<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/her-araba-yeni-bir-hikaye-78386</guid>
            <pubDate>Sun, 03 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Her araba yeni bir hikaye</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>‘Richard Hammond’s Workshop’un beşinci sezonuna geldik. Sizce programın bu kadar sevilmesinin nedeni ne?</strong><br />Bence çok dürüst bir program. Aynı zamanda gerçek bir tutkunun ürünü. İnsanların bir şeye gerçekten tutkuyla bağlı olduğunu izlemek her zaman etkileyicidir. Tutku bulaşıcıdır. İnsanlar ne yaparsa yapsın, eğer bir şeyi seviyor ve onun etrafında toplanıyorsa biz de izleriz. Televizyon bunu çok iyi yapıyor. At yarışından seramik yapımına, pastacılıktan dansa ya da araba restorasyonuna kadar her şey izleyiciyle bağ kurabilir.</p>
<p><strong>Programda arabalar da adeta başrolde, değil mi?</strong><br />Evet, kesinlikle. Arabalar işin merkezinde. Hayatımızı sürdürebilmemizi sağlayan en önemli icatlardan biri. Bizi okula, işe, tatile, sevdiklerimize götürüyor. Bu yüzden yalnızca bir makine olmanın ötesinde bir anlam kazanmaları çok doğal. Duygusal bir bağ kuruyoruz. Programda bunu görmek istiyoruz. Sadece pahalı klasik arabalar değil; daha mütevazı araçlar da var ve sahipleri için en az onlar kadar değerli. Arabaları insanlaştırmayacağım, canlı değiller; ama hayatımızın içine dokunmuş durumdalar.  Ama programda en önemli şey aslında müşteriler. Her aracın bir hikâyesi var. İnsanlar “Arabamı tamir eder misiniz?” demiyor; “Bu arabayı şu yüzden aldım” diyor. Ama her şey bütçeyle sınırlı. Biz de o bütçe içinde en iyisini yapmaya çalışıyoruz. İnsanlar bize güveniyor ve bu programın gerçek olmasını seviyor.</p>
<p><strong>Burada bahsettiğiniz ‘gerçeklik’ten kasıt ne? </strong><br />İnsanlar sunucuların samimi olduğunu görmek istiyor. Kameralar kapandığında da aynı şeyi yapıyor olmam önemli. Arabalarla çalışmak benim hayatımın bir parçası. Bu da izleyiciye güven veriyor.</p>
<p><strong>Hikayeyi başa sararsak, tamirhaneyi kurma fikri nasıl ortaya çıktı?</strong><br />Büyükbabam araba karoseri ustasıydı. Birmingham’daki Mulliners’ta ve sonra Jensen’da çalıştı. Yani bu iş bizim ailede var. Muhtemelen araba sevgimin kaynağı da bu. 30 yıl boyunca otomobil dünyasının içinde ama dışarıdan bir gözlemci olarak yer aldım. Bu kez içeriden bakmak istedim. Artık otomobil fuarlarında kendi standımızla yer alıyoruz. Eskiden gazeteci olarak dolaşırken şimdi “Ben de bunun bir parçasıyım” diyorum. Bu çok güzel bir his.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69f447fb7d4d9-1777616891.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Klasik bir arabayı restore ederken hissettiğiniz duyguyu anlatabilir misiniz?</strong><br />Arabalar gerçekten çok önemli. İnsanlık olarak yaptığımız en önemli şeylerden biri olabilirler. Çünkü hareket etmemizi sağlıyorlar. Yiyecek bulmak, arkadaşlarla buluşmak ya da savaşmak… Ne yaparsak yapalım hareket etmek zorundayız. Bu yüzden arabalar sadece bir araç değil, kim olduğumuzu da ifade ettiğimiz bir şey. Her araba aslında bir zaman kapsülü. Yapıldığı dönemin izlerini taşır; lüksü, gücü ya da sadeliği anlatır. Bu yüzden her arabanın söyleyecek bir hikâyesi vardır.</p>
<p><strong>Restore edilmiş bir arabayı sahibine geri verirken duygusal bir an oluyor mu?</strong><br />Kesinlikle. Debbie McGee’ye eşinin hatıralarını taşıyan arabasını teslim ettiğimiz an çok etkileyiciydi. Arabalar insanların hayatındaki anılarla dolu. Birçok müşteri, o araç sayesinde birine bağlanıyor. Arabada yalnız olsanız bile geçmişte o aracı paylaştığınız kişiyle bağ kuruyorsunuz. Arabalar anıları canlandıran bir alan. O yüzden program duygusallıkla dolu. Mesela bir müşterimiz BMW Isetta’sını getirmişti ve çok kısa bir teslim süresi vermişti. Ekibimiz gece gündüz çalıştı. Aracı teslim ettiğimizde adamın mutluluğu inanılmazdı. İlginçtir, en duygulananlar genelde en sert görünen insanlar oluyor.</p>
<p><strong>Arabaları birer sanat eseri olarak görüyor musunuz?</strong><br />Seri üretim ürünler ama evet, kesinlikle. Bu kadar önemli bir nesnenin duygu ve estetikle dolu olması çok doğal. Klasik arabalar yapıldıkları dönemi anlatıyorlar. 50’lerin Amerikan arabası o dönemin ruhunu taşır, Trabant başka bir hikâye anlatır. Arabalar tarih yüklüdür.</p>
<p><strong>İzleyicinin programdan ne almasını istiyorsunuz?</strong><br />Arabanın hayatımızdaki önemini hatırlamalarını. Arabalar bazen haksız yere eleştiriliyor. Oysa bizi hayata bağlayan bir araç. Bu program da arabaları ve onlara duyulan sevgiyi kutluyor. Her araba bir hikâye ve biz artık o hikâyenin bir parçasıyız. Hikâyeler asla bitmez. Her telefon yeni bir hikâye demek. Restorasyon sadece teknik değil, aynı zamanda duygusal bir süreç. Bu yüzden her zaman anlatacak bir şey olacak.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/her-araba-yeni-bir-hikaye-78386</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/8/6/1280x720/her-araba-yeni-bir-hikaye-1777616921.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Dünyaca ünlü otomobil programı sunucusu Richard Hammond, kurduğu tamirhanesinde geçen ‘Richard Hammond’ın Atölyesi’ ile klasik araçların restorasyon sürecini, işin teknik detaylarının ötesine taşıyarak duygusal ve insani yönleriyle ele alıyor. Program, otomobiller kadar onların sahipleriyle kurulan bağları da odağına alarak, her bölümde farklı bir hikâyeyi ekranlara taşıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/kadikoye-italyan-cikarmasi-78385</guid>
            <pubDate>Sun, 03 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Kadıköy’e İtalyan çıkarması</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong><em>Trattoria Fontana</em></strong>, <strong>Terminal Kadıköy</strong>’ün enerjisiyle bütünleşen modern ve sıcak atmosferinde misafirlerine İtalya’nın gerçek ruhunu yaşatıyor. Açık havanın dinamizmi ve Kadıköy’ün kozmopolit dokusuyla buluşan mekân, samimi bir İtalyan sofrasını İstanbul’un kalbine taşıyor. Taş fırından çıkan ekşi mayalı pizzalar, elde açılan taze makarnalar, kremamsı burrata ve ince dilimlenmiş carpaccio, hem geleneksel tariflerin sadeliğini hem de yaratıcı dokunuşların sürprizini yansıtıyor. Trattoria Fontana’da her tabak <em>“Lezzet, paylaşıldıkça çoğalır”</em> felsefesiyle paylaşmaya uygun hazırlanıyor. Ayrıntılar Şef <strong>Ömer Sayıalioğlu</strong> ile söyleşimizde.</p>
<p><strong>Terminal Kadıköy gibi dinamik bir lokasyonda olmak mutfağınızı ve menü kurgunuzu etkiledi mi?</strong></p>
<p>Terminal Kadıköy sıcak, samimi, hızlı ve enerjik bir atmosfere sahip. İnsan profilleri nasıl ortamı etkiliyorsa terminalin ruhu da bizleri doğrudan etkiliyor. Mutfağımız ve menümüz de profillere ve ortam dinamiklerine göre şekillendi. Biz de Kadıköy’ün nabzını tutan Terminal Kadıköy’e ayak uyduran servisimiz ve lezzetli yemeklerimizle konuşulan bir restoran olduk. Bunda Terminal Kadıköy’ün etkisi büyük.</p>
<p><strong>Kadıköy’ün kozmopolit yapısı misafir profilinizi ve menü tercihlerini nasıl şekillendiriyor?</strong></p>
<p>Artık misafirler gastronomi açısından çok bilgili. Fontana olarak araştıran, yeniliklere açık şeflerle çalıştığımız için misafirlere ister istemez dokunmuş oluyoruz. Biz mutfakta keyifle birleştirdiğimiz lezzetleri, misafirler de aradıklarını keyifle bulduklarında aynı dili konuşmuş oluyoruz.</p>
<p><strong>Sizi en çok heyecanlandıran başlangıç tabağı hangisi?</strong></p>
<p>Ekip olarak bizi en çok heyecanlandıran Antipasto Misto.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69f44723aca31-1777616675.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Paylaşma kültürünün mutfağınızdaki yerini dinleyelim sizden. Lasagne Gigante ve Bistecca gibi paylaşım odaklı tabaklar dikkat çekiyor çünkü.</strong></p>
<p>İnsanlar masalarda sohbet etmek, doymak ve keyif almak için bir araya geliyor. Bu güzel masalara ve sohbetlere bizler de bizler de tabaklarımızın paylaşıma açık olması ile dâhil olmak istiyoruz. Bu dâhil oluşu seviyoruz.</p>
<p><strong><em>Fontana’nın samimiyeti gnocchi tabağında</em></strong></p>
<p>“<strong>Bu tabak tam olarak Trattoria Fontana</strong>’<strong>yı anlatıyor”</strong><strong> dediğiniz imza yemek hangisi? </strong></p>
<p>Her masada olması gereken, Fontana’nın samimiyetini içinde bulundurduğu, sohbetlerin konusunu değiştirecek olan “gnocchi cacio pepe”. Klasiğin dışında bir pesto sosu, tam ayarında pişmiş, ev yapımı bir gnocchi hamuru ve parmesan kremasının bütün dengeleri değiştirdiği yoğunluğu. Fontana’yı tam olarak bu tabak anlatıyor.</p>
<p><strong>İtalyan mutfağıyla pazar brunch konseptini birleştirmek zor oldu mu?</strong></p>
<p>Aslında Fontana; pazar günleri güneş alan, sıcacık bir ortama sahip dış ve iç alanıyla ailelere ve yemek tutkunlarına hizmet vermeye çok uygun bir lokasyon. “Tam bir pazar brunch’ı ambiyansı varken neden yapmayalım?” dedik. Bu yüzden de İtalyan mutfağı ve eklektik mutfak çerçevesinde kahvaltı a la carte menüsü oluşturduk. Terminal Kadıköy’ün hafta sonu enerjisi de bu kararı destekledi. İnsanların sadece yemek yemeye değil, vakit geçirmeye, sosyalleşmeye geldiği bir yer burası. Biz de brunch’ı sadece bir öğün değil, günün keyifli bir deneyimi olarak kurguladık.</p>
<p><strong><em>Atölyelerle bütünsel hafta sonu deneyimi</em></strong></p>
<p><strong>Taş Kağıt Makas Atölyesi ile iş birliğinden bahisle çocuklara yönelik atölyelerle gastronomiyi aynı çatı altında buluşturmak sizce neden önemli?</strong></p>
<p>Yetişkinler çocuklarıyla beraber restoranlara geldiklerinde çocukların sıkıldığını, yetişkin sohbetlerine maruz kaldıklarını gözlemledik. Hem evebeynlerin keyifle yedikleri hem de çocuklarının bir etkinlik yaparak zamanlarını daha aktif geçirdiği, her iki tarafın da zamanının çok daha kaliteli geçtiği bir süreç yaratmış olduk. Yetişkinler de çocuğunu -en azından o süre zarfında- daha az düşünerek yemeklere odaklanabiliyorlar. Bu yüzden bu tarz atölyelerin yemeğe gösterilen ilgiyi artıracak bir yaklaşımda olacağını umuyoruz. Taş Kağıt Makas Atölyesi ile yaptığımız iş birliğiyle, pazar brunch deneyimini sadece bir yemek değil, ailelerin çocuklarıyla birlikte kaliteli zaman geçireceği bütünsel bir hafta sonu deneyimine dönüştürdük. Çocukların kendi dünyalarında üretip eğlenebildiği, ebeveynlerin ise keyifle vakit geçirebildiği bir denge kurduk.</p>
<p><strong>Önümüzdeki dönemde menüde ya da konseptte yenilikler olacak mı?</strong></p>
<p>Araştıran, farklı dokular ve tatlar arayan bir ekibiz. Mevsimin de yaza dönmesi elimizi daha çok güçlendiriyor. Mevsiminde sebze ve meyvelerin ağırlıklı olduğu, masaların daha da renklendiği bir menüyle yaza girmeyi hedefliyoruz. Terminal Kadıköy gibi yaşayan bir lokasyonda olduğunuzda, menünün de bu dinamizme ayak uydurması gerekiyor. Bu yüzden dönemsel dokunuşlarla misafirlerimizi şaşırtmaya ve her gelişlerinde yeni bir şey deneyimlemelerini sağlamaya çalışıyoruz.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/kadikoye-italyan-cikarmasi-78385</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/8/5/1280x720/kadikoye-italyan-cikarmasi-1777616750.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Trattoria Fontana, gastronomideki iddiasını, İtalyan mutfağının köklü geleneklerini çağdaş detaylarla şekillenen tabakları ile ortaya koyuyor. Her tabak, “Lezzet, paylaşıldıkça çoğalır” felsefesine uygun… ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/klasikten-ozgurluge-gecis-78384</guid>
            <pubDate>Sun, 03 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Klasikten özgürlüğe geçiş</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Eskiden smokin denince akla tek bir görüntü gelirdi: siyah ceket, siyah pantolon, beyaz gömlek ve siyah rugan ayakkabı. Bugün ise bu kurallar tamamen yıkılmış değil ama esnetilmiş durumda. 2026 sezonunda erkek modasında smokin; kumaş seçiminden renk paletine, kesimlerden aksesuar kullanımına kadar yeniden şekilleniyor. Amaç artık yalnızca ‘şık görünmek’ değil, karakter göstermek.</p>
<p>Bu sezonun en dikkat çeken değişimlerinden biri, kesimlerdeki yumuşama. Çok dar, vücudu sıkan slim fit smokinler yerini daha rahat ama hâlâ net duran siluetlere bırakıyor. Omuzlar biraz daha doğal, pantolonlar biraz daha akışkan, ceketler ise daha hafif bir yapı taşıyor. Özellikle sıcak havalarda giyilecek ilkbahar-yaz smokinlerinde bu rahatlık büyük fark yaratıyor. Şıklık, artık rahatsızlıkla eş anlamlı değil.</p>
<p><strong>NEFES ALAN KUMAŞLAR</strong></p>
<p>Kumaş tarafında ise nefes alan, hafif yapılar öne çıkıyor. İnce yün karışımları, hafif keten dokunuşları ve mat ipek yüzeyler bu sezonun favorileri arasında. Parlak, fazla sert ve ağır kumaşlar geri planda kalıyor. Özellikle mat dokular, smokine daha modern ve sofistike bir hava katıyor. Keten karışımlı smokin ceketleri, özellikle yaz akşamı davetlerinde oldukça güçlü bir alternatif sunuyor.</p>
<p><strong>GECE MAVİSİ YÜKSELİŞTE</strong></p>
<p>Renk konusunda da siyah tek başına hüküm sürmüyor. Elbette klasik siyah smokin hâlâ zamansız ve güçlü bir seçenek ama 2026 sezonunda gece mavisi, koyu kahve, derin bordo ve hatta taş tonları da ciddi şekilde yükselişte. Özellikle gece mavisi smokinler, siyaha göre daha yumuşak ama aynı derecede etkileyici bir görünüm sağlıyor. Yaz düğünleri ve açık hava davetlerinde ise açık tonlu smokin ceketleri daha sık karşımıza çıkıyor.</p>
<p><strong>PAPYONDAN İNCE KRAVATA…</strong></p>
<p>Bir diğer önemli trend ise smokinin ‘ayrıştırılması’. Yani takım olarak değil, parçalar hâlinde kullanılması. Smokin ceketi artık sadece kendi pantolonuyla değil; düz kesim yün pantolonlarla, hatta bazı durumlarda koyu renk kaliteli denimlerle bile kombinlenebiliyor. Bu yaklaşım, smokini daha gündelik ama hâlâ güçlü bir stil parçasına dönüştürüyor. Özellikle şehirli erkek stilinde bu hibrit yaklaşım oldukça dikkat çekiyor.</p>
<p>Gömlek tarafında da klasik beyaz poplin gömlek tek seçenek değil. Açık yakalı gömlekler, ince trikolar ve hatta bazı durumlarda basic yüksek kaliteli tişörtler smokin altına giriyor. Özellikle boğazı sıkmayan, daha rahat yakalı gömlekler bu sezonun favorileri arasında. Papyon zorunluluğu da artık eski kadar katı değil; ince kravatlar ya da tamamen kravatsız kullanım daha güncel bir görünüm yaratıyor.</p>
<p><strong>SESSİZ AMA GÜÇLÜ DURUŞ</strong></p>
<p>Ayakkabı seçiminde rugan hâlâ klasik çizgide yer alsa da, süet loafer’lar, minimalist deri loafer’lar ve hatta bazı modern kombinlerde temiz çizgili deri sneaker’lar bile smokinle birlikte kullanılabiliyor. Buradaki temel mesele denge. Smokin artık yalnızca “resmi” değil; doğru kombinle stil sahibi ve rahat bir görünümün parçası.</p>
<p>Aksesuarlar ise bu sezon daha sade ama daha etkili. Büyük gösterişli mendiller, parlak kol düğmeleri ve dikkat çeken kemerler yerine; ince saatler, minimal broşlar ve zarif yüzükler öne çıkıyor. Stil artık bağırmıyor, daha sessiz ama çok daha güçlü konuşuyor. “Sessiz lüks” anlayışı smokin modasında da kendini net şekilde gösteriyor.</p>
<p><strong>ABARTIYA KAÇMADAN…</strong></p>
<p>2026 İlkbahar-Yaz sezonunda smokin modasının en önemli mesajı şu: kuralları bil ama onları kendi stiline göre yeniden yorumla. Çünkü iyi bir smokin yalnızca doğru kesimle değil, onu taşıyan tavırla güçlü görünür. Fazla resmi olmadan şık olmak, abartıya kaçmadan dikkat çekmek artık yeni lüks anlayışının temelini oluşturuyor. Smokin bu sezon klasik kimliğini kaybetmeden daha çağdaş bir hale geliyor. Daha hafif kumaşlar, daha rahat kesimler, daha cesur renkler ve daha kişisel kombinler sayesinde erkek smokini 2026’da yeniden tanımlanıyor. Artık mesele yalnızca davete uygun görünmek değil; bulunduğunuz ortamda kendi stilinizi net bir şekilde ortaya koymak. Ve dürüst olmak gerekirse, iyi taşınmış bir smokin hâlâ erkek modasının en güçlü cümlesi.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/klasikten-ozgurluge-gecis-78384</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/8/4/1280x720/klasikten-ozgurluge-gecis-1777616444.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Smokin artık sadece bir davet kıyafeti değil, bir tavır meselesi. Bir zamanlar keskin kurallarla tanımlanan bu güçlü parça, 2026 İlkbahar-Yaz sezonunda daha özgür, daha kişisel ve daha çağdaş bir dile evriliyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bizim-icin-en-onemli-sey-kazanmak-degil-oynamak-78383</guid>
            <pubDate>Sat, 02 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bizim için en önemli şey kazanmak değil, oynamak</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Türkiye’de sporla tanışan gençlerin büyük çoğunluğu, saha kenarından gelen baskı, eleştiri ve beklentilerle karşı karşıya kalıyor. Bu görünmeyen yük, oyunun doğasındaki özgürlüğü gölgelerken birçok gencin spordan uzaklaşmasına neden oluyor. Oysa sporun özü, rekabetten önce cesaret etmekte, kazanmak kadar denemekte ve oyunun kendisinde saklı. adidas, Türkiye Voleybol Federasyonu iş birliğiyle hayata geçirdiği ‘Sen Oyna’ kampanyasıyla bu döngüyü kırmayı hedefliyor. Kampanya, gençleri sonuç odaklı bir bakıştan uzaklaştırarak oyunun keyfine, birlikteliğin gücüne ve yeniden deneme cesaretine odaklanmaya çağırıyor; sahada, sokakta ya da hayallerde başlayan oyunun herkes için erişilebilir olduğunu hatırlatıyor. adidas Türkiye Kıdemli Pazarlama Direktörü Onur Demircan projeyi anlatırken “<em>Türkiye’de spor iletişimini yalnızca bir mesaj aktarımı olarak değil, bir bağ kurma biçimi olarak görüyoruz”</em> diyor.</p>
<p><strong>Türkiye Voleybol Federasyonu ile kurduğunuz bu iş birliği adidas açısından nasıl bir stratejik anlam taşıyor? Türkiye pazarındaki konumlanmanızda nasıl bir rol oynuyor?</strong><br />adidas olarak sporun geleceğine uzun vadeli bir vizyonla bakıyor, her branşta bu heyecanın bir parçası olmayı önemsiyoruz. Geçten yıl Fenerbahçe Spor Kulübü ve Türkiye Futbol Federasyonu ile gerçekleştirdiğimiz iş birliklerinin ardından, Türkiye Voleybol Federasyonu ile hayata geçirdiğimiz bu yeni ortaklık Türkiye’deki mirasımızı daha da güçlendiren önemli bir adım. Voleybol, Türkiye’de yalnızca bir spor değil; hayatın doğal bir parçası ve güçlü bir kültür. Birlikte gururlandığımız ve aynı heyecanda buluştuğumuz bir alan. Başarılarıyla ilham veren çok güçlü bir milli takımımız var ve gençlerin bu oyuncuları rol model aldığını görüyoruz. Eda Erdem, Hande Baladın, İlkin Aydın ve Cansu Özbay gibi isimler de adidas partner sporcuları olarak iletişimimizin önemli bir parçası. adidas globalde sporu yalnızca performansla değil, aynı zamanda bir kültür alanı olarak konumluyor. Türkiye’de voleybolun yarattığı güçlü karşılık da bu yaklaşımla örtüşüyor. Bu iş birliğini yalnızca bir sponsorluk olarak değil; Türkiye’nin sahip olduğu spor kültürünü büyütme ve daha geniş kitlelere ulaştırma fırsatı olarak görüyoruz.</p>
<p><strong>Bu iş birliğinin kapsamı oldukça geniş; A Milli Takımlar’dan altyapıya kadar uzanıyor. Bu kadar bütüncül bir yapı kurarken önceliğiniz ne oldu?</strong><br />En başından itibaren bu iş birliğinin yalnızca A Milli Takımlar’la sınırlı kalmaması gerektiği konusunda hemfikirdik. Çünkü voleybolun gücü sadece en üst seviyede değil, hayatın her anında var olabilmesinden geliyor. Türkiye Voleybol Federasyonu ile gerçekleştirdiğimiz iş birliği kapsamında A Milli Kadın ve Erkek Voleybol Takımlarından altyapı milli takımlara, plaj ve kar voleybolu ekiplerinden Fabrika Voleybol Okulları’na kadar uzanan kapsamlı bir yapı kurguladık. Bu yaklaşım, spora sadece bugünüyle değil, geleceğiyle birlikte yatırım yaptığımızın güçlü bir göstergesi. Bu yapıyı oluştururken en önemli önceliğimiz, oyunun başlangıç noktasına da dokunabilmekti. Çünkü bizce asıl hikâye orada başlıyor.</p>
<p><strong>2031’e kadar uzanan bu ortaklığı bir sponsorluktan öte bir gelişim projesi olarak mı konumlandırıyorsunuz?</strong><br />Kesinlikle öyle. Amacımız sadece bugünün başarılarının bir parçası olmak değil; geleceğin sporcularının yetişmesine katkı sağlamak. Türkiye’de voleybolun yakaladığı ivmeyi daha da ileri taşımak, yeni hikayelerin yazılmasına alan açmak ve voleybolu daha geniş kitlelere ulaştırmak bu iş birliğinin en önemli tarafını oluşturuyor. Bir diğer önemli nokta da özellikle kız çocuklarının spora erişimini artırmak ve onları sahaya çıkmaları için cesaretlendirmek. Kadın voleybolcularımızın yarattığı güçlü ilhamın daha fazla genç kıza ulaşmasını sağlamak ve onlara kendi hikayelerini yazabilecekleri alanlar yaratmak istiyoruz</p>
<p><strong>‘Sen Oyna’ kampanya filmi oldukça güçlü. Bu filmin çıkış noktası neydi?</strong><br />Çok basit ama güçlü bir içgörüden yola çıktık: Türkiye’de voleybol her yerde. Sadece sahada değil; sokakta, parkta, arka bahçede… Bazen tek başına, bazen bir takımla. ‘Sen Oyna’ ile bu ruhu hatırlatmak istedik. Çünkü bizce spor, önce oynamakla başlıyor. Bu bir oyun ve bu oyunda herkes için bir yer var. Bu yaklaşımla sadece profesyonel sporcuları değil, oyuna adım atmak isteyen herkesi kapsayan bir çağrı yapmak istedik. Kampanyanın temelinde “oyuna dahil olma” fikri var. Oyunu kuran da, oynayan da sensin. Sen yoksan, oyun da yok.</p>
<p><strong>Kampanya için hazırlanan şarkı da dikkat çekici. Bu tercihi nasıl kurguladınız?</strong><br />Müzik bu kampanyanın duygusunu taşıyan en güçlü unsurlardan biri. Farklı jenerasyonlara hitap eden, akılda kalıcı ve enerjisi yüksek bir şarkı ile seslenmek istedik. Önümüzde voleybol açısından çok heyecan verici bir yaz var. ‘Sen Oyna’yı bu süreçte her yerde duyacağımıza ve ortak coşkuyu büyüteceğine inanıyoruz.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69f443c643c3b-1777615814.jpg" alt="" width="500" height="343" /></p>
<p><strong>adidas x TVF koleksiyonunu geliştirirken sporculardan nasıl geri bildirimler aldınız?</strong><br />Sürecin en başından itibaren sporcularla yakın temas halindeydik. En önemli geri bildirim, sahada daha özgür hissetmek istedikleri yönündeydi. Biz de hareketi kısıtlamayan, hafif ve konforlu bir yapı üzerine odaklandık. Tasarım tarafında sade ama güçlü bir dil benimsedik ve milli kimliği ön plana çıkarmayı hedefledik.</p>
<p><strong>Koleksiyonun geniş trainingwear yapısının arkasındaki ihtiyaç neydi?</strong><br />Sporu sadece maç anıyla sınırlı görmüyoruz. Antrenman, seyahat ve günlük hayat bir bütün. Bu nedenle koleksiyonda sporcuların performans sürecini bütüncül şekilde destekleyen geniş bir yapı oluşturduk. Önümüzdeki dönemde bu iş birliğini saha dışına da taşıyarak lifestyle ürünlerle genişletmeyi hedefliyoruz.</p>
<p><strong>Türkiye gibi dinamik bir pazarda spor iletişimini nasıl kurguluyorsunuz?</strong><br />Türkiye’de spor iletişimini yalnızca bir mesaj aktarımı olarak değil, bir bağ kurma biçimi olarak görüyoruz. Voleybol bu anlamda güçlü bir kültür alanı. Biz de bu kültürün içindeki gerçek hikâyeleri anlamaya odaklanıyoruz. Spor iletişimini, gençlerle ortak bir hayali paylaşmanın aracı olarak görüyoruz.</p>
<p><strong>Kadın sporuna yaklaşımınız bu iş birliğinde nasıl somutlaşıyor?</strong><br />Kadın sporunun yükselişi adidas olarak en önemli odak alanlarımızdan biri. Türkiye, kadın voleybolunda güçlü bir hikâyeye sahip. Bu birliktelikle yalnızca bugünün sporcularını değil, geleceğin sporcularını da destekliyoruz. Özellikle kız çocuklarını sahaya çıkmaya teşvik etmek bu projenin en önemli motivasyonlarından biri. ‘Sen Oyna’ tam da bu noktada bir çağrıya dönüşüyor: Sahaya çık, dene, hata yap, yeniden başla… Çünkü bizim için en önemli şey kazanmak değil, oynamak.</p>
<p><strong>Genç tüketicilerde öne çıkan trendler neler?</strong><br />Gençler artık yalnızca ürün değil, bir kültür ve deneyim arıyor. Spor perakendesi ürün merkezli olmaktan çıkıp kimlik ve hikâye merkezli bir yapıya evriliyor. Türkiye’de genç kitlede sporun günlük stilin parçası haline gelmesi, sosyal medya üzerinden deneyimlenmesi ve markalardan hikâye beklenmesi öne çıkan trendler arasında. Biz de bu noktada sadece ürün değil, ilham veren bir deneyim sunmayı hedefliyoruz.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bizim-icin-en-onemli-sey-kazanmak-degil-oynamak-78383</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/8/3/1280x720/bizim-icin-en-onemli-sey-kazanmak-degil-oynamak-1777615837.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Ülkemizde gençlerin büyük kısmının spor alanında baskıya maruz kaldığına dikkat çeken adidas, Türkiye Voleybol Federasyonu iş birliğiyle hayata geçirdiği ‘Sen Oyna’ kampanyasıyla gençleri, ‘kazanma odaklı’ olmaya değil, oyunun kendisine yönelmeye çağırıyor. Projeye dair detayları adidas Türkiye Kıdemli Pazarlama Direktörü Onur Demircan’dan dinledik. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/muzisyenlere-ozgurluk-alani-actim-78382</guid>
            <pubDate>Sat, 02 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Müzisyenlere özgürlük alanı açtım</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><em><strong>AHMET YATĞIN</strong></em></p>
<p>O, kemanın sınırlarını pop, rock ve klasik müzik arasında yeniden çizen dünyaca ünlü virtüöz David Garrett… 29 Ağustos’ta Stagepass organizasyonuyla Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda İstanbul seyircisiyle buluşacak olan Garrett, otuz yılı aşan kariyeri boyunca klasik müziğin zamansız yapısını popüler müziğin enerjisiyle buluşturdu. Daha önce Guns N’ Roses, Metallica ve Nirvana gibi rock ikonlarının şarkılarını yorumladığı projelerle geniş kitlelere ulaşan sanatçı, bu kez Beyoncé, Rihanna, Taylor Swift, The Weeknd ve Ed Sheeran gibi isimlerin şarkılarını senfonik bir bakışla yeniden yorumluyor.</p>
<p>İstanbul konseri öncesinde David Garrett ile ‘Millennium Symphony’nin çıkış noktası, Harbiye sahnesine dair hatıraları ve fazlası üzerine...</p>
<p><strong>‘Millennium Symphony’, son 25 yılın çok iyi bilinen pop şarkılarını bambaşka bir evrene taşıyor. Bu projeye başlarken sizi en çok heyecanlandıran şey neydi? Şarkıların tanıdıklığı mı, yoksa onları tamamen başka bir duygusal alana çekebilme ihtimali mi?</strong></p>
<p>Beni ilk heyecanlandıran şey daha yeni bir müzik malzemesiyle çalışmaktı. Daha önceki crossover projelerime baktığımda, ister ‘Rock Symphonies’ ister başka işler olsun, hepsi farklı on yıllara yayılan şarkılardan oluşuyordu. 70’lerden, 80’lerden, 90’lardan parçalar vardı.</p>
<p>‘Millennium Symphony’ ise malzeme olarak çok daha güncel. 2000’lerden başlayan ama daha çok 2010’dan bugüne uzanan şarkılardan oluşuyor. Benim için bu yeni şarkılarla çalışmak bir meydan okumaydı. Hem birbirinden farklı hem de çok iyi bilinen 2025 dönemine ait şarkıları seçmek ve onları kemanda etkileyici hale getirmek gerekiyordu.</p>
<p><strong>Zaten çok iyi bilinen ve hafızalara kazınmış şarkıları yeniden yorumlarken sizin için en önemli denge nedir? Orijinale sadık kalmakla ona yepyeni bir kimlik vermek arasında nasıl karar veriyorsunuz?</strong></p>
<p>Çok iyi bilinen bir şarkıyla çalışmak gerçekten zor. Çünkü herkes orijinalini biliyor ve hafızasında çok taze. Bu yüzden bir özgünlük, farklı bir yaklaşım bulmanız gerekiyor.</p>
<p>Genellikle stüdyoya girmeden önce parçanın nasıl duyulması gerektiğine dair kafamda net bir vizyon olur. Onu nereye taşımak istediğimi, hangi yöne götüreceğimi bilmem gerekir.</p>
<p>Mesela ‘Welcome to the Black Parade’ için düşündüğüm şey, parçayı punk rock yönünden çıkarıp daha senfonik, romantik ve klasik bir orkestra atmosferine taşımaktı. Çünkü armonik yapısı Pachelbel’in ‘Canon’undaki çok ünlü klasik akor ilerleyişine dayanıyor. Ed Sheeran’ın ‘Shape of You’ şarkısında ise onun pedal board’larla, loop’larla kurduğu tek kişilik yapıdan ilham aldım. Ben de kemanda perküsyon yaparak, birkaç loop oluşturarak, canlı şekilde kendi altyapımı yaratmak istedim. Sonra melodiyi ve nakaratı bunun üzerine kurdum. Yani bu tür parçalarda güçlü bir vizyonunuz olmalı. Şarkıyı nereye götürmek istediğinizi bilmelisiniz ama elbette özünü kaybetmeden.</p>
<p><strong>‘Millennium Symphony’ ismi çok büyük ve güçlü bir evren çağrıştırıyor. Pop şarkıları sizin yorumunuzda daha sinematik, daha dramatik ve bazen daha yoğun bir duyguya bürünüyor. Sizce keman bir pop şarkısına ne katıyor?</strong></p>
<p>Haklısınız, ben her zaman işleri biraz daha dramatik hale getirmeye çalışıyorum. Orkestra devreye girdiğinde doğal olarak filmografik bir ses ortaya çıkıyor. Güçlü bir orkestra, brass ve woodwind bölümleri işin içine girince müziğe dramatik bir his geliyor. Bu dinleyici için de güzel bir şey. Müzik hâlâ tanıdık geliyor ama aynı zamanda farklı ve yeni duyuluyor. ‘Millennium Symphony’ ismi ise benim için oldukça basitti. Bunun bir konsept albüm olduğunu netleştirmek istedim. ‘Millennium’ 2000’lerden sonraki dönemi işaret ediyor. Bu projede de o dönemin müzik malzemesiyle çalıştım.</p>
<p><strong>Sahnede virtüöziteniz çok görünür ama seyirci çoğu zaman önce enerjiyle ve sahne hikâyesiyle bağ kuruyor. Bugün insanları daha çok teknik mükemmellikle mi, yoksa duygusal yoğunlukla mı etkilemek istiyorsunuz?</strong></p>
<p>Açıkçası belli bir teknik mükemmellik standardı olmadan duygular gerçekten akamaz. Eğer biri kemanda zorlanıyorsa, kafasında ya da kalbinde ne kadar müzikal olursa olsun bunu seyirciye geçiremez. Bu yüzden insanın kendi teknik engellerinden özgürleşmesi gerekir. Teknikle ilgili hiçbir kaygı taşımamalısınız. Her şey tamamen doğal hale gelmeli. Ancak o zaman yalnızca müzik yapmaz, müziği başkalarına gerçekten aktarabilirsiniz. Yani çok iyi bir tekniğe sahip olmanız gerekir. Aksi halde iyi bir müzisyen olamazsınız.</p>
<p><strong>Popüler müzik ile klasik yorumun kesiştiği yerde bazen önyargılar olabiliyor. Bazıları bunu fazla klasik, bazıları fazla pop bulabiliyor. Bu eleştirilere bakışınız yıllar içinde nasıl değişti? Hâlâ bir şey kanıtlama ihtiyacı hissediyor musunuz?</strong></p>
<p>Ben sadece müziğimi yapıyorum. Hayatta hiçbir sanatçı, hiçbir insan herkes tarafından aynı şekilde kabul görmemiştir. Bir sanatçı olmanın parçası da bu bence. Eğer herkes beni ve yaptığım şeyi sevseydi, yanlış bir şey yapıyorum demek olurdu. Biraz karşıtlık olması güzel. Ben klasik repertuvarı çalmayı da çok seviyorum. Ama şunu da başardığımı düşünüyorum: Genç müzisyenlere, özellikle klasik enstrüman çalan piyanistlere, kemancılara ve diğer müzisyenlere repertuvarlarında daha özgür olabilecekleri bir kapı açtım. Son 5-10 yılda TikTok’ta, Instagram’da eğlenceli crossover işler yapan genç müzisyenlere baktığımda, onlar için bu yolu biraz daha kolaylaştırdığımı düşünüyorum.</p>
<p><strong>İstanbul’daki konser öncesinde şunu merak ediyorum: Harbiye gibi güçlü bir hafızası ve atmosferi olan bir sahnede izleyiciye nasıl bir his bırakmak istersiniz?</strong></p>
<p>İyi konserlerde beni en çok etkileyen şey özgürlük, hafiflik, motivasyon ve aynı zamanda sakinlik hissidir. Gerçekten iyi bir performans izlediğimde bunları hissederim. Bence müzik, dinleyici için günlük hayattan kaçtığı küçük bir tatil gibi olmalı. Ben de İstanbul’daki dinleyicilere yaklaşık iki buçuk saatlik bir tatil hissi vermeye çalışacağım. İyi bir ruh hali, iç ısıtan bir atmosfer, heyecan ve anda kalma duygusu… Konserden çıktıklarında hem enerjik hem de o anın içinde kalmış hissetmelerini isterim.</p>
<p><strong>İstanbul’daki dinleyicilerinize söylemek istediğiniz bir şey var mı?</strong></p>
<p>Kesinlikle. Bu güzel açık hava tiyatrosuna geri dönüyorum. En son orada klasik bir konser vermiştim. Bu kez açık havada crossover bir konser çalacak olmak beni çok heyecanlandırıyor. Büyülü bir akşam olacak. Çok sayıda harika hit çalacağız. Tüm hayranlarımı ve umarım daha önce konserlerimi deneyimlememiş yeni dinleyicileri de orada görmeyi umuyorum. Eminim çok etkilenecekler.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/muzisyenlere-ozgurluk-alani-actim-78382</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/8/2/1280x720/muzisyenlere-ozgurluk-alani-actim-1777615504.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Türkiye’de de güçlü bir hayran kitlesine sahip olan David Garrett, ‘Millennium Symphony’ turnesi kapsamında son 25 yılın hafızalara kazınan pop ve rock şarkılarını, kemanın büyüsüyle sahneye taşıyacak. Öncesinde ünlü virtüöz ile klasik müzik ile popüler kültür arasındaki sınırları konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
