<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/asiden-akdenize-tarih-yolculugu-90941</guid>
            <pubDate>Sun, 01 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Asi’den Akdeniz’e tarih yolculuğu</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu hafta Akdeniz yolculuğumuza Hatay’la devam ediyoruz. Tarsus ve Adana’dan sonra Kilikya’nın doğusuna, Anadolu ile Suriye ve Doğu Akdeniz dünyasının buluştuğu coğrafyaya gidiyoruz. Rotamız Antakya’dan başlayıp Samandağ kıyılarına uzanıyor. Bu yolculukta Roma’nın görkemli Antiokheia’sını (Antakya), Hristiyanlığın ilk topluluklarını, mozaik sanatını ve antik mühendisliğin olağanüstü örneklerini keşfedeceğiz.</p>
<p>Hatay, tarih boyunca farklı dillerin, dinlerin ve kültürlerin birlikte yaşadığı bir bölge oldu. Akadlardan Hititlere, Selevkoslardan Romalılara, Bizans, Selçuklu, Memlûk ve Osmanlı dönemlerine uzanan zengin bir geçmişe sahip.</p>
<p>Ancak Hatay’ı anlatırken 6 Şubat 2023 depremlerini görmezden gelemeyiz. Antakya’nın tarihî dokusu büyük zarar gördü, çok sayıda insan yaşamını yitirdi. Kent hâlâ yeniden yapılanma sürecinde. Bu nedenle gezimiz, geçmişin ihtişamını hatırlarken bugün yaşanan zorlukları da dikkate alan bir yolculuk olacak.</p>
<p><strong>ANTİK ANTİOKHEİA</strong></p>
<p>Hatay’ın coğrafyasını anlamak için önce Asi Nehri’ne bakmak gerekir. Antik adı Orontes olan nehir, Lübnan’dan doğup Suriye üzerinden Hatay’a ulaşır ve Samandağ yakınlarında Akdeniz’e dökülür. Güneyden kuzeye doğru akışı nedeniyle halk arasında ters aktığı düşünülmüş, adının da buradan geldiği anlatılmıştır.</p>
<p>Antakya, İÖ 300 yılında Büyük İskender’in generallerinden I. Selevkos Nikator tarafından kurulmuştur. Selevkos Krallığı’nın başkenti olan kent, Roma döneminde imparatorluğun en önemli metropollerinden birine dönüşmüştür.</p>
<p>Antiokheia (Antakya), Roma, Konstantinopolis ve İskenderiye ile birlikte imparatorluğun dört büyük kentinden biri olarak anılırdı. Sütunlu caddeleri, tapınakları, hamamları, anıtsal çeşmeleri ve görkemli konutlarıyla Doğu Akdeniz’in zenginliğini yansıtırdı. Bu zenginlik özellikle mozaik sanatında karşımıza çıkar. Antakya’nın Roma villalarının zeminlerini süsleyen mozaikler, gündelik yaşamı, mitolojiyi, eğlenceyi ve dönemin estetik anlayışını bugüne taşır.</p>
<p><strong>HRİSTİYANLIĞIN İLK İZLERİ</strong></p>
<p>Antakya’nın en önemli duraklarından biri, Habib Neccar Dağı’nın eteklerindeki Aziz Petrus Kilisesi’dir. Saint Pierre adıyla da bilinen bu yapı, kayalara oyulmuş bir mağara-kilisedir.</p>
<p>Hristiyan geleneğine göre Aziz Petrus ve Aziz Barnabas burada ilk Hristiyan topluluklarına vaaz vermiştir. İsa’nın takipçileri için ‘Hristiyan’ adının ilk kez Antakya’da kullanıldığı kabul edilir. Bu nedenle Antakya, Kudüs’ten sonra Hristiyanlığın yayılmasında önemli bir merkez olmuştur.</p>
<p>Mağaranın içinde erken dönem mozaik ve duvar resmi kalıntıları bulunur. Kayalardan sızan su geçmişte kutsal kabul edilmiş, vaftiz törenlerinde kullanılmıştır. Haçlılar döneminde mağaranın önüne anıtsal bir cephe eklenmiştir. Kilise, 1963 yılında Papa VI. Paul tarafından hac yeri ilan edilmiştir.</p>
<p>Antakya’nın inanç mirasında Habib-i Neccar Camii de özel bir yere sahiptir. Depremlerde ağır hasar gören cami, restorasyonun ardından 2026 başında yeniden ibadete açılmıştır. Bu gelişme, kentin kültürel hafızasının yaşatılması açısından önemlidir.</p>
<p><strong>KENTİN MOZAİK HAFIZASI</strong></p>
<p>Hatay Arkeoloji Müzesi, dünyanın en önemli Roma mozaiği koleksiyonlarından birine sahiptir. Antakya, Harbiye ve Samandağ çevresindeki kazılarda bulunan mozaikler, Roma döneminin zengin konut kültürünü gözler önüne serer.</p>
<p>Koleksiyonun en ilginç eserlerinden biri Neşeli İskelet Mozaiği’dir. Bir yastığa yaslanan iskelet, yanında ekmek ve içki kabıyla tasvir edilmiştir. Eski Grekçe yazıyla birlikte bu sahne, hayatın geçiciliğini ve yaşama sevincini hatırlatır. Dionysos sahneleri, Okeanos ve Tethys, Narkissos, Apollon ve Daphne gibi mitolojik anlatılar da Antakya mozaiklerinin dikkat çekici konularındandır.</p>
<p>Hatay Arkeoloji Müzesi, deprem sonrası çalışmalar nedeniyle hâlen ziyarete kapalı. Bu nedenle dünyaca ünlü mozaik koleksiyonunu şimdilik yerinde göremiyoruz. Müzenin yeniden açılması, Antakya’nın kültürel yaşamı açısından büyük önem taşıyor.</p>
<p>Kentteki bir başka olağanüstü keşif, The Museum Hotel Antakya’nın inşaatı sırasında ortaya çıkarılan devasa Roma dönemi zemin mozaiğidir. Yaklaşık 1.050 metrekarelik, dalgalı görünümüyle dikkat çeken mozaik, bulunduğu yerde korunmuştur. Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi adıyla ziyarete açık olan bu alanda, Hatay Arkeoloji Müzesi’nden getirilen bazı eserler de sergileniyor. Böylece ziyaretçiler, Antakya’nın zengin arkeolojik mirasının bir bölümünü görme fırsatı bulabilirler.</p>
<p><strong>AZİZ SİMEON’DAN ANTİK LİMANA</strong></p>
<p>Antakya’dan Samandağ yönüne ilerlediğimizde erken Hristiyanlığın başka bir dünyasına giriyoruz. Aziz Simeon (St. Simon) Manastırı, yaklaşık 480 metre yükseklikte, bölgeye hâkim bir tepede yer alır. Aziz Simeon, sütun üzerinde yaşayarak çile çekmeyi seçen Hristiyan münzevilerinin temsilcilerindendir. Stilit adı verilen bu kişiler, kendilerini dünyadan uzaklaştırarak ibadet ve inzivaya adamışlardı. İS 6. yüzyıla tarihlenen manastırda kiliseler, vaftizhane, sarnıçlar ve Simeon’un üzerinde yaşadığına inanılan sütunun kalıntıları bulunur. Burası erken Hristiyanlığın farklı ibadet ve çilecilik anlayışını görmek için etkileyici bir duraktır.</p>
<p><strong>ROMA MÜHENDİSLİĞİNİN GÜCÜ</strong></p>
<p>Samandağ yakınlarındaki Seleukeia Pieria, antik Antiokheia’nın (Antakya) Akdeniz’e açılan limanıydı. Kent, Selevkos döneminden itibaren Doğu Akdeniz ticaretinde önemli bir rol oynamıştır.</p>
<p>Buradaki en çarpıcı yapı Titus Tüneli’dir. Romalı mühendisler, sel sularının taşıdığı kum ve çakılların limanı doldurmasını önlemek için kayaları oyarak büyük bir su kanalı oluşturmuştur.</p>
<p>Vespasianus döneminde başlayan ve sonraki imparatorlar zamanında tamamlanan sistemin açık ve kapalı bölümleriyle toplam uzunluğu yaklaşık 1.380 metredir. Bazı kesimlerde yüksekliği 7 metreyi bulan bu devasa yapı, yaklaşık iki bin yıl önce suyun yönünü değiştirmek için gösterilen mühendislik becerisini ortaya koyar.</p>
<p>Tünelin yakınındaki Beşikli Mağara ise kayaya oyulmuş görkemli bir Roma mezar kompleksidir. Adını, beşiğe benzeyen yan yana iki taş sandukadan alır. Sütunlu girişleri, mezar odaları ve kaya süslemeleriyle Seleukeia Pieria’nın zenginliğini hatırlatır.</p>
<p>Titus Tüneli ve Beşikli Mağara birlikte gezildiğinde Roma dünyasının iki farklı yüzü görülür: Yaşamı kolaylaştıran mühendislik ve ölümden sonra hatırlanma isteği.</p>
<p><strong>BU ROTAYI ÖZEL YAPAN NE?</strong></p>
<p>Hatay, Anadolu’nun en güçlü kültürel buluşma noktalarından biridir. Antakya’da Helenistik ve Roma kent kültürünü, Aziz Petrus Kilisesi’nde erken Hristiyanlığı, mozaiklerde gündelik yaşamı, Samandağ’da ise antik liman mühendisliğini izleriz. Bu yolculuğun bugün ayrı bir anlamı var. Depremlerde ağır yaralanan Hatay’ın kültürel mirasını korumak, yeniden ayağa kaldırmak ve gelecek kuşaklara aktarmak hepimizin sorumluluğudur.</p>
<p><strong>LEZZETLER</strong></p>
<p>Antakya tepsi kebabı ve kâğıt kebabı</p>
<p>Oruk, kaytaz böreği ve biberli ekmek</p>
<p>Humus, zahter salatası ve sürk</p>
<p>Künefe ve haytalı</p>
<p>Samandağ biberi ve narenciye</p>
<p>Defne sabunu ve yöresel ürünler</p>
<p><strong>NEDEN ŞİMDİ GİTMELİ?</strong></p>
<p>Hatay için ilkbahar ve sonbahar uygun dönemlerdir. Ancak bugün seyahat planında hava koşulları kadar deprem sonrası ulaşım, konaklama ve ziyaret alanlarının durumu da önemlidir.</p>
<p>Hatay’a gitmek, bu eşsiz kültürel coğrafyayı tanımak ve yerel ekonomiye katkıda bulunmak açısından anlamlıdır. Kentin toparlanma sürecine saygılı, bilinçli bir ziyaret anlayışı benimsenmelidir.</p>
<p><strong>HATAY ROTASI</strong></p>
<p><strong>Antiokheia:</strong> Selevkos başkenti, Roma metropolü</p>
<p><strong>Asi Nehri:</strong> Antik Orontes</p>
<p><strong>Aziz Petrus Kilisesi:</strong> Erken Hristiyanlığın önemli merkezlerinden</p>
<p><strong>Habib-i Neccar Camii:</strong> Yeniden ibadete açılan tarihî yapı</p>
<p><strong>Aziz Simeon Manastırı:</strong> Sütun münzeviliğinin izleri</p>
<p><strong>Seleukeia Pieria:</strong> Antakya’nın antik limanı</p>
<p><strong>Titus Tüneli:</strong> Roma su mühendisliğinin anıtsal örneği</p>
<p><strong>Beşikli Mağara:</strong> Kayaya oyulmuş Roma mezar kompleksi</p>
<p><strong>Süre:</strong> </p>
<p>1 gece 2 gün idealdir. Antakya merkezi ve Samandağ çevresi ayrı günlere bırakılmalıdır.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/asiden-akdenize-tarih-yolculugu-90941</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/4/1/1280x720/asiden-akdenize-tarih-yolculugu-1793363487.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Asi Nehri’nin kıyısından Roma’nın mozaiklerine, Aziz Petrus’un mağara kilisesinden Titus Tüneli’nin taş koridorlarına… Hatay’da her durak, antik dünyanın inançlarını, sanatını ve mühendislik dehasını gözler önüne seriyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/daha-uzun-yasamak-icin-hayati-ertelemeyin-90939</guid>
            <pubDate>Sun, 01 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Daha uzun yaşamak için hayatı ertelemeyin</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Uzun yaşamak mı, sağlıklı ve dolu dolu yaşamak mı? Dr. Esra Çavuşoğlu için mesele yalnızca kaç yıl yaşadığımız değil, o yılları nasıl geçirdiğimiz. ‘Ayık Kafa’ podcast’leri ve aynı adlı kitabıyla bilimi gündelik hayatla buluşturan Çavuşoğlu, sağlığa hastalık ortaya çıkmadan önce odaklanmayı öneriyor. Yaklaşımının temelinde ise hazır cevaplar vermekten çok, insanlara doğru soruları sormayı ve bilimsel bilgiyi sorgulamayı öğretmek var. Kendisiyle sağlıklı yaşlanmadan biohacking’e, koruyucu sağlık yaklaşımından bağımlılıkla mücadeleye uzanan geniş bir çerçevede sağlığı konuştuk.</p>
<p><strong>Ayık Kafa’nın çıkışındaki temel soru “Neden harekete geçmek için hastalanmayı bekliyoruz?” Bu sorunun sizin için kişisel ve mesleki karşılığı neydi?</strong><strong> </strong><strong><br /></strong>Benim hikayem aslında hastalandıktan sonra iyileşmeye çalışmakla başladı. 20 yıldır ‘ayık’ biriyim. Bağımlılıkla mücadele ettiğim yıllarda, insanın doğru koşullar sağlandığında ne kadar büyük bir iyileşme kapasitesine sahip olduğunu bizzat deneyimledim. Psikoloji doktoru ve bağımlılık terapisti olarak gördüğüm en önemli şeylerden biri, insanların genellikle ancak hayatları ciddi biçimde etkilendiğinde yardım aramaları oldu. Neden o noktaya gelmeyi bekliyoruz? Ayık Kafa’nın çıkış noktası da buydu. İnsanlara, kendi biyolojilerini anlamaları ve sağlıkları üzerinde daha fazla söz sahibi olmaları için bilimsel bilgiye erişim sağlamak. Çünkü bence sağlık, hastalığın yokluğundan çok daha fazlası: Fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak hayatı gerçekten yaşayabilme kapasitesi. </p>
<p><strong>Sizce önleyici sağlık anlayışının yaygınlaşmasının önündeki en büyük engel ne: Sağlık sisteminin işleyişi mi, hekimlerin yaklaşımı mı, yoksa insanların ancak bir sorun ortaya çıktığında harekete geçmesi mi?</strong><strong> </strong><strong><br /></strong>Bence üçünün birleşimi. Ama en büyük yapısal problem, sağlık sistemimizin hastalığı tedavi etmek üzere tasarlanmış olması. Hastalık riskini azaltmaya yönelik uzun vadeli müdahaleler yeterince önceliklendirilmiyor. Bir başka problem de tıpta uzmanlık alanlarının birbirinden kopuk olması. Elbette uzmanlaşma gerekli. Ama insan biyolojisi birbirinden bağımsız çalışan organlardan oluşmuyor.</p>
<p>Bunun yanında insanların da sağlık algısını değiştirmesi gerekiyor. Önleyici sağlık yalnızca pahalı testler, cihazlar veya özel klinikler demek değil. Egzersiz, uyku, beslenme, sigaradan uzak durmak ve sosyal ilişkiler hâlâ elimizdeki en güçlü araçlar arasında.<br /> </p>
<p><strong>‘Ayık Kafa’ kitabınızda “kök neden” kavramı önemli bir yerde duruyor. Ancak sağlık alanında kök neden arayışı, bilimsel kanıtı aşan iddialara da açık. Siz bir bilgiyi kitabınıza alırken neye bakıyorsunuz?</strong> <br />Bu benim çok önemsediğim bir ayrım. Çünkü bugün sağlık sektöründe bilimsel kavramların pazarlama amacıyla kullanılmasına çok sık rastlıyoruz. Bir mekanizmanın laboratuvarda gösterilmiş olması, o mekanizmayı hedefleyen bir tedavinin insanlarda işe yaradığını kanıtlamıyor. Bir bilgiyi değerlendirirken araştırmanın insanlarda yapılıp yapılmadığına, sonuçların başka araştırmalarla doğrulanıp doğrulanmadığına ve gerçek bir sağlık kazanımı gösterip göstermediğine bakıyorum. Benim amacım kesin cevaplar dağıtmak değil, insanlara bilimsel düşünmeyi öğretmek. Çünkü bilim, her soruya yanıt vermek değil; doğru soruları sormak ve yeni kanıtlar karşısında fikrini değiştirebilmektir.</p>
<p><br /><strong>Dünyanın farklı ülkelerinden hekim ve bilim insanlarıyla yaptığınız görüşmeleri kitapta bir araya getiriyorsunuz. Farklı, hatta zaman zaman çelişen görüşlerle karşılaştığınızda bunları nasıl değerlendirdiniz?</strong> <br />Bence Ayık Kafa YouTube podcast’imin en değerli taraflarından biri tam olarak bu. Benim yaklaşımım bir taraf seçmek değil, farklı görüşlerin hangi bilimsel kanıtlara dayandığını anlamak. Kitapta okuyucunun tek bir uzmanın görüşüne bağlı kalmasını istemiyorum. Farklı yaklaşımları görmesini, sorgulamasını istiyorum. Bana göre iyi bir bilim iletişimcisi, insanlara ne düşüneceklerini değil, nasıl düşüneceklerini öğretmeli. <br /> </p>
<p><strong>Longevity artık sağlık ve wellness sektörünün de konusu. Sizce bu alanın bugün en büyük riski, bilimsel araştırmaların ticari vaatlerin gerisinde kalması mı?</strong> <br />Kesinlikle önemli risklerden biri bu. İlk kez yaşlanmanın biyolojik mekanizmalarını bu kadar ayrıntılı anlayabiliyoruz. Ama aynı zamanda çok büyük bir ekonomik pazar oluştu. İnsanların yaşlanma, hastalanma korkusu üzerinden para kazanmak son derece kolay. <br />Bence burada özellikle healthspan ile lifespan ayrımını yapmak gerekiyor. Benim için önemli olan yalnızca 100 yaşına ulaşmak değil. O yaşlara geldiğimizde yürüyebilmek, düşünebilmek, hayattan keyif alabilmek. Longevity’nin bir başka riski de daha genç görünmeye, daha iyi biyolojik yaş skorları elde etmeye çalışırken hayatın kendisinin kaçırılması. Oysa amaç daha uzun yaşamak için yaşamayı ertelemek olmamalı. </p>
<p><strong>Bugün insanlar doktorlardan, influencer’lardan, podcast’lerden ve yapay zekadan aynı anda bilgi alıyor. Bu kadar çok kaynağın olması insanları bilinçli mi yapıyor, yoksa neye güveneceğimizi zorlaştırıyor mu?</strong><strong> </strong><strong><br /></strong>Bilgiye erişimin demokratikleşmesi son derece değerli. Ben de Ayık Kafa’yı, akademik çevrelerde konuşulan konuları daha geniş kitlelere ulaştırmak için başlattım. Ama bilgiye erişim ile bilgiyi değerlendirebilmek aynı şey değil. Bugün sosyal medyada bilimsel doğruluk ile popülerlik birbirine karıştırılıyor. Bir kişinin milyonlarca takipçisinin olması, anlattıklarının bilimsel olarak doğru olduğu anlamına gelmiyor. Üstelik algoritmalar çoğu zaman en doğru bilgiyi değil, en çarpıcı ve en korkutucu iddiayı öne çıkarıyor. Bence bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla sağlık bilgisi değil, daha güçlü bir sağlık okuryazarlığı.</p>
<p><strong>‘Ayık Kafa’ adındaki “ayık” kelimesi, bağımlılıktan iyileşme hikayeniz düşünüldüğünde ayrı bir anlam taşıyor. Bugün sizin için “ayık kafa” ne demek?</strong> <br />Ayık olmak benim için yalnızca alkol veya madde kullanmamak değil. Hayatla, kendimle ve gerçeklikle kurduğum ilişkinin değişmesi demek. Bağımlılık yalnızca bir maddeyle ilgili değildir. Bazen kontrol ihtiyacına, başarıya, onaylanmaya, ilişkilere, hatta sağlıklı yaşamaya bile bağımlı hale gelebiliriz. Benim için “ayık kafa,” bütün bunların farkında olabilmek demek. Kendi düşüncelerini sorgulayabilmek, otomatik davranış kalıplarını fark edebilmek, korkularının veya dürtülerinin seni yönetmesine izin vermemek. Bir anlamda özgürlük. Ve bence gerçek sağlık da biraz bununla ilgili. Yalnızca bedenimizin değil, zihnimizin de özgür olması. <br /> <br /><strong>Sağlık sorumluluğunu bireyin üstlenmesini önemsiyorsunuz. Ancak genetik, çevre, çalışma koşulları vb. kişinin kontrolünde olmayan faktörler de var. “Kendi sağlığının sorumluluğunu üstlenmek” nerede başlıyor?</strong> <br />Bence burada çok önemli bir ayrım yapmalıyız: Sorumluluk almak ile insanları hastalıklarından dolayı suçlamak aynı şey değil. Genetik yatkınlıklarımız, yaşadığımız çevre, ekonomik koşullarımız… Hepsi sağlığımız üzerinde büyük rol oynuyor. Tabii bu sorumluluk almamak anlamına gelmez. Özellikle genetik yatkınlıkları, yaşam koşullarımızı optimize ederek değiştirebilmemiz büyük ölçüde mümkün.  <br />Bence gerçek önleyici sağlık anlayışı sağlıklı seçimleri mümkün kılan toplumsal koşulları da oluşturmalı. Longevity’nin yalnızca maddi imkanı olan insanların erişebildiği bir ayrıcalığa dönüşmesini istemiyorum. <br /> <br /><strong>Kadın sağlığı, özellikle menopoz ve hormonlar, son yıllarda çok daha fazla konuşuluyor. Sizce kadın biyolojisi konusunda tıbbın hâlâ yeterince hesaba katmadığı temel mesele nedir?</strong><strong> </strong><strong><br /></strong>Bence en temel problem, kadın biyolojisinin uzun yıllar boyunca erkek biyolojisinin bir varyasyonu gibi ele alınmış olması. Kadın bedeni yalnızca daha küçük bir erkek bedeni değil! <br />Özellikle perimenopoz ve menopoz döneminde meydana gelen hormonal değişimlerin kadın sağlığı üzerindeki etkilerini yeterince erken ve bütüncül biçimde ele almıyoruz. Mesela menopoz geçişinin beyin sağlığı üzerindeki etkileri çok daha fazla araştırılmayı hak ediyor. Kadınların sağlık sorunlarının uzun yıllar boyunca normal yaşlanmanın kaçınılmaz bir parçası olarak değerlendirilmesi de önemli bir problem. Bence kadın sağlığında artık yalnızca üreme dönemine değil, yaşamın tamamına odaklanan bir tıp anlayışına ihtiyacımız var. <br /><br /></p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ae48d00ddc87-1793363200.jpg" alt="" width="500" height="681" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/daha-uzun-yasamak-icin-hayati-ertelemeyin-90939</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/3/9/1280x720/daha-uzun-yasamak-icin-hayati-ertelemeyin-1793363230.JPG" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Klinik Psikolog, Bağımlılık Terapisti ve Biohacker Dr. Esra Çavuşoğlu, sağlıkla ilgili ezberleri bozan kitabı ‘Ayık Kafa’da bilimsel bilgiyi sorgulamanın ve kendi biyolojimizi tanımanın önemini anlatıyor: “Bana göre iyi bir bilim iletişimcisi, insanlara ne düşüneceklerini değil, nasıl düşüneceklerini öğretmeli.” ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/gulusunun-ardindaki-hikaye-90937</guid>
            <pubDate>Sun, 01 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Gülüşünün ardındaki hikâye</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Dünya onu Chandler Bing olarak tanıyordu. Ailesi ve yakın dostları içinse o, Matty’ydi. Netflix’in 27 Ekim’de yayımladığı <em>‘The One About Matthew Perry’</em> belgeselinde, 28 Ekim 2023’te henüz 54 yaşındayken kaybettiğimiz oyuncunun hikâyesini bu kez ailesinden, eski sevgililerinden ve dostlarından dinliyoruz.</p>
<p>Perry, 2022’de yayımladığı <em>‘Friends, Lovers and the Big Terrible Thing’</em> adlı otobiyografisinde bağımlılığını ve yaşadığı zorlukları bütün açıklığıyla anlatmıştı. Yönetmen <strong>Mary Robertson</strong>’ın arşiv görüntüleri ve röportajlarla hazırladığı belgesel, çok fazla yeni bilgi sunmuyor. Ama zaten onu izlemek için asıl nedenimiz yeni şeyler öğrenmek değil; özlediğimiz Perry’yi bir kez daha görmek ve onu yakından tanıyanların anılarını dinlemek.</p>
<p>En keyifli bölümler, Perry’nin henüz ünlü olmadığı Hollywood yıllarına ait. <strong>Roger Castillo</strong> ve <strong>David Pressman</strong>’ın anıları, <strong>Hank Azaria</strong> ile arkadaşlığı ve oyunculuk seçmelerinde yaşadığı hayal kırıklıkları, genç Matthew’nun dünyasını gözümüzde canlandırıyor. Friends’in senaryosunu okuduğunda Chandler’ı kendine benzetmesine şaşmamalı. Perry’nin kendi sözleriyle, <em>“Ne kadar mutsuz olduğunu kimse anlamasın diye herkesi güldürmeye çalışan bir adam.”</em> Sanki rol onun için yazılmış.</p>
<p>Ardından gelen şöhretin boyutunu hatırlamak bile şaşırtıcı. <strong>Julia Roberts</strong> ile aşkı, <strong>Bruce Willis</strong> ile arkadaşlığı, Hollywood partileri, büyük film teklifleri… Ancak bütün bunlar Perry’yi mutlu etmeye yetmemiş. Anne ve babasının ayrılmasının ardından Kanada ile Kaliforniya arasında büyüyen oyuncunun yalnızlığı ve aidiyet arayışı, başarısına rağmen sürmüş.</p>
<p>Kariyerinde Chandler’ın gölgesinden çıkmak da kolay olmamış. <em>‘Fools Rush In’</em> ve <em>‘The Whole Nine Yards’ </em>ile sinemada, <em>‘Studio 60 on the Sunset Strip’</em> ve <em>‘Mr. Sunshine’</em> ile televizyonda yeni başarılar aramış. Ancak her projesi beklediği karşılığı bulmamış.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ae48bb29d7c6-1793362866.jpg" alt="" width="500" height="250" /></p>
<p>Kız kardeşi <strong>Mia Perry Bowick</strong>’in anlattıkları, belgeselin en dokunaklı bölümlerinden. <em>‘Friends’</em>te Chandler ile Monica’nın düğün sahnelerinin çekildiği dönemde rehabilitasyon tedavisi gören Perry’nin, gerçek hayatta evlenip çocuk sahibi olmayı ne kadar istediğini öğreniyoruz. Mia’nın, ağabeyinin 2018’de haftalarca komada kaldığı günleri anlattığı bölümü dinlemek de kolay değil. Belgesel, Perry’nin bağımlılıkla mücadele eden başkalarına yardım etmek için gösterdiği çabaya da yer veriyor.</p>
<p><em>‘Friends’</em>teki rol arkadaşlarının belgeselde röportajlarıyla yer almaması önemli bir eksiklik. Perry’nin en parlak ve en zor yıllarına tanıklık eden bu oyuncuların anlatacaklarını dinlemek isterdim. Ancak kendilerine teklif götürülmesine rağmen katılmak istememişler.</p>
<p>Son bölümde, ölümünün ardından yaşanan adli süreç de ele alınıyor. Perry’ye ketamin enjekte ettiğini kabul eden asistanı <strong>Kenneth Iwamasa</strong>’nın Mayıs 2026’da 41 ay hapis cezasına çarptırıldığını öğreniyoruz. Ailesinin de uzun yıllardır tanıdığı birinin bu ölümdeki rolü özellikle sarsıcı.</p>
<p>Belgesel yer yer tekrara düşse de Perry’nin eski görüntülerini izlemek, o kendine has mizahıyla yeniden karşılaşmak güzel. Özellikle kendi yazdığı <em>‘The End of Longing</em>’e ayrılan bölüm beni yıllar öncesine götürdü. Mia’nın, ağabeyinin başyapıtı olarak gördüğü bu oyunu Londra’da izlemiştim. Belgeseli seyrederken o akşam sahnede gördüğüm Matthew Perry’yi hatırladım. Chandler Bing’i hepimiz çok sevdik, orası kesin. Ama Matthew Perry’nin Chandler’ın ötesinde anlatacak başka hikâyeleri de vardı. Keşke onları da dinleme fırsatımız olsaydı.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ae48bca61047-1793362890.jpg" alt="" width="500" height="250" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/gulusunun-ardindaki-hikaye-90937</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/3/7/1280x720/gulusunun-ardindaki-hikaye-1793362923.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Matthew Perry’yi kaybedeli üç yıl oluyor. Üç bölümlük ‘The One About Matthew Perry’ belgeseli, milyonları güldüren oyuncunun şöhret, bağımlılık ve yalnızlıkla mücadelesine yakınlarının tanıklıklarıyla bakıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/esitlik-bir-kez-kazanilip-geride-birakilmaz-90935</guid>
            <pubDate>Sat, 31 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Eşitlik bir kez kazanılıp geride bırakılmaz</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bir ülkenin geleceğini değiştirmek, bir kız çocuğunun okula gidebilmesinden, bir kadının kendi hayatına ilişkin kararları özgürce alabilmesinden, çalışabilmesinden, üretebilmesinden, düşüncelerini ifade edebilmesinden ve elbette geleceğe ilişkin kararların alındığı masalarda yer bulabilmesinden başlar…</p>
<p>Cumhuriyet’in 103. yılında, bütün bunları yeniden düşünmemizi sağlayan anlamlı bir buluşma gerçekleşti Roma’da. Türkiye’de 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlanırken, Birleşmiş Milletler’in Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları doğrultusunda değişim yaratan girişimleri ödüllendirdiği UN SDG Action Awards 2026 sahnesinde Türkiye’den bir kadın vardı. Boyner Grup Yönetim Kurulu Üyesi <strong>Ümit Boyner</strong>, dayanıklılık alanındaki çalışmaları değerlendiren Resilience Award kategorisinin jüri üyeleri arasında yer aldı. Ümit Boyner’in Roma’da anlattıkları ise bir yıl dönümü kutlamasının çok ötesine geçti.</p>
<p><strong>MİLYONLARCA KADININ TEMSİLCİSİYİM</strong></p>
<p>Cumhuriyet’in kadınların hayatında yarattığı dönüşümü kendi hikâyesinden yola çıkarak anlatırken, 103 yıl önce Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde gerçekleşen dönüşümün bugün milyonlarca kadının yaşamındaki karşılığını da hatırlattı Boyner: <em>“Ben bu dönüşümün açtığı imkanlar sayesinde okuyabildim, çalışabildim, söz alabildim ve karar masalarında yer alabildim. Bugün bu sahnede yalnızca kendi adıma durmuyorum. Türkiye’de okuyan, üreten, çalışan, itiraz eden ve vazgeçmeyen milyonlarca kadının temsilcisi olarak buradayım.”</em></p>
<p><strong>EŞİTLİK KENDİLİĞİNDEN OLUŞMUYOR</strong></p>
<p><em>“Eşitlik, bir kez kazanılıp geride bırakılabilecek bir değer değil”</em> diyen Ümit Boyner, şunları söylüyor: <em>“Kadınların kendi hayatları hakkında özgürce karar verebildiği, eğitimde ve çalışma hayatında eşit fırsatlara sahip olduğu, şiddetten uzak yaşadığı ve karar masalarında eşit söz sahibi olduğu bir toplum kendiliğinden oluşmuyor. Bunun için hakları koruyan kurumlara, özgür düşünceye, toplumsal iradeye ve kararlı bir çabaya ihtiyaç var.”</em></p>
<p>Boyner, Atatürk’ün mirasına sahip çıkmayı da aynı çerçevede tanımlıyor: <em>“Atatürk’ün mirasına sahip çıkmak, yalnızca onu anmak değil; onun işaret ettiği çağdaş, özgür ve eşit toplum idealini bugünün koşullarında yaşatmak ve ileri taşımaktır. Bize emanet edilen mirası, daha eşit ve daha özgür bir gelecek kurarak ileri taşıyabileceğimize inanıyorum.”</em></p>
<p><em><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ae48a45c5fee-1793362501.jpg" alt="" width="500" height="333" /></em></p>
<p><strong>GENÇ KADINLAR SÖZ ALMAK İSTİYOR</strong></p>
<p>Boyner, Roma’daki konuşmasında Boyner Vakfı’nın UNDP Türkiye ile birlikte yürüttüğü She LAB-Sürdürülebilirlikte Geleceğin Kadın Liderleri Programı’nı da küresel arenada paylaştı. Hedef yalnızca genç kadınları geleceğe hazırlamak değil; bugünün toplumsal ve çevresel dönüşümünde aktif rol almalarını sağlamak.</p>
<p>Eğitim, kapasite geliştirme ve uygulamaya dönük öğrenme süreçleriyle genç kadınlara fikirlerini geliştirme, çözüm üretme ve liderlik potansiyellerini hayata geçirme alanı açan programa ilgi büyük. She LAB, ilk yılında 35 şehirden 6 binden fazla başvuru aldı. Bugüne kadar Türkiye’nin farklı illerinden 291 genç kadın programdan mezun oldu.</p>
<p>Bu rakamlar bize, Türkiye’nin farklı şehirlerinde sürdürülebilirlik alanında çalışmak, bilgi üretmek, çözüm geliştirmek ve liderlik üstlenmek isteyen çok sayıda genç kadın olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Genç kadınların bilgi ve becerilerini geliştirmelerine, kendi fikirlerini hayata geçirmelerine ve karar süreçlerinde yer almalarına imkân sağlamak, Türkiye’nin sürdürülebilir kalkınma kapasitesine yapılan bir yatırım anlamına geliyor.</p>
<p>Sürdürülebilirlik alanında ihtiyaç duyulan dönüşümün başarısı, bu dönüşüme kimlerin katılabildiğiyle de yakından ilişkili. Kadınların bilgi birikimi, yaratıcılığı ve liderliği olmadan kapsayıcı bir kalkınma modelinden söz etmek mümkün değil.</p>
<p>She LAB gibi programların önemi de burada ortaya çıkıyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/esitlik-bir-kez-kazanilip-geride-birakilmaz-90935</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/3/5/1280x720/esitlik-bir-kez-kazanilip-geride-birakilmaz-1793362566.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Cumhuriyet’in 103. yılında Roma’da düzenlenen UN SDG Action Awards 2026’da jüri üyesi olarak yer alan Boyner Grup Yönetim Kurulu Üyesi Ümit Boyner, Atatürk’ün kadınlara açtığı yolu kendi hayatından yola çıkarak anlattı. Boyner’in mesajı, Cumhuriyet’in kazanımlarını hatırlamanın ötesinde, bugün o kazanımları nasıl ileri taşıyacağımız üzerine düşünmeye davet ediyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/hindistana-uc-objektiften-bakis-90933</guid>
            <pubDate>Sat, 31 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Hindistan’a üç objektiften bakış</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bir yanda Rajasthan’ın kalelerinde ışık, renk ve kumaşlarla şekillenen kadın portreleri, diğer yanda Delhi ve Mumbai sokaklarında geçmişin izini süren fotoğraflar… Yeni Delhi’de tanıtılan 2027 Pirelli Takvimi, Hindistan’ı üç farklı bakış açısıyla anlatıyor. Takvimin 53. edisyonunda, geçen yılın çekimlerini de üstlenen <strong>Sølve Sundsbø</strong>’ye, Hint fotoğrafçılığının usta ismi <strong>Raghu Rai</strong> ile kızı <strong>Avani Rai</strong> eşlik ediyor.</p>
<p>Projenin merkezinde, bir ülkenin değişen yüzü kadar bir babayla kızının fotoğraf üzerinden kurduğu bağ da var. 1965’ten bu yana Hindistan’ın kamusal ve özel yaşamını belgeleyen Raghu Rai, arşivindeki fotoğrafları günümüz Hindistan’ından insanlarla buluşturarak farklı zamanları aynı karede bir araya getirmeyi planlıyordu. Nisan 2026’da hayatını kaybetmesinin ardından çalışmayı devralan Avani Rai, bu fikri stüdyodan sokağa taşıdı.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ae488ac8f9e5-1793362092.jpg" alt="" width="500" height="377" /></p>
<p><strong>“BABAM SOKAĞA AİTTİ”</strong></p>
<p>Avani, babasının fotoğraflarını çekildikleri yerlere götürerek hem eski görüntüyü hem de onu çevreleyen bugünün hayatını aynı kadraja aldı. Böylece arşivden çıkan kareler, değişen sokakların ve insanların arasında yeni bir anlam kazandı. <em>“Babam sokağa aitti</em>” diyen fotoğrafçı, yaklaşımını <em>“Onun fikrini alıp hayatı boyunca fotoğrafladığı insanların arasına geri götürdüm” </em>sözleriyle anlatıyor.</p>
<p>Eski Delhi’nin çiçek pazarları, dar sokakları ve okullarından Mumbai’nin gökdelen çatılarına, gençlerin buluşma noktalarına ve balıkçı köylerine uzanan çekimlerde yaklaşık 130 kişi yer aldı. Dansçılar, zanaatkârlar, modeller ve sokaktaki insanların yanı sıra Avani’nin annesi ile oyuncu <strong>Ranveer Singh</strong> de bu çalışmanın parçası oldu. Avani için belirleyici olan, babasının her kökenden ve meslekten insana aynı merak ve saygıyla yaklaşan bakışını sürdürmekti.</p>
<p><strong> <img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ae488bbefdce-1793362107.jpg" alt="" width="500" height="377" /></strong></p>
<p><strong>DOKUZ KADININ HİKÂYESİ</strong></p>
<p>Sundsbø ise Rajasthan’daki Jaigarh Kalesi ile Ajabgarh’da Hindistan’la güçlü bağları bulunan dokuz kadını fotoğrafladı. Kadroda oyuncular <strong>Aditi Rao Hydari</strong> ve <strong>Avantika Vandanapu</strong>, oyuncu ve yapımcı <strong>Freida Pinto</strong>, müzisyen <strong>Anoushka Shankar</strong>, şair <strong>Rupi Kaur</strong>, modeller <strong>Lakshmi Menon</strong> ve <strong>Bhavitha Mandava</strong> ile yazar ve sunucu <strong>Padma Lakshmi</strong> bulunuyor. Avani Rai de bu kez objektifin önüne geçiyor.</p>
<p>Ülkeyi bütün karmaşıklığıyla temsil etme iddiasından uzak duran Sundsbø, portrelerinde renk, ışık ve kontrasttan yararlanıyor. Parlak kumaşlar, su yüzeyinde süzülen çiçekler ve taş mimarinin gölgeleri, her kadının bulunduğu mekânla ilişkisini belirliyor. Fotoğrafçıya göre Hindistan, tek bir tanıma ya da bir dizi görüntüye sığmayacak kadar geniş ve sürekli değişen bir yer.</p>
<p>Mayıs-eylül arasında çekilen takvim, iki ayrı cepli özel bir kutu setinde sunuluyor. Toplam 36 fotoğrafın 18’i Sundsbø’ye, diğer 18’i Raghu ve Avani Rai’nin ortak projesine ait. İki çalışma, Hindistan’ın bugünüyle hafızasını aynı takvimde buluşturuyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/hindistana-uc-objektiften-bakis-90933</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/3/3/1280x720/hindistana-uc-objektiften-bakis-1793362244.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Pirelli’nin 2027 takvimi, tarihinde ilk kez üç fotoğrafçının imzasını taşıyor. Sølve Sundsbø’nün kadın portreleriyle Raghu ve Avani Rai’nin geçmişi bugüne taşıyan karelerini buluşturan çalışma, Hindistan’ın farklı yüzlerini bir araya getiriyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bir-oda-dolusu-ayrilik-90929</guid>
            <pubDate>Sat, 31 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bir oda dolusu ayrılık</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Geçen hafta, birkaç gün önceki olaylara rağmen şehrin tüm sokaklarının Art Basel Paris nedeniyle sanatla nefes aldığı dönemde, Paris’in 9. bölgesinde Rue Saint Lazare üzerinde Hotel Langlois’nın 44 numaralı odasında, karikatürist/ressam <em>Ramize Erer</em>’in ‘Separation’ (Ayrılık) sergisinin açılışındaydım.</p>
<p>44 numaralı süit oda Ramize Erer ve küratör <strong>Nazlı Pektaş </strong>tarafından bir sergi alanına dönüştürülmüş. Belle Époque tarzında döşenmiş otel odasının duvarları ve ahşap beyaz kapılarının yanı sıra tüm antika mobilyaları Erer’in bir eserine kucak açmış.</p>
<p>Komodin, boşaltılmış dolabın içi, masanın üzeri, büfe ve hatta banyonun etajeri. Saydam güzellikteki, kırılgan kızların hüzünlü bakışları sizi izliyor.</p>
<p>İş insanı <strong>İnan Kıraç</strong>’a ait Langlois Oteli, tarihindeki en ilginç günlerinden birini daha yaşıyor.</p>
<p>Zira Art Deco ve Art Nouveau tarzında döşenmiş otel film çekimlerinin, televizyon dizilerinin, moda fotoğrafçılarının gözde mekânlarından biri.</p>
<p>Öyle ki, Amerikalı <strong>Jonathan Demme</strong>’in <em>‘A Truth About Charlie’</em> filminin çekiminden sonra ismi Hotel des Croises’den Fransız Sinematek’in kurucusu <strong>Henry Langlois</strong>’nın anısına Hotel Langlois’ya çevriliyor.</p>
<p>Ramize Erer’in sergi teklifine anında olumlu dönüş yapan Hotel Langlois’nın Genel Müdürü <strong>Tuğçe Zaccaro</strong>’nun verdiği bilgiye göre, Amerikan bağımsız sinemasının önemli temsilcilerinden <strong>Jim Jarmush</strong>, Paris’e geldiğinde daima kaldığı bu otelde film çekmeyi planlıyor.</p>
<p>Sergi açılışı için İstanbul’dan gelen <strong>Leyla Alaton</strong>, Destek Medya Grubu Başkanı ve CEO’su <strong>Yelda Cumalıoğlu</strong>, <strong>Ayşegül Dinçkök</strong>, Şahika Encümen, <em>İnci Aksoy</em>, <strong>Banu Zeytinoğlu</strong>, <strong>Mustafa Alabora</strong>, <strong>Selçuk Demirel</strong>, Adana Altın Koza’da en iyi belgesel film seçilen <strong>Aylin Kurye</strong>l’in <em>‘Stella ile 8 Mart’</em> filminin kahramanı <strong>Stella Ovadia</strong>, zanaat üzerine çalışmalarıyla bilinen sanatçı <strong>Bilal Yılmaz</strong>, Paris’te yaşayan görsel sanatçı <strong>Sarp Kerem Yavuz </strong>kahkahaların yükseldiği 44 numaralı odayı ziyarete gelenler arasındaydı.</p>
<p>İnsanların birbirine kaynaştığı, sürpriz buluşmalara sahne olan son derece başarılı sergi açılışından bir gün sonra Ramize Erer ile baş başa konuşma fırsatını bulduk.</p>
<p><strong> <img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ae486549351c-1793361492.jpg" alt="" width="500" height="579" /></strong></p>
<p><strong>Sevgili Ramize, biz seni Gırgır, Hıbır, Pazartesi dergisi, Radikal gazetesi, Bayan Yanı gibi yayın organlarında çıkan karikatürlerin nedeniyle çok sevdik. Kötü Kız gibi yarattığın karakterlerin müptelası olduk. Daha çok karikatürcü kimliğinle tanınıyorsun. Paris’teki serginde çok iyi bir ressamla karşılaştık, şaşırdık. Kendini nasıl tanımlıyorsun? Karikatürist mi ressam mı?</strong></p>
<p>Evet, bana da aynı şey çok soruluyor. Yani şaşırıyor insanlar. Ama ben öncesinde de hep resim yapardım zaten. Karikatüre de resim nedeniyle başlamış oldum. Mimar Sinan resim mezunuyum. Üstelik çok iyi puanla girdim akademiye. Hocam <strong>Adnan Çoker</strong> beni yüreklendirir, işlerimden övgüyle söz ederdi. Çok yoğun karikatür çizdiğim dönemler resimden uzaklaştım. Ta ki 16 yıl önce Paris’e gelene kadar. İşte Paris içimdeki o ressam kızı tekrar canlandırdı. Bu şehirde her şey sana resmi hatırlatıyor. Bir sokağa giriyorsun bir ressamın adını taşıyor, elindeki adresle bir ev arıyorsun karşına Picasso’nun filan atölyesi çıkıyor. Bu hikâyeler beni çok coşturdu. Ve birden tekrar resim yaparken buldum kendimi.</p>
<p>Karikatürist mi, ressam mı sorusuna yanıtım; ikisi de... Ben ayırmıyorum. Temelde ikisi de çizgiden gelse de anlatım olarak farklı ifade şekilleri. Ben bunun ayrımını çok iyi yapabiliyorum çünkü sanat eğitimi aldım. İkisi de benim alanım.</p>
<p>Aslında karikatür çizmek beni çok güçlendirdi. Kendimde gördüğüm bir şeyi tamir etmek gibiydi. Bütün kadınları anlatırken aslında daha çok kendimden bahsettim. Ya da kendimden bahsederken diğer kadınlardan... Resim, insanı içe kapatan, yalnızlaştıran bir şey. Biraz da o yüzden resimden uzaklaştım. Ama şimdi onu dengede tutabiliyorum.</p>
<p><strong><em>Kızım senden mizahçı olmaz</em></strong></p>
<p><strong>Peki karikatür nasıl girdi hayatına?</strong></p>
<p>Gırgır dergisinde çalışan bir arkadaşıma özenerek lisede karikatür çizmeye başladım. Resim çok daha erken başladı. Çünkü evde babam resme pek düşkündü. Evin duvarlarında orijinal olmayan yağlı boya resimler 3-4 ayda bir değişirdi. Peyzaj resimlerinin arasında dolaşmayı çok severdim. Resimlerin kopyalarını yapardım. Minik yağlı boya tüplerim vardı. Kâğıt üzerine yapardım resimleri. Kapalı bir çocuktum. O yüzden resmi seviyordum ve resim kendimi ifade etme biçimimdi. Akademide bir hocam yıllar sonra desenlerimin kırılgan bir yanı olduğunu söylemişti. Şaşırmıştım. Doğrusu kırılgan bir çocuktum. Karikatüre böyle sarılmam da tamamen kendi kişiliğimle alakalıydı. 16 yaşlarımda, beni karikatüre özendiren arkadaşımla birlikte ilk çizimlerimle <strong>Oğuz Aral</strong>’a gittim. Aynı gün bana <em>“Git, içeride kendine bir masa kap</em>” dedi ve Gırgır’da çalışmaya başladım.</p>
<p><strong>Oğuz Aral ile çalışmak nasıldı?</strong></p>
<p>Her şeyi yüzünüze pat diye söyleyen biriydi. Bir gün bana <em>“Kızım, senden mizahçı olmaz çünkü sen hüznü seviyorsun”</em> dedi. Kocaman adam, ben 16 yaşında bir kız. Bir hafta böyle ağlayarak dolaştım ama kafamda espriler buluyordum. Bir hafta sonra 50 karikatürle karşısına çıktım. Tabii bu mesleğe Oğuz Aral gibi biriyle başlamak büyük bir şans. Başlar başlamaz bana bir de fırçasını hediye etti. Sert biriydi ama insanı bir şekilde tavlamasını bilirdi. Ben de henüz lisedeyken “karikatür yapacağım” diye tuhaf bir hırsa kapıldım. Akademide hayal ettiğimden başka bir dünya ile karşılaşınca resimle arama mesafe koydum. Resim Paris’e kadar karikatür nedeniyle arka planda kaldı. Gırgır, Hıbır derken Radikal Gazetesi’nde tam 13 yıl her gün çizdim. Çok yoğun bir çalışmaydı.</p>
<p><strong>Paris’te ‘Separation’ yani ‘Ayrılık’ sergisi neden bir otelin odasında?</strong></p>
<p>Otelde sergileme aslında benim bulduğum bir şey değil. Otellerde sergiler açılıyor, galeriler bile açılıyor. <em>‘Separation’</em> sergisi için yer bakınırken aslında kafamda çizdiğim kızların mahremiyetiyle ilgili bir mekân vardı. Tema da ayrılık olunca oda biçilmiş kaftan. Zira ayrılık olunca kendimizi odalara filan kapatırız. Otelin odalarını sergiye çok destek veren Genel Müdür Tuğçe Hanım ile gezince daha önce başka mekânlara uygun bulmadığım kızlar bu odada yerlerini buldular. En son sergim Ankara’da Galeri Nev’deydi. Sonra İstanbul düşünüyordum. Aslında Paris’te bir sergi açma fikri de küratör Nazlı Pektaş’tan geldi. <em>‘Separation’</em> Paris’teki ilk solo sergim.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ae4869bd4a32-1793361563.jpg" alt="" width="500" height="651" /></p>
<p><strong><em>Evet feministim</em></strong></p>
<p><strong> </strong><strong>Neden ‘Separation/Ayrılık’ teması?</strong></p>
<p>Aslında ayrılık hepimizin yaşadığı bir şey. Buradaki ayrılıktan kasıt sadece sevdiğimiz kişi değil.</p>
<p>Çocuklarından, memleketinden kopmak gibi ayrılıklar da yaşıyoruz. Şu anda binlerce insan yer değiştiriyor dünyada. Göçmen diye tanımlanan bir grup var ve bu durum her türlü duygudan arındırılarak sayılarla yansıtılıyor bize. Biz onları birey olarak düşünemiyoruz. Neticede sadece aşk ayrılığı değil, türlü türlü kopuşlar var. Ve duygu olarak birbirine çok benziyor. Aşkından ayrılmakla ülkenden, çocuğundan ayrılmak çok benzer duygular aslında. Karikatürist olarak binlerce işim var ayrılık üzerine, parçalanmış gelinlikler, kesilmiş fotolar filan. Portrelerde ayrılığın daha derindeki izlerini bulmaya çalışıyorum.</p>
<p><strong>Genellikle senden “feminist karikatürist” diye söz ediliyor. Feminist misin?</strong></p>
<p>Kadın-erkek eşitliğine inanıyorum. Bunu söyleyen herkes feministtir bence. Çünkü işin temeli bu. Özellikle Türkiye’de niye feministi öcü gibi bir şey hâline getiriyorlar? Ben de açıkça söylüyorum: Ben feministim.</p>
<p>Tanıdığım ilk pozitif ayrımcı insan Oğuz Aral’dı. Bize <em>“Sizin erkeklerden farklı bakmanız gerekiyor”</em> diyordu. Bu çok feminist bir bakış.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Sevil Dolmacı Gallery Paris’in uluslararası sanat sahnesine katıldı</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Paris’teki gösteriler nedeniyle kapılarını iki gün önce kapatan Art Basel Paris kapsamında tüm şehre yayılan sanat etkinliklerine Türkiye’den Sevil Dolmacı Gallery de katıldı.</strong></span></p>
<p>Art Basel Paris’in ön gösteriminden hemen önce, galerileri, müzayede evleri ve kültür kurumlarının olduğu Avenue Matignon üzerindeki Rue de Penthièvre 30 numarada açılan Sevil Dolmacı Gallery, uluslararası sanat ekosistemine doğrudan entegre olmuş durumda.</p>
<p>İstanbul’daki merkezi tarihî Villa İpranosyan’da bulunan Sevil Dolmacı Gallery’nin bir ayağı da yıllardan beri Dubai’de zaten.</p>
<p>Galerinin Paris’teki ilk sergisi <strong>Nevin Aladağ</strong>,<strong> Nilbar Güreş</strong>,<strong> Peter Halley</strong>,<strong> Barry X Ball</strong>,<strong> Bosco Sodi</strong>, <strong>Daniel Firman</strong>,<strong> Ross Bleckner </strong>ve<strong> Koen Van Den Broek</strong>’un eserlerini bir araya getirdi. Farklı kuşak, coğrafya ve sanatsal pratiklerden gelen sekiz sanatçının üretimleri açılış gecesi ilgiyle karşılandı.</p>
<p>Sevil Dolmacı Gallery, Rue de Penthièvre’deki ana mekânının yanı sıra Avenue George V’de konumlanan alternatif gösterim alanıyla da Paris’teki varlığını genişletecek. Yalnızca randevuyla ziyaret edilebilecek bu özel alan, galerinin uluslararası programından farklı eser ve seçkilere ev sahipliği yapacak.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ae4872f1678e-1793361711.png" alt="" width="500" height="333" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bir-oda-dolusu-ayrilik-90929</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/2/9/1280x720/bir-oda-dolusu-ayrilik-1793361787.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Paris’te bir otel odasını ‘Separation’ sergisiyle dönüştüren Ramize Erer, resme dönüşünü, Oğuz Aral’la başlayan karikatür yolculuğunu ve ayrılığın portrelerde bıraktığı izleri anlatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/gecmisin-ilhami-bugunun-tasarimi-90928</guid>
            <pubDate>Sat, 31 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Geçmişin ilhamı, bugünün tasarımı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bir çantanın değeri, malzemesi ve işçiliği kadar taşıdığı hikâyede de saklı. <em>‘Timeless Treasures – The Eternal Journey of the Bag’</em>, bu hikâyenin izini Anadolu’nun kültürel birikiminden çağdaş modaevlerine uzanarak sürüyor. 8 Kasım 2026’da İstanbul’daki Beymen Tersane’de ziyarete açılacak sergi, 55 uluslararası lüks markasının eserleriyle üniversite öğrencilerinin imzasını taşıyan üç tasarımı buluşturacak. Beymen Group CEO’su <strong>Elif Çapçı</strong> ile bu buluşmadan yola çıkarak tasarım dünyasına adım atmanın koşullarını, kuşaklarla birlikte farklılaşan beklentileri ve yapay zekânın yaratıcı üretimdeki yerini konuştuk.</p>
<p><strong>‘Timeless Treasures’ hangi düşünceden doğdu? Proje, Beymen’in kültürel mirasa yaklaşımında nasıl bir yere sahip?</strong></p>
<p>Önce lükse nasıl baktığımızı anlatmak isterim. Beymen’i Türkiye ile dünya lüks modası arasında bir köprü olarak görüyoruz. Lüksü de kültürün, sanatın, güzel yaşama arzusunun ve yaratıcılığın bileşkesi olarak tanımlıyoruz. Böyle bakınca, lüksün bu topraklardaki kültürel mirasına sahip çıkmak ve onu geçmişten günümüze taşımak bizim için çok önemli bir sorumluluk hâline geliyor.</p>
<p>Bu yaklaşımın ilk büyük adımını 2023’te ‘Golden Opulence’ ile attık. Sergi, kitap ve belgeselden oluşan projede, lüksün bu topraklardaki 500 yıllık geçmişine dönüp onu günümüze taşıdık. Dünyanın önde gelen markaları bu mirası yorumladı. Şimdi ikinci büyük adımı atıyoruz. ‘Golden Opulence’ın ardından üzerinde aralıksız çalıştığımız ‘Timeless Treasures’, iki yılı aşkın bir emeğin ürünü. Bu defa projenin kalbinde çantalar var.</p>
<p><strong>Bu kültürel yolculuğun merkezine çantayı yerleştirmenizin nedeni neydi?</strong></p>
<p>Çanta, tarih boyunca işlevsel bir aksesuar olmanın çok ötesinde bir anlam taşıdı. Yüzyıllar içerisinde değişen formu, fonksiyonu, materyali ve işçiliğiyle farklı dönemlerin toplumsal alışkanlıklarını, kültürel kimliğini, estetik anlayışını ve zanaatkârlık geleneğini yansıttı.</p>
<p>Aynı zamanda çanta, modanın en ikonik sembollerinden biri. Bugün modaevlerinin ve tasarımcıların yaratıcılıklarını ve marka kimliklerini en güçlü biçimde ortaya koydukları tasarım objelerinden biri olan çanta, aynı zamanda kişisel zevklerimizi ve kimliğimizi yansıtan, yanımızdan ayırmadığımız bir yol arkadaşımız.</p>
<p><strong>Beymen Genç Yetenekler Tasarım Yarışması’nı başlatırken gençlerin tasarım dünyasına adım atma sürecindeki hangi ihtiyacına karşılık vermeyi amaçladınız?</strong></p>
<p>Amacımız yalnızca bir yarışma düzenlemek ve genç yetenekleri keşfetmek değildi. Gençlere fikirlerini gerçek bir tasarıma dönüştürebilecekleri ve lüks moda dünyasının en önemli isimleriyle yan yana gelerek görünürlük kazanacakları bir platform sunmak istedik.</p>
<p>1992 yılında düzenlediğimiz Academia Yeni Yetenekler Yarışması bu alandaki ilk adımımızdı. Bugün hâlâ Beymen bünyesinde bulunan ve ekibimizdeki genç Türk tasarımcılar tarafından hayata geçirilen Academia markamızın kökleri de o yarışmaya dayanıyor.</p>
<p><strong>Anadolu’nun kültürel mirası, genç tasarımcılara nasıl bir yaratıcı alan sunuyor? Bu mirastan beslenen bir tasarımı geçmişin tekrarından ayıran nedir?</strong></p>
<p>Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesinin katılımıyla hayata geçirdiğimiz yarışmada, akademisyenlerimizin rehberliğinde toplam 12 proje grubu yer aldı. Genç tasarımcılarımız, kültürel mirasımızın farklı katmanlarını araştırarak kendi özgün tasarım fikirlerini geliştirdi. Eski Anadolu uygarlıklarının sembollerinden Lale Devri ve kahve kültürüne, geleneksel motiflerden zanaat tekniklerine uzanan farklı referanslardan beslenen 12 özgün çanta tasarımı ortaya çıktı.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ae485732b571-1793361267.jpg" alt="" width="500" height="889" /></p>
<p>Bizim için bu sürecin en kıymetli yönlerinden biri, aynı kültürel mirasın gençlerimizin gözünden ne kadar farklı ve yaratıcı biçimlerde yorumlanabildiğini görmek oldu. Çünkü bir tasarımı özgün kılan, geçmişten aldığı ilhamı bugünün estetik anlayışı ve kendi yaratıcı diliyle yeniden yorumlayabilmesi. Kültürel miras yalnızca korunması gereken bir değer değil, aynı zamanda yeni fikirleri ve yaratıcı üretimi besleyen güçlü bir kaynak. Önemli olan bu mirası olduğu gibi tekrar etmek değil; taşıdığı anlamı, estetik değerleri ve zanaatkârlık birikimini anlayarak günümüz tasarımının bir parçası hâline getirebilmek.</p>
<p><strong>Öğrencilerin çizimlerinin sergilenecek çantalara dönüşmesinde Beymen nasıl bir sorumluluk üstlendi?</strong></p>
<p>Uluslararası moda dünyasının liderlerinden tasarımcılara, mimarlardan moda tarihçilerine, moda medyasından yaratıcı girişimcilere uzanan çok güçlü bir jürinin değerlendirmesi sonucunda seçilen üç tasarımın üretim sürecini Beymen olarak üstlendik. Tasarım ekiplerimizin mentorluğunda gençlerimizle yakın çalışarak fikirlerinin gerçek birer çantaya dönüşmesini sağladık.</p>
<p>Dereceye giren gençlerimize para ödüllerinin yanı sıra Beymen bünyesinde ilgi duydukları departmanlarda staj yapma imkânı da sunduk. Böylece yarışmayı, genç yeteneklerin eğitim hayatlarıyla profesyonel moda dünyası arasında somut bir deneyim ve gelişim fırsatına dönüştürdük.</p>
<p><strong>Seçilen üç tasarımın 55 uluslararası markanın eserleriyle aynı sergide buluşması, Türkiye’deki tasarım potansiyelinin görünürlüğü açısından ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>8 Kasım’daki sergi açılışı öncesinde dünya markalarından ve uluslararası moda basınından yaklaşık 100 önemli isim İstanbul’da bir araya gelecek ve gençlerimiz de bu isimlerle buluşma fırsatı yakalayacak.</p>
<p>Bence bunun en değerli yanı, genç tasarımcılarımızın henüz eğitim hayatlarını sürdürürken kendi eserlerini uluslararası lüks moda dünyasının en önemli isimleriyle yan yana görebilmeleri. Bu deneyimin onlara yalnızca görünürlük kazandırmakla kalmayacağına, kendi yaratıcı potansiyellerine duydukları güveni de güçlendireceğine inanıyorum.</p>
<p><strong>Bu üç tasarımın sergi sonrasında ticari üretime geçmesi veya satışa sunulması gündeminizde mi?</strong></p>
<p>Ortaya çıkan tasarımların satışına veya ticari kullanımına ilişkin şu aşamada paylaştığımız bir planımız bulunmuyor. Bizim için asıl önemli olan, genç tasarımcılarımızın bu süreçte kazandıkları deneyimin ve uluslararası görünürlüğün gelecekteki yaratıcı yolculuklarına katkı sağlaması.</p>
<p><strong>Genç yeteneklere yönelik bu desteğin devamını nasıl kurguluyorsunuz? Yarışmayı belirli aralıklarla tekrarlamayı düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p>Misyonlarımız konusunda çok netiz. Kültürel mirası sahiplenmek ve genç yetenekleri desteklemek devam edecek. Ancak yaptığımız işlerin büyüklüğü ve derinliği nedeniyle bütün ayrıntıların olgunlaşması zaman alıyor. İçerik zaman içinde çeşitlenebilir, değişebilir; bu yaklaşımımızı sürdüreceğiz.</p>
<p>Her yıl ya da iki yılda bir aynı yarışmayı yapacak mıyız? Hayır. Sürekli aynı şeyi tekrarlamak istemiyoruz. Çünkü bir süre sonra tekrara düşmeye ve çıtayı aşağıya çekmeye başlayabilirsiniz. Uzun süre emek vererek bir proje hazırlamanın özenini, sürekli tekrarlanan bir süreçte korumak kolay değil. Format değişebilir ama bu iki misyon sabit.</p>
<p><strong>Genç kuşağın beklentileri, lükse atfedilen anlamı nasıl değiştiriyor?</strong></p>
<p>Hiçbir kuşağın bakış açısı bir öncekiyle aynı değil. İnsanların algısını, özellikle yetiştikleri ve şekillendikleri dönemin değer yargıları etkiliyor. Bugün lüksün maddeden manaya, somuttan soyuta ve üründen deneyime doğru kaydığını düşünüyorum. Daha kişiselleştirilmiş, daha özgün ve kendileri için bir anlam taşıyan bir lüks anlayışı bekliyor gençler.</p>
<p>Markaların toplumsal konularda ne yaptığı, nasıl bir katkıda bulunduğu da önem kazandı. Markalar belli yaklaşımları nedeniyle takdir toplarken bazı konulardaki tepkisizlikleri ya da hassasiyet eksiklikleri nedeniyle eleştirilebiliyor.</p>
<p>Lüks belli açılardan daha demokratikleşiyor. İnsanlar tepeden tırnağa aynı markayı giymek yerine farklı parçaları bir araya getiriyor. Ürünün hikâyesine ve tasarım değerine daha çok önem veriyor. Sürdürülebilirlik konusunda da gençler arasında farkındalık ve hassasiyet daha yüksek. Gelecek onları daha uzun vadede ilgilendiriyor; bu kaygıları çok doğal.</p>
<p><strong>Sosyal medyanın sağladığı görünürlük, lüks markalarla tüketiciler arasındaki ilişkiyi nasıl etkiliyor?</strong></p>
<p>Sosyal medya lüksü inanılmaz ölçüde görünür kıldı. Eskiden daha küçük kitlelerin bildiği ve takip ettiği markalar, bugün yüz milyonlarca insanın hayatına giriyor. Bu durum markaları sokak modası ve daha ulaşılabilir fiyat noktaları gibi farklı açılımlara da yöneltti. Dinamikler değişiyor ama lükse ilginin azaldığını düşünmüyorum.</p>
<p><strong>‘Sessiz lüks’ gibi eğilimler, niş markalara ve genç tasarımcılara nasıl bir alan açıyor? Bu ilginin kalıcı olması neye bağlı?</strong></p>
<p>Gençler yeniliklere ve denemeye daha açık. Farklı parçaları bir araya getirme yaklaşımı hem niş markalara hem de farklı fiyat aralıklarındaki ürünlere alan açıyor. Çok önemli bir tasarımcının çantasını, uygun fiyatlı bir tişört ya da gömlekle kullanabiliyorsunuz. Eski kurallar yıkıldı; bu açıdan çok daha özgür bir dönemden söz edebiliriz.</p>
<p>Niş markalar her zaman ortaya çıkıyor. Önemli olan kalıcı olabilmeleri. Bunun için yalnızca trendlere yaslanmak yerine tasarım gücü, hikâye ve sezondan sezona tutarlılık gerekiyor.</p>
<p><strong>Yapay zekânın tasarımdaki rolünü, lüksün yaratıcılık ve insan emeğiyle kurduğu ilişki açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Yapay zekânın hemen her alanda büyük bir kolaylaştırıcı olduğunu, daha iyisini yapmak için önemli bir destek sunduğunu düşünüyorum. Dünya çok hızlı bir kırılma noktasından geçiyor. Bu teknolojiyi yeterince iyi kullanamazsanız, ister tasarımcı ya da çalışan olun ister bir marka veya şirket, kolaylıkla geride kalabilirsiniz.</p>
<p>Moda yalnızca üründen ibaret değil. Ürünü nasıl sunduğunuz, nasıl pazarladığınız ve kurduğunuz görsel dünya da çok önemli. Bütün bunlar ciddi maliyet, zaman, emek ve insan kaynağı gerektiriyor. Yapay zekâ hem tasarımda hem de yaratıcı süreçlerde hayatı kolaylaştırıyor. Bazı noktalara çok daha hızlı ulaşmanızı sağlıyor. Böylece insan emeğini o noktaya ulaşmak için harcamak yerine, ortaya çıkan işin üzerine ne ekleyebileceğine yönlendirebiliyoruz.</p>
<p><strong>Sergiler ve kültür-sanat etkinlikleri, Beymen’in toplumla kurduğu bağda nasıl bir yer tutuyor?</strong></p>
<p>Beymen’in bir çağdaş sanat koleksiyonu var. Bu eserleri mağazalarda dolaşıma sokuyor, bazen vitrinlere de taşıyoruz. Amacımız sanatçıları müşterilerimizle, hatta vitrinin önünden geçen insanlarla buluşturmak.</p>
<p>İnsanlar markamıza büyük bir teveccüh gösterdi ve bizi bugünlere taşıdı. Biz de “Artık geri verme zamanı” diye bakıyoruz. Bu projelerin arkasında böyle bir anlayış var. Dolayısıyla yapılan işin ve yarattığı faydanın daha çok kişiye ulaşması bizim için çok önemli.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/gecmisin-ilhami-bugunun-tasarimi-90928</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/2/8/1280x720/gecmisin-ilhami-bugunun-tasarimi-1793361318.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Beymen Group CEO’su Elif Çapçı, ‘Timeless Treasures’ sergisini, kültürel mirasın genç tasarımcıların elindeki yorumlarını ve lükste anlam arayışını anlatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
