem ve yumuşak mavi tonları keten takım dünyasının yıldızları arasında yer alıyor. Özellikle açık tonlar hem güneş ışığını daha iyi yansıtıyor hem de yaz atmosferine daha uyumlu bir görünüm sunuyor. Lacivert keten takımlar da güçlü bir alternatif olmaya devam ediyor. Ancak burada önemli olan kumaşın mat ve doğal bir dokuya sahip olması. Fazla parlak kumaşlar, ketenin karakteriyle uyum sağlamıyor.</p>
<p><strong>GÖMLEK SEÇİMİNDE HAFİFLİK KAZANIYOR</strong></p>
<p>Keten takımın altına ne giyileceği de en az takım kadar önemli. Klasik beyaz gömlek her zaman güvenli bir seçenek olsa da 2026 yazında daha rahat ve modern alternatifler öne çıkıyor. Açık mavi, kırık beyaz ve açık bej tonlarındaki pamuklu ya da keten karışımlı gömlekler oldukça şık duruyor. Etkinliğin kıyafet kuralı çok resmi değilse, üst düğmeleri açık bırakılmış kaliteli bir gömlek keten takımın rahat ruhunu destekliyor. Buna karşılık sert yakalar ve kalın kumaşlar görünümün doğal akışını bozabiliyor.</p>
<p><strong>100 PUANLIK SORU: KRAVAT ŞART MI?</strong></p>
<p>Bu soru her yarış sezonunda yeniden gündeme geliyor. Günümüz erkek modasında ise cevap artık daha esnek. Daha klasik bir görünüm tercih edenler için ince dokulu ipek bir kravat hâlâ şık bir seçenek. Ancak 2026 yazında birçok stil sahibi erkek, keten takımlarını kravatsız kullanmayı tercih ediyor. Özellikle açık yakalı gömleklerle oluşturulan kombinler, yarış gününün rahat ama prestijli atmosferine oldukça uyum sağlıyor. Buradaki en önemli detay ise gömleğin kaliteli kumaştan üretilmiş ve kusursuz oturuyor olması.</p>
<p><strong>AYAKKABI OYUNUN KURALLARINI BELİRLİYOR</strong></p>
<p>Keten takımın başarısı büyük ölçüde ayakkabı seçimine bağlı. Rugan ayakkabılar ya da ağır klasik modeller, ketenin hafif yapısıyla çoğu zaman uyum sağlamıyor. Bunun yerine süet loafer'lar, ince tabanlı deri loafer'lar ve kaliteli mokasenler çok daha doğru tercihler arasında yer alıyor. Özellikle taba, kahve ve kum tonları açık renk keten takımlarla kusursuz bir uyum yakalıyor. Çorap konusunda ise görünmez çorap kullanımı, modern yarış stilinin en şık seçimlerinden biri olmayı sürdürüyor.</p>
<p><strong>AKSESUARLARI ABARTMAYIN</strong></p>
<p>Gazi Koşusu gibi etkinliklerde erkeklerin yaptığı en yaygın hatalardan biri, aksesuar kullanımını abartmak. Oysa keten takımın ruhu sadelikten besleniyor. Kaliteli bir güneş gözlüğü, zarif bir saat ve şık bir cep mendili çoğu zaman yeterli oluyor. Büyük logolar, gösterişli kemer tokaları ya da dikkat çekici takılar görünümün sofistike havasını zedeleyebiliyor. 2026 erkek modasında lüks artık sessiz konuşuyor. Stil sahibi görünmenin yolu, daha fazla detay eklemekten değil; doğru detayları seçmekten geçiyor.</p>
<p><strong>EN ÖNEMLİ KURAL: RAHAT OLUN</strong></p>
<p>Belki de tüm stil kurallarının en önemlisi bu. Çünkü keten takımın asıl gücü verdiği rahatlık hissinde yatıyor. İçinde kendinizi rahat hissetmediğiniz bir kıyafet, ne kadar şık görünürse görünsün istediğiniz etkiyi yaratmayacaktır. Gazi Koşusu gibi uzun süre ayakta kalınan, yürüyüş yapılan ve sosyalleşilen organizasyonlarda kıyafetiniz size hareket özgürlüğü sunmalı. Modern erkek modasının yeni lüks anlayışı da tam olarak bunu savunuyor: Şıklık ve konforun bir arada olması.</p>
<p>2026 yazında Gazi Koşusu stilinin merkezinde keten takım yer alıyor. Ancak mesele yalnızca keten giymek değil; onu doğru taşımak. Doğal kırışıklıkları benimsemek, doğru renkleri seçmek, hafif gömleklerle kombin yapmak ve görünümü sade aksesuarlarla tamamlamak bu stilin temelini oluşturuyor. Çünkü gerçek şıklık, insanların kıyafetinizi fark etmesinden çok, sizin o kıyafetin içinde ne kadar rahat ve kendinden emin göründüğünüzle ilgili. Yaz güneşinin altında bunu iyi kesilmiş bir keten takımdan daha iyi başaran çok az parça var.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/derbi-zarafeti-81906</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/0/6/1280x720/derbi-zarafeti-1782398953.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Gazi Koşusu yalnızca pistte yaşanan rekabetiyle değil, tribünlerde sergilenen zarafetle de yaz sezonunun en prestijli buluşmalarından biri. Doğru kesim, doğru renk ve sade aksesuarlarla tamamlanan keten takım elbiseler, bu yıl da yarış gününün en güçlü stil kodlarını belirliyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/yuzyilin-zarafetine-sapka-cikarmak-81905</guid>
            <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Yüzyılın zarafetine şapka çıkarmak</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Cumhuriyet tarihinin en köklü spor organizasyonlarından biri olan Gazi Koşusu’nun 100. yılında Brown-Forman Türkiye, gelenek ve zarafeti bir araya getiren özel bir iş birliğine imza attı. Kentucky Derbisi’nden Gazi Koşusu'na uzanan ilham dolu yolculuğunda marka, bu yıl tasarımcı Melisa Erkol ile ‘We Reserve x Melisa Erkol’ koleksiyonunu hayata geçirdi. 100. Gazi Koşusu’ndan ilham alan bu koleksiyonun tanıtımı için düzenlenen özel etkinlikte bir araya geldiğimiz Melisa Erkol, Hafta’nın sorularını yanıtladı.   </p>
<p><strong>Koleksiyonun hikayesini duymak istiyorum aslında sizden. Gazi Koşusu 100. yılı denilince zihninizde beliren o ilk imge neydi, tasarımınıza nasıl yansıdı bu? </strong></p>
<p>Aslında ben yaklaşık 8 yıldır Gazi Koşusu’nda yer alıyorum. Fakat bu sene benim için de çok heyecan verici. Daha farklı ne yapabilirim dediğim bir noktadayken zaten We Reverse ile yollarımız kesişti. Tasarım alanında da beni çok özgür bıraktılar. Kendimce çok daha yaratıcı olduğumu hissettiğim, ‘en iyisi’ni yaptığım bir koleksiyon hazırladım diyebilirim. <strong>Kendimi en özgür ve yaratıcı hissettiğim tasarımları yaptım.</strong></p>
<p><strong>Kaç parça var koleksiyonda; hazırlık ne kadar sürdü?</strong></p>
<p>15 parçalık bir koleksiyon. Aşağı yukarı 7 ayda hazırladım bu koleksiyonu.</p>
<p><strong>Gazi Koşusu’nun 100. yılı olmasaydı, bu koleksiyon yine aynı hikâyeyi anlatır mıydı? </strong>Yine belki benzer olabilirdi ama belki bu kadar şevkle yapmayabilirdim. Bu sene benim için çok daha kıymetli. Hem Gazi Koşusu’nun 100. yılı olması, hem Brown-Forman ile iş birliği yapmam çok daha ufkunu açtı diyebilirim.</p>
<p><strong>Zarafet, ritüeller, at yarışı… Tüm bunlar arasında denklemi nasıl kurdunuz ya da böyle bir denklem kurmaya çalıştınız mı?  </strong></p>
<p>Aslında bir denklem kurmaya çalışmadım, benim yaptığım tasarımlar zaten o denklemin içine dahil oldu. Tasarım yerini buldu diyebilirim. Daha öncesinde de zaten at yarışı dışında da birçok organizasyon özelinde çalıştım bu anlamda mevzuya çok hakimdim. Yaptığım tasarımlar da aslında Gazi Koşusu’na çok uygundu. Birbirine entegre oldu diyebilirim. Biraz yarış, biraz ritüeller, zarafet hepsi var bu tasarımlarda.</p>
<p><strong> <img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d3e6028fc5-1782398560.jpg" alt="" width="500" height="667" /></strong></p>
<ol start="100">
<li><strong> yılı koşulacak olan geleneksel bir yarıştan bahsediyoruz.</strong> <strong>Bir yanda da çağdaş tasarım var. Peki, geleneksel ve çağdaşlık arasında bir denge kurdunuz mu bu koleksiyonda, bu dengeyi nasıl gözettiniz? </strong></li>
</ol>
<p>Geleneksel olana biraz daha modern dokunuşlar kattım diyebilirim. Hep kullanılan şapkaların tasarım olarak biraz daha dışına çıkmak istedim bu sene. Yani normalde şöyle bir durum var:</p>
<p>Genellikle İngiltere’de yapılan şapkaların bir türlü devamı gibi oluyor şapkalar. Ben o yoldan sapmak istedim. Her zaman şu ilke ile hareket ettim: “Ben bu şapkayı takabilir miyim” diye tasarımımı yaparım. Ben takabileceğimi düşünüyorsam sonrasında da nasıl daha uygun forma getiririm diye bakıyorum. Yani standart olmak yerine kendi tarzımı yansıtan bir noktaya getirdim şapkalarımı diyebilirim.</p>
<p><strong>Peki, bu noktada şunu sorayım: Bu koleksiyonda günlük hayatta da çok rahat kullanılabilecek parçalar var mı?</strong></p>
<p>Her zaman söylediğim gibi şapka bir kültür ve karakter meselesi. Ben şapkayı günlük hayatımda kullanabilirim ama başkası kullanamayabilir. Bu tamamen kişinin kendi vizyonuyla alakalı bence. Yani şu an tabii ki günlük hayatta kullanabileceğimiz çok fazla şapka yok belki ama ben düz bir kalem elbiseyle şapka takabilirim. Girdiğim yerde de kendimi gösterebilirim. Yani dediğim gibi bu karakter ve tarz meselesi bence.</p>
<p><strong>Tasarım sürecinde arşivlerden veya eski Gazi Koşusu fotoğraflarından yararlandınız mı? </strong></p>
<p>Tasarımlarım özgün fakat geçenlerde bir belgesel için benimle görüşmeye geldiler. Çekim yaptık. Orada bana eski koşulara katılan kadınları gösterdiler. Yani o tarihte kadınların duruşları, o çok karakteristik tarzları çok hoşuma gitti. İnanılmazdı.</p>
<p><strong><em>Ruhu </em></strong><strong><em>renklerde </em></strong><strong><em>yakaladım</em></strong></p>
<p><strong>Peki, koleksiyonunuzda “Bu kesinlikle Gazi Koşusu ruhunu taşıyor” dedirten detaylar neler? Siz o ruhu nerede yakaladınız?</strong></p>
<p>Ben renkte yakaladım o ruhu. Ağırlıklı olarak krem, kırmızı ve gold kullandım.</p>
<p><strong>100. yıl Gazi Koşusu için hazırladığın koleksiyona yıllar sonra dönüp baktığınızda dönemi temsil edecek ikonik parçanız hangisi?</strong></p>
<p>Aslında herkesin bir tarzı var. Yani benim şapkamı gören biri bir kıvrımından, yaratıcı bir detayından benim şapkam olduğu kesin belir. “Bu Melisa’nın şapkası” der. Ama bu koleksiyon özelinde; büyük bir şapkanın üstüne ve altına yerleştirdiğim gold çiçeklerin olduğu tasarımım olabilir.</p>
<p><strong>Gazi Koşusu etrafında oluşan aksesuar kültürünün yeterince görünür olduğunu düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p>Bence şapka bir aksesuar olarak çok görünür değildi zaten. Son iki ya da üç yıldır daha fazla görünür oldu diyebilirim. Sanırım sosyal medyanın da etkisi var bu noktada ve Türk kadınları çok çabuk adapte oldu bu kültüre. Şimdi şapkalar daha fazla özenilen, kıyafetle kombinlenen bir noktaya geldi. Birkaç yıl öncesine göre inanılmaz bir fark var. </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/yuzyilin-zarafetine-sapka-cikarmak-81905</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/0/5/1280x720/yuzyilin-zarafetine-sapka-cikarmak-1782398616.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yüzyıllık bir gelenek, çağdaş tasarımın cesareti ve zarafetiyle aynı çizgide buluştu. Gazi Koşusu’nun 100. yılı için özel bir şapka koleksiyonu hazırlayan Melisa Erkol, geçmişin asil ruhunu modern dokunuşlarla bugüne taşıyarak, yarış kültürünün hafızasına kendi imzasını bıraktı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/harada-baska-bir-dunya-81904</guid>
            <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Hara’da başka bir dünya…</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Uskumruköy’ün ormanlık bölgesinde, Mimar <strong>Cengiz Kurt</strong>’un tasarladığı, bahçesine İtalyan peyzaj mimarı <strong>Ermanno Casasco</strong>’nun elinin değdiği bağımsız sanat alanı Hara İstanbul’u mayısın ilk haftası ziyaret ettim. 2022’de sanatçı <strong>Canan Bozbağ</strong> tarafından kurulan mekan, sergiler, performanslar, konserler, etkinlikler ve öğrenme programlarıyla tam anlamıyla bir kültür sanat vahası.</p>
<p>Halen <strong>Ezgi Hamzaçebi</strong> küratörlüğünde ‘Canavarların Vaatleri’ sergisinin sürdüğü Hara İstanbul’u ne kadar geç keşfetmişim.</p>
<p><strong>Serkan Aka</strong>, sokak sanatçısı <strong>Canavar</strong>,<strong> Hilal Polat</strong>,<strong> İrem Aydın</strong>,<strong> Lara Ögel</strong>, <strong>Ömer Tevfik Erten</strong>,<strong> Seçil Epik</strong>,<strong> Şafak Şule Kemancı</strong>,<strong> Yaşam Şaşmazer</strong>,<strong> Zeynep Kılınç</strong>’ın eserlerini bir araya getiren ve <strong>Ömer Koç</strong>’un desteklediği sergiyi gezmeden önce Hara İstanbul’un direktörü <strong>Faika Ergüder</strong> ile sohbet ediyoruz.</p>
<p>Ailenin madencilik şirketinde çalışan Canan Bozbağ, sanatçı olmaya karar verdikten sonra Londra ve ABD’de heykeltraş eğitimi alıyor. İş yaşamını arkasında bırakıp yoluna sanatçı olarak devam ediyor.</p>
<p>Hayatını değiştiren sanat ve yaratıcılığın başka insanlara dokunması için Uskumruköy’de çocukluğundan beri ata bindiği aile arazisini 2022 yılında bir sanat alanına dönüştürüyor.</p>
<p>Brüt beton ve çelikten oluşan, önünde suyun daha ötesinde mevsimlere göre renk değiştiren bahçe ve ormanın olduğu mekan görür görmez bana Basel’deki ‘Beyeler Vakfı Müzesi’ni hatırlatıyor.</p>
<p>Heykellerin olduğu dış mekan gibi iç mekan da güzel tasarlanmış.</p>
<p>Kapılarını <strong>Güneş Terkol</strong>’un ‘Ses Manzaralı’ solo sergisiyle açan Hara İstanbul’da sırasıyla <strong>Sena Başöz</strong>, <strong>İnci Furni</strong>, <strong>Ekin Kano</strong> gibi isimlerin katıldığı kollektif ‘Bir Yer Var’ sergisi, takı tasarımına odaklanan zanaat, ritüel, dönüşüm ile ilgili ‘Tarihin Neresindeyiz’ sergisi düzenleniyor.</p>
<p>Arada Canan Bozbağ’ın “geleceğin yükselen sanatçısı” gözüyle baktığı <strong>Cansu Yıldıran</strong>’ın (nitekim sonra İstanbul Modern’de bir sergiye katıldı) ‘Vargit Çiçekleri’ başlıklı sergisi yer alıyor.</p>
<p>Bozbağ ile uzun süreli bir dostluğu olan tasarım kökenli, reklam dünyasından gelen Faika Ergüder işte bu sergi sırasında arkadaşına yardıma geliyor ve kalıyor.</p>
<p><em>“Birlikte Cansu Yıldıran’ın sergisini ayağa kaldırdık. Tek kişinin üç katı doldurduğu büyük bir sergiydi. Üç yıldan beri buradayım ve kendimi buraya adadım”</em> diye anlatıyor Ergüder.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d3caeaa4a7-1782398126.jpg" alt="" width="500" height="889" /></p>
<p>Yıldıran, Hara İstanbul’un “konuk sanatçı” programı çerçevesinde 3 ay mekanda çalışıyor, sanatçılara ayrılan ‘Hara Van’ da kalıyor.</p>
<p><strong>BURADA DENEYİM ALANI SUNUYORUZ</strong></p>
<p>Faika Ergüder’e şehrin merkezinden hayli uzak olan Hara İstanbul’a ziyaretçilerin nasıl geldiğini soruyorum. Uzaklık meselesinde yanılmışım, zira Hana ilk günden influencer akınına uğramış. Hatta ‘Canavarların Vaatleri’ sergisini gezerken birkaç tanesi yerden tavana uzanan camların önünde poz veriyorlardı.</p>
<p><em>“Akın akın gelen kalabalık nedeniyle burayı ücretli yapmak zorunda kaldık”</em> (350 lira) diye anlatan Ergüder uzaklığa şöyle bir açıklama getiriyor:</p>
<p><em>“Örneğin Barselona’da Dali Müzesi de merkeze uzak ama insanlar gidiyor. Biz geçerken uğranacak bir yer değiliz. Hara bir destinasyon ve buraya biri geliyorsa benim ona bir deneyim sunmam gerek. Sergilerin etrafında paralel etkinlikler, konuşmalar, konserler, atölyeler, çocuk programlarıyla derinleşiyoruz.”</em></p>
<p>Örneğin; ‘Canavarların Vaatleri’ sergisinde Harvard Üniversitesi’nden Prof. Dr. <strong>Cemal Kafadar</strong> geniş bir kitleye garip yaratıklarla, cadılarla ilgili bir konuşma yapmış. Konserlerin içerikleri de sergilere paralel...</p>
<p><em>“Popüler kültüre hizmet etmiyoruz ama ekipteki arkadaşlarımızın desteğiyle müthiş isimleri keşfediyoruz. Performans sanatçıları gibi mesela. Kolektif düşünce ve kolektif seçimlerle ilerliyoruz”</em> diye konuşuyor Ergüder.</p>
<p><em>“Farkınız nedir tam olarak?”</em> diye soruyorum.</p>
<p><em>“Bizim farkımız şu: Biz şehirde değiliz, dolayısıyla sadece sergi ve içeriğe yönelik bir şey yapmıyoruz. Bütün olarak bir deneyim sunuyoruz, bu bir. İkinci en önemli farkımız, sanatçılardan ve sanat ekosisteminin içindeki genç akıllardan ve bizim ekipten oluşan Sergi Kurulu ile ezber bozacak farklı küratörlerle sergiler düzenleyebiliyoruz. Kime bu fırsatı verebileceğimizi biz de deneyimliyoruz. Bu bir risk” </em>diyor.</p>
<p><em>“Ancak en önemli farkımız, misyonumuz daha önce bir kurumda sergileme fırsatı bulamamış emerging (yeni parlayan) sanatçılara fırsat vermek, bir anlamda kaldıraç olmak”</em> diye ekliyor.</p>
<p>Bir yanda yeni parlayan sanatçılar, diğer yanda vefat etmeden önce son konserini burada veren <strong>Ayla Erduran</strong> gibi dev isimler… Gerçekten ilginç bir yer Hara İstanbul.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d3d26a1819-1782398246.jpg" alt="" width="500" height="667" /></p>
<p><strong>CANAVAR: NE İYİ NE KÖTÜ</strong></p>
<p>‘Canavarların Vaatleri’ sergisi Özyeğin Üniversitesi’nde akademik kariyerine devam eden Ezgi Hamzaçebi’nin doktora tezinden adını alıyor.</p>
<p>Tezini, Metis Yayınları’ndan geçen Ekim ayında kitap olarak yayımlayan Ezgi Hamzaçebi serginin de küratörü. Bu sergi, sergi metinleri yazan, sanatla iç içe olan Hamzaçebi’nin ilk küratörlük deneyimi.</p>
<p>Kendi sergisinin de konusu olan canavarlarla ilgili bakın ne diyor:</p>
<p><em>“Canavar, ne iyi ne kötü, ne içeride ne dışarıda, ne ben ne de ötekidir. Her zaman sınırda, ihlal edici ve dönüştürücüdür. En önemli özelliği ‘insan’ kategorisini doğrudan belirleyen, ‘insan’ın sınırlarını çizen bir işlevi olmasıdır. Canavar figürü, ‘normal’liğin her an çatlayabilecek kırılgan yapısını hatırlatır. Gerçekliğin sınırlarında ve zihinlerimizin yasak girintilerinde gizlenebilir ve her an geri dönüp yarattığımız adaletsiz sistemlere musallat olabilir</em><em>.”</em></p>
<p>Heykel, yerleştirme, fotoğraf ve video gibi farklı disiplinlerde, çoğu sergiye özel üretilmiş eserler, bedenleri ve kimlikleri sabit kategoriler içinde tanımlamak yerine, eşikte ve askıda kalma hâlleri ile ele alıyor.</p>
<p>Mekana girer girmez ilk karşılaştığınız eser Hilal Polat’ın kumaş, ip, sünger gibi malzemelerle ürettiği, havada asılı, formları belirsiz insan ve hayvan figürlerden ürettiği ‘Elalem ve Sülalem.’</p>
<p>Kırmızı rengin hakim olduğu eğlenceli kompozisyonda havada uçan bir cadıyı, nazar boncuklu bir denizanasını ayırt etmek mümkün.</p>
<p>Mühendis kökenli Serkan Aka’nın ikiye ayırdığı eski Singer dikiş makinesi kapaklarından yaptığı ‘Havada’ ve yine mobilya buluntularından ‘Mırmır’... ‘Canavar’ takma adlı bir sokak sanatçısının duvar boyunca yer alan ‘Sevilmesi Zor Çiçekler’in, Şafak Şule Kemancı’nın kumaştan ürettiği ters asılmış boru çiçeklerini andıran ‘İsimsiz’ gibi işlerin kimine anlam yüklemek mümkün, kimine değil.</p>
<p>Yaşam Şaşmazer’in ‘Udagan’ adı eseri şamanik kökenlerle ilgili. Şamanlarda kadının değişen doğasına, bazılarının hayvanlara bazılarının bitkiye dönüşmesine atıfta bunulan eser köklere ve dallara sahip.</p>
<p><strong>Lara Öğel</strong>’in ‘İsimsiz’ eseri ise iki kaide üzerine oturtulmuş tüllerin sarıp sarmaladığı iki beden.</p>
<p>İrem Aydın Seçil’in ‘Epik Canavar Saatler’i rivayete göre Tatavla’ya musallat olan canavar ile ilgili 12 dakikalık bir video.</p>
<p>Canavarların Vaatlerini görmek için yıl sonuna kadar vaktiniz var.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/harada-baska-bir-dunya-81904</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/0/4/1280x720/harada-baska-bir-dunya-1782398299.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Heykeltraş Canan Bozbağ’ın Uskumruköy’de kurduğu bağımsız sanat vahası Hara İstanbul, ‘Canavarların Vaatleri’ ile sınırları sorgulayan bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Direktör Faika Ergüder’in söylemiyle, risk alan ve ezber bozan projeler, Hara’yı İstanbul sanat sahnesinde ayrıcalıklı bir yere taşıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/sifa-yani-basimizdaki-toprakta-sakli-81903</guid>
            <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Şifa, yanı başımızdaki toprakta saklı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Yeni kitabı ‘<em>Yer ile Bir Otacının El Kitabı’</em> ve <em>‘Kocakarı Masalları’</em> sergisiyle aynı anda iki farklı mecrada var olan Emine Boyner, her ikisinde de aynı soruya yanıt arıyor: Modern insanın yeryüzüyle, bedeniyle ve kadim bilgelikle kopan bağını nasıl yeniden kurabiliriz?</p>
<p>Otacılık pratiğini sanatın ve yazının içinden yeniden ele alan Boyner, bitkilerin, taşın, toprağın ve suyun yalnızca birer doğa unsuru değil rehber olduğunu hatırlatıyor. Zeytin ağaçlarıyla kurulan sessiz dostluklardan teknolojinin üslubuna uzanan bu söyleşide, şifanın uzakta değil hep yanı başımızda olduğunu konuştuk.</p>
<p>‘<em><strong>Yer ile Bir Otacının El Kitabı’ </strong></em><strong>yalnızca bitkilere, reçetelere ve otacılık bilgisine dair bir kitap değil; aynı zamanda insanın kendine, bedenine, toprağa ve yeryüzüne yeniden yaklaşma çabasını yansıtıyor. Siz nasıl tanımlarsınız kitabınızı?</strong></p>
<p>Kitabımı, aslında en büyük rehberlerimiz olan; bitkiler, taş, toprak ve suyla iç içe örülü yaşadığımızı hatırlatan bir <strong>davet</strong> olarak tanımlıyorum. Bazen bir bilgi bize o kadar yakındır ki onu göremeyiz; bu kitap o çok yakınımızda duran kadim bilgiyi yeniden fark etmeye, “gelin birlikte hatırlayalım” demeye vesile oluyor. İnsanın yaşadığı yerle, bedeniyle ve yeryüzüyle kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmesi için samimi bir <strong>muhabbet kurma çabası</strong> aslında.</p>
<p><strong>Otacılığınız ve kitabınızdan ilhamla bir de serginiz var: <em>‘Kocakarı Masalları.’</em> Biraz bu sergiden de söz eder misiniz?</strong></p>
<p><em>‘Kocakarı Masalları’</em> adlı sergi, aslında benim uzun süre kazanımda demlediğim, farklı malzemelerle ve farklı tekniklerle çalıştığım işlerin bir araya gelmesiyle oluştu. Yani bir tema belirleyip onun üzerine üretimler yapmadım. Ürettiğim pek çok şey, otacılığın yol göstericiliğiyle, kadim dişil ilimlerden geliyor ya da onların etkisiyle oluşuyor. Kazan formu da yeryüzü bilgisiyle, kocakarılıkla, kadim şifa ilmiyle ve dişil bilgelikle çok örtüşen bir form. Aynı zamanda da bir sembol. Üstelik günümüzde de hâlâ gündelik yaşamın içinde varlığını sürdürüyor. Bu sergi, o kazanla birlikte harmanlanan zanaatları yeniden gün yüzüne çıkarmak ve hatırlatmak için bana bir alan oluşturdu. Aslında “kocakarı masalları” diye “tü kaka” edilen bir kavramı; kocakarıları, kocamayı, ustalaşmayı, yaş almayı, yeryüzü ilmini ve yeryüzünün kitabını okumayı onurlandıran bir sergi oldu. Sevgili küratörüm <strong>Ezgi Bakçay</strong>’ın desteğiyle ve Ark Kültür’de sevgili <strong>Gülfem Köseoğlu</strong>’nun alanında çok güzel bir karşılık buldu.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d3ae638024-1782397670.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Kitabın alt başlığında “insanın kendisi ve yeryüzü ile bağını hatırlaması” ifadesi yer alıyor. Sizce modern insan en çok hangi bağı unuttu?</strong></p>
<p>Modern insan, hepimiz…  Zaman zaman yeryüzünün tüm canlı ağıyla ve aslında varoluşun tamamıyla iç içe örülü olduğumuzu unutabiliyoruz. İçinde bulunduğumuz yapay sistemler de bu unutkanlığımızdan besleniyor büyük ölçüde. Hâlbuki nefes aldığımızda bile bitkilerin bize sunduğu havayı soluyoruz. Bu denli birbirine örülü olduğumuzu ve yaşamımızı yeniden yeryüzünün ritmiyle, aydınlığı ve karanlığıyla, mevsimsel döngüleriyle akortladığımızda, yaşamlarımızın sesi de daha ahenkli çıkıyor.</p>
<p><strong>“Sevgiden çok eksikliklere, felaketlere odaklanıyoruz” diyorsunuz. Ne zaman böyle olduk sizce?</strong></p>
<p>Bugün savaşların, krizlerin ve büyük sistemlerin yarattığı baskılar arasında kendimizi bazen çaresiz hissedebiliyoruz. Küçük eylemlerin önemsiz olduğu tuzağına düştüğümüzden beri, gündelik yaşamın içindeki o kimsenin ele geçiremeyeceği <strong>sihri ve şükrü</strong> kaçırır olduk. Oysa dönüşüm tam da burada; sabah içtiğimiz suya şükretmekte ya da soframıza gelen yemeğin arkasındaki toprağı ve güneşi onurlandırmakta gizli.</p>
<p><strong>Kitapta “Yapay’ın özü malzemede değil, niyettedir; üsluptadır” ifadesi yer alıyor. Bu bakış açısı, modern dünyanın teknoloji ve ilerleme anlayışını nasıl yeniden düşünmemizi gerektiriyor?</strong></p>
<p>Yer ile bir olan halklarla ilgili okumalar, araştırmalar yaptığımda hep şu ortak dili görüyor ve uzun yıllardır da hayatımda benimsiyorum: Müsaade istemek… Her canlının ‘bir kimse’ olduğunu fark eden, onları gözeten, eşi dostu gören bir üslupla gelişen teknolojiler, yaşadığı yere hürmet eden ve dolayısıyla ‘bir’ olduğu insan bedenine de iyi gelen teknolojiler oluyor.</p>
<p>Taşın, toprağın, bitkisinin rızasıyla gelişen teknolojiler, yaşamın bütüne iyi geliyor. Günümüzde hakim görünen yapay sistemler yeryüzüne, canlı varlıklarına hatta insanlarına dahi ‘bir şey’miş gibi davranıyor. Ekosistemleri, öldürdüğü, yok ettiği canlıları görmeksizin yerin altını üstüne getiriyor. Yerleşimci, sömürgeci bir üslupla üretilen her teknoloji eninde sonunda insanı da sömürüyor. ‘Yer’e ettiğimiz her şeyi en nihayetinde kendimize ediyoruz.  Onu hasta ettikçe bizler de hasta oluyoruz. Teknolojinin, yer ile bir üslupla, yeryüzüyle ahenk içinde evrilmemize destek olacak şekilde gelişmesinin de gayet mümkün olduğuna inanıyorum</p>
<p><strong>Bitkilerle ve ağaçlarla tanışmayı, onların yanına oturup vakit geçirmeyi öneriyorsunuz. Sizin hayatınızda bir ağaç ya da bitkiyle kurduğunuz, bakış açınızı değiştiren unutamadığınız bir karşılaşma oldu mu?</strong></p>
<p>Ayvalık’taki <strong>zeytin ağaçlarıyla</strong> kurduğum bağ benim için sarsılmaz bir dostluktur. Onların devasa, kıvrım kıvrım gövdelerini ilk gördüğüm 9-10 yaşlarımdan beri onları resmediyorum. Binlerce yıldır burada olan, imparatorlukların yıkılışına şahitlik etmiş bu ağaçların sunduğu nefesi solumak, insana büyük bir <strong>minnet ve tevazu</strong> getiriyor. Onlarla zaman geçirdikçe kendimi bu toprakların bir torunu gibi hissetmeye başladım; beni her gün dönüştürüyorlar.</p>
<p><strong>Bir ağacın yanına telefonumuz olmadan yarım saat otursak, sizce ilk olarak ağacı mı duymaya başlarız, yoksa uzun zamandır susturduğumuz kendi iç sesimizi mi?</strong></p>
<p>Zihnin gürültüsünden uzaklaşıp kalbin o güçlü alanına odaklandığımızda, önce kendi iç sesimizle, sonra da o sessizliğin içinden gelen bitkinin fısıltısıyla karşılaşırız. Bitkilerle kurulan iletişim her zaman doğrusal değildir; bazen bir anı, bazen bir görüntü, bazen de hiç tanımadığımız bir duygu belirir. Telefonun uyarıcılığı olmadan sadece <strong>“durmak”</strong>, göze çarpmayan güzellikleri fark etmemizi sağlar.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d3af82c856-1782397688.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>“İyileşme yalnızca bireysel değil, bütüne hayırlı olduğunda kalıcıdır.” Bu da kitabınızdan bir alıntı. Yeniden başlamanın ilk adımı nedir sizce? Sevgi yeterli olabilir mi?</strong></p>
<p>Yeniden başlamanın ilk adımı, <strong>bulunduğumuz yerle ve olduğumuz halle sahici bir ilişki kurmaktır</strong>. Şifa, sadece kendimiz için değil, dokunduğumuz her canlının hayrına olduğunda gerçek bir anlam kazanıyor. Sevgiyle birlikte gelen <strong>özen ve dikkat</strong> en büyük anahtarımız. İçtiğimiz suya bir saniye teşekkür etmek, bir bitkiyi tanımaya çalışmak gibi çok basit görünen adımlar, hayatla kurduğumuz ilişkiyi kökten dönüştürmeye yeter.</p>
<p><strong>Okurlar kitabı bitirdiğinde aklında tek bir düşünce kalacaksa, bunun ne olmasını isterdiniz?</strong></p>
<p>Okurların, şifanın uzaklarda değil, <strong>kendi bedenlerinde ve yanı başlarındaki toprakta, suda, bitkide saklı olduğunu</strong> hatırlamalarını isterim. Ve en önemlisi; neye temas edersek onu niyetimizle ve muhabbetimizle yeniden canlandırabileceğimizi bilmelerini dilerim.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/sifa-yani-basimizdaki-toprakta-sakli-81903</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/0/3/1280x720/sifa-yani-basimizdaki-toprakta-sakli-1782397720.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Modern hayatın gürültüsü içinde doğayla, bedenle ve kendi iç sesimizle aramıza giren mesafeyi sorgulayan Emine Boyner, yeni kitabı ‘Yer ile Bir Otacının El Kitabı’ ve ‘Kocakarı Masalları’ sergisiyle aynı çağrıyı iki farklı mecradan yineliyor. Bitkilerin, taşın, toprağın ve suyun yalnızca doğanın sessiz parçaları değil; insanı yavaşlatan, iyileştiren ve özüne yaklaştıran kadim bir hafızanın taşıyıcıları olduğunu hatırlatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
