<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/film-sektorune-donusum-cagrisi-86989</guid>
            <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 16:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Film sektörüne dönüşüm çağrısı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>EkoFilm’i kurma fikri ilk olarak hangi kırılma noktasıyla, sinema ve medya sektöründeki hangi büyük eksikliği fark etmenizle ortaya çıktı?</strong></p>
<p><strong>EKİN GÜNDÜZ ÖZDEMİRCİ:</strong> Yaklaşık on yıldır film ve sürdürülebilirlik alanında akademik ve sektörel araştırmalar yürütüyorum. Bu süreçte yurt dışında bu alandaki uygulamaları yerinde gözlemleme ve çalışma fırsatı buldum. Türkiye'de ise birkaç bireysel girişim dışında bu konunun neredeyse hiç gündemde olmadığını fark ettim. Yaklaşık 2,5 yıl önce açılan bir British Council fon çağrısı, bu eksikliği gidermek için önemli bir fırsat yarattı. Nurten ile birlikte, İngiltere'deki ortaklarımızla film sektöründe sürdürülebilirlik konusunda farkındalık yaratmayı ve kapasite geliştirmeyi hedefleyen projeyi hayata geçirdik. EkoFilm Platformu da bu projenin doğal bir çıktısı olarak doğdu ve bugün çok daha geniş bir dönüşüm için çalışmaya devam ediyor.</p>
<p><strong>NURTEN BAYRAKTAR:</strong> EkoFilm fikri biraz da kendimize sorduğumuz şu sorudan doğdu: İklim kriziyle ilgili ne yapılması gerektiğini biliyoruz, harekete geçmenin aciliyetini de biliyoruz; peki o zaman neden hala yapmıyoruz? Bu sorunun cevabının bilgi eksikliğinden ziyade birlikte hareket edebileceğimiz yapılar ve araçların eksikliğinde yattığını fark ettik. Özellikle Ekin’in sektöre dair gözlemleri bu eksikliğe odaklanmamızı sağladı. Film ve medya sektörünün hem kendi etkisini azaltabilecek hem de hikâyeleriyle toplumsal dönüşümü destekleyebilecek büyük bir potansiyeli var. EkoFilm'i de bu potansiyeli harekete geçirmek için kurduk.</p>
<p><strong>Bugüne kadar binlerce kişiye ulaştınız.  Platformu ilk kurduğunuz günlerde sektör profesyonellerinden nasıl tepkiler aldınız?</strong></p>
<p><strong>N.B</strong>: Pek çok sektör çalışanı aslında değişim ihtiyacının farkındaydı; sadece nereden başlayacağını ve bunu tek başına nasıl yapacağını bilmiyordu. Bu ilgi bize doğru bir ihtiyaca cevap verdiğimizi gösterdi. Bugün geldiğimiz noktada farkındalığın ve isteğin arttığını, bilginin giderek yaygınlaştığını görüyoruz.</p>
<p><strong>Rumija filminin Türkiye’de bir ilki başararak Green Film Sertifikası alması da önemli bir adım. Bu süreçte EkoFilm olarak nasıl bir yol haritası izlediniz? Bir setin "yeşil set" olabilmesi için olmazsa olmaz kriterler nelerdi?</strong></p>
<p><strong>E.G.Ö:</strong> Öncelikle şunu vurgulamak isterim: Biz, uluslararası Green Film Sertifikası'nın yaklaşımıyla da uyumlu olarak, ‘yeşil set’ yerine ‘sürdürülebilir set’ kavramını daha doğru ve kapsayıcı buluyoruz.</p>
<p>Çünkü sürdürülebilirlik yalnızca çevresel önlemler almakla sınırlı değil; toplumsal cinsiyet eşitliği, çeşitlilik ve kapsayıcılık, sağlıklı çalışma koşulları ve toplumsal fayda gibi sosyal sürdürülebilirlik başlıklarını da içeriyor.  Green Film Sertifikası da bu bütüncül yaklaşımı esas alan, yapımların çevresel ve sosyal sürdürülebilirlik performansını bağımsız olarak değerlendiren uluslararası bir sertifikasyon sistemi. Özellikle Avrupa ortak yapımlarında önemli bir güven ve sorumluluk göstergesi olarak kabul ediliyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9eb6828b9ef-1788786306.jpg" alt="" width="500" height="364" /></p>
<p>Rumija ekibiyle ön hazırlık aşamasından itibaren birlikte çalışarak Green Film kriterlerine uygun bir sürdürülebilir yapım stratejisi geliştirdik. Enerji kullanımı, ulaşım ve konaklama, catering, atık yönetimi ve ekip içi iletişim gibi temel alanlarda somut uygulamalar hayata geçirdik. Bu sürecin sonunda Rumija, Türkiye'de ve Karadağ’da uluslararası Green Film Sertifikası alan ilk yapım oldu ve bunun sektörde önemli bir örnek oluşturduğuna inanıyoruz.</p>
<p><strong>Setteki karbon ayak izini azaltmaya çalışırken hem ekibi hem de oyuncuları bu yeni düzene adapte etmek zor oldu mu?</strong></p>
<p><strong>E.G.Ö:</strong> Çevreye ve topluma fayda sağlayan ortak bir amaç etrafında buluşmak, ekip için güçlü bir motivasyon kaynağı oldu. Beklediğimizin aksine, yeni uygulamalara uyum konusunda önemli bir zorluk yaşamadık.</p>
<p><strong>Özellikle Türkiye’de dizi sektörü çok hızlı ve yoğun bir tempoda çalışıyor. Haftada 140 dakika yetiştirmeye çalışan bir dizi setinde "Sürdürülebilir Yapım" kurallarını uygulamak ne kadar gerçekçi? Bu hız baskısı altında eko-bilinç nasıl korunabilir?</strong></p>
<p><strong>N.B:</strong> Sürdürülebilirlik bu hızın içinde tamamen ayrı bir sistem kurmak anlamına gelmiyor; tam tersine, mevcut üretim akışının içine entegre edilebilecek küçük ama etkili kararlarla başlıyor, zaman içerisinde büyüyor. Planlama aşamasında verimliliği artırmak, gereksiz tekrarları ve kaynak israfını azaltmak, set lojistiğini daha akıllı kurmak bile ciddi fark yaratabiliyor.</p>
<p><strong>Diğer yapım şirketlerinden veya bağımsız sinemacılardan aldığınız geri dönüşler nasıl? Türkiye’de yeşil yapımcılığın bir trend olmaktan çıkıp yasal veya sektörel bir zorunluluk haline gelmesi için önümüzde ne kadar bir süre var?</strong></p>
<p><strong>E.G.Ö:</strong> Bunun gerçekleşmesi için en önemli unsur, sektörün karar alıcılarının güçlü bir irade göstermesi ve bu iradenin kamu politikaları ile desteklenmesi. Ancak bu koşullar henüz tam olarak oluşmadı diye beklemek yerine, bugünden iyi uygulama örneklerini çoğaltmak gerekiyor. EkoFilm Platformu olarak tam da bu nedenle kapasite geliştirme, araştırma ve farkındalık çalışmalarına odaklanıyoruz. Yapımlara rehberlik ederek sürdürülebilir uygulamaların yaygınlaşmasını sağlamayı, dönüşümün en etkili yollarından biri olarak görüyoruz. Aslında attığımız her adımla, Türkiye'de sürdürülebilir yapım alanında ulusal standartların oluşmasına katkı sağlayacak altyapıyı inşa ediyoruz.</p>
<p><strong>N.B:</strong> Adil dönüşüm perspektifinden baktığımızda ise mesele sadece ‘sürdürülebilir üretim’ değil; üretim biçimlerinin herkes için daha sürdürülebilir, daha adil ve daha erişilebilir hale gelmesi. Yani bu dönüşümün yalnızca büyük yapımların sorumluluğu değil, aynı zamanda bağımsız üreticiyi de dışlamayan, tam tersine destekleyen bir çerçeveye ihtiyaç var. Bu nedenle bu süreci sadece teknik bir adaptasyon süreci olarak değil, sektörün kendi içinde daha adil bir üretim modeli arayışı olarak ele alıyoruz.</p>
<p>Önemli olan, kimseyi dışarıda bırakmadan, üretim kapasitesini koruyarak dönüşebilmek. Bu yüzden biz bu süreci bir dayatma değil, birlikte öğrenilen ve birlikte inşa edilen bir dönüşüm olarak görüyoruz.</p>
<p><strong>Ufukta yeni sertifika yolculukları veya uluslararası iş birlikleri var mı?</strong></p>
<p><strong>E.G.Ö:</strong> Uluslararası iş birliklerimizi güçlendirmeye devam ediyoruz. Kasım ayında Türkiye'de gerçekleştirilecek COP31 kapsamında planladığımız uluslararası etkinliklerle, sürdürülebilir yapım konusunu küresel paydaşlarla birlikte yerel gündeme taşımayı hedefliyoruz. Uzun vadede amacımız ise sürdürülebilir yapımı yalnızca belirli projelerde uygulanan bir yaklaşım olmaktan çıkarıp, Türkiye film ve medya sektörünün doğal üretim kültürünün bir parçası haline getirmek.</p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/film-sektorune-donusum-cagrisi-86989</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/8/9/1280x720/film-sektorune-donusum-cagrisi-1788786344.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Sabancı Vakfı&#039;nın 2009 yılından bu yana sürdürdüğü &quot;Fark Yaratanlar&quot; programının 16. sezonunda yer alan Ekin Gündüz Özdemirci ve Nurten Bayraktar, kurdukları EkoFilm Platformu ile Türkiye&#039;de sürdürülebilir film üretiminin öncülerinden oldu. Türkiye&#039;nin ilk Green Film Sertifikalı yapımına rehberlik eden ikiliyle, sinema sektöründeki yeşil dönüşümü ve gelecek hedeflerini konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/anlatacak-bir-hikayem-var-86988</guid>
            <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 15:58:00 +03:00</pubDate>
            <title> Anlatacak bir hikayem var</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Rap müzikle ilk temas ettiğiniz ana gidersek… Sizi bu kültüre çeken ve “Ben kendi hikayemi bu müzikle anlatmalıyım.” dedirten kırılma noktası neydi?</strong></p>
<p>Rap benim için hiçbir zaman sadece müzik olmadı. Çocuk yaşta dinlediğim şarkılarda insanların yaşadıklarını filtresiz anlattığını gördüm. O zaman fark ettim ki benim de anlatacak bir hikâyem var. Yaşadığım zorluklar, sokakta gördüklerim, ailem, hayallerim… Hepsini en gerçek haliyle aktarabileceğim tek dil rap’ti. Mikrofon benim için kaçış değil, kendimi ifade etme şekli oldu.</p>
<p><strong>‘REDD’ kelimesi hem sahne adınızın bir parçası hem de son projenizin başlığı. Bu kavram sizin için tam olarak neyi ifade ediyor?</strong></p>
<p>REDD benim için bir renkten çok bir karakter. Kırmızı; tutkunun, öfkenin, risk almanın ve cesaretin rengi. Müzikte de tam olarak bunu temsil etmek istedim. Sert görünebilirim ama yaptığım her parçanın arkasında gerçek duygular var. İnsanların sadece enerjiyi değil, o enerjiyi oluşturan hikâyeyi de hissetmesini istiyorum.</p>
<p><strong>Bir şarkı yazarken veya prodüksiyon sürecindeyken sizi en çok ne besler?</strong></p>
<p>Hepsi. Bazen yaşadığım bir olay, bazen sokakta duyduğum tek bir cümle, bazen de sadece prodüksiyonun verdiği his… Kendimi belli bir kalıba sokmuyorum. Bir beat beni farklı bir karaktere bile dönüştürebiliyor. Müziğin en sevdiğim yanı da bu.</p>
<p><strong>İlk üretmeye başladığınız dönemdeki JEFF REDD ile bugünkü JEFF REDD’i karşılaştırdığınızda en büyük değişim ne oldu?</strong></p>
<p>Eskiden kendimi kanıtlamaya çalışıyordum. Şimdi ise kendi dünyamı kurmaya çalışıyorum. Teknik olarak geliştiğimi düşünüyorum ama asıl değişim bakış açımda oldu. Daha sabırlıyım, daha seçiciyim ve artık sadece hit yapmak değil, uzun yıllar dinlenecek işler bırakmak istiyorum.</p>
<p><strong>Yeni EP’niz ‘REDD’, hem enerjisi yüksek parçalarını hem de duygusal melodileri bir arada sunuyor. Bu dengeyi nasıl kurdunuz?</strong></p>
<p>Çünkü gerçek hayat da böyle. Bir gün dünyanın zirvesindesin, ertesi gün en diptesin. Ben de bunu müziğime yansıtmak istedim. İnsanların tek bir ruh hâline değil, hayatın farklı taraflarına da eşlik eden bir proje olsun istedim.</p>
<p><strong>EP’de farklı ülkelerden ve kültürlerden sanatçılarla yapılan iş birlikleri dikkat çekiyor. Bu süreç sizi nasıl etkiledi?</strong></p>
<p>Farklı ülkelerden insanlarla çalışınca şunu gördüm; müziğin gerçekten ortak bir dili var. Herkes farklı yetişiyor ama stüdyoya girdiğinde aynı heyecanı paylaşıyor. Bu projeler bana hem müzikal hem de kültürel anlamda çok şey kattı. Global düşünmeye başladığında vizyonun da büyüyor.</p>
<p><strong>Türk rap sahnesine global ölçekte baktığınızda farkına varmanızı sağlayan neler oldu?</strong></p>
<p>Türkiye’de çok yetenekli insanlar var. Bence eksik olan şey bazen vizyon oluyor. Dünyadaki dinleyici artık sadece şarkıyı değil, sanatçının kim olduğunu da satın alıyor. Görsel dünya, hikâye anlatımı, marka kimliği… Bunlar en az müzik kadar önemli.</p>
<p><strong>Dünya müzik piyasasını yakından takip eden biri olarak Türk rap sahnesinin güçlü ve gelişime açık yönlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Güçlü tarafımız üretkenliğimiz. Çok hızlı üretebilen ve trendleri yakalayabilen bir sektörümüz var. Gelişmesi gereken taraf ise daha fazla uluslararası iş birliği yapmak ve kendi sesimizi koruyarak dünyaya açılmak. Kopyalamak yerine kendi kültürümüzü dünyaya taşımamız gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p><strong>Peki, sırada neler var?</strong></p>
<p>Bu EP benim için bir son değil, yeni bir başlangıç. Önümüzdeki dönemde farklı ülkelerden yeni sanatçılarla çalışmalarım olacak. Müzikal olarak sınırlarımı daha da zorlayacağım. Amacım sadece Türkiye’de değil, dünyanın farklı noktalarında da dinlenen bir isim olmak. Her projede çıtayı biraz daha yukarı taşımaya devam edeceğim.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9eb538a2361-1788785976.jpg" alt="" width="500" height="500" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/anlatacak-bir-hikayem-var-86988</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/8/8/1280x720/anlatacak-bir-hikayem-var-1788786000.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Farklı kültürlerden sanatçıları aynı çatı altında buluşturan rap sahnesinin sevilen ismi JEFF REDD, yeni çalışması ‘REDD’ ile dinleyicileriyle buluşuyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/tatilden-sonra-bes-adim-86839</guid>
            <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Tatilden sonra beş adım</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Yaz bitti, bavullar kaldırıldı ve şehir hayatına geri dönüldü. Peki ya cildiniz? Deniz, havuz, güneş, sıcak hava ve sık duşlar yaz tatilinin keyifli taraflarına eşlik ederken cildin doğal dengesini zorlayabiliyor. Bronz bir görünüm ilk günlerde iyi hissettirse de tatil dönüşünde kuruluk, gerginlik, matlık ve hassasiyet daha görünür hâle gelebiliyor. Bu nedenle tatil sonrası bakımın amacı cildi bir anda değiştirmeye çalışmak değil; ona yeniden nem, denge ve konfor kazandırmak olmalı.</p>
<p>Erkek bakımında iyi haber şu: Bunun için onlarca üründen oluşan karmaşık bir rutine ihtiyacınız yok. Doğru temizlik, yoğun nem, bariyer desteği ve güneş koruması çoğu zaman yeterli. Üstelik birkaç doğru ürünle tatilin cildinizde bıraktığı yorgun görünümü geride bırakıp sonbahara daha bakımlı bir başlangıç yapmak mümkün. İşte tatil dönüşünde bakım rutininize ekleyebileceğiniz beş adım:</p>
<p><strong>Cildi nazikçe temizleyin</strong></p>
<p>Tatil dönüşünde yapılan hatalardan biri, cildi yenilemek adına sert temizleyicilere ve yoğun peeling uygulamalarına yönelmek. Oysa güneş, tuzlu su ve sıcak havanın ardından cilt daha hassas olabilir. Bu dönemde sabah ve akşam nazik bir temizleyici kullanmak; ter, yağ ve güneş koruyucu kalıntılarından kurtulmak için yeterli. Yüzünüzü çok sıcak suyla yıkamaktan ve havluyla sertçe kurulamaktan kaçının; daha yumuşak bir rutin benimseyin. Özellikle kuru veya hassas ciltlerde, temizlik sonrasında yüzde gerginlik hissi bırakmayan formüllere yönelmek iyi bir seçim.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em>Ürün önerisi: La Roche-Posay Toleriane Dermo-Cleanser.</em></span></p>
<p><strong>Kaybedilen nemi geri kazandırın</strong></p>
<p>Denizden çıktıktan sonra yüzde hissedilen o gerginliği hatırlıyor musunuz? Tatil boyunca güneş, deniz, sıcak hava ve klimalı ortamlar cildin nem ihtiyacını artırabiliyor. Şehre döndüğünüzde bakım rutininizin başrolünü bu nedenle iyi bir nemlendiriciye bırakabilirsiniz.</p>
<p>Özellikle yüz temizliğinden sonra uygulanan nemlendirici, cilde daha konforlu ve canlı bir görünüm kazandırmaya yardımcı oluyor. Yaz sonu için ağır hissettiren kremler yerine hafif ve ferah dokulu formüller tercih etmek ise günlük kullanımı çok daha keyifli hâle getiriyor.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em>Ürün önerisi: Yves Rocher Hydra Végétal Gel Cream Non-Stop Moisturizing 48H.</em></span></p>
<p><strong>Cilt bariyerine biraz zaman tanıyın</strong></p>
<p>Tatilden döndükten sonra bronzluğu eşitlemek veya mat görünümü ortadan kaldırmak için hemen peeling yapmak cazip gelebilir. Fakat cildiniz kuru, kızarık veya hassassa birkaç gün boyunca güçlü asitleri, fiziksel peelingleri ve çok sayıda aktif içeriği bir arada kullanmamak daha doğru olabilir. Bu dönemi küçük bir bakım molası olarak düşünün. Rutininizi sadeleştirin ve cildin doğal bariyerini destekleyen ürünlere yönelin. Cildiniz rahatlamaya başladıkça diğer bakım adımlarını yavaş yavaş rutininize yeniden dâhil edebilirsiniz. Bazen iyi bakım, daha fazla ürün kullanmak değil, cilde ihtiyaç duyduğu zamanı vermektir.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em>Ürün önerisi: Avène Cicalfate+ Restorative Protective Cream.</em></span></p>
<p><strong>Güneş kremi tatille birlikte rafa kalkmasın</strong></p>
<p>Tatil sona erdi diye güneş koruyucusunu plaj çantasıyla birlikte kaldırmayın. Ağustos sonunda ve sonbaharın ilk günlerinde şehirde güneş hâlâ güçlü. Üstelik güneş koruması, yalnızca tatilde bronzlaşırken düşünülmesi gereken bir bakım adımı değil; günlük rutinin önemli bir parçası.</p>
<p>Sabah bakımının son adımında yüksek koruma faktörlü bir ürün kullanmayı alışkanlık hâline getirin. Özellikle hafif dokulu, yüzde ağır bir his bırakmayan formüller şehir hayatında daha konforlu oluyor. Açık havada uzun zaman geçiriyorsanız korumayı gün içinde yenilemeyi de unutmayın.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em>Ürün önerisi: Shiseido Expert Sun Protector Lotion SPF 50+.</em></span></p>
<p><strong>Yüz kadar vücudu da hatırlayın</strong></p>
<p>Erkek bakımında bütün ilgiyi yüze vermek kolay. Oysa omuzlar, kollar, eller ve bacaklar da tatil boyunca güneş, deniz suyu ve havuz kloruyla karşı karşıya kalıyor. Özellikle duş sonrasında cildinizde gerginlik veya kuruluk hissediyorsanız vücut nemlendiricisini günlük rutininize dâhil etmenin tam zamanı. Duştan sonra cilt henüz hafif nemliyken uygulanan bir losyon, bakım rutininin hem en kolay hem de en rahatlatıcı adımlarından biri olabilir. Dudakları da unutmayın; güneş ve sıcak havanın ardından oluşan kuruluk için nemlendirici, gündüzleri ise SPF içeren bir dudak balmı iyi bir tamamlayıcı olacaktır.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em>Ürün önerisi: Eucerin Advanced Repair Lotion.</em></span></p>
<p>Tatil sonrası erkek bakımının sırrı aslında oldukça basit: Daha çok ürün değil, doğru ürünler ve biraz sabır. La Roche-Posay ile nazik temizlik, Yves Rocher ile nem desteği, Avène ile bariyer odaklı bakım, Shiseido ile güneş koruması ve Eucerin ile vücut nemlendirmesi… Beş basit adım, yaz boyunca yorulan cildi sonbahara hazırlamak ve şehir hayatına daha bakımlı bir görünümle dönmek için yeterli bir başlangıç.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/tatilden-sonra-bes-adim-86839</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/3/9/1280x720/tatilden-sonra-bes-adim-1788504036.jfif" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Güneş, deniz, havuz ve sıcak hava, tatil dönüşünde erkek cildinde kuruluk, gerginlik ve matlığa yol açabiliyor. Nazik temizlikten güneş korumasına uzanan beş basit adım, cildin nem ve dengesini yeniden kazanmasına yardımcı oluyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/mutfagin-dili-evrenseldir-86836</guid>
            <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Mutfağın dili evrenseldir</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Bu tarihi atmosferde gastronomi detaylarına geçmeden biraz başa sararak sizi tanımak isteriz. Mutfak hikâyeniz ilk nasıl başladı?</strong></p>
<p>Mutfak benim için hiçbir zaman yalnızca bir meslek olmadı; disiplini, sabrı ve sürekli öğrenmeyi öğreten, karakterimi şekillendiren bir yolculuk oldu. İlk günden itibaren her mutfağın kendine özgü bir dili, her ekibin farklı bir kültürü ve her tabağın anlatacak bir hikâyesi olduğuna inandım. Bu anlayışla kariyerim boyunca farklı mutfak kültürlerini deneyimleme, farklı ekiplerle çalışma ve her yeni deneyimi mesleki birikimime dönüştürme fırsatı buldum.</p>
<p>Meslek hayatım boyunca farklı segmentteki otellerde görev alarak turizm ve şehir otelciliğinin farklı dinamiklerini deneyimledim. Her şehir, bulunduğu coğrafyanın gastronomi kültürünü, misafir beklentilerini ve mutfak anlayışını keşfetmemi sağlarken; farklı operasyonlarda edindiğim tecrübeler mesleki bakış açımı zenginleştirdi. Bugün ise bu birikimi Ankara'da, Divan Çukurhan'ın mutfağında sürdürmeye devam ediyorum.</p>
<p>Benim için şeflik, yalnızca iyi yemek pişirmekten ibaret değil; bir kültürü, coğrafyayı ve yaşamın izlerini tabağa taşıyarak her misafire unutulmaz bir deneyim sunma sanatıdır.</p>
<p><strong>Çalışma disiplininizde olmazsa olmazlarınız var mı? Mutfak felsefenizi nasıl özetlersiniz bize?</strong></p>
<p>Mutfakta benim için üç temel değer vardır: Disiplin, sadelik ve saygı… Disiplin; iyi bir sonucun tesadüf olmadığını gösterir. Her detayın kontrol edildiği, her ürünün değer gördüğü bir sistem kurmak gerekir. Sadelik ise benim mutfak anlayışımın merkezindedir. İyi bir malzemenin önüne geçmeye çalışmam; aksine onun karakterini ortaya çıkarırım. Bazen bir domatesin kokusu, bir otun aroması veya doğru pişirilmiş bir et parçası tabağın en güçlü anlatımı olabilir.</p>
<p>Ve en önemlisi ürünün kendisine saygı duymak… Çünkü şefin görevi ürünü değiştirmek değil, onun en iyi halini ortaya çıkarmaktır.</p>
<p><strong>Menü planlamalarınızı oluştururken malzemeyle nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Sizin için bir tabak tasarlarken ilk ilham noktası malzeme mi, teknik mi yoksa zihinde canlanan bir lezzet anısı mı oluyor?</strong></p>
<p>Benim için başlangıç noktası her zaman malzemedir. Çünkü her ürünün kendi hikâyesi vardır. Bir enginar bana Ege’yi, bir kuzu eti Anadolu’nun geleneksel mutfak hafızasını, bir baharat ise geçmişten gelen bir mirası anlatabilir.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9a648dcd063-1788503181.png" alt="" width="500" height="661" /></p>
<p>Teknik elbette çok değerlidir ama teknik, malzemenin önüne geçtiğinde tabak ruhunu kaybedebilir. Önce ürünü tanırım; nereden geliyor, hangi mevsimde en iyi durumda, karakteri nedir… Sonrasında ona en doğru tekniği uygularım. Bir tabak benim için önce bir fikir, sonra bir hafıza ve en sonunda bir deneyimdir.</p>
<p><strong>Divan Çukurhan, Ankara’nın en köklü ve tarihi binalarından biri. Binanın yıllara uzanan ruhu mutfak tarafında tabaklara nasıl yansıyor?</strong></p>
<p>Tarihi bir yapının içinde çalışmak büyük bir sorumluluk. Çünkü burada geçmişle rekabet etmiyorsunuz; onunla uyum yakalamaya çalışıyorsunuz. Biz mutfakta bu ruhu; yerel ürünlere, geleneksel tatlara ve zamansız tekniklere verdiğimiz değerle yansıtıyoruz. Geçmişten gelen lezzet hafızasını bugünün sunum anlayışıyla buluşturuyoruz. Amacımız geçmişi kopyalamak değil; geçmişten ilham alarak bugüne ait bir mutfak yaratmak.</p>
<p><strong>Geleneksellikle modernizm mutfakta nasıl bir araya geliyor? Yerel lezzetler veya unutulmaya yüz tutmuş tarifler var mı, yoksa daha çok uluslararası bir seçki mi sunuyorsunuz?</strong></p>
<p>Ben gelenek ve modernizmi birbirinin alternatifi olarak görmüyorum. Modern mutfak, geçmişi reddetmek değil; onu yeniden yorumlama cesaretidir. Türk mutfağı dünyanın en güçlü mutfak miraslarından biri. Bizim görevimiz bu mirası doğru tekniklerle, doğru ürünlerle ve günümüz misafirinin beklentileriyle buluşturmak. Menümüzde Anadolu’nun köklerinden gelen tatları; çağdaş pişirme yöntemleri, dengeli sunumlar ve uluslararası gastronomi standartlarıyla ele alıyoruz.</p>
<p>Bizim hedefimiz “Türk mutfağını modernleştirmek” değil; Türk mutfağının zaten sahip olduğu değeri dünyaya daha güçlü anlatmak.</p>
<p><strong>Otel çok sayıda yabancı turisti ağırlayan diplomatik bir lokasyona yakın. Menü oluştururken farklı damak tadı profillerini nasıl dengeliyorsunuz?</strong></p>
<p>İyi bir mutfağın dili evrenseldir. Farklı kültürlerden gelen misafirlerin beklentileri değişebilir ama kaliteli ürün, doğru teknik ve dengeli lezzet herkes tarafından anlaşılır.</p>
<p>Yabancı misafirler özellikle Türk mutfağının derinliğinden çok etkileniyor. Çünkü bizim mutfağımız sadece kebap veya birkaç bilinen yemekten ibaret değil; çok güçlü bir ürün çeşitliliği, pişirme kültürü ve hikâyesi var. Biz misafire sadece “Türk yemeği” sunmuyoruz; Türkiye’nin gastronomik karakterini deneyimletiyoruz.</p>
<p><strong>Mutfağınızda yerel üreticilere ve sürdürülebilirliğe ne kadar alan açıyorsunuz peki?</strong></p>
<p>Bir şefin mutfağı aslında tedarik zinciriyle başlar. Biz mümkün olduğunca mevsiminde, doğru kaynaktan gelen ürünlerle çalışmaya önem veriyoruz. Yerel üreticilerle kurulan güçlü bağlar hem kaliteyi artırıyor hem de bölgesel gastronominin devamlılığını sağlıyor. Sürdürülebilirlik bizim için sadece atık yönetimi değil; ürüne verilen değer, doğru kullanım ve mutfakta bilinçli hareket etmektir.</p>
<p>Bir ürünün tamamını değerlendirebilmek, bugünün mutfağında büyük bir şeflik göstergesidir.</p>
<p><strong>Yaz menüsünü hazırlarken bu sezon en çok hangi malzemeler ve teknikler üzerine yoğunlaştınız?</strong></p>
<p>Yaz menüsünde doğanın bize sunduğu lezzetleri ön plana çıkarmak istedik. Mevsim sebzeleri, taze otlar, deniz ürünleri ve daha hafif pişirme teknikleri üzerinde durduk.</p>
<p>Izgara, düşük ısıda pişirme, marine etme ve doğal aromaları koruyan teknikler yaz döneminde çok değerli. Yazın güçlü tarafı aslında sadeliğidir. İyi bir ürün, doğru zamanda toplandığında fazla müdahaleye ihtiyaç duymaz.</p>
<p><strong>Her şefin “Benim hikâyem bu tabakta saklı” dediği bir imza tabağı vardır. Sizin Divan Çukurhan menüsünde sizi en iyi anlatan tabağınız hangisi?</strong></p>
<p>Benim imzam; gösterişten çok dengeyi, karmaşadan çok netliği, teknikten çok lezzeti öne çıkaran tabaklardır. Çünkü iyi yemek kendini anlatmak için yüksek sesle konuşmaz; doğru yapıldığında zaten hatırlanır. Bütün bu başlıklar sıralandığın da “Sütte Levrek Poşe” benim imza yemeğimdir diyebilirim.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/mutfagin-dili-evrenseldir-86836</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/3/6/1280x720/iyi-bir-mutfagin-dili-evrenseldir-1788503211.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Başkentin tarihi simgelerinden Divan Çukurhan&#039;ın Executive Chef&#039;i Kadir Sönmezeroğlu ile mutfak felsefesinden yaz menüsüne, sürdürülebilirlikten Türk mutfağının dünyadaki yerine kadar gastronomiye dair pek çok konuyu konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/padel-ozgun-bir-yasam-kulturu-86841</guid>
            <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Padel özgün bir yaşam kültürü</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Uzun yıllardır tenis kültürüyle iç içesiniz. Tenisten padele geçtiğinizde iki spor arasında nasıl bir ritim ve karakter farkı keşfettiniz?</strong></p>
<p><strong>Sara Sarar:</strong> Tenis stratejik yapısıyla güçlü ve disiplinli; padel ise daha hızlı ve tempolu. Dar ve kapalı kortta oyuncular arasındaki iletişim merkeze yerleşiyor. Tenisin köklü geleneğine karşılık padel, spora sosyal bir boyut ekliyor; kort bir buluşma alanına dönüşüyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9a89a05c05d-1788512672.jpg" alt="" width="500" height="626" /></p>
<p><strong>Robin Yayla:</strong> Tenis benim için klasik ve ritüelleri olan bir spor; padel ise dinamik, sosyal ve modern. Kompakt kort, camlar ve oyuncuların yakınlığı farklı bir görsel enerji yaratıyor. İşlerimde hareket, mizah ve beklenmedik ilişkiler önemli olduğu için padel bana doğal bir oyun alanı sundu.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9a8a104cc8a-1788512784.jpg" alt="" width="500" height="667" /></p>
<p><strong>Padel, sportif bir disiplin olduğu kadar yeni nesil bir sosyalleşme biçimi. Bu durum illüstrasyonlarınıza nasıl yansıdı?</strong></p>
<p><strong>RY:</strong> Günlük hayattaki şeylere farklı bakmayı seviyorum. Padeli yalnızca raket, top ve kortla sınırlamadım; çevresindeki insanları, şehri ve enerjiyi de işe kattım. Rekabetten çok eğlenceli ve sosyal tarafını öne çıkardım.</p>
<p><strong>Sarar ve Orange Padel Club’ın yolları nasıl kesişti?</strong></p>
<p><strong>SS:</strong> Padeli ve Orange Padel Club’ın çalışmalarını yakından izliyordum. Padelin Türkiye’de ilgi görmesi ve sporun ötesinde bir kültür yaratması, yeni bir şey üretme fikrini doğurdu. Burak’ın girişimci ruhu ve uzun yıllara dayanan arkadaşlığımız da sürecin sağlam ilerlemesini sağladı.</p>
<p><strong>Burak Eroğlu:</strong> Sarar’ın gündelik modaya daha fazla dokunma vizyonuyla Orange Padel’in genç ve sosyal dünyasının birbirini tamamlayacağını düşündük. Markanın Robin Yayla ile önceki projeleri de bize ilham verdi.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9a89b484530-1788512692.jpg" alt="" width="400" height="400" /></p>
<p><strong>İş birliğinin yaratıcı çerçevesi nasıl oluştu?</strong></p>
<p><strong>SS:</strong> Padelin sosyal hayat ve şehir yaşamıyla kurduğu bağ bize ilham verdi. Sarar’ın 82 yıllık terzilik ve tasarım mirasını padelin yeni nesil karakteriyle harmanladık. Daha önce farklı koleksiyonlarda çalıştığımız Robin’in kendine özgü illüstratif dili, sportif karakteri özgün ve eğlenceli bir görsel dünyaya taşıdı.</p>
<p><strong>RY:</strong> İyi bir iş birliğinde herkesin dünyasının görünür olması önemli. Sarar’ın moda ve üretim deneyimi, Orange Padel’in spor kültürü ve benim görsel dünyam aynı yerde buluştu. Bu üç alanı birbirine bağlayan ortak noktaları aradım. Sonuçta kendi hikâyesi ve görsel dili olan bir koleksiyon ortaya çıktı.</p>
<p><strong>BE:</strong> Tasarımlar giysilerle sınırlı kalmadı, Orange Padel’in duvarlarında da hayat buldu. Amacımız kendi tasarım dili, yaşam tarzı ve kültürü olan bir marka yaratmak.</p>
<p><strong>Koleksiyon için kurduğunuz görsel evrenin çıkış noktası neydi?</strong></p>
<p><strong>RY:</strong> İşlerim genellikle basit bir gözlemle başlıyor: Bir objeye bakıp “Bu başka ne olabilir?” diye düşünüyorum. Padel raketi, top, kort çizgileri ve fileyi İzmir’e ait imgelerle yan yana getirdim. Birbirinden bağımsız iki şeyi buluşturduğunuzda üçüncü ve tamamen yeni bir dünya ortaya çıkıyor.</p>
<p><strong>İzmir Saat Kulesi gibi kente özgü sembollere yer veriyorsunuz. İzmir ile padel arasında nasıl bir ilişki kurdunuz?</strong></p>
<p><strong>RY:</strong> Bir proje belirli bir şehirle ilişki kuruyorsa o şehrin tasarımın içinde gerçekten yaşamasını seviyorum. Bir simgeyi olduğu gibi çizmek yerine kendi dünyama dahil ediyorum. İzmir Saat Kulesi de güzel bir çıkış noktasıydı. Kentin açık hava yaşamı, rahatlığı ve sosyal enerjisiyle padelin karakteri arasında doğal bir bağ var; ikisi de insanları buluşturan, paylaşmaya açık bir kültüre sahip.</p>
<p><strong>BE:</strong> İzmir’in sokaktan ve sosyal yaşamdan beslenen enerjisi, padelin burada hızla karşılık bulmasını sağladı. Urla’da yalnızca kortlardan oluşan bir tesis değil, yaşayan bir topluluk alanı yaratmak istedik. Saat Kulesi de şehirle bağımızı simgeliyor.</p>
<p><strong>İzmirliler padeli sevdi mi? Diğer şehirlerle kıyasladığınızda nasıl bir fark görüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>BE:</strong> Kesinlikle sevdi. Bölge insanının yeni deneyimlere açıklığı ilgiyi büyüttü. Vizyonumuz yalnızca bir kulüp açmak değil, İzmir’i Türkiye’de padelin başkenti yapmaktı. Urla’daki model yeni yatırımlara öncülük etti; Westpark da kortları, sosyal alanları, akademisi ve organizasyonlarıyla bu vizyonun karşılığı oldu.</p>
<p><strong>İllüstrasyonları giysi üzerinde görmek nasıl farklı bir yaratıcı süreç gerektirdi?</strong></p>
<p><strong>RY:</strong> Bu kez tuvaliniz hareket ediyor. Ekranda kompozisyonu tek açıdan kontrol edebilirsiniz; giyside ise insan yürüdüğünde, oturduğunda ya da kolunu hareket ettirdiğinde çizim de değişiyor. “Bu çizim güzel mi?” sorusundan çok, “Bu parçanın üzerinde nasıl yaşayacak?” diye düşünüyorsunuz. İllüstrasyon, sabit bir görüntüden çıkıp hareketle yaşayan bir şeye dönüşüyor.</p>
<p><strong>Sarar’ın terzilik mirasıyla çağdaş ve modern çizgiler arasında nasıl denge kuruldu?</strong></p>
<p><strong>SS:</strong> Köklü mirasımızı ve üretim kalitemizi korurken bugünün yaşamına karşılık vermek temel noktaydı. Terzilik anlayışımızdan ödün vermeden konforlu, gündelik hayata uyum sağlayan bir yaklaşım benimsedik. Çizimlerin parçanın karakteriyle bütünleşmesine önem verdik; üretimde giysinin formuna ve kullanım alanına göre uyarlamalar yaptık.</p>
<p><strong>RY:</strong> Bir yanda Sarar’ın terzilik geleneği, diğer yanda benim çağdaş, minimal ve eğlenceli dilim var. Bu kontrast beni heyecanlandırdı; farklılığımız özgünlüğümüz oldu. Ekranda çalışan bir fikir kumaşta aynı sonucu vermeyebiliyor. Ölçek, yerleşim, dikişler, kıvrımlar ve hareket devreye giriyor. Bu nedenle bazı çizimleri yeniden ölçeklendirdik, bazılarının yerini değiştirdik.</p>
<p><strong>Performans giyimi ile gündelik stil arasındaki sınır giderek siliniyor. Spor giyimin şehir yaşamındaki karşılığı nedir?</strong></p>
<p><strong>SS:</strong> Sporun modayı yönlendiren etkisi yeni değil. Polo yakanın günlük gardıroba, basketbol ayakkabılarının sahadan sokağa taşınması bunun örnekleri. Yaşam ritmi değiştikçe kıyafetlerden hareket özgürlüğü, konfor ve çok yönlülük bekleniyor. Biz de padelin enerjisini kortun dışına taşıyan doğal bir geçiş kurduk.</p>
<p><strong>BE:</strong> Oyuncular maçtan sonra aynı kıyafetlerle günlük hayatlarına devam ediyor. Ürünlerin sahada hareket özgürlüğü sunarken kort dışında da kullanılabilmesi gerekiyor. Koleksiyondan bir parçayı İzmir sokaklarında görmek, markanın bir yaşam tarzına dönüştüğünün göstergesi.</p>
<p><strong>Padeli yaratıcı sektörler açısından cazip kılan özellikler neler?</strong></p>
<p><strong>SS:</strong> Padel hem bir spor hem de özgün bir yaşam kültürü. Kort mimarisinden oyuncuların stiline kadar pek çok görsel ve kültürel unsur, moda, sanat ve tasarım için zengin bir ilham alanı yaratıyor.</p>
<p><strong>RY:</strong> Görsel kodları henüz kalıplaşmadı. Tenis gibi köklü sporlarda hazır bir estetik var; padel ise kendi kültürünü yeni oluşturuyor. Moda, sanat, müzik ve sosyal hayatla rahatça yan yana gelebilmesi onu çekici kılıyor.</p>
<p><strong>BE:</strong> Padel, kendi kurallarını yazan bir ekosistem. Kortun renkleri, cam yüzeyler, raketlerin formu ve hızlı ritmi güçlü estetik unsurlar. Kapsayıcı yapısı sayesinde yaratıcı iş birlikleri gerçek bir toplulukla temas ediyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/padel-ozgun-bir-yasam-kulturu-86841</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/4/1/1280x720/padel-ozgun-bir-yasam-kulturu-1788504660.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Korttan sokağa taşan yeni ritim: Padelin sosyal enerjisi, Sarar’ın 82 yıllık terzilik mirası ve Robin Yayla’nın modern çizgileriyle buluştu. Sara Sarar, Robin Yayla ve Orange Padel’in kurucusu Burak Eroğlu, İzmir’den doğan iş birliğinin spor, moda ve kent yaşamı arasında kurduğu bağı anlatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/sessiz-gucun-yeni-zirvesi-e-range-rover-86827</guid>
            <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Sessiz gücün yeni zirvesi e-Range Rover</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Geleneksel, otoriter SUV algısını elektrifikasyonla yeniden tanımlayan Range Rover Electric, modern lüksü yalnızca bir ulaşım biçimi değil, bir “iç huzur” olarak sunuyor. Markanın ürün stratejisine yeni yönler veren Genel Müdür Martin Limpert’in ifadesiyle bu, 56 yıllık mirasın doğal evrimi. “Redüktif tasarım, huzurlu bir sığınak hissi veren sessiz kabin, ‘sihirli halı’ sürüş konforu ve yüzeylerin üzerinde süzülme hissi” gibi temel DNA unsurları, elektrikli güç aktarma organıyla ideal uyum yakalıyor. Elektrikli sistem, kabin içini 7 desibel daha sessiz hale getiriyor; akustik mühendisliğinde bu devasa bir fark. Tıpkı televizyonun açık olduğu bir oturma odasıyla bir kütüphane arasındaki fark gibi…</p>
<p>Fark yaratmayan, zaten farkın ta kendisi olan Range Rover Electric, artık ayrıcalıklı bir grubun başrol oyuncusu. Geleneksel SUV kalıplarının ötesinde, yalın zarafetle biçimlendirilmişti. Gaydon test merkezindeki sürüşlerimizin ardından ise onu elektrikli gücüyle daha sessiz, teknolojisiyle şaşırtıcı, konforuyla şımartan, modern lüksün vücut bulmuş hali olarak yorumlayabiliyoruz. 60 bin saat ve 1,5 milyon km’lik prototip test sürecinde jantlarının altına Kuzey Kutup Dairesi’nin buzlarını, Orta Doğu’nun kızgın kumlarını, Eastnor Castle’ın çamurlu yollarını ve Goodwood’un klas pistlerini alan bu araç, 300 yeni patentiyle de markanın “her Range Rover’ı bir öncekinden daha iyi yapma” anlayışının güçlü bir kanıtı.</p>
<p>MLA-Flex platformu üzerine geliştirilen Range Rover Electric, alüminyum yoğunluklu yapısı ve akıllıca konumlandırılmış 344 prizmatik hücreli 118,5 kWh NMC bataryası sayesinde yaklaşık 2,8 tonluk ağırlığına rağmen asla hantal hissettirmiyor. Mühendislik felsefesinde maksimum güç peşinde koşmak yerine denge tercih edilmiş. 800-1000 HP gibi ekstrem rakamlar, daha ağır bir batarya ve dolayısıyla çekme kapasitesiyle arazi kabiliyetinden ödün vermek anlamına gelirdi. Bu nedenle ön ve arka akstaki iki 240 kW’lık senkron e-motor, toplamda 405 kW (550 HP) güç ve 850 Nm tork üretirken, 800 V mimarisiyle 531 km menzil hedefleniyor. Mühendisler, yüzde 24 daha yüksek verimlilik ve yüzde 20 daha fazla torkla enerji mimarisini optimize ederek lüks anlayışında yeni bir yaklaşım benimsemiş: fazlasıyla değil, tam kararında…</p>
<p>Range Rover Sport’tan uyarlanan ikiz odacıklı havalı süspansiyon ve gelişmiş adaptif amortisörler, gövde kontrolünü adeta bir sanat formuna dönüştürmüş. Bataryanın ağırlık merkezini 88 mm aşağı çekmesiyle aktif denge çubuklarına ihtiyaç duyulmadan hem asfalt hem de arazi koşullarında üstün denge sağlanıyor. Çekiş yönetim sisteminin torku dört tekerlek arasında dağıtma süresi 50 milisaniye; Terrain Response ise patinaj ihtimalini 50 milisaniyede fark edip yalnızca 1 milisaniyede müdahale ediyor. Bu, geleneksel sistemlere göre yüz kat daha hızlı bir tepki. Kayalık tırmanışta yalnızca güç pedalını kullanarak ilerlemek mümkün; düşük vitese geçmeye veya herhangi bir ayarı değiştirmeye gerek kalmıyor. Sürtünmesiz, zahmetsiz… Yaklaşma açısı 34,7 derece, ayrılma açısı 29 derece, tırmanma kapasitesi 45 derece, iniş açısı 35 derece ve su geçiş derinliği 900 mm. Tüm bu değerler içten yanmalı kardeşiyle aynı. Yerden yükseklik 260-290 mm aralığında; tek pedal off-road sürüş desteği ise arazideki kontrolü daha da sezgisel kılıyor. Arka aksın 7,3 derece açılanması da manevraları kolaylaştırıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9a57544ed89-1788499796.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p>Kabin içindeki değişim ise minimal tutulmuş. Fiziksel klima kontrolleri yerini dokunmatik arayüze bırakmış olsa da sadeliğin arkasında büyük bir mühendislik yatırımı var. ThermAssist adlı yeni nesil termal yönetim sistemi, 700 farklı adaptif ayarla kabini -15 °C’de verimli biçimde ısıtırken +50 °C çöl sıcaklığında da bataryayı optimum seviyede tutuyor. Geliştirilmiş ısı pompası, JLR’ın ilk elektriklisi I-Pace’e göre yüzde 40 daha verimli çalışıyor. Lüks deneyiminde Air Purification Pro sistemi kabin havasını iyileştirirken, Body and Soul koltuk teknolojisi transdüserler aracılığıyla akustik deneyimi vücutta hissedilebilir kılıyor. Elektrikli aktarma sisteminin bir kısmı bagaj zemini altında konumlanmış, ancak iç hacimden feragat edilmemiş. Özellikle uzun aks aralıklı versiyonda arka koltuk konforu Bentley veya Rolls-Royce düzeyine yaklaşmış. Bagaj hacmi 598 litre, ancak frunk sunulmuyor. Tek gerçek sorun, çamurlu bir doğa kaçamağından sonra şarj kablosunu nereye koyacağınızı düşünmek olabilir.</p>
<p>Tasarımda “biz elektrikliyiz” diye bağırmak yerine ince detaylarla yetinilmiş. Kapalı ön ızgara, optimize edilmiş aerodinamik detaylar ve jant göbeğinde SV modelleriyle aynı boyut ve fontta kullanılan özel EV imzası… “Hype” tasarım öğelerinden kaçınan, köklerine sadık bir lüks anlayışı yansıtılmış. Tedarik zincirinde ise tek bir batarya hücresi tedarikçisine bağımlı kalmama stratejisi benimsenmiş; modül montajı kendi tesislerinde gerçekleştirilerek esneklik korunmuş.</p>
<p>Range Rover, “push”, yani hacim dayatma yerine “pull”, yani arzu yaratıp müşteriyi çekme modelini uyguluyor. Üretim kısıtlı tutularak arzu edilirlik üst seviyede korunuyor. Bu sürdürülebilirlik hamlesiyle genç kitlenin de markaya çekilmesi hedefleniyor. SV Ultra’da deri yerine Ultrafabrics ve Kvadrat kumaşlar, geri dönüştürülmüş alüminyum, okyanus plastiklerinden üretilmiş paspaslar ve geri dönüştürülmüş kauçuk lastikler sunuluyor.</p>
<p>2030 yılına kadar her Range Rover modelinin tam elektrikli versiyonu gelecek. Mevcut büyük modeller MLA platformunun esnek yapısıyla içten yanmalı, hibrit ve elektrikli seçenekler sunarken, yeni Electric Modular Architecture (EMA), “BEV-first” felsefesiyle geliştiriliyor.</p>
<p>Yollara bu yıl sonunda çıkacak Range Rover Electric bir devrim değil; kendi efsanesinin akışı içinde gerçekleşen bir rafineleşme. Elektrifikasyon bu ikonik markayı değiştirmemiş, onu daha sessiz ve daha zarif kılmış. Geleneksel V8 karakteri artık sessiz ama bir o kadar etkileyici bir formda karşımızda.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/sessiz-gucun-yeni-zirvesi-e-range-rover-86827</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/2/7/1280x720/sessiz-gucun-yeni-zirvesi-e-range-rover-1788499847.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Range Rover Electric, 56 yıllık mirasını tam elektrikli güç aktarma sistemiyle buluştururken sessizlik, konfor ve arazi kabiliyetinden ödün vermiyor. Gaydon’daki ilk sürüş, markanın elektrikli lüksü bir devrimden çok kendi DNA’sının doğal evrimi olarak yorumladığını gösteriyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/tastan-denize-uzanan-tarih-86826</guid>
            <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Taştan denize uzanan tarih</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu hafta rotamızı Lykia’nın en etkileyici köşelerinden Demre, Myra, Andriake ve Kekova’ya çeviriyoruz. Fethiye çevresi yazısında Lykia’nın batı kapısına bakmıştık. Bu kez daha doğuya, Lykia’nın dini, ticari ve denizcilik hafızasının yoğunlaştığı bir bölgeye gidiyoruz.</p>
<p>Demre çevresi, Lykia’yı tek bir başlıkla anlatmanın zor olduğunu gösteren yerlerden biridir. Myra kaya mezarları ve tiyatrosuyla anıtsal Lykia’yı, Aziz Nikolaos Kilisesi Bizans ve Hıristiyanlık mirasını, Andriake liman ticaretini, Kekova ise denizle iç içe geçmiş arkeolojiyi anlatır.</p>
<p>Bu rota iki gece üç gün planlanırsa rahat gezilir. İlk gün Myra ören yeri ve Aziz Nikolaos Kilisesi’ne, ikinci gün Andriake Limanı ve Likya Uygarlıkları Müzesi’ne, üçüncü gün Kekova, Üçağız ve Simena’ya ayrılabilir. Erken başlayıp iyi planlanırsa iki güne de sıkıştırılabilir.</p>
<p><strong>KAYA YÜZEYİNDE </strong><strong>BİR ÖLÜLER ŞEHRİ</strong></p>
<p>İlk güne Demre’de Myra ile başlanmalı. Bugünkü Demre ilçe merkezi ve çevresinde yer alan Myra, Lykia dönemi kaya mezarları, büyük tiyatrosu ve Aziz Nikolaos Kilisesi’yle tanınır. Antik dönemde Lykia’nın en önemli uluslararası ticaret merkezlerinden biriydi.</p>
<p>Myra’nın gelişiminde Demre Çayı, yani antik Myros önemli rol oynamıştır. Nehir, deniz ticaretini kolaylaştırmış; fakat korsan baskınlarına da açık bir yol yaratmıştır. Myralılar bu yüzden limanları Andriake’de nehrin ağzına zincir çekerek baskınları engellemeye çalışmıştır. Bugün deniz Myra’dan daha uzaktadır; çünkü alüvyon dolgular kıyı çizgisini değiştirmiştir.</p>
<p>Myra’nın en çarpıcı görüntüsü kaya mezarlarıdır. Mezarlar kaya yüzünde neredeyse bir yerleşim dokusu gibi planlanmıştır. Karşıdan bakıldığında, yamaçta kurulmuş bir kent izlenimi verir. Lykia kaya mezarları burada yalnız ahşap ev mimarisinin taşa aktarımı değildir; bir ‘ölüler kenti’ anlayışı da vardır.</p>
<p>Mezarların çoğu İÖ 4. yüzyılın ilk yarısına tarihlenir. Bazıları tapınak cepheli, bazıları ev tipindedir. İçlerinde mezar odaları ve yatak düzenleri bulunur. Bazı cephelerdeki kabartmalar, aile hafızasını ve yerel inanç dünyasını yansıtır. Bitkiler arasından çıkan tanrıça figürü, Myra’nın adını çağrıştıran mersin ağacıyla ve yerel tanrıça imgesiyle ilişkilendirilir.</p>
<p><strong>LYKİA’NIN EN YÜKSEK </strong><strong>KAPASİTELİ TİYATROSU</strong></p>
<p>Myra Tiyatrosu, Lykia’nın en yüksek kapasiteli tiyatrosudur. Yaklaşık 11.500 kişiye hizmet edebilen yapı, hem Helenistik hem Roma özellikleri taşır. Kayalık yamaca oturan caveası, tonozlu alt yapıları ve zengin sahne süslemeleriyle bölgenin en görkemli tiyatrolarından biridir.</p>
<p>Sahne binasında tanrıça, mitolojik figür, maske ve girland kabartmaları yer almıştır. Tiyatrodaki yazıtlar da kentin ticari gücünü gösterir. Myra’nın Lykia Birliği’ne ödediği verginin Kaunos’tan yüksek olması, kentin önemini ortaya koyar.</p>
<p>Günün ikinci büyük durağı Aziz Nikolaos Kilisesi’dir. Myra, Aziz Nikolaos’un yaşadığı ve piskoposluk yaptığı kent olarak tanınır. İS 4. yüzyılda burada yaşayan Nikolaos, cömertliği ve mucizeleriyle ünlenmiş; zamanla dünyanın birçok yerinde Noel Baba figürüne dönüşen geleneğin kaynağı olmuştur.</p>
<p>Aziz Nikolaos Kilisesi, birçok yapı evresine sahip önemli bir Bizans yapısıdır. Mozaikleri, freskleri, apsisi ve Nikolaos’un yaşamını anlatan sahneleriyle Myra’nın dini önemini bugüne taşır.</p>
<p><strong>ANDRİAKE VE LİKYA </strong><strong>UYGARLIKLARI MÜZESİ</strong></p>
<p>İkinci gün Andriake’ye ayrılmalı. Myra’nın deniz tarafındaki asıl ticaret ve savunma noktası Andriake Limanı’dır. Helenistik ve Roma dönemlerinde gelişen liman ticareti, kuleler, depolar, agora, su yapıları ve liman düzeniyle korunmuştur.</p>
<p>Andriake’deki en dikkat çekici yapılardan biri Granarium’dur. Hadrianus döneminde yapılan bu büyük hububat deposu, bugün Likya Uygarlıkları Müzesi olarak düzenlenmiştir. Böylece ziyaretçi, liman kentinin içinde hem yapının kendisini hem de Lykia uygarlığının arkeolojik mirasını birlikte görür.</p>
<p>Bu müze rotaya mutlaka eklenmelidir. Myra’da kaya mezarları ve tiyatroyu gördükten sonra, Andriake’deki müze Lykia’yı daha geniş bir çerçeveye oturtur. Dağ kentleri, limanlar, ticaret, mezar gelenekleri ve bölgesel kimlik burada daha anlaşılır hale gelir.</p>
<p>Liman yerleşiminde agora, dükkânlar, sarnıç, su kanalları, liman caddesi, gemi barınakları ve gözetleme kulesi gibi kalıntılar da görülür. Bu alan, Lykia’nın güçlü bir deniz ticareti ağına sahip olduğunu hatırlatır.</p>
<p>Andriake’nin en özel buluntularından biri sinagog kalıntısıdır. Burada bulunan menorah levhası, şofar, hurma dalı ve adak yazıtları, Lykia’da Yahudi varlığına ilişkin önemli kanıtlar sunar. Bu keşif, Hıristiyanlığın güçlü olduğu Myra çevresinde, İS 5. yüzyılda Yahudi cemaatinin de var olduğunu gösterir.</p>
<p>Günün sonunda Demre’de kalınabilir ya da zaman uygunsa Üçağız yönüne geçilebilir.</p>
<p><strong>KEKOVA VE SİMENA: </strong><strong>BATIK KENTTEN KALEYE</strong></p>
<p>Üçüncü gün Kekova’ya ayrılmalı. Kekova aslında Üçağız ve Kale köylerinin karşısında yer alan ince uzun bir adadır; ama bugün bu ad, ada çevresindeki köyleri, koyları ve antik kalıntıları kapsayan daha geniş bir bölge için kullanılır. Kekova Adası ve çevresindeki doğal ve arkeolojik alanlar koruma altındadır.</p>
<p>Kekova’yı özel kılan en önemli özellik, adanın kuzeybatı kıyılarındaki batık kent kalıntılarıdır. Doliche ya da Dolichiste adıyla bilinen yerleşimin bazı bölümleri depremlerle su altında kalmış, bugün su yüzeyinden görülebilir hale gelmiştir.</p>
<p>Tersane Koyu, Bizans dönemi bazilika apsisi ve yoğun arkeolojik kalıntılarıyla tekne rotasının önemli duraklarından biridir. Burada tarih ve deniz iç içedir.</p>
<p>Kale köyü ise antik Simena ile özdeşleştirilir. Lykia ve Roma kalıntılarıyla iç içe yaşayan bu yerleşimde, sığlıkta duran Lykia lahti bölgenin simge görüntülerinden biridir. Kaleye çıkıldığında küçük tiyatro, sarnıçlar, nekropolis, kaya mezarları ve Kekova manzarası birlikte görülür.</p>
<p><strong>BU ROTAYI ÖZEL </strong><strong>YAPAN ŞEY NE?</strong></p>
<p>Bu rotayı özel yapan şey, Lykia’nın farklı yüzlerini aynı coğrafyada buluşturmasıdır. Myra kaya mezarları ve tiyatrosuyla anıtsal Lykia’yı anlatır. Aziz Nikolaos Kilisesi, bölgenin Hıristiyanlık tarihindeki önemini gösterir. Andriake ve Likya Uygarlıkları Müzesi, liman ticaretini ve Lykia kimliğini daha geniş bir bağlama yerleştirir. Kekova ve Simena ise denizle arkeolojinin nasıl iç içe geçebileceğini gösterir.</p>
<p>Lykia’yı anlamak için yalnız kaya mezarlarına bakmak yetmez. Bir limanın deposu, bir kilisenin freski, bir sinagog levhası, su altında kalmış bir kent ve bir kıyı köyündeki lahit aynı büyük hikâyenin parçalarıdır.</p>
<p><strong>LEZZETLER</strong></p>
<ul>
<li>Demre çevresinde balık ve deniz ürünleri<br />• Seracılık ürünleri ve taze sebzeler<br />• Narenciye, portakal ve limon<br />• Yerel bal ve reçeller<br />• Üçağız ve Kale çevresinde deniz kıyısı sofraları</li>
</ul>
<p><strong>DEMRE, MYRA VE KEKOVA ROTASI</strong></p>
<ul>
<li><strong><em>Myra:</em></strong> Kaya mezarları ve Lykia’nın en büyük tiyatrosu<br />• <strong><em>Aziz Nikolaos Kilisesi:</em></strong> Bizans mirası ve Noel Baba geleneği<br />• <strong>Andriake:</strong> Myra’nın limanı ve ticaret merkezi<br />• <strong><em>Likya Uygarlıkları Müzesi:</em></strong> Granarium içinde Lykia mirası<br />• <strong><em>Andriake Sinagogu:</em></strong> Lykia’da Yahudi varlığına dair önemli kanıt<br />• <strong><em>Kekova:</em></strong> Batık kent ve koruma altındaki kıyı alanı<br />• <strong><em>Simena:</em></strong> Kale, küçük tiyatro, lahitler ve Kekova manzarası</li>
</ul>
<p><strong>PRATİK BİLGİ</strong></p>
<p><strong>Rota</strong></p>
<ol>
<li><strong>gün:</strong> Demre, Myra kaya mezarları, Myra Tiyatrosu, Aziz Nikolaos Kilisesi</li>
<li><strong>gün:</strong> Andriake Limanı, Likya Uygarlıkları Müzesi, sinagog kalıntısı, Demre veya Üçağız</li>
<li><strong>gün:</strong> Kekova tekne gezisi, Simena/Kale, Üçağız, dönüş</li>
</ol>
<p><strong>Süre</strong><br />2 gece 3 gün idealdir. Erken başlayıp iyi planlanırsa 2 güne de sıkıştırılabilir.</p>
<p><strong>Ne zaman gitmeli?<br /></strong>İlkbahar ve sonbahar en rahat dönemlerdir. Yazın ören yerleri sabah erken gezilmeli, tekne gezisi için hava ve deniz durumu kontrol edilmelidir.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/tastan-denize-uzanan-tarih-86826</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/2/6/1280x720/tastan-denize-uzanan-tarih-1788499607.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bir kentin kayalara oyduğu mezarlar, bir limanın taşıdığı tahıl, bir kilisenin koruduğu hafıza ve denizin altında kalan bir kent… Demre, Lykia tarihinin birbirinden farklı katmanlarını aynı rotada buluşturuyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
