<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/yeni-bir-lezzet-duragi-banca-unione-85941</guid>
            <pubDate>Sun, 23 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Yeni bir lezzet durağı: Banca Unione</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Karaköy’de, Bankalar Caddesi’nin başında yıllardır harap hâlde gördüğüm Union Han, dört yıllık bir yenilenme sürecinin ardından giriş katında Türk-İtalyan mutfağının füzyon lezzetlerini sunan Banca Unione ile birlikte hayata döndü.</p>
<p>Geçenlerde Banca Unione’nin Yeme İçme Danışmanı Şef <strong>Tolga Atalay</strong> ile Mutfak Şefi <strong>Müjdat Gürsoy</strong>’un imzasını taşıyan lezzetleri deneyimlemek üzere ‘Caffè. Cucina. Aperitivo.’ (Kahve. Mutfak. Aperitif.) mottosuyla kurgulanan mekâna davetliydik.</p>
<p>Motto şu anlama geliyor: Turistlerin yoğun olarak geçtiği, Galata Kulesi’nin dibindeki Bankalar Caddesi’nde artık sabah kahvaltısı, öğle ve akşam yemeği sunan; öğleden sonra ise aperitif alabileceğiniz bir mekân var.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a87f62a5bcde-1787295274.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p>Menüdeki ‘Çarşı Baharatlı Dana Carpaccio’, ‘Burratina Köz Kapya Biberi’, ‘Çiğ Köfteli Gnocchi’ ve Sefarad mutfağının izlerini taşıyan ‘Armico de Tomat Penne’ gibi tabakları anlatan Şef Tolga Atalay, oldukça cesur ve lezzetli füzyon yemekler yaratmayı başarmış.</p>
<p>Pek çok lokantada imzası bulunan iç mimar <strong>Erhan Sağ</strong> tarafından tasarlanan yüksek tavanlı, aydınlık ve caddeyle ilişkisini kesmeyen Banca Unione ile İstanbul yeni bir gastronomi durağı kazandı.</p>
<p>Banca Unione’nin giriş katında yer aldığı Union Han, Mimar <strong>Kıymet Aşık Yarkın</strong> ve Ka Line Mimarlık’ın üstlendiği titiz yenilenme sürecinin sonunda 51 odalı, şık bir şehir oteline dönüşmüş.</p>
<p>Vignette Collection zincirine bağlı oteli, yatırımcısı <strong>Tevfik Nazlı</strong> ile birlikte gezerken inşaatı 1911 yılında tamamlanan Union Han’ın çok merak ettiğim hikâyesini duvarlardaki fotoğraf ve belgelerden öğrendim.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/yeni-bir-lezzet-duragi-banca-unione-85941</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/4/1/1280x720/yeni-bir-lezzet-duragi-banca-unione-1787295384.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Karaköy’ün tarihî yapılarından Union Han, yıllar sonra yeniden kapılarını açarken, Banca Unione geçmiş ile bugünü bu kez mutfak üzerinden buluşturuyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/yolculugu-sanata-donusturen-911-classicler-85939</guid>
            <pubDate>Sun, 23 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Yolculuğu sanata dönüştüren 911 Classic’ler</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Louis Vuitton’un 1854’te başlayan ‘seyahat sanatı’ felsefesi, markanın bagaj üretiminin ötesinde çağdaş ulaşım araçlarıyla kurduğu ilişkiyi de biçimlendirdi. Georges Vuitton’un 1897’de otomobiller için geliştirdiği özel bagajlardan, 1924’te Citroën için tasarlanan seyahat sandıklarına uzanan bu tarih, bugün Singer ile gerçekleştirilen iki özel Porsche 911’de yeni bir anlam kazanıyor.</p>
<p>Bu işbirliği, iki markanın isimlerini aynı otomobilde buluşturmanın ötesinde, Louis Vuitton’un zanaatkar mirası ile Singer’ın restorasyon, mühendislik ve kişiselleştirme uzmanlığını aynı tasarım felsefesinde birleştiriyor. Projenin çıkış noktası ise bir Tambour mekanik saati… Singer tarafından yeniden tasarlanan klasik 911’in gösterge paneline yerleştirilmesi planlanan saat, kısa sürede tüm kokpitin yeniden ele alınmasını gerektirdi. Tambour’un saatçilik kodlarıyla yeniden yorumlanan göstergeler, saatçilik hassasiyeti ile otomotiv mühendisliğini buluşturan yaklaşık bir yıllık bir geliştirme sürecinin sonucuydu.</p>
<p>İlk otomobil, Singer’ın Classic hizmetleriyle yeniden yaratılan Coupé… Safran rengi ve Singer’ın ilk komisyonlarından tanınan Bahama Sarısı ile kobalt mavisini bir araya getiren gövde, Louis Vuitton’un tarihsel renk kodlarına gönderme yapıyor. 1924 Citroën bagajlarındaki kobalt mavi detaylar ve markanın ambalajlarındaki renklerden ilham alan bu kombinasyon, kobalt mavi demonstrasyon lastikleri ve arka motor hava girişindeki geometrik LV monogramıyla tamamlanıyor.</p>
<p>Kabinde ise Louis Vuitton’un doğal tonlu VVT derisi, markanın karakteristik malletage baklava desenli kapitone tekniğiyle buluşuyor. Klasik sandıkların iç yüzeylerinden otomobilin mimarisine taşınan motif, farklı detaylarda kendini gösteriyor. Plastik kumandaların yerini elde işlenmiş metal parçalar alırken, saatçilik ve mücevher işçiliğinden alınan yüzey teknikleri otomobildeki yüzeylere hem dokunsal hem görsel bir zenginlik kazandırılıyor. Aynı yaklaşım motor komponentlerinden yakıt ve yağ kapaklarındaki tipografiye kadar sürdürülüyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a87f4d28632f-1787294930.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p>Classic Coupé’nin tavan rafındaki meşe ve ceviz ağacından, monogram kakma tekniğiyle üretilmiş sörf tahtası ve titanyum-aluminyum ile çelikten Fransız Alpleri’nde hazırlanan kayak takımı, otomobilin seyahat fikrini doğrudan kullanım senaryosuna dönüştürüyor. Ön bagaja özel iki parçalı valiz, 1950’lerden esinlenen belge çantası ve 1930’dan beri Louis Vuitton’un simgelerinden olan Keepall da bu bütünlüğü tamamlıyor.</p>
<p>Projenin ikinci ayağı, Louis Vuitton Kadın Koleksiyonları Sanat Yönetmeni <strong>Nicolas Ghesquière</strong>’in vizyonuyla şekillenen <em>‘Porsche 911 Reimagined by Singer-Classic Turbo Cabriolet.’</em> Ghesquière’in otomobillere duyduğu ilgiden beslenen tasarım, denizcilik ile otomotiv estetiğini bir araya getiriyor. Calcaire Lutétien beyazı gövde, altın tonları ve ısıtılmış ahşap yüzeyler, klasik Porsche karakterini çağdaş bir Grand Touring anlayışıyla yeniden yorumluyor.</p>
<p>Turbo Cabriolet’in geniş arka kanadı ve açılan arka bölümün altından görünen, tekne güvertesini andıran ahşap zemin özellikle dikkat çekiyor. Tamponlar dahil birçok bölümde kullanılan ahşap, titreşim, ağırlık, sıcaklık ve dayanıklılık açısından ciddi bir mühendislik problemi oluşturmasına rağmen Singer ve Louis Vuitton tasarımcılarının ortak çalışmasıyla otomobilin yapısal ve görsel bütünlüğüne entegre edilmiş.</p>
<p>Kokpitin merkezindeki Tambour saat, doğal deri kaplı özel yuvasında altın kadranı ve gövdeyle uyumlu ibreleriyle otomobilin renk mimarisinin parçası haline geliyor. Altın kontak anahtarı, direksiyondaki deri detay, Noé çantasının büzgü formundan esinlenen vites körüğü ve gece arka stopların içinde beliren Louis Vuitton imzası, marka kimliğini gösterişli logolardan çok detaylar üzerinden aktarıyor.</p>
<p>Cabriolet için hazırlanan kapsül koleksiyon da otomobilin uzantısı niteliğinde. Paraşüt ipeğinden takım elbise, örgü deri sürüş eldivenleri, LV Sneakerina ayakkabılar, altın-asetat güneş gözlükleri ve Tambour Automatic saat, kabindeki altın ve ahşap detaylarla bütünleşiyor. Garment çantası, Alma, Express ve Noé çantaları ile otomobildeki ahşapla aynı tür ağaçtan üretilen Petite Malle, bagajın bile tasarımın ayrılmaz parçası olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Bütün bu estetik katmanın altında ise Singer’ın mühendisliği bulunuyor. Her iki Porsche; hafif karbon fiber gövdeler, hafifletilmiş şasi bileşenleri, karbon-seramik frenler ve rüzgâr tünelinde geliştirilen aerodinamik çözümlerle yeniden tasarlanıyor. Classic Coupé’de 4.0 litrelik atmosferik, Turbo Cabriolet’de 3.8 litrelik çift turbo boxer motor görev yaparken, altı ileri manuel şanzıman ve arkadan itiş mimarisi korunuyor. Böylece modern malzeme ve üretim teknolojileri, analog sürüş karakterinin önüne geçmeden kullanılıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a87f4de7fc8d-1787294942.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p>Louis Vuitton ile Singer’ın asıl başarısı da burada ortaya çıkıyor. Biri 172 yıllık bagaj, deri işçiliği ve saatçilik mirasını; diğeri Porsche 911’in mühendislik ve sürüş karakterini yeniden yorumlama uzmanlığını ortaya koyuyor. Deri, ahşap, metal, mekanik, saatçilik ve otomotiv mühendisliği tek bir tasarım dilinde birleşiyor.</p>
<p>Bu iki paha biçilmez klasik Porsche 911, geçmişin ikonik bir otomobilinin yeniden yorumlanmış örnekleri olmanın ötesinde, seyahati bir yerden başka bir yere ulaşmak yerine başlı başına bir yaşam biçimi olarak ele alıyor. Başlangıçta kokpite yerleştirilecek tek bir Tambour saati olarak düşünülen fikir, sonunda otomobilin tamamına yayılan bir mükemmellik anlayışına dönüşüyor. Geçmişin otomotiv romantizmi, çağdaş malzemeler ve zanaatkarlıkla yeniden yorumlanırken, Louis Vuitton ve Singer, otomobilin yalnızca yolu kat eden bir makine değil, yolculuğun kendisini bir sanat deneyimine dönüştürebilen bir yaşam alanı olduğunu hatırlatıyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/yolculugu-sanata-donusturen-911-classicler-85939</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/3/9/1280x720/yolculugu-sanata-donusturen-911-classicler-1787294988.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ İşlevsel ve kullanışlı özden ödün vermeden, Singer’in saf yol tutuşu, teknik bütünlüğü ve berrak mekanik ruhuyla iki Porsche 911; estetiğin ötesinde Louis Vuitton’un yolculuk sanatına göre yeniden yaratıldı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/tarih-deniz-ve-doga-bir-rotada-85937</guid>
            <pubDate>Sun, 23 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Tarih, deniz ve doğa bir rotada</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu hafta rotamızı Muğla’nın en özel köşelerinden Dalyan’a çeviriyoruz. Burası tarih ve doğanın birbirinden ayrılmadığı nadir yerlerden biri. Bir yanda Kaunos’un kaya mezarları, tiyatrosu, agorası ve eski limanı; diğer yanda Köyceğiz Gölü’nü Akdeniz’e bağlayan Dalyan Kanalı, sazlıklar, delta, İztuzu Kumsalı ve Caretta carettalar.</p>
<p>Fethiye bu rotaya eklenebilir; ama bence bu yazıda Dalyan ve çevresinin hakkını vermek daha doğru. Çünkü Dalyan, kendi içinde güçlü bir bütünlük sunar: Göl, kanal, antik kent, kaya mezarları, kumsal, kaplumbağa ve balıkçılık kültürü aynı coğrafyada buluşur.</p>
<p>Bu gezi iki günlük planlanabilir. İlk gün Dalyan, Kaunos ve kanal; ikinci gün İztuzu, delta, Köyceğiz Gölü ve istenirse çamur banyoları üzerine kurulabilir.</p>
<p><strong>DALYAN KANALI VE </strong><strong>NEHİRDE YAŞAM</strong></p>
<p>İlk gün Dalyan merkezden başlamak gerekir. Kanal kıyısına oturup karşı yamaçtaki kaya mezarlarına bakmak, bu coğrafyanın ruhunu hemen hissettirir. Eskiden Akdeniz’in koylarından biri olan Köyceğiz Gölü, Dalaman Çayı’nın getirdiği alüvyonlarla denizden kopmuş ve tatlı su gölüne dönüşmüştür.</p>
<p>Antik dönemde Calbys adıyla bilinen bu doğal kanal, geniş bir delta oluşturduktan sonra İztuzu Kumsalı’nda tuzlu suyla buluşur. Denize ulaşmadan önceki bölümü yarı bataklık ve sazlık alanlardan oluşur. Sazlıkların arasında labirenti andıran suyolları kıvrılarak ilerler.</p>
<p>Dalyan, adını bölgede çok eski zamanlardan beri sürdürülen dalyancılıktan alır. Kanal tam bir balık yurdudur; özellikle kefal, yılanbalığı ve sazan burada görülen türler arasındadır. Dalyan kanallarında zaman zaman büyük kaplumbağalar da görülür. Bunlar caretta caretta değil, Nil kaplumbağalarıdır. Carettalar ise İztuzu Kumsalı’na yumurtlamak için gelir.</p>
<p>Dalyan’dan teknelerle Kaunos’a, İztuzu’na, çamur banyolarına ve kanal içindeki farklı noktalara ulaşmak mümkün. Ancak Kaunos’u yalnız tekneden kaya mezarlarına bakarak geçiştirmemek gerekir. Kaya mezarları çok etkileyicidir; ama Kaunos bundan ibaret değildir.</p>
<p><strong>KAUNOS YALNIZ KAYA </strong><strong>MEZARLARI DEĞİLDİR</strong></p>
<p>Kaunos, Doğu Akdeniz ile Ege Denizi arasındaki stratejik konumu nedeniyle önemli bir liman kenti olarak gelişmiştir. Kıyı çizgisinin değişmesi ve çevrenin alüvyonlarla dolması sonucunda liman özelliğini yitirmiş, zamanla terk edilmiştir.</p>
<p>Kent, akropolis ile küçük akropolisin oluşturduğu iki tepe arasındaki çanak içine yerleşmiştir. Liman çevresindeki dar düzlükten başlayarak teraslar üzerinde yükselen bir şehircilik anlayışı görülür. Bugün ören yerinde surlar, kaya mezarları, akropolis, stoa, agora, çeşme, hamam, palaistra, tiyatro, tapınak ve Bizans bazilikası gibi yapılar izlenebilir.</p>
<p>Kaunos’un en ünlü yapıları, İÖ 4. yüzyıla tarihlenen kaya mezarlarıdır. Yüksek yamaçlarda kayalara oyulan bu mezarlar, dışarıdan bakıldığında frizleri, üçgen alınlıkları ve sütunlu cepheleriyle küçük tapınaklara benzer. İçlerinde mezar odaları ve ölülerin yatırıldığı taş yataklar bulunur.</p>
<p>Tiyatro, Kaunos’ta ayakta kalan en etkileyici yapılardan biridir. Akropolisin batı yamacına kurulmuş olan yapı yaklaşık 5 bin kişilik kapasiteye sahiptir. Buradan eski liman çevresine ve Dalyan deltası yönüne bakmak, antik kentin doğayla kurduğu ilişkiyi daha iyi anlamamızı sağlar.</p>
<p>Kaunos’ta Sülüklü Göl çevresindeki eski liman alanı, stoa, çeşme, hamam kalıntıları ve Bizans bazilikası da görülmelidir. Günün sonunda Dalyan’a dönüp kanal kıyısında akşam yemeği yemek güzel olur.</p>
<p><strong>KAPLUMBAĞALARIN </strong><strong>SESSİZ YOLU: İZTUZU</strong></p>
<p>İkinci gün İztuzu Sahili’ne ayrılabilir. İztuzu, Akdeniz ile hemen gerisindeki delta arasında uzanan 4,5 kilometrelik bir kumsaldır. Kumsalın arka tarafında tatlı su, deniz tarafında tuzlu su bulunur. Bu özelliğiyle İztuzu yalnız bir plaj değil, hassas bir ekosistemin parçasıdır.</p>
<p>İztuzu’nun dünya çapında tanınmasını sağlayan en önemli neden caretta caretta deniz kaplumbağalarıdır. Bu dev kaplumbağalar her yıl yumurtlamak için kumsala gelir.</p>
<p>Yumurtlama dönemi mayıs ile ağustos arasındadır. 55-65 günlük kuluçka döneminden sonra yavrular yumurtadan çıkar ve ay ışığını pusula gibi kullanarak denize yürür. Plajın akşam 20.00 ile sabah 08.00 arasında kapanması da kaplumbağaların yumurtlama ve yavruların denize ulaşma sürecini korumaya yöneliktir.</p>
<p>İkinci günün devamında Köyceğiz Gölü ve çamur banyoları programa eklenebilir. Dalyan Kanalı’nın karşı kıyısında, Çandır ve Sultaniye köyleri çevresinde kaplıca suları çıkar. Dalyan’dan kısa tekne yolculuğuyla bu günübirlik tesislere ulaşmak mümkündür.</p>
<p>Köyceğiz Gölü, Dalyan rotasının arka planındaki büyük doğal sistemdir. Göl, kanal, delta ve kumsal birlikte çok sayıda bitki ve hayvan türüne ev sahipliği yapar. Deltada Sülüngür, Sülüklü, İztuzu ve Alagöl gibi küçük göller de bulunur.</p>
<p><strong>BU ROTAYI ÖZEL </strong><strong>YAPAN NE?</strong></p>
<p>Bu rotayı özel yapan şey, tarih ile doğanın iç içe geçmiş olmasıdır. Kaunos bir liman kenti olarak doğmuş, alüvyonlar yüzünden limanını kaybetmiş ve zamanla terk edilmiştir. Dalyan Kanalı ise aynı doğal sürecin bugün yaşayan yüzüdür. Sazlıklar, göller, balıkçılık, kaplumbağalar ve antik kalıntılar aynı coğrafyanın parçalarıdır.</p>
<p>Kaunos’un kaya mezarları ve tiyatrosu bize antik dünyanın anıtsal tarafını gösterir. İztuzu ise doğanın ne kadar hassas ve korunmaya muhtaç olduğunu hatırlatır.</p>
<p>Bu rota bize şunu hatırlatır: Anadolu kıyılarında tarih yalnız taşlarda değil, bazen bir nehir kıvrımında, sazlıkların arasındaki su yolunda, kumsala bırakılmış bir kaplumbağa yumurtasında ve terk edilmiş bir liman kentinin sessizliğinde de yaşar.</p>
<p><strong>LEZZETLER</strong></p>
<ul>
<li>Dalyan’da kefal, yılanbalığı ve mavi yengeç<br />• Ege otları ve zeytinyağlılar<br />• Köyceğiz çevresinde narenciye, nar ve turunç reçelleri<br />• Yerel bal ve reçeller<br />• Sahil lokantalarında balık</li>
</ul>
<p><strong>DALYAN VE ÇEVRESİ</strong></p>
<ul>
<li><strong><em>Dalyan Kanalı:</em></strong> Köyceğiz Gölü’nü Akdeniz’e bağlayan doğal su yolu<br />• <strong><em>Kaunos:</em></strong> Kaya mezarları, tiyatro, agora, hamam ve eski liman<br />• <strong><em>İztuzu:</em></strong> Caretta carettaların yumurtlama alanı<br />• <strong><em>Köyceğiz Gölü:</em></strong> Dalyan sisteminin tatlı su kaynağı<br />• <strong><em>Çamur banyoları:</em></strong> Çandır ve Sultaniye çevresindeki kaplıca suları<br />• <strong>Delta:</strong> Sazlıklar, küçük göller ve zengin doğal yaşam</li>
</ul>
<p><strong>Rota</strong></p>
<p><strong><em>1. gün:</em></strong> Dalyan – kanal – Kaunos kaya mezarları – Kaunos Antik Kenti – Dalyan’da konaklama</p>
<p><em>2. gün:</em> İztuzu Sahili – caretta caretta koruma alanı – Köyceğiz Gölü – çamur banyoları</p>
<p><strong>Süre<br /></strong>2 gün idealdir. Zamanı sınırlı olanlar günübirlik Kaunos ve İztuzu yapabilir; ama Dalyan’ın doğa ve tarih bütünlüğü için bir gece kalmak çok daha iyi olur.</p>
<p><strong>Ne zaman gitmeli?<br /></strong>İlkbahar ve sonbahar en rahat dönemlerdir. Yazın Kaunos sabah erken gezilmeli; İztuzu’nda kaplumbağa koruma kurallarına uyulmalıdır.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/tarih-deniz-ve-doga-bir-rotada-85937</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/3/7/1280x720/tarih-deniz-ve-doga-bir-rotada-1787294630.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bir yanda kayalara oyulmuş Kaunos, diğer yanda sazlıkların arasından Akdeniz’e kıvrılan bir kanal… Dalyan, tarihin ve doğanın aynı manzarada buluştuğu rotalardan biri… ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/her-sey-tohumla-baslar-85935</guid>
            <pubDate>Sat, 22 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Her şey tohumla başlar</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Şef <strong>Sefa Birinci</strong>’nin <em>‘Malva’</em> için hazırladığı tabaklarda güçlü bir mutfak fikri ve özgün dil hemen hissediliyor. Tarhanayı kristal berraklığında bir çorbaya dönüştürürken lezzet hafızasını koruyor, domatesi farklı dokularla yorumlarken ürünün kimliğini öne çıkarıyor, mantıda Anadolu’nun ruhunu yaşatıyor. Kadim tohumlardan yerel ürünlere, sürdürülebilirlikten mevsimselliğe uzanan yaklaşımı, Birinci’nin Anadolu mutfağını sadece bir miras olarak görmediğini ortaya koyuyor. Onun mutfağında gelenek; yaşayan, dönüşen ve yeni kuşaklara aktarılan bir kültür. Ürünü merkeze alan, geçmişin bilgisini bugüne taşıyan ve her tabağın arkasına bir hikâye yerleştiren Birinci, mutfak kariyerinde adından söz ettirecek güçlü bir çizgide yürüyor. Malva’daki tabaklarını ve bu tabakların arkasındaki düşünceyi dinledikçe, önümüzdeki yıllarda adını çok daha sık duyacağımız şeflerden biri olduğunu düşünmemek mümkün değil.</p>
<p><strong>Malva, bir tür ebegümeci ve Anadolu’da doğanın kendi ritmiyle kendiliğinden yetişen bir çiçek. Günümüzün gastronomi dünyasında, mutfağınızı böyle yabani ve dirençli bir bitkinin felsefesi üzerine kurmak size ne hissettiriyor?</strong></p>
<p>Malva’nın beni en çok etkileyen tarafı karakteri. Kimsenin ekip biçmediği, tarımsal müdahaleden uzak yerlerde varlığını sürdüren ve doğanın ritmiyle uyum içinde yetişen bir bitki. Anadolu mutfağını da biraz böyle görüyorum. Yüzyıllardır savaşlar, göçler, değişen iklimler ve dönüşen kültürler yaşandı ancak mutfak özünü kaybetmedi. Bizim mutfaktaki amacımız doğayı anlamak. Bir ürünü dönüştürmeye çalışmadan önce, onun bize ne anlatmak istediğini dinliyoruz. Bence bir şefin en önemli sorumluluklarından biri, ürünün gerçek karakterini mümkün olan en dürüst ve saygılı şekilde ortaya çıkarmaktır. Bu yaklaşım bana büyük bir yaratıcı özgürlük sağlıyor ancak derin bir sorumluluk da yüklüyor. Çünkü Anadolu mutfağını temsil ettiğinizi söylediğiniz anda artık yalnızca kendiniz için yemek yapmıyorsunuz. Bu coğrafyanın mutfak hafızasını da koruma sorumluluğunu üstleniyorsunuz. Her tabak, geçmişle bugün arasında kurulan bir köprüye dönüşüyor.</p>
<p><strong>Menüde sizi geçmişe götüren, bulduğunuzda “İşte aradığım hafıza bu” dediğiniz bir lezzet ya da malzeme oldu mu?</strong></p>
<p>Anadolu, geçmişte aile sofralarımızı, ziyaretlerimizi, kutlamalarımızı ve buluşmalarımızı şekillendiren olağanüstü bir lezzet zenginliğine sahip. Bence bizim rolümüz, bu lezzetleri yeniden hatırlamak. Tek bir malzemenin ya da lezzetin peşinden koşmaktan ziyade, çok daha derin bir şeyin; nesiller boyunca aktarılan ortak bir hafızanın ve yemeğe bakış biçiminin peşinden gidiyorum. Bu nedenle tek bir ürün söylemek oldukça zor. Aslında aradığım şey o lezzetlerin arkasındaki ruh. Yine de bir örnek vermem gerekirse hiç tereddüt etmeden ‘tarhana’ derim. Anadolu’nun en eski fermantasyon geleneklerinden biri olan ve insanların doğal olarak koyu kırmızı renkte görmeye alışık olduğu tarhanayı, kendine özgü lezzetini kaybetmeden kristal berraklığında bir çorba olarak sunabilmek benim için olağanüstü bir deneyim.</p>
<p><strong><em>Coğrafyanın mutfak </em></strong><strong><em>hafızası</em></strong></p>
<p><strong>En temel karbonhidratlarda Sarıkılçık ve Karakılçık gibi genetiği korunmuş kadim tohumları kullanarak tarım tarihinin somut bir parçasını da sunuyorsunuz. Tabakta tohumu başrole koyma fikrini açar mısınız?</strong></p>
<p>Her ürünün hikâyesinin tohumda başladığına inanıyorum. Kadim tohumlarla çalışma kararımızın temelinde nostalji değil, karakter var. Çünkü bir tohum sadece bir ürün ortaya çıkarmaz; yüzyıllar boyunca yetiştiği coğrafyanın iklimini, toprağını ve aromatik hafızasını da içinde taşır. Bu nedenle bu ürünleri tattığımızda bize tanıdık gelen, çocukluğumuzu ya da geçmişimizi hatırlatan tatlarla yeniden karşılaşırız. Tosya pirinci olarak da bilinen Sarıkılçık bunun çok güzel bir örneği. İyi gastronomi gösterişli tekniklerden önce doğru ve nitelikli ürünle başlar. Teknik, ancak ürünün gerçek kimliğini ortaya çıkarmaya hizmet ettiği zaman anlam kazanır.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a87f127bffbe-1787293991.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Domatesi hem başlangıçta hem de dondurma olarak görüyorum. Onu kimliğinin ötesine taşıyarak kullanmak nasıl bir yaratıcı süreçti?</strong></p>
<p>Bu tabakta tek bir ürünün ne kadar farklı ifadeye dönüşebileceğini göstermek istedim. Bunu yaparken menünün genel felsefesine meydan okumak ya da ondan uzaklaşmak gibi bir amacım olmadı. Aksine, kendi saf hâliyle zaten olağanüstü olan bir ürünü farklı dokular ve deneyimler aracılığıyla kutlamak istedim. Domates beklenmedik biçimlerde ve tatlarda karşımıza çıksa bile, hiçbir zaman olduğu şeyden vazgeçmiyor. Kimliğini ve mutfak geleneğimizdeki yerini korumaya devam ediyor.</p>
<p><strong>Mantıda sarımsaklı yoğurdun yerine bozkır tahini kullanıyor ve tabağa yanık tereyağlı beurre monté ekliyorsunuz. Mantıyı yeniden yorumlarken yenilik ile gelenek arasındaki sınırı nasıl çizdiniz?</strong></p>
<p>Klasikler bozulamaz ve bozulmamalı. Çünkü onların yıllardır varlığını sürdürmesinin bir nedeni var. Benim ilgilendiğim nokta, aynı duyguları yaşatmaya devam ederken yemeğe yeni lezzet katmanları ve farklı bir bakış açısı kazandırabilmek. Ancak yeniden yorumlamak ile bütünüyle yeniden yaratmak arasında oldukça ince bir çizgi bulunuyor. Amacımız bu yemekleri başka bir şeye dönüştürmek değil. Zaten var olanı, ruhunu koruyarak yüceltmeye çalışıyoruz. Sonuçta ortaya çıkan yemek hâlâ tartışmasız biçimde Anadolu’ya ait ve hâlâ geleneksel kalıyor.</p>
<p><strong><em>Vejetaryende </em></strong><strong><em>ilhamımız </em></strong><strong><em>Anadolu </em></strong></p>
<p><strong>Vejetaryen tabakların mutfak kimliğini bütünüyle yansıtan bağımsız yemekler olmasını sağlayan yaklaşımınız nedir?</strong></p>
<p>Vejetaryen menümüzün, tüm yemekler kadar güçlü ve etkileyici olması gerektiğine inanıyoruz. Çünkü Türk mutfağı, zeytinyağlı yemekler sayesinde zaten olağanüstü bir vejetaryen mirasa sahip. Bu kadar zengin bir ilham kaynağının içinde, vejetaryen menüyü ikincil ya da alternatif olarak kurgulamak bizim için mümkün değildi. İlham aldığımız kaynak yine Anadolu oldu. Örneğin vejetaryen mantımız, Bilecik’in geleneksel nohutlu mantısından ilham alıyor. Bu nedenle vejetaryen ve vejetaryen olmayan yemekler arasında felsefi bir ayrım yapmıyoruz.</p>
<p><strong>Malva’da sürdürülebilirlik mutfağın temelini oluşturan bir yaklaşım gibi görünüyor. Dry-aged akya tabağında balığın kendi suyunu sos olarak kullanıyor, midye tabağında ise ürünün her unsurunu değerlendiriyorsunuz. Sürdürülebilirliğin yaratıcılığınızı besleyen bir unsura dönüştüğünü söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Her zaman inandığım bir düşünce var: İnsan ancak zorlandığı zaman gerçekten gelişir. Sürdürülebilirlik de bizi birçok açıdan zorluyor. Farklı düşünmeye, yerleşmiş alışkanlıkları sorgulamaya ve yaratıcılığımızı daha ileriye taşımaya mecbur bırakıyor. Sürdürülebilirlik atığı azaltmak ya da artan ürünleri komposta dönüştürmekten ibaret değil; bir ürünün her parçasını anlamlı, lezzetli ve beklenmedik yeni bir unsura nasıl dönüştürebileceğimizi keşfetmekle ilgili. Bunu benimsediğinizde inovasyon kaçınılmaz hâle geliyor; sürdürülebilirlik yaratıcılığın en önemli itici güçlerinden birine dönüşüyor. Bu yaklaşımın tabağa kattığı lezzet zenginliği de yadsınamaz. Midyenin pişme suyuyla hazırlanan bir pilav ya da sos, tabaktaki midye lezzetini doğal biçimde yoğunlaştırıyor ve güçlendiriyor. Akya balığının kemikleri de en az balığın eti kadar lezzetli. Yıllar içinde, asıl lezzetin bazen kabukta, bazen de kemikte olduğunu fark ediyorsunuz. Bu kemiklerden hazırladığımız sostan yalnızca yarım kaşık kullanmak bile bütün bir tabağı bambaşka bir seviyeye taşıyabiliyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/her-sey-tohumla-baslar-85935</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/3/5/1280x720/her-sey-tohumla-baslar-1787294312.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Hilton Istanbul Bosphorus’ta yer alan ‘Malva’, dirençli ve zarif ebegümeci çiçeğinden ilham alan mutfak anlayışını sofraya taşıyor. “Her tabak, geçmişle bugün arasında kurulan bir köprüye dönüşüyor” diyen Şef Sefa Birinci; kadim tohumlardan yerel ürünlere uzanan çizgisinde Anadolu’nun lezzet hafızasını yaşatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/mucevhere-donusen-kisisel-yolculuk-85933</guid>
            <pubDate>Sat, 22 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Mücevhere dönüşen kişisel yolculuk</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bir takı ne anlatabilir? Sevdiğiniz bir insanı, kaybetmek istemediğiniz bir anıyı, hayatınızın yeni bir dönemini, belki de yalnızca sizin bildiğiniz bir hikâyeyi… Avustralya’da büyüyen ve ardından İngiltere’ye giderek Londra’da kendine yeni bir hayat kuran <strong>Charlie Shires</strong>’ın tasarım dünyasının merkezinde bu sorular var. Bugün kendi adını taşıyan markasıyla özgün bir mücevher dili yaratan Shires için takı, görünümü tamamlayan bir aksesuardan çok, insanın hayatından bir parçayı üzerinde taşımasının yolu.</p>
<p>Charlie Shires’ın tasarım yolculuğunun temelleri Avustralya’da atıldı. Mücevher dünyasının zanaatla, hikâyeyle ve güçlü bir kişisel ifadeyle buluşabileceğini burada keşfetti.</p>
<p>Kariyerinin ilk döneminde, Melbourne merkezli Metal Couture’un kurucusu ve sıra dışı tasarım diliyle tanınan Avustralyalı mücevher tasarımcısı <strong>William Llewellyn Griffiths</strong>’in yanında çalıştı. Geleneksel kuyumculuk tekniklerini güçlü semboller ve alışılmışın dışında bir estetikle bir araya getiren bu yaratıcı dünyanın içinde edindiği deneyim, Charlie Shires’ın kendi tasarım anlayışının şekillenmesinde önemli bir rol oynadı. Daha sonra Avustralya’dan İngiltere’ye uzanan yeni bir hayat kuran Shires, bu birikimini kendi hikâyesiyle birleştirerek Charlie Shires markasını yarattı. Her parçasında bir anlam, kişisel bir bağ ve sahibine özel bir hikâye taşıyan tasarımlarının arkasında da aslında bu yolculuk var.</p>
<p>Bugün Charlie Shires takıları Londra’daki atölyesinde sipariş üzerine üretiliyor. Markanın koleksiyonlarında geri dönüştürülmüş gümüşün yanı sıra altın, inciler ve farklı değerli taşlar kullanılıyor. Kafatasları, çiçekler, iskeletler, kalpler ve doğadan gelen formlar ise Shires’ın dünyasında yaşam ile ölüm, kırılganlık ile güç arasındaki ilişkiyi anlatan sembollere dönüşüyor.</p>
<p><strong>TAKILARIM, İNSANLARIN </strong><strong>ÖYKÜLERİNİ TAŞIMASININ YOLU</strong></p>
<p>Charlie Shires tasarımlarının çıkış noktasını şöyle anlatıyor: <em>“Benim için mücevher hiçbir zaman sadece güzel bir obje olmadı. Takılarımızı hayatımızın çok özel anlarında seçiyoruz; sevdiğimiz birini, bir kaybı, yeni bir başlangıcı ya da kim olduğumuzu hatırlatmaları için üzerimizde taşıyoruz. Ben, insanların baktıklarında kendilerinden bir şey bulabilecekleri parçalar yaratmak istiyorum.”</em></p>
<p><em><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a87efa7ec906-1787293607.jpg" alt="" width="500" height="754" /></em></p>
<p>Bu nedenle kişiselleştirme Charlie Shires dünyasının önemli bir parçasını oluşturuyor. Taş seçimi, yüzey alternatifleri, gravürler ve sipariş üzerine yapılan uygulamalar sayesinde tasarım, onu satın alan kişinin hikâyesine göre şekillenebiliyor.</p>
<p>Shires, <em>“Bir parçayı ben tasarlıyorum ama onun gerçek anlamını çoğu zaman onu takacak kişi yaratıyor. Bence mücevheri bu kadar güçlü ve kişisel yapan da bu”</em> diyor.</p>
<p><strong>KAZANCIN YÜZDE 15’İ </strong><strong>KIZ ÇOCUKLARININ EĞİTİMİNE</strong></p>
<p>Charlie Shires için Türkiye’ye açılmak markanın uluslararası yolculuğunda yeni bir adım olmanın ötesinde, oldukça kişisel bir anlam taşıyor. Bir Türk ile evli olan Shires için Türkiye, aslında uzun zamandır hayatının bir parçası. İstanbul’a birçok kez gelip giden tasarımcı, kenti yalnızca ziyaret ettiği bir yer olarak değil, bir gün yaşamayı hayal ettiği şehirlerden biri olarak görüyor. İstanbul’un tarih katmanları, Boğaz’ın iki kıtayı birleştiren yapısı ve gündelik yaşamın içine sinmiş estetik duyarlılık, Shires’ın yaratıcı dünyasında da güçlü bir karşılık buluyor.</p>
<p>Özellikle hamam kültürünün ritüel, arınma ve dönüşüm fikri, onun tasarımlarında sıkça işlediği ‘bedensel hafıza’ temasını derinleştiriyor. Bu nedenle Charlie Shires markasının Türkiye’ye gelişi, onun açısından yeni bir pazara açılmaktan çok, uzun süredir bağ kurduğu ve kendisini yakın hissettiği bir coğrafyada kendi hikâyesinin yeni bir bölümünü başlatmak anlamına geliyor. Kendi ülkesinden ayrılarak başka bir ülkede hayatını ve kariyerini sıfırdan kurmuş bir kadın olarak Charlie Shires, Türkiye yolculuğunu özellikle kız çocuklarının geleceğine dokunacak bir modelle başlatmak istiyor.</p>
<p>Marka bu nedenle Türkiye’de elde edeceği kazancın yüzde 15’ini kız çocuklarının eğitimine aktaracak. Shires bu kararını şöyle anlatıyor: <em>“Avustralya’dan ayrılıp Londra’ya geldiğimde önümde hazır bir yol yoktu. Kendi hayatımı, mesleğimi ve sonunda kendi markamı kurdum. Bugün geriye baktığımda, bir genç kadının kendi geleceğini seçebilmesinin ne kadar değerli olduğunu çok daha iyi görüyorum. Bunun başlangıç noktalarından biri eğitim. Markam Türkiye’de gelişirken, aynı zamanda kız çocuklarının kendi yollarını çizebilmelerine katkıda bulunmak istiyorum.”</em></p>
<p>Shires, markasının yeni dönemine ilişkin yaklaşımını şu sözlerle ifade ediyor: <em>“Kendi markamı kurarken özgürce yaratabileceğim bir hayat kurmak istedim. Şimdi markam büyürken başarıya biraz daha farklı bakıyorum. Başarı yalnızca ne kadar sattığınız ya da kaç ülkede olduğunuz değil; büyürken arkanızda nasıl bir iz bıraktığınız da. Türkiye’deki hikâyemizin böyle başlamasını istiyorum.”</em></p>
<p>Avustralya’da başlayan, Londra’da bir markaya dönüşen Charlie Shires’ın hikâyesi şimdi Türkiye’de yeni bir sayfa açıyor. Bir yanda kişinin kendi hikâyesini taşıyabileceği, elde üretilmiş takılar; diğer yanda başka genç kadınların kendi hikâyelerini yazmalarına katkı sağlayacak bir iş modeli. Charlie Shires’ın dediği gibi; <em>“Mücevherin gerçek değeri yalnızca hangi taştan yapıldığıyla değil, taşıdığı ve yarattığı anlamla ölçülüyor.”</em></p>
<p><strong>KAYIP MUM TEKNİĞİ İLE ÜRETİM</strong></p>
<p>2021’de Londra’nın tarihi mücevher bölgesi Hatton Garden’da kurulan Charlie Shires</p>
<p>mücevherlerinin tamamı bugün de Hatton Garden’daki atölyede, geleneksel ‘kayıp mum tekniği’ ile üretiliyor. Her tasarım önce mum üzerinde elle şekillendiriliyor; ardından mum eritilerek yerini değerli metale bırakıyor. Dökümden çıkan parça yeniden tezgâha geliyor, tek tek işleniyor, taşları yerleştiriliyor ve son dokunuşları elle yapılıyor.</p>
<p>Charlie Shires’ın kullandığı taşlar arasında elmas, safir, yakut, zümrüt, alexandrite, spinel, topaz, akuamarin, ametist, sitrin, garnet, ay taşı, opal, inci, peridot, hematit, pembe kuvars ve dumanlı kuvarsın yanı sıra mozanit ve kübik zirkon da yer alıyor. Taş seçiminde yalnızca renk ve estetik değil, dayanıklılık ve parçanın kullanım biçimi de belirleyici oluyor.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/mucevhere-donusen-kisisel-yolculuk-85933</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/3/3/1280x720/mucevhere-donusen-kisisel-yolculuk-1787293644.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Avustralya’da başlayan tasarım yolculuğunu Londra’nın tarihi mücevher bölgesi Hatton Garden’da kendi markasına dönüştüren Charlie Shires, Türkiye’ye geliyor. Aşkı, kaybı, hafızayı ve kişisel hikâyeleri geleneksel kuyumculuk teknikleriyle mücevhere dönüştüren Shires, Türkiye’deki büyümesini sosyal etkiyle buluşturacak. Marka, Türkiye’den elde edeceği kazancın yüzde 15’ini kız çocuklarının eğitimine aktaracak. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
