<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/altin-palmiye-yolunda-degisen-dengeler-79347</guid>
            <pubDate>Fri, 15 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Altın Palmiye yolunda değişen dengeler</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Cannes bu yıl daha ilk gününden yalnızca filmleriyle değil, dünyada olanlara sessiz kalmayacağını hissettiren tonuyla başladı. Açılış töreninde Fransız oyuncu <strong>Eye Haïdara</strong>’nın <em>“Direnmeye çalışan herkese selam olsun…”</em> diyerek başladığı konuşması ve <em>“Temkinli olmak için film yapılmaz”</em> diyen <strong>Godard</strong>’dan yaptığı alıntı, hikâye anlatmanın cesaretine vurgu yaptı. Berlin Film Festivali’nde Gazze tartışmalarının filmlerin önüne geçmesinden sonra gözler bu kez Cannes’da elbette.</p>
<p>Daha ilk gününde jüri üyesi <strong>Paul Laverty</strong>’nin, Hollywood’un Gazze hakkında konuşan isimleri dışladığını söylemesi de önemli bir çıkıştı. Laverty bunu, bu yıl festival afişlerinde ‘Thelma &amp; Louise’ ile her yerde karşımıza çıkan <strong>Susan Sarandon</strong> üzerinden söyledi.</p>
<p>Dünyanın farklı yerlerinde savaşlar sürerken, Hollywood yapay zekâ tartışmaları ve dev şirket birleşmeleriyle dönüşürken, platform çağında auteur sinemasının nasıl ayakta kalacağı sorusunun daha da konuşulduğu bir dönemde Cannes hâlâ sinemanın merkezi olma iddiasını koruyor. Politik meseleler tamamen dışarıda bırakılmıyor ama daha çok filmlerin içinde, panellerde ya da festival koridorlarındaki sohbetlerde kendine yer buluyor. Bu yılın dikkat çeken başlıklarından biri de teknolojinin sinemayı nasıl değiştireceği sorusu. Jüri üyelerinden <strong>Demi Moore</strong>’un bu dönüşüme dair açıklamaları daha ilk günden festivalin en çok konuşulan anlarından biri oldu.</p>
<p>Festivalin ilk onur ödülü ise bu kez ‘Yüzüklerin Efendisi’ üçlemesinin yönetmeni <strong>Peter Jackson</strong>’a gitti. Jackson ödülünü, seride Frodo’ya hayat veren <strong>Elijah Wood</strong>’un elinden aldı.</p>
<p>Önümüzdeki iki hafta boyunca Fransız Rivierası’nda dünya prömiyerleri, auteur sinemanın büyük isimleri ve yıldızlarla dolu gösterimler konuşulacak. 23 Mayıs tarihine kadar sürecek festivalde bu yıl Altın Palmiye için 22 film yarışıyor. Ana yarışma jürisinin başında ise ‘Oldboy’, ‘Decision to Leave’ ve son filmi ‘No Other Choice’ ile modern auteur sinemasının en güçlü isimlerinden biri haline gelen <strong>Park Chan-wook</strong> var. Park’ın başında olduğu bir yılda cesur filmlerin öne çıkacağını düşünmemek zor. Jüride ayrıca Demi Moore, <strong>Chloé Zhao</strong>, <strong>Ruth Negga</strong>, <strong>Stellan Skarsgård</strong> ve Paul Laverty gibi farklı sinema geleneklerinden gelen isimler yer alıyor. Hollywood’un bu yıl Croisette’te eskisine göre geri planda kaldığı düşünülürse, bu jüri yapısı festivalin daha sert, daha politik ve daha auteur bir çizgiye kaydığını hissettiriyor.</p>
<p><strong>HOLLYWOOD YILDIZLARI VAR </strong><strong>BÜYÜK BÜTÇELİ YAPIMLARI YOK</strong></p>
<p>Geçmiş yıllarda Cannes’da <strong>Christopher Nolan</strong> ya da <strong>David Fincher</strong> gibi isimlerin büyük stüdyo yapımları festivalin merkezine yerleşirken, bu yıl Hollywood tarafı belirgin biçimde geri çekilmiş durumda. Büyük Amerikan stüdyoları Croisette’e ödül sezonu adayları ya da dev bütçeli gösteriler getirmemeyi tercih ederken, festivalin ağırlığı yeniden uluslararası auteur sinemasına kaymış görünüyor. Ancak açılış gününde kırmızı halıda Hollywood yıldızları boy gösterdi elbette.</p>
<p>Auteur sinemasına gelirsek; <strong>Paweł Pawlikowski</strong>, <strong>Asghar Farhadi</strong>, <strong>Ryusuke Hamaguchi</strong>, <strong>Cristian Mungiu</strong> ve <strong>Hirokazu Kore-eda</strong> gibi yönetmenler geri dönüyor. Öte yandan <strong>Jane Schoenbrun</strong>, <strong>Jordan Firstman</strong> ve <strong>Léa Mysius</strong> gibi isimler sayesinde Cannes’ın yeni seslere alan açma isteği de kaybolmuş değil.</p>
<p>Büyük auteur yapımları kadar yeni keşifler de merak uyandırıyor. <strong>John Travolta</strong>, yönetmen olarak çektiği ilk uzun metraj filmiyle Cannes’a gelirken, açılışta Fransız sineması geleneği yine bozulmadı. Gösterimler ‘The Electric Kiss’ ile başladı.</p>
<p>Festivalin bu yılki en dikkat çekici taraflarından biri, yarışmadaki yapımların belirgin biçimde karanlık bir tona sahip olması. Savaş sonrası Avrupa hikâyelerinden distopik bilimkurgulara, psikolojik gerilimlerden beden değiştirme anlatılarına uzanan seçki; kimlik, hafıza ve çöküş duygusu etrafında birleşiyor.</p>
<p><strong>Nicolas Winding Refn</strong>’in uzun metraja dönüş yaptığı ‘Her Private Hell’, <strong>Na Hong-jin</strong>’in ‘Hope’u ve <strong>Arthur Harari</strong>’nin <strong>Justine Triet</strong> ile birlikte yazdığı ‘The Unknown’, bir gecelik ilişkinin ardından kendini bir kadının bedeninde bulan bir adamın hikâyesini anlatıyor. Başrolde <strong>Léa Seydoux</strong> var.</p>
<p>Amerikan bağımsız sinemacılarına gelirsek <strong>James Gray</strong>’in <strong>Adam Driver</strong>, <strong>Scarlett Johansson</strong> ve <strong>Miles Teller</strong>’lı suç filmi ‘Paper Tiger’, klasik Amerikan auteur sinemasının Croisette’teki temsilcilerinden biri gibi duruyor. <strong>Quentin Dupieux</strong>’nün <strong>Woody Harrelson</strong> ve <strong>Kristen Stewart</strong>’lı absürt komedisi ‘Full Phil’, zengin bir Amerikalı iş insanının Paris’te kızı Madeleine ile yeniden yakınlaşma çabasının giderek kontrolden çıkan bir kâbusa dönüşmesini anlatıyor.</p>
<p>Altın Palmiye sahibi Hirokazu Kore-eda bu yıl bilimkurgu tonlarına yaklaşırken, ‘Cold War’ sonrası yeni filmi uzun süredir merak edilen Paweł Pawlikowski, <strong>Sandra Hüller</strong>’li ‘Fatherland’ ile yarışmanın en güçlü auteur işlerinden birine imza atabilir. Cristian Mungiu’nun İngilizce çektiği ilk film olan ‘Fjord’, <strong>Sebastian Stan</strong> ve <strong>Renate Reinsve</strong>’i aynı hikâyede buluşturuyor. Asghar Farhadi ile Ryusuke Hamaguchi ise bu yıl Fransızca filmlerle yarışmada yer alıyor. <strong>Pedro Almodóvar</strong>’ın ‘Amarga Navidad’ı ise seçkinin en kişisel ve en içe dönük yapımlarından biri gibi duruyor.</p>
<p><strong>ÖNE ÇIKAN FİLMLER VE YÖNETMENLER</strong></p>
<p>Pawlikowski, ‘Fatherland’ ile yine kendi sinemasının tanıdık alanına dönüyor. ‘Ida’dan bu yana savaş sonrası Avrupa’yı ve bölünmüş kimlikleri merkezine alan yönetmen, bu kez Thomas Mann’ın kızı Erika Mann üzerinden Almanya’nın hafızasına bakıyor. Sandra Hüller’in ise son yıllarda Avrupa sinemasının en dikkat çekici oyuncularından biri haline geldiğini söylemeye gerek var mı?</p>
<p>Almodóvar da son filmi ‘Amarga Navidad’ ile yeniden İspanyolcaya, kendi dünyasına dönüyor ve yarıştaki önemli isimlerden biri. 76 yaşındaki yönetmenin filmi, yaratıcı tıkanıklık yaşayan bir yönetmeni merkezine alıyor. Almodóvar’ın kendi yaratım sürecine, yalnızlık hissine ve sanatçıların çevresindeki insanların hayatlarını hikâyeye dönüştürme biçimine en doğrudan baktığı işlerden biri olan yapım, merakla beklenenlerden.</p>
<p>Andrey Zvyagintsev yedi yıl aradan sonra Cannes’a dönüyor. ‘Leviathan’ ve ‘Loveless’ ile Rusya’daki çürümeyi sert ama soğukkanlı bir dille anlatan yönetmen, bu kez ‘Minotaur’da zorunlu askerlik meselesi üzerinden Rus burjuvazisine odaklanıyor. Pandemi, savaş ve sürgün sonrası gelen bu dönüş, filmi ister istemez daha politik bir yere taşıyor.</p>
<p><strong>Asghar Farhadi</strong> yeni filmini Paris’te çekti. <strong>Isabelle Huppert</strong>, <strong>Catherine Deneuve</strong> ve <strong>Vincent Cassel</strong>’i aynı kadroda buluşturan film, yine insanların birbirini yavaş yavaş sıkıştırdığı ahlaki bir labirent hissi yaratıyor. Geçen yıl Altın Palmiye’yi Jafar Panahi’nin kazanmasının ardından İran sinemasının uluslararası görünürlüğü daha da güçlenmiş durumda.</p>
<p>Na Hong-jin ise yaklaşık on yıl sonra ‘Hope’ ile geri dönüyor. ‘The Wailing’ hâlâ modern korku sinemasının en huzursuz edici filmlerinden biri olarak görülüyor. Yeni film Kuzey Kore sınırındaki bir köyde geçiyor; kadroda <strong>Michael Fassbender</strong>, <strong>Alicia Vikander</strong> ve <strong>Jung Ho-yeon</strong> var. ‘Titane’ sonrası Cannes’ın tür sinemasına yaklaşımının değiştiği düşünülürse, ‘Hope’ bu yılın en çok konuşulacak gösterimlerinden biri olabilir.</p>
<p>Kore-eda ise bu kez alıştığı aile dramasını, festivalin en büyük tartışma başlıklarından biri olan yapay zekâ meselesiyle farklı bir noktaya taşıyor. Yarışmadaki filmi ‘Sheep in the Box’, çocuklarını kaybeden bir çiftin evine insansı bir bebek robot almasını anlatıyor. Yönetmenin yas, aile ve bağlanma temalarını teknolojiyle bir araya getirmesi, bu yılki seçkinin genel atmosferine de yakın duruyor. <strong>Steven Soderbergh</strong>’in ‘John Lennon: The Last Interview’ belgeselinde AI destekli görseller kullanması, Cannes başlamadan sinema dünyasında geniş bir tartışma yarattı. Academy’nin kısa süre önce AI kullanımına dair ödül kurallarını güncellemesiyle birlikte, bu tartışmanın festival boyunca büyümesi kaçınılmaz görünüyor.</p>
<p>MUBI ise festival başlamadan yılın en dikkat çekici yapımlarından bazılarını bünyesine katmış durumda. <strong>Lukas Dhont</strong>’un savaş draması ‘Coward’, Na Hong-jin’in ‘Hope’u, Gillian Anderson ve Hannah Einbinder’lı ‘Teenage Sex and Death at Camp Miasma’ ile Pawlikowski’nin ‘Fatherland’i platformun haklarını aldığı ilk Cannes yapımları arasında yer alıyor. Özellikle Dhont ve Pawlikowski gibi Cannes geçmişi güçlü yönetmenlerin yeni filmlerine daha festival başlamadan gelen bu ilgi, auteur sinemasının dağıtım tarafında hâlâ güçlü bir karşılığı olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Yeni sezonunda festivalden ilham alan HBO’nun beğenilen dizisi ‘The White Lotus’un da çekimleri olacak. Hotel Martinez’in çekimlerde ‘White Lotus Cannes Hotel’ olarak kullanılacağı konuşulurken, oyuncu kadrosunun festival atmosferine nasıl dahil olacağını hayranları merakla bekliyor.</p>
<p> </p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/altin-palmiye-yolunda-degisen-dengeler-79347</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/4/7/1280x720/altin-palmiye-yolunda-degisen-dengeler-1778768060.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ 79. Cannes Film Festivali bu yıl yalnızca yıldızları ve auteur sinemayı değil; Gazze tartışmalarından yapay zekâ krizine uzanan politik ve teknolojik dönüşümleri de kırmızı halıya taşıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/anlatacak-cok-seyim-var-79344</guid>
            <pubDate>Fri, 15 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Anlatacak çok şeyim var</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Türkiye’de elektronik-rock ve punk etkilerini popüler kültüre en organik şekilde yediren isimlerden biriydiniz. Bugün ‘Sonuna Kadar’ gibi daha duygusal ve melodik bir noktada dururken, o asi tınıları yeni üretimlerinize nasıl entegre ediyorsunuz?</strong></p>
<p>Aslında o “asi” taraf hiçbir zaman benden gitmedi. Sadece şekil değiştirdi. O dönem daha yüksek volümdeydi, şimdi ise daha içsel. ‘Sonuna Kadar’ gibi daha melodik işlerde bile o punk ruhu var; sadece gitarın distortion’ında değil, sözün dürüstlüğünde, duygunun filtresizliğinde yaşıyor. Yani hâlâ aynı yerden besleniyorum, sadece anlatım dilim evrildi.</p>
<p><strong>Aslında hiçbir zaman tek bir türe sıkışmadınız. Bu kadar farklı janrlar arasında gezinirken, dinleyicinin “Bu bir Pamela şarkısı” dediği o ortak imza sizce tam olarak nerede gizli?</strong></p>
<p>Hiçbir zaman tek bir türe ait hissetmedim kendimi. Arabesk de söyledim, rock da yaptım, elektronikle de oynadım… Ama galiba insanların “Bu bir Pamela şarkısı” dediği şey; o kırılgan ama güçlü duygu hali. Sesimdeki hafif hüzün, biraz mesafe, biraz da meydan okuma… Türler değişiyor ama o duygu sabit kalıyor.</p>
<p><strong>‘İstanbul’ şarkısının çıktığı dönemdeki müzik piyasasıyla, dijitalleşen ve hızlı tüketilen bugünkü piyasayı kıyasladığınızda Pamela kendi müzikal kalitesini ve duruşunu korumak için nasıl bir filtre uyguluyor?</strong></p>
<p>‘İstanbul’ zamanındaki piyasa ile bugünü kıyasladığımda en büyük fark hız. O zamanlar şarkılar daha uzun solukluydu, şimdi her şey çok hızlı tüketiliyor. Ben kendimi korumak için biraz yavaşlatıyorum aslında. Her şeyi yapabilirim ama her şeyi yapmak zorunda değilim. Bu benim filtrem.</p>
<p><strong>Çalışmalarınıza yıllar içerisinde ara vermenizin bir sebebi de bu muydu peki?</strong></p>
<p>Ara vermelerim… Evet, müzik piyasasının da etkisi oldu ama asıl sebep kendimle ilgiliydi. İçimden gelmeden üretmek istemedim. Zoraki şarkılar yapmak bana göre değil. Bazen susmak da üretimin bir parçası.</p>
<p><strong>Şu sıralar kendinizi nasıl hissediyorsunuz?</strong></p>
<p>Daha dengedeyim. Daha netim. Ne istediğimi de ne istemediğimi de biliyorum. Bu da bana garip bir huzur veriyor…</p>
<p><strong>Gelelim yeni çalışmanıza. ‘Sonuna Kadar’ın hikayesi nedir?</strong></p>
<p>Hikayesi aslında çok basit: Kendine rağmen birine kalmak. Mantığın “git” dediği yerde kalmayı seçmek. O yüzden biraz tehlikeli ama bir o kadar da gerçek.</p>
<p><strong>Şarkının en dikkat çekici tanımı “Kalbin mantığa karşı kazandığı büyük zafer”. Genelde aşkta yenilmekten bahsedilir ama siz bunu bir zafer olarak görüyorsunuz. Mantığın tamamen sustuğu o an, bir sanatçı için bir ‘teslimiyet’ midir yoksa bir ‘özgürleşme’ mi?</strong></p>
<p>“Kalbin mantığa karşı kazandığı zafer” meselesi bence hem bir teslimiyet hem de özgürleşme. Çünkü kontrolü bırakıyorsun ama aynı anda gerçekten hissetmeye başlıyorsun. Bazen kaybetmek gibi görünen şey aslında en dürüst kazanımın oluyor.</p>
<p><strong>İnsanlar bu şarkıyı dinledikten sonra kulaklarında o melodiden ziyade kalplerinde nasıl bir tortu kalsın istersiniz?</strong></p>
<p>Biraz daha cesur hissetsinler. Birine, bir duyguya, hatta kendilerine karşı… Melodiden çok, o cesaret kalsın içlerinde.</p>
<p><strong>Önümüzdeki günlerde neler var?</strong></p>
<p>Daha çok anlatacak şeyim var. Belki farklı sürprizler de olur. Ama kesin olan bir şey var: Yine içimden geldiği gibi olacak.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a05d6344392b-1778767412.jpg" alt="" width="500" height="500" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/anlatacak-cok-seyim-var-79344</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/4/4/1280x720/anlatacak-cok-seyim-var-1778767445.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Pamela, yeni şarkısı ‘Sonuna Kadar’ ile uykusuz gecelerin ve bedeli ödenmiş bir kalbin samimi dökümünü yapıyor. Sanatçı ile yeni teklisi ve müzikal yolculuğu üzerine konuştuk: “Dinleyicinin kulağında melodiden çok, kalbinde cesaret kalsın istedim.” ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/baska-bir-arkeoloji-mumkun-79341</guid>
            <pubDate>Fri, 15 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Başka bir arkeoloji mümkün</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Arkeolog, akademisyen, müzisyen, yazar <strong>Güneş Duru</strong>’yu, Prof. Dr. <strong>Mihriban Özbaşaran</strong>’ın kazı başkanı, kendisinin başkan yardımcısı olduğu Aşıklı Höyük’te 2022 yılı Eylül ayında tanıdım. O dönemde Aşıklı Höyük ile ilgili bir proje hazırlığında olan Anadolu Efes, bir basın grubunu kazı alanına davet etmişti.</p>
<p>Gazetecinin arşivi günümüzde iPhone’da olduğu için resimlerin arasında o tarihte çektiğim videoyu buldum. Güneş Duru, Aşıklı Höyük ile ilgili bakın neler anlatmış: “<em>Aşıklı Höyük, Neolitik dönemde Orta Anadolu’nun en eski köy yerleşmesi. İnsanların avcı-toplayıcı yaşamı terk edip yerleşik yaşama geçiş sürecini gösteriyor. Sosyal, ekonomik değişimleri görüyoruz, toplumsal cinsiyet açısından haneyi anlıyoruz. Tarım ve hayvancılığın başladığı dönem. Yaklaşık 30 yıldır kazıyoruz Aşıklı Höyük’ü. Çatalhöyük buradan bin yıl sonra. 10 bin 250 yıl önce insanlar burada avlanıp sınırlı ölçekte tarım yapıyorlar. Bunları kazı yaparken topladığımız şeylerden anlıyoruz. Bitki kalıntılarından besin zincirini görüyoruz.”</em></p>
<p>Bir arkeoloji sever olarak Güneş Duru ile sadece arkeolog kimliğini değil, <strong>Çağan Irmak</strong>’ın 2010 yapımı <em>‘Prensesin Uykusu’</em> filminde müziğini bayıldığım ‘Redd’ grubunun gitaristi olarak müzik kariyerini konuşmayı planlamıştım o gezide. Hemen hemen aynı tarihlerde, artık pek faal olmayan Aşıklı Höyük Dostları’nın Ortaköy Tarihi Kethüda Hamamı’nda Aşıklı Höyük ile ilgili güzel bir sergisini gezmiştim.</p>
<p>Sanat ve arkeolojinin iç içe geçtiği sergide, son dönemlerde adlarını sıkça duyduğumuz <strong>Ahmet Rüstem Ekici</strong>-<strong>Hakan Sorar</strong> ikilisi, <strong>Murat Germen</strong>, <strong>Osman Nuri İyem</strong>, <strong>Dillwyn Smith</strong>, <strong>Stephen Farthing</strong>, <strong>Özgül Aslan</strong>, <strong>Şahin Domin</strong>, <strong>Emre Zeytinoğlu</strong> gibi sanatçılar yer alıyordu. Bugüne gelirsek, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nde öğretim üyesi Doç. Dr. Güneş Duru ile İletişim Yayınları’ndan çıkan <em>‘Geçmişle Diyaloglar/Arkeolojiyi Yeniden Düşünmek’</em> isimli son kitabını konuşmak üzere Instagram DM üzerinden haberleştik.</p>
<p><strong><em>Birbirlerine </em></strong><strong><em>değmeyen </em></strong><strong><em>kimlikler</em></strong></p>
<p>Taksim The Marmara’daki buluşmada <em>“Sizin değişik kimliklerinizi sormak isterdim. Akademik ve arkeolog olarak kariyeriniz kitap nedeniyle ön planda. Ama tabii ki uzun bir geçmişi olan Redd grubunun gitaristi, bestecisi olarak müzikle ilişkinizi merak ediyorum. Ancak söyleşilerinizden bunları konuşmaya gönüllü olmadığınızı anlıyorum”</em> diye başlıyorum.</p>
<p><em>“Evet, bunları çok konuşmak istemiyorum. Çünkü öyle hibrit kişilikler çok fazla sevilmiyor. Bu kitabın görünür olması, okunur olması bile benim diğer kimliğimle ilişkilendiriliyor. Halbuki ben popüler bir kitap yazmadım. Amacım popüler bir şey yapmak değil… Çok kitap satmak, konuşulmak isteseydim başka türlü bir kitap yazardım. Derdim bu kitapta akademik olarak ve politik olarak durduğum yeri ve bu dönemde gördüklerimin bir anlamda kayda geçmesi”</em> diyor.</p>
<p>Bu aralar afişlerden gördüğüm kadarıyla İstanbul ve İstanbul dışında konserleri sıklaşan ve biletleri hemen tükenen, ikiz kardeşi <strong>Doğan Duru</strong> (solist/bas gitar) ile <strong>Berke Özgümüş</strong>’ten (davul/klavye) oluşan Redd grubunun bir müzik grubundan öte politik olarak bir kimliğinin, duruşunun olduğunu sözlerine ekliyor. Daha önceki dönemlerde izlediğimiz dava süreçleri sırasında herkesin yanında olmaya çalıştıklarını söylerken, sanatçının politik fikrini beyan etmesinin kaçınılmaz olduğunu belirtiyor.</p>
<p>“Sanat politiktir” sözünde hemfikiriz. Güneş Duru, geçmişi neredeyse 100 yıl olan arkeoloji biliminin son 30 yılına tanıklık etmiş bir isim. Sayısız bilimsel makaleye imza attığı gibi kazı alanında sıkı çalışmış olan Duru, kitabının önsözünde <em>“Arkeoloji, yalnızca geçmişin kalıntılarını su yüzüne çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda insanlığın ortak hikâyesini, bugün ve gelecek için yeniden kurgulanan düşünsel bir yapıyı da tesis eder”</em> diyor.</p>
<p><strong><em>Osman </em></strong><strong><em>Hamdi’nin </em></strong><strong><em>girişimleri</em></strong></p>
<p><em>“Çoğu zaman sadece toprak altından çıkartılan maddi kalıntılarla özdeşleştirilse de arkeolojinin gerçek gücü, bu kalıntılarla kurduğumuz ilişkide, onlara yüklediğimiz anlamlarda ve bu anlamların bugünkü dünyaya nasıl yansıdığına dair sorularda yatar”</em> diye devam ediyor.</p>
<p>Peki büyük bir arkeolojik zenginliğe sahip Türkiye –‘Türkiye’nin petrolü arkeolojidir’ diyenlerin kulaklarını çınlatalım- bu gücün farkında, bunu kullanabiliyor mu?</p>
<p>Güneş Duru, “arkeolojiyi yeniden düşünmek” derken kuşkusuz Türkiye’nin bu gücü iyi değerlendiremediğine dikkat çekmek istiyor. Kitabının ilk bölümünde Batı’da arkeoloji merakının nasıl başladığını anlatan Duru, ona paralel Türkiye’deki batılılaşma sürecinde arkeolojiyi mercek altına alıyor.</p>
<p>Arkeoloji Müzesi’nin kurucusu (1891) <strong>Osman Hamdi</strong> dahil en başından beri arkeolojiye kurumsal bir merakın olmadığının altını çiziyor ve buna kanıt olarak İstanbul Üniversitesi çatısı altında Arkeoloji Bölümü’nün 1936-37 yılında kurulmasını gösteriyor. <em>“Osman Hamdi Türkiye’de kurumsal anlamda bir arkeolojinin gelişmesini, yeşermesini isteseydi 1882 yılında açtığı okulda yani Sanayi-i Nefise Mektebi’nde -günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi- mimarlık bölümünün yanı sıra arkeoloji bölümü de kurardı”</em> diyor.</p>
<p>Osman Hamdi, kazılardan mümkün olduğu kadar fazla eseri kurduğu müzeye koymak derdinde en çok.</p>
<p>Nitekim geçenlerde Yapı Kredi Kültür’de düzenlenen bir konferansta dinlediğim tarihçi, akademisyen <strong>Edhem Eldem</strong>, Osman Hamdi’nin Nemrut Dağı’ndaki Kommagene heykellerini müzeye kaldıramadığı için pek hayıflandığını söylemişti. Osman Hamdi döneminden günümüze gelirsek: <em>“Turizmin büyük bir patlama yaşadığı dönemde arkeolojik kazılar ziyaretçiye endeksli yapılıyor. Arkeolojiye fonların artırılması daha çok kazı, daha çok eser ortaya çıkartılmasına yönelik”</em> diyor Güneş Duru.</p>
<p>Kitabındaki şu satırlar çarpıcı: <em>“Bugün geldiğimiz noktada arkeolojik kazı pratiği, giderek daha fazla çıkartılan metreküp toprak üzerinden değerlendirilirken, hafriyat odaklı, turizm öncelikli ve gösterişçi bir zemine oturtulmuştur”</em> diyor.</p>
<p><strong><em>Göbeklitepe </em></strong><strong><em>ekmeğini </em></strong><strong><em>duydunuz mu?</em></strong></p>
<p>“Gösterişli zemin” derken ilk akla gelen isim Göbeklitepe. ‘Tarihin Sıfır Noktası’ sloganıyla başlayan kampanyanın Davos’a kadar nasıl taşındığına tanığım.</p>
<p>Doğuş Grubu’nun sponsorluğuyla Davos sokaklarını arşınlayan otobüslerde Göbeklitepe yazılarını görmüş, Kongre Merkezi’nde Prof. Dr. <strong>Mehmet Özdoğan</strong>’a kulak vermiştik.</p>
<p>Bir dönem Zeugma’nın ‘Çingene Kızı’ gibi Göbeklitepe’nin T şeklindeki dikili taşları her yerdeydi ve geçenlerde bir sergide sanat eseri olarak karşıma çıktı. Güneş Duru ise son zamanlarda ünlenen ‘Göbeklitepe Ekmeği’nden söz ediyor. Hiç duymamıştım.</p>
<p>Göbeklitepe’ye yakın Taş Tepeler projesine de değinen Duru, <em>“Bunun için daha önce görülmemiş bir lansman yapıldı. Şimdi burada şahane şeyler ortaya çıkartıyoruz. Daha bilimsel yayını yapılmadan bunları medyayla paylaşıyoruz. PR’ını yapıyoruz. Fakat kaç tane yüksek lisans tezi yapıldı? Kaç tane doktora tezi yapıldı? Kaç tane uluslararası makale yazıldı? Burası kaç uluslararası makale üzerinden atıf aldı? Bunları sorgulamıyoruz”</em> diyor.</p>
<p>Bir eleştiri oku da arkeoloji eğitimine: <em>“Eğitim maalesef multidisipliner bir yaklaşımdan uzak. Antropoloji, felsefe, sosyoloji gibi alanlardan kopuk bir eğitim var. Bunlar olmadan siz bir duvar resmini yorumlayamazsınız.”</em></p>
<p>Güneş Duru ile sohbet ve önce fazla kuramsal diye önyargıyla yaklaştığım, sonra dönüp dönüp okuduğum kitabı, kendi adıma hayli ufuk açıcı oldu. Toplumsal cinsiyet eşitliğine kafa yoranlara kitaptaki ‘Feminist Arkeoloji’ bölümünü şiddetle tavsiye ediyorum.</p>
<p><strong><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a05d3e70f5e8-1778766823.png" alt="" width="500" height="734" /></strong></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/baska-bir-arkeoloji-mumkun-79341</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/4/1/1280x720/baska-bir-arkeoloji-mumkun-1778766865.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Akademisyen, arkeolog ve Redd grubunun gitaristi Güneş Duru, yeni kitabı ‘Geçmişle Diyaloglar/Arkeolojiyi Yeniden Düşünmek’ ile karşımızda… Duru, “Derdim, bu kitapta akademik ve politik olarak durduğum yeri ve bu dönemde gördüklerimin bir anlamda kayda geçmesi” diyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/yeni-luks-metrekare-degil-iyi-hissettiren-yasam-79339</guid>
            <pubDate>Fri, 15 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Yeni lüks metrekare değil iyi hissettiren yaşam</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Dünyanın en büyük uluslararası müteahhitlik şirketleri arasında yer alan Esta Construction çatısı altında faaliyet gösteren Benesta, global mühendislik deneyimini Türkiye’ye taşıyor. Benesta Genel Müdürü Roksana Diker ile sürdürülebilirlikten zamansız mimariye, şehir yaşamından kadın liderliğine uzanan yeni gayrimenkul anlayışını konuştuk.</p>
<p>Diker’e göre yeni dönemin en büyük lüksü; doğayla uyumlu, insanı merkeze alan ve şehirle birlikte yaşayan projeler üretmek. Benleo Acıbadem ise bu vizyonun en güçlü örneklerinden biri olarak, parkı ve yeni nesil kent meydanıyla Anadolu Yakası’nın yeni yaşam merkezi olmaya hazırlanıyor.</p>
<p><strong>Milyar dolarlık projelere uzanan bir kariyer hikayeniz var. Bugün geriye baktığınızda, Roksana Diker’i bu yolculukta en çok hangi dönemeç değiştirdi?</strong></p>
<p>Aslında bu yolculuk boyunca beni dönüştüren tek bir an değil; ancak dönüp baktığımda en büyük kırılmanın, yapı üretimine bakış açımın değiştiği dönem olduğunu söyleyebilirim. Bir noktadan sonra mesele yalnızca bina yapmak olmaktan çıktı. İnsan hayatına, şehir kültürüne ve geleceğe nasıl bir iz bıraktığınız çok daha önemli hale geldi. Bugün Benesta’da odağımıza ‘zamansız yapılar’ fikrini koymamızın temelinde de bu yaklaşım yatıyor. Benesta olarak biz, dünyadan öğrendiklerimizi Türkiye’nin geleceğine dönüştürme vizyonuyla hareket ediyoruz. Bizim için gayrimenkul, yalnızca bina yapmak değil; insanın hayatına değer katmak, kent yaşamını dönüştürmek ve geleceğe kalıcı bir miras bırakmaktır. Bu yüzden Benesta, hayata geçirdiği her projede bir yaşam tarzını, bir ideali ve daha iyi bir gelecek hayalini temsil ediyor. İnsanların yalnızca içinde yaşadığı değil, bağ kurduğu projeler geliştirmek istiyoruz ve yapıyoruz.</p>
<p><strong>Benesta projelerinde söylediğiniz gibi yalnızca bina değil, sosyal yaşam, peyzaj, kentle ilişki ve gündelik hayat kurgusu da öne çıkıyor. Sizce bugün iyi bir konut projesini değerli yapan en önemli unsurlar neler? </strong></p>
<p>Bugün iyi bir konut projesini değerli yapan en önemli unsurun ‘iyi hissettirmesi’ olduğunu düşünüyorum. Elbette güvenlik, mühendislik, mimari kalite ya da lokasyon çok önemli. Ancak artık insanlar yalnızca lüks metrekare satın almıyor; yaşam kalitesi satın alıyor.</p>
<p>Doğayla ilişki kurabilen, şehirle bağını koparmayan, insanın günlük hayatını kolaylaştıran, sosyal yaşamı destekleyen projeler öne çıkıyor. Bizim ‘zamansız yapı’ yaklaşımımızın temelinde de bu var. Amacımız eskimeyen, aksine zamanla değerlenen; bulunduğu yere kimlik kazandıran projeler üretmek. </p>
<p><strong>Benleo Acıbadem’ı tasarlarken önce yapıları değil, ortak alandaki parkı tasarlamışsınız. Süreci ve dikkate aldığınız noktaları anlatır mısınız?</strong> <br /><br />Biz Benleo Park’ı aslında Benleo Acıbadem’in kalbi olarak nitelendiriyoruz. Benleo Park’ı kurgularken dünyadaki en iyi örnekleri inceledik ve çıtayı çok yukarı koyduk. Peyzaj düzenlemelerinde Buckingham Sarayı'nın bahçelerinden ilham aldık. Bu vizyonu bilimsel bir temele oturtmak için Floransa Üniversitesi’nden Prof. Francesco Ferrini’nin danışmanlığında çalıştık. Parkın tasarımını ise dünyaca ünlü WATG ve Dan Hinch üstlendi. Amacımız sadece yeşil bir alan yaratmak değil, farklı coğrafyalardan seçilen yetişmiş ağaçlarla yaşayan bir ekosistem kurmaktı. 30 bin metrekarelik alanın yarısını ilk etapta yeşile ayırdık ve daha sonradan blokları parkın etrafında zarifçe konumlandırdık. Burada çocuklarımız için güvenli, doğal ahşap yolların ve açık hava sinemalarının olduğu, şehrin içinde ama doğanın ritminde bir yaşam alanı yarattık. Çünkü artık insanlar yaşam deneyimi satın alıyor. Doğayla ilişki kurabilen, nefes alan, iyi hissettiren alanlar talep ediyor. Bu bakış açısı aslında dünyadaki dönüşümün de bir yansıması.</p>
<p><strong>Şehir merkezinde bu kadar büyük bir yeşil alanı korumanın ve geliştirmenin mühendislik tarafında ne gibi zorlukları oldu? Özellikle ağaçların sağlığı ve ekosistemin sürdürülebilirliği için nasıl bir yol izlediniz?<br /><br /></strong>Bu projede en çok gurur duyduğum detaylardan biri mühendisliğin doğaya hizmet etmesidir. Ağaçların sağlıklı bir şekilde kök salabilmesi ve gerçek bir ekosistem oluşturabilmesi için tüm otoparkları yapıların altına aldık. Böylece üst kotta tamamen doğal bir toprak dokusu korundu ve ağaçlar saksı benzeri beton yapılar yerine gerçek toprağa kök saldı. Hemen yanımızdaki GATA Ormanı sayesinde İstanbul’un en temiz havasını soluyabileceğiniz bir lokasyondayız. Biz bu doğal avantajı, ileri mühendislik çözümleriyle projenin içine entegre ettik. Sonuçta ortaya hem Tokyo’daki binalar kadar sağlam hem de doğayla bu denli iç içe bir yapı çıktı.</p>
<p><strong>Projede kullanılan malzemelerde oldukça seçici davrandığınızı görüyoruz. Dünyaca ünlü isimlerin tercihlerini Acıbadem’e taşıma fikri nasıl doğdu?</strong></p>
<p>Bizim için lüks, sadece pahalı olan değil, zamansız ve kaliteli olandır. Bu yüzden malzeme seçiminde dünyadaki en üst standartları referans aldık. Örneğin, projemizde Elon Musk ve Jack Ma’nın tercih ettiği parkeleri, Dolce &amp; Gabbana’nın seçimi olan Gessi ürünlerini kullandık. İç mekanlarda Belçika’daki Maas Nehri’nden çıkarılan doğal çamurla üretilmiş el yapımı tuğlalara ve 7 metreye varan tavan yüksekliklerine yer verdik. İleri teknolojiyle üretilen nano boyalarla iç mekân hava kalitesini koruyoruz. Bu detayların her biri, 20 yılı aşkın süredir ‘yapılamaz’ denilenleri başarma inancımızın ve insanımıza en iyisini sunma tutkumuzun bir sonucudur.</p>
<p><strong>Projenin merkezinde yer alan Benleo Park kadar, Benleo Meydanı da bu yaklaşımın en önemli parçalarından biri. Benleo Meydan’da neler olacak? </strong></p>
<p>Anadolu Yakası’nda ilk kez bu ölçekte, şehirle entegre yaşayan bir meydan deneyimi oluşturuyoruz. Aslında bugün dünyadaki güçlü şehir projelerine baktığınızda ortak bir nokta görüyorsunuz: İnsanlar artık yalnızca ev değil, mahalle kültürü ve yaşam hissi satın alıyor. Bizim hedefimiz de Anadolu Yakası’na yeni bir yaşam merkezi kazandırmak.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;">''YA HEP YA HİÇ” DEDİK, HEP OLMAYI SEÇTİK!</span></p>
<p><strong>Esta Group’un 9 ülkede 80’i aşkın projeye imza attığı, ENR’ın ‘Dünyanın En Büyük 250 Uluslararası Müteahhidi’ listesinde ilk 100’de yer aldığı belirtiliyor. Benesta’yı yalnızca bir gayrimenkul markası değil, bir yaşam vizyonu olarak konumlandırıyorsunuz. Bu vizyonun arkasında nasıl bir hikâye ve inanç var?</strong></p>
<p>Biz Benesta’da yalnızca estetik ya da lüks odaklı bir yaklaşım benimsemiyoruz. Odağımızda ileri mühendislik, sürdürülebilirlik, insan deneyimi ve zamansızlık var. Bizim için gayrimenkul, yalnızca bina yapmak değil; insanın hayatına değer katmak, kent yaşamını dönüştürmek ve geleceğe kalıcı bir miras bırakmaktır. Bu yüzden Benesta, hayata geçirdiği her projede bir yaşam tarzını, bir ideali ve daha iyi bir gelecek hayalini temsil ediyor.</p>
<p>Bizim yolculuğumuzda en güçlü motivasyon her zaman inanç oldu. Güzel şeylere niyet ettikçe insanın yalnız olmadığını, aynı hayale inananların mutlaka bir araya geldiğini öğrendik. “Ya hep ya hiç” dedik; ‘hep’ olmayı seçtik. Rüzgârı arkamıza almayı beklemedik, rüzgâr olmayı seçtik. Biz bu ülkenin değerlerinden, emeğinden ve hayallerinden güç alan bir yolculuktan geliyoruz. Çocuklukta ahşap arabalar yaparken duyulan azimle, yıllar sonra dünyaca ünlü Mercedes-Benz için dev bir fabrika inşa ettik. İki tahtayla çatı yaparken hissedilen tutkuyla, Krasnodar’ın anıt eseri haline gelen Krasnodar Stadyumu’na imza attık. Yine aynı bölgede, bir şehrin kaderini değiştiren ve dünyaya örnek olan iki buçuk milyon metrekarelik Galitsky Park’ı hayata geçirdik. Dünyanın en önemli havalimanlarından biri olan Yuri Gagarin Havalimanı’nı inşa ettik. 20 yıldır hayaller gerçeğe kavuşsun diye inançla çalışıyoruz. Benesta da bu inancın, bu emeğin ve bu vizyonun Türkiye’deki en güçlü karşılığıdır.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/yeni-luks-metrekare-degil-iyi-hissettiren-yasam-79339</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/3/9/1280x720/yeni-luks-metrekare-degil-iyi-hissettiren-yasam-1778766502.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Benesta Genel Müdürü Roksana Diker’e göre yeni dönemin en güçlü gayrimenkul yaklaşımı; sağlam mühendisliği, zamansız mimariyi, sürdürülebilir peyzajı ve insan odaklı sosyal yaşamı aynı çatı altında buluşturmak. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/birlikte-iyilesebilmek-mumkun-78918</guid>
            <pubDate>Thu, 14 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Birlikte iyileşebilmek mümkün</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>“Ruhu Geride Kalanlar” çok güçlü bir ifade. Bu ismi ilk duyduğumuzda neyin fark edilmesini istediniz?</strong></p>
<p>Bizden önceki nesillerin karşılaşmadığı, müthiş bir iletişim trafiğinin, bilgi kirliliğinin olduğu; sürekli bir şeylere yetişmek zorunda kaldığımızı hissettiğimiz bir hayat yaşıyoruz. Telaşlıyız, endişeliyiz, stresliyiz, aceleciyiz… Modern hayatın temposu, bazen bizi bizden daha hızlı hareket ettiriyor. Yapmak zorunda olduklarımızı yapıyor ve ruhumuzu hep geride unutuyoruz. Öncelikle bunun fark edilmesini isterim. Fakat kitapta bunun başka bir anlamı daha var: Bazen yaşadıklarımızı aşamamak, kendimizi ya da birilerini affedememek de ruhumuzu geride bırakıyor.</p>
<p><strong>Roman, bir abla–kardeş günlüğü etrafında şekilleniyor. Sizce aile içinde en çok hangi duygular görünmez kalıyor?</strong></p>
<p>Bazen en yakından tanıdığımızı sandığımız kişileri bile aslında gerçekten tanımadığımızı düşünüyorum. Ruhunda neler olduğunu bilecek kadar iyi dinlemiyoruz kimseyi. Kendi düşündüklerimizle, karar verdiklerimizle etiketliyoruz en yakınlarımızı bile. Bizim düşündüğümüz gibi, istediğimiz gibi olmalarını bekliyoruz. Bence ailelerde de en çok görmezden gelinen bu: kişinin aslında gerçekten kim olduğu, ne istediği… Kişinin kendine bile gösteremediği gerçekliği.</p>
<p><strong>Seniha karakteri üzerinden bulimia gibi zor bir meseleye dokunuyorsunuz. Bu hikâyeyi anlatırken sizi en çok zorlayan şey neydi?</strong></p>
<p>Benim için en zoru ve bir yandan da en kolayı bulimia’nın tüm nedenlerinin ve zorluklarının farkında olmaktı. Her ne kadar geride bırakmış olsam da benzer bir süreci geçirmiş olmamın kendi içimde kabulüydü bunları yazmak.</p>
<p><strong>Defne’nin adliye ile hastane arasında gidip gelen telaşı, modern hayatın hızını da hatırlatıyor. Bugünün insanı sizce neden kendi duygularına yetişemiyor?</strong></p>
<p>Her geçen gün artan bir şekilde hayatın akışı o kadar yoğun ki ister istemez sevdiklerimizi, beğendiklerimizi, öncelik saydıklarımızı, hayallerimizi, inançlarımızı her birlikte taşıyamıyoruz. Sorumluluklarımız, bireyselin ötesinde dünyanın halinden kaynaklanan yüklerimiz çok fazla. Bu sorumluluklar ve yükler altında kalıyoruz. Çoğu zaman duygularımızı yeterince yaşayacak zaman bulamıyoruz. Sürekli üzülecek yeni bir haberle, gülünecek yeni bir video ile, ilginç bir yeni bilgiyle, sarsıcı bir gerçeklikle karşılaşıyoruz. Ne hissettiğimizi fark edebilmek ve bunu kabullenebilmek, yaşadığımız dönemin lükslerinden biri bence.</p>
<p><strong>Romanda geçen <em>“</em>Kendi hikâyemizi bilirsek, kendimizi de severiz” cümlesi çok çarpıcı. Bu cümle sizin hayatınızda nasıl bir yerden doğdu?</strong></p>
<p>Herkesin olduğu gibi benim de bir hikayem var. Doğduğum aile, kişisel gelişimim, arkadaşlarım, eğitim ve kariyer yolculuğum, kendi kurduğum aile, tercihlerim, zorunluluklarım… Hepsi beni ben yapan şeyler. Fakat kendi hikayemle ilgili yıllarca farkında olmadığım birçok şeyi 40 yaşıma doğru fark etmeye başladım. Duygularımı, düşüncelerimi, neyi neden yaptığımı anlamaya başlayınca açıkçası kendimi sevmeyi de öğrendim. Bu bence hem yaş almakla hem de bazı zorluklarla karşılaşmakla ortaya çıkan bir şey.</p>
<p><strong>Uzun yıllar iletişim, akademi ve kurumsal dünyada çalıştınız. Edebiyata geçiş, sizin için bir kaçış mıydı yoksa yüzleşme mi?</strong></p>
<p>Kesinlikle bir kaçış değildi ama pek çok yüzleşmeye vesile oldu. Günün birinde bir kitap yazacağımı tahmin ediyordum ama bunun eğitimini aldığım, yıllarca deneyim elde ettiğim iletişim alanında olmasını bekliyordum. Bir arkadaşımın tavsiyesi ile haftada bir saatimi bu konuya ayırmaya karar verdim. Yazacak bir konu/ilham olmasa bile bilgisayarın başına oturacak ve aklımı, kalbimi sadece ona verecektim. Plan buydu ama hiç beklemediğim bir şey oldu. Cümleler zihnimden su gibi akmaya başladı. Yıllarca başkaları için nice yazı kaleme aldıktan sonra kendim için yazmak bana çok iyi geldi. Her hafta o bir saati iple çekmeye başladım. Tabii sonra süresi arttı ve yazdıkça yazdım. Ve ortaya çıkan kesinlikle sektörel bir kitap değildi. Bunu gerçekten planlamamıştım.</p>
<p><strong>Kitap bir iyileşme yolculuğu anlatıyor. Sizce iyileşme, konuşmakla mı başlıyor, susmakla mı?</strong></p>
<p>Bazen susmak daha çok yaralanmayı, hastalanmayı önlese de bence iyileşmek konuşmakla başlıyor. Utanmadan, sıkılmadan konuştukça daha çok kabulleniyor insan. Kabullendikçe daha iyi hissediyor. Susmaksa bence daha çok reddetmeyi, ötelemeyi simgeliyor.</p>
<p><strong>Bu romanı okuyan bir kardeş, bir ebeveyn ya da bir eş sizce kendisiyle ilgili neyi fark edebilir?</strong></p>
<p>Pek çok şey fark edebilir ama ben en çok şunu fark etmesini isterim: Hayatta en yakın olduğu kişinin bile bilmediği zorlukları olduğunu fark etmeli insan. Daha gerçek gözlerle, daha çok anlamaya çalışarak bakmalı…  Bazen en yakınlarının yaşadıklarına bile gözlerini nasıl sımsıkı yumabildiğini fark etmeli. Bazen en yakınlarına nasıl zarar verebileceğini, karşısındakinin sandığından savunmasız olabileceğini fark etmeli.  Ve ailenin çok kıymetli olduğunu... Yeterince duyarlı olursak, birlikte iyileşmek mümkün.</p>
<p><strong>İlk romanınızı yayımlamak nasıl bir duyguydu? “Artık yazarım” dediğiniz bir an oldu mu?</strong></p>
<p>İçimden geldiği gibi keyifle yazdım, özenli bir şekilde de sunmaya çalıştım ama sanırım “yazarım” demek kolay değil. Bunu biraz da okuyucu yorumları ortaya koyacak. Şimdiye kadar çok güzel yorumlar geldi. Bu beni yeniden yazmaya teşvik ediyor. Belki bir kitap yolculuğuna daha çıkarsam, o zaman “artık yazarım” demek mümkün olabilir…</p>
<p><strong>Bu kitap bittiğinde okurun kalbinde ne kalmasını istersiniz?  </strong></p>
<p>“Ruhuna sımsıkı sarılma” hissini bir kez yaşamalarını isterim. Kendileri ile ilgili görmezden geldikleri en azından bir tane gerçeği bu kitapla birlikte fark edip kabullenebilirlerse ne mutlu bana.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69fdba994a83c-1778236057.jpg" alt="" width="500" height="777" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/birlikte-iyilesebilmek-mumkun-78918</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/8/1280x720/birlikte-iyilesebilmek-mumkun-1778236130.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Deniz Saydam’ın ilk romanı ‘Ruhu Geride Kalanlar’, en yakınlarımızın bile fark etmediğimiz dünyalarını gözler önüne seriyor. Yazarla kitap yolculuğunu konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
