<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/kendi-gucunu-hatirla-86824</guid>
            <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Kendi gücünü hatırla</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>New York hızlı, İstanbul sabırlı… Çünkü bu şehir, yüzyıllardır aynı işi kusursuzlaştıran ustaların hafızasını taşıyor. Meri Kohen’in tasarım dünyası bu iki farklı ritmin arasında şekilleniyor.</p>
<p>Uzun yıllar dünyanın önde gelen moda markaları için çalışan Kohen, iyi tasarlanmış bir ürün yaratmak ona yetmemeye başladığında kendi hikâyesini anlatmaya, tasarladığı şeyle onu taşıyan kadın arasında daha kişisel bir bağ kurmaya karar veriyor. Meri Lou da bu arayıştan doğuyor.</p>
<p>Bugün Kohen için mücevher, görünümü tamamlayan bir aksesuardan çok daha fazlası. Tasarımlarının ortak mesajı, kadına kendi gücünü hatırlatmak.</p>
<p>Bu yaklaşım, onun lüks tanımını da şekillendiriyor. Kohen için geleceğin lüksü daha fazla tüketmekten değil; daha az ama daha iyi, uzun ömürlü ve anlamlı şeylere sahip olmaktan geçiyor. New York’un cesaretini İstanbul’un zanaat kültürüyle buluştururken fiyatın, nadirliğin ve logonun karşısına anlatıyı, ustalığı, etik üretimi ve şeffaflığı koyuyor.</p>
<p>Meri Kohen’le ‘buy less, buy better’ yaklaşımından geleceğin lüksüne, kadınların içsel gücünden bir mücevherin 50 yıl sonra taşımasını istediği anlama uzanan bir sohbet gerçekleştirdik.</p>
<p>“Uzun yıllar küresel markalar için tasarım yaptım. Bu deneyim bana yalnızca tasarımı değil, küresel düşünmeyi, farklı tüketicileri anlamayı, trendleri okumayı ve bir markanın arkasındaki büyük resmi görmeyi öğretti. Ama zamanla sadece güzel bir ürün yaratmanın bana yetmediğini fark ettim. Anlatmak istediğim daha büyük bir hikâye vardı. Meri Lou da aslında bu düşünceden doğdu. Mücevheri sadece bir aksesuar olarak değil, bir sembol ve günlük hatırlatıcı olarak görmek istedim. Bir kadının taktığı parçaya baktığında kendi gücünü, enerjisini ve kim olmak istediğini hatırlamasını istiyorum. Her koleksiyon farklı bir şey söylüyor ama hepsi aynı yere çıkıyor: Kendi gücünün farkına var.”</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9a55a1cb695-1788499361.jpg" alt="" width="500" height="625" /></p>
<p><strong>Gerçek lüks, ürüne uzun bir ömür kazandırmak</strong></p>
<p>“Mücevher tasarlarken benim için estetik hiçbir zaman tek başına yeterli değil. Bir parçanın güzel olması kadar, nasıl üretildiği, hangi malzemelerle yapıldığı ve yıllar sonra hâlâ değerini koruyabilmesi de önemli. Meri Lou’da zamansız ve uzun ömürlü parçalar yaratmaya odaklanıyoruz. Üretimimizi İstanbul Kapalıçarşı’daki ustalarımızla, küçük adetlerde ve büyük ölçüde sipariş üzerine gerçekleştiriyoruz. Ben sürdürülebilirliğe sadece kullanılan malzeme açısından bakmıyorum. Bir ürünün ne kadar uzun süre kullanılacağı da sürdürülebilirliğin önemli bir parçası. Trend olduğu için alınan ve kısa süre sonra unutulan bir mücevher yerine, anlamı olan, yıllarca taşınabilecek ve hatta bir sonraki nesle aktarılabilecek parçalar yaratmak istiyorum. Sonuçta benim için gerçek lüks, sadece değerli bir malzeme kullanmak değil; o malzemeye saygıyla yaklaşmak, iyi işçilikle uzun bir ömür kazandırmak ve gerçekten anlam taşıyan bir ürün yaratmak.”</p>
<p><strong>Geçmişin değerini korurken geleceği yaratabilmek</strong></p>
<p>“Bence Doğu ve Batı’nın birbirinden öğrenebileceği en önemli şey denge. New York bana hızı, cesareti, yeniliği ve sürekli ileriye bakmayı öğretiyor. İstanbul ise köklere, zanaata, emeğe ve bir şeyi gerçekten iyi yapmanın zaman istediğine dair çok güçlü bir kültür taşıyor.</p>
<p>Bugün Batı’nın Doğu’dan biraz daha sabırlı olmayı ve zanaata saygı duymayı, Doğu’nun ise Batı’dan yeniliğe açık ve daha cesur olmayı öğrenebileceğine inanıyorum. Meri Lou da aslında bu iki dünyanın buluştuğu yerde duruyor: New York’un çağdaş bakış açısıyla İstanbul’un yüzyıllara dayanan zanaat kültürünü bir araya getiriyor. Benim için geleceğin lüksü de tam olarak burada; geçmişin değerini korurken geleceği yaratabilmekte.”</p>
<p><strong>Geleceğin lüksünü fiyat değil, anlam belirleyecek</strong></p>
<p>“Lüks dünyasında değer artık sadece fiyatla, nadirlikle ya da bir logoyla değil; hikâye, kalite, etik ve şeffaflıkla ölçülecek. ‘Buy less, buy better’ benim için tam olarak bunu ifade ediyor. Daha az tüketmek ama aldığımız şeyin nasıl üretildiğini, kim tarafından yapıldığını, hangi değerleri taşıdığını bilmek ve onunla uzun yıllar bağ kurabilmek. Geleceğin tüketicisi sadece ‘Bu güzel mi?’ diye sormayacak; ‘Bunun arkasında nasıl bir hikâye var, nasıl üretildi ve benim değerlerimle örtüşüyor mu?’ diyecek. Ben gerçek lüksün geleceğini de burada görüyorum: zamansız tasarım, güçlü bir hikâye, ustalık, etik üretim ve şeffaflığın bir araya gelmesi.”</p>
<p><strong>Nesilden nesile aktarılan farkındalık</strong></p>
<p>“50 yıl sonra bir kadın Meri Lou parçasını eline aldığında, sadece ‘Ne kadar güzel bir mücevher’ demesini değil, ‘Bu parça onu takan kadına ne hissettirdi, ona neyi hatırlattı?’ diye düşünmesini isterim. Çünkü benim için mücevherin gerçek mirası sadece altın ve pırlantanın nesilden nesile aktarılması değil; taşıdığı anlamın da aktarılması. Belki o parçayı ilk takan kadın, her baktığında kendi gücünü hatırladı. 50 yıl sonra o parçayı takan başka bir kadının da aynı soruyu kendisine sormasını isterim: ‘Ben kim olmak istiyorum ve bugün enerjimi o kadına dönüşmek için nasıl kullanıyorum?’ Meri Lou’dan kalmasını istediğim asıl miras bu: Sadece nesilden nesile geçen bir mücevher değil, nesilden nesile geçen bir farkındalık.”</p>
<p><span style="color: #e03e2d;">‘Hayatını değiştirmeye başladığın ilk yer, kendi iç dünyandır’</span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;">“Geçmişteki Meri’ye bugün bir mücevher tasarlasaydım, ona her şeyin önce kendi içinde başladığını hatırlatan bir parça tasarlardım. Çünkü hayatım boyunca şunu çok net deneyimledim: Enerji her şeydir. Düşünce biçimimizin, kendimize nasıl baktığımızın ve hayata hangi enerjiyle yaklaştığımızın seçimlerimizi ve dolayısıyla hayatımızın yönünü ne kadar güçlü şekilde etkilediğine inanıyorum. Bu nedenle şu anda geliştirdiğim ve bitmek üzere olan ‘Frequency Collection’, aslında Meri Lou’nun hikâyesinin de bir sonraki aşaması. Daha önce renklerin enerjisi üzerinden kadınlara ‘Ne istiyorsun?’ diye soruyorduk. Şimdi ise daha derin bir soru soruyoruz: ‘Frekansın yükselirken, planın ne?’ Benim için Frequency, insanın giderek daha net, daha güçlü ve daha bilinçli bir versiyonuna dönüşmesini temsil ediyor. Her parça da bu dönüşümün günlük bir hatırlatıcısı olarak tasarlandı. Dolayısıyla geçmişteki Meri’ye vereceğim mesaj çok basit olurdu: ‘Enerjini koru. Zihnini nasıl yönettiğine dikkat et. Çünkü hayatını değiştirmeye başladığın ilk yer, kendi iç dünyandır.’”</span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9a55aee2801-1788499374.jpg" alt="" width="500" height="500" /></span></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/kendi-gucunu-hatirla-86824</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/2/4/1280x720/kendi-gucunu-hatirla-1788499411.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ New York’un çağdaş tasarım anlayışını İstanbul’un köklü zanaat kültürüyle buluşturan Meri Lou’nun kurucusu Meri Kohen, mücevheri taşıyan kişiyle bağ kuran bir ‘günlük hatırlatıcı’ olarak görüyor. Kohen’e göre geleceğin lüksünü fiyat ya da logo değil; zamansız tasarım, ustalık, etik üretim, şeffaflık ve nesilden nesile aktarılabilecek anlam belirleyecek. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/zeynep-saglam-bir-temel-olusturmali-86823</guid>
            <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Zeynep sağlam bir temel oluşturmalı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Tenis dünyasının gözü 30 Ağustos-13 Eylül tarihleri arasında New York’ta olacak. Kariyerinde yedi Grand Slam şampiyonluğu bulunan Mats Wilander, US Open öncesinde turnuvanın favorilerini, New York’un kendine özgü koşullarını ve korta dönüş yapan yıldızları değerlendirdi. Wilander’ın gündeminde, ilk turda dünya 4 numarası Coco Gauff’ın karşısına çıkacak Zeynep Sönmez de vardı.</p>
<p><strong>New York; sıcak, gece geç saatlere uzayan maçlar ve gürültü nedeniyle en zorlu Grand Slam turnuvalarından biri kabul ediliyor. Oyuncular bu güçlüklerle baş edebilmek için hangi niteliklere sahip olmalı?</strong></p>
<p>İnsanların ne düşündüğünü önemsemeyen bir oyuncu olmalısınız. Seyirciler orada ve eğleniyor ama bunun mutlaka sizin tenisinizle ilgisi olmayabilir. Wimbledon’da her şey tenisle ilgilidir; insanlar alkışlar, ardından sessizleşir. New York’ta ise mesele atmosferdir. Büyük ekranda bir film yıldızının gösterilmesi ya da bir oyuncunun inanılmaz bir vuruş yapması seyirciyi heyecanlandırabilir. Skoru her an takip etmeyebilirler; servis kırma puanı ya da oyun puanı geldiğinde aynı tepkiyi vermeyebilirler. Bir oyuncunun her şeyi dışarıda bırakabilmesi gerekir. Burası New York; New York’un ne söylediğini dinlemiyoruz. Yalnızca o ortamın içinde ayakta kalmaya ve başarılı olmaya çalışıyoruz. Bunu başarabiliyorsanız zihinsel olarak çok güçlüsünüz demektir.</p>
<p><strong>Erkekler ve kadınlarda turnuvanın favorileri kimler?</strong></p>
<p>Erkeklerde Sinner, Alcaraz ve Djokovic’i bir gruba koyarım. Taylor Fritz, Ben Shelton, Alex de Minaur ve diğerleri ise başka bir grupta. Kadınlarda Sabalenka ve Coco Gauff’ı önde görüyorum; onlar herkesten ileride. Ardından Iga Świątek, Elena Rybakina ve Jessica Pegula’nın yer aldığı ikinci grup geliyor.</p>
<p><strong>Turnuvada mücadele eden yıldızımız var: Zeynep Sönmez. Üstelik ilk maçı da favori gösterdiğiniz Coco Gauff ile… Sporcumuz hakkında ne düşünüyorsunuz, ona tavsiyeniz nedir?</strong></p>
<p>Tabii ki Zeynep’i takip ediyorum. Ona verebileceğim tavsiye şu: Profesyonel turdaki genç bir oyuncu olarak topu oyunda tutmak ve kendi sınırlarınız içinde oynamak istersiniz. Çılgınca davranmak yerine, ilk 20 ya da ilk 30 olsun, belirli bir seviyeye ulaşıp kendinizi orada konumlandırmanız gerekir. Ardından başka neler yapabileceğinize bakarsınız: Risk alabilir misiniz, biraz daha fazlasını deneyebilir misiniz? Sönmez için bunun bir öğrenme süreci olduğunu düşünüyorum. Dünyanın en iyi oyuncusu olmak için, kendisini zorlayacağı noktaya gelmesi için üç ya da dört yıla daha ihtiyacı var. Her turnuva bir deneyim, bir fırsat… Şimdilik ‘Benim her gün ortaya koyabildiğim seviye bu’ diyebileceği sağlam bir temel oluşturmalı.</p>
<p><strong>Jannik Sinner turnuvada yokken ve Alcaraz uzun bir aranın ardından geri dönmüşken, bu US Open Novak Djokovic’in Grand Slam kazanmak için son şansı mı?</strong></p>
<p>Hayır. Novak’ın son dört Grand Slam turnuvasında da şansı vardı; Avustralya’da da kazanabilir. Avustralya Açık’ı seviyor ve orada 10 kez şampiyon oldu. US Open ise muhtemelen onun için en uygun zemine sahip değil. Kort çok hızlı değil, oldukça yavaş ve fiziksel açıdan çok zorlayıcı. Çok çalışmanız, çok yorulmanız ve uzun maçlar oynamanız gerekiyor. Bu nedenle Novak’ın burada şampiyon olmasının zor olacağını düşünüyorum. Ocak ayındaki Avustralya Açık’ın favorilerinden biri olarak gösterirdim ama burada yarı finale ulaşacağını söylüyorum.</p>
<p><strong>Sinner’ın yokluğunda, Alcaraz ile Djokovic’in de fiziksel açıdan en iyi durumda olmadığı düşünülürse Alexander Zverev’in şampiyon olamaması başarısızlık sayılır mı?</strong></p>
<p>Zverev’in favori olduğuna katılıyorum ama şampiyon olamamasını başarısızlık olarak nitelendirmem. Çünkü art arda yedi maç boyunca çok iyi oynamanız gerekiyor. Bence favoriler Zverev, Djokovic ve Alcaraz. Alcaraz’ın nasıl görüneceğini bilmiyoruz; dolayısıyla belki de favori değildir. Zverev kesinlikle ilk sırada, Djokovic de ona çok yakın. İkisi de kazanabilir. Ancak Taylor Fritz, Tommy Paul ya da Ben Shelton da bu yıl şampiyon olabilir.</p>
<p><strong>Iga Świątek son haftalarda büyük gelişim gösterdi ve New York’ta tekler turnuvasına odaklanmak için karışık çiftlerden çekildi. Şansını nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Şansının çok yüksek olduğunu düşünüyorum. Oynayabileceği en iyi tenisi henüz sergilemiyor ama gerçekten iyi oynuyor ve bu, turnuvaları kazanmak için yeterli. US Open’ı kazanmak için yeterli mi? Hayır. Muhtemelen maçlarından birinde, son dört-beş yılda oynadığından daha iyi oynaması gerekecek; çünkü oyun bu yönde gelişiyor. Ancak zihinsel istikrarı açısından gördüklerimi beğeniyorum. Yaptıklarını ve şu anki oyununu seviyorum. Bana göre Sabalenka ile Gauff’ın ardından turnuvanın üçüncü favorisi. Iga, Rybakina ve Jessica Pegula’yı aynı gruba koyuyorum.</p>
<p><strong>Sabalenka’yı en üst gruba yerleştiriyorsunuz ancak son turnuvalarda zor anlar yaşadı. US Open’da en iyi durumuna ulaşmak için neyi değiştirmeli?</strong></p>
<p>İhtiyacı olan tek şey gidip US Open’da oynamak. Daha küçük turnuvalarda biraz çılgınlaşabilir, o kadar disiplinli olmayabilirsiniz. US Open’a gittiğinde ise çok disiplinli olacağını, dağılmayacağını düşünüyorum. Çılgınca bir şey yapmayacak, paniğe kapılmayacak ya da öfkelenmeyecek. Tamamen sakinleşecek; çünkü mesele bu turnuvanın hayatındaki önemi. Cincinnati ve Montreal, Sabalenka için o kadar önemli değil. Bir maç kaybedersiniz ve sorun olmaz. US Open ise çok önemli hale geliyor. Sabalenka’nın sakinleşip inanılmaz bir tenis oynayacağını ve büyük olasılıkla şampiyon olacağını düşünüyorum.</p>
<p><strong>US Open’ı 1988’de Ivan Lendl’a karşı, yaklaşık beş saat süren turnuva tarihinin en uzun finalinde kazandınız. O maçtan en çok neyi hatırlıyorsunuz?</strong></p>
<p>Isınmadan itibaren, Ivan’a karşı oynarken daha önce hiç fark etmediğim bir şeyi gördüm. Backhand ile onun forehand’ine kesme vuruş yapabileceğimi ve rallide kalabileceğimi anladım. Üstten falsolu bir backhand vursaydım doğrudan kazandıran vuruşu yapar ve puanı bitirirdi. Kesme vuruş yapabileceğimi fark ettim, bunu benimsedim ve dört saat 53 dakika boyunca uyguladım. Söylendiğine göre binden fazla kesme backhand vurdum. Bu planda yoktu. O maçta, oynamak istediğim servis-vole ve fileye gelme oyununa tamamen zıt bir tarza geçtim. Bu nedenle benim için tüm zamanların en tatmin edici ve en fazla anlam taşıyan galibiyetiydi.</p>
<p><strong>Roger Federer 45 yaşında Arthur Ashe’te yeniden korta çıktı. Performansını nasıl buldunuz?</strong></p>
<p>McEnroe, Andy Roddick ve Andre Agassi ile oynadılar. Tempo oldukça düşüktü. Federer’in belki ikinci ya da üçüncü viteste oynadığını düşünüyorum; oysa beş vitesi vardı. Roger Federer bugün hâlâ US Open’da bir, hatta iki maç kazanabilir ama maçların ardından toparlanmakta sorun yaşar. 45 yaşında olmanın anlamı bu; toparlanamazsınız. Ancak oyun düzeyine bakarsak US Open’da bir maç kazanabileceğini söylüyorum. Hâlâ o kadar iyi.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/zeynep-saglam-bir-temel-olusturmali-86823</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/2/3/1280x720/zeynep-saglam-bir-temel-olusturmali-1788499076.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Tenis efsanesi ve Eurosport yorumcusu Mats Wilander, Amerika Açık’ın öne çıkan isimlerini değerlendirirken Zeynep Sönmez’in gelişim yolculuğunda sabırlı olması gerektiğine dikkat çekiyor… ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/sanatin-yeni-rotasi-86846</guid>
            <pubDate>Fri, 04 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Sanatın yeni rotası</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Türkiye’den ve dünyadan bağımsız ve yükselen sanatçıları bir araya getiren Istanbul Fringe Festival, 8. edisyonuyla 19–26 Eylül 2026 tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşecek. Sekiz gün sürecek festival; tiyatro, çağdaş dans, fiziksel performans, katılımcı işler, yeni medya ve müziği farklı sahne ve mekânlarda izleyiciyle buluşturacak.</p>
<p>Festival programında beden, hafıza, kimlik, yakınlık, kayıp, teknoloji, görünmez emek ve birlikte yaşama biçimleri gibi temalar farklı disiplinlerden sanatçıların üretimleri üzerinden ele alınacak. Fiziksel performanstan çağdaş dansa, katılımcı tiyatrodan yeni medya dans tiyatrosuna uzanan seçki, izleyiciyle farklı ilişki biçimleri kuran işlere de yer verecek. Böylece festival, geleneksel sahne deneyiminin ötesine geçerek izleyiciyi üretim ve performans süreçlerinin bir parçası olmaya davet edecek.</p>
<p><strong><em>Bağ kurmanın önemi</em></strong></p>
<p>Bu yıl festivalin öne çıkan kavramsal eksenlerinden biri ise ‘bağ kurmak’ olacak. Kavram, yalnızca sahnedeki işler arasındaki ilişkilerle sınırlı kalmayarak sanatçılar, mekânlar, izleyiciler ve üretim süreçleri arasındaki etkileşime de taşınacak. Farklı disiplinlerden gelen sanatçıların bir araya geldiği program, çağdaş performans pratiklerinin yanı sıra kolektif üretim ve paylaşım biçimlerine de alan açacak. Bu yaklaşım doğrultusunda festivalin ilk mekâna özgü ortak üretim programı olan ‘Bağ Kurma: Barın Han × Istanbul Fringe Festival – Ortak Üretim Programı’ da programda yer alacak. Proje, sanatçıların belirli bir mekânla kurduğu ilişkiyi merkeze alırken, festivalin bağ kurma fikrini üretim sürecine taşıyacak. Festival boyunca farklı disiplinlerden sanatçıların performansları ve gösterilerinin yanı sıra izleyici buluşmaları ve çeşitli etkinlikler de gerçekleştirilecek. Program, İstanbul’un kültür-sanat hayatının farklı noktalarını bir araya getirerek festival deneyimini tek bir merkez yerine kentin farklı bölgelerine yaymayı hedefliyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9a6ce374a0d-1788505315.png" alt="" width="500" height="700" /></p>
<p><span style="color: #843fa1;">Festival kapsamında etkinlikler İMÇ, Barın Han, Öktem Aykut, Alan Kadıköy, Karbon, Paribu Art, Komünite ve Zorlu PSM başta olmak üzere İstanbul’un farklı noktalarındaki mekânlarda gerçekleştirilecek. Istanbul Fringe Festival, sekizinci edisyonunda farklı sanat disiplinlerini bir araya getirirken, sanatçı ve izleyici arasındaki sınırları yeniden düşünmeye ve İstanbul’un kültürel çeşitliliği içinde yeni karşılaşma alanları yaratmaya odaklanacak.</span></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/sanatin-yeni-rotasi-86846</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/4/6/1280x720/sanatin-yeni-rotasi-1788505350.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bağımsız ve yükselen sanatçıları bir araya getiren İstanbul Fringe Festivali, 8. edisyonuyla 19–26 Eylül tarihleri arasında tiyatrodan dansa, performanstan canlı müziğe uzanan programıyla İstanbul’un farklı mekânlarına yayılacak. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/buyuculuk-okuluna-donus-zamani-86790</guid>
            <pubDate>Fri, 04 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Büyücülük okuluna dönüş zamanı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Harry Potter hayranları için 1 Eylül’ün anlamı belli: Hogwarts Ekspresi’nin büyülü perondan hareket ettiği ve yeni bir okul yılının başladığı gün. Önceki yıllarda hayranların istasyonda bir araya gelerek kutladığı bu özel tarih, bu yıl HBO Max’in düzenlediği ‘Back to Hogwarts’ etkinliğiyle çok daha kapsamlı bir deneyime dönüştü. HAFTA olarak davetli olduğumuz etkinlik için Tower Bridge’e bakan Old Billingsgate’teki tarihî yapıya adım attığımızda karşımıza çıkan dünya, yalnızca geçmişi hatırlatan bir hayran buluşmasından ibaret değildi. Etkinlik, 25 Aralık’ta başlayacak yeni ‘Harry Potter’ dizisine dair ilk somut ipuçlarını da taşıyordu.</p>
<p>Kitaplarıyla çocuklardan yetişkinlere uzanan geniş bir okur kitlesine uçsuz bucaksız bir dünyanın kapısını aralayan ‘Harry Potter’ evreninin ne kadar sevildiğini yeniden anlatmaya gerek yok sanırım. Kitaplardan yalnızca birkaç yıl sonra vizyona giren ilk filmin üzerinden ise 25 yıl geçti. ‘Harry Potter ve Felsefe Taşı’ da bu yıl dönümü vesilesiyle, daha önce sinemalarda gösterilmemiş 12 dakikalık kamera arkası görüntüleriyle birlikte yeniden beyaz perdeye döndü. Bir kuşağın çocukluğuna eşlik eden filmler hâlâ izleniyor, kitaplar yeni okurlarla buluşuyor; oyunlar, tiyatro yapımları ve stüdyo turları bu evreni canlı tutmaya devam ediyor.</p>
<p>Old Billingsgate’teki deneyim alanına girdiğimizde, cübbeleri ve asalarıyla bu evreni içselleştirmiş hayranlarla birlikte yeni unsurları keşfetmeye başladık. Etkinlik alanının merkezindeki peron dekoru, Hogwarts yolculuğu etrafında tasarlanmıştı. İlk bakışta tanıdık bir ‘Harry Potter’ görüntüsü gibi dursa da alanın asıl etkisi, filmlerden aşina olduğumuz objelerle yeni dizinin tasarım anlayışının yan yana gelmesinden doğuyordu.</p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">Armalar değişiyor</span></h2>
<p>Gryffindor, Ravenclaw, Hufflepuff ve Slytherin için hazırlanan yeni armalar hemen dikkatimizi çekti. Her bina için oluşturulan sandıklara, o binanın karakterini yansıtan küçük parçalar yerleştirilmişti: Gryffindor’un kılıcı ve Ron’un satranç macerasını hatırlatan şövalye; Slytherin’da iksirler ve Snape göndermeleri; Hufflepuff’ta büyülü bitkiler ve Newt Scamander’ın kitabı; Ravenclaw’da ise Luna Lovegood’u hatırlatan objeler ile ‘Wingardium Leviosa’ tüyü.</p>
<p>Alan yalnızca yeni diziye ait unsurlardan oluşmuyordu. Hagrid’in motosikleti gibi filmlerden tanıdığımız objeler, yeni Hogwarts armaları ve dizinin tabelalarıyla yan yana duruyordu. Stüdyo turuna katılanların aşina olduğu deneyimlerin bir kısmı da buraya taşınmıştı. Bir köşede ziyaretçiler oyunculara ve yapım ekibine “baykuş postası” bırakıyor, başka bir yerde kişiselleştirilmiş Hogwarts kabul mektupları hazırlanıyordu. Koleksiyon ürünleri, etkileşimli deneyimler ve Bloomsbury’nin dağıttığı binlerce ‘Felsefe Taşı’ kitabı da cabası.</p>
<p>Bütün bunlar, etkinliği yalnızca bir tanıtım organizasyonu olmaktan çıkarıp hayranların yıllardır bildikleri evrene yeniden girebildikleri bir deneyime dönüştürüyordu. ‘Back to Hogwarts’ın yalnızca Londra’daki hayranların buluştuğu bir gün olmaktan çıkıp farklı şehirlere yayılan küresel bir kutlamaya dönüşmesi de ‘Harry Potter’ın hâlâ ne kadar geniş bir karşılığı bulunduğunu gösteriyor.</p>
<p>Etkinlikte eski filmlerden tanıdığımız objelerle yeni dizinin tasarımlarını bir arada görmek, yapımın nasıl bir denge kurmaya çalıştığını da daha görünür hâle getiriyordu: Geçmişi korurken bu hikâyeye gerçekten yeni ne eklenebilirdi?</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9969b405a3f-1788438964.jpg" alt="" width="500" height="334" /></p>
<p>Bunu deneyimlememize az kaldı. Hikâyeyi en başından, bu kez televizyonun sağladığı daha geniş zaman imkânıyla anlatacak yeni ‘HBO Original’ dizisi geliyor. Old Billingsgate’te gördüklerimiz de yeni uyarlamanın Hogwarts’ı nasıl ele almak istediğine dair ilk fikirleri veriyor.</p>
<p>Yeni anlatı, Hogwarts’ı yalnızca asa sallanan, sihirli kelimelerin söylendiği ve olağanüstü yaratıklarla karşılaşılan bir yer olarak görmüyor; okulu biraz daha “yaşanmış” hissettirmeyi amaçlıyor. Koridorlarda geçirilen birkaç dakika, bir dersin küçük ayrıntıları, Hogwarts dışındaki gündelik hayat ve karakterlerin birbirleriyle kurduğu ilişkiler daha geniş biçimde anlatıldığında, özellikle kitapların bu yönlerini seven okurlar için karşılığını bulacak pek çok unsur ortaya çıkabilir. Böylece Hogwarts, izleyicileri yalnızca görkemiyle etkileyen büyüleyici bir fon olmaktan çıkıp öğrencileri ve gündelik hayatıyla gerçek bir okul hissini daha güçlü biçimde verebilir.</p>
<p>Bu yaklaşım, yapım ekibinin daha önce söyledikleriyle de örtüşüyor. Prodüksiyon başlamadan önce katıldığım basın toplantısında yönetmen ve yürütücü yapımcı Mark Mylod, filmlerden bildiğimiz Hogwarts’ı bire bir tekrarlamak yerine kitaplarda kalan ayrıntılara ve daha önce ekranda görmediğimiz anlara alan açmak istediklerini anlatmıştı. Başta ‘Succession’ olmak üzere pek çok güçlü yapımla tanınan Mylod’un sözleri, Old Billingsgate’te karşılaştığımız tasarımların yalnızca nostaljik bir yeniden üretimden ibaret olmadığını, anlatıyı genişletme niyetinin de bir parçası olduğunu düşündürüyor.</p>
<p>Mart ayında yayımlanan ilk fragmanda Harry’nin Muggle okulundaki hayatı ve Hagrid’le Londra metrosundaki yolculuğu gibi kitaplarda bulunan, ancak filmlerde yer almayan ya da kısa geçilen anların hikâyeye dâhil edildiğini görüyoruz. Bunlar ilk bakışta küçük ayrıntılar gibi görünse de Harry’nin iki dünya arasındaki geçişini izleyiciye hissettirmek açısından önemli. Yayımlandıktan sonraki 48 saat içinde tüm platformlarda 277 milyondan fazla izlenmeye ulaşan fragman, yeni uyarlamaya yönelik merakın boyutunu da açıkça gösteriyor. İkinci fragman ise siz bu satırları okurken yayımlanmış olacak.</p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">Yeni üçlü gözler önünde büyümeye hazır</span></h2>
<p>Yeni Harry, Ron ve Hermione’yi Dominic McLaughlin, Alastair Stout ve Arabella Stanton canlandırıyor. Etkinlik sırasında üç genç oyuncunun kostümleriyle setten bağlandığı kısa bir teşekkür videosu da gösterildi. Üçlünün Hogwarts kabul mektuplarını aldığı anlar paylaşılırken Weasley ailesi de genişlemeye başladı; Ron’un altı kardeşinden dördünü canlandıracak genç oyuncular kadroya katıldı. 40 bine yaklaşan başvuru arasından seçilen McLaughlin, Stout ve Stanton’ı bekleyen heyecan verici serüven, gözler önünde büyüyecekleri bir hayatın henüz başlangıcı.</p>
<p>Yetişkin kadroda ise birbirinden değerli oyuncular var: John Lithgow, Dumbledore; Janet McTeer, McGonagall; Paapa Essiedu, Snape; Nick Frost ise Hagrid olarak karşımıza çıkacak. Geçtiğimiz hafta açıklanan bir diğer isim, ikinci sezonda Gilderoy Lockhart rolünü üstlenecek, ‘Game of Thrones’un efsanevi Jon Snow’u olarak tanıdığımız Kit Harington oldu. HBO, daha ilk sezon yayımlanmadan ikinci sezona onay verdi bile.</p>
<p>Yeni üçlünün işi kuşkusuz kolay değil. Daniel Radcliffe, Rupert Grint ve Emma Watson’ın yüzleri bu karakterlerle o kadar güçlü biçimde özdeşleşti ki yeni oyuncular, istemeden de olsa sürekli onlarla karşılaştırılacak. Ama asıl mesele benzerlik değil. McLaughlin, Stout ve Stanton’ın kendi Harry, Ron ve Hermione dinamiklerini kurup kuramayacağı, dizinin uzun vadede kendi kimliğini belirleyecek unsurlardan biri olacak.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9969c5d6bdc-1788438981.jpg" alt="" width="500" height="667" /></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">Müzikler Hans Zimmer’den</span></strong></p>
<p>Yeni dizinin müzikleri de güçlü isimlere emanet. Hans Zimmer, Kara Talve ve Anže Rozman, Bleeding Fingers Music çatısı altında dizinin müziklerini hazırlıyor. John Williams’ın filmlerle özdeşleşmiş melodilerinden sonra yeni bir ‘Harry Potter’ müziği yaratmanın kolay bir görev olmadığına sanırım siz de katılırsınız. Ancak yapım, görsel yaklaşımında olduğu gibi müzikte de geçmişi tamamen geride bırakmadan kendine ait bir kimlik arıyor.</p>
<p>‘Harry Potter’ külliyatı çok güçlü; o geçmişi tamamen reddetmek mümkün değil. Ancak yalnızca tanıdık görüntüleri yeniden üretmek de yeni bir uyarlamayı haklı çıkarmaya yetmez. Old Billingsgate’te gördüklerimiz, yapımın nostaljiyle yenilik arasında kendine ait bir alan açmaya çalıştığını düşündürüyor.</p>
<p>Belki de yeni dizinin en büyük sınavı tam olarak bu olacak: Yıllardır bildiğimiz hikâyeyi yeniden anlatırken ona gerçekten yeni bir bakış kazandırabilmek. 25 Aralık’ta Hogwarts’ın kapıları bir kez daha açılırken bu kez bildiğimiz yere biraz daha yakından bakacağız.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/buyuculuk-okuluna-donus-zamani-86790</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/9/0/1280x720/buyuculuk-okuluna-donus-zamani-1788439011.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ ‘Harry Potter’ evreni, 25 yılın ardından yeni dizi uyarlamasıyla Hogwarts’ın kapılarını yeniden açmaya hazırlanıyor. Londra’daki ‘Back to Hogwarts’ etkinliği, hem geçmişin izlerini hem de yeni yapımın ilk ipuçlarını bir araya getirdi. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/masalin-icinden-savasin-izlerine-86789</guid>
            <pubDate>Fri, 04 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Masalın içinden savaşın izlerine</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Çaykovski’nin klasikleşen Fındıkkıran balesi, bu kez bir Noel masalının sınırlarından çıkarak savaşın hafızasında yeni bir hikâye kuruyor. Art Seasons organizasyonuyla İstanbul’a gelen<strong> Novaya Opera/Balet Moskva</strong>’nın <em>“<strong>Fındıkkıran: Bu Bir Masal Değil”</strong></em> prodüksiyonu, Birinci Dünya Savaşı’ndan dönen genç asker Nathaniel’in travmasını, hafızasını ve sevgilisi Clara’nın iyileştirici gücünü merkeze alıyor. Yapımın koreograf ve yönetmeni, 2022 Altın Maske Ödülleri’nde Yılın En İyi Koreografı seçilen <strong>Pavel Glukhov</strong>, Çaykovski’nin müziğine dokunmadan klasik eserin dramatik yapısını yeniden kurarken, Fındıkkıran’ın masalsı dünyasının altında yetişkin bir insan hikâyesi arıyor. Glukhov, eseri <em>Hafta</em>’ya anlattı.</p>
<p><strong>Fındıkkıran’ın gücü masalsı dünyasından geliyor ama “Bu Bir Masal Değil” diyerek masalın altında yatan yetişkin hikâyesini görünür kılmak mı istediniz?</strong></p>
<p>Hikâyemizin temelinde 20’nci yüzyılın başında yaşamış belli bir insanın kaderi değil, travma sonrası stres bozukluğu taşıyan bir Birinci Dünya Savaşı askerinin genelleştirilmiş imgesi var. Sevgilisinin aşkı, onun bu ağır durumdan çıkıp sakin, barış içindeki hayata dönmesine yardım ediyor. Klasik “Fındıkkıran” ile karşılaştıracak olursak, burada tersinden ilerledim. Fındıkkıran, prense dönüşen tahta bir kukladır, bizim hikâyemizde ise tam tersi; yaşayan bir insan var ama savaşta yaşadıkları yüzünden ruhu tahtalaşıyor. Gösterinin odağı Klara’nın ya da Maşa’dan çok, Fındıkkıran’ın - bizim durumumuzda Nathaniel’in- hikâyesi. Ve biz bu öyküye yeniden insan oluş perspektifinden bakıyoruz.</p>
<p><strong>Klara’nın bakış açısından Nathaniel’in belleğine geçmek hikâyenin duygusal odağını nasıl değiştirdi?</strong></p>
<p>Elbette odak değişti ama bunun tek nedeni hikâyemizin kahramanını değiştirmiş olmamız değil. Hikâyenin tamamı bambaşka bir biçimde açılıyor; psikolojik olarak daha karmaşık ve daha gerçekçi. Bizim versiyonumuzda merkezde Nathaniel var ve her şey onun kaderinin çevresinde dönüyor. Yan karakterler de bu yörüngenin içine giriyor; elbette olayların akışını etkiliyor ve kahramanımızı kurtarıyorlar. Duygusal tona gelince, bu her hâlükârda trajik bir hikâye. Konuyu gerçekçiliğe doğru çektiğimiz için de seyircinin yaşadığı duygulanım bana kalırsa daha güçlü hâle geliyor. Sanki somut insanlara dair somut bir hikâye izliyorlar; bu da seyirci üzerinde duygusal olarak daha kuvvetli çalışıyor. Ama yalnızca hikâye değil, detaylar, sahne tasarımı, kostümler ve koreografinin kendisi de çalışıyor: bir duygunun ya da olayın nasıl ifade edildiği, bunun için hangi jestlerin bulunduğu, karakterler arasındaki ilişkilerin nasıl kurulduğu, her şeyin müzikal olarak nasıl inşa edildiği. Her şey önemli, her bir öge. Bir de tabii seyircinin kişisel olarak işin içine girmesi, karakterlerle ânında özdeşleşmesi önemli. Burada <em>“Bu insanla neden duygudaşlık kurmalıyım?”</em> diye uzun uzun düşünmeye gerek yok. Bu, seyircinin kalbine, ruhuna öylesine doğrudan giden bir yol ki, bana kalırsa kayıtsız kalan kimse olmamalı.</p>
<p><strong>Partisyonun neşeli ve masalsı geçişlerini, savaş travması ya da psikolojik felç yaşayan bir karakterin iç dünyasıyla nasıl uzlaştırdınız? Müzik ile çağdaş hareket dili arasındaki bu kontrpuan koreografide nasıl bir gerilim yaratıyor?</strong></p>
<p>Bu zorluğu hep hissettim ama trajedinin majör tonda daha güçlü tınladığını da biliyorum ve burada kontrpuan ilkesi devreye giriyor. Kahramanın psikolojik durumunun bütün ağırlığını kavrıyoruz ama çevresindeki dünya, savaşın bitmesine seviniyor. Bu yüzden müziğin bayram havasını, kent halkına ve barış düzenine yeniden uyum sağlayabilmiş olanlara bıraktım. Yine de savaş yalnızca dış dünyada bitti; karakterlerimizin içinde bitmedi, savaşın yankısı her birinin içinde yaşamayı sürdürecek. Müzikte bunun açığa çıktığı anlar var; en başta 2’nci perdenin doruk noktasındaki adagio. Orada Nathaniel’in iç draması gerçek anlamda açılıyor ve bu drama, trajediyi onunla paylaşmaya çalışan sevgilisi Klara’ya geçiyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9967eb6e049-1788438507.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Klasik Fındıkkıran’ın 2’nci perdesi, Şeker Perisi’nin ülkesinde çeşitli divertismanlar ve karakter danslarıyla (İspanyol, Çin, Rus vb.) geçer. Siz Nathaniel’in anılarına ve bir Fransız kasabasına odaklanarak bu yapıyı psikolojik duraklara mı dönüştürdünüz, yapıyı yeniden nasıl kurdunuz?</strong></p>
<p>2’nci perde, hikâyenin sürdürülmesi açısından kesinlikle epey zorlu bir alana dönüşüyor. Klasik versiyonda temel olayların tümü ilk perdede geçer; 2’nci ise daha çok dansın şölenidir. Ama ben bu yoldan gidemezdim çünkü hikâyenin 2’nci perdede de devam etmesi gerekiyordu. Çaykovski’nin yazdığı divertismanların kopuk numaralar olarak kalmayıp konunun dramaturjik gelişiminin aynı ölçüde bir devamı hâline geleceği bir yaklaşım bulmam gerekti. Savaştan sonra doğdukları kente dönen karakterlerin başına tam olarak neler gelmiş olabileceğini düşünmek zorundaydım. Bu fikri 2’nci perdenin ana ekseni olarak tuttum ve askerlerin her birinin başına neler gelebileceğini, nasıl davranabileceğini, tanıdıklarıyla, yakınlarıyla ve eviyle karşılaşmasının davranışını nasıl değiştirdiğini kurgulamaya başladım.</p>
<p><strong>Psikolojiyi seyirciye açıklamak yerine, onu bedenle duyurmak koreografinizde nasıl karşılık buluyor?</strong></p>
<p>Bir sözcüğü telaffuz ettiğimizde somutlaşırız, mesajımız daha yalındır. İçeriği hareketle ifade etmeye çalıştığındaysa çok daha temkinli ve titiz olman gerekir; bir jesti ya da hareketi, içinde nasıl anladığın seyirciye de geçmelidir. Bu süreçte her şeyden önce karakterin hâlinden yola çıkıyorum. O hâl, onun nasıl hareket edebileceğini ve o âna hangi koreografinin uygun ve organik düşeceğini bana söylüyor. Şu ya da bu hareketi de bu hâlden hareketle arıyorum.</p>
<p><strong>Orkestrayı sahnenin içine yerleştirmek dramaturjiyi nasıl değiştirdi?</strong></p>
<p>Gösterimizde orkestra sahnenin üzerinde konumlanıyor ve bu iki yönlü çalışıyor. Bir yandan gerçekçilik katıyor: Bir kentte, meydandaki bir kutlamada orkestra çalabilir, neden olmasın? Görsel olarak da olay örgüsü açısından da şaşırtmıyor, sahte durmuyor. Öte yandan bu, sahnedeki taşların ilginç bir biçimde yer değiştirmesi demek. Orkestranın alışıldık biçimde çukurda yer aldığını ve duyduğumuzu biliriz. Burada ise konumu tümüyle değiştiriyoruz ve seyircinin konumu da değişmiş oluyor. Gösteri boyunca seyirci müzisyenleri de izleyebiliyor; onlar da gösterinin birer karakteri hâline geliyor, onu tamamlıyor, mekâna hacim ve gerçeklik, elbette bir de güzellik katıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a996837968ae-1788438583.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em>Yapım, 11-12 Eylül’de saat 20.30’da Atatürk Kültür Merkezi Türk Telekom Opera Salonu’nda sahnelenecek. </em></span></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/masalin-icinden-savasin-izlerine-86789</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/8/9/1280x720/masalin-icinden-savasin-izlerine-1788438612.JPG" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Pavel Glukhov’un koreografi ve rejisinde sahnelenen “Fındıkkıran: Bu Bir Masal Değil”, klasik Fındıkkıran’ın merkezindeki tahta kuklayı, savaşın ardından ruhu “tahtalaşan” genç asker Nathaniel ile değiştiriyor. Glukhov, eser için “Bu her hâlükârda trajik bir hikâye” diyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/osmanliya-acilan-yollar-86785</guid>
            <pubDate>Fri, 04 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Osmanlı’ya açılan yollar</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>İstiklal Caddesi’ndeki Meşher’in kapısından içeri girer girmez sizi üst üste konmuş deri bavullar karşılıyor. Anneannemin evinden hatırladığım yuvarlak şapka kutularının eşlik ettiği bavulların üzerinde ‘Seyahat Sanatı/Ars Apodemica’ sözleri okunuyor.</p>
<p>Koç Topluluğu’nun 100. yılı kapsamında düzenlenen sergi, Sadberk Hanım Müzesi ve Ömer Koç koleksiyonlarından 300’ü aşkın eseri bir araya getiriyor. Sergi; 15. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar uzanan bir zaman diliminde Osmanlı coğrafyasına yapılan yolculukları, bu yolculukların Avrupa’ya nasıl yansıdığını ve nasıl bir etki yarattığını tablolar, gravürler, haritalar, belgeler, kumaşlar, kıyafetler ve nadide objeler eşliğinde sunuyor.</p>
<p>Bunların pek çoğu, Çiğdem Simavi’nin Sadberk Hanım Müzesi’ne bağışladığı koleksiyondan geliyor.</p>
<p>Nitekim Ömer Koç, sergiyle eş zamanlı yayımlanan ‘Seyahat Sanatı’ kitabının ön sözünde, “Seyahat Sanatı sergisinin ve ona eşlik eden kitabın heyecan verici içeriği, Sayın Çiğdem Simavi’nin 2021 yılında Sadberk Hanım Müzesi’ne bağışladığı tabloların ve portolan haritasının verdiği ilhama dayanıyor” diyor.</p>
<p>Neden ‘Seyahat Sanatı’ sorusunun cevabını ise şöyle veriyor: “Bu çok kıymetli eserler ve sergilenmek üzere seçilen pek çok başka eser, tarihî seyahatlerin sadece teknik ve stratejik planlamalar olmadığını, ‘sanat’ niteliği de taşıdığını gösteriyor.”</p>
<p>Meşher’de, seyahatlerin ilham verdiği yağlı boya tabloları, gravürleri, haritaları, porselen bibloları ve nadide hediyelik objeleri görünce kendisine hak vermemek mümkün değil.</p>
<p>Küratörlüğünü Sadberk Hanım Müzesi'nden M. Merve Uca'nın, koordinasyonunu ise Sadberk Hanım Müzesi Direktörü Hülya Bilgi’nin üstlendiği sergi, merak, inanç, siyasi görev, savaş, ticaret, turistik arzu gibi tematik bölümlerden oluşuyor. Sergiyi gezdikten sonra elimden düşürmediğim kitabın, yani kataloğun yazarları Hülyâ Bilgi, Vera Costantini, Şebnem Eryavuz, Lâle Görünür, William Kynan-Wilson, Bahattin Öztuncay, Günsel Renda, Turgut Saner ve Makbule Merve Uca, gördüklerimi daha iyi anlamama yardımcı oldu.</p>
<p>Tarihe meraklı biri olarak her bir yazardan farklı bir şey öğrendim.</p>
<p>Hülyâ Bilgi, kitaptaki yazısında serginin özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda eski dünyanın büyük bir kısmına yayılmış Osmanlı topraklarına yapılan yoğun seyahatlerin baş döndürücü trafiğini esas aldığını belirtiyor.</p>
<p>“Osmanlı toprakları, Batı ve Doğu arasında, Avrupa’daki karayolu ağı ve limanları ile İpek Yolu’nun buluştuğu merkezi bir konumdaydı” diye hatırlatıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9963a0c5ca1-1788437408.jpg" alt="" width="500" height="588" /></p>
<p>Dolayısıyla bu benzersiz konumdaki topraklarda bulunan nadide sanat eserleri ve usta zanaatkârların ellerinden çıkan gündelik kullanım objeleri, seyahat trafiğiyle bir ülkeden diğerine gidip geliyor.</p>
<p>Yurt dışında gezdiğim bazı müzelerde karşıma sürpriz biçimde çıkan Osmanlı objeleri -kaçırılanları saymıyorum- kuşkusuz böyle bir trafik sayesinde üretildikleri topraklardan uzak mekânlarda varlıklarını sürdürüyor.</p>
<p><strong>İSTANBUL’A AKIN NE ZAMAN BAŞLADI?</strong></p>
<p>Sadberk Hanım Müzesi’nde görev yapan sanat tarihi uzmanı ve ‘Seyahat Sanatı’ kitabındaki ‘Türk Modası’ bölümünün yazarı Dr. Lâle Güldür, 1529 Viyana Kuşatması’ndan sonra Türk karşıtı bir propagandanın geliştiğini anlatıyor.</p>
<p>Meşher’de bu propagandanın ürünü olan korkunç suratlı, ağzı yutmaya hazır gibi açık duran, dili sarkmış abartılı Türk figürlerini görebilirsiniz.</p>
<ol start="16">
<li>yüzyılın başlarında İtalyanlar, düşmanlarını Osmanlıları yardıma çağırmakla tehdit ediyor.</li>
</ol>
<p>İtalyanların bugün bile özellikle çocuklarını korkutmak için kullandıkları ‘Mamma li Turchi/Anneciğim, Türkler geliyor’ deyişi büyük olasılıkla o günlerden kalmış.</p>
<p>Fransızlar da düşmanlarına karşı Osmanlıyı bir tehdit unsuru olarak ortaya atıyor.</p>
<p>Ancak Kanuni Sultan Süleyman’ın 1537’den sonra Avrupa’daki güç dengelerini göz önüne alarak uyguladığı siyasi manevralar sayesinde Osmanlı’ya bakış değişiyor.</p>
<ol start="16">
<li>ve 17. yüzyıllarda Batılılarla ticari ve diplomatik ilişkiler gelişirken elçi heyetleriyle İstanbul’a gelen ressamların sefere çıkan orduyu, sünnet törenlerini ve düğün alaylarını konu alan tabloları ile giyim kuşam gravürleri Avrupa’da ilgi ve merakla karşılanıyor.</li>
</ol>
<p>Küratör Makbule Merve Uca, kitapta yer alan ‘Seyahat Sanatı’ başlıklı yazısında şu satırlara yer veriyor: “Avrupa’nın güç dengesinde Osmanlı’nın siyasi yükselişi, Rönesans’ın antikçağ tutkusu ve keşifler çağının getirdiği coşkuyla birleşince seyyahlar dalga dalga İstanbul’a gelmeye başladılar. 16. yüzyıl sonu ve 17. yüzyılda doğuya seyahat artık seçkinlerin kültürel dünyasına özgü bir prestij kazanmıştı. Avrupalı soylular kentin anıtlarını, örf ve adetlerini</p>
<p>incelemeye temsilcilerini gönderiyor, böylece hem stratejik çıkarlarını hem de antik çağ tutkularını tatmin ediyorlardı. Tutulan kayıtlar; alışkanlıkları, törenleri, pazarları, evlerin iç düzenini, saray hiyerarşilerini, farklı kıyafetleri ve aktarılmaya değer görülen pek çok ayrıntıyı betimliyordu. Birçoğu yazdıklarını çizimlerle zenginleştirirdi; hazırladıkları kıyafet, mimari yapı ve antik eser albümleri, gözlemleneni taşınabilir formlara dönüştürüyordu. Matbaanın yaygınlaşmasıyla birlikte bu malzeme büyük ölçüde dolaşıma girecek, Osmanlı dünyasını Avrupa’da anlaşılır kılan kalıcı bir görsel ve edebî kültür yaratacaktı.”</p>
<p>Dr. Güldür de 16. ve 17. yüzyıllarda, ‘Türk’lere dair her konuda bilgi içeren büyükelçilik raporlarının yanı sıra sayıları gitgide artan kitapların da meraklılarına sunulduğunu belirtiyor.</p>
<p>Kitaplarda sarayın ve günlük yaşamın çeşitli yönlerinin ele alındığını; zengin ayrıntılar içeren resimlerde sefere çıkan ordunun, sünnet veya düğün alaylarının, padişahın cuma namazı için Ayasofya’ya alayla gidişi gibi törensel kalabalıkların, figürlerin ve bunların giyim kuşamının tasvir edildiği birçok eser üretildiğini anlatıyor.</p>
<ol start="17">
<li>yüzyıl boyunca İngiltere, Hollanda, İsveç, Fransa ve Avusturya’dan gelen elçi heyetlerindeki ressamlar ve bir diğer görevleri bilgi toplamak olan maiyet mensupları sayesinde Türklerle ilgili yayınların sayısı gitgide artıyor.</li>
</ol>
<p>Osmanlı el yazmalarının Hollanda’ya ulaşmasıyla Rembrandt ve Rubens gibi ünlü ressamlar, Türk giysili figürler resmediyor. Rembrandt’ın pek çok resminde Doğu imgelerine rastlamak mümkün. Rubens’in yaptığı ve bugün British Museum’da bulunan kıyafet albümünde bazı Türk kıyafetleri de var.</p>
<p><strong>TÜRKÖRİ MODASI NASIL BAŞLADI?</strong></p>
<p>Türköri (Turquerie) sözlüklerde şöyle tarif ediliyor: “16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Batı Avrupa’da, özellikle Fransa’da fırtınalar estiren Osmanlı ve Türk kültürüne yönelik hayranlık ve taklit akımı.”</p>
<p>Dr. Lâle Güldür, 16. yüzyılda İstanbul’a gelen elçilerin Osmanlı sultanının huzuruna çıktıklarında kaftan giymek zorunda kaldıklarını ve yaşadıkları Pera bölgesinde de bu kaftanları giymelerinin zorunlu tutulduğunu belirtiyor.</p>
<p>“Bu zorunluluk Avrupa’da başlayan Türk modasını epeyce etkilemiş olmalı. Elçiler gidiyor, yenileri geliyor, bu arada görüp işittiklerini yazılı ve görsel eserlerle belgeliyor ve bu belgeleri ülkelerine götürüyorlardı. Türk imajı böylece sık sık bir yolculuğa çıkıyordu” diye anlatıyor.</p>
<p>Dolayısıyla 16. yüzyıl Avrupa’sında Osmanlılarla ilgili seyahatnameler ve gravürler gitgide yaygınlaşıyor. Güçlü yöneticilerin portreleri, saray törenleri ve giysiler, İstanbul’un topografyası, ilginç yapılar Avrupalı ressamların başlıca konuları haline geliyor.</p>
<p>1669’da IV. Mehmed’in XIV. Louis’ye gönderdiği Osmanlı elçisi Süleyman Ağa’nın ziyareti önemli bir etki yaratıyor.</p>
<p>Ünlü Molière, Kibarlık Budalası oyununa Türk töreni ekliyor. 17. yüzyılın sonuna gelindiğinde birçok sanatçı, çoğu zaman Osmanlı başkentine gönderilen elçilerin daveti üzerine Konstantinopolis’te ikamet etme fırsatı yakalıyor.</p>
<p>Dr. Güldür’e göre ‘Boğaziçi ressamları’ diye anılan bu ressamlar, esas olarak iki tür resimde uzmanlaşıyor.</p>
<p>Bunlardan ilki büyükelçilerin kabul törenleri, ikincisi ise yavaş yavaş tüm Avrupa’ya yayılan; yalnızca resimde değil, müzik, edebiyat ve uygulamalı sanatlarda da gelişen Türköri modasına karşılık gelen Doğu fantezileri. Boğaziçi ressamlarının en tanınmışı, Fransa Kralı’nın elçisi Charles de Ferriol’un isteği üzerine 1699’da İstanbul’a yerleşen Jean-Baptiste Vanmour.</p>
<p>Vanmour’un çalışmalarının çoğu sokak manzaralarını, geleneksel kıyafetler içindeki insanları ve elçilik kabullerini tasvir ediyor. Fransa’da Türköri modasının yayılmasının nedenlerinden biri de Osmanlı sarayının elçisi sıfatıyla 1721’de Fransa’ya giden Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin görkemli Paris çıkarması. Fransızlar bu olaydan görsel açıdan çok etkileniyor.</p>
<p>İhtişamlı kıyafetler içindeki süvari alayı hemen resimlere konu oluyor; sanatçılara sipariş verilerek elçinin portreleri yaptırılıyor. Yaklaşık yirmi yıl sonra, 1742’de Çelebi Mehmed Efendi’nin oğlu Said Efendi, Paris’e elçi gönderiliyor. Böylece Kral XV. Louis’nin saray çevresi ve Paris, Osmanlı sultanının olağanüstü görkemiyle bir kez daha karşılaşıyor.</p>
<ol>
<li>Louis ve gözdesi Madame de Pompadour, Türköri akımına resmiyet kazandırınca bu ilgi modaya dönüşüyor. Kral ‘Türköri’ tarzında büyük bir tablo ısmarlarken önce Madame de Pompadour, ardından Madame du Barry, ressam Van Loo’ya kendilerini sultan pozunda gösteren portreler yaptırıyor. Meşher’deki ‘Seyahat Sanatı’ sergisi, görsel zenginliğinin yanı sıra tarihimize ışık tutması nedeniyle de kaçırılmaması gereken bir etkinlik.</li>
</ol>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/osmanliya-acilan-yollar-86785</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/8/5/1280x720/osmanliya-acilan-yollar-1788437434.JPG" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Meşher’deki ‘Seyahat Sanatı’ sergisi, Osmanlı coğrafyasına yapılan yolculukların Avrupa’daki yansımalarını ve Türköri modasının izlerini, iki önemli koleksiyondan 300’ü aşkın eserle gözler önüne seriyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/muzigi-fabrikasyon-hale-getirmemek-icin-direniyorum-86780</guid>
            <pubDate>Fri, 04 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Müziği fabrikasyon hale getirmemek için direniyorum</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Türk pop müziğinde 20 yılı aşan kariyeri boyunca ‘Korkma Kalbim’, ‘Sahici’ ve ‘Yaralı’ gibi pek çok şarkıyı geniş kitlelerle buluşturan Bengü, yeni teklisi ‘Dur Nereye’ ile geçmişi ve bugünü arasında yeni bir köprü kuruyor. Dijital dünyanın dayattığı üretim hızına teslim olmadan yoluna devam eden sanatçı, yıllar önce yayımladığı şarkıların bugün 15-16 yaşındaki dinleyiciler tarafından keşfedilmesini ise kariyerinin en büyük ödüllerinden biri olarak görüyor. 11 Eylül’de Paribu Vadi Açıkhava’da eski hitleriyle yeni şarkılarını aynı repertuvarda buluşturmaya hazırlanan Bengü ile ‘Dur Nereye’yi, yeni çalışmalarını, pop müzikte sahiciliği ve değişen müzik dünyasını konuştuk.</p>
<p><strong>‘Dur Nereye’yi müzikteki olgunluk dönemi imzalarınızdan biri olarak tanımlıyorsunuz. Bu yeni dönem sizin için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>‘Dur Nereye’ benim müzikteki olgunluk dönemi imzalarımdan biri. Yıllardır pop müziğin kalbindeyim ama bu şarkı, enerjik pop sound’u ile yaşanmışlıkların getirdiği o vakur duruşu harika dengeliyor. Neden şimdi doğru zamandı derseniz; sonbahara göz kırptığımız, duyguların biraz daha derinleştiği bu dönem tam da şarkının ruhuna göreydi. Dinleyicimin benden beklediği o güçlü ve kalbe dokunan kadın hikâyelerini özlediğini hissettim, o yüzden hiç beklemek istemedim.</p>
<p><strong>Şarkıda sizi kişisel olarak yakalayan duygunun “gururlu bir veda” olduğunu söylüyorsunuz. Bu duygu kayıt sürecine nasıl yansıdı?</strong></p>
<p>Şarkı bana ilk geldiğinde, melodisindeki o tanıdık ama bir o kadar da taze pop tınısı beni hemen yakaladı. Ama asıl kalbimi çalan şey gururlu bir veda hissi oldu. Hayatta bazen birine “Dur, nereye gidiyorsun?” dersiniz ama bunu yalvararak değil, asaletle yaparsınız ya... İşte o duygu beni çok etkiledi. Stüdyoya girdiğimde de o “kendi ayakları üzerinde duran güçlü kadın” hissiyatını sesime yansıtmak istedim.</p>
<p><strong>‘Dur Nereye’nin ardından nasıl bir müzikal yol haritası var? Teklilerle devam eden bir dönem mi göreceğiz?</strong></p>
<p>Evet, kesinlikle arkası geliyor! Dijital çağda albüm yapmak yerine teklilerle ilerlemek dinleyiciyle bağı daha sıcak tutuyor ama benim içimde her zaman birbiriyle konuşan şarkılar üretme tutkusu var. ‘Dur Nereye’ aslında önümüzdeki süreçte paylaşacağım, dinleyicinin içini kıpır kıpır edecek ya da birlikte ağlayacağımız yepyeni sürprizlerin ilk güçlü adımı. Üretmeye, stüdyoya kapanmaya devam ediyorum.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a995de2e5289-1788435938.jpg" alt="" width="500" height="645" /></p>
<p><strong>11 Eylül’de Paribu Vadi Açıkhava’da sahneye çıkacaksınız. Bugünün çok filtreli dünyasında sizin için sahnede “sahici” kalmak ne anlama geliyor?</strong></p>
<p>Benim için pop müzikte “sahici” olmak, sahnede neysem kuliste veya evimde evlatlarımın yanındayken de o olmak demek. Günümüzde her şey çok filtrelenmiş, çok yapay. Ama sahnede seyircinin gözünün içine baktığınızda o filtreler sökülüp atılıyor. Şarkıyı gerçekten hissederek söylemek, dinleyiciyle o an ortak bir acıda ya da neşede buluşabilmek sahiciliktir. 11 Eylül’de Paribu Vadi Açıkhava’da tam olarak bunu yapacağız; göz boyayan şovlar değil, kalpten kalbe giden bir pop gecesi olacak.</p>
<p><strong>Yıllardır dinlenen şarkılarınızla yeni çalışmalarınız artık aynı repertuvarda buluşuyor. Paribu Vadi Açıkhava konserinin duygu akışını nasıl kuruyorsunuz?</strong></p>
<p>Bu benim en tatlı telaşım! ‘Korkma Kalbim’, ‘Sahici’, ‘Yaralı’ gibi yılların klasikleri konserlerimin olmazsa olmazı; seyirci o şarkılarda çocukluğuna, gençliğine dönüyor. Yeni şarkım ‘Dur Nereye’yi ise bu köklü hitlerin arasına bir köprü gibi yerleştiriyorum. Repertuvarı hazırlarken duygu grafiğinin hiç düşmemesine dikkat ederim. Önce hep beraber nostaljiyle coşuyoruz, araya yeni enerjileri serpiştiriyoruz ve tempoyu hep zirvede tutuyoruz.</p>
<p><strong>Eski şarkılarınız bugün 15-16 yaşındaki dinleyiciler tarafından da keşfediliyor. Bir şarkının kendi dönemini aşması sizin için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>Bu duygunun tarifi yok, gerçekten büyük bir gurur ve mutluluk. Sosyal medyada 15-16 yaşındaki gençlerin yıllar önce söylediğim bir şarkıyla video çektiğini gördüğümde “Demek ki doğru işler yapmışım, zamansız şarkılara imza atmışım.” diyorum. Müzik nesiller arası bir köprü ve benim sesimin o köprüden geçip yepyeni kalplere ulaşması bir sanatçı için en büyük ödül.</p>
<p><strong>Dijital platformlar müziğin üretim ve tüketim hızını ciddi biçimde değiştirdi. Siz bu hızın içinde kalıcı işler üretme meselesine nasıl yaklaşıyorsunuz?</strong></p>
<p>Hız çağındayız ve her şey çok çabuk eskiyor, bu bir gerçek. Bu durum bizi daha üretken olmaya zorluyor ama madalyonun diğer yüzünde “özen” kaygısı var. Sırf hızlı tüketiliyor diye baştan savma işler yapamayız. Ben bu hıza ayak uydururken kaliteden ödün vermeme taraftarıyım. Varsın bir şarkım üç ay sonra dijitalde alt sıralara düşsün, yeter ki dinleyenin hafızasında ve kalbinde ömürlük bir yer edinsin. Müziği fabrikasyon hale getirmemek için direniyorum.</p>
<p><strong>11 Eylül öncesinde dinleyicilerinize ne söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>Beni her zaman sevgiyle sarmalayan, şarkılarımı ezbere söyleyen tüm dinleyicilerime çok teşekkür ederim. Müzik benim hayat damarlarımdan biri ve onlarla buluştuğum anlar en saf olduğum anlar. 11 Eylül’de açık havada hep bir ağızdan şarkılar söylemek için sabırsızlanıyorum. Herkesi sevgiyle kucaklıyorum!</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/muzigi-fabrikasyon-hale-getirmemek-icin-direniyorum-86780</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/8/0/1280x720/muzigi-fabrikasyon-hale-getirmemek-icin-direniyorum-1788435986.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yeni teklisi ‘Dur Nereye’ ile müzikal yolculuğunda yeni bir döneme giren Bengü, dijital çağın hızına rağmen kalıcı şarkılar üretmenin peşinde. 11 Eylül’de Paribu Vadi Açıkhava’da dinleyicileriyle buluşacak sanatçı, “Varsın bir şarkım üç ay sonra dijitalde alt sıralara düşsün, yeter ki dinleyenin hafızasında ve kalbinde ömürlük bir yer edinsin” diyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
