<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/cornetto-bu-yazin-parcasini-genclerle-birlikte-yazdi-84252</guid>
            <pubDate>Fri, 31 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Cornetto, bu yazın parçasını gençlerle birlikte yazdı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Yaz şarkılarının dünyası genellikle bellidir: Biraz güneş, biraz deniz, akılda kalıcı bir nakarat ve mümkünse dinleyeni daha ilk saniyelerde ayağa kaldıracak bir ritim. Aşk varsa da çoğunlukla hafif, heyecanlı ve mutlu sonludur. Fakat bu yaz Cornetto’nun mikrofonu doğrudan dinleyiciye uzatmasıyla ortaya çıkan parçalar, yaz aşklarının her zaman reklamlardaki kadar pürüzsüz ilerlemediğini hatırlattı.</p>
<p>Google Gemini’ın yaratıcı süreçte eşlik ettiği Senin Yaz Parçan projesine 12 bini aşkın kişi katıldı. Dinleyiciler ilk karşılaşmalarını, yarım kalan hikayelerini, söyleyemedikleri cümleleri ve unutamadıkları vedaları anlattı. Ortaya güneşli bir yaz gününden çok, gün batımından sonra tek başına eve dönerken dinlenecek parçalara benzeyen kolektif bir duygu çıktı. Çünkü gelen çalışmaların yarısından fazlası kavuşamayan aşkları, ayrılıkları ve acı sonları anlatıyordu. Belki de şaşırtıcı olan gençlerin kalbinin kırık olması değil, yaz şarkılarında bu kırgınlığa ne kadar az yer verilmiş olmasıydı.</p>
<p><strong>BU YAZIN PARÇASINDA GERÇEK BİZ VARIZ</strong></p>
<p>Yıllar boyunca yazın gelişini yalnızca takvimden ya da hava sıcaklığından değil, televizyonda ve radyoda dönmeye başlayan o tanıdık dondurma reklamlarından da anladık. Cornetto Yalın’dan Hande Yener’e, Murat Boz’dan Aleyna Tilki, Güneş ve Sefo’ya kadar ana akım popun farklı dönemlerine damga vuran isimlerle çalışarak kendine ayrı bir yaz şarkısı geleneği oluşturdu. Bu geleneğin formülü de çoğu zaman işe yarıyordu: Güçlü bir yıldız, kolay hatırlanan bir melodi, birkaç dinlemede dile yerleşen bir nakarat ve yazın enerjisini taşıyan bir klip.</p>
<p>Bu yıl ise yaz parçasının merkezinde tek bir sanatçının hikayesi yerine binlerce insanın yaşadığı farklı aşklar vardı. Bir anlamda dinleyici yalnızca parçayı açan, paylaşan ya da çalma listesine ekleyen kişi olmaktan çıktı; parçanın hammaddesini sağlayan yaratıcı ortaklardan birine dönüştü. Bir dondurma markası ‘bu senenin yaz parçasını kim yapar, teknoloji bu sürecin neresinde durur ve binlerce farklı hikaye tek bir müzikal dünyada nasıl buluşur’ gibi sorulara da yanıt buldu.</p>
<p><strong>YAPAY ZEKA İLE  GENÇLERİN YAZ HİKAYELERİ MÜZİK PARÇALARINA DÖNÜŞTÜ </strong></p>
<p>Projede katılımcılar Cornetto’nun chatbotu üzerinden sürece dahil oldular. Hazır bir yaz parçası olanlar çalışmalarını sisteme yükledi; nereden başlayacağını bilemeyenler ise Google Gemini'nin Cornetto’ya özel hazırladığı linke gelerek  aşk hikayelerini sözlere, nakaratlara ve müzikal fikirlere dönüştürdü.</p>
<p>Google Gemini, bu projede gençlerin aşkhikayelerini ve duygularını müzik parçalarına dönüştürmelerini kolaylaştıran bir araç olarak projede yer aldı. Kullanıcıların paylaştığı hikayeler, Gemini üzerinden müzik parçalarına dönüştü ve ortaya çıkan içerikler doğrudan değerlendirmeye alındı.</p>
<p>Projenin çıkış noktası ise teknolojinin insan yaratıcılığının yerine geçmesi değil; gençlerin anlatmak istedikleri duyguları ifade etmelerini kolaylaştırmaktı. Çünkü bir hikâyenin müzik parçasına dönüşmesinde asıl değer, insanların kendi deneyimlerini, hislerini ve yaz anılarını yaratıcı bir biçimde ortaya koyabilmesinde yatıyor.</p>
<p>Böylece Google Gemini, binlerce farklı duygunun görünür hale gelmesine katkı sağlarken, Cornetto da gençlerin kendi hikâyelerinden doğan yaz parçalarını marka deneyiminin merkezine taşıdı.</p>
<p><strong>YAZ AŞKI GERÇEKTEN HER ZAMAN TATLI MI?</strong></p>
<p>Projenin en ilginç tarafı kullanılan teknoloji kadar, 12 binden fazla kişinin anlattıklarının birbirine benzeyen noktalarıydı. Katılımcıların büyük bölümü mutlu başlangıçlardan çok yarım kalan ilişkileri, vedaları ve bir türlü gerçekleşmeyen kavuşmaları yazdı. Pop müzik aslında kalp kırıklığına hiç yabancı değil. Hatta dönüp baktığımızda en uzun ömürlü yaz şarkılarından bazılarının neşeli düzenlemelerin altında oldukça hüzünlü sözler taşıdığını görürüz. İnsan bazen üzgünken dans etmek, ayrılığı anlatan bir nakaratı arkadaşlarıyla birlikte bağırarak söylemek ister.</p>
<p>Senin Yaz Parçan projesinden çıkan sonuç da biraz bunu anlatıyor. Yazın enerjik olması, herkesin hikayesinin mutlu ilerlediği anlamına gelmiyor. Bazı yazlar yeni bir aşkla, bazıları ise aylar sonra hâlâ dinlenen bir ayrılık şarkısıyla hatırlanıyor. Cornetto’nun yıllardır kullandığı Tatlı Son söylemini Acı Son olarak yeniden yorumlaması da bu nedenle yalnızca kelime oyunundan ibaret kalmıyor. Kampanyadan çıkan gerçek bir dinleyici içgörüsünü hem iletişim fikrine hem de fiziksel ürüne taşıyor. Tatlı ve meyvemsi başlayan ürünün külahın dibindeki acı tatla sona ermesi, katılımcıların anlattığı aşk hikayelerinin yenilebilir bir metaforuna dönüşüyor.</p>
<p><strong>YAZ PARÇASININ HİKAYESİ KLİPLE TAMAMLANDI</strong></p>
<p>Projenin finalinde seçilen yaz parçası, sonu ayrılıkla biten bir uzak mesafe ilişkisinden ilham alıyordu. Bu parça için hazırlanan klip de <strong>Acı Son</strong> fikrini görsel olarak devam ettirdi. Klip, ilk bakışta tanıdık bir Cornetto yaz aşkı anlatısı gibi başlıyor: Mevsimin enerjisi, romantik karşılaşmalar ve her şeyin güzel biteceğine dair o alışıldık his… Ancak finalde gelen sürpriz, hikayenin yönünü değiştirerek kampanyanın temel fikrini görünür kılıyor.</p>
<p>Bu tercih önemli. Çünkü proje kapsamında ortaya çıkan binlerce <strong>yaz parçası</strong> yalnızca dijital ortamda kalan bir kampanya olarak değil; kampanyanın iletişimine, ürün dünyasına ve klibine ilham veren yaratıcı sürecin bir parçasına dönüşüyor. Böylece dinleyicinin anlattığı kişisel deneyim, yaratıcı ekibin yorumuyla da izlenebilir bir esere dönüşüyor.</p>
<p>Belki de bu yazın asıl hikayesi tam olarak burada saklı. Binlerce farklı duygu ve deneyim, kullanıcıların kendi oluşturduğu yaz parçalarında karşılık bulurken; Cornetto da bu içerikleri <strong>"Acı Son"</strong> yaklaşımıyla yeniden yorumlayarak yazın yalnızca mutlu sonlardan değil, acı tatlı hikâyelerden de beslendiğini hatırlatıyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/cornetto-bu-yazin-parcasini-genclerle-birlikte-yazdi-84252</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/5/2/1280x720/cornetto-bu-yazin-parcasini-genclerle-birlikte-yazdi-1785397968.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Cornetto’nun Senin Yaz Parçan projesinde 12 bini aşkın aşk hikayesi, Google Gemini işbirliğiyle  binlerce farklı yaz parçasına dönüştü.. Sonuç, kırılan kalpler, hüzünlü biten hikayeler gençlerin sesi oldu: “Aşkta acı sonlar da vardır…” ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/suyun-icinde-hic-olmadigi-kadar-ozgurum-84243</guid>
            <pubDate>Fri, 31 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Suyun içinde hiç olmadığı kadar özgürüm</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Derinlikler onun için yalnızca bir yarış alanı değil; dinginliğin, odaklanmanın ve kendini yeniden keşfetmenin adresi. Kaş'ta düzenlenen Serbest Dalış Deniz Açık Su Türkiye Şampiyonası'nı iki altın madalyayla tamamlayan milli serbest dalışçı ve dünya rekortmeni Şahika Ercümen, yıllardır sürdürdüğü istikrarlı performansıyla başarılarına bir yenisini daha ekledi. Rekorlarla dolu kariyerine rağmen her dalışı aynı disiplin ve kararlılıkla değerlendiren Ercümen, suyun altındaki dünyada edindiği deneyimlerin yalnızca sporculuğunu değil, hayata bakışını da şekillendirdiğini söylüyor.</p>
<p><strong>Çocukluğunuzda yaşadığınız sağlık sorunları sizi denizle tanıştırıyor… O dönem sadece bir tedavi yöntemi olan su, ne zaman hayatınızın en büyük tutkusu haline geldi?</strong></p>
<p>Evet, çocukluğumda astım ve alerjiyle mücadele ederken, okul gezisi sırasında sualtı sporları ile tanıştım ve sağlığıma çok iyi geldi. Aslında suyun altına ilk girdiğim anda bunu hissetmiştim; hep diyorum ki benim için hayat ilk nefes aldığımda değil ilk nefesimi tuttuğumda başladı.</p>
<p><strong>Ve artık su sizin ikinci yuvanız…</strong></p>
<p>Suyun içinde hiç olmadığım kadar özgürüm. Dünyevi sığ konuların olmadığı koskoca derin mavi bir derinlik. Dışarıdan bakıldığında zorlu bir ortam gibi görünse de, deniz benim evim. Orada sadece doğa ve ben varım.</p>
<p><strong>Derinlerde korku ve paniği kontrol etmeyi nasıl başarıyorsunuz? </strong></p>
<p>Serbest dalışta en önemli şey zihni sakin tutabilmek. Bunun için sadece fiziksel değil, zihinsel olarak da hazırlanıyorum. Nefes egzersizleri, meditasyon ve yılların verdiği deneyim sayesinde odağımı korumaya çalışıyorum. Çünkü derinlikte en büyük rakibiniz aslında kendinizsiniz.</p>
<p><strong>Dalıştan önce aldığınız o son nefeste zihninizden neler geçiyor? </strong></p>
<p>Aslında hiçbir şey geçmemesini sağlamaya çalışıyorum. O an tamamen anda kalmak ve nefesime ve bedenime güvenmek benim için en önemli şey.</p>
<p><strong>Kariyeriniz boyunca vazgeçmeyi düşündünüz mü hiç?</strong></p>
<p>Tabii oldu! Sakatlıklar, iptal olan organizasyonlar, başarısız geçen denemeler… Ama her zorluk bana yeni bir şey öğretti. Vazgeçmek yerine yeniden başlamayı seçtim. Ve zorlukların ardından her seferinde daha da güçlü kalktım.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a6afc3e1fba1-1785396286.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Yıllardır uluslararası arenada Türkiye'yi başarıyla temsil ediyorsunuz. Bu başarıların perde arkasındaki zorlayıcı süreçler nelerdi?</strong></p>
<p>Özellikle sporcu olarak sponsor bulmak, hazırlık süreçlerini sürdürebilmek ve her zaman limitlerin üzerine çıkmaya çalışmak hiç kolay değildi. Ama ülkemi temsil etmenin verdiği sorumluluk bana her zaman güç verdi.</p>
<p><strong>Kendinizi yıllardır aynı disiplin ve motivasyonla nasıl ayakta tutuyorsunuz?</strong></p>
<p>Başarı benim için bir varış noktası değil. Her yarıştan, her dalıştan sonra yeniden öğrenmeye başlayan bir sporcuyum. Her zaman kendimin daha iyi bir versiyonu olmaya çalıştım. Sanırım beni motive eden şey de hep daha iyisini keşfetme isteği.</p>
<p><strong>Son günlerde ardı ardına başarıları sırtlanmaya devam ediyorsunuz. Dalışlarınızda sizin için en kritik an hangisiydi?</strong></p>
<p>Her dalışta en kritik an, suya girmeden hemen önceki birkaç saniye. O ana kadar bütün hazırlığı yapmış oluyorsunuz. Sonrasında sadece nefesinizi, zihninizi ve enerjinizi doğru yönetmeye güveniyorsunuz.</p>
<p><strong>Bu şampiyonayla birlikte milli takım süreci de şekillendi. Önümüzdeki dönemde yeni bir rekor ya da sizi heyecanlandıran özel bir hedef var mı?</strong></p>
<p>Rekorlar elbette beni heyecanlandırıyor ama asıl hedefim, sporu bir iyilik hareketine dönüştürebilmek. Denizlerin korunması, sürdürülebilirlik ve sosyal sorumluluk projelerinde daha fazla rol almak istiyorum. Çünkü kalıcı iz bırakan şeyin sadece madalyalar değil, yaptığınız katkılar olduğuna inanıyorum.</p>
<p><strong>Son yıllarda dalışlarınız sırasında su altı ekosisteminde sizi en çok endişelendiren değişimler neler oldu?</strong></p>
<p>Maalesef denizlerde kirliliğin ve iklim krizinin etkilerini artık çok daha net görüyoruz. Plastik atıklar, biyoçeşitlilikteki azalma ve deniz yaşamındaki değişimler beni en çok endişelendiren konular. Rekorlar kırmak kadar, denizleri korumak için farkındalık yaratmayı da sorumluluğum olarak görüyorum.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/suyun-icinde-hic-olmadigi-kadar-ozgurum-84243</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/4/3/1280x720/suyun-icinde-hic-olmadigi-kadar-ozgurum-1785396395.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Serbest dalışın dünya rekortmeni ismi Şahika Ercümen, Kaş&#039;ta düzenlenen Türkiye Şampiyonası&#039;nda iki altın madalya kazanarak zirvedeki yerini bir kez daha perçinledi. Milli sporcu, şimdi rotasını Dünya Şampiyonası&#039;na çevirirken, motivasyonunu, zihinsel dayanıklılığını ve denizler için yürüttüğü mücadeleyi anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/evreni-kurtarmak-icin-en-yanlis-kahraman-84242</guid>
            <pubDate>Fri, 31 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Evreni kurtarmak için en yanlış kahraman</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Süper kahramanlara ilgi duymak bir zamanlar çocuklukta bırakılması gereken bir merak gibi görülürdü. Bugün Marvel ve DC, Hollywood’un en büyük işlerinden birine dönüşmüş durumda; bu evrenleri yakından tanımak da popüler kültür okuryazarlığının neredeyse doğal bir parçası.</p>
<p>Kahramanlık hikâyeleriyle dalga geçmek de elbette yeni değil. Monty Python, kralları, şövalyeleri ve büyük destanları yıllar önce absürt mizahla ters yüz etmişti. Keanu Reeves ile tanıştığımız <em>Bill &amp; Ted’s Excellent Adventure</em> ise Napolyon’u su parkına, Sokrates’i alışverişe sokmuştu. <em>The Big Bang Theory</em>’nin çizgi romanlar, bilim kurgu filmleri ve süper kahramanlar üzerinden kurduğu mizahın altında da benzer bir yaklaşım vardı. On iki sezon boyunca Leonard, Sheldon, Howard ve Raj’ın bilimsel başarılarını, Nobel hayallerini, aşklarını ve bitmek bilmeyen çizgi roman tartışmalarını izledik.</p>
<p>Stuart Bloom ise hep birkaç adım geride kaldı. Kevin Sussman’ın canlandırdığı çizgi roman dükkânı sahibi, grubun içine hiçbir zaman tam olarak giremedi. Biraz silikti; çoğu zaman başkaları onu küçümsemeden önce kendisiyle dalga geçti. Dükkânı ise yalnızca işi değil, neredeyse bütün hayatıydı. Şimdi evrenin kaderi onun omuzlarında.</p>
<p>Yeni dizi, apokaliptik bir Pasadena’da açılıyor. Şehri zombiler ve dev böcekler basmış; atmosfer yer yer <em>The Last of Us</em>’ı hatırlatıyor. Çizgi romanların konserve yiyeceklerle takas edildiği bu dünyada Stuart, dükkânında hayatta kalmaya çalışırken başka bir gerçeklikten gelen ikinci bir Stuart’la karşılaşıyor. Vakti dar, söyleyecekleri ise hayati önem taşıyor: Bizim Stuart, Sheldon ve Leonard’ın icat ettiği kuantum cihazını bozmuş ve gerçekliklerin birbirine karıştığı büyük bir felaketi başlatmış. Her şeyi eski hâline getirmenin tek yolu Caltech’e dönmek, cihazı bulmak ve yeniden çalıştırmak.</p>
<p>Stuart bu görev sırasında sevgilisi Denise, jeolog Bert ve insanları bezdirme konusunda özel bir yeteneği olan kuantum fizikçisi Barry Kripke’yle bir araya geliyor. Böylece farklı gerçeklikler arasındaki yolculuk başlıyor. Tanıdığımız karakterlerin alternatif dünyalardaki versiyonları ortaya çıktıkça, dizinin adından da anlaşılacağı gibi işler giderek daha fazla kontrolden çıkıyor.</p>
<p>Bu gerçekliklerden birinde insanlık; şiddet, suç ve savaş nedeniyle tükenmenin eşiğine gelince çareyi Silikon Vadisi’nin geliştirdiği yapay zekâda arıyor. Yapay zekâ önce yaratıcılarını öldürüyor, ardından insanların beyinlerine yerleştirilen cihazlar aracılığıyla öfkeyi elektrikle cezalandıran ve herkesi havadan gözetleyen bir düzen kuruyor. Kulağa fazla uçuk geliyor ama bugünün dünyasına bakınca o kadar da uzak bir ihtimal değil.</p>
<p>Stuart ve arkadaşları, dünyayı kurtarmak denince insanın aklına gelecek ilk isimler değil. Dizinin temel eğlencesi de burada yatıyor. Bir zamanlar grubun planlarına sonradan dâhil edilen, zaman zaman unutulan veya hafife alınan bu karakterler artık hikâyenin merkezinde.</p>
<p>Chuck Lorre, Bill Prady ve Zak Penn’in imzasını taşıyan yapım, <em>Young Sheldon</em> ve <em>Georgie &amp; Mandy’s First Marriage</em> gibi daha geleneksel yan hikâyelerden farklı bir yol izliyor. Tek kamerayla çekilen, eğlenceli ve sürükleyici bir seri hâlinde ilerleyen anlatı, her bölümde kuralları ve görünümü değişen başka bir paralel evrene geçiyor. Tanıdığımız karakterlerin farklı versiyonları ortaya çıkarken <em>The Big Bang Theory</em> dünyası da ilk kez bütünüyle bilim kurguya teslim oluyor.</p>
<p>Stuart’ın evreni kurtarıp kurtaramayacağını şimdilik bilmiyoruz. Ancak yıllarca kimsenin pek ciddiye almadığı bir karakterin sonunda bütün hikâyeyi sırtlanması hiç de kötü bir fikir değil. Kim bilir, mecburiyetten doğan bu kahramanlık izleyenleri renkli evrenlere sürüklerken belki de insanlığın nasıl biraz daha iyiye gidebileceğine dair küçük bir fikir verebilir.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a6afb53e75fe-1785396051.jpg" alt="" width="500" height="741" /></p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/evreni-kurtarmak-icin-en-yanlis-kahraman-84242</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/4/2/1280x720/evreni-kurtarmak-icin-en-yanlis-kahraman-1785396034.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yıllarca The Big Bang Theory’nin çekirdek ekibine tam olarak dâhil olamayan Stuart Bloom sonunda başrolde. HBO Max’in yeni dizisi Stuart Fails to Save the Universe, yapımın en talihsiz karakterini bu kez evrenin kaderinden sorumlu hâle getiriyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/gecmisi-gelecegin-diliyle-anlatmak-84240</guid>
            <pubDate>Fri, 31 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Geçmişi geleceğin diliyle anlatmak</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>İstanbul’da ilk fırsatta gezmek istediğim Ayasofya Tarih ve Deneyim Müzesi, Efes Deneyim Müzesi ve Kariye’de mozaiklerin anlatımıyla ziyaretçiyi teknolojinin sunduğu imkânlarla yeni bir müzecilik örneğiyle tanıştıran DEM Müzecilik, Londra TIMEWALK Sergisi’ni açtı. Açılış nedeniyle düzenlenen basın gezisinde tanışma fırsatını bulduğumuz DEM Müzecilik Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Uğur Esin, elektrik-elektronik eğitimi aldığı için ilk şirketini bu alanda 1991 yılında kurmuş. "1991-1994 arası özel kanalların, bilhassa Show TV'nin kuruluşunda çok emeğim var." diye anlatıyor. Şirketin yazılım, dijital içerik, müzecilikte tasarım ve uygulamada ustalaşması üzerine 2011 yılında DEM Müzecilik kurulmuş. 15 yılda kültür ve sanat alanında 18 projeyi hayata geçiren DEM Ayasofya Deneyim Müzesi... Uluslararası pek çok müzecilik ödülünün sahibi olan DEM Müzecilik CEO'su bir kadın: Eda Bildiricioğlu. Mesleğimde kadınlara pozitif ayrımcılık uyguladığım için TIMEWALK Sergisi'yle ilgili sorularımı, uzun yıllar çalıştığı TAV'da önemli projelere imza atmış olan Eda Bildiricioğlu'na yönelttim.</p>
<p><strong>Londra'da lansmanı yapılan TIMEWALK projesini sizin ağzınızdan dinlemek isterim…</strong></p>
<p>TIMEWALK, yalnızca bir sergi ya da alışılagelmiş bir deneyim değil; insanlık tarihini görsel, işitsel, fiziksel ve duygusal boyutlarıyla deneyimlemeyi amaçlayan yeni nesil bir kültür deneyimidir. Projemiz, insanlık tarihine yön veren 21 medeniyetin hikâyesinden oluşuyor. Bu yolculuğu kendi coğrafyamızdan, insanlık tarihinin en önemli kültürel miras alanlarından biri olan Göbeklitepe'den başlatıyoruz. Ardından anlatımız Babil, Antik Mısır, Maya, Rapa Nui (Paskalya Adası'nda dev taş heykellerini yapanlar) ve dünyanın farklı coğrafyalarında iz bırakmış diğer uygarlıklarla devam ediyor. Göbeklitepe'yi yolculuğun başlangıç noktası olarak seçmemiz bizim için son derece anlamlı. Çünkü Göbeklitepe yalnızca Türkiye'nin değil, tüm insanlığın ortak kültürel mirasıdır. İnsanların bir araya gelme, inanç sistemleri geliştirme, ortak yapılar oluşturma ve toplumsal yaşam kurma süreçlerine ilişkin bildiklerimizi yeniden değerlendirmemizi sağlayan benzersiz bir tarihsel değerdir. TIMEWALK'ta ziyaretçiyi yalnızca kronolojik bir tarih anlatımına davet etmiyoruz. İnsanlığın farklı dönemlerde nasıl düşündüğünü, ürettiğini, inandığını, yaşadığını ve çevresiyle nasıl ilişki kurduğunu çok katmanlı bir deneyim içerisinde anlatıyoruz. İki yılı aşkın bir hazırlık sürecinin sonunda hayata geçen proje, ziyaretçileri binlerce yıllık bir yolculuğa çıkarıyor. Amacımız yalnızca tarihî bilgi aktarmak değil; ziyaretçinin geçmişle duygusal bir bağ kurmasını, yaşananları anlamasını ve kendisini o dönemin atmosferinin içinde hissetmesini sağlamak. Türkiye, insanlık tarihinin en önemli medeniyetlerine ev sahipliği yapmış eşsiz bir coğrafya. Göbeklitepe gibi, insanlık tarihine ilişkin bildiklerimizi yeniden değerlendirmemizi sağlayan son derece önemli bir kültürel mirasa sahibiz. Kendi topraklarımızdan yükselen bu büyük hikâyeyi; Babil'den Mısır'a, Maya'dan Rapa Nui'ye uzanan insanlığın ortak medeniyet yolculuğuyla birlikte, dünyanın en rekabetçi kültür ve deneyim pazarlarından biri olan Londra'da uluslararası ziyaretçilerle buluşturuyoruz. TIMEWALK, geçmişi bugünün anlatım olanaklarıyla yorumlayan, ancak tarihî gerçekliğe ve kültürel mirasın özüne bağlı kalan uluslararası bir kültür projesidir.</p>
<p><strong>Hangi teknolojiler kullanıldı ve projenin hayata geçmesi ne kadar sürdü? Projeye destek veren uzmanları, tarihçileri ve sanat tarihçilerini nasıl seçiyorsunuz?</strong></p>
<p>TIMEWALK'ın geliştirilmesi iki yılı aşkın bir zaman aldı. Yaklaşık 250 kişilik, uluslararası farklı uzmanlıklara sahip bir ekip bu proje üzerinde birlikte çalıştı. Ekibimizde arkeologlar, tarihçiler, sanat tarihçileri, akademik danışmanlar, mimarlar, mühendisler, deneyim tasarımcıları, senaryo yazarları, 3D ve 4D içerik üreticileri, dijital sanatçılar, yazılım uzmanları, müzisyenler, besteciler ve ses tasarımcıları yer aldı. Projede kullanılan müzikler de TIMEWALK için özel olarak bestelendi. Çünkü bir dönemi ya da uygarlığı hissettirebilmek için yalnızca görüntü yeterli değil; müzik, ses, ışık, mekân ve anlatının bir bütünlük içerisinde çalışması gerekiyor. Müzisyenlerimiz ve bestecilerimiz, her bölümün tarihsel atmosferini ve duygusunu destekleyen özgün çalışmalar hazırladı. Göbeklitepe'den Babil'e, Antik Mısır'dan Maya'ya ve Rapa Nui'ye kadar her medeniyetin kendine özgü dünyasını aynı anlatım diliyle sunmak mümkün değil. Bu nedenle her bölüm için o medeniyetin tarihsel kimliğine uygun, farklı bir görsel, işitsel ve mekânsal atmosfer oluşturduk. Biz teknolojiyi hiçbir zaman tek başına bir amaç olarak görmüyoruz. Teknoloji, bizim için hikâyeyi daha doğru, daha etkileyici ve daha kalıcı biçimde anlatabilmenin bir aracı. Bu doğrultuda ileri teknoloji projeksiyon sistemleri, yüksek çözünürlüklü içerikler, çok kanallı mekânsal ses sistemleri, özel ışık tasarımları, özgün müzikler ve farklı deneyim teknikleri bir arada kullanıldı. Görüntü, ses ve mekân tasarımı; ziyaretçinin yalnızca izleyen değil, anlatının içinde hareket eden bir katılımcı olması hedefiyle kurgulandı. Ancak bizim için en önemli konuların başında bilimsel ve tarihsel doğruluk geliyor. Birlikte çalıştığımız uzmanları; ele aldığımız uygarlıklar ve dönemler konusundaki akademik birikimleri, yayınları, saha çalışmaları ve uzmanlık alanları doğrultusunda belirliyoruz. İçeriklerimiz; akademisyenler, arkeologlar, tarihçiler, sanat tarihçileri ve ilgili uzmanlar tarafından çok aşamalı bir inceleme ve doğrulama sürecinden geçiriliyor. Göbeklitepe için kazı başkanı Necmi Karul'un, Mısır için Edward Scrivens'in, Babil için Eleanor Robson'ın, Maya ve Rapa Nui için Laurence Blair'in desteğini aldık.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a6afa48de199-1785395784.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><strong>Kültürel mirası gelecek nesillere aktarmak amacıyla çocukları eğitmek, bu projenin önemli ayaklarından biri. Bunu biraz açar mısınız?</strong></p>
<p>Bugünün çocukları bilgiyi artık yalnızca okuyarak veya dinleyerek değil; görerek, duyarak, dokunarak ve deneyimleyerek öğreniyor. Öğrenme ve algılama biçimlerinin değiştiği bir dönemde, kültürel mirasın anlatım yöntemlerinin de bu değişime uyum sağlaması gerekiyor. Biz de bu anlayışla çocuklar için yaşlarına, algılama biçimlerine ve dikkat sürelerine uygun özel bir anlatım dili geliştirdik. Çocuklara yönelik sesli anlatımlar, etkileşimli alanlar, fiziksel unsurlar ve merak duygusunu canlı tutan içerikler oluşturduk. Buradaki hedefimiz çocuklara tarih ezberletmek değil; onların tarihe soru sorarak yaklaşmasını ve geçmişe karşı merak geliştirmesini sağlamak. Bir çocuğun Göbeklitepe'yi, Babil'i, Antik Mısır'ı, Maya uygarlığını veya Rapa Nui'yi yalnızca bir kitap sayfasından değil, kendisini o dünyanın içinde hissederek tanıması, öğrendiği bilginin daha kalıcı olmasına katkı sağlıyor.</p>
<p><strong>Burası, DEM Müzecilik'in yurt dışındaki kaçıncı projesi? </strong></p>
<p>TIMEWALK, DEM Müzecilik'in uluslararası büyüme vizyonunun ilk büyük adımıdır. Londra'yı, dünyanın en rekabetçi kültür, turizm ve deneyim pazarlarından biri olması nedeniyle ilk durak olarak seçtik. Burada elde edeceğimiz deneyimin ve başarının, küresel büyüme stratejimiz açısından önemli bir referans oluşturacağına inanıyoruz. Uluslararası büyüme hedefimiz doğrultusunda, Japonya, Amerika Birleşik Devletleri ve Çin başta olmak üzere kültür, turizm ve deneyim ekonomisinin güçlü olduğu yeni pazarlarda projeler geliştirmek üzere çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Her ülkenin tarihinin, kültürel mirasının ve ziyaretçi profilinin farklı olduğunun bilincindeyiz. Bu nedenle tek tip bir projeyi farklı ülkelere taşımak yerine, bulunduğu coğrafyanın tarihini, kimliğini ve kültürel değerlerini temel alan özgün deneyimler tasarlamayı hedefliyoruz.</p>
<p><strong>Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Uğur Esin, Londra projesinin 22 milyon sterlin tutarında olduğunu söyledi. Bu bütçenin geri dönüşü kaç yılda olabilir?</strong></p>
<p>Bu ölçekteki projelerin yalnızca kısa vadeli ticari yatırımlar olarak değerlendirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. TIMEWALK, finansal boyutunun yanında uzun vadeli bir marka, içerik, teknoloji ve kültür yatırımıdır. İki yılı aşkın bir geliştirme süreci, 250 kişilik uluslararası bir ekibin çalışması, 21 medeniyet için hazırlanan özgün içerikler, özel olarak üretilen görseller, müzikler, replikalar ve teknolojik altyapı bu yatırımın kapsamını oluşturuyor. Gelir modelimiz yalnızca bilet satışından oluşmuyor. Uluslararası iş birlikleri, kurumsal etkinlikler, eğitim programları, farklı ticari ortaklıklar, lisanslama ve gelecekte geliştirilebilecek yeni modeller de bu yapının içerisinde yer alıyor. Bu nedenle yatırımın geri dönüşünü yalnızca belirli bir yıl sayısıyla veya tek bir finansal parametreyle açıklamak doğru olmaz. Ziyaretçi performansı ve ticari sonuçların yanında uluslararası marka değeri, kültürel etki, oluşturulan fikrî mülkiyet, geliştirilen içerik kapasitesi ve Türkiye'nin yaratıcı endüstriler alanındaki görünürlüğüne sağlanan katkı da bu yatırımın önemli çıktılarıdır.</p>
<p><strong>TIMEWALK projesi için seçtiğiniz ExCeL London'ın özelliği nedir?</strong></p>
<p>ExCeL London, Avrupa'nın en önemli uluslararası etkinlik, kongre ve ziyaretçi merkezlerinden biridir. Her yıl dünyanın farklı ülkelerinden milyonlarca kişiyi ağırlayan; büyük fuarlara, kongrelere, kültür, spor ve eğlence etkinliklerine ev sahipliği yapan çok güçlü bir destinasyondur. Bizim için doğru içerik kadar doğru lokasyon da büyük önem taşıyor. TIMEWALK'ın farklı ülkelerden gelen ziyaretçilerle buluşabilmesi için ulaşımı güçlü, uluslararası bilinirliği yüksek ve yıl boyunca düzenli ziyaretçi trafiğine sahip bir lokasyonda bulunması gerekiyordu. ExCeL London ve çevresinde gelişen yeni kültür ve deneyim bölgesi, farklı deneyim markalarının bir arada bulunduğu yeni bir destinasyon oluşturuyor. TIMEWALK'ın bu ekosistemin bir parçası olması, uluslararası görünürlüğümüz ve uzun vadeli büyümemiz açısından önemli bir avantaj sağlıyor. Londra'nın çok kültürlü yapısı da bizim için son derece değerli. TIMEWALK, Göbeklitepe'den başlayarak Babil, Antik Mısır, Maya, Rapa Nui ve diğer uygarlıklarla devam eden 21 medeniyetlik yapısıyla insanlığın ortak geçmişini anlatan bir proje. Bu nedenle dünyanın farklı kültürlerinden ziyaretçilerle buluşabileceği böylesine uluslararası bir şehirde yer alması, projenin ruhuyla da örtüşüyor.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/gecmisi-gelecegin-diliyle-anlatmak-84240</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/4/0/1280x720/gecmisi-gelecegin-diliyle-anlatmak-1785395812.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ DEM Müzecilik CEO&#039;su Eda Bildiricioğlu, insanlık tarihini teknolojinin imkânlarıyla yeniden yorumlayan TIMEWALK&#039;ın perde arkasını anlatıyor. Göbeklitepe&#039;den başlayan bu yolculuk, Londra&#039;dan dünyaya uzanan iddialı bir kültür projesine dönüşüyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/umut-bize-cesaret-verir-84239</guid>
            <pubDate>Fri, 31 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Umut bize cesaret verir</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>1938’de Nazi Avusturyası’ndan kaçmak zorunda kalan Yahudi çocuk Samuel Adler ile seksen yıl sonra annesinden koparılarak ABD sınırında tek başına bırakılan görme engelli Anita Díaz... <strong>Isabel Allende</strong>, <em>Rüzgâr Adımı Biliyor</em> adlı yeni romanında, birbirinden bir asır uzakta geçen bu iki hikâyeyi aynı acıda buluşturuyor; okuru da yine tarihin en karanlık virajlarından birine sürüklüyor. Biri travmasını kemanının tellerinde ehlileştirmeye çalışırken, diğeri zihnindeki <em>“Azabahar” </em>dünyasına sığınıyor. Allende, iki çocuk ekseninde yükselen romanında, sınırları çizenlerin her defasında çocukları ve kadınları nasıl unuttuğunu yüzümüze vuruyor.</p>
<p>Allende, bu romanında büyülü gerçekçi stilini korusa da yüzünü bugünün sert gerçeklerine çeviriyor. Ancak onun edebiyatı, felaketlerin ortasında bile hep umut dolu bir damardan beslenir. Bu damar romanda, kan bağı olmaksızın birbirine aile olan insanların iyiliğinde somutlaşıyor. Kalemin nasıl bir yaşam amacına dönüştüğünü, “yuva” kavramının sınırlarını ve günümüzün karanlığına rağmen umudu nasıl büyütmek gerektiğini anlatan Allende ile iyimser bir gerçekçiliğin izini <em>Hafta</em> okurları için sürdük.</p>
<p><strong>Samuel travmasını kemanının telleriyle dizginlerken, Anita ise körlüğünün yarattığı görünmez ‘Azabahar’ adlı dünyasında sığınak buluyor. Bu iki çocuk karakterde sizin iç dünyanızdan ve geçmişinizden ne gibi izler var?</strong></p>
<p>Kederlerim ve kayıplarımla her zaman yazarak başa çıktım. Yazılı sözcükler benim için travmaları anlamanın, kabul etmenin ve aşmanın bir yolu; bu nedenle Samuel ve Anita karakterlerini yaratmak benim için hiç zor olmadı. Ancak şunu söylemeliyim ki keman, Azabahar ve benim yazma eylemim bir sığınak sunmaktan çok daha fazlasını yapıyor; bize neşe ve bir yaşam amacı veriyorlar.</p>
<p><strong>1938 Nazi Avusturyası’nın tren rayları ile 2020’lerdeki Amerika Birleşik Devletleri sınırının bürokratik duvarları arasında neredeyse bir yüzyıl var. Ancak çocukların hissettiği çaresizlik hâlâ aynı. İnsanlık olarak tüm teknolojik ve entelektüel atılımlarımıza rağmen, çocukları evsiz, vatansız bırakma şeklindeki bu ilkel zulmü neden hâlâ aşamıyoruz? Sınırları çizenler neden hep çocukları unutuyor?</strong></p>
<p>Çünkü çocuklar oy kullanmıyor, mücadele etmiyor, seslerini duyuramıyorlar. Dünyanın çoğu yerinde kadınlar için de durum aynı. Trump yönetimi altındaki Amerika Birleşik Devletleri’nde göçmen çocukların kaderi utanç verici. Ailelerinden alınıyorlar, korkunç gözaltı merkezlerine (aslında hapishanelere) konuluyorlar ve tek başlarına sınır dışı ediliyorlar ki çoğu zaman kendi ülkelerine bile değil. Bu neden oluyor? Ülkedeki ve dünyadaki insanlar böyle bir rezaleti nasıl hoş görebiliyor?</p>
<p><strong><em>Benim için yuva…</em></strong></p>
<p><strong>Roman boyunca gerçek ailelerin parçalandığını, ancak kan bağı olmayan insanların birbirine “yuva” olduğunu görüyoruz. Günümüz dünyasında biyolojik aile gittikçe yalnızlaşırken, hayatta kalmak için “seçilmiş aileler” kurmak yeni bir direniş biçimi mi? Sizin de hayatınızda böyle “seçilmiş” limanlarınız oldu mu?</strong></p>
<p>Hayatımın büyük bölümünü yerimden edilmiş olarak geçirdim. Belli bir yerde gerçek köklerim, geniş bir ailem ya da çocukluk arkadaşlarım yok. Venezuela’da bir mülteci, ardından ABD’de bir göçmen olarak geniş ailemi arkadaşlarımla ve “evlat edindiğim” aile fertleriyle yeniden kurmaya çalıştım. Torunlarım küçükken havuzlu, barbekülü, saklambaç oynamaya elverişli pek çok köşesi olan büyük bir evim vardı. Ve seçilmiş, geniş bir aileye sahiptik. Şimdi o çocuklar büyüdü, evden ayrıldılar, kendi hayatlarını kurdular ve benim o küçük kabilem dağıldı. Onu çok özlüyorum.</p>
<p><strong>Samuel ve Anita’nın hikâyelerini yazdıktan sonra ‘yuva’ kavramı zihninizde nasıl bir dönüşüme uğradı? Bugün Isabel Allende için ‘yuva’ neresi?</strong></p>
<p>Söylediğim gibi, ben sonsuza dek yerinden edilmiş biriyim. Zihnimde Şililiyim ama gerçek şu ki hayatımın çok az yılını Şili’de geçirdim. En uzun süre ikamet ettiğim yer Birleşik Devletler. Ben her zaman bir yabancı oldum. Yuvam sevdiğim insanların yanı: kocam, oğlum, gelinim ve kitaplarım. Her kitap, kendi yarattığım ve içinde yaşadığım bir evrendir. Benim için yuva; yaşadığım ve çalıştığım gölet kenarındaki o sakin ev, kocamın başımı yaslayabildiğim omzu ve geceleri beni ısıtan iki köpeğimdir.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a6af948de422-1785395528.jpg" alt="" width="500" height="749" /></p>
<p><strong><em>Etrafa dikkatle bakarsak her şey değişir</em></strong></p>
<p><strong>Anita’nın körlüğü, romanda fiziksel bir durum oluşunun ötesinde, dünyayı algılamanın bambaşka bir biçimi de aynı zamanda. Sizce ‘gerçekten görmek’ ile ‘gerçekten anlamak’ arasında nasıl bir ilişki var?</strong></p>
<p>Gerçekten görmek, gerçekten anlamaya çok yakındır. Hayatı dikkatsizce, öylece geçip giderek yaşıyoruz; etrafımıza gerçekten dikkatle baktığımızda ise her şey değişir. Bağlantıları, sebep-sonuç ilişkilerini, sonuçları ve bağları görebiliriz; uyanık ve farkında hâle geliriz. Yazar olarak işimde, dikkatle dinlemeye ve gözlemlemeye ihtiyacım var.</p>
<p><strong>Romanda, mülteci çocukların hakları için sınırda bir koruyucu melek gibi savaşan Selena karakteri, okurun adalete olan inancını tazeliyor. Sizin de uzun yıllardır kendi vakfınız aracılığıyla sınırlardaki mülteci kadınlar ve çocuklar için benzer bir mücadele verdiğinizi biliyorum. Selena’yı yazarken kendi yansımanıza mı bakıyordunuz? Selena gerçek hayattan kimin yüzünü taşıyor; hangi aktivistin ya da vakfınız aracılığıyla sarılıp gözyaşını sildiğiniz hangi kadının?</strong></p>
<p>Selena benden ilhamla yaratılmadı. Selena gibi adanmış, cömert ve cesur olan birkaç genç, gözü pek kadın tanıyorum; avukatlar, sosyal hizmet uzmanları, terapistler, öğretmenler... Son birkaç yılda, sınırdaki programlara -çocuklarla ilgili olanlar da dâhil- aktarılan devlet fonlarının çoğu kesildi. Vakfımın desteklediği kuruluşlar büyük bir mücadele veriyor ama bu durum o kadınların yardım etmek için ellerinden gelenin en iyisini yapmasını engellemedi. Romanın araştırma sürecinde bana yardımcı oldular ve annesinden koparılan görme engelli Anita’dan da bana onlar bahsetti.</p>
<p><strong><em>İyimser bir gerçekçiyim</em></strong></p>
<p><strong>Biz sizi Ruhlar Evi’nin o büyülü gerçekçiliğiyle, mistik ve efsunlu anlatımıyla tanıdık. Ancak Rüzgâr Adımı Biliyor romanında, sanki günümüzün acımasız gerçekliği karşısında masalların büyüsünü biraz bozmak zorunda kalmış gibisiniz; anlatımınız çok daha doğrudan ve çıplak. Sormak istiyorum: Dünya o kadar acımasız bir yer hâline geldi ki artık büyülü gerçekçilik bile bu gerçekleri örtmeye yetmiyor mu? Realizme sığınmak bir zorunluluk muydu?</strong></p>
<p>Rüzgâr Adımı Biliyor’da, Selena’nın evinde ve elbette Anita’nın ölmüş kız kardeşinin canlı bir varlık olarak yer aldığı o kendi yarattığı dünya olan Azabahar’da büyülü gerçekçiliğe göz kırpan birkaç an var. Tarihin bu ânında dünyanın çok karanlık göründüğü fikrine katılıyorum ama felakete mahkûm olduğumuzu düşünmüyorum. Kötülük gürültülüdür, iyilikse mütevazı. Duymadığımız pek çok iyilik var çevrede. Kötümser biri değilim; ben iyimser bir gerçekçiyim.</p>
<p><strong>Kariyeriniz boyunca diktatörlükler, sürgün, savaş, göç ve kayıplar üzerine yazdınız. Yine de romanlarınız asla umutsuzluğa teslim olmuyor. Umudun bize miras kalan, genlerimizde taşıdığımız bir şey olduğuna inanıyor musunuz?</strong></p>
<p>Hayır, umudun işlenmesi ve büyütülmesi gerektiğini düşünüyorum. O, beslenmeye ihtiyaç duyan bir bitki gibi. Umutla yaşamak yerine umutsuzluğa teslim olmak çok daha kolaydır. Umut bize cesaret verir ve daha iyi bir geleceğin hayalini kurmamızı sağlar. Örneğin, hayatım boyunca bir feminist oldum ve onlarca yıllık mücadeleden sonra hâlâ kadın düşmanı bir eril tahakkümün (ataerkinin) içinde yaşadığımızı görüyorum ama bu beni durdurmuyor. İnsanlık için daha iyi bir yolun mümkün olduğunu biliyorum ve bir gün buna ulaşacağımızı umuyorum. Bu da bana o hayalin peşinden gitme enerjisi veriyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a6af972b3fce-1785395570.jpg" alt="" width="500" height="783" /></p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/umut-bize-cesaret-verir-84239</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/3/9/1280x720/umut-bize-cesaret-verir-1785395596.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Dünya edebiyatının en etkili anlatıcılarından Isabel Allende, yarım yüzyıla yaklaşan yazarlık yolculuğu boyunca sürgünün, kaybın, kadınların ve belleğin hikâyelerini kuşaklar boyunca taşıdı. Allende, yeni romanı ‘Rüzgâr Adımı Biliyor’da 1938 Nazi Avusturyası ile günümüz Amerika’sını göçmen çocukların yalnızlığında buluştururken “Kötülük gürültülüdür, iyilikse mütevazı” diyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
