<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/kulup-sahnesi-her-zaman-bir-siginak-76119</guid>
            <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 07:05:00 +03:00</pubDate>
            <title> Kulüp sahnesi her zaman bir sığınak</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Müziğin, teknolojinin ve görsel dünyanın iç içe geçtiği Sónar İstanbul’da Cora Novoa sahneye sadece bir DJ setiyle değil, bütünlüklü bir evrenle çıkıyor. Klasik müzik eğitiminin disiplinini elektronik prodüksiyonun sezgisel alanına taşıyan sanatçı, son projesi <em>‘Mental Diary’</em> ile hem kişisel bir iç döküm hem de kolektif bir deneyim yaratmanın peşinde. Onun dünyasında müzik, sahne tasarımından ışığa, görsellerden stile kadar uzanan bir anlatının parçası.</p>
<p>Sónar İstanbul performansı öncesinde Cora Novoa ile müziğini besleyen sezgiyi, ‘<em>Mental Diary</em><em>’</em>nin iç dünyasını ve bugün yaratıcı kalmanın ne anlama geldiğini konuştuk.</p>
<p><strong>Klasik müzik eğitiminizden elektronik prodüksiyona uzanan yolculuğunuz, disiplin ve sezgiyi aynı alanda buluşturuyor gibi görünüyor. Bugün üretim pratiğinize baktığınızda, bu geçmişin müziğinizde en görünür izini nerede hissediyorsunuz?</strong><br />Harmoni, müzik teorisi ve besteciliğin daha geleneksel yönleriyle çalışmamı kolaylaştırıyor. Ama bence en önemli şey müzikal sezgi ve iyi eğitilmiş bir kulak. Bunlar olmadan geri kalan her şey anlamsız kalıyor.</p>
<p><em><strong>Mental Diary</strong></em><strong> oldukça içsel, neredeyse mahrem bir alanı çağrıştırıyor. Bu kadar kişisel bir çıkış noktasını dans pistinde bir deneyime dönüştürürken dengeyi nasıl kuruyorsunuz?</strong><br />Albümün kavramsal anlatısını canlı performansa taşımaya çalışıyorum. Bunun için sahnenin her detayına dikkat ediyorum: Sahne tasarımı, ışık, görseller ve stil. Müziğin ötesine geçen, bütünlüklü bir vizyon yaratmanın önemli olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><strong>Dünya giderek daha kırılgan, gergin ve parçalı bir hal alırken sizce elektronik müzik ve kulüp kültürü bugün insanlar için nasıl bir ortak alan yaratıyor?</strong><br />Kulüp sahnesi her zaman bir sığınak, topluluklar için özgürlük ve koruma sunan güvenli bir alan oldu. Müziğin birleştirdiği bir yer burası, nereden geldiğinizin, ne kadar paranız olduğunun ya da hangi dine inandığınızın bir önemi yok. Bazı kulüplerin ya da bölgelerin, Ibiza’da olduğu gibi, bu değerlerden uzaklaştığını görsek de, elde ettiğimiz bu kültürü korumak ve farklı ülke ve kültürlere taşımak çok önemli.</p>
<p><strong>Elektronik müzik dünyası giderek daha kalabalık, hızlı ve görünür oluyor. Böyle bir ortamda kendi sesinizi korumak ve derinliği muhafaza etmek sizin için ne gerektiriyor?</strong><br />Bugün her alanda ‘relevant’ kalmak zor. Bu yüzden keyif aldığımız ve bizi gerçekten heyecanlandıran projeler seçmek çok önemli. Eğer yaptığınız işten keyif almıyorsanız, zamanla motivasyonunuzu ve tutkunuzu kaybedersiniz. Ben her yıl gerçekten yapmak istediğim projelere odaklanmaya çalışıyorum ve daha az ilham verenlerle de uyum sağlayarak bir denge yakalıyorum.</p>
<p><strong>Teknoloji yeni ifade alanları açarken, aynı zamanda dikkat dağınıklığını, yüzeyselliği ve sürekli bir aşırı uyarılma halini de artırıyor. Böyle bir çağda üretim yapmayı nasıl tarif edersiniz? </strong><br />Teknoloji onu nasıl kullandığımızdan sorumlu değil, sorumluluk bize ait. Teknoloji ne iyi ne de kötü, tamamen ona yüklediğimiz niyete bağlı. Google, Meta, Apple ya da Amazon gibi şirketler bizi mutlu etmeyi değil, zamanımızı ve paramızı en verimli şekilde kullanmayı hedefliyor. Eğer biz insanlar teknoloji karşısında sorgulamayı bırakır ve bilinçsizleşirsek, özgürlüğümüzü ve var olma kapasitemizi kaybederiz. Bu yüzden teknolojiyle sağlıklı bir ilişki kurmak ve onu hayatımızı kolaylaştıran bir araç olarak kullanmak önemli, hayatımızı elimizden alan bir şey olarak değil.</p>
<p><strong>Sónar İstanbul’da dinleyicinin geceden bir görüntü değil de bir fikirle ayrılmasını isteseydiniz, bu fikir ne olurdu?</strong><br />Oldukça kutuplaşmış bir toplumda yaşıyoruz. Bu yüzden değişimi başlatmanın en iyi yolu, günlük hayatımızda yapabileceğimiz küçük şeylerden geçiyor. Biraz daha sevgi göstermek, başkalarını daha çok düşünmek ve çevremizdeki insanlara destek olmak.</p>
<p><img src="/storage/uploads/0/0/0/69ce54ad059d6-1775129773.jpg" alt="" width="756" height="1093" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/kulup-sahnesi-her-zaman-bir-siginak-76119</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/1/1/9/1280x720/kulup-sahnesi-her-zaman-bir-siginak-1775129814.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Cora Novoa ile 10-11 Nisan’da Zorlu PSM’de gerçekleşecek ‘Sónar İstanbul’ öncesi klasik eğitimden elektronik sahneye uzanan yolculuğunu ve teknolojinin gölgesinde derinlik üretmenin ne anlama geldiğini konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/baskinin-icinde-filizlenen-dayanisma-76105</guid>
            <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 07:02:00 +03:00</pubDate>
            <title> Baskının içinde filizlenen dayanışma</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Dünyanın her köşesinde yeni savaşlar patlak verirken, hakikatin izini süren medyanın sesi her gün biraz daha kısılıyor. Tam bu eşikte, MUBI’nin yeni yapımı <em>‘Sakıncalı Arkadaşlarım’</em>, Putin yönetiminin ‘yabancı ajan’ ilan ettiği beş kadın gazetecinin hikayesine odaklanıyor. Moskova’da başlayan bu hikaye, giderek daralan bir alanın içinde hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor.</p>
<p>Yönetmen <strong>Julia Loktev</strong>’in bu hikayeye yaklaşımı tesadüf değil. Rusya doğumlu olan Loktev, konuya zaten kişisel bir yakınlık taşıyor. 2021’de New York Times’ta yayımlanan bir haber, özellikle dikkatini çekiyor: ‘Yabancı ajan’ ilan edilen gazeteciler ve bu durumu kara mizahla karşılayan genç bir kuşak. Haberde yer alan Sonya ve Olya, çalıştıkları medya kuruluşu kapatıldıktan sonra işsiz kalıyor ve ‘Hi, You’re a Foreign Agent’ adlı bir podcast başlatıyor. Bu podcast içinde bulundukları durumu anlamlandırma çabalarının da bir parçası.</p>
<p>‘Yabancı ajan yasası’ Rusya’da yeni değil; 2012’den beri yürürlükte. Ancak 2021 yazından itibaren gazeteciler bireysel olarak hedef alınmaya başlanıyor. Bu statü, yalnızca ağır bürokratik yükümlülükler getirmekle kalmıyor; gazetecileri belirsiz bir “yabancı etki” ile suçlayarak toplumdan izole eden bir mekanizmaya dönüşüyor. Her içerikte bu etiketi taşımak zorunda bırakılan gazeteciler, aksi durumda para cezası, dava ve hapis riskiyle karşı karşıya kalıyor; mali kayıtlarını devlete sunmaya zorlanıyor. Sistem böylece kontrolün ötesine geçip, korku ve dışlama üreten bir yapıya evriliyor. Baskının tamamen artmasıyla birlikte birçok gazeteci ülkeyi terk ederek İstanbul’a da sığındı ve buradan çalışmaya devam etti.</p>
<p>Tüm bu gelişmelerin ardından Loktev Moskova’ya gidiyor ve kendini bir anda olayların tam ortasında buluyor. Film de tam bu noktada doğuyor. TV Rain gibi son bağımsız kanallardan birinin etrafında toplanan gazetecileri, baskı altındaki gündelik hayatlarıyla birlikte yakından takip ediyor. Ukrayna’nın işgaliyle birlikte, gazetecilerin devlet propagandasına karşı koyma çabalarını kayda alıyor. Ancak kısa süre içinde tüm bağımsız medya kapatılıyor ve sürgün, neredeyse tek seçenek haline geliyor.</p>
<p>Yapım, yalnızca baskıyı değil; o baskının içinde filizlenen dayanışmayı, mizahı ve geri çekilmeyi reddeden bir hakikat arayışını da yakalıyor. Ukrayna işgalinin hemen öncesinden savaşın ilk günlerine uzanan bu anlatı, bir ülkenin dönüşümünü dışarıdan izlemek yerine içeriden, neredeyse nefes mesafesinden kayda geçiriyor.</p>
<p>IDFA’da Eleştirmenler Ödülü’nü kazanan ve Oscar kısa listesine giren ‘My Undesirable Friends Part I – Last Air in Moscow’, totaliter bir toplumda muhalefetin izini süren bir belgesel. 3 Nisan’da MUBI’de dünya genelinde izleyiciyle buluşuyor.</p>
<p><strong>SAVAŞ ÖNCESİNDEKİ DEĞİŞİMİN ÖYKÜSÜ - </strong><strong>JULIA LOKTEV / YÖNETMEN</strong></p>
<p>24 Şubat 2022’de Rusya, Ukrayna’yı işgal ettiğinde şunu anladım: Tarihi yakalamıştım. Eğer çekimlere savaştan sonra başlasaydım bu film olmazdı. Bu film, savaş öncesindeki dönüşümü gösteriyor. Çekimlere başladığımda aklımdan geçen şey şuydu: ‘1935 Almanya’sında çekim yapabilseydik nasıl olurdu?’ Burada her şey çok daha hızlı gelişti. Bu yüzden kurguya da önceden belirlenmiş bir şablonla girmedim. Her zaman sahnelerin bana ne söylediğine bakarım. Bu film doğrusal ilerliyor çünkü hayat da öyle ilerledi; bir sahneyi başka bir yere taşıyamazdınız. Her şey durmaksızın değişiyordu. Film bugün giderek daha tanıdık gelmeye başladı. Özellikle son dönemde birçok Amerikalı ‘bu bizim hikâyemiz’ diyor. Başta ben de savaş kısmının o kadar ilişkilendirilebilir olmayacağını düşünüyordum ama artık dilin nasıl değiştiğine bile bakınca benzerlikleri görüyorsunuz. ‘Savaş’ dememek, başka terimler kullanmak… Bunların hepsi tanıdık. İkinci bölüm de tam bu kırılmanın ardından başlıyor: Herkes Rusya’dan ayrılıyor, İstanbul’a geliyor, bir gün önce hayatı olan insanlar ertesi gün hiçbir şeyi olmadan sürgünde kalıyor. Ama yine de gazetecilik yapmayı, savaşı anlatmayı, propaganda dışında bir gerçeklik kurmaya çalışmayı sürdürüyorlar.</p>
<p><strong>YABANCI AJAN OLMAK BULAŞICI HALE GELDİ - </strong><strong>ANNA NEMZER / GAZETECİ, TV RAIN SUNUCUSU</strong></p>
<p>En yıkıcı olan yalnızca hukuki baskı değildi. Bu düzen toplumda korku ve güvensizlik yarattı. ‘Yabancı ajan’ olmak bulaşıcı hale getirildi. Bir yabancı ajanla çalışırsanız siz de hedef olabilirsiniz. Böylece insanları birbirinden ayırdılar, izole ettiler, başkaları için tehlikeliymiş gibi gösterdiler. Bu, toplumu bölmeye yönelik çok bilinçli bir politikaydı ve ne yazık ki oldukça da başarılı oldu. Biz bir şeylerin kötüye gittiğini biliyorduk. Bunu hissediyorduk. Ama yine de umut etmeye devam ediyorduk. İnsanlar bize ‘neden gitmiyorsunuz?’ diye soruyordu ama gitmek çok zor bir karardı. Sanırım en tanıdık duygu buydu: Bir felaketin yaklaşmakta olduğunu görmek ama yine de ona tam olarak inanamamak. Farkında olmak ve aynı anda inkâr etmek. O çelişki, o erteleme, o son ana kadar kalma hali çok tanıdık bir duyguydu.</p>
<p><strong> </strong><strong>BU FİLM BİR TERAPİ GİBİ - </strong><strong>KSENIA MIRONOVA / GAZETECİ</strong></p>
<p>Süreç o kadar hızlı akıyordu ki ne olup bittiğini anlamaya bile zaman yoktu; her gün biri ‘yabancı ajan’ ilan ediliyor ya da tutuklanıyordu ve Julia da bizimle aynı riski paylaşıyordu. Şimdi filme baktığımda bu benim için biraz terapi gibi; sadece olanları değil, o süreçte nasıl değiştiğimi de görüyorum. Bu filmde mesele kadın olmak değil, insanlar da kahraman gibi değil, sıradan insanlar gibi görünmesi önemli olan. Biz sıradan insanlarız. Aynı dizileri izliyoruz, yemek yapıyoruz, çocuk büyütüyoruz. Sanırım bu yüzden farklı ülkelerdeki izleyiciler de bizimle bağ kurabiliyor. Bir de şunu öğrendik: Topluluk her şey demek. Devlet sizi doğrudan susturmasa bile ekonomik olarak yok edebilir. Reklam alamazsınız, para kazanamazsınız, çalışamaz hale gelirsiniz. Bu yüzden gazetecilerin yalnızca ne anlattıklarını değil, bunu hangi yollarla anlatabileceklerini de düşünmesi gerekiyor. Başka nasıl bilgi aktarabiliriz, başka nasıl ayakta kalabiliriz sorusu artık işin bir parçası.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/baskinin-icinde-filizlenen-dayanisma-76105</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/1/0/5/1280x720/baskinin-icinde-filizlenen-dayanisma-1775125511.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Beş kadın gazeteci, üzerlerine yapışan tek bir damga: ‘Yabancı ajan.’ MUBI’deki ‘Sakıncalı Arkadaşlarım’, gerçeğin peşinden gitmenin bedelini; karartılan ekranlar, susmayan sesler ve Rusya’nın içinden yükselen bir tanıklıkla anlatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/dusmenin-yolculugu-76103</guid>
            <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 07:01:00 +03:00</pubDate>
            <title> Düşmenin yolculuğu</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Uzun zamandır işlerini ilgiyle izlediğim Defne Tesal’ın ilk kişisel sergisi Galerist’te. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin Sahne Dekorları ve Kostümü Bölümü’nde eğitimini tamamladıktan sonra Hollanda’da St. Joost School of Art &amp; Design’da yüksek lisansını tamamlayan Defne Tesal’ın resim ve desenleri, çeşitli iplerle yaptığı yerleştirmeleri tekrar eden hareketlere dayanıyor.<br />18 Nisan’a kadar devam eden sergiyi açılış günü gezme fırsatı buldum ancak kalabalıktan Defne Tesal ile sohbet imkânı bulamayınca mail üzerinden sorularımı yönelttim.</p>
<p><strong>‘Nereye Düşeceğimi Bilmiyorum’ sergisi için katalog metnini kaleme alan küratör Eda Berkmen “Bu sergi bir yolculuk deneyimi sunuyor. Defne’nin gerçek, metaforik ve metafizik -coğrafi, psikolojik ve ruhani- yolculuklarının eşlikçisi hâline getiriyor bizi” diyor. Bu yolculukla ilgili ne söyleyebilirsin?</strong></p>
<p>Eda ile sergi hazırlık sürecinde neredeyse dört ay boyunca mektuplaştık. Bu mektuplarda serginin genel hissini, yer alan işleri ve pratiğimi detaylıca konuştuk. Ama aynı zamanda kendi hayatlarımızı, yaşadığımız değişimleri, onlara verdiğimiz anlamları ve algılama biçimlerimizi de paylaştık. Mektuplaşmalarımızın sonuna doğru Eda bir yerde “Bu sergi aslında bir yolculuk” diye yazdı. Bunu okuyunca çok sevindim. Evet, bu bir yolculuk.<br />Ama öyle somut ya da olağanüstü bir yol hikâyesi değil. Daha çok gündelik, sade; hepimizin farklı hâller içinde deneyimlediği değişimleri, kontrol etme çabalarını ve kabullenişleri işaret eden bir yolculuk. Bakış açılarıyla, mesafelerle, geçmiş ve gelecekle, sınırlarla şekillenen; kimi zaman içinde kaybolduğun, kimi zaman dışına itildiğin; hatalarıyla, yamukluklarıyla var olan bir yolculuk.</p>
<p><strong>Serginin ilginç bir adı var: ‘Nereye Düşeceğimi Bilmiyorum!’. Buna ilham veren nedir?</strong></p>
<p>Bu başlık, sergide yer alan işlerimden birinin adı. Aynı isimli, tuval üzerine akrilik, dikey bir resim. Tuvalin sol üstünden sağ alta doğru yoğun bir hareket, bir düşüş görülüyor.<br />2025 Mayıs’ında sergiye hazırlanırken bir akşam bir habere rastladım: 70’lerden kalan bir Sovyet uzay aracı dünyaya düşecekti. Tam olarak nereye düşeceği bilinmiyordu ve Türkiye de olasılıklar arasındaydı. Önce yoğun bir korku hissettim; ardından, bu denli kontrolüm dışında olan bir şey yüzünden korkmanın anlamını yitirdiğini fark ettim. Uzay aracı sonunda Hint Okyanusu’na düştü, kimse zarar görmedi. Ama bu olay serginin içeriğini güçlü biçimde etkiledi. Bu yüzden resmin adını serginin başlığı yapmaya karar verdim. Kontrol ve kontrolsüzlük, teslimiyet, ihtimaller ile yüzleşmek, beklemek, hesap yapmak, düşüş ihtimaliyle gün be gün nasıl yaşadığımız, uyumlanma ve huzur…</p>
<p><strong>Seni Meşher’deki ‘Ben Kimse. Sen de mi Kimsesin’ sergisindeki eserinle biraz geç tanıdım. Naylon çoraplardan dikdörtgen bir kafes çok çarpıcı gelmişti bana. Bu son sergide benzer bir kafes iplerle üretilmiş: ‘İçerisi’. İnsanı dışarıdan soyutlayan kafesvari bu eserlere nasıl bir anlam yükleyebiliriz?</strong></p>
<p>Evet, Meşher’de ‘Aralık’ isimli yerleştirmem vardı. Aslında uzun zamandır farklı malzemelerle, dikey çizgilerden oluşan alanlar kuruyorum; bazen içine alan, bazen dışarıda bırakan…<br />‘Aralık’, izleyiciyi fiziksel olarak da içine alan bir işti. Çocukken eskiyen külotlu çorapları dilimleyip saç tokası yapardım. Bu işte de o eylemden yola çıkarak çorapları kesip birbirine bağladım ve uzun, elastik ipler oluşturdum. Ziyaretçiyi içeri davet eden, narin görünümüyle tedirgin eden ama aslında son derece güçlü; içine girildiğinde bedene dolanan, çıkması zor bir yapı ‘Aralık’. Bu sergideki ‘İçerisi’nde ise kırık beyaz pamuk ip kullandım. İpleri sık aralıklarla tavana ve zemine tek tek zımbalayarak oluşturduğum bu alan, izleyiciyi içine almıyor. Yalnızca dışarıdan bakılabiliyor, etrafında dolaşılabiliyor. Hafif ve narin asılı ipler görüşü bulanıklaştırıyor, yanından geçenin gözünde titreşiyor, algıyı bozuyor. Ortada büyük bir kütle var ama aynı zamanda yok gibi. Benim için burası serginin merkezi, bir tür köklenme alanı. Her şey değişip dönüşürken, geçmiş geride kalırken ve gelecek belirsizken, kendine tutunma ve kök salma hâli.</p>
<p><strong>Jüt ipi, nakış ipi, ipek ip gibi iplerin çeşitli türleriyle el emeği işler üretiyorsun. Bu sergideki ve Abdülmecid Efendi’deki ‘Folia’ sergisinde gördüğümüz ‘İçimde Oturanlar’ jüt ipinden muazzam bir heykel. En çok hangi malzemeyle çalışmak sana heyecan veriyor?</strong></p>
<p>Genel olarak malzemeyle çalışmayı çok seviyorum. İşlerim çoğu zaman çeşitli malzemelerle geçirilen uzun süreçlerin, tekrar eden hareketlerin içinden ortaya çıkıyor. Dokunsallıkları beni cezbediyor. Ayrıca sıradan, kolay ulaşılabilir malzemelerle çalışmak ilgimi çekiyor. Günlük hayatta belirli işlevleri olan ama o işlevlerinden sıyrılıp ‘kendileri’ olarak bakıldıklarında başka bir potansiyel açan malzemeler… Jüt ipi, pamuk ip, Amerikan bezi, okul defterleri, teknik çizim kâğıtları, cetvel, tükenmez kalem… Bunlarla ne yapılabilir diye düşünmek hoşuma gidiyor. Bunların yanı sıra akrilik boya da çok seviyorum çünkü ona dokunmakta bir sorun yok.</p>
<p><strong>Galerist’teki sergiden sonra sırada ne var? </strong></p>
<p>Sergiden sonra aklımda denemek istediğim yeni işler ve fikirler var; onlara odaklanacağım. Biraz seyahat etmeyi ve aklımda olan bir-iki sanatçı misafir programına gitmeyi umuyorum.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/dusmenin-yolculugu-76103</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/1/0/3/1280x720/dusmenin-yolculugu-1775124411.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Defne Tesal’ın ilk kişisel sergisi Galerist’te: ‘Nereye Düşeceğimi Bilmiyorum!’ Tesal, sergisinin içeriğini yaklaşık bir yıl önce tam olarak nereye düşeceği bilinmeyen 1970’lerin bir Sovyet uzay aracının belirlediğini söylüyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/cozum-butuncul-bir-vizyon-gelistirmek-76101</guid>
            <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Çözüm bütüncül bir vizyon geliştirmek</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p> </p>
<p>Sabancı Holding Yönetim Kurulu Üyesi, Gate 27 Kurucusu ve Lideri Melisa Sabancı Tapan, akademisyen <strong>Lady Patricia Mirrlees</strong>’ten aldığı bir davet üzerine, kısa süre önce Cambridge Üniversitesi ve Clare Hall’a bir ziyaret gerçekleştirdi. Akademik ve disiplinler arası temasların öne çıktığı bu programda, hem görüşülen isimler hem de ele alınan başlıklar dikkat çekici. Kimlerle, neler mi konuşulmuş?..</p>
<p>Cambridge bünyesindeki Varoluşsal Risk Araştırma Merkezi (CSER) kurucusu <strong>Lord Martin Rees</strong> ve ekibiyle bir araya gelen Tapan; nükleer risklerden yapay zekâya, iklim krizinden pandemilere uzanan geniş bir yelpazede uzmanlarla aynı masada buluştu. <strong>S. M. Amadae</strong><strong>, Maurice Chiodo, Lara Mani, Kennedy Mbeva ve Charlotte Hammer</strong> gibi isimlerle yaptığı temaslar, küresel risklerin çok katmanlı doğasını ortaya koyuyor.</p>
<p>Clare Hall’da <strong>Prof. Alan Short</strong> ev sahipliğinde, Alan Turing Institute ile çalışan <strong>Scott Hosking</strong> ve <strong>Sadiq Jaffer</strong> ile yapay zekânın iklim ve veriyle ilişkisini tartışan Tapan; farklı buluşmalarda ekonomist <strong>Partha Dasgupta</strong>, <strong>Rachel Adams</strong> ve <strong>Erma Hermens</strong> ile sohbet etmiş. <strong>Prof. Matthew Agarwala</strong> ve <strong>Rory Wilson</strong> ile sürdürülebilir finans ve altyapı başlıklarını ele almışlar.</p>
<p>Melisa Sabancı Tapan, tüm bu temasların ardından çarpıcı bir sorunun izini sürüyor: Bilgi çağında yaşıyoruz ama neden hâlâ kriz üretiyoruz?</p>
<p>Söyleşimizde ise bilginin tek başına yeterli olmadığını; asıl ihtiyacın, bu bilgiyi etik, kolektif ve disiplinler arası bir bilinçle yeniden anlamlandırmak olduğunu vurgulayan Tapan, günümüz dünyasında ‘anlam üretmek’ ile ‘anlamın simülasyonunu çoğaltmak’ arasındaki kritik farkın altını çiziyor.</p>
<p><strong>Cambridge’deki görüşmelerinizden sonra düşüncenizi fazla zorlayan ya da dönüştüren fikir ne oldu? </strong></p>
<p>Beni en çok zorlayan ve üzerine düşündüren fikir çarpıcı bir paradokstu: Dünyada sadece Cambridge yok; bunun gibi yüzyıllara dayanan çokça bilgi vahası, köklü bir tarih ve muazzam bir birikim var. Peki, nasıl oluyor da bizler insanlık olarak bu kadar bilgi ve bilgelikle, şu an yaşadığımız krizleri beslemeye devam ediyoruz?</p>
<p>Bu noktada, Cambridge bünyesindeki CSER kurucusu ve dünyanın en önemli gelecek vizyonerlerinden biri olan Lord Martin Rees ile yaptığımız görüşme benim için dönüştürücüydü.</p>
<p>Kendisi, sistemik risklerin doğasından ve bireysel aksiyonların kolektif düzlemde ulaştığı devasa boyuttan söz etti. Bu perspektif, modern dünyada hiçbir riskin bağımsız olmadığını; yerel bir tercihin küresel sistemler aracılığıyla büyük krizleri tetikleyebileceğini gösteriyor. Asıl meselenin daha fazla bilgi değil, bu bilginin etkisini yönetecek bir kolektif sorumluluk bilinci olduğunu anladım.</p>
<p><strong>Farklı disiplinlerden gelen uzmanların aynı masada buluşması sizce somut çözümler üretmede ne kadar etkili? </strong></p>
<p>Son derece etkili, hatta artık bir zorunluluk. Çünkü bugün karşı karşıya olduğumuz meseleler silo mantığıyla, tek bir uzmanlık alanının penceresinden çözülemeyecek kadar karmaşık. Cambridge’de ‘kolektif zekânın’ somut gücünü bir kez daha gördüm. Çeşitlilik, aynı sorunun farklı boyutlarının birlikte ele alınmasını sağlıyor; bu da yalnızca riskleri tanımlamakla kalmayıp, bu risklere yönelik daha bütüncül ve uygulanabilir çözüm yolları geliştirmeyi mümkün kılıyor.</p>
<p><strong>Bu ziyaretin Gate 27’nin gelecekteki programlarına nasıl yansımasını bekliyorsunuz? </strong></p>
<p>Ziyaret kapsamında ArtSpace, Kettle’s Yard ve Stapleford Granary gibi kültür-sanat alanlarında temaslarda bulundum.</p>
<p>Stapleford Granary’de sanatın gündelik hayatın içine yerleşmesi, onun toplumla daha doğal bir bağ kurduğunu gösterdi. Kettle’s Yard’ın ise bir yaşam alanının kültür kurumuna dönüşmesi üzerinden, sanatın yalnızca sergilenen bir çıktı değil, yaşanan bir düşünme biçimi olduğunu daha net hissettim.</p>
<p>Gate 27’yi kurarken de vizyonumuz tam olarak buydu; sanatçıların, araştırmacıların ve farklı disiplinlerden üreticilerin çeşitli olasılıkları araştırmaları için alan açmak. Önümüzdeki dönemde Gate 27’de sanat, bilim ve ekolojinin daha derin bir şekilde kesiştiği programlar göreceğiz. Sanatı, dünyadaki krizleri anlamlandırmak ve onlara yaratıcı yanıtlar bulmak için bir katalizör olarak konumlandırmaya devam edeceğiz.</p>
<p><strong>CSER’daki tartışmalarda sizi en çok şaşırtan ya da yeterince konuşulmadığını düşündüğünüz risk başlığı hangisiydi? </strong></p>
<p>Beni en çok şaşırtan unsur, CSER’daki tartışmalardan ziyade Clare Hall’da şahit olduğum yaklaşımdı. Dr. Scott Hosking ve Dr. Sadiq Jaffer’ın çalışmaları, teknik bir çözümün ötesinde, riskleri göğüsleme biçimimizdeki metodolojik değişimi temsil ediyordu. Genellikle disiplinler arası buluşmalar kavramsal kargaşa riski taşısa da buradaki tablo tam tersi bir olgunluktaydı. Farklı uzmanlıkların birbirini zenginleştirdiği bu yapı, teorik bir niyet beyanından çıkarak en yüksek potansiyeline ulaşan üretken bir ekosisteme dönüşmüştü.</p>
<p>Bu deneyim, aslında küresel ajandamızda yeterince yer bulmayan kritik bir gerçeği gösteriyor. Artık riskleri tek tek tanımlamak yeterli değil. Asıl mesele kesişim kümelerindeki etkileşimi yönetebilmek. Dolayısıyla çözüm, riskleri parçalamakta değil, aradaki bağları ve kolektif etkiyi anlayacak bütüncül bir vizyon geliştirmekte yatıyor.</p>
<p><strong>Yapay zekâ, iklim krizi ve ekonomi gibi başlıkların birbirine bu denli bağlı olduğu bir dünyada, en kritik kırılma noktası sizce nerede? </strong></p>
<p>Kırılma noktası, bu sorunların sınırları aşan ve birbirini besleyen sistemler yarattığını sadece entelektüel olarak kabul etmekle kalmayıp, iş yapış biçimlerimizi buna göre değiştirdiğimiz yerde başlıyor. Karar alma mekanizmalarını ve sorumluluk alanlarını radikal bir şekilde yeniden tasarlamamız gerekiyor.</p>
<p>Cambridge’de konuştuğumuz konulardan biri de Sakıp Sabancı Araştırma Ödülleri’ydi. Çünkü bu yıl gerçekleşecek ödülümüzün teması olan ‘Sınırlar Ötesi Yönetişimi Yeniden Düşünmek’ teması tam da buraya karşılık geliyor. Bugün yönetişim, yalnızca sınırlar içinde tanımlanabilecek bir mesele değil; sınırlar ötesi bir karşılıklılık ve ortak sorumluluk anlayışı gerektiriyor.</p>
<p><strong>Cambridge’deki akademik yaklaşım ile Türkiye’deki düşünme ve üretim biçimleri arasında nasıl farklar gözlemlediniz? </strong></p>
<p>Cambridge’de disiplinler arası düşünme, asırlara yayılan köklü bir geleneğin parçası olarak son derece doğal, sakin ve sistematik işliyor. Parçalardan bütüne çok organik bir geçiş var. Türkiye ise çok daha dinamik, refleksleri güçlü ve çevik bir üretim kültürüne sahip. Amacımız bu iki gücü sentezlemek olmalı.</p>
<p>Sabancı Üniversitesi ile birlikte hayata geçirmeye hazırlandığımız AI.SU projesiyle tam da bunu, bağlantısallığı merkeze alan bir akademik ve toplumsal diyaloğu hedefliyoruz. AI.SU ile yapay zekâyı salt bir ‘kod ve mühendislik’ meselesi olmaktan çıkarıp; hukuk, sanat, felsefe ve sosyolojiyle birlikte okuyoruz. Türkiye’den ve yurt dışından uzmanları ağırladığımız podcast ve videocast serimizde yapay zekanın rüzgarında uçuştuğumuz günümüzde insan kalabilmeyi ana başlığımız olarak ele alıyoruz.</p>
<p><strong>Sanat, bilim ve teknolojinin kesiştiği bu temaslarda sizce hangisi diğerini dönüştürme gücüne daha çok sahip? </strong></p>
<p>Bu alanları birbirinden ayrı düşünmek yerine, birbirini tamamlayan yapılar olarak görmek bana daha anlamlı geliyor. Cambridge’de bir yanda yapay zekânın iklim ve doğa sorunlarında nasıl bir çözüm ortağı olarak konumlandığını; diğer yanda sanatın, kamusal alan ve gündelik hayat üzerinden insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi nasıl yeniden kurduğunu bir kez daha gözlemleme şansım oldu.</p>
<p>Aslında burada farklı yönlere giden alanlar yok; aynı soruya farklı yerlerden yaklaşan düşünme biçimleri var. Bilim dünyayı anlamaya çalışıyor, teknoloji bu anlayışı somut araçlara dönüştürüyor, sanat ise bu dünyayla kurduğumuz anlamı ve değerleri sorguluyor.</p>
<p>Belirleyici olan tek bir alan değil; asıl dönüştürücü güç, bu üçünün kesiştiği o çok özel alanda ortaya çıkıyor. Bilgi orada sadece üretilmekle kalmıyor, vicdanla ve estetikle yoğrularak toplumsal bir değere dönüşüyor. Bilim ve teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, merkeze insanı koymadığımız sürece o dönüşüm eksik kalacaktır.</p>
<p><strong>Sizce günümüzün en büyük kör noktası nedir: Bilmediklerimiz mi, yoksa bildiğimizi sandıklarımız mı?</strong></p>
<p>Bilmediklerimizin sınırı yok ancak bildiğimizi sandıklarımızı, kibirli olmayı daha tehlikeli buluyorum. Çünkü mesele artık daha fazla bilgi üretmek değil; o bilginin bizi nasıl dönüştürdüğünü anlayabilmek.</p>
<p>Cambridge ziyaretimde, asırlar öncesinden Shakespeare’in insanlık hallerini anlatan derinlikli dili ile bugün yapay zekânın taklit ettiği o kusursuz ‘empati performansını’ yan yana düşünmek benim için çok sarsıcıydı. Veri biriktiriyoruz ama empatimiz gelişiyor mu?</p>
<p>Günümüzün en büyük kör noktası bilgi biriktirmeyi, gelişmek ve dönüşmekle karıştırmak.</p>
<p>Tam da bu noktada, mesele bireysel bir gözlem olmaktan çıkıp daha geniş bir düşünsel soruya dönüşüyor: Bugün bilgiyle kurduğumuz ilişki, gerçekten anlam üretmeye mi hizmet ediyor, yoksa yalnızca onun ikna edici bir simülasyonunu mu çoğaltıyor?</p>
<p>İhtiyacımız olan şey, kavramları çoğaltmak değil; onların anlamını yeniden derinleştirmek, bağlamla ilişkisini kurmak ve düşünceyi yeniden sahici bir zemine oturtmaktır.</p>
<p><img src="/storage/uploads/0/0/0/69ce3be13e5c1-1775123425.jpg" alt="" width="636" height="1102" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/cozum-butuncul-bir-vizyon-gelistirmek-76101</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/1/0/1/1280x720/cozum-butuncul-bir-vizyon-gelistirmek-1775123574.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Cambridge Üniversitesi ve Clare Hall’de bilim insanlarıyla bir araya gelen Melisa Sabancı Tapan, yapay zekâdan iklim krizine, küresel yönetişimden sanatın dönüştürücü gücüne uzanan geniş bir çerçevede, çağımızın açmazlarını sorguluyor: “Kolektif zekânın somut gücünü bir kez daha gördüm.” ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
