<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/donulmez-hatalara-dogru-76681</guid>
            <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Dönülmez hatalara doğru</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>‘Schitt’s Creek’ ile tanıdığımız Emmy ödüllü Dan Levy, ‘Big Mistakes’ ile bu kez yalnızca bir aile komedisi anlatmıyor; türler arasında dolaşan, ritmini kaostan alan daha karanlık ve kontrollü bir dünya kuruyor. Sekiz bölümden oluşan ve yaklaşık 30’ar dakika süren dizi, suç gerilimi ile kara mizahı bir araya getirirken kaos hissini sürekli canlı tutuyor. Bu dünyaya dâhil olan bir diğer dikkat çekici isim ise başarılı Türk oyuncu Boran Kuzum…</p>
<p>Hikâye, ölüm yatağındaki büyükannelerini ve annelerini mutlu etmek isterken birbirine hiç benzemeyen iki kardeşin talihsiz bir hırsızlık girişimiyle başlıyor. Nicky, bir papaz olarak doğru olanı yapmaya çalışan, kurallar ve vicdan arasında sıkışmış bir karakter. Morgan ise hayatında yönünü kaybetmiş; alaycı, dağınık, oyuncu olmayı hedeflemiş ama olamamış bir öğretmen. İkili, iyi niyetle çıktıkları bu yolda kendilerini organize suç dünyasının ortasında buluyor. Üstelik bu dünyanın kurallarına uyabilecek donanıma da sahip değiller. Şantajla giderek daha tehlikeli görevlere sürüklenen kardeşler, her seferinde işleri daha da karmaşık hâle getiriyor. Bu dünyanın içinde, Boran Kuzum’un canlandırdığı Yusuf karakteri de dikkat çekiyor. Yurt dışından gelip kendi işini kurmaya çalışan genç bir girişimciyken suç ağının en alt basamağına sıkışan Yusuf, sürekli ezilen ama ayakta kalmaya çalışan bir figür. Yusuf’a hayat veren Boran Kuzum, yapımla ilgili görüşlerini HAFTA ile paylaştı.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69d7aae567b4c-1775741669.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><strong>Hollywood’da bir projede yer almak ve Dan Levy ile çalışmak sizin için nasıldı?</strong></p>
<p>Dan, hikâyenin her aşamasında aktif olarak yer alıyordu. Dizinin yazarı ve yaratıcısı olmasının yanı sıra, yapımcılarından ve başrol oyuncularından biri olarak projeye son derece hâkimdi. En küçük detaydan dekoruna, karakterlerin hikâye örgüsünden genel atmosfere kadar her şeyle yakından ilgilenmesiyle hepimize büyük destek oldu.</p>
<p>Tüm bu unvanlara sahip olmasına rağmen, işi sahiplenen ama aynı zamanda bunun kolektif bir üretim olduğunun bilinciyle herkese alan açan biriydi. Bu açıdan onunla çalışmak gerçekten çok keyifliydi. Set ekibi, çalışma düzeni ve genel atmosfer de oldukça iyiydi; her şey çok güzel ilerledi.</p>
<p><strong>İzleyici ‘Big Mistakes’ten nasıl bir duyguyla ayrılsın istersiniz?</strong></p>
<p>Yusuf, hayallerinin peşinden Amerika’ya giden ancak kendini bambaşka bir dünyanın içinde bulan, zaman zaman bulunduğu düzenle ilgili hayal kırıklıkları yaşayan ve kendi yolunu bulmaya çalışan bir genç. Seyircinin ‘Big Mistakes’ dizisinden keyif alacağını düşünüyorum. Özellikle Türk izleyicilerin şunu bilmesini isterim: Amerika’ya gelen bir Türk olarak her zaman onların sevgisini hissettim. Umarım izlerken onlar da gurur duyar.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/donulmez-hatalara-dogru-76681</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/6/8/1/1280x720/donulmez-hatalara-dogru-1775741688.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Netflix’te yayına giren ‘Big Mistakes’, suç gerilimi ile kara mizahı bir araya getirirken kaos hissini sürekli canlı tutuyor. Dizide Yusuf karakterini canlandıran Boran Kuzum sorularımızı cevapladı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/sarkilarim-aydinlik-romanlarimsa-alacakaranlik-76679</guid>
            <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Şarkılarım aydınlık romanlarımsa alacakaranlık</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Sizi hem müzik hem edebiyat dünyasında aktif olarak görüyoruz. Son dönemde çok yoğun bir üretim sürecindesiniz, kendinizi nasıl hissediyorsunuz? </strong></p>
<p>Hiç olmadığım kadar iyi. Üretmek bana her zaman iyi geliyor. Dünyanın ve memleketin gündemlerine üreterek direniyorum…</p>
<p><strong>Müzik ve kitap projeleriniz arasında geçiş yapmak size ne hissettiriyor? Hangisi sizi daha çok besliyor?</strong></p>
<p>Döneme göre değişiyor. Geçen yıl daha edebiyat odaklı geçmişti örneğin. Bu yılsa müziğe odaklandığım bir evredeyim. Zihnimde, iki sanat sürekli etkileşim halinde. Uçmamı sağlayan iki kanat gibi. </p>
<p><strong>Son zamanlarda yaptığınız işler arasında size en çok keyif veren hangisi oldu?</strong></p>
<p>Son polisiye romanım ‘Kumarbaz’ çok içime sinen bir kitap oldu. Başkomiser Perihan evrenini farklı yönlere doğru genişletebildim. Ayrıca toplumcu gerçekçi polisiyeye de iyi bir örnek verdiğimi düşünüyorum. Aynı dönemde yaptığım ve bir kısmı henüz yayımlanmamış şarkılardan da memnunum.</p>
<p><strong>Çalışmalarınız peş peşe geldi aslında. Şubat ayında çıkan ‘Bitmiş Bir Rüya’nın ardından Pelin Çelik ile düet yaptığınız ‘Je Peux Encore Aimer’ dinleyicilerinizle yeni buluştu. Her iki çalışma için neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>‘Bitmiş Bir Rüya’ kendi kuşağım için yazdığım bir şarkı. Artık genç olmadığını zor da olsa kabullenenler için. Hem gençliğimize ağıt hem de her şeye rağmen umut taşıyor. Fransızca şarkımız ‘Je Peux Encore Aimer’ ise Galatasaraylı kardeşim Pelin Çelik’in teklifi ve ısrarıyla ortaya çıktı. On yıl önce Yıldız Tilbe ile söylediğimiz ‘Yine Sevebilirim’ bestemin Fransızca versiyonu.</p>
<p><strong>Şarkılarınızda hep çok samimi ve içten bir dil var. Bunu korumak için özel bir yönteminiz var mı?</strong></p>
<p>Genellikle kendi dinlemekten hoşlandığım şarkıları yapıyorum. Samimiyet edebiyatta da müzikte de bence en iyi üslup. Zor olansa yazarken insanın kendine karşı samimi olabilmesi.</p>
<p><strong>Müzikle aranızda nasıl bir ilişki var?</strong></p>
<p>Müzik zor geçen çocukluk ve gençlik yıllarımda tutunduğum dal oldu. Her şeyi müzik üzerinden düşünüyorum. Roman yazarken de konuya uygun yaptığım şarkı listesini dinlerim. Matematik zekâm iyidir. Bir de güçlü bir işitsel hafızam var. En son yıllar önce dinlediğim bir şarkının bas yürüyüşlerini hatırlayabiliyorum.</p>
<p><strong>Peki ya edebiyat? </strong></p>
<p>Edebiyat kendimle iletişim kurmamın yolu. Yazarken kendi bilinçaltıma uzanabildiğimi hissediyorum. Orada kendimden bile gizlediğim şeyleri keşfedip bilmediğim dehlizleri dolaşabiliyorum. Bazen korkutucu olsa da genellikle heyecan verici bir serüven.</p>
<p><strong>Son romanınız ‘Kumarbaz’ polisiye türündeki serinizin dördüncü romanı. Polisiye yazmaya yönelmenizin özel bir nedeni var mı?</strong></p>
<p>Seriyi on kitap olarak tasarladım. Polisiye yazmak da okumak da çok zevkli. Hem zekâya hem de duygulara sesleniyor. Bugünün dünyasını ve Türkiye’sini en gerçekçi anlatanlar suç romanları. Kendimi toplumcu gerçekçi polisiye geleneğine dahil görüyorum. Henning Mankell, Petros Markaris ya da Ahmet Ümit gibi.</p>
<p><strong>Kitap yazarken müzikten ilham aldığınız oluyor mu?</strong></p>
<p>Yazarken dinlediğim şarkı listeleri atmosfer yaratmam için ilham veriyor. Bazen romanın konusu haline de gelebiliyor. Üçüncü polisiye romanım ‘Tehlikeli Şarkılar’ bir parçası olduğum müzik sektörü hakkındaydı örneğin.</p>
<p><strong>Şarkı sözleri ve roman yazma süreci arasında bir bağ hissediyor musunuz?</strong></p>
<p>İkisi de mimari çalışma. Haliyle, kendilerine göre matematikleri var. İlham dediğimiz işin sadece çıkış noktasını oluşturuyor. Şarkılarım yalın ve aydınlık. Romanlarımsa karmaşık ve alacakaranlık.</p>
<p><strong>Karakterleri yaratırken hangi yöntemleri kullanıyorsunuz?</strong></p>
<p>Başkomiser Perihan Uygur için gerçek bir polisten ilham aldım. Anadolu’da çalışan bir Cinayet Büro başkomiserinden. Sonra onu hayal gücüm ve kendime ait unsurlarla geliştirdim. Yardımcısı Ayla ise İzmir’de karşılaştığım Narkotik polisi bir genç kadından doğdu. Karakterler genellikle hayatta tanıdığım kişilerin bileşimleri ve iç dünyamdan onlara kattıklarımla ortaya çıkıyor.   </p>
<p><strong>Özellikle ‘Kumarbaz’daki karakterlerin psikolojisini nasıl bu kadar iyi yansıttınız?</strong></p>
<p>Perihan, uzun zamandır benimle beraber. Her romanda ben de onu daha iyi tanıyorum. Maktul eski zengin Sadık Alpsoykan’da ise tanıdığım, bir uzak akrabamdan esintiler var. Yazarken onlara dönüştüğümü hissediyorum. Çoklu Kişilik Bozukluğu yaşamak gibi... Onun zevkli hali diyelim. Bugünün polisiyesinde psikolojik tahlilleri iyi yapmak bir zorunluluk.</p>
<p><strong>Roman yazarken okurlarınıza özellikle hangi duygularla dokunmayı hedefliyorsunuz?</strong></p>
<p>Meraklandırmak, heyecanlandırmak, “bakalım ne olacak?” dedirtip okurun iyi zaman geçirmesini sağlamak... Karakterlerle empati kurdurmak... Hem insan doğası hem de toplum hakkında düşündürmek... Polisiye yazarının sıkıcı olmak gibi bir lüksü yok.</p>
<p><strong>Sizce bir şarkının ya da kitabın kalıcı olmasını sağlayan en önemli unsur nedir?</strong></p>
<p>İtiraf edeyim, tam olarak bilmiyorum. Ama görüyorum ki farklı yaşlarda okuduğumuz zaman farklı etkiler yapan, her dönem yeniden yorumlanabilen derinlikte eserler kuşaktan kuşağa geçebiliyor. Yine de kesin bir formülü yok.</p>
<p><strong>Son olarak, önümüzdeki dönemde sevenlerinizi neler bekliyor? Yeni projelerden ipucu verebilir misiniz?</strong></p>
<p>Evimdeki küçük stüdyomda pek çok şarkı taslağı birikti. Bunları düzenleyip sırayla yayınlamak istiyorum. Bir taraftan da yeni Başkomiser Perihan romanını yazmaya başladım. Bir enstrümantal albüm yapma düşüncem var. Sabahları roman yazarak, geceler ise beste yaparak geçiyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69d7a58d421fd-1775740301.jpg" alt="" width="500" height="500" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/sarkilarim-aydinlik-romanlarimsa-alacakaranlik-76679</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/6/7/9/1280x720/sarkilarim-aydinlik-romanlarimsa-alacakaranlik-1775740327.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Sevilen sanatçı Tuna Kiremitçi, müziği ve edebiyatı uçmayı sağlayan iki kanadı gibi kullanıyor. “Sabahları roman yazarak, geceler ise beste yaparak geçiyor” diyen Kiremitçi ile son polisiye romanı ‘Kumarbaz’ ve yeni şarkıları üzerine konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/turkiyede-cok-guclu-oyunculuk-kulturu-var-76678</guid>
            <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Türkiye’de çok güçlü oyunculuk kültürü var</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <ol start="20">
<li>yüzyıl tiyatrosunun en sarsıcı metinlerinden Satıcının Ölümü, aslında sadece bir adamın mesleki başarısızlığını değil, bir toplumun kolektif illüzyonunun çöküşünü anlatır. Miller, Willy Loman karakterini yaratırken bir baba veya bir satış temsilcisinin yanı sıra her zaman ‘daha fazlasına’ sahip olması gerektiğine inandırılan modern insanın prototipini çizmişti. Bugün Zorlu PSM prodüksiyonu olarak karşımıza çıkan bu sahneleme, metnin zamansızlığını korurken, estetik çıtayı alışılmışın oldukça üzerine taşıyor. Oyunun künyesine baktığımızda, karşımızda bir rüya takım görüyoruz. 16 Haziran’a kadar sahnelenecek oyun ve sektörle ilgili sorularımı Rufus Norris, Halit Ergenç ve Zerrin Tekindor yanıtladı.</li>
</ol>
<p><strong>National Theatre gibi büyük bir kurumda on yıl boyunca Sanat Direktörü olarak görev yaptıktan sonra şu anda sizi en çok heyecanlandıran şey nedir?</strong></p>
<p>Her şeyden çok, yeniden yalnızca bir sanatçı olarak çalışıyor olmak beni heyecanlandırıyor. National Theatre’ı yönetmek olağanüstü bir görevdi ama kaçınılmaz olarak odağım kendi yönetmenlik pratiğimden çok yönetime ve yapım süreçlerine kayıyordu. Bu yüzden yeniden buna dönebilmek çok güzel. Bunun içinde özellikle ufkumu genişletmek ve daha önce yapmadığım bazı şeyleri denemek istiyorum. Bu da benim için yeni olan kültürlerde, daha önce birlikte çalışmadığım sanatçılarla üretmek anlamına geliyor.</p>
<p><strong>Sanatsal liderlikte geçen on yıl sizi bir yönetmen olarak nasıl değiştirdi? Daha cesur mu yaptı, daha temkinli mi?</strong></p>
<p>Bunu söylemek için henüz erken ama umarım beni daha cesur yapmıştır. O pozisyonda sanatsal olarak yaptığım her şey kaçınılmaz biçimde ayrı bir yargıya tabi tutuluyordu. Şimdi ise bu, daha cesur olmak ve kariyerimin önceki dönemlerinde sahip olduğum yaratıcı özgürlüğe geri dönmek için bir fırsat. Ayrıca hayat kısa, artık genç bir üretici değilim ve bir sanatçı için asıl büyük mesele büyümeye devam etmek, sıkıcı biri haline gelmemek.</p>
<p><strong>İstanbul’a oyuncu-yönetmen ilişkisine odaklanarak geliyorsunuz. Şu anda bu ilişkinin özellikle yeniden düşünülmeye değer olmasının sebebi sizce ne?</strong></p>
<p>İşlerimin büyük bölümü yeni metinler alanında oldu. Ancak Türkiye’de bilmediğim bir dilde ve derinlemesine tanımadığım bir kültürde çalışıyorum. Bu nedenle, belki kendi kültürüme daha yakın duran ve zaten çok iyi bir oyun olan bir metni yönetmek anlamlı geliyor. Böylece, oyun kendini zaten kanıtlamış olduğu için oyuncu-yönetmen ilişkisine daha güçlü biçimde odaklanabiliyorum. Bu oyun, derinlik ve incelik gerektiren çok güçlü performanslar talep ediyor. Türkiye’nin de çok güçlü bir oyunculuk kültürü var, bu yüzden bana kusursuz bir tercih gibi geliyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69d7a4e75dd10-1775740135.jpg" alt="" width="500" height="334" /></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em><strong>İKİSİNİN DE BÜYÜK USTALIĞI VAR</strong></em></span></p>
<p><strong>Oyunun başrollerinde, Türkiye’nin tiyatro, sinema ve televizyondaki en yetkin ve en başarılı oyuncularından ikisi olan Halit Ergenç ve Zerrin Tekindor yer alıyor. Halit Ergenç uzun yıllar sonra sahneye dönüyor. Bu ikilinin ve diğer oyuncuların sahnedeki kimyasını siz nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p>Halit ve Zerrin’in hem birbirleriyle hem de diğer herkesle kurduğu çalışma biçimi olağanüstüydü. Elbette işe başlamadan önce oyuncu kadrosundan kimseyi tanımıyor olmak kaygı verici olabiliyor, ayrıca büyük yıldızların bulunduğu ekiplerde zaman zaman sorunlar da yaşanabilir. Halit ve Zerrin işe öyle bir dürüstlükle ve tevazuyla yaklaşıyor ki bu süreç benim için büyük bir zevk oldu. İkisinin de müthiş bir çalışma disiplini ve büyük bir ustalığı var. Halit’in sahneden bu kadar süre uzak kaldığını tahmin etmezdim.</p>
<p><strong>Set tasarımında Es Devlin’in imzası var. Sizce Es Devlin’in set tasarımı oyuna ve oyunculara nasıl bir ruh kattı?</strong></p>
<p>Es, tartışmasız biçimde sektörün en cesur ve en dinamik tasarımcılarından biri. Onun çalıştığı her prodüksiyon, yönetmen ve oyuncular için büyük bir meydan okuma yaratır. Eğer siz de onun kadar dinamik ve cesur değilseniz, dekor sizi ezip geçebilir. Ama aynı zamanda o çok büyük bir tiyatro yaratıcısı ve eğer bu şeye cesaretle karşılık verirseniz ortaya çıkan sonuç gerçekten sarsıcı olabilir. Bu prodüksiyon için tasarladığı set çok büyük ve çok baskın, iyi anlamda büyük bir cesaret talep etti. Bence birlikte bunu işleyen bir şeye dönüştürdük ve onunla çalışmayı çok sevdim. Oyuncular da buna müthiş karşılık verdi ve gereken ruhla içine girdiler.</p>
<p><strong>Türkiye’de roller bazen belli isimler düşünülerek yazılıyor ve yapımcılar ya da yönetmenler tarafından doğrudan oyunculara teklif ediliyor. ‘Audition’ yani seçmeler hep biraz eksik… Sizce bu durum zaman içinde bir sektöre ne yapar?</strong></p>
<p>Açıkçası tehlike şu: sektör kapalı bir yapıya dönüşebilir ve tanınmayan, yükselen oyuncuların fırsat bulması çok zorlaşır. Bunun sonucunda da işin kendisi zarar görür. Bu durum özellikle yapım sayısının sınırlı olduğu ve büyük prodüksiyonların bilet satmak için yıldız isimlere bağımlı olduğu yerlerde daha belirginleşir. Benim gözlemlediğim kadarıyla sorunun bir bölümü, yapımların çok kısa sürede ayağa kaldırılması. Bu da sağlıklı bir audition sürecini zorlaştırıyor. İlk ele alınması gereken şey, bence prodüksiyon hazırlıklarına daha fazla zaman ayrılması. Böylece daha geniş bir oyuncu grubunu görmeye de vakit kalır. Sonuçta bu, yapımcıların ve yönetmenlerin kendi çevrelerini genişletmesine, sadece bildikleri isimlere ve yöntemlere yaslanmamalarına bağlı.</p>
<p><strong>Türkiye’de geçirdiğiniz günlerde buradaki oyunculuk dünyası ve sektör hakkında neler keşfettiniz?</strong></p>
<p>Zaten tahmin ettiğim şeyi gördüm: Oyuncular inanılmaz. Bilmediğim şey ise onların aynı zamanda harika insanlar olduğuymuş: çok çalışkan, son derece pozitif ve birbirlerine büyük destek veren kişiler. Topluluk duygusu çok güçlü, çok disiplinli çalıştılar ve karşılarına çıkan her zorluğun üstesinden geldiler. Bana göre sektörün gelişebileceği bazı alanlar var özellikle de sahne arkasındaki yapılarda. Yine de herkes son derece odaklı ve kendini adamıştı. Ama bence burada sektör, daha fazla destekten, eğitimden ve daha güçlü bir yapıdan fayda görebilir.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em><strong>HEPİMİZ ONU ÜZMEKTEN KORKTUK</strong></em></span></p>
<p><strong>⁠</strong><strong>Rufus Norris ve Es Devlin ile çalışmak ortaya nasıl bir kimya çıkardı? Norris’in bakış açısı, Devlin’in sahneye kattığı ruh oyunda kendini nasıl gösteriyor sizce? </strong></p>
<p><strong>Halit Ergenç:</strong> İkisi uzun zamandır beraber çalışan insanlar zaten ve ne istediklerini neye ihtiyaç olduklarını bilen insanlar. Rufus tüm oyunu Es’in kurduğu sahne tasarımının üzerine kurdu. Önce onu bekledi Es Devlin tasarımını yaptı. Bunun üzerine biz bir dünya kurduk. Dolayısıyla bunun oyuna olan katkısı gerçekten müthiş. Çünkü alışılmadık bir Satıcının Ölümü tasarımı var. Normalde küçük sahnelerde mümkün olduğu kadar evin kendisini göstererek yapılan bir tasarım varken, burada bambaşka bir dünya izliyoruz. Bu da hem karakterlere hem de oyunun üzerinde çok büyük etkisi var. Bir de bu oyun büyük sahnede oynanıyor dolayısıyla oyunu 2000 kişiye hitap edecek şekilde düzenlenmesi gerekiyordu. Sahnenin bu şekilde olması, ansambl cast’ın olması bu sebeplerden dolayı.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69d7a4b674607-1775740086.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Zerrin Tekindor:</strong> Zaten onlar Londra’dan bildiğim, hayranlıkla takip ettiğim sanatçılar. Oyunun ne demek istediğini, oyuncunun yolunun nasıl olacağını hemen tespit eden, çok sade, çok seçilmiş, çok ince bir zevki olan bir yönetmen Rufus Norris. İstediğini oyuncudan almak için aynı sahneyi defalarca oynatıyor ve üstüne katarak ilerliyor. Çok iyi bir program yapıyor ve buna uyuyor. O kadar sakin, kibar ki karakteriyle bizi çok etkiledi, hepimiz onu üzmekten, canını sıkmaktan korktuk. Es Devlin ise her zaman çok çarpıcı, çok özel işler yapıyor. Zaten kimin aklına gelir o kadar uzun bir yol üzerinde bütün olaylı mekanları çözümlemek. İnanılmaz güzel ve çok etkileyici bir fikir. Rufus ve Es’in müthiş bir dil birliği var. Çok rafine, ne dediği çok net belli olan, süslemeden uzak, satış yapmayan bir üslup. Bunun içinde olmak çok güzel.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69d7a4c9c629d-1775740105.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>⁠</strong><strong>Bu prodüksiyonun en büyük riski neydi: böylesine klasik bir metni yeniden yorumlamak mı, yoksa onu bugünün seyircisine fazla tanıdık gelecek kadar yakınlaştırmak mı?</strong></p>
<p><strong>H.E.:</strong> Buradaki en büyük risk zaten bu oyunun çok geniş bir salonda en uzaktaki seyircinin de izleyecek olması, büyük salonda oynaması. Her şeyi de ona göre yapıldı. Belirttiğim gibi ansambl cast ona göre yapıldı, sahne dizaynı ona göre yapıldı. Sonuçta klasik bir metin tabii ki ama bu klasik metnin bugün de ciddi karşılığı var. Bugün insanın çok rahat anlayabileceği hele şu yaşadığımız dönemi düşünürsek dünya olarak eskimemiş bir metin diyebiliriz bence. Seyirci zaten tanıdık buluyor izlediğinde, bu bir risk değil. Çok güçlü bir metin olduğu için Arthur miller buradaki hikayeyi vurucu bir şekilde anlattığı için herhangi bir risk olduğunu düşünmedim. Dediğim gibi buradaki risk böyle bir önemli yönetmen, sahne tasarımcısı, koreograf, ses, müzik tasarımcıları, bestecisi ,oyuncuları ile büyük bir kitleye büyük bir salonda sunulacak olmasıydı.</p>
<p><strong>Z.T.:</strong> Bu prodüksiyonun hiçbir riski yoktu. Elimizde muazzam yazılmış bir metin, çok iyi bir çeviri, hayranlık duyulan bir yönetmen ve sahne tasarımcısı vardı. Ve yönetmenin yıllardır birbiriyle müthiş bir uyumla çalışan inanılmaz bir yaratıcı ekibi vardı. Çok büyük bir salonda oynuyor olmak, duyguların ve ifadelerin çok net görünmesi gereken bir oyunu ister istemez bir kayba uğratır. Ama Rufus’un rejisi, Javier de Frutos’un koreografisi o kadar kuvvetli ki, ortaya inanılmaz bir oyun çıktı. Oğuz Kaplangı’nın müziğiyle de birlikte olağanüstü bir illüzyon yaratılmış oldu. Dezavantaj gibi görünen sahnenin büyüklüğü, pozitife dönmüş oldu. Bu fikri bulan, olgunlaştıran, ortaya çıkaran herkesi tebrik ederim.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/turkiyede-cok-guclu-oyunculuk-kulturu-var-76678</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/6/7/8/1280x720/turkiyede-cok-guclu-oyunculuk-kulturu-var-1775740159.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Arthur Miller’ın kapitalizmin çarkları arasında ezilen sıradan insanı anlattığı ölümsüz eseri Satıcının Ölümü dev bir prodüksiyonla sahneleniyor. Rufus Norris’in yönetiminde, Halit Ergenç ve Zerrin Tekindor gibi isimleri bir araya getiren oyunu üç isimle konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/parisin-modern-sanat-mabedi-izmirde-76674</guid>
            <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Paris’in modern sanat mabedi İzmir’de</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Müjde Unustası direktörlüğündeki Arkas Sanat’ın sıklıkla düzenlediği sergiler ve etkinlikler nedeniyle yılda birkaç kez yolumun İzmir’e düşmesi benim için daima mutluluk vesilesi.</p>
<p>İzmir’e son ziyaretimde Arkas Sanat’ın iki önemli girişiminin aynı güne denk getirilmesi, kendi adıma ‘çifte bayram’ gibi oldu desem yalan değil. Şehrin çağdaş sanat yaşamına kazandırılan Lucien Arkas Sanat Merkezi’nin açılışı ve yenileme çalışmaları için kapılarını 2030’a kadar kapatan Fransa’nın Louvre Müzesi’nden sonra en büyük sanat kurumu Pompidou Merkezi’nin Arkas Sanat ile iş birliğinin ilk sergisi.</p>
<p>Pompidou Merkezi kapandıktan sonra dünyada çeşitli sanat kurumlarıyla yürüttüğü ‘Takım Yıldızları’ (Constellation) programını sıkı takipteydim. Nitekim Arkas Sanat’ın 15 yılda İzmir’deki yedinci durağı olan, Bayraklı’daki Mistral gökdelenindeki Lucien Arkas Sanat Merkezi’ndeki açılışında mini söyleşi imkânı bulduğum, Pompidou Merkezi’nin başarılı, becerikli ve acayip eğlenceli başkanı Laurent Le Bon ile söz konusu programı, İzmir bağlantısını konuştuk.</p>
<p>Le Bon’a ‘becerikli’ dememin nedeni şu: Pompidou’nun 2025 yılında başlayan 5 yıllık yenileme sürecinin maliyeti 262 milyon euro. Fransız hükümetinin sağladığı destek olan 55 milyon euro yalnızca teknik altyapıyı karşılıyor. Dolayısıyla Le Bon, geriye kalan 207 milyon euroyu çeşitli iş birlikleriyle sponsorlardan bulmak zorunda ve görünen o ki bunu iyi başarıyor.</p>
<p>Gelelim şimdi Le Bon ile mini söyleşimize:</p>
<p><strong>Mösyö Le Bon, Pompidou Sanat Merkezi kapandıktan sonra başlattığınız ‘Takım Yıldızları’ programını sizden duymak isterim…</strong></p>
<p>Pompidou biraz yaşlandı. 50. yılımızı kutladık ve merkezin yeni bir serüvene ihtiyacı vardı. Yenilemeden ziyade ‘metamorfoz’ sözcüğünde ısrarcıyım. Zira sanat merkezimiz bir değişimden geçiyor ve 2030 yılında kapılarını tekrar açacak. Bu dönemde daha önce başlattığımız ama pek dikkat çekmeyen önemli girişimlere hız vereceğiz. Aslında kurumun dışarıda sürdürdüğü girişimler içeridekilerden daha önemli.</p>
<p>Eserlerini diğer kurumlara ödünç verme konusunda dünyada birinciyiz. Geçen yıl ödünç verdiğimiz eserlerin sayısı 8 bin. Metropolitan, Louvre, MoMA gibi kurumlarda bu sayı 1.000 ile 2.000 arasında değişir. Öte yandan Fransa ve Fransa dışında en çok operasyonu olan müzeyiz. ‘Takım Yıldızları’ programı burada devreye giriyor. Fransa dışında 6-7 sanat kurumu Pompidou’nun adını taşıyor.</p>
<p><strong>Bir nevi franchising diyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Hayır, değil. Guggenheim’dan farklı olarak bizim özelliğimiz, kurumlarla iş birliklerimizin modelinin değişik olabilmesi. Bu esneklik, ‘Takım Yıldızları’ programının temelinde yer alıyor ve zengin koleksiyonumuzun daha iyi değerlendirilmesini, kurum değerlerinin evrensel boyutta yayılmasını sağlıyor.</p>
<p><strong>‘Takım Yıldızları’ programını kaç ülkeye yaymayı planlıyorsunuz?</strong></p>
<p>Yıldan yıla değişecek. Örneğin bu yıl yüz civarında girişimimiz olacak.</p>
<p><strong>İzmir bunlara dahil mi?</strong></p>
<p>İzmir, ‘Takım Yıldızları’nın en güzel yıldızlarından biri diyebilirim. İzmir ile iş birliği modelimizde dostum Lucien Arkas, Pompidou adını almak istemedi. İş birliğimiz daha çok sergileri kapsıyor. Unutmayın, Lucien Arkas’ın İzmir’de kendi ‘Takım Yıldızları’ var.</p>
<p><strong>Peki herkesin merak ettiği soru şu: Pompidou Merkezi neden İstanbul’dan önce İzmir’e geldi?</strong></p>
<p>Çünkü yıllara dayanan bir dostluğumuz olan Lucien Arkas bu şehirde. Pompidou’dan önce Paris’teki Picasso Müzesi’nin başındaydım. İzmir’de 15 yıl önce düzenlenen ve 170 bin izleyiciye ulaşan son derece başarılı Picasso sergisi nedeniyle Lucien Arkas ile tanıştık ve arkadaş olduk. Dolayısıyla Pompidou’ya atandığım zaman Lucien Bey ziyaretime geldi ve birlikte neler yapabileceğimizi sordu. Arkadaşlarla daima iş yapılır. İzmir’de Mistral binasında 2.500 metrekarelik yeni bir sanat merkezi yapılabileceğini söyleyince yılda 2 sergi düzenlemek için beş yıllık bir iş birliğine imza attık. İzmir’i çok seviyorum. Lucien Arkas’ın diğer sanat kurumlarında bolca vakit geçiriyorum. Halı Müzesi’ni, Denizcilik Müzesi’ni ezbere biliyorum. Arkas Sanat Merkezi ile sürekli diyalog hâlindeyiz. Birbirimizden öğreniyoruz.</p>
<p><strong>Pompidou Sanat Merkezi’nin İstanbul’a gelmek gibi bir niyeti var mı?</strong></p>
<p>Sıklıkla İstanbul’a geliyorum. İstanbul Modern Müzesi’nin Uluslararası Danışma Kurulu’ndayım. Ömer Koç ile sanat anlamında yaptıklarını çok beğeniyorum. ‘Folia’ sergisinin açılış etkinliğindeydim örneğin.</p>
<p><strong>Pompidou Sanat Merkezi kapandığına göre Paris’te hâlen ne tür faaliyetleriniz devam ediyor?</strong></p>
<p>Paris’te fiziki şantiyenin yanı sıra kültürel bir şantiyemiz de var; yani dinamik bir şekilde eylemlerimiz sürüyor. Heykeltıraş Brancusi’nin atölyesinde Pompidou Evi’ni açtık. Müzik ve sinema etkinliklerimiz devam ediyor. Grand Palais ile büyük bir iş birliğine girdik ve kısa süre önce büyük bir Matisse sergisi açtık. Görmenizi dilerim. Önümüzdeki eylül ayında Massy’de açılacak yeni Pompidou Francilien Merkezi, 140 bin eserin bulunduğu koleksiyonumuzu barındıracak. Ama bir depo olarak düşünmeyin; koruma, araştırma, teknik ve bilimsel uzmanlık alanlarında çalışmalar yapılacak. Halka açık programlarda sanat eserlerinin nasıl ‘yaşadığına’ dair hikâyeler anlatılacak.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69d7a21ac60bd-1775739418.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p>Hoş sohbet ve şakacı Le Bon ile söyleşimiz böyle.<br />Cumhurbaşkanı Macron ile birlikte Pompidou Sanat Merkezi’ni açtığı Seul’den ayağının tozuyla gelen Laurent Le Bon’un Pompidou’daki 5 yıllık görevi 3 ay sonra sona eriyor.<br />Ancak görev süresinin uzatılması ihtimali oldukça yüksek.</p>
<p>Lucien Arkas ile sohbetimizde “Lucien Arkas Sanat Merkezi’nin binasını bir sanat merkezine dönüştürmek için değerli bir sergi bekliyorduk. Fransa’nın en önemli müzelerinden Pompidou Sanat Merkezi beklediğimiz o değer oldu. İzmir’de uzun süredir bir çağdaş sanat merkezi açıp açmayacağımız merak ediliyordu. Centre Pompidou ile yaptığımız iş birliği sayesinde çağdaş sanatın en önemli ve özel eserleriyle bu merkezi hayata geçirdik” diyor.</p>
<p>Sergilerin yanı sıra konferanslar, öğrenme programları, gösterimler ve kültürel buluşmalar için tasarlanan yeni sanat merkezinin ilk sergisi Sonia &amp; Robert Delaunay’ın ‘Modern Rengin İcadı’. Arkas Sanat Direktörü Müjde Unustası ve Pompidou Merkezi Uluslararası Projeler Küratörü Anna Hiddleston eşliğinde gezme fırsatı bulduk. Renk ve ışık üzerine geliştirdikleri yenilikçi yaklaşımlarla bilinen Delaunay çifti, modern sanat tarihinde dönüştürücü bir etki yaratmış isimler arasında yer alıyor. Ukrayna doğumlu Sonia Delaunay, Orfizm sanat akımının öncülerinden, Louvre Müzesi’nde sergisi yapılan ilk yaşayan kadın sanatçı ve moda ile tekstil tasarımını etkileyen önemli bir isim. Sergide moda dünyasına yaptığı katkıyı gösteren siyah-beyaz fotoğraflar bol miktarda yer alıyor.</p>
<p>Laurent Le Bon’un “bu sadece bir ağız hoşluğu” dediği Delaunay çiftinin sergisinden sonra esas sergi eylül ayında. Müjde Unustası bununla ilgili “Birinci Dünya Savaşı öncesi başlayan, avangart sanatçıları kapsayan, ışık ve renk üzerine bir sergi olacak” diyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69d7a237274d2-1775739447.jpg" alt="" width="500" height="667" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/parisin-modern-sanat-mabedi-izmirde-76674</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/6/7/4/1280x720/parisin-modern-sanat-mabedi-izmirde-1775739470.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Arkas Sanat’tan iki önemli girişim: Lucien Arkas Sanat Merkezi’nin açılışı ve Pompidou Sanat Merkezi’yle iş birliği… Lucien Arkas Sanat Merkezi kapılarını Pompidou koleksiyonunun iki başyapıtıyla açtı. Yenilenme çalışmaları için kapılarını 5 yıl kapatan Pompidou Sanat Merkezi’nin, 5 yıllık bir süre için İzmir’de yılda 2 sergi yapması planlanıyor. ‘Modern Rengin İcadı’ sergisinde Sonia &amp; Robert Delaunay çiftinin iki tablosu yer alıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/guzellik-rutinlerinde-yaz-donusumu-76690</guid>
            <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 19:14:00 +03:00</pubDate>
            <title> Güzellik rutinlerinde yaz dönüşümü</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Doğanın uyanışıyla birlikte kışın yorgunluğunu üzerimizden atmaya hazırlanırken, saç ve cilt sağlığımızı da yaza adapte etmek gerekiyor. Artan UV ışınları, nem kaybı ve dış etkenler, hazırlıksız yakalanan bir ciltte erken yaşlanma; saçlarda ise geri dönüşü zor matlık ve kırılmalar yaratabiliyor. Bu sezonun güzellik ajandasında ise hem performansı yüksek hem de doğaya saygılı bakım rutinleri ön planda.</p>
<p><strong>Nem bariyerini şimdiden güçlendirin</strong></p>
<p>Kışın soğuk havasından çıkan cilt ve saçlar, yazın kurutucu etkisine karşı savunmasızdır. Rutininize ekleyeceğiniz yoğun nemlendiriciler, sadece yüzeyde değil, derinlemesine bir bariyer oluşturmalı. Özellikle antioksidan ve C vitamini içeren formüller, güneşin yaratacağı serbest radikallere karşı hücreleri bir zırh gibi koruyor.</p>
<p><strong>"Bütünsel koruma" stratejisi izleyin</strong></p>
<p>Güzellik rutinlerinde yapılan en büyük hata, sadece güneş kremi kullanıp saçları ihmal etmektir. Oysa güneş, saçın keratin yapısını cildimiz kadar hızlı bozar. Yaz çantasında hem saçı ağırlaştırmayan koruyucu sütlere hem de cildi yatıştıran vitamin destekli ürünlere yer açmak, bütünsel bir yaz bakımı için artık bir zorunluluk.</p>
<p><strong>Sürdürülebilir ve etik tercihler yapın</strong></p>
<p>Yeni nesil güzellik anlayışı, artık sadece içeriğe değil, ürünün arkasındaki hikâyeye ve üretim sürecine de odaklanıyor. Karbon ayak izini azaltan, plastik nötr taahhüdü olan ve yerel tarımı destekleyen içerikler, bu yazın en prestijli 'trend'i olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p><span style="color: #ba372a;"><em><strong>Editörün önerisi: </strong></em></span></p>
<p><strong>1- Davines SU Serisi:</strong> İtalya’nın Savona bölgesinden elde edilen antioksidan deposu Chinotto meyvesiyle formüle edilmiş seri, saç ve cildi güneşin ve yazın etkilerinden koruyor. Hair &amp; Body Wash ile saçı ve cildi nazikçe temizleyebilir, Hair Milk ile yumuşaklık ve nem kazandırabilirsiniz. SU Conscious Sunscreen SPF30 ise deniz ekosistemine zarar vermeden cildinizi koruyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69d7d08de435d-1775751309.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69d7d0c07e508-1775751360.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>2- URBAN Care Glycolic Retinol Serisi:</strong> Saçı ağırlaştırmadan onarır, 100 saate kadar kalıcı ışıltı sağlar. Glikolik asit ve retinol sayesinde saç liflerini güçlendirir. Vegan formüller ve sürdürülebilir üretim süreciyle modern yaşam temposuna uyumlu bir bakım sunuyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69d7d0f8339c7-1775751416.png" alt="" width="500" height="667" /></p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69d7d11124c10-1775751441.png" alt="" width="500" height="340" /></p>
<p>Bu yaz, saç ve cildinize hem profesyonel koruma hem de doğal bir ışıltı kazandırmanın tam zamanı.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/guzellik-rutinlerinde-yaz-donusumu-76690</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/6/9/0/1280x720/guzellik-rutinlerinde-yaz-donusumu-1775751479.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yazın artan UV ışınları ve nem kaybına karşı cilt ve saç bakımı değişiyor. Bu sezon, performanslı ve doğaya saygılı ürünler öne çıkıyor; “az ama öz” yaklaşımıyla yaz rutininizi güncelleyin. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
