<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/luksun-yeni-manifestosu-78915</guid>
            <pubDate>Fri, 08 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Lüksün yeni manifestosu</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Dünya devlerini aynı çatı altında toplama süreciniz nasıl şekillendi?</strong></p>
<p>Türkiye’de lüks ithal mobilya alanında yaklaşık 20 yıllık bir deneyimimiz var. Bu süreçte oluşturduğumuz güven ve iş yapma kültürü, uluslararası markalarla ilişkilerimizi de doğal olarak güçlendirdi. Luxury Living Group ile tanışmamız da bu zeminde gerçekleşti. 2021 yılında Türkiye temsilciliği için teklif aldık. Zor bir dönemde olmasına rağmen bunu stratejik bir fırsat olarak değerlendirdik ve süreci detaylı şekilde analiz ederek 2022 yılında yeni mağazamızla birlikte bu yapının resmi temsilcisi olduk.</p>
<p><strong>Sizi geleneksel mobilya mağazacılığından ayıran temel fark nedir?</strong></p>
<p>Müşteriye ve onlara hizmet veren profesyonellere özel çözümler üretmekteki hizmet kalitemiz diyebilirim. </p>
<p><strong>"Yaşam alanlarını bir manifestoya dönüştürmek" ifadesini kullanıyorsunuz. Bir evi dekore etmekle ona bir manifesto kazandırmak arasındaki o ince çizgi nedir?</strong></p>
<p>Temsil ettiğimiz her koleksiyonun güçlü bir hikâyesi ve tasarım kimliği var. Bentley Home ve Versace Home gibi markalar yalnızca mobilya değil; moda, otomotiv ve sanat dünyasından beslenen bütünsel bir tasarım dili sunuyor. Biz bu koleksiyonları mekâna birebir taşımaktan ziyade, onların karakterini ve ruhunu mekânın kimliğiyle birleştiriyoruz. Bu yaklaşım dekorasyonu bir uygulama olmaktan çıkarıp, güçlü bir “yaşam manifestosu”na dönüştürüyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69fdb90122804-1778235649.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Bir tasarımın sadece 'lüks' olmaktan çıkıp 'meta-lüks' seviyesine ulaşması için hangi kriterleri karşılaması gerekir?</strong></p>
<p>Meta-lüksü üç temel unsurla tanımlıyoruz: Özgünlük, marka DNA’sına sadakat ve kişiselleştirme.</p>
<p><strong>Bentley, Versace ve Dolce &amp; Gabbana gibi moda devlerinin podyumdaki ruhu, yaşam alanlarına nasıl uyarlanıyor? Bir 'podyum stili' eve nasıl taşınır?</strong></p>
<p>Bentley, Versace ve Dolce &amp; Gabbana gibi markaların her biri güçlü bir tasarım felsefesine sahip. Bizim yaklaşımımız, bu felsefeyi doğru analiz etmek ve mekânın ölçeğine uygun şekilde yeniden yorumlamaktır. Podyumda gördüğümüz estetik, doğru kurgulandığında yaşam alanında doğal bir kimliğe dönüşür.</p>
<p><strong>Son dönemde 'sessiz lüks' akımı çok konuşuluyor. Ancak sizin temsil ettiğiniz markalar oldukça karakteristik ve güçlü kimliklere sahip. Sizce bugün gerçek lüks 'fark edilmek' mi yoksa sadece 'bilinmek' mi?</strong></p>
<p>Sessiz lüks, 'lüks' kavramına aykırı bir durum değil, bir uygulama şeklidir. Bir marka oluşum felsefesinin özellikleri ne kadar doğru taşırsa o derece başarılı olmaktadır. Temsil ettiğimiz markalar bunu başarıyla yapabildiği için, meraklısı olan tüketicilerin talepleri ile doğrudan buluşmaktadır. Bilinmek önemlidir ama yeterli değildir. Doğru yaptıklarınızla fark edilmek en değerlisi…</p>
<p><strong>Konutlardan otellere, yatlardan ofislere kadar geniş bir yelpazede varsınız. Bu kadar farklı kimliği ve kullanım amacını tek bir estetik potada nasıl eritiyorsunuz?</strong></p>
<p>Saydığınız tüm alanlarda, sahip olduğunuz değerlerle çözümler üretebilmek zor değil. Yeter ki ne yaptığınız ve nereye ulaşmak istediğiniz konusunda kararlı olun. Bu alanlar tek bir kişi veya firma bünyesinde olabildiğine göre tüm bu alanlarda karakteristik mekan tasarımları oluşturma da mümkündür. Yeter ki yaratıcı ve tecrübeli kişileri bünyenizde bulundurun.</p>
<p><strong>V3 Design için önümüzdeki dönemde bizi bekleyen yeni iş birlikleri, özel koleksiyonlar veya projeler olacak mı?</strong></p>
<p>Markalaşma önem kazandıkça ve markalara ilgi arttıkça bu her zaman olası. Değişim artık çok kısa sürelerde hızla oluyor, önemli olan buna ayak uydurabilmek ve hızla adapte olabilmek. Dünyada ve ülkemizde markalarla iş birliği yapmak her alanda yaygınlaşmakta. Yeni iş birlikleri ve projeler talebi büyütmekte. Kalite ve özgünlükten ödün vermeden bunu başarmak ve her yıl biraz daha üstüne koyarak ilerlemek temek hedefimizdir.  </p>
<p><strong>2026 yaz sezonu için hedefleriniz var mı peki?</strong></p>
<p>Marka iş birlikleri ve global projeler giderek daha önemli hale geliyor. Biz de bu dönüşüme uyum sağlayarak daha fazla özel proje ve dış mekân uygulamasına odaklanıyoruz. Temsil ettiğimiz koleksiyonların seviyelerine uygun özel ve ticari projelere yer alabilmek adına tüm fırsatları değerlendirmeye açığız. 2026 yılı hem yeni iş birlikleri hem de daha görünür uluslararası projeler açısından bizim için güçlü bir büyüme dönemi olacak.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69fdb94b65994-1778235723.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/luksun-yeni-manifestosu-78915</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/5/1280x720/luksun-yeni-manifestosu-1778235757.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bentley Home’dan Dolce &amp; Gabbana Casa’ya kadar dünya devlerini aynı çatı altında buluşturan V3 Design’ın kurucusu Ahmet Kurşun ile lüksün yeni tanımı ‘meta-lüks’ü, ve tasarımın geleceğini konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/memleketin-duygusal-hafizasina-dokunmak-istedim-78843</guid>
            <pubDate>Fri, 08 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Memleketin duygusal hafızasına dokunmak istedim</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>‘Babamın İstek Şarkıları’, adından da anlaşılacağı üzere, rotası yıllar önce uzun yol şoförlüğü yapan bir babanın dikiz aynasından çizilmiş bir albüm. Direksiyon başında geçen onca yılın, sabrın ve en çok da o mecburi yalnızlığın, bir baba kız özleminin soundtrack’i…</p>
<p>Bir kamyon şoförünün direksiyon sallarken sığındığı o ağır aksak melodiler, Ertem’in yorumuyla arabeskten sanat müziğine uzanan hüzünlü bir teşekkür mektubuna dönüşüyor. Ertem, babasının radyodan ya da kasetlerden duyduğu şarkıları, kendi müzikal karakteriyle harmanlayarak, 6 şarkılık albümle dinleyicisiyle paylaştı. Bu özel proje hakkında Ceylan Ertem ile konuştuk.</p>
<p><strong>Babamın İstek Şarkıları çok kişisel, özel bir yerden doğuyor ama aynı zamanda Türkiye’de pek çok evin, ailenin, yolun, kasetçaların hafızasına dokunuyor. Bu albümü hazırlarken kendi aile hikâyenizle kolektif bir müzik hafızası arasında nasıl bir denge kurdunuz?</strong></p>
<p>Aslında bu albüm tam da o ortak hafızanın içinden doğdu. Evet, çıkış noktası benim babam, onun yıllarca kamyon kullanırken dinlediği kasetler, radyolar, tiyatro oyunları… Ama zaten Türkiye’de çok fazla insanın çocukluğu benzer seslerle geçti. Gece yolculuklarında çalan şarkılar, uzun yollar, tatile giderken dinlediklerimiz, annelerimizin mutfakta mırıldandıkları, hatta kasetçalara kaydettiğimiz kendi seslerimiz… Bunlar sadece bizim ailemize ait değil. Ben kendi hikâyemi anlatırken aslında biraz da bu memleketin duygusal hafızasına dokunmak istedim elbet. O yüzden albüm çok kişisel olduğu kadar kolektif bir yerden de ele alındı.</p>
<p><strong>Albüm kapağında babanızla kamyondasınız. O fotoğraf, albümün neredeyse ilk cümlesi gibi duruyor. Kamyon bu albümün ruhunu taşıyan bir mekan mı?</strong></p>
<p>Kesinlikle öyle. Kamyon burada sadece bir araç değil, bir sığınak, ekmek kapısı. Emek, yalnızlık, sabır, gece, yol, özlem… Hepsi o kamyonun içinde var. Kasetler de oradaydı, türküler de, arabesk de, TSM de… Albüm kapağındaki fotoğraf benim için çok sembolik. Sanki albümün bütün hikâyesi o karede duruyor. Bir baba-kız ilişkisi var ama aynı zamanda bir saygı hikâyesi de var orada. Çalışan insanların, gece gündüz direksiyon sallayan, çocuklarının geleceği için gecesini gündüzüne katan insanların hayatına duyduğum saygı da var.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69fc8f3e3a9da-1778159422.jpg" alt="" width="500" height="502" /></p>
<p><strong>Babanızın sizden yıllardır duymak istediği şarkıları söylemek, bir dinleyiciye şarkı söylemekten farklı mıydı?</strong></p>
<p>Çok farklı. Öncelikle kendim için yaptığım bir albüm değil, bir hediye, bir gönül borcu. Babamın istediği şarkılar ve onu mutlu etmek için var bu kayıtlar. Ne sanatsal olarak kendi tercihlerim ne de kişisel olarak kendi önceliklerim var.</p>
<p><strong>Bir klasiği yorumlarken ne zaman sadık kalmak, ne zaman şarkıyı kendi dünyanıza çekmek gerektiğini nasıl anlıyorsunuz?</strong></p>
<p>Bu biraz sezgisel bir şey. Bazı şarkılar vardır, onlara fazla müdahale ettiğiniz anda ruhunu kaybedersiniz. Bazılarıysa yeni bir nefes ister. Ben her zaman şarkının özüne sadık kalmaya çalışıyorum. Ama aynı zamanda birebir tekrar etmekle de ilgilenmiyorum. Ben o şarkının içine kendi hayatımı, kendi sesimi, bugünün duygusunu koymaya çalışıyorum. Çok da büyük bir saygıyla yorumlamaya çalışıyorum. Babam bazı parçaları tam olarak orijinali gibi duymak istedi ama… Mesela en ürküten, Selami Şahin eseri Dokunmayın Bana’sı idi. Neyse ki hem babamdan hem de Selami Baba’dan beğeni aldım. Çok mutluyum.</p>
<p><strong>Bu albüm bir teşekkür, bir gönül borcu gibi duruyor. Peki babanız bu şarkıları ilk kez sizin sesinizden dinlediğinde sizde kalan ilk cümle, ilk an ne oldu?</strong></p>
<p>Bazı teşekkürler büyük cümlelerle ifade edilmiyor. Babamın kuşağı erkekler, sevgilerini açık açık ifade etmeyi çok beceremeyen, hem bıçkın hem de utangaç bir kuşak. Çalışarak, emek vererek, yanında durarak, senin için her şeyi göze alarak seviyorlar onlar. Anlayana…</p>
<p><strong>Babanızın kamyon şoförlüğü, albümün arka planında yalnızca biyografik bir detay değil, aynı zamanda sınıf, emek ve yol fikrini de taşıyor. Bugün geriye baktığınızda, onun çalışma hayatı sizin sanatçı olma biçiminizi nasıl şekillendirdi?</strong></p>
<p>Çok etkisi oldu. 15 yaşından beri hâlâ çalışan bir baba. Hayatın kolay kazanılmadığını, tırnaklarınla kazımanın önemini, “armut piş ağzıma düş” ile bir yere varılamayacağını çevremdeki emekçi insanlardan öğrendim. Babam da bunlardan birisiydi.</p>
<p><strong>Bu albümde yorumcu kimliğinizle evlat kimliğiniz aynı anda stüdyoda mıydı? Orada içinizdeki küçük kız çocuğunun sesini de duydunuz mu?</strong></p>
<p>Evet, kesinlikle. Ama son albümüm ‘Sana Rağmen’de o günlere ait hikâyelerimin olduğu orijinal şarkılar da var. Mesela ‘Yoktunuz’ böyle bir şarkı. Hatta eylül ayında yine bir çocukluk hikâyesi şarkısı paylaşacağım. Erkan Oğur çaldı gitarları da. Bu dönemim biraz kendi çocukluğum, ilk gençliğim ile ilgili işler ürettirdi bana. Hesaplaşmalar da var, saygı duruşları da…</p>
<p><strong>Bugünün müzik dinleme alışkanlıklarında şarkılar çok hızlı tüketiliyor. Bu albüm ise kaset, yol, bekleyiş, tekrar tekrar dinleme gibi daha yavaş bir hafızadan geliyor. Sizce bu yavaşlık bugün dinleyiciye ne hatırlatabilir?</strong></p>
<p>Belki biraz durmayı… Şarkılar birkaç saniyede geçiliyor. Çok üzücü. Oysa bazı duyguların yerleşmesi için demlenmeye ihtiyaç var. Kasetler eskirdi, plaklar eskirdi, kerelerce dinlemekten… Boomer gibi konuşmak da istemiyorum ama açıkçası çok özlüyorum. Bu albüm biraz o hissi, yavaşlamayı, moduna girmeyi hatırlatsa keşke.</p>
<p><strong>Bu hikâyenin devamında daha çok babanızın istekleri mi, yoksa sizin artık onun dünyasından seçtiğiniz şarkılar mı belirleyici olur?</strong></p>
<p>Sanırım artık ikisi birbirine karıştı. Çünkü yıllar içinde onun sevdiği şarkılar biraz benim de sevdiğim şarkılar oldu. Babam 90 şarkı gönderdi; o gönderdiği isimlerin içinden bana yakışacağını düşündüğüm ya da yorumlamayı becerebileceklerimi seçtim. Çok güzel 5 şarkı daha gelecek.</p>
<p><strong>Sırada neler var? Nasıl bir yaz sizi bekliyor?</strong></p>
<p>Albüm konserleri olacak. Haziran ayında Urfa, Diyarbakır, Mardin konserimiz var en yakın tarihlerde. Babamın İstek Şarkıları’nı sahnede seyirciyle buluşturmak benim için çok önemli olacak çünkü bu şarkılar canlı çalındığında bambaşka oluyor. Birlikte söylemenin tadı benim için her zaman özel. Bir yandan da üretmeye devam ediyorum tabii. Sezen’in verdiği harika ve yepyeni bir şarkı var sırada. O şarkı için çok çok heyecanlıyım. Temmuz ayında paylaşmak istiyorum. Başka başka birçok projem de gündemde. Bizi takip etsin dinleyicilerimiz, desteklesin ve konserlere gelsinler. Onların desteğiyle motive olup devam edecek gücü bulabiliyoruz. En çok da önümüzdeki günlerde hayvanlar ve çocuklar için elimden geleni yapmak istiyorum. “Dayanışma yaşatır” ruhunu yaymamız gerek.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/memleketin-duygusal-hafizasina-dokunmak-istedim-78843</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/4/3/1280x720/memleketin-duygusal-hafizasina-dokunmak-istedim-1778159473.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Ceylan Ertem, kariyerinin en kişisel projesi olan ‘Babamın İstek Şarkıları’ ile mikrofonu bu kez sahnelerin değil, yolların tozunu yutmuş bir hikâyeye uzatıyor. Detayları Ertem’den dinledik. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/gozlerimizde-kulturumuz-sakli-78840</guid>
            <pubDate>Fri, 08 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Gözlerimizde kültürümüz saklı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu yıl 9 Mayıs ile 22 Kasım arasında yer alacak 61. Venedik Sanat Bienali Türkiye Pavyonu <strong>Nilbar Güreş</strong>’in ‘Gözlerinizden Öperim’ sergisine ev sahipliği yapıyor.</p>
<p>İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) koordinasyonunu üstlendiği Türkiye Pavyonu’nun sanatçısı Nilbar Güreş, sanat tarihçi ve akademisyen <strong>Dr. Ceren Özpınar</strong>, küratör, akademisyen ve yazar <strong>Chus Martínez</strong>, küratör <strong>Öykü Özsoy Sağnak</strong> ile küratör ve yazar <strong>Ulya Soley</strong>’den oluşan Danışma Kurulu tarafından seçilmişti. Tam bir yıl önce kanser nedeniyle 57 yaşında hayata veda eden Venedik Bienali’nin Kamerun asıllı İsviçreli küratörü <strong>Koyo Kouoh</strong>’un belirlediği, şiirsel bir dille çerçevesini çizdiği 'Minör Tonlar' teması izleyiciyi yavaşlamaya, durmaya ve yeniden düşünmeye davet ediyor. Koyo Kouoh’un kaleme aldığı metinde, yaşamının 10 yılını İstanbul’da geçiren Amerikalı yazar <strong>James Baldwin</strong>’in şu sözlerine yer vermesi çerçeveyi çizerken aklında ne olduğunu pek güzel anlatıyor: <em>“Sonuçta bazı insanların Ay’ı kolonileştirmek istemesinin, diğerlerinin ise onun önünde eski bir dost olarak dans etmesinin bir sebebi var.” </em>Ay’ı kolonileştirmek mi isteyenlerdensiniz? Yoksa önünde dans etmek mi?</p>
<p>Venedik Bienali’nin başlamasına günler kala, Ukrayna ve Gazze’de işlenen insanlık suçlarının sorumluları Rusya ve İsrail’in varlık gösterecek olmalarından ötürü Bienal Ödül Jürisi’nin, tümü kadın 5 üyesinin istifa ettiklerini not düşeyim. Türkiye Pavyonu’na İstanbul’da heykeltıraşlar, metal ustaları, terziler ve zanaatkârlarla birlikte ürettiği yeni işlerini yerleştirdiği bir sırada sanatçı Nilbar Güreş ile mail üzerinden söyleşi yaptık…</p>
<p><strong>Beş yıl önce yaptığımız bir söyleşide “Ömrüm yeterse Venedik’te olurum” demiştiniz. Venedik Bienali’nin 61. Edisyonunda Türkiye Pavyonu sizin ‘Gözlerinizden Öperim’ sergisine ev sahipliği yapıyor. Mutlu musunuz?</strong></p>
<p>Beş sene önceyi hatırlamanız ne güzel! Bu sözlerimle esprili şekilde şunu demek istemiştim: Sanat dünyası sisteminde desteklenen yaş aralıkları var ve istatistiklere göre kadın sanatçılar için kariyer anlamında en zor dönem 45-65 yaş arası. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu ise bildiğim kadarıyla son senelerde genç erkek sanatçıları ve 65 yaş üzerine kadın sanatçı tercih etmişti. Bu edisyonda Türkiye’yi 49 yaşında bir kadın sanatçı temsil ediyor. Bu yenilenmeye çok sevindim. Ben değil de başka 65 yaş altı bir kadın sanatçı seçilmiş olsaydı ona da çok sevinirdim çünkü bu sistemin değişmesi ve farkındalık anlamına geliyor. Mutlu olma konusuna gelirsek Venedik Bienali'nin bu edisyonundan sorumlu ana sergi küratörü Koyo Kouoh bildiğiniz gibi kanser nedeniyle vefat etti. Bir yandan da şu an Filistin’de bir soykırım yaşanıyor. İnanılmaz ama gerçek; İsrail Hükümeti burada sergisini açıyor. Açıkçası bu sene Venedik Bienali’nin de pavyonların da tamamen iptal edilmesi gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p>Şu an büyük bir protestoya hazırlanıyor Venedik. 8 Mayıs’ta (bugün) ‘Katliam İttifakına Karşı Sanat’ oluşumu ve çok sayıda pavyon, küratör, sanatçı, sanat emekçisi protestoya katılacak. Buna biz yani Türkiye Pavyonu da dahil. Pavyon yerine pavilyon diyorum çünkü Türkiye’den seks işçisi bir dostum gazetelerde Bienal haberini okuyunca beni pavyonda çalışıyor sanmış. Bunu hiç dert etmedim de, Türkçede bu alanı neden pavyon şeklinde isimlendirdiğimizi de anlayamadım açıkçası.</p>
<p><strong>NEDEN 'GÖZLERİNİZDEN ÖPERİM'?</strong></p>
<p><strong>Serginizin başlığı 'Gözlerinizden Öperim' hem çok güzel, hem çok anlamlı ve hem sanki mesafeli bir sevgiye işaret ediyor. Eskiden kaleme alınan mektuplardaki gibi. Bu başlık sizin için ne ifade ediyor? </strong></p>
<p>Aile albümünde ben de bu sözlerin yazılı olduğu kart ve mektuplara rastladım. Bu haberleşme şekli daha samimi ve daha çok emek gerektiriyor. Bir fotoğraf stüdyosuna gidip fotoğraf çektirmişler, sonra bastırdıkları fotoğrafın arkasına bir şeyler yazıp ailelerine, akrabalarına postalamışlar. Büyükleri ellerinden, küçükleri gözlerinden öpmüşler. Fakat şimdi burası Venedik. Türkiye Pavyonu demek sahnede diğerleri ile eşit derecede görünür olmak demek. Peki ne göstermeli? Bizler ne görüyorsak onu göstermek istedim. Çünkü bence biz şimdiye dek hep Batı’dan ve Kuzey’den farklı baktık olan bitene. Bu son on senede ise olmayacak şeyler oldu. Korkunç şeylere tanık olduk; hastalıklar, savaşlar. Dünya olup biteni izliyor ama bakıyorum ki ülkeler, toplumlar eşit şekilde hissetmiyor, aynı şeyleri düşünmüyor ve hiç benzer şekilde tepki vermiyor. Sergiye ‘Gözlerinizden Öperim’ başlığını verdim çünkü bakan, gören ve empati duyabilen gözlere değer veriyorum. Öte yandan görmeyen, hissetmeyen, empati yapamayan kültürlere mesafeli bir selamlama anlamında.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69fc8e7eece65-1778159230.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><strong>Arter’de mayıs sonuna kadar devam eden serginizin adı ‘Kadife Bakış’. Bienal sergisi ise ‘Gözlerinizden Öperim’. Göz, bakmak, görmek sizde tekrarlanan bir tema mı?</strong></p>
<p>Güzel bir soru, demek ki bakışa önem veriyorum. Açıkçası tecrübeme göre ayrımcılık gözlerle başlar. Gözleriniz yumuşak, insancıl, derin bakıyorsa ilk iş sizinle uğraşırlar. Bence gözlerimizde coğrafyamız, yani kültürümüz saklı. Arter’deki sergim ne yazık ki 10 Mayıs’ta sona eriyor. Ne yazık ki dedim çünkü çok istediğim ve beklediğim bir sergiydi. Geç kalmış bir sergiydi; çünkü bu solo sergiyi doğduğum şehirde, uluslararası solo sergilerimden çok sonra yaptım. Yine de tüm işlerimi kapsayan bir sergi elbette değildi. Kısacası başka bir sergi için hâlâ malzeme var. İleride üretimimin ilk senelerini, en son dönemini ve yeni üretimleri kapsayan bir sergi yapılır belki. Madem sizinle konuştuğumuz her şey oluyor, o zaman bu dileği de buraya dilek ağacına bağlar gibi bırakıyorum sevgili Gila.</p>
<p><strong>MİNİMALİST AMA MEKÂNI KAVRIYOR</strong></p>
<p><strong>Türkiye Pavyonu’na seçilmenizin gerekçesi olarak, toplumsal cinsiyet, kimlik, kültürel bellek gibi meseleleri zekice, empati duygusuyla, hassasiyetle ve çarpıcı bir görsel dille ele almanız gösteriliyor. Venedik’teki serginiz bu meseleleri kapsıyor mu?</strong></p>
<p>Sergimiz kesinlikle tüm bunları kapsıyor. Öteki olarak düşünülen herkes ve her şey bu sergide var. İnsan var, doğa var, ikisi arası hibrit şeyler var. Bir canlının özdeşleşebileceği tüm formları kucaklayan bir sergi ‘Gözlerinizden Öperim’. Venedik Bienali pavilyonunun çalışması ne kadar zor bir mekân olduğunu bilsen? Duvara, yere, tavana çivi çakmak yasak. Mekânın taşıyamayacağı ağırlıkta şeyler asmak, tavanla malzeme teması dahi yasak. Burada kıymetli İKSV ekibi ile tarihi bir mekânın getirdiği tüm zorluklara göğüs gererek çalıştık. Sergimizde heykeller, son 15 sene içinde üretilmiş sadece 3 adet fotoğraf ve yağlı boya resimler; kâğıt üzeri kolajlar mevcut. Minimalist ama mekânı kavrayan bir sergi oldu bize göre. Ve ben zanaat-sanat arası bir dilde üretiyorum. Dolayısıyla bu sergide de Türkiye’nin günlük, geleneksel ve görsel dilinden işaretler olacak.</p>
<p><strong>Serginizin uluslararası bienal izleyicilerini evrensel bir dille “yakalayacağına” inanıyor musunuz?</strong></p>
<p>Aslında ben yereli veya evrenseli hedefleyen bir sanat yapmıyorum. Böyle pragmatik ve stratejik düşünen sanatçılar var ama ben öyle biri hiç olmadım. Güdüsel biriyim ben, üretimim de öyle. Evet, sergimizin kesinlikle pek çok izleyiciye hitap edeceğini düşünüyorum. Çünkü bir yandan zaten 2000 senesinden beri hem Türkiye’de hem yurt dışında araştırıyor ve bienaller, sergiler için üretiyorum. Bu benim tam 17. bienalim! Hassas ve empati yapabilen insanları yakalayacağını düşünüyorum. Ve bize de başkası lazım değil açıkçası.</p>
<p><strong>Bienal için üretmek sizin için farklı bir duygu mu?</strong></p>
<p>Bienal için üretmek evet kesinlikle farklı. Çok emek isteyen, çok yıpratıcı bir süreç. Kesin teslim tarihleri olur ve genellikle davet edildiğiniz yer ile beraber düşünerek üretmeniz beklenir. 2014’te São Paulo Bienali’ne katılmıştım. Venedik dünyanın en eski bienalidir. Ardından São Paulo Bienali gelir. Bu da şu anlama geliyor: İstanbul Bienali, Yokohama Triennali, São Paulo Bienali, Venedik Bienali gibi bienaller ve diğerleri aynı duruşları temsil etmiyorlar. Öncelikle coğrafyaları, sonra bu coğrafyaların doğal fikirsel farklılıkları üzerinden türlü izleyicilere seslenmiş oluyorlar. Ben bienalleri evrensellik ya da evrensel izleyicileri var mı diye ayırmıyorum. Bazı bienaller çok lokal olabilir ama öyle güzel bir çeşitlilik ve ortam sunarlar ki küçük bütçe ile üretilen bir yapıt sürpriz bir şekilde dünyaca tanınır hâle gelebilir.</p>
<p><strong>ÜÇ ŞEHİRDE YAŞAMAK ÇOK YORUCU</strong></p>
<p><strong>Bienaldeki yeni eserleri yaşadığınız hangi şehirde ürettiniz? İstanbul, Napoli, Viyana? Üç şehirde yaşamak ve üretmek çok yorucu değil mi?</strong></p>
<p>Ben 26 senedir İstanbul’da üretiyorum. Venedik’te sergilenen eserleri İstanbul’da ürettik. Üç şehirde yaşamak çok yorucu ve bu tempoda son senem. Artık bana göre günlük hayatta ne antisemit ne de islamofobik olan İtalya’da olacağım. Devlet politikası katı ve yanlış olabilir ama en azından insanları insan.</p>
<p><strong>Viyana ve Napoli’den bakınca Türkiye’de çağdaş sanatla ilgili ne söyleyebilirsiniz?</strong></p>
<p>Viyana 2 milyonun yaşadığı, yüzden fazla müzenin olduğu, sanatla nefes alan bir şehir. Genelde müzelerin demokratik bir işleyişi söz konusu ve sanatına bize oranla bin kez daha fazla sahip çıkan bir devlet var. Sanat ortamı sanki kendi kendini idare ediyor. Bize benziyor. Türkiye’de galeriler sınırlı bütçelerle çalışıyorlar, sanatçı üretimine katkıda bulunmuyorlar ve genel olarak da satamıyorlar. Sanatçıların geçinebileceği bir galeri ortamı kalmadı artık. Bunun devletin bu konudaki strateji eksikliği ile ilgisi var. Çağdaş sanata fon yok ve diğer yandan da neredeyse salt bir şahsi para gündemi mevcut. Pavilyonumuz çok cömert ve benzersiz bir şekilde ayakta duruyor. Başka bir örneğini henüz duymadım. Türkiyeli sanatçıların bu ortamda var olması için pavilyonu destekleyen herkese içten teşekkür ederim.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/gozlerimizde-kulturumuz-sakli-78840</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/4/0/1280x720/gozlerimizde-kulturumuz-sakli-1778159187.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ 61. Venedik Sanat Bienali başladı. İKSV koordinatörlüğündeki Türkiye Pavyonu, Başak Doğa Temür küratörlüğünde Nilbar Güreş’in sergisini ağırlıyor. Serginin başlığı ‘Gözlerinizden Öperim’… Sorularımızı yanıtlayan sanatçı Nilbar Güreş, “Yereli veya evrenseli hedefleyen bir sanat yapmıyorum” diyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/once-kendim-icin-yaziyorum-78838</guid>
            <pubDate>Fri, 08 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Önce kendim için yazıyorum</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bazı insanlar yazmayı seçmez; bir şekilde yazı onları bulur. Ömer Duran’ın metinleri de böyle bir yerden çıkıyor. Hiç biri planlı değil, iddialı hiç değil... Ama fazlasıyla sahici…<br />Onun için yazı bir hedef değil, bir ihtiyaç, bir iç dökme biçimi... İnkılap Kitabevi etiketiyle çıkan ilk kitabı ‘Hayat Neye Benzeseydi Güzel Olurdu?’da sıkça karşılaştığımız ‘İlyas’ karakteri ise bu iç dökümün belki de en cesur tarafı: Bazen bir ses, kimi zaman kaçış, bazen de bir itiraf…</p>
<p>Bugünlerde hem yazının özgürlüğü hem de okurun beklentisiyle baş etmeye çalışan Ömer Duran ile buluştuk; ilk kitabı ve sonrasını konuştuk.</p>
<p><strong>Yazmaya bir ‘rahatlama biçimi’ olarak başladığınızı söylüyorsunuz. Bu kişisel ihtiyaç ne zaman bir kitaba dönüşecek kadar derinleşti? </strong></p>
<p>Aslında kitaba dönüştürmek gibi bir arzum ya da bir beklentim yoktu. Eşim, dostum arkadaşlarım dönem dönem söylemişlerdi kitap yazmamı fakat -kimseyi de kırmadan nasıl söylenir bilmiyorum ama- “kitabım çıksın” diye para verip kitap bastırmak bana çok megalomanca geliyor. Yazdıkça instagram’a atıyordum yazılarımı. Yazmak zaten beni ziyadesiyle mutlu ediyordu. İnkılap Yayınevi Yayın Yönetmeni Gülşen İşeri yaptığım paylaşımları görmüş ve kitap yapma fikri ile geldi. Bu da açıkçası heyecanlandırdı beni.</p>
<p>Ama benim aklımdan hiçbir zaman “yazılarımın artık kitap olma zamanı geldi” gibi bir düşünce geçmemişti.</p>
<p><strong>Bu ilk kitabı </strong><strong>yazarlık adına bir başlangıç olarak görebilir miyiz yoksa zaten süregelen bir iç dökümün doğal sonucu mu? </strong></p>
<p>Aslında ikinci kitabın bir 70-80 sayfası hali hazırda var. Ben bugüne kadar hep yazı bittiği anda aldığım keyfe odaklanmıştım. Türkiye’de bu işin ekonomik bir karşılığı yok biliyorsunuz, benim de öyle bir beklentim yok. Ama kitap basıldıktan sonra yazdıklarımla ilgili insanların fikir beyan etmesi, benim hiç aklıma gelmeyen şeyleri onlardan duymak beni heyecanlandırdı. Fakat bir yandan da o motivasyon bende bir baskı yaratıyor. Son 1,5 aydır yazamıyorum. Çünkü eskiden yazmak istediğimde sadece kendim için yazıyordum, insanların okuyup okumaması umurumda değildi şimdi “daha güzel olabilir mi?” düşüncesi ya da doğru bir şey söylemeye çalışmanın verdiği o baskıyı hissediyorum. Bir önceki cümlemi beğenen insana bir sonraki cümlemi de beğendirme hissiyatı 1,5 aydır durdurdu beni. Yani bu kitabın benim için yazarlık adına başlangıç olmasını çok istiyorum, umarım devamını getirebilirim.</p>
<p><strong>Peki, kitabın ismine nasıl karar verdiniz?</strong></p>
<p>Benim kafamdaki isim bambaşkaydı. ‘İlyas ve günlükler vesaire…’ koymak istiyordum kitabın ismini. Çünkü kitap üç bölüm ve tam olarak da bu bölümlerden oluşuyor. Instagram’da sorduğum bir soruydu “sizce hayat neye benzeseydi güzel olurdu?”. Yayınevi de bu ismin daha uygun olacağı fikrini verdi. Çok da iyi oldu. Bir kitap daha yazabilirsem bu isimle oynamayı da düşünmüyor değilim.</p>
<p><strong><em>Güzel anları </em></strong><strong><em>görmenin </em></strong><strong><em>derdindeyim</em></strong></p>
<p><strong>Ben size sorsam… Hayat neye benzeseydi güzel olurdu? Kitapta geçen ‘eski ayakkabılar’ metaforunun nasıl bir duyguyu temsil ettiğine de değinerek belki yanıtlamak istersiniz?</strong></p>
<p>Ben biraz gamsız bir insanım. Elbette ki kaygılarım, korkularım ve endişelerim var. Ama baş etmenin yolu bende herhalde bu: Çok büyütmemeye çalışıyorum. Bir Pollyanna değilim ama hayatı pozitif tarafından görmeye çalışıyorum. Gamsız bir hayatın peşinde koşuyorum diyelim. Eski ayakkabının rahatlığı da çok kıymetli bir şey gibi geliyor bana. Sizi endişeye, korumacılığa sevk etmiyor, kaygılandırmıyor, delinir diye korkmuyorsunuz. Kitaptaki metafor da o zaten.</p>
<p>Hayat benim için birçok şeye benzediğinde güzel oluyor. Bazen Beşiktaş’ın güzel bir atağına benzediğinde, bazen güzel bir kadınla bir şeyler içmeye benzediğinde güzel oluyor, bazen bir dostla oturup, öbür dostu çekiştirdiğinde güzel oluyor. Büyük, iddialı şeyler değil, küçük şeylerden keyif alabiliyorum. O yüzden hayat benim için birçok şeye benzediğinde ve birçok anda güzel olabiliyor. Güzel anları görmenin derdindeyim açıkçası. </p>
<p><strong>Kitapta bahsi geçen İlyas kim peki? Bu karakter sizin için bir maske mi yoksa bir özgürlük alanı mı? Yazarken kendinizi mi koruyorsunuz, yoksa İlyas üzerinden daha cesur bir ifade alanı mı açıyorsunuz? </strong></p>
<p>Bazı sorular aslında soru değil de cevaptır ya… Bu da öyle bir soru.</p>
<p>İlyas bazen benim söylemek istediklerim, bazen de söylemek istemediklerimi söylettiğim kişi, bazen söylemeye umduklarım oluyor. İlyas alt benlik de değil, zihnimin karanlık tarafı da değil. İlyas öyle bir evren kurmuş ki kendine o ne yapsa yakışıyor. Söylemeye zorlandığım şeyleri bir bakıyorum ki İlyas söylemiş. Benim kendi sevgilime bile İlyas’ın ağzından mektup yazmışlığım var. İlyas ile sohbeti çok seviyorum, bazen canımı sıkıyor, bazen rahatlatıyor. İlyas kim ve ne olacak ben de bilmiyorum. Bir gün bulursam kim olduğunu söylerim size.</p>
<p><strong>Kitaptaki mizah ile yalnızlık duygusu arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? </strong></p>
<p>Ben hiçbir yazımı, bu hikayede şunu anlatayım, olaylar şöyle gelişsin, şöyle çözeyim diye yazmadım. Yazar olmadığım için böyle tabii. Bir anda, sayıklama halinde yazıyorum. Onu demlenmeye bırakıyorum, sonra tekrar geri dönüyorum. O mizah duygusu da olaylarla baş etme şeklim bu olduğu için yazıya yansıyor. Olduğu gibi, ne hissetiysem anlattığım için mizah araya giriyor. Hayatı da öyle karşılıyorum çünkü.</p>
<p><strong>Ne sıklıkla yazarsınız? Bir disiplininiz var mı mesela? </strong></p>
<p>Çoğunlukla bir anda gelir bana ya da bir cümle geliyor aklıma, o cümlenin peşine düşüyorum. Bir de asıl mesleğim olan oyunculukla ilgili bir şey sanırım. Oyuncu olarak bana bir karakter verildiğinde daha iyi oynayabilmek için karakterimin hikaye başlayana kadar önceki hayatına dair kafamda bir hikaye yazıyorum zaten. Basit de olsa boşluk doldurma oyunu oynuyorum. Oradan gelen bu prova hali, yazma şeklime de yansıdı.</p>
<p>Aslında bir disiplinim yok. Olmuyor da bende. Çok istiyorum ama olmuyor.</p>
<p><strong>Oyunculukta başkasının yazdığı bir karakteri canlandırıyorsunuz; yazarlıkta ise karakteri siz kuruyorsunuz. Hangisi daha zor ya da kolay?  </strong></p>
<p>Benim için ikisi de tek cevaplı değil. İkisi de hiç kolay değil ama bir yandan da ikisi de kolay. Oynamaktan çok keyif alıyorum. Yazmaktan daha çok keyif alıyorum.</p>
<p><strong><em>Yazarken </em></strong><strong><em>daha </em></strong><strong><em>özgürüm</em></strong></p>
<p><strong>Yazarken mi yoksa oynarken mi kendinizi daha kontrolsüz ve özgür hissediyorsunuz? </strong></p>
<p>Yazarken daha özgürüm. Oynarken karşımda bir oyuncu var ve belli bir sınır içinde kalmak zorundayım. O finali sekteye uğratacak, karşımdaki insanı da boşa çıkartacak bir karakter çizemem, sınırları var. Senaristin, yönetmenin, diğer oyuncu arkadaşların hatta mekanın işin doğası gereği bana koyduğu sınırlar var. Yazarken istediğimi söyleyebiliyorum.  </p>
<p><strong>İlyas’ın hikâyesi devam edecek mi peki? Bir seri fikri var mı? </strong></p>
<p>İlyas’ın henüz bitmiş bir hikayesi yok yeni kitap için. Birkaç tane başladığım metin var. Bir tanesini kafamda bitirdim ama yazmaya başlayacağım anı bekliyorum. Ama daha uzun İlyas öyküleri yazmak istiyorum. Kafamda başka karakterler de var. Onları da anlatmak istiyorum. Ama yine kısa öyküler tadında. 8-10 sayfalık İlyas öyküleri beni daha çok tatmin ediyor.</p>
<p><strong>Peki ya roman?</strong></p>
<p>Kafamda çok uzun zamandır roman için bir hikaye var. Kendime meydan okuma benim için bu. Uzun bir şeyler yazabilir miyim diye başlamıştım. Bir yazar disiplinim olmadığı için hala kopuk kopuk şuan. Tepeden gördüğüm bir şey var ama bağlayabilir miyim bağlayamaz mıyım ya da on yıl sonra mı biter?..</p>
<p>Ben önce kendim için yazıyorum, kendimi rahatlatacak kadar iyi yazamamışsam o kitap zaten hiç olmaz benim için.</p>
<p><strong>İlyas ya da başka bir karakter… Kendi yarattığınız bir karakteri canlandırma fikrine nasıl bakıyorsunuz? Var mı böyle bir plan? </strong></p>
<p>İlyas’ı canlandırmak istemem. Bir aksiyonu yok. Ama roman için kafamda olan hikayedeki baş karakteri oynamayı çok isterim.</p>
<p><strong>Biraz geçmişten bugüne gelirsek… Kaygısızlar’dan bugüne neler değişti sizin için?</strong></p>
<p>Birçok şey değişti tabi. 23 yaşındaydım, kariyer planlaması nedir bilmezdim. Mevlana’nın dediği gibi “Hamdım, piştim, yandım” aslında…</p>
<p>Anneme bakışım, hayatımdaki kadına bakışım, yoldaki arkadaşıma bakışım değişti. Buna da tecrübe diyor insanlar zaten. Değişmeye de devam ediyor. Muhtemelen iki yıl sonra bambaşka bir Ömer olacak ve o Ömer ile de barışık olurum umarım.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69fc8c2df38cc-1778158637.jpg" alt="" width="500" height="788" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/once-kendim-icin-yaziyorum-78838</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/3/8/1280x720/once-kendim-icin-yaziyorum-1778158688.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Onu oyuncu kimliği ile tanısak da ‘yazmak’ Ömer Duran için rahatlama biçimi. İçinden taşanları yazarak döküyor kelimelere. İlk kitabı ‘Hayat Neye Benzeseydi Güzel Olurdu?’ ise bu iç sesin kayıt altına alınmış versiyonu. Samimiyeti de buradan geliyor aslında… ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/firsatlar-cesaret-gosterdiginizde-geliyor-78837</guid>
            <pubDate>Fri, 08 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Fırsatlar cesaret gösterdiğinizde geliyor</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Hız, veri ve dönüşümün merkezinde yer alan teknoloji şirketlerinde liderlik artık yalnızca yönetmek değil, sürekli yeniden kurmak anlamına geliyor. GetirMarket Genel Müdürü Elif Çar da kariyer yolculuğundan anneliğe uzanan deneyimiyle bu yeni liderlik anlayışının dikkat çeken isimlerinden biri. Anneler Günü öncesi, Çar ile iş dünyasında değişen dinamikleri, kadın liderliğini ve hayatın farklı rollerini nasıl dengelediği üzerine sohbet ettik.</p>
<p><strong>Kariyerinizin dönüm noktası olarak gördüğünüz an neydi? Sizi bugünkü rolünüze taşıyan kırılma nerede yaşandı?</strong></p>
<p>İş hayatına, o dönemde ilaç sektörünün bir numaralı şirketi olan Pfizer’da başladım. Pfizer, çalışanların kariyer yolunu destekleyen ve liderlik gelişimine önem veren bir kurumdu ve benim için de güzel bir okul oldu. O yıllarda birlikte çalıştığım birçok arkadaşım hâlâ Pfizer’da devam ediyorlar ve zaman içerisinde önemli görevler üstlendiler. Bense farklı sektörlerde de deneyim kazanma isteğiyle dört senenin sonunda Pfizer’dan ayrıldım ve bir arkadaşımın start-up kurma yolculuğuna eşlik ettim. Bu görece sıra dışı karar, ilerleyen yıllarda bana daha farklı adımlar atma cesareti kazandırdı ve yeni kapılar açtı.</p>
<p><strong>Getir gibi hızlı büyüyen bir yapıda liderlik etmek, kariyerinizin önceki dönemlerinden nasıl ayrışıyor?</strong></p>
<p>Getir, hızlı büyümesinin yanı sıra hâlâ şekillenen ve dönüşen yeni bir sektörün öncü oyuncularından biri olmasıyla da farklı bir öneme sahip. Bu nedenle bir lider olarak <em>“Mevcut olanı nasıl daha iyi yaparım?”</em> sorusundan ziyade, <em>“İşi nasıl farklı yaparım ve daha sürdürülebilir hâle getiririm?”</em> sorularına odaklanmam gerekiyor. Bu da yalnızca doğru bildiklerinizi sorgulamayı değil, kendi kurduğunuz yapıyı yıkıp yeniden inşa edebilmenizi gerektiriyor.</p>
<p><strong>Hız, veri ve operasyonun bu kadar kritik olduğu bir sektörde karar alma refleksiniz nasıl şekilleniyor?</strong></p>
<p>Aslında karar alma açısından oldukça avantajlı bir sektörde çalışıyorum. Çünkü aldığım kararların sonuçlarını birçok alanda çok hızlı ölçümleyebiliyor ve buna göre aksiyon alabiliyorum. Aynı zamanda altyapının tamamen dijital olması, eş zamanlı birçok testi yapabilmeyi mümkün kılıyor. Örneğin uygulamaya eklediğimiz yeni bir özelliği belirli bir müşteri grubuna açıp, sonuçlarına göre yaygınlaştırma kararı alabiliyoruz. Ancak bazen de uzun dönemde sonucunu göreceğimiz kararlar almak gerekiyor. Özellikle müşteri davranışını dönüştürmeye yönelik yatırım kararlarında, sektörü, müşteriyi ve makro dinamikleri doğru okuyabilmek, aynı zamanda da sonuç alana kadar kararın arkasında durabilmek oldukça önem kazanıyor.</p>
<p><strong>Türkiye’de teknoloji şirketlerinde liderlik anlayışının son yıllarda nasıl değiştiğini düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Türkiye’de teknoloji şirketlerinde liderlik anlayışı son yıllarda hiyerarşik yapılardan çevik ve veri odaklı modellere doğru evrildi. Eskiden liderlik daha çok yön veren ve kontrol eden bir rolken, bugün ekipleri güçlendiren, hızlı karar almayı mümkün kılan ve öğrenme kültürünü besleyen bir yapıya dönüştü. Özellikle hızlı büyüyen yapılarda liderlerden “her şeyi bilen” olmaları değil, doğru soruları sorabilmeleri ve ekiplerinin önünü açmaları bekleniyor. Bunun yanında empati, şeffaflık ve kapsayıcılık da en az teknik yetkinlikler kadar kritik hâle geldi.</p>
<p><strong>Ekip yönetiminde en çok önem verdiğiniz üç ilke nedir?</strong></p>
<p>Ekibimdeki herkesin hem benimle hem de birbirleriyle güçlü bir güven ilişkisi kurmasını çok önemsiyorum. Güvenin olmadığı bir ortamda doğru kararları almak da verimli çalışmak da çok mümkün değil. İkinci olarak çeşitliliğe çok önem veriyorum. Ekip üyelerinin benzer geçmişlerden gelmemesi, farklı deneyim, yetkinlik ve bakış açılarını masaya getirmesi daha doğru kararlar alınmasını sağlıyor. Üçüncü olarak ortak hedeflere birlikte koşmanın başarının anahtarı olduğuna inanıyorum. Bu nedenle hedeflerin netliği, ortak bir dil oluşturulması ve belirlenen hedeflerin ödüllendirme sistemine entegre edilmesi büyük önem taşıyor.</p>
<p><strong>Kriz anlarında liderlik tarzınız nasıl dönüşüyor?</strong></p>
<p>Bulunduğum sektörün dinamik yapısı sayesinde çok sayıda kriz yönetme deneyimim oldu. Kriz anlarında iletişim en kritik unsur. Krizi çözebilmek için tüm paydaşları aynı hedef etrafında bir araya getirmek ve herkesin süreci sahiplenerek katkı vermesini sağlamak gerekiyor. Bunun yanında normalden daha görünür olmak, gelişmeleri anlık takip etmek ve hızlı aksiyon almak ekiplerdeki sahiplenmeyi ciddi şekilde artırıyor.</p>
<p><strong>Kadın lider olarak iş dünyasında hâlâ aşılması gereken görünmez bariyerler var mı? “Cam tavan” tartışmalarının bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>İş dünyasında bu konudaki farkındalık her geçen yıl artsa da cam tavanın hâlâ var olduğunu düşünüyorum. Üstelik çoğu zaman bunun bilinçli bir tercih olmadığını gözlemliyorum. Çocukluktan itibaren kadınlara ve erkeklere atfedilen rollerin ve sıfatların bilinçaltımıza işlenmiş olması, istemsizce yargılarımızı etkiliyor. Ancak farkındalık arttıkça ve bu konuya erkekler de daha aktif şekilde dahil oldukça, bu kalıpları kırmanın mümkün olduğuna inanıyorum.</p>
<p><strong>İş dünyasında kadınların yükselişi konusunda sizi umutlandıran gelişmeler neler?</strong></p>
<p>Her geçen gün daha fazla kadın liderin üst düzey roller üstlendiğini ve karar alma mekanizmalarında temsilinin arttığını görüyorum. Bunun güzel bir örneği de Getir; icra kurulunun %57’sini kadınlar oluşturuyor. Ayrıca aktif çalışan birçok dernek, vakıf ve kurum da bu konuda önemli rol oynuyor. Bu yıl parçası olduğum Yönetim Kurulunda Kadın Derneği gibi yapılar, farkındalığı artırma ve dönüşümü hızlandırma açısından çok değerli örnekler.</p>
<p><strong>Genç kadın profesyonellere en kritik tavsiyeniz ne olur?</strong></p>
<p>Kendi potansiyellerine inanmaları en önemli tavsiyem. Risk almaktan çekinmemelerini, konfor alanlarının dışına çıkmalarını ve kariyerlerini bilinçli şekilde yönlendirmelerini öneririm. Fırsatlar çoğu zaman hazır hissettiğinizde değil, cesaret gösterdiğinizde geliyor.</p>
<p><strong>Annelik ve yoğun iş hayatınız arasında denge kurmak çok da kolay olmamalı… Bu denge sizin için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>Zaman içerisinde iş ve özel hayatı iki ayrı öncelik listesi olarak yönetmenin sürdürülebilir olmadığının farkına vardım. İkisi de tam zamanlı sorumluluklar ve ayrı ayrı mükemmel yönetilmeye çalışıldığında yıpratıcı oluyor. Bu nedenle zamanla hepsini tek bir öncelik setinde ele almayı öğrendim. Bunun yanı sıra etrafınıza kurduğunuz güçlü bir destek sistemi oldukça önemli. Hem işte hem evde güvenebileceğiniz insanlardan destek almak dengeli bir hayat yaşamayı mümkün kılıyor.</p>
<p><strong>Annelik, liderlik yaklaşımınızı nasıl etkiledi?</strong></p>
<p>Annelik çok dönüştürücü ve geliştirici bir süreç. Hem kendi çocukluğunuza dönüp kendinizi daha çok tanımanıza hem de daha önce karşılaşmadığınız yeni durumlarla başa çıkmanıza olanak tanıyor. Anne olduktan sonra kendimi daha da iyi tanıdım ve anneliğin daha otantik bir lider olmama katkı sağladığını düşünüyorum.</p>
<p><strong>Günümüzde kariyer sahibi kadınların yaşadığı “suçluluk duygusu” ile baş etmek, çalışan anneler için önemli bir başlık. Siz bu konuda nasıl bir yaklaşım benimsiyorsunuz?</strong></p>
<p>Bu duyguyu ben de yaşadım ve zamanla daha dengeli bir bakış açısı geliştirdim. Çocuklarımın gerçekten ihtiyaçları olduğunda ve onlar için önemli zamanlarda muhakkak yanlarında olmaya öncelik veriyorum. Diğer zamanlarda ise daha uzun vadeli düşünmeye çalışıyorum. Çocuklarımın bundan 15-20 yıl sonra benim bulunduğum noktadan gurur duyacaklarını, çalışmanın ve sorumluluk sahibi olmanın değerini benden görerek öğreneceklerini düşünmek kendimi iyi hissetmeme yardımcı oluyor.</p>
<p><strong>İş dışında sizi besleyen alanlar neler?</strong></p>
<p>Öncelikle arkadaşlarım. Uzun yıllara dayanan dostluklarım var ve onların bana kattığı enerji, huzur ve neşe çok kıymetli. Bunun yanında ailemle geçirdiğim, özellikle spor odaklı tatiller ve okumak beni en çok besleyen aktiviteler.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/firsatlar-cesaret-gosterdiginizde-geliyor-78837</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/3/7/1280x720/firsatlar-cesaret-gosterdiginizde-geliyor-1778158402.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ GetirMarket Genel Müdürü Elif Çar ile hızlı büyüyen teknoloji dünyasında liderlik, karar alma refleksleri ve annelik arasında kurduğu dengeyi konuştuk: “Ortak hedeflere birlikte koşmanın başarının anahtarı olduğuna inanıyorum.” ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
