<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/istanbul-yazinin-gastro-ritmi-83868</guid>
            <pubDate>Mon, 27 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> İstanbul yazının gastro ritmi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bana mı öyle geliyor, yoksa İstanbul daha mı hareketli? Bunda Dünya Futbol Şampiyonası'nın da etkisi var galiba. Özellikle çeyrek finallerden itibaren birçok otel ve bahçeli mekânda futbol karşılaşmaları için özel organizasyonlar düzenlendi. Ben de bunlardan iki harika etkinliğe katıldım.</p>
<p>Bunlardan ilki, Metro Türkiye'nin Tarabya Bayırı'nda yeni açılan <strong>Arogan</strong>'daki organizasyonuydu. Yeni açılan Arogan, başarılı menüsü ve bahçesiyle dikkat çekiyordu. O akşam gastro-pub atmosferinde Fransa-İspanya maçını izledik. Hilton İstanbul Bosphorus'u ise şampiyonanın ana sponsorlarından Visa'nın organizasyonu sayesinde yenilenmiş hâliyle yeniden görme fırsatı buldum. Hilton İstanbul Bosphorus'un bizim için de özel anıları var. Klasik duruşunu bozmadan yenilenmiş. Bahçedeki etkinlikler oldukça başarılıydı. Mutfağında yeni restoranlar da bulunuyor; onları deneyimledikten sonra ayrıca yazacağım. Finalde İspanya-Arjantin maçını da burada izledik. Böylece futbolun markalar için geniş kitlelere ulaşmada hâlâ ne kadar güçlü bir araç olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Gelelim lezzet turumuza… İstanbul'daki yaz rotamızda beş farklı mekâna uğradık. Bunların ikisi Anadolu Yakası'nda yer alıyor. Anadolu Yakası gastronomi sahnesine hızlı bir dönüş yapıyor. Bağdat Caddesi çevresinde açılan yeni mekânlar ve büyüyen gastronomi hareketiyle önümüzdeki dönemde rotamızı daha sık bu yakaya çevireceğiz gibi görünüyor.</p>
<p><strong>Anadolu mutfağının bütünsel ritmi</strong></p>
<p>Yedi yılı geride bırakan ve Michelin Guide seçkisinde hak ettiği yeri alan Sapa, Anadolu mutfağını hiç zorlamadan, doğal kimliğiyle sunuyor. Şef Ümit Dere'nin felsefesi oldukça net. Mutfakta gösterişe ya da tek bir "imza tabağa" odaklanmak yerine, baştan sona dengeli ve tutarlı bir lezzet akışı kuruyor. Üç ayda bir mevsime göre yenilenen menüde humus, vişneli yaprak sarma ve dana kaburga gibi klasikler ise mekânın değişmeyen kimliğini oluşturuyor. Gösterişten uzak, tuz ve karabiberin merkezde olduğu sağlam bir mutfak tekniğiyle ilerliyorlar.</p>
<p><strong>Denizle kurulan bağ</strong></p>
<p>Rotayı Anadolu Yakası'na çevirdiğinizde Küçükyalı sahilinde deniz kültürünü en samimi şekilde yaşatan adreslerden biri sizi karşılıyor: Calipso Fish. Son yıllarda yükselişiyle dikkat çeken restoran, Ege ve Akdeniz aromalarını doğal bir şekilde tabaklara taşıyor. Mevsim balıkları, özenle dinlendirilmiş deniz ürünleri ve zengin ot çeşitleri öne çıkıyor. Calipso Fish, 40 yılı aşkın sektör deneyimine sahip Ziya Kaçar ve Hakan Veli Şahin tarafından kuruldu. Yakaladıkları esnaf sıcaklığı ile fine dining özenini başarılı bir dengede buluşturuyorlar. Sağlıklı tabaklar oluşturma konusundaki hassasiyetleri de ayrıca takdiri hak ediyor.</p>
<p><strong>Galataport'ta yeniden doğuş</strong></p>
<p>Frankie bizim kuşağımız için adeta bir efsane. Kaya Demirer tarafından kurulan, bir dönem Sezen Aksu'nun da ortakları arasında yer aldığı bu mekân, hafızalarda özel bir yere sahip. Yeni Frankie, Galataport'ta Doğuş Grubu ortaklığında ve yeni şefiyle farklı bir yolculuğa çıkmış. Enerjisini koruyor, hatta yeni şef Hakan Çabuk'un dokunuşlarıyla bunu tabaklara da yansıtıyor. Ortam mı daha etkileyici, yemekler mi? Sanırım ikisi de… Menüde iddialı tabaklar var. Bunlardan biri de aslan balığı. Bu denizlerin istilacı türlerinden biri olan balık, lezzetiyle sofrada bambaşka bir kimlik kazanıyor. Yerel ve mevsimsel ürünler, Akdeniz ile Asya mutfağından esinlenen modern pişirme teknikleriyle buluşuyor.</p>
<p><strong>Yeni nesil çilingir sofrası</strong></p>
<p>Beşiktaş sırtlarında Conrad'ın terasına çıktığınızda sizi karşılayan Boğaz ve Tarihi Yarımada manzarası geceye başlı başına ayrı bir ritim katıyor. Meyhane Teras, klasik meyhane kültürünü modern bir yorumla sunuyor. Sade atmosferi, etkileyici İstanbul manzarası ve yıllardır oradaymış hissi veren sıcaklığıyla öne çıkıyor. Kömür ateşinden çıkan lezzetler ve taze mezeler tam kıvamında. Boğaz'ın ışıkları altında sohbetin lezzetle koyulaştığı keyifli bir İstanbul akşamı için güçlü bir seçenek.</p>
<p><strong>Mikla'da ‘lezzet uçuşu’</strong></p>
<p>Mikla, her zamanki doğal gösterişiyle İstanbul'un en özel restoranlarından biri olmayı sürdürüyor. Cihan Çetinkaya ve ekibi yine çok başarılı işlere imza atıyor. Çetinkaya'nın birçok projeye danışmanlık yapması da tesadüf değil. Mikla'nın terasından Tarihi Yarımada'ya baktığınızda gerçekten kendinizi bir "lezzet uçuşu"nda hissediyorsunuz. Gittiğinizde mutlaka tadım menüsünü deneyin. Her tabak kendi içinde kusursuz bir dengeyle geliyor.</p>
<p><strong>Çırağan'da Brunch rüyası</strong></p>
<p>Eskilerin deyimiyle "brunch'lar brunch iken" Çırağan Palace Kempinski her zaman ayrı bir deneyimdi. Şimdi bu geleneği Rüya Restoran'da gerçekten rüya gibi bir brunch ile yeniden yaşatıyor. Olumsuz bir şey söylemek neredeyse imkânsız. Son derece zengin açık büfenin öne çıkan yıldızları da var. Çeşit sayısını sormadım; saymak zaten kolay değil. Deniz ürünleri, Rüya'nın meşhur pidesi ve simit havyarı ilk akla gelenler. Börekler de en az onlar kadar başarılı. Canlı müzik eşliğinde pazar keyfi yapmak ise ayrı bir güzellik. İlgi çok yoğun; rezervasyon yaptırmayı ihmal etmeyin.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/istanbul-yazinin-gastro-ritmi-83868</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/6/8/1280x720/istanbul-yazinin-gastro-ritmi-1784876995.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yazın hareketlenen İstanbul gastronomi sahnesinde Anadolu Yakası&#039;nın yükselişinden Boğaz&#039;a karşı yeni nesil meyhanelere, fine dining deneyimlerinden efsane mekânların dönüşüne uzanan lezzet rotası… ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/insan-gercekten-hic-degismemis-83867</guid>
            <pubDate>Mon, 27 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> İnsan gerçekten hiç değişmemiş</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Tarih bazen tek bir taşta, bazen kil tablete kazınmış bir şikâyette, bazen de yüzyıllardır anlatılan bir efsanede saklıdır. O izleri okumayı bildiğinizde, antik kentler yalnızca geçmişin kalıntıları olmaktan çıkar; yeniden yaşayan hikâyelere dönüşür. Erman Ertuğrul da Mundi etiketiyle raflarda yerine alan <em>‘Arkeofili: Taşlar, Kemikler, Efsaneler’</em> kitabında okuru tam bu yolculuğa davet ediyor.</strong></p>
<p><strong>Kitabınızda, “Geçmişe başkalarının merceğinden bakıyoruz” diyorsunuz. Sizce Anadolu gibi insanlık tarihinin merkezlerinden birinde yaşamamıza rağmen neden kendi hikâyelerimizi yeterince bilmiyoruz?</strong></p>
<p>Dönemin en ünlü heykeltıraşlarından birinin yaptığı bir heykel, Knidos’ta, yani Datça’da bir tapınağa konuyor ve sayısız antik yazar bu heykel hakkında çok garip anekdotlar anlatıyor. Anlatılanlara göre Knidos bu heykel sayesinde o kadar ünleniyor ki, her yerden ziyaretçiler sadece bu heykeli görmeye geliyor. Hatta genç erkekler bu heykele aşık olup geceleri gizli gizli tapınağa girmeye çalışıyor. Bu kadar çok antik yazarın eserine konu olmasına rağmen bu olayı kaçımız biliyor? Ülkemizde çok okunan popüler bilim kitaplarının neredeyse hiçbiri kendi dilimizde yazılmadı. Bunun bir sonucu olarak da diğer alanlarda olduğu gibi arkeoloji konusunda da Batılıların bakış açısına maruz kalıyoruz. Bu çeviri kitaplarda binlerce yıl önce yaşanmış büyük olayların Anadolu yönü hep es geçiliyor. Oysa Anadolu’da gerçekleşen o kadar fazla önemli ve ilginç hikâye var ki, bunları birçoğumuz daha önce hiç duymadık bile. Bugün tarihin babası olarak anılan Herodotos ve antik coğrafyacı Strabon gibi önemli yazarlar Anadolu’da doğmuşken, anlattıkları anekdotların buradan kopuk olması zaten düşünülemezdi.</p>
<p><strong>Kitabınızda sık sık ‘Bizden örnekler’e dönüyorsunuz. Sizce bizim hala farkında olamadığımız fakat Türkiye’nin en büyük arkeolojik zenginliği diyeceğiniz şey nedir?</strong></p>
<p>Birçok ülkenin kıskanacağı kadar kültüre, arkeolojik eserlere, antik kentlere sahibiz. Ancak bence asıl farkında olmadığımız zenginlik, bu toprakların göz ardı edilmiş küçük ve sıra dışı hikâyeleri. At eğitimi üzerine bilinen ilk metni, Hitit başkenti Hattuşa’da yazan Kikkuli adlı at eğitmenini nasıl duymadık? Efeslilerin Artemis Tapınağı’nı ayağa kaldırmak isteyen Büyük İskender’i bundan nasıl vazgeçirdiklerini niye bilmiyoruz? Bugün bir sendroma da adını veren ve o dönemde ismi yasaklanan bir çılgının Efes’te yaşadığını ve neler yaptığını kaçımız biliyor? Asıl zenginlik bu hikâyeler ve bunlarla kurulan bağ.</p>
<p><strong> </strong><strong>Bu kitapta mağara resimlerinden Spartaküs’e, hayaletlerden Nazca Çizgiler’'ne kadar uzanan çok geniş bir yelpaze var. Peki, bir konu özelinde “Bu mutlaka kitapta olmalı” dedirten ölçünüz neydi? Okuru şaşırtması mı, bilim dünyasında yeni tartışılıyor olması mı, yoksa sizi heyecanlandırması mı?</strong></p>
<p>Arkeofili kitaplarının ikisinde de bir konunun çok popüler olması gibi kriterlerim hiç olmadı. Uzun yıllardır Arkeofili’ye çeşitli yollarla ulaşan insanların sorduğu en merak ettiği konuları dahil ediyorum. Önce bu soruların cevaplarını bulmak için bugüne kadar arkeologlar tarafından bulunan tüm ipuçlarını ortaya döküyorum ve sonra yavaş yavaş ipuçlarını bir araya getirerek cevaba yaklaşıyorum. Yani bölümün sonunda arkeolog olan da olmayan da eşitleniyor. Çünkü artık ikisinde de aynı bilgiler var. Sanki bir bulmaca çözmek gibi. Bu beni en çok heyecanlandıran yöntem.</p>
<p><strong>Kitabın en hoş taraflarından biri, binlerce yıl önce yaşamış insanları birer tarih figürü olmaktan çıkarıp gündelik hayatlarıyla anlatmanız. Sizi en çok şaşırtan ya da “Demek ki insan gerçekten hiç değişmemiş” dedirten hikâye ne peki?</strong></p>
<p>Özellikle internet ortamında oldukça meşhur olan ve 3.750 yıl önce yaşamış Ea-naşir isimli bir Mezopotamyalı tüccar var. Bilinen ilk müşteri şikâyeti olarak bilinen mektuplardan birinde, müşterilerinden biri kendisine söz verilenin aksine kalitesiz bakır verildiğinden bahsediyor. 2021 yılında ise uluslararası ticaret yapan bir firmanın aldığı 10.000 ton bakırın, bakır rengine boyanmış rastgele taşlar olduğu anlaşıldı. Bence bu olay, arada kaç yıl olursa olsun insanların pek de değişmediğini göstermesi açısından trajikomik bir örnekti.</p>
<p><strong>Yani sizce binlerce yıl önce yaşayan insanlarla aramızdaki mesafe düşündüğümüz kadar büyük değil…</strong></p>
<p>Binlerce yıl önce yaşayan insanların ‘mağara adamı’ gibi hayal edilmesi çok şaşırtıyor beni. Aslında teknolojik farklılıklarımız dışında aramızda hiçbir fark yoktu. Binlerce yıl önce de insanlar bizim gibi birilerini seviyordu, birilerinden nefret ediyordu, çocuk yapıyorlardı, yas tutuyorlardı, gülüyorlardı, eğleniyorlardı. Kralların, firavunların, savaşların hikayesi hep anlatılıyor, peki ya o zamanki şakalar, aşklar, korkular? Bence bu binlerce yıllık insanlarla bağ kurmamızı asıl sağlayan işte bu küçük ‘şeyler.’</p>
<p><strong>Bir yanda ‘Paleo diyeti’, diğer yanda hayaletler, uzaylılar ya da piramitler… Arkeoloji neden komplo teorilerinin en sevdiği alanlardan biri hâline geliyor? Bilim insanları bu hikâyelerle mücadelede yeterince başarılı olabiliyor mu?</strong></p>
<p>Bunun biraz da insanın yapısıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. İnsanlar açıklayamadığı ya da bilgi eksiği olan şeyleri ‘basit’ bir şekilde doldurma ihtiyacı hissediyor. Piramitleri uzaylılar yaptı demek basit seçenek, çünkü böylece her şey açıklanmış oluyor. Ancak ilginç olan şu ki, bu binlerce yıl önce de böyleydi. 2.500 yıl önce Mısır’daki piramitleri ziyaret eden Herodotos, piramitlerin nasıl yapıldığına dair o dönem anlatılan bir hikâyeyi bize aktarıyor. Bu hikâyeye göre Kheops o kadar kötü bir adammış ki, kızını bir geneleve kapatıp, kendisine para getirmesini istemiş. Babasını dinlemek zorunda kalan kız bir süre sonra bir anıt yapmak istemiş ve yanına gelen herkesten bir taş getirmesini istemiş. İşte piramit de bu taşlarla yapılmış. Herodotos oradayken, piramitlerin yapılmasının üstünden 2.000 yıl geçmişti bile ve o zaman da böyle uçuk teoriler vardı. Arkeoloji; bilinmeyenlerle dolu bir alanda ipuçlarını bulma ve bir araya getirme işi. Arkeologlar elde ettikleri ipuçlarını doğru bir dille herkesle paylaşmaya başladığında uçuk komplo teorileriyle daha kolay baş edebileceklerine inanıyorum.</p>
<p><strong>Geçmişi anlatırken en büyük rakibiniz cehalet mi, komplo teorileri mi, yoksa insanların merak etmeyi bırakmış olması mı?</strong></p>
<p>Beni bunların hiçbiri zorlamıyor. Bunca yıllık deneyimimle insanların arkeolojiye olan meraklarının çok yüksek olduğunu görüyorum. Sadece merak edilen bir soruya tek ve basit cevap istendiğinde zorlanıyorum. Çünkü öyle bir cevap yok. Mesela insanlar ne zamandan beri hayaletlerden korkuyor? Bu soruya “şu tarihten” gibi basit bir cevap vermek imkânsız. Çünkü bu sorunun kesin bir cevabı varsa bile biz arkeologlar da bilmiyoruz. Ancak bazı bulgularımız var, elimizde bazı antik yazılar var ve bazı tahminlerimiz var. Arkeologlar basitçe “bilmiyoruz” diyerek ellerindeki tüm bilgileri paylaşmalı ve herkesi bu soruyu cevaplamak için ipuçlarıyla birlikte yolculuğa çıkarmalı. Ben cevabı bulma yolculuğuna herkesi çıkarmaya çok dikkat ediyorum. Bu bir düşünce antrenmanı ve bunun için arkeolog olmanıza gerek yok.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/insan-gercekten-hic-degismemis-83867</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/6/7/1280x720/insan-gercekten-hic-degismemis-1784876844.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ “Anadolu’nun en büyük zenginliği yalnızca antik kentleri değil, gözden kaçan hikâyeleri” diyen Erman Ertuğrul, yeni kitabı ‘Arkeofili: Taşlar, Kemikler, Efsaneler’ ile binlerce yıllık yaşamın izlerini bugünün okuruyla yeniden buluşturuyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/ayni-yol-dort-farkli-zaman-83865</guid>
            <pubDate>Sun, 26 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Aynı yol, dört farklı zaman</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu hafta rotamızı Marmara’nın güneyine, İznik Gölü kıyısından Bursa’ya, oradan Cumalıkızık, Mudanya ve Trilye’ye çeviriyoruz. Bu yol, Roma-Bizans mirasını Osmanlı’nın kuruluş dünyasıyla aynı çizgide buluşturur. İznik’te Nikaia’nın konsillerini, surlarını, çini sanatını ve göl kıyısındaki sakinliğini; Bursa’da Osmanlı’nın ilk başkent ruhunu, hanlarını, türbelerini ve ipek kültürünü; üçüncü gün ise Cumalıkızık’ın kırsal dokusunu, Mudanya ve Trilye’nin Marmara kıyısındaki yavaş hayatını görürüz.</p>
<p><strong>NİKAİA’DAN ÇİNİ ŞEHRİNE</strong></p>
<p>Gezinin ilk günü İznik’e ayrılmalı. İznik Gölü kıyısındaki bu kent, eski adıyla Nikaia, tarih boyunca Bithynia, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin izlerini taşır. Büyük İskender’in generallerinden Antigonos burayı ele geçirmiş, daha sonra Lysimakhos kente eşi Nikea’nın adını vermiştir.</p>
<p>İznik’i özel yapan başlıklardan biri Hıristiyanlık tarihindeki yeridir. 325 yılında toplanan I. Nikaia Konsili, kilise tarihinin ilk ekümenik konsili kabul edilir. 787 yılında toplanan II. Nikaia Konsili ise ikonalar konusunda alınan kararlarla önem taşır. Bu nedenle İznik, küçük bir göl kenti gibi görünse de dünya dinler tarihinde büyük bir yere sahiptir.</p>
<p>Kente girerken önce surlar ve kapılar fark edilir. Kent içinde Ayasofya Camii mutlaka görülmeli. Bir zamanların başkilisesi olan yapı, Osmanlı döneminde camiye çevrilmiş, günümüzde kilise geçmişini ve cami kimliğini birlikte hissettiren özel bir mekân haline gelmiştir.</p>
<p>Yeşil Cami, İznik’in Osmanlı dönemindeki en güzel anıtlarından biridir. Sırlı tuğla ve çini kaplı minaresi yapıya adını vermiştir. İznik Müzesi, Roma tiyatrosu ve çini atölyeleri de bu günün önemli duraklarıdır. 14. ve 16. yüzyıllar arasında İznik, dünyaca ünlü çinilerin üretildiği büyük bir sanat merkeziydi. Bugün atölyelerde bu geleneğin izlerini görmek, geziye yaşayan bir el sanatı boyutu katar.</p>
<p>Günün sonunda İznik Gölü kıyısında yürümek iyi olur. Marmara Bölgesi’nin en büyük gölü olan İznik Gölü, zeytinlikler, meyve bahçeleri ve sazlıklarla çevrilidir. Su yüzeyinin altında tespit edilen erken Hıristiyanlık dönemine ait bazilika da gölün tarihsel hafızasına ayrı bir derinlik katar.</p>
<p><strong>OSMANLI BAŞKENTİNİN İPEĞİ</strong></p>
<p>İkinci gün Bursa merkeze ayrılmalı. Eski adı Prusa olan Bursa, Osmanlılar tarafından 1326’da alındıktan sonra Orhan Gazi döneminde beyliğin merkezi yapılmış ve Osmanlı’nın ilk başkenti olmuştur. Bu nedenle Bursa’yı gezerken güzel camilerin, hanların ve türbelerin yanında bir devletin şehirleşme hafızasını da okuruz.</p>
<p>Güne Tophane’den başlamak güzel olur. Osman Gazi ve Orhan Gazi türbeleri burada yer alır. Bursa’ya yukarıdan bakarken Osmanlı’nın küçük bir beylikten imparatorluğa uzanan hikâyesini düşünmek için iyi bir noktadır.</p>
<p>Ulu Cami, Bursa’nın en güçlü simgelerinden biridir. I. Bayezid döneminde yaptırılan cami, 20 kubbesi, geniş iç mekânı, ortasındaki şadırvanı ve duvarlarını süsleyen hat levhalarıyla etkileyici bir yapıdır. İç mekân adeta bir hat müzesi gibidir.</p>
<p>Ulu Cami’den sonra Kapalıçarşı ve hanlar bölgesine geçilmeli. Koza Han, Bursa’nın ipek kültürünü anlamak için en doğru duraktır. İpek kozası ticareti nedeniyle bu adla anılmıştır. Bugün hanın avlusunda oturup çay içmek, eski ticaret hayatının izlerini sakin bir ritimle hissettirir.</p>
<p>Yeşil Cami ve Yeşil Türbe, Bursa’nın başka bir yüzünü gösterir. Çelebi Mehmed tarafından yaptırılan Yeşil Külliye, çinileriyle ünlüdür. Yeşil Türbe’nin turkuaz çinileri, Bursa’nın “Yeşil Bursa” kimliğini güçlü biçimde anlatır. Zaman varsa Muradiye Külliyesi de ikinci güne eklenebilir.</p>
<p>Bursa günü, çarşıda yürüyerek ve yerel lezzetlerle tamamlanmalı. İskender kebabı, pideli köfte, cantık, tahinli pide, kestane şekeri ve Kemalpaşa tatlısı bu gezinin lezzet hafızasını oluşturur.</p>
<p><strong>KÖYDEN SAHİLE…</strong></p>
<p>Üçüncü gün daha yavaş bir ritimle planlanmalı. Sabah Cumalıkızık’a gidilebilir. Uludağ eteklerindeki bu eski Osmanlı köyü, taş sokakları, cumbalı evleri, avluları ve kahvaltı sofralarıyla Bursa merkezden bambaşka bir atmosfere geçiş sağlar. Burada acele etmeden yürümek, dar sokaklara ve köy hayatının ayrıntılarına bakmak gerekir.</p>
<p>Cumalıkızık’tan sonra rota Mudanya’ya çevrilebilir. Mudanya, Marmara kıyısında Bursa’nın denize açılan yüzüdür. Sahilde yürümek, eski evleri görmek, Mütareke Evi’ni ziyaret etmek ve deniz kenarında mola vermek günü yumuşatır.</p>
<p>Günün son durağı Trilye olmalı. Bir dönem Zeytinbağı adıyla da anılan Trilye, eski Rum evleri, dar sokakları, zeytin kültürü ve sahil lokantalarıyla Marmara kıyısının en hoş kasabalarından biridir. Taş Mektep, eski kiliseler, denize inen sokaklar ve zeytinlikler, Trilye’ye kendine özgü bir karakter kazandırır. Burada balık ve zeytinyağlılarla uzun bir akşam yemeği, üç günlük rotaya güzel bir final olur.</p>
<p><strong>ROTAYI ÖZEL YAPAN NE?</strong></p>
<p>Bu rotayı anlamak için üç kavram yeterli olabilir: İnanç, başkent ve üretim.</p>
<p>İnanç, çünkü İznik iki büyük konsille Hıristiyanlık tarihinde önemli bir yere sahiptir. Ayasofya Orhan Camii, farklı dönemlerin üst üste geldiği bir yapıdır.</p>
<p>Başkent, çünkü Bursa Osmanlı’nın ilk başkentidir. Ulu Cami, türbeler, hanlar ve külliyeler, bir devletin şehir kurma anlayışını gösterir.</p>
<p>Üretim, çünkü İznik’te çini, Bursa’da ipek, Cumalıkızık’ta kırsal yaşam, Trilye’de zeytin kültürü bu rotanın yaşayan tarafını oluşturur.</p>
<p><strong>NEDEN ŞİMDİ GİTMELİ?</strong></p>
<p>Bu rota bize şunu hatırlatır: Anadolu’da tarih, yalnız büyük anıtlarla anlatılmaz. İznik’te bir konsil hafızasında, Bursa’da bir han avlusunda, Cumalıkızık’ta taş bir sokakta, Trilye’de zeytin kokulu bir sahil akşamında da geçmişle karşılaşırız.</p>
<p>İznik’ten Bursa’ya, oradan Cumalıkızık, Mudanya ve Trilye’ye gitmek, Marmara’nın güneyinde inanç, başkent kültürü, zanaat, köy yaşamı ve sahil kasabası ruhunu aynı yol üzerinde okumaktır.</p>
<p><strong>LEZZETLER</strong></p>
<ul>
<li>İznik Gölü çevresinde balık<br />• Bursa İskender kebabı<br />• Pideli köfte<br />• Cantık<br />• Tahinli pide<br />• Kestane şekeri<br />• Kemalpaşa tatlısı<br />• Cumalıkızık’ta köy kahvaltısı<br />• Mudanya ve Trilye’de balık<br />• Trilye’de zeytinyağlılar ve zeytin ürünleri</li>
</ul>
<p><strong>İZNİK, BURSA VE MARMARA KIYISI</strong></p>
<ul>
<li><strong><em>İznik:</em></strong> Nikaia, konsiller, surlar, Ayasofya Orhan Camii, çini<br />• <strong><em>Bursa:</em></strong> Osmanlı’nın ilk başkenti<br />• <strong><em>Ulu Cami:</em></strong> Erken Osmanlı mimarisinin güçlü simgesi<br />• <strong><em>Koza Han:</em></strong> İpek ticaretinin merkezi<br />• <strong><em>Yeşil Külliye:</em></strong> Çini ve türbe geleneği<br />• <strong><em>Cumalıkızık:</em></strong> Erken Osmanlı kırsal dokusu<br />• <strong><em>Mudanya:</em></strong> Bursa’nın Marmara kıyısındaki liman kasabası<br />• <strong><em>Trilye:</em></strong> Eski Rum evleri, zeytin ve sahil kültürü</li>
</ul>
<p><strong>PRATİK BİLGİ</strong></p>
<p><strong>NASIL GİDİLİR?<br /></strong>İstanbul, Yalova, Bursa veya Eskişehir yönünden araçla ulaşım kolaydır. İstanbul’dan gelenler için Osmangazi Köprüsü üzerinden İznik’e geçip rotayı Bursa’ya bağlamak pratik olur.</p>
<p><strong><em>Rota</em></strong></p>
<ol>
<li><strong>gün:</strong> İznik, surlar, Ayasofya Orhan Camii, Yeşil Cami, İznik Müzesi, çini atölyeleri, göl kıyısı</li>
<li><strong>gün:</strong> Bursa merkez, Tophane, Ulu Cami, Kapalıçarşı, Koza Han, Yeşil Külliye, Muradiye</li>
<li><strong>gün:</strong> Cumalıkızık, Mudanya, Trilye</li>
</ol>
<p><strong><em>Süre<br /></em></strong>3 gün idealdir. İki güne sıkıştırılabilir; ancak Cumalıkızık, Mudanya ve Trilye eklendiğinde üç gün çok daha dengeli olur.</p>
<p><strong><em>Ne zaman gitmeli?<br /></em></strong>İlkbahar ve sonbahar en rahat dönemlerdir. Yazın Bursa merkezde sıcak olabilir; sabah erken saatler ve sahil molaları geziyi daha keyifli hale getirir.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/ayni-yol-dort-farkli-zaman-83865</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/6/5/1280x720/ayni-yol-dort-farkli-zaman-1784876635.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bazen bir yol, yalnız şehirleri değil, yüzyılları birbirine bağlar. İznik’ten Bursa’ya, Cumalıkızık’tan Trilye’ye uzanan bu rota; tarihin, zanaatın ve yavaşlayan hayatın hâlâ aynı coğrafyada nefes aldığını gösteriyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/hiper-zekayla-sinirlarin-ustunde-pagani-utopia-roadster-83864</guid>
            <pubDate>Sun, 26 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> HİPER ZEKAYLA SINIRLARIN ÜSTÜNDE  Pagani Utopia Roadster</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Önceki hafta, İtalya Milano havalimanın hemen yanındaki Vizzola Ticino test pistinde ‘P Zero Cyber Tyre’ lastiklerinin sınırlarını, Avrupa fiyatı 3,1 milyon Euro olan bir Pagani ile zorladık. Üstelik çılgın hızları, en abartılı motor seslerini tümüyle ıslak zeminde yaşayarak… Utopia Roadster’ın yanına geldiğimizde bu aracın sadece 864 HP ile sınırlı olmadığını; aslında 4 tekerleğin altındaki asfaltı hissedebilen ilk hiper otomobil olduğunu fark ediyorduk. Pagani’nin 130 adetle sınırlı bu açılabilen tavanlı şaheseri, Pirelli’nin Cyber Tyre teknolojisini orijinal ekipman olarak kullanan ilk otomobil olma özelliğini taşıyor.</p>
<p>Bu, bir lastik üreticisi ile bir hiper otomobil markasının, Bosch Engineering’in sistem entegrasyonu uzmanlığıyla birleşerek otomotiv güvenliğinde yeni bir çağ başlattığı anlamına geliyor.</p>
<p>6.0 lt çift turbo V12’li mekanik sanat eseri Utopia Roadster, hiçbir hibrit desteği olmadan 2.800 ila 5.900 devir aralığında 1.100 Nm tork üretiyor. Bu devasa kuvvet, 7-ileri Xtrac imzalı manuel şanzımanla arka tekerleklere iletiyor.</p>
<p>Utopia’nın en etkileyici teknik başarısı, 1.280 kilogram kuru ağırlığı korumasıyken; ağırlık dengesini sağlamak için Carbo-Titanium HP62-G2 ve Carbo-Triax HP62 gibi kırktan fazla farklı karbon kompozit formülünün kullanmış. Bu ağırlık avantajı, 1,57 kg/HP’lik güç-ağırlık oranıyla birleşince, 350 km/h azami hıza ve 0-100 km/h’yi 3,1 saniyede tamamlama kabiliyetine ulaşmasını sağlıyor.</p>
<p><strong>GERÇEK ÖLÇÜMÜ</strong></p>
<p>Ancak tüm bu mühendislik harikası hız canavarını güvenle yürüten asıl teknoloji, Pirelli Cyber Tyre tekniği… Lastiğin içine gömülü sensör, fabrikada oluşturulan dijital ikiz ile eşleştirilerek lastiğin tipi ve karakteristikleri hakkında benzersiz bir kimlik kazanıyor. Sensör, Bluetooth Low Energy protokolü üzerinden basınç, gerçek hamur sıcaklığı, üç eksenli ivme ve lastik kimlik bilgilerini aracın Bosch alıcılarına iletiyor. Bosch Engineering’in geleneksel şasi kontrol mimarilerinde lastiği geçmişte bir ‘kara kutu’ olarak tanımlasa da; Cyber Tyre, artık bu zemin bilinmezlerini aydınlatarak ESP, ABS ve çekiş kontrol sistemlerinin lastiğin o anki fiziksel durumuna göre proaktif olarak müdahale etmesini sağlıyor.</p>
<p>Sistemin kalbindeki en kritik parametre, kabin içi sıcaklıktan bağımsız olarak ölçülen gerçek lastik karkas sıcaklığı… P Zero Trofeo RS gibi ultra yüksek performans lastikleri kuru zeminde optimum sürtünmeye ancak 70°C bandında ulaşırken, soğuk veya ıslak zeminde polimerin viskoelastik direnci değişir ve sürtünme tepe noktası daha düşük bir kayma oranına kayar. Pagani Utopia Roadster’da ekstrem arka aks torku, lastik soğukken sistem tarafından otomatik olarak kısıtlanıyor. Lastik optimum çalışma sıcaklığına ulaştığında ise tork tamamen serbest bırakılıyor. Pagani, aracı Trofeo RS, Corsa ve Winter üç farklı Pirelli lastik setiyle geliştirmiş. Her birinin farklı karkas sertliği ve bileşimi nedeniyle ESP kalibrasyonları otomatik olarak değişiyor. Sistem, farklı sıcaklık matrislerine göre güncellenen parametrik modeller ve aşınma durumunu hesaba katan adaptif modellerle evrilerek ABS ve TCS’yi lastiğin anlık durumuna göre optimize ediyor.</p>
<p>Vizzola pistindeki testlerde, 38 derece sıcaklık ve 61 derece asfalt zeminde kış lastikleri, 110 km/h’ten yapılan acil frenlemede kilitlenerek uzun mesafede dururken, Cyber Tyre ile lastiklerin tutunma hissi anında geri geliyor ve fren mesafesi 5,4 m kısalıyordu. Aquaplaning testinde ise yarı-slick lastiklerle tutunma biterken, Cyber Tyre ile su birikintisine hiçbir dengesizlik belirtisi göstermeden girdik ve kontrol edilebilir olarak çıktık. Sistem, ön lastikler tutunmasını kaybettiğinde arka aksa asimetrik fren veya tork vektörlemesi uygulayarak aracı güvenli rotada tutuyor.</p>
<p>Teknolojinin olgunluğu, Pagani Utopia Roadster ile gerçekleştirilen 1.500 kilometrelik Avrupa yolculuğunda da kanıtlandı. San Cesario sul Panaro’dan Bosch Engineering’in Abstatt’taki tesisine ve ardından Pirelli’nin Milano’daki genel merkezine uzanan bu rota, sistemin üç ortağın eşgüdümüyle seri üretime nasıl hazırlandığını gösterdi. 12 ay süren geliştirme, 19 hafta süren pist testleri, 50 set lastik ve 350 km/h’yi aşan hız denemeleriyle şekillenen süreçte, Cyber Tyre’ın fren ve traksiyon sistemlerinin kontrolüyle entegrasyonu, geleneksel uzlaşma tabanlı kalibrasyonların yerini, her lastik tipine özel otomatik tanımlama yapan ‘Tire ID’ fonksiyonuna bırakmış. Yalnızca lastik tipini değil, gerçek karkas sıcaklığını ve basıncını da HMI üzerinden sürücüye sunulurken, yasal TPMS gereklilikleri de karşılanıyor.</p>
<p>Cyber Tyre, lastik endüstrisindeki ilk donanım ve yazılım entegre sistemi olarak, gömülü sensörlerden toplanan verileri Pirelli’nin tescilli algoritmalarıyla işleyip araç elektroniğiyle gerçek zamanlı iletişim kuruyor. Bu teknoloji, MIRS prosesinin en son evriminde endüstriyel doğrulama aşamasına gelmiş olun ABD Georgia’daki Rome tesisinde en ileri seçenek olarak üretime başlıyor.</p>
<p>Teknoloji, Pagani dışında başta Aston Martin gibi pek çok markanın benimsemesine aday… Sensör füzyonu ile ADAS ve otonom sürüş sistemlerine evrilecek altyapı hazırlanıyor. Bağlantılı araçların altyapıyla etkileşimi kapsamında İtalyan otoyol ağında başlatılan pilot projelerle Cyber Tyre, yol yüzeyi izleme ve öngörücü bakım çözümlerini geliştiriyor. Ayrıca bilgisayarlı tahmin ve yapay zeka uzmanı İsveçli Univrses’e yatırım yaparak kameralar ve yapay zeka ile yol ve işaretleri ‘okuyabilen’ bir ekosistem kuruyor. Napoli Federico II Üniversitesi spin-off’u RIDEsense ile yapılan anlaşma ile Pirelli, sanal sensör algoritmalarını ekleyerek ekosisteminin yazılım katmanını güçlendiriyor. Aquaplaning tespitinden araç teşhisine uzanan yeni fonksiyonlar, fizik tabanlı algoritmaları, standart üretim araçlarının ECU’larında çalışabilecek sanal sensörler sunarken, Kymes platformu ile test ve motorsporları erişimiyle geliştirmeler devam ediyor. Politecnico di Milano spin-off’u Niulinx’e yapılan yatırımla da, otonom sürüşün eksik halkası tamamlanıyor.</p>
<p>Otomotiv tarihinde güvenliği değiştiren teknolojiler hep oldu; emniyet kemeri, ABS, ESP… Bugün radarlar, kameralar ve yapay zeka eklendi. Ancak hepsinin ortak zayıf noktası, otomobilin yola temas eden tek parçasının ne hissettiğini bilmemesiydi. Otonomlar da, çevrelerini görebiliyor, ama zeminin durumunu hissedemiyor. Pirelli’nin 20 yılı aşkın süredir üzerinde çalıştığı Cyber Tyre ekosistemi, tüm araç sistemleriyle birleşip yolu görmenin ötesinde hissetmeyi başlatıyor.</p>
<p>Hayat kurtaran bu tip teknolojiler, Pagani gibi düşük hacimli hiper otomobillerin “bespoke” sistemi değil, herkesin kullandığı araçlarda standart hale gelmeli.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/hiper-zekayla-sinirlarin-ustunde-pagani-utopia-roadster-83864</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/6/4/1280x720/hiper-zekayla-sinirlarin-ustunde-pagani-utopia-roadster-1784876375.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bir hiper otomobili gerçekten farklı kılan yalnızca motor gücü değil, asfaltla kurduğu ilişkidir. Pagani Utopia Roadster’da bunu sağlayan Pirelli Cyber Tyre, 20 yılı aşkın geliştirme sürecinin ürünü akıllı lastik ekosistemiyle otomobillere yolu sadece ‘görmeyi’ değil, ‘hissetmeyi’ de öğretiyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
