<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/iyilesme-sofrada-basliyor-86843</guid>
            <pubDate>Tue, 08 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> İyileşme sofrada başlıyor</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Tabakla masamıza gelen her ürün, ardında bir üretim hikâyesi, emek ve ekosistem taşıyor. Etki Çemberleri Vakfı–Harman’ın Ekomiras–Green Rangers ve Gümüşlük Müzik Festivali ortaklığında hayata geçirdiği “İyileştiren Sofralar” programı, gıdaya bu geniş çerçeveden bakarak toprağın sağlığından küçük üreticinin geleceğine, sorumlu balıkçılıktan denizlerdeki istilacı türlere ve gıda israfına uzanan meseleleri gündeme taşıyor. Vakfın kurucusu, yazar Aylin Gezgüç, <em>“Onarmak, aldığını yerine koymaktır” </em>diyerek; sofrayı üretici, şef, tüketici ve sistem arasında kurulabilecek yeni bir dayanışmanın alanı olarak görüyor.</p>
<p><strong>Proje, gıdayı lezzet ya da tüketim gibi bilinen kavramların yanında ekosistem ve emek üzerinden de okuyor. Sizce bir sofrayı iyileştiren unsurlar neler?</strong></p>
<p>Tabaktaki lezzetin arkasındaki emeğin görünür olması. Emeği takip edersek insanı mutlak surette iyileştiren bir duyguya ulaşırız: şükür duygusu. Bu duyguyu hatırlayarak kendimizi ve toprağımızı da iyileştirebiliriz. Bir domatesin taşıdığı besin değerine ulaşmak için artık 50 domates yenmesi gerektiği söyleniyor. Portakal için de öyle. Toprağı onarmadan, onu zorlayarak, hızlandırarak üretim yaptıkça toprak da ürün de besin değerini kaybediyor. Bir üreticimizin bana söylediği bir cümleyi hâlâ taşırım: Onarmak, aldığını yerine koymaktır. Toprağı sürmeden emek veren çiftçi, o emeği tanıyan şef, hikâyeyi dinleyen misafir aynı çemberin parçası olduğunda sofra iyileşiyor. Ekosistem ve emek, ikisi bir sofrada buluşmadıkça iyileşme olmuyor.</p>
<p><strong>Kentlilere yerel ürünlerin nereden geldiğinin de önemli olduğu mesajı gündelik hayatta nasıl hissettirilebilir?</strong></p>
<p>Slow Food’un Tat Gemisi (Ark of Taste) kataloğu bunun yolunu yıllardır gösteriyor. Türkiye’den yüzden fazla ürün, kaybolma tehlikesi taşıdığı için hikâyeleriyle bu gemiye alındı. Harman’da da bunun dijital karşılığını kuruyoruz: harmandestek.com’daki paydaş haritası, <em>“Bu lezzeti bugün kim, nerede yetiştiriyor?”</em> sorusuna gerçek bir isimle cevap veriyor. Kentliye bunu hissettirmenin yolu, etikette küçük puntoyla yazan bir köy adı değil; o üreticinin yüzünü görebileceği bir bağ kurmaktan geçiyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9a6b6343e92-1788504931.jpg" alt="" width="500" height="667" /></p>
<p><strong><em>Zincir, binlerce kişiye dokunuyor</em></strong></p>
<p><strong>Denizlerdeki istilacı türlerin gastronomiye kazandırılması ekosisteme ve balıkçıya nasıl bir nefes aldırabilir?</strong></p>
<p>Akdeniz’e yayılan aslanbalığı bu sorunun canlı örneği. Karayipler’de mercan resiflerini tehdit eden bu tür, <em>“Yemeyerek değil yiyerek durdur”</em> mantığıyla menülere taşındı; aynı yayılma şimdi Batı Akdeniz’de de görülüyor. Bizim kıyılarımızda mavi yengeç ve rapa salyangozu da benzer bir dönüşümden geçti. Balıkçının başına bela olan bir tür, bugün bir tedarik kalemi. Bunların hepsinin arkasında temel bir gerçeklik var: iklim krizi ve kirlenen denizler. Bunları anlatmak yerine gerçekliğin içinde çözümler geliştirmek gerekiyor. Harman için yaptığımız paydaş haritası çalışmasında Betül Bildik’in altını çizdiği şey bunu doğruluyor: Tek bir şefin menü kararı, tedarik zincirinin ucundaki binlerce kişiye dokunabiliyor. Buna inanıyorum çünkü gördüm. Vakfı bu etkiyi harekete geçirmek için kurduk; etki modeli sahada 20 yıldır gördüğüm ve ilk kitabımda aktardığım etki odaklı yönetilen projelerin ortak özelliklerini taşıyor. Etkiyi ölçeklemek için bir girişimci ve ona katılan diğer paydaşlarla büyüyen kaynaklar ve zaman bu modelin dört boyutu. Bunları buluşturan aks ise ortak değerler.</p>
<p><strong>Küçük üreticiyi ve ata tohumlarını korumak için dayanışma modeli öneriniz var mı?</strong></p>
<p>İlham aldığım isim <strong>Elinor Ostrom</strong>; kanıtladığı şey şuydu: Su, toprak, mera, atalık tohum gibi ortak kaynaklar doğru tasarım ilkeleriyle yönetildiğinde tahrip ve yok olma kaderinden kurtuluyor, süreç dayanışmaya dönüşüyor. Bunun da yine temelinde ortak değerler ve ortak çıkarlar var. Ostrom, Alanya’da balıkçılarla bu ilkeleri ortaya koyan saha çalışmaları ardından <strong>Nobel Ekonomi Ödülü</strong>’nü alan ilk kadın iktisatçı oldu. Tarımdaki somut karşılığı, 1960’larda Japonya’da “teikei” adıyla başlayıp bugün onlarca ülkede topluluk destekli tarım olarak yaşayan model. Tüketici hasattan önce üreticiyle riski paylaşıyor. Ben Harman projesi ile bir “can suyu fonu” ayırdım; denemelerin nefes alması için bir köprü. Benzer “etki odaklı hayırseverlerin” bu dayanışmada yer alması için bir model. Böylece etki çemberi başlayabilir; çiftçinin atalık tohumu ekmeye devam edebilmesi, toprağını gözeterek, suyunu koruyarak üretmesi, o ürünü satın alacak bir kentli talebin var olması ve bu süreci destekleyen tüm aktörlerin devreye girmesi ile sistem evrilebilir. Etki hayırseverliği sistem evrimi için gerekli.</p>
<p><strong><em>Şefin kararı, tarlanın geleceği</em></strong></p>
<p><strong>Şeflerin rolü sizce nerede başlıyor?</strong></p>
<p>Bir şefin rolü, malzemeyi seçtiği anda değil, arkasındaki ismi öğrenmeye karar verdiği anda başlıyor. Bana aktarılan bir rakam hâlâ aklımda: Tek bir kış menüsünün tedarik zinciri 10 bin çiftçiye dokunabiliyor. Türkiye’deki 200’e yakın gastronomi bölümünden yetişen 67 bin şef adayı “onarıcı gastronomi” müfredatıyla büyürse, talep tarafı on yılda yapısal olarak değişebilir. Bir şefin tabağındaki karar, aslında bir tarlanın geleceğine oy vermektir.</p>
<p><strong>Evlerimizde atabileceğimiz ilk somut adım ne olmalı?</strong></p>
<p>Fransa, 2016’da süpermarketlerin satılmayan gıdayı çöpe atmasını yasakladı; İtalya’da şef <strong>Massimo Bottura</strong>, restoranlardan artan malzemeyle <em>Refettorio</em> mutfaklarını kurup o yemeği ihtiyaç sahipleriyle paylaştı. İkisinin ortak noktası, israfı son adım değil yeni bir başlangıç olarak görmeleri. Bildiğim bir çiftlikte de benzer bir mantık işliyor: Mutfak atığı bokaşi kompostuyla toprağa, siyah asker sineği larvasıyla proteine dönüşüyor. Evde atabileceğimiz ilk adım da bundan farklı değil. Dolabı açmadan alışverişe çıkmamak, görünüşü kusurlu ama tadı aynı sebzeyi almaktan çekinmemek, artanı çöpe değil bir sonraki öğüne taşımak.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9a6b761b9cc-1788504950.jpg" alt="" width="500" height="889" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/iyilesme-sofrada-basliyor-86843</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/4/3/1280x720/iyilesme-sofrada-basliyor-1788504975.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Etki Çemberleri Vakfı-Harman Kurucusu ve Yazar Aylin Gezgüç, “İyileştiren Sofralar” projesini, gıdanın ardındaki emeği ve ekosistemi görünür kılan bir etki alanı olarak tanımlıyor. Gezgüç’e göre bir şefin tabağındaki seçimden evin alışveriş listesine kadar her karar, gıda sisteminin geleceğini şekillendiriyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/istanbuldan-atinanin-teraslarina-86838</guid>
            <pubDate>Tue, 08 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> İstanbul’dan Atina’nın teraslarına</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Rooftop Festival’i 13 yılın ardından yurt dışına taşıma kararı nasıl doğdu? Neden Atina’yı seçtiniz?</strong></p>
<p>13 yıl boyunca insanların nasıl bir festival deneyimi aradığını ve bunu şehir kültürünün parçasına dönüştürmenin yollarını gözlemledik. Yurt dışından gelen misafirlerimizin ilgisi de bizi cesaretlendirdi. Atina’nın güçlü teras kültürü, Rooftop Festival’in özgürlük, sosyalleşme ve şehirle farklı bir açıdan bağ kurma fikriyle doğal biçimde örtüşüyor. Amacımız İstanbul’daki deneyimi kopyalamak değil, festivalin ruhunu her şehrin karakterine uyarlamak.</p>
<p><strong>İstanbul’da şekillenen konsepti Atina’ya taşırken neleri değiştirdiniz?</strong></p>
<p>Her şehrin dinamiklerini dikkate alarak mekânları, müzik programını ve etkinlikleri yeniden kurguluyoruz. Cloud9 daha geniş ve yüksek enerjili bir ana teras sunarken Aurora Rooftop’ta farklı bir atmosfer yaratmayı hedefliyoruz. Müzikten atölyelere kadar bütün ayrıntıları, Atinalıların kendilerini ait hissedeceği bir deneyim oluşturacak şekilde planladık.</p>
<p><strong>Üç teras arasında nasıl bir bütünlük kurdunuz?</strong></p>
<p>Her terasın manzarası, atmosferi ve müzik programı farklı. Ziyaretçiler tek biletle kendi rotalarını oluşturup üç ayrı deneyim yaşayabilecek. Bu farklılıklar dekorasyon, görsel dil ve müzik seçimiyle ortak Rooftop Festival kimliğinde birleşecek.</p>
<p><strong>Sanatçı seçiminde hangi ölçütleri göz önünde bulundurdunuz?</strong></p>
<p>Yerel ve uluslararası isimleri bir araya getirmeye önem verdik. Yunanistan’ın yerel sahnesini programa dahil ederken Türkiye’den Orkun Bozdemir’e de yer verdik. Yalnızca bilinirliğe değil, sanatçıların terasların karakteriyle kuracağı ilişkiye, setlerin akışına ve günün enerjisine katkısına baktık.</p>
<p><strong>Atina, uluslararası yolculuğun başlangıcı mı?</strong></p>
<p>Evet, ilk adımımız. Önümüzdeki dönemde teras kültürünün güçlü olduğu, açık hava deneyimine ve şehirle iç içe sosyalleşmeye önem veren Avrupa kentlerini değerlendireceğiz. Henüz kesinleşen şehirleri açıklamıyoruz; ancak Atina tek durak olmayacak.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/istanbuldan-atinanin-teraslarina-86838</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/3/8/1280x720/istanbuldan-atinanin-teraslarina-1788503357.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Rooftop Festival, 13 yıllık İstanbul deneyiminin ardından ilk kez yurt dışına açılıyor. Kurucusu Ali İlerigelen, Atina seçiminin nedenlerini ve festivalin uluslararası yolculuğunu anlatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/film-sektorune-donusum-cagrisi-86989</guid>
            <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 16:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Film sektörüne dönüşüm çağrısı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>EkoFilm’i kurma fikri ilk olarak hangi kırılma noktasıyla, sinema ve medya sektöründeki hangi büyük eksikliği fark etmenizle ortaya çıktı?</strong></p>
<p><strong>EKİN GÜNDÜZ ÖZDEMİRCİ:</strong> Yaklaşık on yıldır film ve sürdürülebilirlik alanında akademik ve sektörel araştırmalar yürütüyorum. Bu süreçte yurt dışında bu alandaki uygulamaları yerinde gözlemleme ve çalışma fırsatı buldum. Türkiye'de ise birkaç bireysel girişim dışında bu konunun neredeyse hiç gündemde olmadığını fark ettim. Yaklaşık 2,5 yıl önce açılan bir British Council fon çağrısı, bu eksikliği gidermek için önemli bir fırsat yarattı. Nurten ile birlikte, İngiltere'deki ortaklarımızla film sektöründe sürdürülebilirlik konusunda farkındalık yaratmayı ve kapasite geliştirmeyi hedefleyen projeyi hayata geçirdik. EkoFilm Platformu da bu projenin doğal bir çıktısı olarak doğdu ve bugün çok daha geniş bir dönüşüm için çalışmaya devam ediyor.</p>
<p><strong>NURTEN BAYRAKTAR:</strong> EkoFilm fikri biraz da kendimize sorduğumuz şu sorudan doğdu: İklim kriziyle ilgili ne yapılması gerektiğini biliyoruz, harekete geçmenin aciliyetini de biliyoruz; peki o zaman neden hala yapmıyoruz? Bu sorunun cevabının bilgi eksikliğinden ziyade birlikte hareket edebileceğimiz yapılar ve araçların eksikliğinde yattığını fark ettik. Özellikle Ekin’in sektöre dair gözlemleri bu eksikliğe odaklanmamızı sağladı. Film ve medya sektörünün hem kendi etkisini azaltabilecek hem de hikâyeleriyle toplumsal dönüşümü destekleyebilecek büyük bir potansiyeli var. EkoFilm'i de bu potansiyeli harekete geçirmek için kurduk.</p>
<p><strong>Bugüne kadar binlerce kişiye ulaştınız.  Platformu ilk kurduğunuz günlerde sektör profesyonellerinden nasıl tepkiler aldınız?</strong></p>
<p><strong>N.B</strong>: Pek çok sektör çalışanı aslında değişim ihtiyacının farkındaydı; sadece nereden başlayacağını ve bunu tek başına nasıl yapacağını bilmiyordu. Bu ilgi bize doğru bir ihtiyaca cevap verdiğimizi gösterdi. Bugün geldiğimiz noktada farkındalığın ve isteğin arttığını, bilginin giderek yaygınlaştığını görüyoruz.</p>
<p><strong>Rumija filminin Türkiye’de bir ilki başararak Green Film Sertifikası alması da önemli bir adım. Bu süreçte EkoFilm olarak nasıl bir yol haritası izlediniz? Bir setin "yeşil set" olabilmesi için olmazsa olmaz kriterler nelerdi?</strong></p>
<p><strong>E.G.Ö:</strong> Öncelikle şunu vurgulamak isterim: Biz, uluslararası Green Film Sertifikası'nın yaklaşımıyla da uyumlu olarak, ‘yeşil set’ yerine ‘sürdürülebilir set’ kavramını daha doğru ve kapsayıcı buluyoruz.</p>
<p>Çünkü sürdürülebilirlik yalnızca çevresel önlemler almakla sınırlı değil; toplumsal cinsiyet eşitliği, çeşitlilik ve kapsayıcılık, sağlıklı çalışma koşulları ve toplumsal fayda gibi sosyal sürdürülebilirlik başlıklarını da içeriyor.  Green Film Sertifikası da bu bütüncül yaklaşımı esas alan, yapımların çevresel ve sosyal sürdürülebilirlik performansını bağımsız olarak değerlendiren uluslararası bir sertifikasyon sistemi. Özellikle Avrupa ortak yapımlarında önemli bir güven ve sorumluluk göstergesi olarak kabul ediliyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9eb6828b9ef-1788786306.jpg" alt="" width="500" height="364" /></p>
<p>Rumija ekibiyle ön hazırlık aşamasından itibaren birlikte çalışarak Green Film kriterlerine uygun bir sürdürülebilir yapım stratejisi geliştirdik. Enerji kullanımı, ulaşım ve konaklama, catering, atık yönetimi ve ekip içi iletişim gibi temel alanlarda somut uygulamalar hayata geçirdik. Bu sürecin sonunda Rumija, Türkiye'de ve Karadağ’da uluslararası Green Film Sertifikası alan ilk yapım oldu ve bunun sektörde önemli bir örnek oluşturduğuna inanıyoruz.</p>
<p><strong>Setteki karbon ayak izini azaltmaya çalışırken hem ekibi hem de oyuncuları bu yeni düzene adapte etmek zor oldu mu?</strong></p>
<p><strong>E.G.Ö:</strong> Çevreye ve topluma fayda sağlayan ortak bir amaç etrafında buluşmak, ekip için güçlü bir motivasyon kaynağı oldu. Beklediğimizin aksine, yeni uygulamalara uyum konusunda önemli bir zorluk yaşamadık.</p>
<p><strong>Özellikle Türkiye’de dizi sektörü çok hızlı ve yoğun bir tempoda çalışıyor. Haftada 140 dakika yetiştirmeye çalışan bir dizi setinde "Sürdürülebilir Yapım" kurallarını uygulamak ne kadar gerçekçi? Bu hız baskısı altında eko-bilinç nasıl korunabilir?</strong></p>
<p><strong>N.B:</strong> Sürdürülebilirlik bu hızın içinde tamamen ayrı bir sistem kurmak anlamına gelmiyor; tam tersine, mevcut üretim akışının içine entegre edilebilecek küçük ama etkili kararlarla başlıyor, zaman içerisinde büyüyor. Planlama aşamasında verimliliği artırmak, gereksiz tekrarları ve kaynak israfını azaltmak, set lojistiğini daha akıllı kurmak bile ciddi fark yaratabiliyor.</p>
<p><strong>Diğer yapım şirketlerinden veya bağımsız sinemacılardan aldığınız geri dönüşler nasıl? Türkiye’de yeşil yapımcılığın bir trend olmaktan çıkıp yasal veya sektörel bir zorunluluk haline gelmesi için önümüzde ne kadar bir süre var?</strong></p>
<p><strong>E.G.Ö:</strong> Bunun gerçekleşmesi için en önemli unsur, sektörün karar alıcılarının güçlü bir irade göstermesi ve bu iradenin kamu politikaları ile desteklenmesi. Ancak bu koşullar henüz tam olarak oluşmadı diye beklemek yerine, bugünden iyi uygulama örneklerini çoğaltmak gerekiyor. EkoFilm Platformu olarak tam da bu nedenle kapasite geliştirme, araştırma ve farkındalık çalışmalarına odaklanıyoruz. Yapımlara rehberlik ederek sürdürülebilir uygulamaların yaygınlaşmasını sağlamayı, dönüşümün en etkili yollarından biri olarak görüyoruz. Aslında attığımız her adımla, Türkiye'de sürdürülebilir yapım alanında ulusal standartların oluşmasına katkı sağlayacak altyapıyı inşa ediyoruz.</p>
<p><strong>N.B:</strong> Adil dönüşüm perspektifinden baktığımızda ise mesele sadece ‘sürdürülebilir üretim’ değil; üretim biçimlerinin herkes için daha sürdürülebilir, daha adil ve daha erişilebilir hale gelmesi. Yani bu dönüşümün yalnızca büyük yapımların sorumluluğu değil, aynı zamanda bağımsız üreticiyi de dışlamayan, tam tersine destekleyen bir çerçeveye ihtiyaç var. Bu nedenle bu süreci sadece teknik bir adaptasyon süreci olarak değil, sektörün kendi içinde daha adil bir üretim modeli arayışı olarak ele alıyoruz.</p>
<p>Önemli olan, kimseyi dışarıda bırakmadan, üretim kapasitesini koruyarak dönüşebilmek. Bu yüzden biz bu süreci bir dayatma değil, birlikte öğrenilen ve birlikte inşa edilen bir dönüşüm olarak görüyoruz.</p>
<p><strong>Ufukta yeni sertifika yolculukları veya uluslararası iş birlikleri var mı?</strong></p>
<p><strong>E.G.Ö:</strong> Uluslararası iş birliklerimizi güçlendirmeye devam ediyoruz. Kasım ayında Türkiye'de gerçekleştirilecek COP31 kapsamında planladığımız uluslararası etkinliklerle, sürdürülebilir yapım konusunu küresel paydaşlarla birlikte yerel gündeme taşımayı hedefliyoruz. Uzun vadede amacımız ise sürdürülebilir yapımı yalnızca belirli projelerde uygulanan bir yaklaşım olmaktan çıkarıp, Türkiye film ve medya sektörünün doğal üretim kültürünün bir parçası haline getirmek.</p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/film-sektorune-donusum-cagrisi-86989</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/8/9/1280x720/film-sektorune-donusum-cagrisi-1788786344.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Sabancı Vakfı&#039;nın 2009 yılından bu yana sürdürdüğü &quot;Fark Yaratanlar&quot; programının 16. sezonunda yer alan Ekin Gündüz Özdemirci ve Nurten Bayraktar, kurdukları EkoFilm Platformu ile Türkiye&#039;de sürdürülebilir film üretiminin öncülerinden oldu. Türkiye&#039;nin ilk Green Film Sertifikalı yapımına rehberlik eden ikiliyle, sinema sektöründeki yeşil dönüşümü ve gelecek hedeflerini konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/anlatacak-bir-hikayem-var-86988</guid>
            <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 15:58:00 +03:00</pubDate>
            <title> Anlatacak bir hikayem var</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Rap müzikle ilk temas ettiğiniz ana gidersek… Sizi bu kültüre çeken ve “Ben kendi hikayemi bu müzikle anlatmalıyım.” dedirten kırılma noktası neydi?</strong></p>
<p>Rap benim için hiçbir zaman sadece müzik olmadı. Çocuk yaşta dinlediğim şarkılarda insanların yaşadıklarını filtresiz anlattığını gördüm. O zaman fark ettim ki benim de anlatacak bir hikâyem var. Yaşadığım zorluklar, sokakta gördüklerim, ailem, hayallerim… Hepsini en gerçek haliyle aktarabileceğim tek dil rap’ti. Mikrofon benim için kaçış değil, kendimi ifade etme şekli oldu.</p>
<p><strong>‘REDD’ kelimesi hem sahne adınızın bir parçası hem de son projenizin başlığı. Bu kavram sizin için tam olarak neyi ifade ediyor?</strong></p>
<p>REDD benim için bir renkten çok bir karakter. Kırmızı; tutkunun, öfkenin, risk almanın ve cesaretin rengi. Müzikte de tam olarak bunu temsil etmek istedim. Sert görünebilirim ama yaptığım her parçanın arkasında gerçek duygular var. İnsanların sadece enerjiyi değil, o enerjiyi oluşturan hikâyeyi de hissetmesini istiyorum.</p>
<p><strong>Bir şarkı yazarken veya prodüksiyon sürecindeyken sizi en çok ne besler?</strong></p>
<p>Hepsi. Bazen yaşadığım bir olay, bazen sokakta duyduğum tek bir cümle, bazen de sadece prodüksiyonun verdiği his… Kendimi belli bir kalıba sokmuyorum. Bir beat beni farklı bir karaktere bile dönüştürebiliyor. Müziğin en sevdiğim yanı da bu.</p>
<p><strong>İlk üretmeye başladığınız dönemdeki JEFF REDD ile bugünkü JEFF REDD’i karşılaştırdığınızda en büyük değişim ne oldu?</strong></p>
<p>Eskiden kendimi kanıtlamaya çalışıyordum. Şimdi ise kendi dünyamı kurmaya çalışıyorum. Teknik olarak geliştiğimi düşünüyorum ama asıl değişim bakış açımda oldu. Daha sabırlıyım, daha seçiciyim ve artık sadece hit yapmak değil, uzun yıllar dinlenecek işler bırakmak istiyorum.</p>
<p><strong>Yeni EP’niz ‘REDD’, hem enerjisi yüksek parçalarını hem de duygusal melodileri bir arada sunuyor. Bu dengeyi nasıl kurdunuz?</strong></p>
<p>Çünkü gerçek hayat da böyle. Bir gün dünyanın zirvesindesin, ertesi gün en diptesin. Ben de bunu müziğime yansıtmak istedim. İnsanların tek bir ruh hâline değil, hayatın farklı taraflarına da eşlik eden bir proje olsun istedim.</p>
<p><strong>EP’de farklı ülkelerden ve kültürlerden sanatçılarla yapılan iş birlikleri dikkat çekiyor. Bu süreç sizi nasıl etkiledi?</strong></p>
<p>Farklı ülkelerden insanlarla çalışınca şunu gördüm; müziğin gerçekten ortak bir dili var. Herkes farklı yetişiyor ama stüdyoya girdiğinde aynı heyecanı paylaşıyor. Bu projeler bana hem müzikal hem de kültürel anlamda çok şey kattı. Global düşünmeye başladığında vizyonun da büyüyor.</p>
<p><strong>Türk rap sahnesine global ölçekte baktığınızda farkına varmanızı sağlayan neler oldu?</strong></p>
<p>Türkiye’de çok yetenekli insanlar var. Bence eksik olan şey bazen vizyon oluyor. Dünyadaki dinleyici artık sadece şarkıyı değil, sanatçının kim olduğunu da satın alıyor. Görsel dünya, hikâye anlatımı, marka kimliği… Bunlar en az müzik kadar önemli.</p>
<p><strong>Dünya müzik piyasasını yakından takip eden biri olarak Türk rap sahnesinin güçlü ve gelişime açık yönlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Güçlü tarafımız üretkenliğimiz. Çok hızlı üretebilen ve trendleri yakalayabilen bir sektörümüz var. Gelişmesi gereken taraf ise daha fazla uluslararası iş birliği yapmak ve kendi sesimizi koruyarak dünyaya açılmak. Kopyalamak yerine kendi kültürümüzü dünyaya taşımamız gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p><strong>Peki, sırada neler var?</strong></p>
<p>Bu EP benim için bir son değil, yeni bir başlangıç. Önümüzdeki dönemde farklı ülkelerden yeni sanatçılarla çalışmalarım olacak. Müzikal olarak sınırlarımı daha da zorlayacağım. Amacım sadece Türkiye’de değil, dünyanın farklı noktalarında da dinlenen bir isim olmak. Her projede çıtayı biraz daha yukarı taşımaya devam edeceğim.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9eb538a2361-1788785976.jpg" alt="" width="500" height="500" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/anlatacak-bir-hikayem-var-86988</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/8/8/1280x720/anlatacak-bir-hikayem-var-1788786000.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Farklı kültürlerden sanatçıları aynı çatı altında buluşturan rap sahnesinin sevilen ismi JEFF REDD, yeni çalışması ‘REDD’ ile dinleyicileriyle buluşuyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/tatilden-sonra-bes-adim-86839</guid>
            <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Tatilden sonra beş adım</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Yaz bitti, bavullar kaldırıldı ve şehir hayatına geri dönüldü. Peki ya cildiniz? Deniz, havuz, güneş, sıcak hava ve sık duşlar yaz tatilinin keyifli taraflarına eşlik ederken cildin doğal dengesini zorlayabiliyor. Bronz bir görünüm ilk günlerde iyi hissettirse de tatil dönüşünde kuruluk, gerginlik, matlık ve hassasiyet daha görünür hâle gelebiliyor. Bu nedenle tatil sonrası bakımın amacı cildi bir anda değiştirmeye çalışmak değil; ona yeniden nem, denge ve konfor kazandırmak olmalı.</p>
<p>Erkek bakımında iyi haber şu: Bunun için onlarca üründen oluşan karmaşık bir rutine ihtiyacınız yok. Doğru temizlik, yoğun nem, bariyer desteği ve güneş koruması çoğu zaman yeterli. Üstelik birkaç doğru ürünle tatilin cildinizde bıraktığı yorgun görünümü geride bırakıp sonbahara daha bakımlı bir başlangıç yapmak mümkün. İşte tatil dönüşünde bakım rutininize ekleyebileceğiniz beş adım:</p>
<p><strong>Cildi nazikçe temizleyin</strong></p>
<p>Tatil dönüşünde yapılan hatalardan biri, cildi yenilemek adına sert temizleyicilere ve yoğun peeling uygulamalarına yönelmek. Oysa güneş, tuzlu su ve sıcak havanın ardından cilt daha hassas olabilir. Bu dönemde sabah ve akşam nazik bir temizleyici kullanmak; ter, yağ ve güneş koruyucu kalıntılarından kurtulmak için yeterli. Yüzünüzü çok sıcak suyla yıkamaktan ve havluyla sertçe kurulamaktan kaçının; daha yumuşak bir rutin benimseyin. Özellikle kuru veya hassas ciltlerde, temizlik sonrasında yüzde gerginlik hissi bırakmayan formüllere yönelmek iyi bir seçim.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em>Ürün önerisi: La Roche-Posay Toleriane Dermo-Cleanser.</em></span></p>
<p><strong>Kaybedilen nemi geri kazandırın</strong></p>
<p>Denizden çıktıktan sonra yüzde hissedilen o gerginliği hatırlıyor musunuz? Tatil boyunca güneş, deniz, sıcak hava ve klimalı ortamlar cildin nem ihtiyacını artırabiliyor. Şehre döndüğünüzde bakım rutininizin başrolünü bu nedenle iyi bir nemlendiriciye bırakabilirsiniz.</p>
<p>Özellikle yüz temizliğinden sonra uygulanan nemlendirici, cilde daha konforlu ve canlı bir görünüm kazandırmaya yardımcı oluyor. Yaz sonu için ağır hissettiren kremler yerine hafif ve ferah dokulu formüller tercih etmek ise günlük kullanımı çok daha keyifli hâle getiriyor.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em>Ürün önerisi: Yves Rocher Hydra Végétal Gel Cream Non-Stop Moisturizing 48H.</em></span></p>
<p><strong>Cilt bariyerine biraz zaman tanıyın</strong></p>
<p>Tatilden döndükten sonra bronzluğu eşitlemek veya mat görünümü ortadan kaldırmak için hemen peeling yapmak cazip gelebilir. Fakat cildiniz kuru, kızarık veya hassassa birkaç gün boyunca güçlü asitleri, fiziksel peelingleri ve çok sayıda aktif içeriği bir arada kullanmamak daha doğru olabilir. Bu dönemi küçük bir bakım molası olarak düşünün. Rutininizi sadeleştirin ve cildin doğal bariyerini destekleyen ürünlere yönelin. Cildiniz rahatlamaya başladıkça diğer bakım adımlarını yavaş yavaş rutininize yeniden dâhil edebilirsiniz. Bazen iyi bakım, daha fazla ürün kullanmak değil, cilde ihtiyaç duyduğu zamanı vermektir.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em>Ürün önerisi: Avène Cicalfate+ Restorative Protective Cream.</em></span></p>
<p><strong>Güneş kremi tatille birlikte rafa kalkmasın</strong></p>
<p>Tatil sona erdi diye güneş koruyucusunu plaj çantasıyla birlikte kaldırmayın. Ağustos sonunda ve sonbaharın ilk günlerinde şehirde güneş hâlâ güçlü. Üstelik güneş koruması, yalnızca tatilde bronzlaşırken düşünülmesi gereken bir bakım adımı değil; günlük rutinin önemli bir parçası.</p>
<p>Sabah bakımının son adımında yüksek koruma faktörlü bir ürün kullanmayı alışkanlık hâline getirin. Özellikle hafif dokulu, yüzde ağır bir his bırakmayan formüller şehir hayatında daha konforlu oluyor. Açık havada uzun zaman geçiriyorsanız korumayı gün içinde yenilemeyi de unutmayın.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em>Ürün önerisi: Shiseido Expert Sun Protector Lotion SPF 50+.</em></span></p>
<p><strong>Yüz kadar vücudu da hatırlayın</strong></p>
<p>Erkek bakımında bütün ilgiyi yüze vermek kolay. Oysa omuzlar, kollar, eller ve bacaklar da tatil boyunca güneş, deniz suyu ve havuz kloruyla karşı karşıya kalıyor. Özellikle duş sonrasında cildinizde gerginlik veya kuruluk hissediyorsanız vücut nemlendiricisini günlük rutininize dâhil etmenin tam zamanı. Duştan sonra cilt henüz hafif nemliyken uygulanan bir losyon, bakım rutininin hem en kolay hem de en rahatlatıcı adımlarından biri olabilir. Dudakları da unutmayın; güneş ve sıcak havanın ardından oluşan kuruluk için nemlendirici, gündüzleri ise SPF içeren bir dudak balmı iyi bir tamamlayıcı olacaktır.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em>Ürün önerisi: Eucerin Advanced Repair Lotion.</em></span></p>
<p>Tatil sonrası erkek bakımının sırrı aslında oldukça basit: Daha çok ürün değil, doğru ürünler ve biraz sabır. La Roche-Posay ile nazik temizlik, Yves Rocher ile nem desteği, Avène ile bariyer odaklı bakım, Shiseido ile güneş koruması ve Eucerin ile vücut nemlendirmesi… Beş basit adım, yaz boyunca yorulan cildi sonbahara hazırlamak ve şehir hayatına daha bakımlı bir görünümle dönmek için yeterli bir başlangıç.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/tatilden-sonra-bes-adim-86839</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/3/9/1280x720/tatilden-sonra-bes-adim-1788504036.jfif" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Güneş, deniz, havuz ve sıcak hava, tatil dönüşünde erkek cildinde kuruluk, gerginlik ve matlığa yol açabiliyor. Nazik temizlikten güneş korumasına uzanan beş basit adım, cildin nem ve dengesini yeniden kazanmasına yardımcı oluyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/mutfagin-dili-evrenseldir-86836</guid>
            <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Mutfağın dili evrenseldir</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Bu tarihi atmosferde gastronomi detaylarına geçmeden biraz başa sararak sizi tanımak isteriz. Mutfak hikâyeniz ilk nasıl başladı?</strong></p>
<p>Mutfak benim için hiçbir zaman yalnızca bir meslek olmadı; disiplini, sabrı ve sürekli öğrenmeyi öğreten, karakterimi şekillendiren bir yolculuk oldu. İlk günden itibaren her mutfağın kendine özgü bir dili, her ekibin farklı bir kültürü ve her tabağın anlatacak bir hikâyesi olduğuna inandım. Bu anlayışla kariyerim boyunca farklı mutfak kültürlerini deneyimleme, farklı ekiplerle çalışma ve her yeni deneyimi mesleki birikimime dönüştürme fırsatı buldum.</p>
<p>Meslek hayatım boyunca farklı segmentteki otellerde görev alarak turizm ve şehir otelciliğinin farklı dinamiklerini deneyimledim. Her şehir, bulunduğu coğrafyanın gastronomi kültürünü, misafir beklentilerini ve mutfak anlayışını keşfetmemi sağlarken; farklı operasyonlarda edindiğim tecrübeler mesleki bakış açımı zenginleştirdi. Bugün ise bu birikimi Ankara'da, Divan Çukurhan'ın mutfağında sürdürmeye devam ediyorum.</p>
<p>Benim için şeflik, yalnızca iyi yemek pişirmekten ibaret değil; bir kültürü, coğrafyayı ve yaşamın izlerini tabağa taşıyarak her misafire unutulmaz bir deneyim sunma sanatıdır.</p>
<p><strong>Çalışma disiplininizde olmazsa olmazlarınız var mı? Mutfak felsefenizi nasıl özetlersiniz bize?</strong></p>
<p>Mutfakta benim için üç temel değer vardır: Disiplin, sadelik ve saygı… Disiplin; iyi bir sonucun tesadüf olmadığını gösterir. Her detayın kontrol edildiği, her ürünün değer gördüğü bir sistem kurmak gerekir. Sadelik ise benim mutfak anlayışımın merkezindedir. İyi bir malzemenin önüne geçmeye çalışmam; aksine onun karakterini ortaya çıkarırım. Bazen bir domatesin kokusu, bir otun aroması veya doğru pişirilmiş bir et parçası tabağın en güçlü anlatımı olabilir.</p>
<p>Ve en önemlisi ürünün kendisine saygı duymak… Çünkü şefin görevi ürünü değiştirmek değil, onun en iyi halini ortaya çıkarmaktır.</p>
<p><strong>Menü planlamalarınızı oluştururken malzemeyle nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Sizin için bir tabak tasarlarken ilk ilham noktası malzeme mi, teknik mi yoksa zihinde canlanan bir lezzet anısı mı oluyor?</strong></p>
<p>Benim için başlangıç noktası her zaman malzemedir. Çünkü her ürünün kendi hikâyesi vardır. Bir enginar bana Ege’yi, bir kuzu eti Anadolu’nun geleneksel mutfak hafızasını, bir baharat ise geçmişten gelen bir mirası anlatabilir.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9a648dcd063-1788503181.png" alt="" width="500" height="661" /></p>
<p>Teknik elbette çok değerlidir ama teknik, malzemenin önüne geçtiğinde tabak ruhunu kaybedebilir. Önce ürünü tanırım; nereden geliyor, hangi mevsimde en iyi durumda, karakteri nedir… Sonrasında ona en doğru tekniği uygularım. Bir tabak benim için önce bir fikir, sonra bir hafıza ve en sonunda bir deneyimdir.</p>
<p><strong>Divan Çukurhan, Ankara’nın en köklü ve tarihi binalarından biri. Binanın yıllara uzanan ruhu mutfak tarafında tabaklara nasıl yansıyor?</strong></p>
<p>Tarihi bir yapının içinde çalışmak büyük bir sorumluluk. Çünkü burada geçmişle rekabet etmiyorsunuz; onunla uyum yakalamaya çalışıyorsunuz. Biz mutfakta bu ruhu; yerel ürünlere, geleneksel tatlara ve zamansız tekniklere verdiğimiz değerle yansıtıyoruz. Geçmişten gelen lezzet hafızasını bugünün sunum anlayışıyla buluşturuyoruz. Amacımız geçmişi kopyalamak değil; geçmişten ilham alarak bugüne ait bir mutfak yaratmak.</p>
<p><strong>Geleneksellikle modernizm mutfakta nasıl bir araya geliyor? Yerel lezzetler veya unutulmaya yüz tutmuş tarifler var mı, yoksa daha çok uluslararası bir seçki mi sunuyorsunuz?</strong></p>
<p>Ben gelenek ve modernizmi birbirinin alternatifi olarak görmüyorum. Modern mutfak, geçmişi reddetmek değil; onu yeniden yorumlama cesaretidir. Türk mutfağı dünyanın en güçlü mutfak miraslarından biri. Bizim görevimiz bu mirası doğru tekniklerle, doğru ürünlerle ve günümüz misafirinin beklentileriyle buluşturmak. Menümüzde Anadolu’nun köklerinden gelen tatları; çağdaş pişirme yöntemleri, dengeli sunumlar ve uluslararası gastronomi standartlarıyla ele alıyoruz.</p>
<p>Bizim hedefimiz “Türk mutfağını modernleştirmek” değil; Türk mutfağının zaten sahip olduğu değeri dünyaya daha güçlü anlatmak.</p>
<p><strong>Otel çok sayıda yabancı turisti ağırlayan diplomatik bir lokasyona yakın. Menü oluştururken farklı damak tadı profillerini nasıl dengeliyorsunuz?</strong></p>
<p>İyi bir mutfağın dili evrenseldir. Farklı kültürlerden gelen misafirlerin beklentileri değişebilir ama kaliteli ürün, doğru teknik ve dengeli lezzet herkes tarafından anlaşılır.</p>
<p>Yabancı misafirler özellikle Türk mutfağının derinliğinden çok etkileniyor. Çünkü bizim mutfağımız sadece kebap veya birkaç bilinen yemekten ibaret değil; çok güçlü bir ürün çeşitliliği, pişirme kültürü ve hikâyesi var. Biz misafire sadece “Türk yemeği” sunmuyoruz; Türkiye’nin gastronomik karakterini deneyimletiyoruz.</p>
<p><strong>Mutfağınızda yerel üreticilere ve sürdürülebilirliğe ne kadar alan açıyorsunuz peki?</strong></p>
<p>Bir şefin mutfağı aslında tedarik zinciriyle başlar. Biz mümkün olduğunca mevsiminde, doğru kaynaktan gelen ürünlerle çalışmaya önem veriyoruz. Yerel üreticilerle kurulan güçlü bağlar hem kaliteyi artırıyor hem de bölgesel gastronominin devamlılığını sağlıyor. Sürdürülebilirlik bizim için sadece atık yönetimi değil; ürüne verilen değer, doğru kullanım ve mutfakta bilinçli hareket etmektir.</p>
<p>Bir ürünün tamamını değerlendirebilmek, bugünün mutfağında büyük bir şeflik göstergesidir.</p>
<p><strong>Yaz menüsünü hazırlarken bu sezon en çok hangi malzemeler ve teknikler üzerine yoğunlaştınız?</strong></p>
<p>Yaz menüsünde doğanın bize sunduğu lezzetleri ön plana çıkarmak istedik. Mevsim sebzeleri, taze otlar, deniz ürünleri ve daha hafif pişirme teknikleri üzerinde durduk.</p>
<p>Izgara, düşük ısıda pişirme, marine etme ve doğal aromaları koruyan teknikler yaz döneminde çok değerli. Yazın güçlü tarafı aslında sadeliğidir. İyi bir ürün, doğru zamanda toplandığında fazla müdahaleye ihtiyaç duymaz.</p>
<p><strong>Her şefin “Benim hikâyem bu tabakta saklı” dediği bir imza tabağı vardır. Sizin Divan Çukurhan menüsünde sizi en iyi anlatan tabağınız hangisi?</strong></p>
<p>Benim imzam; gösterişten çok dengeyi, karmaşadan çok netliği, teknikten çok lezzeti öne çıkaran tabaklardır. Çünkü iyi yemek kendini anlatmak için yüksek sesle konuşmaz; doğru yapıldığında zaten hatırlanır. Bütün bu başlıklar sıralandığın da “Sütte Levrek Poşe” benim imza yemeğimdir diyebilirim.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/mutfagin-dili-evrenseldir-86836</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/3/6/1280x720/iyi-bir-mutfagin-dili-evrenseldir-1788503211.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Başkentin tarihi simgelerinden Divan Çukurhan&#039;ın Executive Chef&#039;i Kadir Sönmezeroğlu ile mutfak felsefesinden yaz menüsüne, sürdürülebilirlikten Türk mutfağının dünyadaki yerine kadar gastronomiye dair pek çok konuyu konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
