<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/dusenin-dostu-olmali-77307</guid>
            <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Düşenin dostu olmalı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Bir insan başka biri için hayatını neden riske atar?</strong></p>
<p>Yıllar önce liderlik ve ekip yönetimi üzerine verdiğim bir seminerde bu soruyu sormuştum. Salonda kısa bir sessizlik oldu. Sonra arka sıralardan üniformalı bir dinleyici söz aldı. Amerikan donanmasının özel kuvvetlerinde görev yaptığını söyledi. Bir operasyon sırasında kendi hayatını riske atarak bir ekip arkadaşını nasıl kurtardığını anlattı. Bu operasyonun ardından madalya ile ödüllendirilmişti. Anlatırken oldukça sakin ve alçakgönüllüydü. Sanki büyük bir kahramanlık hikâyesi değil de sıradan bir görevden bahsediyordu. </p>
<p><strong>Bir başkası için neden hayatını riske attığını sorduğumda şöyle yanıt verdi:</strong> “Çünkü biliyorum ki o da benim için aynısını yapardı.”</p>
<p>Bazı cevaplar insanın zihnine kazınır ya benim de öyle oldu.</p>
<p>Sonradan öğrendim ki Amerikan ordusunda bu davranışın bir kod adı var:</p>
<p>“Leave No One Behind” yani “Kimseyi geride bırakma.”</p>
<p>Bu anlayışın kökleri Vietnam Savaşı yıllarına kadar uzanır. O dönemde benimsenen öğretiye göre bir asker çatışmada hayatını kaybetse bile bedeni ne pahasına olursa olsun geri getirilir, esir düşerse de asla geride bırakılmazdı. <strong>Kısacası o üniformayı giyen herkese verilen söz aynıydı.</strong></p>
<p>Geçen günlerde Amerika’nın iki pilotu için yürüttüğü kurtarma operasyonunu okuyunca o askerle yaptığım sohbet yeniden aklıma geldi.</p>
<p>İran üzerinde görev yapan bir Amerikan savaş uçağı düşmüştü. Uçakta iki pilot vardı. <strong>Amerikan ordusu hemen harekete geçti. Kurtarma ekipleri bölgeye yönlendirildi. </strong>Pilotlardan birisi kısa sürede bulundu ve güvenli şekilde bölgeden çıkarıldı. Diğer pilot ise yaralıydı. Dağlık ve tehlikeli bir bölgede saklanarak saatlerce hayatta kalmaya çalıştı. Yerini belli etmemek için sessiz kaldı. Saatler süren bir çabanın ardından o pilot da bulundu ve güvenli şekilde bölgeden çıkarıldı.</p>
<p>Olay kısa sürede dünya basınının gündemine oturdu. Trump da bir basın açıklaması yaparak operasyonu değerlendirdi.</p>
<p>Peki, bu olaya neden bu kadar fazla önem veriliyordu? Altı üstü iki pilotun kurtarma operasyonuydu değil miydi bu...</p>
<p>Öyleydi tabii ki ancak mesele sadece iki pilotun kurtarılması değildi. Amerika ordu mensuplarına ve aslında tüm dünyaya bir mesaj veriyordu: “Kimseyi geride bırakmayız.”</p>
<p>İnsan böyle bir öğretinin varlığını bildiğinde bulunduğu kuruma güven duyar. Verilen sözlerin tutulacağını bilir. Daha cesur olur ve daha fazla sorumluluk alır. Gerektiğinde risk almaktan çekinmez. Çünkü bilir ki yalnız değildir.</p>
<p>İşte kurumları güçlü yapan da tam olarak budur.</p>
<p>Güçlü devletler, güçlü kurumlar, kalıcı ve anlamlı ilişkiler <strong>ancak güven esasıyla kurulabilir.</strong></p>
<p>Güven bugün iş dünyasında en çok eksikliğini hissettiğimiz duyguların başında geliyor.  </p>
<p>Bu yüzden de insanlar hata yapmaktan korkuyor. Risk almaktan kaçınıyor. Fikir söylemeye cesaret edemiyorlar. Yanlış yaptıklarında destek görmeyeceklerini, yalnız kalacaklarını düşünüyorlar.</p>
<p>Zihinlere kazınmış o atasözünün kaderleri olacağından korkuyorlar.</p>
<p>“Düşenin dostu olmaz.”</p>
<p><strong>Oysa güçlü bir ekip oluşturmanın yolu güvenden geçer. </strong>Liderlik insanların düşerken yalnız kalmayacaklarını bildikleri bir ortam yaratabilmektir.</p>
<p>Güven, ilişkilerin <strong>omurgasıdır.</strong> İnsanları bir arada tutan <strong>yapıştırıcıdır.</strong></p>
<p>Güvenin olduğu yerde kararlar daha hızlı ve daha cesur alınır. Yanlış anlaşılmalar azalır.<br />İnsanlar birbirleri için fedakârlık yapar. Bu da kurumların daha güçlü ve daha verimli hale gelmesini sağlar.</p>
<p>Belki de artık o eski sözü değiştirme zamanı gelmiştir.</p>
<p><strong>“Düşenin dostu olmalı.”</strong></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/dusenin-dostu-olmali-77307</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/0/7/1280x720/dusenin-dostu-olmali-1776407156.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Güçlü bir ekip oluşturmanın yolu güvenden geçer. Liderlik, insanların düşerken yalnız kalmayacaklarını bildikleri bir ortam yaratabilmektir. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/sessiz-cografyanin-derin-hafizasi-77306</guid>
            <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Sessiz coğrafyanın derin hafızası</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><em><strong>ŞERİF YENEN</strong></em></p>
<p>Bazen bir coğrafyaya bakarken yalnızca gördüğümüz manzaraya odaklanırız. Oysa bazı yerler vardır ki, toprağın altı en az üstü kadar anlam taşır. Orta Anadolu işte tam olarak böyle bir yer.</p>
<p>Bugün Çorum, Boğazkale, Alacahöyük, Kültepe ve çevresine baktığınızda sakin Anadolu kent ve kasabaları görürsünüz. Ama birkaç bin yıl önce burası, insanlık tarihinin en önemli dönüşümlerinden birine sahne olmuştu. Göbeklitepe’de insanın “anlam arayışıyla” bir araya geldiğini gördük. Burada ise o arayışın devlete, hukuka ve organizasyona dönüştüğünü izliyoruz. Anadolu’da insanlar artık yalnızca birlikte yaşamıyor; yönetiyor, kayıt tutuyor ve dünyayla bağlantı kuruyordu.</p>
<p><strong>İSİMSİZ AMA ETKİLİ </strong><strong>BİR UYGARLIK</strong></p>
<p>Bu hikâyenin başlangıcında Hattiler var. MÖ 2500 ile 1700 yılları arasında Orta Anadolu’da yaşayan bu halk, Anadolu’nun yerli halklarından. Yazı bırakmamışlar, bu yüzden onları doğrudan kendi seslerinden tanımıyoruz. Hatta kendilerine Hattiler deyip demediklerini bile bilmiyoruz. Ama arkalarında bıraktıkları izler oldukça güçlü.</p>
<p>Alacahöyük’te ortaya çıkarılan mezarlar, bu toplumun ne kadar gelişmiş olduğunu açıkça gösteriyor. İçlerinde altın, tunç ve değerli eşyalar bulunan mezarlara yalnızca bir defin olarak bakmamak gerekiyor, çünkü bunlar bize Hattiler’in dünya görüşünün ne kadar karmaşık olduğunu da yansıtıyor.</p>
<p>En dikkat çekici sembollerinden biri ise güneş kursları. Ankara’nın bir dönem simgesi olarak kullanılan Eti güneş kursları da bu geleneğin bir yansımasıdır.</p>
<p>Hattiler yazıyı kullanmıyordu ama sembollerle konuşuyordu. Hititler Orta Anadolu’ya geldiklerinde bu kültürü yok etmedi. Aksine benimsedi. Tanrılarını, ritüellerini ve geleneklerini kendi sistemlerine kattı. Bu yüzden Hititler kendi ülkelerine bile ‘Hatti Ülkesi’ adını verdi.</p>
<p><strong>ANADOLU’DA YAZI </strong><strong>KÜLTEPE’DE BAŞLIYOR</strong></p>
<p>Bildiğiniz gibi tarih yazıyla başlar. Anadolu’da tarih bir noktada değişir. O nokta Kültepe’dir.</p>
<p>Kayseri yakınlarındaki Kültepe-Kaniş, hem bir yerleşim yeri, hem de bir ticaret merkeziydi. Burada Assurlu tüccarlar Anadolu ile Mezopotamya arasında büyük bir ticaret ağı kurmuştu. Kervanlar haftalarca süren yolculuklarla kalay, kumaş ve değerli taşlar getiriyor; karşılığında altın ve gümüş alıyordu. Assurlu tüccarların MÖ 1950’lerde getirdiği asıl önemli olan şey yazıydı. Kültepe’de bulunan kil tabletler, Anadolu’da yazının ilk kez burada kullanıldığını gösteriyor. Ticaret kayıtları, borç senetleri, mahkeme tutanakları… Yani artık insanlık kayıt tutmaya başlamıştı. Bu tabletlerin kil zarflara konulup mühürlenmesi ise tarihte bilinen ilk ‘zarf sistemi’ olarak kabul edilir.</p>
<p><strong>HATTUŞA: BİR </strong><strong>BAŞKENTİN HİKÂYESİ</strong></p>
<p>MÖ 2000’lerde Anadolu’ya gelen Hititler, kısa sürede bu coğrafyada güçlü bir devlet kurdu. Onları farklı kılan yalnızca askeri güçleri değil, kurdukları sistemdi.</p>
<p>Hititler çok kültürlü bir yapı oluşturdu. Farklı halkları, farklı inançları ve farklı gelenekleri bir arada yaşattılar. Bu yüzden kendilerini “bin tanrılı halk” olarak tanımladılar. Yendikleri toplumların tanrılarını yok etmediler. Onları kendi tanrıları arasına kattılar. Bu yaklaşım, Anadolu’nun kültürel sürekliliğinin en önemli nedenlerinden biridir.</p>
<p>Hititler’in kalbi Hattuşa’da atıyordu. Bugünkü Boğazkale’de yer alan bu başkent, gücün mekâna dönüşmüş halidir. Devasa surlar, anıtsal kapılar ve planlı yerleşim… Aslanlı Kapı, Kral Kapı ve Sfenksli Kapı önemli giriş noktaları ve sembolik ifadelerdi.</p>
<p>Şehrin planı, savunma sistemi ve su yönetimi oldukça gelişmişti. Barajlar, su havuzları ve depolama sistemleri, bu toplumun doğayı ne kadar iyi anladığını gösteriyor. Hattuşa’da dolaşırken insan Hititler’in ne kadar organize bir devlet olduğunu hissediyor.</p>
<p><strong>YAZININ, MİTOLOJİNİN </strong><strong>VE RİTÜELİN BİRLEŞTİĞİ YER </strong></p>
<p>Hattuşa’nın hemen dışında yer alan Yazılıkaya, Hitit dünyasının en etkileyici mekânlarından biri. Açık hava tapınağı olarak kullanılan bu alanda, kaya duvarlarına işlenmiş tanrı ve tanrıça kabartmaları bulunuyor. Tanrılar bir geçit töreni düzenler gibi ilerliyor. Karşılıklı duran figürler, evrenin düzenini temsil ediyor. Burada yalnızca kabartmalar değil, bütün bir inanç sistemi görüyorsunuz. Yazının, mitolojinin ve ritüelin birleştiği bir yer.</p>
<p><strong>SOFRADA TARİH: ORTA </strong><strong>ANADOLU MUTFAĞI</strong></p>
<p>Bu coğrafyada tarih sadece taşlarda değil, sofrada da karşınıza çıkar. Testi kebabı, tandır yemekleri ve uzun saatler pişirilen etler bu mutfağın temelini oluşturur. Bu yemekler hızlı hazırlanmaz; sabır ister. Mantı ve erişte gibi hamur işleri, yerleşik hayatın mutfaktaki yansımasıdır. Tarım toplumunun izleri sofrada hâlâ görülür. Tatlıda höşmerim ve pekmezli lezzetler öne çıkar. Sade ama doyurucu bir mutfak.</p>
<p><strong>NEDEN ŞİMDİ GİTMELİ?</strong></p>
<p>Orta Anadolu’ya baktığınızda ilk anda dramatik bir manzara görmezsiniz. Ama biraz yaklaştığınızda bu coğrafyanın derinliği ortaya çıkar. Bu topraklar, insanlığın ilk büyük organizasyonlarının kurulduğu yerlerden biridir. Göbeklitepe’de başlayan hikâye burada devam eder. İnsan artık sadece anlam aramaz; düzen kurar. Bugün Hattuşa’da yürürken, bir devletin nasıl doğduğunu hissedebilirsiniz.</p>
<p><strong><em>Nasıl Gidilir?<br /></em></strong>Ankara veya Kayseri üzerinden ulaşım en kolay seçenektir. Çorum ve Boğazkale’ye karayoluyla ulaşılır.</p>
<p>Rota önerisi:<br />Ankara → Kültepe (Kayseri) → Alacahöyük → Hattuşa → Yazılıkaya</p>
<p><strong><em> </em></strong><strong><em>Ne Kadar Zaman Ayırmalı?<br /></em></strong>Hattuşa: 1 gün<br />Alacahöyük: Yarım gün<br />Kültepe: Yarım gün</p>
<p>İdeal süre: 2–3 gün</p>
<p><strong><em>Ne zaman gitmeli?<br /></em></strong>İlkbahar ve sonbahar en ideal dönemlerdir. Yazın oldukça sıcak olabilir.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/sessiz-cografyanin-derin-hafizasi-77306</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/0/6/1280x720/sessiz-cografyanin-derin-hafizasi-1776407031.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Toprağın altındaki hikâyeleriyle Orta Anadolu; anlam arayışından devlete, sözden yazıya uzanan insanlık serüveninin en güçlü sahnelerinden birini sunuyor. Bu hikaye, Hattiler’den Hititler’e, Anadolu’da devlet olmanın hikâyesi… ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/ruha-iyi-gelen-mekanlar-77305</guid>
            <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Ruha iyi gelen mekanlar</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><em><strong>VOLKAN AKI</strong></em></p>
<p>Son günlerde farklı deneyimlerim oldu… Michelin yıldızı değil, “ruh yıldızı” aradım. Yani insanı oturduğu yerden kalkmak istemez hâle getiren; yemeğin lezzetine müziğin ve sohbetin karıştığı, çalışanının da sahibi kadar içten olduğu yerler… Bunlar bazen Urla’nın sanat sokağında, bazen İstanbul’un Silivri’sindeki bir çiftlik restoranında, bazen de Karaköy’ün tarihi dokusunda karşınıza çıkıyor. Ve o an anlıyorsunuz: En büyük yıldızı Michelin değil, müşteri verir.</p>
<p><strong>URLA’DA MÜZİK VE LEZZET</strong></p>
<p>Hani bazı mekânlar vardır, insanın ruhuna iyi gelir… Urla’da sanat sokağındaki <strong><em>İstifçi Urla</em></strong> da öyle bir mekân. Gastronomi işine sonradan giren kurucusu <strong>Ertuğman Aydın</strong>’ın samimiyeti, işindeki titizliği ve değer yaratma isteği belki buna yol açıyordur. Çalışanlarının da aynı titizlikte olması mekânı özel kılıyor.</p>
<p>Gerçekten, şöyle rahatça güzel yemek yiyip müzik de dinleyebileceğiniz mekân Türkiye’de doğru düzgün yok desek yeridir. Evet, neredeyse orada her gün müzik var. Bizim “yıldızlı” arkadaşlarımız böyle mekânlara sıcak bakmıyorlar. Tamam, kategori farklı, konsept farklı ama “müzik olan yerde yemek mi olur?” demek de çok doğru değil. Renksiz hayatımızda her gece müzik ve her gün iyi yemek olacağını bilmek büyük bir konfor. Üstelik Urla’da pek çok yer sezonluk çalışırken burası kış-yaz açık. Bence çok önemli bir puan. Urla’ya her gittiğimde uğradığım İstifçi, küçük bir oteli de içinde barındırıyor. İyi ki oradalar; çünkü çevreleri onların etkisiyle gelişiyor, standartları onlar belirliyor. O yüzden Ertuğman’ın emeğini çok değerli buluyorum. Lezzetli yemeğe, güzel ortama en iyi yıldızı müşteri verir. İstifçi de bu yıldızı fazlasıyla alıyor.</p>
<p><strong>YEŞİL YILDIZLI ŞEFLER BULUŞMASI</strong></p>
<p>Soluklanabildiğimiz yerlerden biri de İstanbul’da <strong><em>Grandma’s Wonderland</em></strong>… Hayır, bir kitap ya da kurgusal bir öykü değil; Silivri’de, şehirli bir ailenin toprağa dönüş hayalinin gerçek karşılığı.</p>
<p>Akbayır ailesi, yıllar önce üzerinde tek bir ağaç bile bulunmayan 40 bin metrekarelik bir araziyi satın alıyor. Zamanla çam ağaçları, meyve bahçeleri, bostanlar, bir gölet ve üzüm bağlarıyla bu çorak toprak yaşayan bir çiftliğe dönüşüyor. Ailenin kızı <strong>Özgün Akbayır</strong>, bu huzuru başkalarıyla da paylaşmak isteyerek aile evini yedi odalı butik otele, eski at ahırını ise ‘<strong><em>The Barn’</em></strong> adlı restorana çeviriyor.</p>
<p>“Tarladan sofraya” felsefesiyle çalışan mutfakta Michelin Yeşil Yıldızlı Şef <strong>Buğra Özdemir</strong> var. O hafta sonu Neolokal’in Yeşil Yıldızlı şefi <strong>Maksut Aşkar</strong> ile birlikteydiler. Michelin Yeşil Yıldız, sürdürülebilir gastronomiye öncülük eden restoranlara veriliyor ve en iyi malzeme zaten doğal çiftlikten geliyor. Grandma’s Wonderland, hem ruha hem dünyaya iyi gelen bir deneyim sunuyor.</p>
<p><strong>KARAKÖY’DE YENİ BİR KEŞİF</strong></p>
<p>Bu haftanın son durağı, İstanbul’un kalbinde bir adres: Karaköy’de Khai Hotel’in çatı katındaki <strong><em>Tuzz</em></strong>. Tarihin içinde parlayan bir yıldız gibi… Orada da huzuru, bu manzaraya bakarak ve geçmişle sohbet eder gibi hissediyorsunuz. Yeni şefi <strong>Demir Özkal</strong> “basitlik” diyor. Ama biliyoruz ki en sofistike iş, basitliktir. Menü, bir meyhane mezesi seçkisi gibi görünse de çok kültürlü gastronomi geleneğimizi tarihsel bir katmanla sunuyor. Karaköy’deki Tuzz, Bodrum’da da yakında sezonu açıyor. Huzur neredeyse, insan oraya gidiyor.</p>
<p><strong>ÇIRAĞAN’IN BÜYÜLÜ ATMOSFERİ</strong></p>
<p>Hep çok uzaklarda görünür ama Çırağan bana hep yakın gelir. İçeri girip şeflerle, çalışanlarla konuşup yemekleri tattığınızda sizi içine alır. Orada da kendimi iyi hissediyorum. Belki de dostlarım orada olduğu içindir… Her köşesinde iyi yemeği bulursunuz. Bu bahar Çırağan Palace Kempinski bünyesindeki <strong><em>Bellini</em></strong>’de de büyük bir hareketlilik var. Restoranın bahar menüsü, Sicilyalı danışman şef <strong>Giovanni Vaccaro</strong> tarafından hazırlanmış. 20 yılı aşkın tecrübesiyle şef, bu sezon menüsünde baharın tazeliğini İtalyan zarafetiyle harmanlıyor. Geleneksel tariflerin modern yorumları ve Sicilya mutfağı dokunuşları öne çıkıyor. Taze makarnalar, risottolar… Hepsi, mevsimin ruhunu yansıtan bir bütünlük içinde.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/ruha-iyi-gelen-mekanlar-77305</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/0/5/1280x720/ruha-iyi-gelen-mekanlar-1776406826.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Michelin yıldızının ötesinde, ruhu besleyen mekânların peşinde… Urla’dan Silivri’ye, Karaköy’den Çırağan’a uzanan bir lezzet ve huzur rotası. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
