<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/taniklik-etmek-artik-yetmiyor-84808</guid>
            <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Tanıklık etmek artık yetmiyor</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Everest’ten sonra bu kez rotasını Antarktika’ya çeviren Hakan Bulgurlu, buzulların arasında yalnızca iklim krizini değil, liderliği, sorumluluğu ve geleceğe bırakacağımız mirası da yeniden düşünmeye başlamış. Bu söyleşide, bir CEO’nun bir yazara, bir gözlemcinin ise sorgulayan bir anlatıcıya dönüşen yolculuğunu konuştuk.</p>
<p><strong>İlk kitabınız <em>‘Tehlikeli Tırmanış’</em> kişisel bir yolculuktu. <em>‘Buzlar Eriyince’</em> ise daha araştırmacı, daha politik ve daha hesap soran bir kitap. Siz mi değiştiniz, yoksa iklim krizi mi artık başka türlü anlatılmayı gerektiriyor? </strong></p>
<p>Aslında ikisi de doğru. İlk kitabım <em>‘Tehlikeli Tırmanış’</em>ta Everest’te tanıklık ettiğim değişimi anlattım. Aradan geçen yıllarda ise iklim krizinin düşündüğümüzden çok daha hızlı ilerlediğini gördük. Antarktika’da yaptığım yolculuk, bilim insanlarıyla gerçekleştirdiğim görüşmeler ve deniz seviyesindeki yükselişin yaratacağı etkileri daha derinlemesine incelemem, bana artık yalnızca tanıklık etmenin yeterli olmadığını gösterdi. Bugün karşı karşıya olduğumuz gerçeklik, ekonomiyi, şehirleri, göçü, gıda güvenliğini ve jeopolitiği yeniden şekillendirecek bir dönüşüm.</p>
<p>Bu nedenle <em>‘Buzlar Eriyince’</em> daha araştırmacı bir kitap. Bilim insanlarıyla yaptığım görüşmeler, güncel veriler ve farklı disiplinlerden bakış açıları kitabın omurgasını oluşturdu. Amacım, bilimsel gerçekleri insanların hayatına dokunan hikâyeler aracılığıyla görünür kılmak ve şu soruyu sordurabilmekti: Bugün aldığımız kararlar, gelecek nesillerin yaşayacağı dünyayı nasıl şekillendirecek?</p>
<p><strong>Kitabın açılışında “Gelecek nesiller bizi nasıl hatırlayacak?” diye soruyorsunuz. Sizce bugünün yetişkinleri, tarihe en büyük dönüşümü başlatan kuşak olarak mı geçecek, yoksa en büyük ihmali yapan kuşak olarak mı? </strong></p>
<p>Bence bu sorunun cevabını henüz bilmiyoruz. Çünkü tarih, bizim bugün vereceğimiz kararlarla yazılıyor. Bilim bize neyle karşı karşıya olduğumuzu açıkça gösteriyor; teknoloji, finans ve bilgi açısından da çözüm üretebilecek imkânlara sahibiz. Bu imkânları harekete geçirecek iradeyi gösterip gösteremeyeceğimiz belirleyici olacak.</p>
<p>Bu yüzden bugünün kuşağını ne kahraman ne de ihmal eden bir kuşak olarak tanımlamayı tercih ederim. Biz, bir yol ayrımındaki kuşağız. Gelecek nesiller bizi ya zamanında harekete geçen ve dönüşümü başlatan insanlar olarak hatırlayacak ya da riskleri görmesine rağmen yeterince cesur davranmayan bir nesil olarak anacak.</p>
<p><strong>Dünyanın farklı ülkelerinden bilim insanlarıyla görüştünüz. Bu araştırma boyunca sizi en çok sarsan bilgi ya da karşılaşma neydi? </strong></p>
<p>Beni en çok sarsan şey tek bir veri değil, bilim insanlarının ortak olarak işaret ettiği hızdı. Özellikle buzulbilimci <strong>Alan Hubbard</strong> ile yaptığım görüşme bakış açımı derinden etkiledi. Bana, üniversite yıllarında buz tabakalarının binlerce yıllık süreçlerde tepki vereceğinin öğretildiğini, ancak bugün aynı buzulların on yıllar içinde beklenmedik bir hızla değiştiğini anlattı. Bilimin kendi öngörülerini bu kadar kısa sürede yeniden değerlendirmek zorunda kalması, iklim krizinin düşündüğümüzden çok daha dinamik ve acil bir mesele olduğunu gösteriyor.</p>
<p><strong>Bilim insanları yıllardır aynı uyarıları yapıyor. Buna rağmen toplumsal davranışlar yeterince değişmiyor. Sizce insanların eyleme geçmesini engelleyen şey bilgi eksikliği mi, yoksa inkâr etme konforu mu? </strong></p>
<p>Bilgi eksikliği tek başına bir etken değil. Bilim insanları onlarca yıldır son derece güçlü kanıtlar ortaya koyuyor. Bugün iklim krizinin nedenleri ve olası sonuçları konusunda geçmişe kıyasla çok daha fazla bilgiye sahibiz. Temel zorluk, bu bilgiyi davranış değişikliğine dönüştürebilmek. İnsan doğası, uzak gibi görünen riskleri erteleme eğiliminde. İklim krizi de uzun yıllar boyunca birçok kişiye günlük hayatın dışında, gelecekte yaşanacak bir sorun gibi göründü. Mesele inkâr etmekten çok, sorumluluğu ertelemek. Gelecek nesillerin bizi nasıl hatırlayacağı da bu sorumluluğu ne kadar erken üstlendiğimize bağlı olacak.</p>
<p><strong>Antarktika’yı ziyaret eden pek çok kişi oradan farklı biri olarak döndüğünü söylüyor. Siz oradan döndüğünüzde hangi konuda artık eski Hakan Bulgurlu gibi davranamadınız? </strong></p>
<p>Antarktika insana kendi ölçeğini yeniden hatırlatıyor. Orada doğanın büyüklüğü ve kırılganlığıyla aynı anda karşılaşıyorsunuz. Bu deneyimden sonra, insanın doğaya hükmeden değil, onun bir parçası olduğunu çok daha güçlü hissetmeye başladım.</p>
<p>Sanırım artık eski Hakan Bulgurlu gibi davranamadığım konu da bu. Eskiden iklim krizini büyük ölçüde çözülmesi gereken önemli bir çevre ve iş dünyası meselesi olarak görüyordum. Antarktika’dan döndükten sonra ise bunun aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk olduğuna inanmaya başladım. </p>
<p>Bu bakış açısı, kararlarıma da yansıdı. Bugün herhangi bir konuya bakarken kendime sadece “Bugün doğru olan ne?” diye sormuyorum. Aynı zamanda “Bu kararın çocuklarımız ve torunlarımız üzerindeki etkisi ne olacak?” sorusunu da soruyorum. Benim için “iyi bir ata olma” fikri tam da bu yüzden bir kavram olmanın ötesinde, yaşamıma yön veren bir pusulaya dönüştü.</p>
<p><strong>Antarktika’da buzulların arasında yürüyen Hakan Bulgurlu ile yönetim kurulu toplantısına giren Hakan Bulgurlu aynı kişi miydi? Eğer farklılarsa, hangisi diğerini değiştirdi?  </strong></p>
<p>Aslında aynı kişi ama birbirini dönüştüren iki farklı deneyimden söz ediyoruz. Dağlar ve Antarktika bana doğayı dinlemeyi, gözlem yapmayı ve insanın sınırlarını kabul etmeyi öğretti. İş hayatı ise büyük resmi görmeyi, verilerle düşünmeyi ve uzun vadeli kararlar almanın önemini. </p>
<p>Sanırım Antarktika’da yürüyen Hakan Bulgurlu, yönetim kurulu odasındaki Hakan Bulgurlu’yu değiştirdi. Çünkü orada doğanın ne kadar güçlü ama aynı zamanda ne kadar kırılgan olduğunu kendi gözlerinizle görüyorsunuz. Böyle bir deneyimden sonra iklim krizini sadece raporlarda okunan bir sürdürülebilirlik başlığı olarak değerlendiremiyorsunuz. </p>
<p><strong>CEO olarak büyümeyi yönetiyordunuz, yazar olarak ise gezegenin sınırlarından söz ediyorsunuz. Sürekli büyüme fikriyle sınırlı kaynaklar arasında gerçekten çözülebilecek bir denge var mı? </strong></p>
<p>Denge noktasının nasıl büyüdüğümüzle yakından alakalı olduğunu düşünüyorum. Şirketlerin büyümesi elbette önemli, ancak bunu doğal sermayeyi tüketerek yapıyorsak aslında gelecekteki refahımızdan borç alıyoruz demektir. Ben iklim krizini büyümenin önünde bir engel olarak değil, iş dünyasını daha yenilikçi, daha verimli ve daha dayanıklı olmaya zorlayan bir dönüşüm olarak görüyorum.</p>
<p><strong>Kitapta siyasetçileri <em>“Her şey yolundaymış gibi davranmakla”</em> eleştiriyorsunuz. Aynı eleştiriyi iş dünyasına da yöneltiyor musunuz?  </strong></p>
<p>İş dünyası iklim krizini geçmişe kıyasla çok daha ciddiye alıyor, ancak hâlâ gereken hızda hareket ettiğimizi düşünmüyorum. Pek çok şirket sürdürülebilirliği bir raporlama konusu olarak görüyor. Oysa iklim krizi, şirketlerin rekabet gücünü ve uzun vadeli varlığını doğrudan etkileyen stratejik bir risk. Bence bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla taahhüt değil, daha fazla dönüşüm. </p>
<p><strong>Kitabınızın sonunda “Biz ne yapabiliriz?” diye soruyorsunuz. Ben bunu size çevirmek istiyorum: Bugün bireylerin yapabileceklerinin sınırına mı geldik? Asıl sorumluluk artık devletlerde ve büyük şirketlerde mi? </strong></p>
<p>Bireylerin yapabilecekleri hâlâ çok önemli çünkü toplumsal talep, siyasetin ve iş dünyasının yönünü değiştirebilir. Ancak iklim krizinin ölçeğine baktığımızda, asıl dönüşümün kamu politikaları ve iş dünyasının alacağı kararlarla gerçekleşeceği de açık.</p>
<p>Bu nedenle “Biz ne yapabiliriz?” diye soruyorum. Çünkü çözüm, bireylerin, şirketlerin ve devletlerin birbirini beklemesi değil; aynı anda harekete geçmesi. Hepimizin sorumluluğu farklı ama ortak. İklim krizi de ancak bu ortak sorumluluk anlayışıyla çözülebilir.</p>
<p><strong>Sizce bundan 30 yıl sonra torunlarımız bu döneme baktığında bize hangi soruyu soracak? </strong></p>
<p>“Bütün bunları biliyordunuz. Peki neden daha fazlasını yapmadınız?”</p>
<p><strong>Çok bilinen bir markada uzun yıllar CEO’luk yaptınız. Eğer CEO olmasaydınız, bugün iklim krizi konusunda daha radikal konuşur muydunuz? </strong></p>
<p>Bunu radikallik meselesi olarak görmüyorum. Buradaki kritik nokta daha fazla etki yaratabilmek. Benim amacım suçlamak değil, dönüşümün mümkün olduğunu göstermek ve daha fazla insanı bu dönüşümün parçası olmaya davet etmek.</p>
<p><strong><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a748af171dbf-1786022641.jpg" alt="" width="500" height="780" /></strong></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/taniklik-etmek-artik-yetmiyor-84808</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/0/8/1280x720/taniklik-etmek-artik-yetmiyor-1786022662.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yeni kitabı Buzlar Eriyince’de iklim krizini çevrenin ötesinde; ekonomi, siyaset ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluğumuz üzerinden ele alan Hakan Bulgurlu, Antarktika’nın kendisinde bıraktığı dönüşümü şu sözlerle anlatıyor: “Antarktika’da yürüyen Hakan Bulgurlu, yönetim kurulu odasındaki Hakan Bulgurlu’yu değiştirdi.” ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/cennetin-karanlik-yuzu-84807</guid>
            <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Cennetin karanlık yüzü</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Tatlı ve romantik diziler ekranları sarmışken karşımızda bambaşka bir gençlik yapımı var. <em>‘The Shards’</em>, 1981 Los Angeles’ının cazibeli görüntüsünün ardındaki cinselliğe, şiddete, ayrıcalığa ve Amerikan rüyasının çürüyüşüne bakıyor. Dizinin arkasında ise ‘<em>American Psycho’</em>nun yazarı <strong>Bret Easton Ellis</strong> ile televizyon dünyasının en provokatif isimlerinden <strong>Ryan Murphy</strong> var. <em>‘The Shards’</em>, Disney+’ta yayında.</p>
<p>Ryan Murphy, televizyonun en cesur ve aykırı yapımcılarından biri. Kariyeri boyunca cinselliği, şöhreti, suçu, korkuyu, queer kimlikleri ve Amerikan popüler kültürünün karanlık yüzünü merkezine alan hikâyeler anlattı. <em>‘Nip/Tuck’</em>ın aşırılığından <em>‘American Horror Story’</em>nin sarsıcı sahnelerine, <em>‘Monster’</em> antolojisinin seri katillere odaklanan dünyasına kadar Murphy, izleyiciyi rahatsız etmekten ve alışılmış kalıpları zorlamaktan çekinmeyen bir anlatıcı oldu.</p>
<p>Şimdi ise Bret Easton Ellis’in 1981 Los Angeles’ında geçen <em>‘The Shards’</em> romanını ekrana taşıyor. Partiler, uyuşturucu, seks, ayrıcalıklı gençler ve bir seri katilin gölgesindeki bu hikâye, Murphy’nin yıllardır dönüp dolaştığı temaların doğal bir uzantısı gibi görünüyor.</p>
<p><em>‘The Shards’</em>ı özel kılan unsurların başında, Bret Easton Ellis’in en kişisel romanlarından birinden uyarlanması geliyor. <em>‘American Psycho’</em> ve <em>‘Less Than Zero’</em> ile çağdaş Amerikan edebiyatının en tartışmalı isimlerinden biri hâline gelen Ellis, bu kez 17 yaşında yaşadığı Los Angeles’a, yıllar içinde kaybettiği arkadaşlarına ve artık var olmayan bir döneme dönüyor. Kendi gençliğinden izler taşıyan yarı otobiyografik hikâye, anılarla kurgu arasındaki sınırı zaman zaman bulanıklaştırıyor.</p>
<p>Dizinin anlatıcısı ve ana karakteri Bret’i, <strong>Igby Rigney</strong> canlandırıyor. Seçkin bir okulda okuyan Bret, yazar olmayı hayal eden, <strong>Joan Didion</strong>’a hayran ve çevresindeki insanları dikkatle gözlemleyen bir genç. Sevgilisi Debbie Schaffer ile yakın arkadaşları Susan Reynolds ve Thom Wright’tan oluşan çevresiyle ayrıcalıklı bir hayat sürüyor. Güzel evler, pahalı arabalar, havuz başı partileri ve sabahlara kadar süren eğlenceler onların gündelik hayatının bir parçası. Ancak bütün bu ihtişamın içinde Bret’in hissettiği huzursuzluk giderek büyüyor; cinsellik, şiddet ve 1980’lerin popüler kültürü de onun dünyasını şekillendiriyor.</p>
<p>Bret’in huzursuzluğunu artıran gelişmelerden biri, Los Angeles’ta gençleri hedef alan bir seri katilin dolaşması ve okuldan bazı öğrencilerin kaybolması. Hikâyenin, AIDS’in salgın olarak kabul edilmeye başlandığı bir dönemde geçtiğini de hatırlayalım. Savaşın ve siyasi çalkantıların Amerikan toplumundaki güven duygusunu aşındırdığı; tarikatların, kayıp gençlerin ve seri katillerin gündemi belirlediği yılların hemen ardından gelen bu atmosfer, anlatının tekinsizliğini daha da artırıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a7489e5648bf-1786022373.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p>Arkadaş grubundaki dengeler, Robert Mallory’nin okula gelmesiyle değişiyor. <strong>Homer Gere</strong>’nin canlandırdığı Robert, çekici ve kendinden emin görünse de geçmişiyle ilgili anlattıklarında bazı boşluklar bulunuyor. Bret kısa sürede ona ilgi duymaya başlıyor; ancak bu ilgi zamanla kuşkuya ve saplantıya dönüşüyor.</p>
<p>Robert gerçekten tehlikeli biri mi, yoksa Bret gördüğü her şeyi kendi korkularına göre mi yorumluyor? Dizinin temel gerilimlerinden biri, bu soruya kesin bir yanıt vermenin kolay olmamasından doğuyor.</p>
<p>Yine de <em>‘The Shards’</em> yalnızca cinayetler üzerine kurulu bir hikâye değil. Bret’in Robert’a duyduğu takıntı, kendi cinselliğini anlamaya çalışması ve arkadaş grubundaki dengelerin değişmesi dizinin asıl çatışmasını oluşturuyor. Kimliğini saklamak zorunda kalan Bret’in bastırılmış cinselliği, seri katil The Trawler’ın yarattığı korkuyla birleşerek anlatıdaki  paranoyayı daha da derinleştiriyor. Kıskançlık, korku ve gençler arasındaki bitmek bilmeyen rekabet giderek birbirine karışıyor.</p>
<p>1981 Los Angeles’ı da bu dünyanın yalnızca fonu değil, başlı başına bir karakteri. Ryan Murphy, dönemin modasını, müziğini ve kültürel ayrıntılarını stilize bir televizyon diliyle ekrana taşıyor. Kokain, viski, gece kulüpleri ve sabahlara kadar süren eğlenceler, ayrıcalıklı gençlerin hayatlarındaki boşluğu kapatmaya yetmiyor. Dönemin popüler şarkıları da yapımın nostaljik ve tekinsiz atmosferini tamamlıyor.</p>
<p>Genç oyuncu kadrosuyla ilgili en dikkat çekici ayrıntılardan biri, bir zamanların gözde çiftlerinden süpermodel <strong>Cindy Crawford</strong> ile <strong>Richard Gere</strong>’in çocuklarının aynı dizide rol alması. <strong>Kaia</strong>, Gerber Susan'a, Homer Gere ise gizemli Robert Mallory’ye hayat veriyor. Birbirlerinden daha önce haberdar olsalar da iki oyuncu dizi sayesinde tanışmış. <strong>Hayes Warner</strong> ve <strong>Graham Campbell</strong>, dizinin diğer genç oyuncuları arasında. Ödüllü tiyatro oyuncusu <strong>Jordan Roth</strong> da yapımın gizemli karakteri Steven’a hayat veriyor; görünümüyle <strong>Andy Warhol</strong>’u anımsatıyor. <strong>Wes Bentley</strong> ile <strong>Evan Rachel Wood</strong> ise kadronun diğer önemli isimleri.</p>
<p>Projenin ekran yolculuğu da birkaç kez yön değiştirmiş. Platform değişikliğinin yanı sıra uyarlamayı başlangıçta <strong>Luca Guadagnino</strong>’nun yönetmesi planlanmış. Ancak ortaya çıkan iş, Guadagnino’yu aratmayacak kadar etkileyici. <em>‘The Shards’</em>, Murphy ile eserlerine uzun süredir hayranlık duyduğu Ellis’in ilk profesyonel ortaklığı olma niteliğini taşıyor. Murphy’nin gösterişli televizyon diliyle ekrana gelen yapım, bu yazın en çok konuşulacak dizilerinden biri olmaya aday.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/cennetin-karanlik-yuzu-84807</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/0/7/1280x720/cennetin-karanlik-yuzu-1786022406.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bret Easton Ellis’in yarı otobiyografik romanından uyarlanan ‘The Shards’, Ryan Murphy’nin gösterişli diliyle 1981 Los Angeles&#039;ının ayrıcalıklı gençleri arasında dolaşan arzu, şiddet ve paranoyayı ekrana taşıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/kuslarin-kanadinda-bir-sanat-yolculugu-84805</guid>
            <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Kuşların kanadında bir sanat yolculuğu</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Performans sanatçısı <strong>Şükran Moral</strong> ile Avrupa ve ABD’nin önde gelen kurumlarında katıldığı sergileri konuşmak üzere sözleşmiştik. Ancak Roma ve İstanbul arasında yaşayan sanatçı ile bir araya gelmeyi başaramadık bir türlü.</p>
<p>Geçenlerde İstanbul’a döndüğünde en sevdiğim işlerinden birinin Yapı Kredi Kültür Sanat’ta 29 Kasım’a kadar devam edecek <em>‘Yüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat’</em> sergisinde yer aldığını söyleyince YKKS binasında buluşmaya karar verdik.</p>
<p>Moral’ı beklerken açılışına katılamadığım gibi şimdiye dek gezme fırsatı bulamadığım sergiyi Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Genel Müdürü <strong>Tülay Güngen</strong> ile gezdik.</p>
<p>Söze <em>“Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık olarak 100. yılını kutlayan Koç Topluluğu’nun sanat dünyamızdaki yerini yansıtan bir sergi tasarladık”</em> diye başlayan Güngen şöyle devam ediyor: <em>“‘Yüzyılın İzleri’ sergisi, <strong>Sadberk Koç</strong>’un geleneksel sanatlara yönelik tutkusundan, <strong>Sevgi Gönül</strong>’ün müzecilik alanındaki katkılarına, <strong>Rahmi M. Koç</strong>’un sanayi ve endüstri tarihine ilgisine, bibliyofil ve “şifa bulmaz” bir koleksiyoner olan <strong>Ömer Koç</strong>’un vizyoner yaklaşımına ve topluluk şirketlerinin kültür faaliyetlerine uzanan bir serüveni anlatıyor.”</em></p>
<p><strong>Didem Yazıcı</strong>’nın küratörlüğünde ve <strong>Zehra Begüm Kışla</strong>’nın yardımcı küratörlüğünde, hazırlığı iki yıl süren sergi, müthiş bir arşiv çalışmasıyla ortaya çıkmış.</p>
<p>Şimdiye kadar hiçbir yerde rastlamadığım fotoğraflar (Taksim Anıtı’nın açılışı, Koç Ailesi’nin ilk kez gün ışığına çıkan fotoğrafları), mektuplar, belgeler ve dönemin dergileri böyle bir çalışmanın ürünleri.</p>
<p>1944 yılında kurulan ve 2005 yılı Eylül ayında Koç Grubu’na geçen Yapı Kredi’nin, kuruluşundan bir yıl sonra kültür-sanat alanına el atmış olması, haliyle sergiyi zenginleştirmiş.</p>
<p>Nitekim sergi turunda Tülay Güngen, bankanın kurucusu <strong>Kazım Taşkent</strong>’in <em>“Kültür ve sanatın bankasıyız”</em> dediğini hatırlatıyor.</p>
<p>Güngen’in dediği gibi sergi, kuruluşundan itibaren adım adım Koç Grubu’nu izlerken Yapı Kredi’yi de izliyor.</p>
<p>1920’lerden günümüze uzanan bir zaman çizelgesinde kurgulanan sergi, Yapı Kredi Bankası ve Koç Topluluğu’nun ön planda olduğu kültürel hafızamıza da ışık tutuyor.</p>
<p>Örneğin <strong>Vehbi Koç</strong>’un Ankara’da babasının dükkânının bulunduğu Anafartalar’dan Çankırı’daki Koç Hanı’na taşınmasından bir yıl sonra dönemin önde gelen ressamları tarafından <em>‘d Grubu’</em> kuruluyor. 1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkı veriliyor.</p>
<p>10 yıl sonra Yapı Kredi ilk ulusal özel sermaye bankası olarak kuruluyor. Bankanın efsane Doğan Kardeş dergisi ise hemen bir yıl sonra yayın hayatına başlıyor.</p>
<p>Doğan Kardeş Yayınları’nın çocuk kitabı yayımlaması, çocuklara yönelik şiir yarışmaları, çocuk tiyatrosu, afiş yarışmaları, Hayat ve Ses ile günümüze kadar devam eden Sanat Dünyamız (1974) peş peşe geliyor. YKB koleksiyonunu 1953’ten itibaren oluşturmaya başlıyor. Afife Tiyatro Ödülleri de yine bankanın 1997’de başlayan önemli sanat girişimlerinden biri.</p>
<p><strong>YÜZYILIN SERGİSİNE İLHAM VERENLER</strong></p>
<p>Koç Topluluğu’na dönersek… 1969 yılında Türkiye’nin ilk özel vakfı Vehbi Koç Vakfı kuruluyor. Vakfın 1980 yılında Sadberk Hanım Müzesi’ni kurmasıyla Türkiye’nin ilk özel müzesi hayata geçiyor.</p>
<p>1993 yılında ANAMED (Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi), VEKAM (Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Merkezi), AKMED (Akdeniz Araştırmaları Merkezi) ve GABAM (Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Merkezi) gibi dört önemli araştırma merkezinin bağlı olduğu Koç Üniversitesi açılıyor.</p>
<p>1994 yılında Türkiye’nin ilk özel sanayi müzesi Rahmi M. Koç Müzesi Hasköy’de açılıyor. 2002’de bugüne kadar kültür, sağlık ve eğitim alanında onlarca ismin kazandığı Vehbi Koç Ödülü ilk kez veriliyor. 2005 yılında hem Ankara Rahmi M. Koç Müzesi hem de İstanbul’da Pera Müzesi açılıyor.</p>
<p>Bugün İstiklâl’de ‘Meşher’ adıyla yoluna devam eden ‘Arter’, 2010 yılında ilk sergisini ağırlıyor. Dolapdere’de ‘Arter’ adıyla faaliyetini sürdüren müze ise 2019 yılında açılıyor.</p>
<p><em>‘Yüzyılın İzleri’</em> sergisine dönersem… Didem Yazıcı, sergi kataloğunda <em>“Serginin çıkış noktalarından biri Sadberk Koç’un yıllarca antikacılardan tarihi değeri olan nesneleri toplayışındaki kararlılığı, müze kurma fikri ve kültürel mirası koruma tutkusu”</em> diye yazıyor. Yazıcı’ya göre serginin diğer ilham kaynakları, Sadberk Hanım Müzesi’ne modern müzecilik ve sergileme anlayışını getiren Sevgi Gönül ile Ömer Koç’un <em>“Devası olmayan bir hastalıktır, çaresi de yoktur”</em> diye tarif ettiği koleksiyonerliği.</p>
<p>Nitekim sergideki önemli sayıda eser, Ömer Koç Koleksiyonu’ndan geliyor.</p>
<p>Koleksiyondan sergide yer alan 1931 tarihli Hale Asaf ve 20. yüzyılın başından Madeline Green otoportrelerinin yanı sıra Tülay Güngen’in “zaman çizgisinden taşanlar ve temadan bağımsız” dediği bölümde çağdaş sanatçıların otoportrelerini görüyoruz. Tesadüf bizi buluşma yerimiz olan galeride aramaya çıkan Şükran Moral ile buluşma noktamız, tam da bu portrelerin önü oluyor. Çünkü sanatçı galeriye gelir gelmez soluğu 2004 yılında Roma’da gerçekleştirdiği <em>‘Bülbül’</em> performansının bir ürünü olan eserinin yanında almış. Bir kafesin ardında Şükran Moral’i profilden, saçlarına minik kuşlar konmuş hâlde gösteren fotoğraf, sanatçının en sevdiğim işlerinden biri.</p>
<p>Sanatçı bu işinin çeşitli versiyonlarını, hatta heykelini yaptığı gibi işi başkaları tarafından da kopyalanmış. Duvarda <strong>Cindy Sherman</strong>, <strong>Robert Mapplethorpe</strong> gibi fotoğrafçıların, <strong>Taner Ceylan</strong>’ın otoportrelerinin yanında yer alıyor.</p>
<p><strong>MEMLEKET HASRETİYLE ‘BÜLBÜL’</strong></p>
<p><strong>‘Bülbül’ü Öldürmeyin’</strong> işini sorduğumda <em>“Roma’da 2004 yılında çok hastalandım, ölecek gibi hissediyordum ve doktora gittim. Doktor bana ‘sıla hasreti’ çektiğimi söyledi. O zaman neden depresyonda olduğumu anladım. O sıralarda bir performans hazırlamam gerekiyordu. Kendimi kafeste, özgürlüğü elinden alınmış bir kuş gibi hissettiğim için bir kafesin içine girdim ve Türkçe ‘Ayrılık’ türküsünü söyledim. Performans bittiğinde Türkçe bilmeyen İtalyanların ağladıklarını gördüm. Bazıları kucaklamak için yanıma gelmişti. Kendimi bir kuşla özdeşleştirmem insanlara çok dokunmuştu”</em> diye anlatıyor. Bu performansının İtalya’da büyük ses getirdiğini, sanat kurumlarından sürekli tekrarlanması talepleri aldığını anlatan Moral, <em>“Bir tiyatro sanatçısı gibi bu performansı sürekli sahneye koydum”</em> diye gülüyor. Özgürlüğün sembolü kuş motifi sanatçının işlerinde sık görülüyor.</p>
<p>En çarpıcı işlerinden biri olan <em>‘Despair’ (Çaresizlik/Gurbet Kuşları) </em>isimli, göçmen ve sürgün temasını işleyen, bir tekneye doluşmuş çaresiz erkekleri gösteren siyah beyaz işinde göçmenlerin omuzlarına renkli kuşlar kondurmuştu. “<em>Onlara kuşların kanatlarını hediye etmiştim”</em> diyor gülerek.</p>
<p>Ömer Koç Koleksiyonu’ndaki otoportresi önünde yaptığımız sohbette bu yıl yurt dışında ünlü müzelerdeki sergilerde yer alan işlerini de konuşuyoruz. Yıllar önce Roma’da ziyaret ettiğim, ünlü mimar <strong>Zaha Hadid</strong>’in tasarladığı MAXXI Müzesi’nde (Ulusal 21. Yüzyıl Sanatları Müzesi) devam eden <em>‘Tragicomica’</em> sergisinde Moral’ın 2014 yılında Diyarbakır’daki tarihi Hasan Paşa Hanı’nda gerçekleştirdiği <em>‘Balkon’</em> adlı video performansı yer alıyor. Sanatçının küçük kare bıyığı ve saçlarıyla Hitler kılığına girerek balkonda resmen uluduğu eser tahmin edebileceğiniz gibi totaliter ve baskıcı erkek egemen iktidarı, bağnaz milliyetçiliği temsil ediyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a74879db6dff-1786021789.jpg" alt="" width="500" height="749" /></p>
<p><strong>MAXXI’DE İTALYAN SANATININ TEMSİLCİSİ</strong></p>
<p>İkinci Dünya Savaşı sonrasından günümüze uzanan 80 yıllık bir dönemi kapsayan, <strong>Andrea Bellini </strong>ve <strong>Francesco Stocchi</strong> küratörlüğündeki <em>‘Tragicomica’</em> sergisi, <strong>Dante</strong>’nin ‘<em>İlahi Komedya’</em>sından ilham alıyor ve 130’dan fazla İtalyan sanatçının eserlerini bir araya getiriyor. Bu sanatçılar arasında duvara bantlanmış ünlü muz yerleştirmesi <em>‘Komedyen’</em>iyle tanınan <strong>Maurizio Cattelan</strong> ile ‘<em>Arte Povera</em>’nın önde gelen temsilcisi <strong>Giuseppe Penone</strong> gibi isimler de var.</p>
<p>Şükran Moral’in vaktiyle Roma’da ‘sıla hasreti’ çeken bir Türk sanatçı olarak bugün bu sergide İtalyan sanatını temsil ettiğinin altını özellikle çizmek isterim. Sanatçının yurt dışında katıldığı başka bir önemli sergi ise Boston’daki Isabella Stewart Gardner Museum’daki <em>‘Persona: Photography and the Re-Imagined Self’</em> başlıklı sergi. Boston’da dünyanın en önemli koleksiyonlarından birini barındıran müzedeki sergi geçtiğimiz şubat ayında açılmış, iki ay önce sona ermişti.</p>
<p><strong>Pieranna Cavalchini</strong> ve <strong>Melissa Harris</strong> küratörlüğündeki <em>‘Persona’</em> sergisine Şükran Moral, 2010 yılında Mardin’in Yukarı Aydınlı köyünde hayata geçirdiği <em>‘Evli. 3 Erkekli’</em> performansının videosuyla katılmıştı. Moral bu kült performansında gelinliğiyle, davullu zurnalı bir tören eşliğinde, aynı anda bellerine bekâretin sembolü kırmızı kuşak bağlanmış üç erkekle evlenen bir kadını temsil ediyor.</p>
<p>Bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesiyle dalga geçen sanatçı (traji-komik), erkek egemen feodal düzenin çocuk gelin sorununu ve kadınlara biçtiği rolü sorguluyor. Diyarbakır ve Mardin’de çekilen performans videolarının Roma ve Boston gibi sanat merkezlerinde gösterilmesi çağdaş Türk sanatı adına gurur verici…</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/kuslarin-kanadinda-bir-sanat-yolculugu-84805</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/0/5/1280x720/kuslarin-kanadinda-bir-sanat-yolculugu-1786021838.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yapı Kredi Kültür Sanat’taki ‘Yüzyılın İzleri’ sergisinde yer alan otoportresi vesilesiyle buluştuğumuz Şükran Moral, bu yıl Roma’dan Boston’a uzanan önemli uluslararası sergilerini, ‘Bülbül’ performansının hikâyesini ve sanatında özgürlüğün simgesini anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/sarkilara-zaman-tanimiyoruz-84803</guid>
            <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Şarkılara zaman tanımıyoruz</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Biraz başa sarıp geçmişe döndüğünüzde, Özgün’ün müzikal dünyasında nelerin değiştiğini gözlemliyorsunuz?</strong></p>
<p>Sanırım en çok kendimi tanımayı öğrendim. İlk başladığınızda herkese, her şeye yetişmek istiyorsunuz. Kendinizi kanıtlama telaşınız var; her şarkı çok önemli, her sonuç çok önemli… Yıllar geçtikçe neyi iyi yaptığınızı, neyin size ait olduğunu ve belki daha önemlisi neyin size ait olmadığını öğreniyorsunuz. Ama değişmeyen bir şey var: Güzel bir şarkıyla karşılaştığımda hâlâ ilk günkü gibi heyecanlanıyorum. Stüdyoda, bir şarkının ilk kez gerçekten olduğunu hissettiğim an ya da sahnede binlerce insanın sizinle aynı anda aynı cümleyi söylemesi… Bunlara alışılmıyor. İyi ki de alışılmıyor bence. O heyecan biterse bu işi yapmanın anlamının önemli bir kısmı da kaybolur.</p>
<p><strong>Pop müziğin ve dinleyici alışkanlıklarının çok hızlı değiştiği bir dönemde güncel kalmayı nasıl başarıyorsunuz?</strong></p>
<p>Hiçbir zaman “Şu anda ne moda, ben de onu yapayım” diye düşünmedim. Tabii ki dünyada ve Türkiye’de ne yapıldığını takip ediyorum. Bunlara kulağınızı kapatırsanız olduğunuz yerde kalırsınız. Ama trendleri takip etmekle trendlerin peşinden koşmak arasında fark var. Ben yenilikleri kendi müzik dünyamın içine ne kadar alabiliyorum, ona bakıyorum. Çünkü günün sonunda şarkıyı söylediğimde insanların <em>“Bu Özgün”</em> diyebilmesi benim için çok kıymetli.</p>
<p><strong>Yeni çalışmanız ‘Ben Daha Ölmedim’ içinde öyle düşünüyor olmalısınız…</strong></p>
<p>Evet, öyle düşünüyorum! Hatta bazı şarkılar vardır, siz yazmamış olsanız bile yıllardır sizi tanıyormuş gibi gelir. ‘Ben Daha Ölmedim’ bende biraz öyle bir his yarattı. Benim şarkılarımda kırılganlık hep vardır ama tamamen teslimiyet pek yoktur. Bir yerden sonra mutlaka ayağa kalkarız. Bu şarkıda da o var. Hem duygusal hem güçlü, biraz yaralı ama hâlâ gülümseyebiliyor. Dolayısıyla benim müzikal dünyama çok doğal oturdu.</p>
<p><strong>Parça size ilk geldiğinde neler hissettiniz?</strong></p>
<p>Önce adı vurdu beni. ‘Ben Daha Ölmedim’ çok güçlü bir cümle. Biraz meydan okuyor, biraz gülümsüyor, biraz da “Dur bakalım, daha söyleyeceklerim var” diyor. Şarkıyı dinlediğimde de sadece isminin güçlü olmadığını gördüm.</p>
<p>Benim çok sevdiğim o duygu vardı içinde; canı yanmış ama hâlâ hayata tutunan bir adam. Acısını dramatize edip kendini yere atmıyor. Tam tersine, yaşadıklarının içinden ayağa kalkarak çıkıyor. O tarafı bana çok yakın geldi. İlk dinlediğim andan itibaren kendimi şarkının içinde çok rahat gördüm.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a7486b219ff1-1786021554.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Bir hikâyesi var mı?</strong></p>
<p>Şarkının sözü ve bestesi genç ve çok yetenekli müzisyen kardeşim <strong>Yusuf Aslan</strong>’a ait. Aslında bu şarkının benimle hikâyesi yeni değil. Oğlum Ediz o zamanlar daha anaokuluna gidiyordu. İlk dinlediğim anda da şarkıyı çok sevmiştim.  Fakat o dönem birtakım şeyler oldu; belki benim tam karar veremememden, belki aradaki bir iletişim kopukluğundan, proje son anda gerçekleşemedi. Sonraki yıllarda Yusuf tekrar bana ulaşmaya çalışmış ama bu kez de benim devam eden başka projelerim vardı ve yine bir türlü denk getiremedik. Yani şarkıyla yollarımız birkaç kez kesişti ama bir türlü buluşamadık. Derken geçen aylarda, sevgili <strong>Melisa Avuncan</strong> şarkıyı yeniden karşıma çıkardı. Ben de yıllar sonra tekrar dinledim ve şarkıyı ne kadar özlediğimi fark ettim. “Tamam; demek ki bu şarkının doğru zamanı şimdiymiş” dedim.</p>
<p>Bana yıllar önce gelen demonun düzenlemesini de çok yetenekli müzisyen ve aranjör <strong>Çağrı Telkıvıran </strong>yapmıştı. Kiminle konuşsam şarkıyı ne kadar sevdiğini söylüyor. Galiba bazı şarkılar da insanlar gibi… Hayatınıza doğru zamanda girmek için biraz bekliyorlar. ‘Ben Daha Ölmedim’ de benim için tam olarak öyle bir şarkı oldu.</p>
<p><strong>Kendi yaşamınızda yakaladığınız bu içsel huzur ve sevgi dili, vokalinizdeki o samimi duyguya sizce nasıl yansıyor?</strong></p>
<p>Nida’yla on dört yıldır süren çok güzel, huzurlu ve mutlu bir evliliğimiz var. Oğlum Ediz de artık on bir yaşına geldi. Bu on dört yıl içerisinde hem evliliğimin hem Ediz’in hayatımıza girmesinin, Nida’nın bana ve müziğime olan desteğinin üzerimde çok büyük ve hep olumlu etkileri oldu. Ben evinde, ailesiyle vakit geçirmeyi çok seven biriyim. Hatta şöyle söyleyeyim; sahnede değilsem çok büyük ihtimalle evdeyimdir. Tabii insan kendisini huzurlu ve mutlu hissetmediği bir yerde bu kadar vakit geçirmek istemez. Dolayısıyla evde olmayı bu kadar sevmemin en büyük sebebi de ailemle birlikte kurduğumuz o huzurlu dünya.</p>
<p><strong>Çalışma süreciniz nasıl geçiyor peki? </strong></p>
<p>Ben biraz detaycıyım. Bir şarkıyı dinlerken sadece melodiye ya da söze takılmıyorum; küçücük bir enstrüman, vokalde bir nefes, bir kelimenin nasıl söylendiği bile kafama takılabiliyor. Bazen kimsenin fark etmeyeceği bir şey için uzun uzun uğraşabiliyorum. Bir de stüdyo benim için zamanın biraz durduğu yer. Günlük hayatın gürültüsü dışarıda kalıyor.</p>
<p><strong>Eski pop müziğine neden bu kadar büyük bir özlem var sizce?</strong></p>
<p>Bence insanlar sadece eski şarkıları değil, o şarkılarla birlikte kendi hayatlarının bir dönemini özlüyorlar. Bir şarkıyı duyuyorsunuz ve bir anda 20 yıl önce nerede olduğunuzu, kimi sevdiğinizi, hangi arkadaşlarınızla olduğunuzu hatırlıyorsunuz. Müziğin böyle inanılmaz bir hafızası var. Ama bir taraftan da eski pop şarkılarında melodinin ve sözün çok merkezde olduğunu düşünüyorum. Çok güçlü besteler, çok karakterli yorumcular vardı.</p>
<p>Bugün de çok iyi işler yapılıyor tabii ama tüketim inanılmaz hızlandı. Eskiden bir albüm aylarca, hatta yıllarca hayatımızda kalabiliyordu. Şimdi bazen çok güzel bir şarkı bile birkaç hafta içinde başka bir içeriğin altında kaybolabiliyor. Belki özlediğimiz şey biraz da şarkılara zaman tanıdığımız dönemdir.</p>
<p><strong>Son dönemde çıkan işleri, sanatçıları, grupları takip ediyor musunuz?</strong></p>
<p>Ediyorum tabii. Zaten müzik yapan birinin yeni müziğe tamamen kapalı kalabileceğini düşünmüyorum. Özellikle genç müzisyenlerin çok cesur olduklarını düşünüyorum. Türler arasındaki sınırlar eskisi kadar keskin değil; pop, rap, elektronik, alternatif müzik birbirinin içine çok daha rahat giriyor. Bu da zaman zaman çok yaratıcı işler çıkarıyor. Ben dinlerken “Ben bunu yapar mıyım?” diye değil, “Burada beni heyecanlandıran ne var?” diye bakıyorum. Bazen bir sound, bazen bir vokal tavrı, bazen küçücük bir prodüksiyon fikri insanın kulağını açabiliyor. Ama kendi müziğimi yaparken yine dönüp kendi hikâyeme bakıyorum.</p>
<p><strong>Önümüzdeki günler için heyecanlandığınız yeni projeleriniz var mı?</strong></p>
<p>Var, hem de birkaç tane. Ama artık projeleri çok erken anlatmamayı öğrendim. Çünkü müzikte siz plan yapıyorsunuz, sonra bir şarkı geliyor ve bütün planı değiştiriyor. Yeni şarkılar elbette gelecek. Üretmeye devam ediyorum. Hâlâ yeni bir şarkı bulduğumda heyecanlanıyorsam, stüdyoya girmek için sabırsızlanıyorsam ve sahneye çıktığımda o ilk birkaç saniyede kalbim biraz daha hızlı atıyorsa devam etmek için yeterince sebebim var demektir.</p>
<p>Zaten şarkının da dediği gibi: Ben daha ölmedim.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/sarkilara-zaman-tanimiyoruz-84803</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/0/3/1280x720/sarkilara-zaman-tanimiyoruz-1786021580.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yeni single’ı ‘Ben Daha Ölmedim’ ile dinleyicisinin karşısına çıkan Özgün, yıllar sonra yeniden yollarının kesiştiği şarkının hikâyesini anlatırken, değişen müzik dünyasını, hızla tüketilen şarkıları ve kendisini ayakta tutan o ilk günkü heyecanı da samimiyetle paylaşıyor... ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/gorunmez-olani-gorunur-kilmak-84809</guid>
            <pubDate>Thu, 06 Aug 2026 16:25:00 +03:00</pubDate>
            <title> Görünmez olanı görünür kılmak</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>‘Bağışla Beni N’olur’ hem çok tanıdık hem de bir o kadar sarsıcı bir isim. Serginin ismi nasıl ortaya çıktı ve bu isim organ bağışı temasıyla nasıl bütünleşiyor?</strong></p>
<p>Serginin ismi aslında hem ‘ver’ hem de ‘affet’ anlamlarını aynı anda barındırıyor. Bir yandan organını bağışlama çağrısında bulunurken, öte yandan henüz bekleme listesindeyken bağışçı çıkmadığı için hayatını kaybeden yüzlerce insana karşı bir özür niteliği taşıyor. "Eğer bağışçı olsaydım yaklaşık 10 insanın hayatını kurtarıp, 50 tanesinin yaşam konforuna doğrudan etkim olabilirdi. Toprağa gübre, kurda yem olmayı tercih ederek sana can olamadığım için bağışla beni..." seslenişidir bu.</p>
<p><strong>Türkiye’de yaklaşık 33 bin insanın organ nakli beklediği gerçeği, bir sanat projesine nasıl dönüştü? Bu projeyi hayata geçirme kararını aldığınız ilk anı ve serginin proje sürecini paylaşabilir misiniz?</strong></p>
<p>Kendi nakil sürecimden çıkalı henüz günler olmuşken serviste eşimle beraber yatıyordum. Bir gün kıymetli cerrahlarımızdan biri odaya girdi ve "Bu abiye istediğini sorabilirsin," diyerek içeriye bir çocuk davet etti. Odaya girdi ve bana tek bir soru sordu: "Acıyor mu?" O soru benim de eşimin de canını çok yaktı. Aradan haftalar geçti, eşimle birlikte nakil koordinatörümüze çocuğun durumunu sorduk. "Kaybettik," dedi. O kız dışarıda arkadaşlarıyla artık sonsuza dek oyunlarını oynayamayacaktı. Bu beni çok derinden sarstı. İşte tam o an, "Bunun için bir şeyler yapmalıyım," dedim serginin ana çıkış noktası budur.</p>
<p>Zaten kendisi de nakil olmuş biri olarak durumun vehametini ve bağışın kıymetini çok iyi biliyordum. Bir sanatçı olduğum için de bu fikri, kendi alanım sayılan bir karma sergi projesiyle hayata geçirebileceğimizi düşündüm. Dosyayı hazırlayıp Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğüne, İBB Miras’a sundum. Sağ olsunlar, bu duruma sahip çıktılar ve büyük bir destek sağladılar; kendilerine minnettarım.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a748c77bb509-1786023031.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><strong>Farklı disiplinlerden 64 sanatçıyı böylesine hassas ve hayati bir ortak paydada buluşturmak nasıl bir süreçti? Sanatçı seçimlerini yaparken ve sergiyi kurgularken hangi dinamikleri göz önünde bulundurdunuz?</strong></p>
<p>Proje en başta kendi yakın çevremden 15 sanatçı ile kurgulanmıştı. İBB Miras ve İBB Kültür bize mekân olarak İstanbul Sanat Müzesi’ni uygun görünce, işin ağırlığına ve prestijine yakışır bir kadro oluşturmamız için çaba göstermeliydim; sanatçı skalamızın belli bir kalibrede olması gerekiyordu. Bazı sanatçılar tek bir eserle, bazıları ise 3-4 eserle katıldı. Buradaki ana filtremiz, malum başlığın ve temanın dışına taşacak bir ifadenin olmamasıydı. Bu çerçevede, süreç boyunca icap ettikçe müdahale ettiğim tek şey –ki o da sadece birkaç kez olmuştur– "Bunun yerine başka bir eser koyalım mı" şeklinde oldu. Tabii bazen de seçkiyi sanatçılarla birlikte yaptık. Sadece birkaç haftaya sığan; oldukça dinamik, yoğun, sıkı organize olunması gereken ama aynı zamanda çok keyifli bir süreçti. Sonuç itibarıyla şahane bir armoni ortaya çıktı.</p>
<p><strong>Sergi metninde vurgulanan "bir insanın ardından bırakabileceği en değerli mirasın yaşamın kendisi olduğu" fikri, sergi alanına giren bir ziyaretçide nasıl bir hisse dönüşüyor? Küratoryal kurguyu yaparken ziyaretçinin bu yüzleşmeyi nasıl deneyimlemesini amaçladınız?</strong></p>
<p>Ziyaretçinin sergide neyle yüzleşeceği aslında her bireye göre değişkenlik gösterecektir ancak işin hem duygusal hem de sayısal zafiyet barındıran bir yönü var. O nedenle sergi sadece sanatçıların eserlerinden oluşmuyor; duvarlarda durumu ifade eden bazı grafik veriler paylaştık ve konuyu anlatan bir video oluşturduk. Ayrıca mekânda sergiyi destekleyici atölyeler ve etkinlikler planladık. İBB Kültür ve İBB Miras’ın her adımdaki desteği koşulsuz ve çok kıymetliydi. Yani hem kurumsal yapı hem de gönüllü sanatçılar olarak, büyük bir enerjiyle "görünmez olanı görünür kılmak" adına el ele verip çok iyi bir iş çıkardık. Bu sergi sadece 5 kişiye bile dokunsa; bu, zincirleme olarak 50 hayatın kurtulması ve 250 insanın yaşamına dokunulması demek. Bu ihtimal bile bu tek sergiye 64 sanatçının kocaman gönlüne değer.</p>
<p><strong>Bu sergi sonrasında "Bağışla Beni N’olur" projesinin farklı şehirlerde veya platformlarda yaşamaya devam etmesi yönünde bir planınız var mı?</strong></p>
<p>Hatta buna dair çok çarpıcı bir örnek vereyim: Sergi açılışındaki konuşmacılardan biri, akciğer nakil biriminin başındaki hocamız olacaktı. Açılışa yaklaşık yarım saat kala hocamız beni aradı: "Hekimler ve koordinatör ekip olarak 5-6 kişi arabayla yoldaydık, tam geliyorduk. Ancak az önce bir telefon geldi, uygun donör çıkmış. Nakil için acilen hastaneye geri dönmek zorundayız," dedi. Bu çok enteresan, adeta evrensel bir mesajdı; işin buruk tarafı ise bu vaka, bu yılın ilk 7 ayındaki sadece ikinci nakildi.</p>
<p>Daha dün, bundan başka bir organ bağışı sergisi organizasyonu için koordinatörümüzle konuşuyorduk. O da bana, "Tam biz sergi açılışına gelirken bir donör çıktı. Yılın ikinci organ nakli olması sebebiyle bu sergi bize çok uğurlu geldi," dedi. Ben de esprili bir dille, "Biz o zaman sürekli etkinlik yapıp duralım, bakarsınız bolca nakil çıkar," diye espriyle yanıt verdim. İşin ilginci, bu konuşmamızın ertesi günü akşam saatlerinde bir organ daha çıkmış! Eşimle aramızda büyük bir sevinç ve espri konusu oldu bu durum. Sonuç itibarıyla biz, sanatın o çarpıcı ve sarsıcı gücünü kullanarak kanayan bir yaraya merhem olan bir etkinlik olmak istiyoruz.</p>
<p>"Bağışla Beni N’olur" projesi için şu an için ikincil bir eklenti ya da paralel bir sergi planlamadık. Ama süreç içinde ezber bozan, enteresan bir geri dönüş alırsak, sonrası için neden olmasın?</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/gorunmez-olani-gorunur-kilmak-84809</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/0/9/1280x720/gorunmez-olani-gorunur-kilmak-1786023100.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ ‘Bağışla Beni N&#039;olur’ sergisi, organ bağışına dikkat çekmek amacıyla 64 sanatçıyı aynı çatı altında buluşturuyor. İBB Miras ve İBB Kültür tarafından düzenlenen serginin çıkış hikâyesini, amacını ve vermek istediği mesajı proje sorumlusu sanatçı Ali Gün Yıldırım anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
