<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/lezzet-turlari-82928</guid>
            <pubDate>Sat, 11 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Lezzet turları</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Gastronomi yalnızca iyi yemek, iyi servis ya da iyi ürün meselesi değil aslında. Bazen bir ülkenin kendini nasıl anlattığı, kültürünü nasıl taşıdığı ve dünyayla nasıl ilişki kurduğu da sofradan okunuyor. Bu satırları yazarken Ankara'da NATO Zirvesi yapılıyordu. Hazırlıklarda konuşulan en önemli konulardan biri de kuşkusuz gastronomi, yani menülerin neler olacağıydı. Bazen soruyoruz: Türkiye'den çıkan en büyük global markalarımız neler? Bana göre en önemli global markamız <strong>Türk mutfağı</strong>. Bu markayı pazarlama konusunda bugüne kadar çok başarılı değildik. Ancak son yıllarda Türk şeflerinin, restoranların, başta Kültür ve Turizm Bakanlığı olmak üzere kamu kurumlarının ve yerel yönetimlerin önemli çabaları var. Belki bu çalışmalar daha stratejik ve daha odaklı yürütülse verim de çok daha yüksek olacak. İşte İtalya bu konuda en önemli örneklerden biri. İtalyan mutfağının dünyadaki etkisi tam da burada başlıyor. Makarna, pizza, zeytinyağı, espresso ya da basit bir domates sosu… Bunlar yalnızca lezzet değil; İtalya'nın gündelik hayatını, estetik anlayışını ve misafirperverliğini taşıyan kültürel simgeler.</p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">İTALYAN RÜZGARI</span></h2>
<p>Geçen günlerde İstanbul'daki Venedik Sarayı'nda düzenlenen <strong>'Marchio Ospitalità Italiana'</strong> kalite sertifikası töreni de bu açıdan önemliydi. İtalyan Ticaret ve Sanayi Odası Derneği tarafından yürütülen program kapsamında Türkiye'deki beş seçkin İtalyan restoranına kalite sertifikası verildi. Corvino, Da Mario, Il Cortile, Nello's ve Osteria Salvatore bu yıl sertifika almaya hak kazanan restoranlar oldu. Bu belge yalnızca "iyi İtalyan yemeği yapılıyor" anlamına gelmiyor. Menülerin özgünlüğünden kullanılan ürünlerin kalitesine, şeflerin uzmanlığından servis anlayışına, şarap seçkisinden misafir deneyimine kadar geniş bir kalite anlayışını temsil ediyor. Aslında burada konuşulan şey bir tabak makarnadan çok daha fazlası. Gastronomi, ülkelerin yumuşak gücünün en etkili araçlarından biri hâline geldi. İyi bir restoran bazen bir ülkenin büyükelçiliği kadar güçlü bir izlenim bırakabiliyor.</p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">FORMULA 1'E ÖZEL SERİ</span></h2>
<p>Aynı mekânda Barilla'nın Formula 1'e özel <strong>Gran Ruote</strong> serisinin lansmanı da bu hikâyeye yeni bir halka ekledi. Formula 1 araçlarının jant geometrisinden esinlenen Gran Ruote, makarnanın klasik formunu performans ve tasarım fikriyle buluşturuyor. Tırtıklı kenarları ve iç boşlukları sayesinde sosu daha iyi taşıması, ürünü yalnızca bir pazarlama fikri olmaktan çıkarıp mutfak deneyimi açısından da anlamlı kılıyor. Üretimden pazarlamaya uzanan başarılı ve bütüncül bir inovasyon örneği... Burada güzel olan şu: İtalyan mutfağı gelenekten kopmadan yenilik yapabiliyor. Bir yanda pazar sofrası geleneği, diğer yanda Formula 1'in hız, mühendislik ve performans dünyası... Lansmanın Formula 1'in Türkiye'ye gelişiyle aynı döneme denk gelmesi de sporla gastronominin gücünü buluşturuyor. Bazen mutfakta inovasyonun büyük iddialarla değil, basit bir makarna formunun yeniden düşünülmesiyle de mümkün olabileceğini görmek güzel.</p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">PARİS'TEN NOTLAR</span></h2>
<p>Geçen günlerde Paris'te de aynı duyguyu hissettim. CoCo Restaurant ve Café de Flore ziyaretleri, şehrin gastronomiyle kurduğu ilişkinin iki farklı yüzünü gösteriyor. CoCo'da daha çağdaş, daha hareketli ve daha gösterişli bir Paris duygusu var. Yemek kadar atmosfer de deneyimin önemli bir parçası. Café de Flore ise bambaşka bir yerde duruyor. Orada mesele yalnızca kahve içmek değil; Paris'in düşünce, edebiyat, sohbet ve bekleme kültürünün hâlâ yaşayan izlerine dokunabilmek. Paris'in iyi yaptığı şey şu: Mekânları yalnızca yemek yenilen yerler olarak bırakmıyor, onları bir hikâyeye dönüştürüyor. Bugünün gastronomi dünyasında asıl değer de burada yatıyor. Ürün kadar hikâye, reçete kadar köken, lezzet kadar deneyim önemli. Ağız tadı dediğimiz şey artık yalnızca damakta değil; kültürde, hafızada ve anlatıda kalıyor.</p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">BETON LÜKSLER</span></h2>
<p>Birkaç satır da olsa Bodrum’dan bahsetmeden geçemeyeceğim. Bodrum'da son birkaç yıldır kendisini "lüks" olarak tanımlayan yeni oteller ardı ardına açılıyor. Tam da bu olurken müşteri ise neredeyse kaçıyor. Evet, bunun kısa cevabı ekonomi olabilir. Ama lüksün tanımının değiştiğini ve sofistike müşterinin artık bambaşka şeyler aradığını görmek gerekiyor. Bu beton lükslerin çoğu birbirine benziyor. Yeşillikler içinde yükselen yapılar, konfor dışında pek az şey vaat ediyor. Oysa konfor, kişilikten ödün vermeyi gerektirmiyor. Bugün birçok proje karakterden yoksun, sosyallikten uzak ve insanı yalnız hissettiren mekânlara dönüşüyor. Doğallık, samimiyet ve sıcaklık ise neredeyse hiçbirinde yok. Eğer Bodrum'a yeni bir kimlik kazandıracaksak, bunu yalnızca gösterişli binalarla başaramayız.</p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">ZARİF DOKUNUŞ</span></h2>
<p>Paris'te tatlı denince gerçekten farklı bir dünya başlıyor. Gastronomi içinde Fransız pastacılığını ayrı bir kategori olarak değerlendirmek gerekiyor. Türkiye'de de bu ekolü başarıyla temsil eden mekânlar giderek artıyor. Bu noktada L'aube Patisserie'den söz etmek gerekiyor. L'aube'un Fransız pastacılığından ilham alan tatlıları ve kahve eşleşmeleri tam da bu duyguyu yansıtıyor. Bu tür mekânların değeri yalnızca ürünlerinde değil, oluşturdukları ritüelde yatıyor. Tatlı ve kahve bazen günün kısa bir molası, bazen de uzun bir sohbetin bahanesi oluyor. Çengelköy ve Emaar Square AVM'deki şubeleriyle L'aube, Fransız pastacılık geleneğini İstanbul'un yaz buluşmalarıyla buluşturan başarılı adreslerden biri.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/lezzet-turlari-82928</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/2/8/1280x720/lezzet-turlari-1783663150.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ İtalya&#039;nın gastronomi diplomasisinden Paris&#039;in hikâye anlatan restoranlarına, Barilla&#039;nın Formula 1 iş birliğinden Bodrum&#039;daki yeni lüks anlayışına uzanan bir yolculuk… Sofrada yalnızca yemek değil, kültür, kimlik ve deneyim de servis ediliyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/masallar-hayaller-ve-yuksek-iscilik-82926</guid>
            <pubDate>Sat, 11 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Masallar, hayaller ve yüksek işçilik</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Paris'te her temmuz ayında kurulan haute couture sahnesi, modanın yalnızca giyilebilir bir tasarım disiplini olmadığını, aynı zamanda bir kültür ve hayal gücü gösterisi olduğunu yeniden hatırlatıyor. Ancak bu sezonun en dikkat çekici yanı, gösterişli el işçiliğinden çok modaevlerinin anlattıkları hikâyelerdi. Defileler adeta geçmiş ile gelecek arasında kurulan duygusal köprüler gibiydi. Bir yanda Schiaparelli'nin sürreal evreni, diğer yanda Dior'un şiirsel sessizliği ve Chanel'in masalsı romantizmi... Üç büyük modaevi, couture'ü farklı yönlerden yorumlarken ortak bir noktada buluştu: Lüks artık yalnızca ihtişam değil, güçlü bir anlatı demek.</p>
<p><strong>Schiaparelli: Sürrealizm derin denizlere indi</strong></p>
<p>Haftanın açılışını yine Daniel Roseberry yaptı. Son yıllarda couture takviminin en çok beklenen ismi hâline gelen Amerikalı tasarımcı, Elsa Schiaparelli'nin sürrealist mirasını bu kez okyanusun derinliklerine taşıdı.</p>
<p>İlk bakışta koleksiyon, deniz canlılarından ilham alan organik siluetleriyle dikkat çekiyordu. Mercanları andıran işlemeler, denizanası formundaki hacimler, istiridye kabuğunu çağrıştıran korseler ve inci görünümlü detaylar, couture zanaatının sınırlarını zorlayan bir ustalıkla hazırlanmıştı. Ancak Roseberry'nin asıl başarısı, bu fantastik dili kostüme dönüştürmeden modern kadının üzerinde yaşatabilmesiydi.</p>
<p>İngiliz Vogue koleksiyonu "fantastik ama şaşırtıcı biçimde giyilebilir" olarak tanımlarken, eleştirilerin ortak noktası Schiaparelli'nin artık yalnızca kırmızı halı markası olmaktan çıkıp gerçek bir couture evi kimliği kazanmasıydı.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a5088e3e11bc-1783662819.jpg" alt="" width="500" height="749" /></p>
<p>Roseberry, Elsa Schiaparelli'nin sanatla kurduğu ilişkiyi günümüz estetiğine taşıyor. Salvador Dalí ile çalışan kurucunun hayal dünyası bugün yapay zekâ çağının görsel zenginliğiyle yeniden yorumlanıyor. Sonuç ise Instagram'da viral olmanın ötesinde, moda tarihine referans veren güçlü bir koleksiyon.</p>
<p><strong>Dior: Wintour’a çığlık attıran defile</strong></p>
<p>Yanlış okumadınız: Anna Wintour, kariyerinde ilk kez bir defileyi izledikten sonra çığlık çığlığa alkışladı. Buzlar kraliçesini bile eriten tasarımlar, tabii ki Jonathan Anderson imzalı. Tasarımcının couture için geliştirdiği yeni dil, gösterişli teatral efektlerden bilinçli biçimde uzak duruyor.</p>
<p>Anderson'ın Dior'u, Maria Grazia Chiuri dönemindeki tarihsel feminenliği korurken onu daha yalın, daha mimari ve daha düşünsel bir noktaya taşıyor. İncecik pileler, neredeyse havada süzülen transparan katmanlar ve vücudu sarmak yerine onun etrafında dolaşan siluetler koleksiyonun omurgasını oluşturdu. Renk paleti de aynı yaklaşımı destekliyordu; kırık beyazlar, taş tonları, pudralar ve siyahın farklı yorumları... Dikkat çeken bir detay:  Defilede hiçbir detay “ben buradayım” demiyor. Tam tersine, couture işçiliği sessiz bir özgüvenle kendini gösteriyor. Bu tavır, son yıllarda gösteriş yarışına dönüşen lüks modaya karşı güçlü bir duruş niteliğinde.</p>
<p>Uluslararası moda basını Anderson'ın koleksiyonunu "şiirsel", "hafif" ve "son derece rafine" olarak yorumladı. BOF, tasarımcının Dior arşivini birebir tekrar etmek yerine onun ruhunu günümüz estetiğiyle yeniden kurduğunu vurguluyor. Bu yaklaşım, Dior'un geleceğinde daha entelektüel ve daha zamansız bir dönemin habercisi gibi görünüyor.</p>
<p><strong>Chanel: Masalın içinde yaşamak</strong></p>
<p>Gelenek bozulmadı: Bu sezonun en çok alkış alan defilelerinden biri hiç kuşkusuz Chanel'di. Matthieu Blazy, modaevindeki ikinci couture koleksiyonunda Gabrielle Chanel'in kütüphanesinde bulunan eski bir masal kitabından yola çıkarak Grand Palais'i dev bir peri masalına dönüştürdü. Sarmaşıklar, dev çiçekler, göğe uzanan fasulye sırıkları ve çocukluk hayal dünyasını çağrıştıran dekor, koleksiyonun yalnızca fonu değil, anlatının bir parçasıydı. Ancak Blazy'nin başarısı dekorun çok ötesinde. Chanel'in klasik tüvit ceketleri, kamelya motifleri ve zarif işlemeleri bu kez romantik ama hafif bir dille yeniden yorumlandı. Pastel tonlar, kat kat transparan kumaşlar, nakışlarla bezenmiş pelerinler ve hareket ettikçe yaşayan elbiseler, couture'ün teknik gücünü gösterirken hiçbir zaman ağırlaşmıyordu. Sarah Mower'ın Vogue'daki değerlendirmesi, Blazy'nin en önemli farkını özetliyor: O, couture'ü ulaşılamaz bir fantezi olarak değil, farklı yaşlardan ve yaşam biçimlerinden kadınların gerçekten giymek isteyeceği kıyafetler olarak düşünüyor. Masal anlatıyor ama kahramanlarını gerçek hayattan seçiyor. Defilenin finalinde klasik gelin yerine siyah bir gece elbisesinin podyuma çıkması da güçlü bir simgeydi. Coco Chanel'in evlenmemiş ve bağımsız yaşamına gönderme yapan bu tercih, modaevinin geçmişini nostaljiye hapsetmeden bugüne taşıyan zarif bir jest olarak yorumlandı. Yine de koleksiyonun en dikkat çeken parçalarım şüphesiz ayakkabılardı. Chanel, bu tasarımlar sayesinde yine satış rekorları kıracak.</p>
<p><strong>Iris van Herpen: Couture'ün geleceği</strong></p>
<p>Paris Couture Haftası'nın en büyüleyici anlarından biri yine Iris van Herpen'e aitti. Takvimde yılda yalnızca bir kez yer alan Hollandalı tasarımcı, modayı bir giysi üretiminden çok bilim, doğa ve sanatın kesiştiği deneysel bir laboratuvar olarak görmeye devam ediyor. Bu nedenle Van Herpen'in defileleri yalnızca moda editörlerinin değil, mimarların, sanat tarihçilerinin ve teknoloji dünyasının da yakından takip ettiği gösterilere dönüşüyor. Bu sezon koleksiyonunda suyun hareketinden, hava akımlarından ve canlı organizmaların dönüşümünden ilham alan tasarımcı, üç boyutlu baskı teknolojisini geleneksel couture işçiliğiyle buluşturan heykelsi siluetler sundu. Organze katmanlar adeta havada süzülüyor, lazer kesimli formlar model yürüdükçe canlı bir organizma gibi titreşiyordu. Defile, modanın geleceğinin yalnızca dijital teknolojilerde değil, el işçiliğiyle teknolojinin kusursuz birlikteliğinde olduğunu gösteren güçlü bir manifesto niteliğindeydi. Vogue, koleksiyonu Van Herpen'in "sınırsız hayal gücünün yeni bir kanıtı" olarak değerlendirdi.</p>
<p>Defilenin ön sırasında ise Türkiye'den dikkat çeken bir isim vardı. Hande Erçel, Iris van Herpen'in davetlileri arasında yer aldı. Arşiv bir Iris van Herpen tasarımıyla defileyi izleyen oyuncu, uluslararası fotoğraf ajanslarının ve moda sayfalarının en çok görüntülenen konuklarından biri oldu. Getty Images'ın servis ettiği karelerde Erçel, Heart Evangelista ve diğer davetlilerle birlikte ön sırada yer aldı; görünümü kısa sürede sosyal medyada da geniş yankı uyandırdı.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/masallar-hayaller-ve-yuksek-iscilik-82926</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/2/6/1280x720/masallar-hayaller-ve-yuksek-iscilik-1783662914.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Paris Haute Couture Haftası, bu sezon podyuma moda değil, bir rüya taşıdı. Schiaparelli sürrealizmi yeniden yorumladı, Dior zarafeti öne çıkardı, Chanel masalsı romantizmi sahneledi, Iris van Herpen ise geleceğin couture’ünü sergiledi. Defilelerin ön sırasında yer alan Hande Erçel de uluslararası moda dünyasının dikkat çeken isimleri arasındaydı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/yuzeyde-degil-derin-sulardayiz-82870</guid>
            <pubDate>Fri, 10 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Yüzeyde değil derin sulardayız</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Türk rock müziğinin milatlarından biri olan Pentagram dönemi, ardından gelen epik solo albümler, film müzikleri ve popüler müziğin yönünü değiştiren prodüktörlükleriniz... Geriye dönüp baktığınızda, Demir Demirkan’da biriken en büyük öğreti ne oldu?</strong></p>
<p>Çizdiğin yolda ilerlerlerken, her ne kadar o anki duruma aykırı olsa da, birlikte yürüdüklerinin inancı zayıflasa da, sonuca ulaşabilmek için gerekli olan en önemli değerin sarsılmaz bir inanç olduğunu anladım. Kendi içindeki en ufak şüphe, dışarıda çok büyük engeller yaratıyor.</p>
<p><strong>90’ların ve 2000’lerin başındaki o kolektif üretim ruhunu özlüyor musunuz? O günlerin hissi daha mı büyüleyiciydi?</strong></p>
<p>Biz hala aynı ruh ile devam ediyoruz. Birçok kez tek başıma başlayıp sonlandırdığım projeler de oldu ama kolektif çalışma prensipleri gözetildiği sürece ortak başlanılan ve sonuçlandırılan süreç daha iyi sonuçlar doğuruyor. İşin başından sonuna kadar aynı enerjiyi tek başına korumak çok güç. Yıllar içinde çevrendekilerle daha iyi senkron olup daha iyi sonuçlar alabilmeyi öğreniyorsun. Bu insanlar çok değerli ve önemli, çünkü senin potansiyelini değerlendirmende büyük rol oynuyorlar. Tabii ki bunun tersi durumlar da oldu. Bazı zamanlar yola birlikte çıktığın insanlar ile pozitif bir yaratıcı ortam oluşmayabiliyor. Bu başınıza geldiği zaman bir an önce o birlikteliği sonlandırmak gerekiyor çünkü bunun kimseye bir faydası olmayacağını biliyorsun.</p>
<p><strong>Aslında Türk rock müziğinin hala güçlü bir kemik kitlesi olsa da, son yıllarda rap ve pop’un yükselişi “Acaba dinleyiciler Türkçe rock'tan giderek uzaklaşıyor mu?” sorusunu akıllara getirmiyor da değil... Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Açıkçası çok da derin derin düşünmüyorum bu konuda. Bu normal bir akış. Dönem dönem farklı müzik türleri daha popüler oluyor, bir süre sonra da başka şeyler trend oluyor. Bu bir gerçek. Benim ve yakın çevremdeki sanatçı dostlarımın yolu belli. Trendlerin ve dönemsel popülizmin peşinden koşacak bir sanatsal üretim anlayışımız yok.</p>
<p><strong>Sizce Türkçe rock, kendi altın çağında sakladığı o isyankar ve felsefi ruhu bugün koruyabiliyor mu peki?</strong></p>
<p>Rock ve metalde de piyasaya uygun şekilde üretimleri gözeterek yapılanmış projeler var tabii. Bunların da dinleyicisi var. Dinleyiciyi ayırmamak lazım. Herkes istediği gibi üretim yapmakta özgür; dinleyici tarafında da herkes istediğini dinlemekte... Endüstri de kendi finansal yapısını korumak için yüzeydeki trendleri takip etmek zorunda. Biz bu dalgalanmanın daha altında, daha durgun, derin sulardayız ve hep buradayız.</p>
<p>Yüzeydeki dalgalanma, yükselip alçalma çalkalanadursun, bizim amacımız da, var olma şeklimiz de, üretimdeki dürüstlüğümüz de hayatımızın ‘kayda değer’ kısmını dinleyicimiz ile  paylaşmak prensibine dayanıyor. Rock müziği sadece bir isyana indirgemeyelim. İnsan deneyiminin her katmanında karşılıklı bir duygusal paylaşım sağlayan şarkılar, fikirler, müziklerin çok daha geniş anlamları, işlevleri ve amaçları var.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a4f9f26a3150-1783602982.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Amerika ve Türkiye arasında uzun yıllar mekik dokumuş bir müzisyensiniz. Küresel müzik endüstrisinin geldiği nokta ile Türkiye’deki dinamikleri kıyasladığınızda, bizim en büyük avantajımız ve en büyük tıkanıklığımız sizce nedir?</strong></p>
<p>Dil... Ülkemizdeki geçerli müzik dili büyük çoğunlukla Türkçe. Bu özgün dilin yapısı, ülke felsefesi, ülke halkının tarihsel erdemleri, acıları ve kutlamaları dilimiz ile iç içe girmiş ve kesinlikle çözülmez bir duygusal örgü halinde evriliyor. Batı ülkelerinde müziğin hâkim dili İngilizce. Bambaşka bir fikirsel ve duygusal yapı var. Bizler bu yabancı yapı ile bir ölçüye kadar ilişki kurabiliyoruz ama o dinleyicinin ve müzik sektörünün bizim dilimizle, duygularımız ve bakış açımızla ilişki kurması çok zor. İmkânsız demiyorum ama oldukça zor. Bütün bunları göz önüne aldığımızda görüyoruz ki, ülkemizdeki müzik atmosferi aslında çok yaratıcı ve yetenek dolu olmasına rağmen bu değerlere dar geliyor. Tek tük örnekler olsa da, o camdan tavan büyük ölçekte bir türlü aşılamıyor.</p>
<p><strong>Gelelim yeni çalışmanıza… ‘Zamanda Saklı’ artık bir albüm olarak da karşımızda. Genelde bir albümün hikayesi kitaba dönüşür ya da tam tersi olur. Sizin dünyanızda hangisi hangisini doğurdu? Yazma süreci ile beste yapma süreci birbirini nasıl besledi?</strong></p>
<p>‘Zamanda Saklı’ önce bir hikâye olarak oluştu. Bu hikâyeyi romana dönüştürmek altı ay gibi bir süre aldı. Ardından da hikayedeki karakterlerden, onların duygu ve deneyimlerinden esinlenerek şarkıları oluşturdum. Romanı yazarken aklımda oluşturduğum müzik en başta enstrümantaldi. Hatta bir enstrümantal albüm dolusu materyali de yazmıştım. Daha sonra tekrar çalışmaya başlayıp bu defa sözlü olarak bir ifade sürecine girdim. Şimdi dinlediğiniz ‘Zamanda Saklı’ işte bu ikinci kez yazdığım şarkılar. Diğer enstrümantal albüm arşivimde duruyor.</p>
<p><strong>Stüdyoda tamamen kendinizle baş başa kalıp tüm enstrümanları tek başınıza kaydetmek nasıl bir içsel yolculuktu?</strong></p>
<p>Bazen iyi bazen de sıkıcı. Başına buyruk ve tamamen özgür bir halde yazmak büyük zevk ama üretimin bir aşaması var ki burada toplam çıktıyı eleyip paylaşıma hazır hale getirmek için indirgemek gerekiyor. Bu aşamayı tek başına yapmak çok zor. Ayrıca başta bahsettiğim gibi sürecin başından sonuna kadar enerjiyi ve motivasyonu korumak da bazen zor oluyor. Yıllar içinde kendimi tanıdığımı düşünüyorum. Yaratım sürecinin başlarında tek başına olmak, daha sonra sınırlı bir kolektif sürece girmek bana iyi geliyor. Ancak, üretim sadece stüdyoda olmuyor. Günde yirmi dört saat, gece gündüz, uykunun arasında, günü yaşarken, sosyalleşirken bile aklının bir köşesinde üretim devam ediyor. Biraz yorucu ve sancılı olabiliyor. Özellikle benim gibi hayatın içinde olmayı seven biriyseniz beslendiğiniz koşulları tanımak gerekiyor. Yakın çevrenin ve toplumun enerjisini de üretimine destek olabilecek hale getirmeyi öğreniyorsun.</p>
<p><strong>Albümde ve kitapta aslında hepimizin kaçırmaya çalıştığı ya da peşinden koştuğu o zaman kavramını masaya yatırıyorsunuz. Peki, siz şu sıralar hayatınızda nasıl hissettiğiniz bir dönemdesiniz?</strong></p>
<p>‘Zaman’ ilginç konu... O kadar ilginç ki hakkında düşünürken ve araştırırken çok daha derin, varoluşsal sorular doğuruyor. Bence ruhsal olarak derinleşmek ve gelişmek için iyi bir başlangıç noktası. Temel ihtiyaçlarınızı karşıladıktan sonra, nasıl yaşamak istediğimize karar verip bu dünyada var oluşumuzu anlamlandırma çabamızda karşılaştığımız o içimizdeki kocaman boşluk var ya; işte mesele o… Bu boşluğu nasıl doldurduğun. Sorununuzun cevabı burada, ben hayatımın bu evresindeyim. </p>
<p><strong>Bugüne kadar sayısız gence ilham vermiş bir gitarist ve besteci olarak; eline yeni gitar alan, kendi şarkılarını yazmak isteyen bir gence bu albümü ve kitabı referans göstererek neler söylemek isterdiniz?</strong></p>
<p>Hayran olduğumuz sanatçıları örnek almak çok doğal ve hatta bir notaya kadar da kesinlikle gerekli. Ancak bir noktadan sonra insanın kendini tanıması gerekiyor. Sadece bunu yaptıktan sonra veya en azından bu çabayı gösterirken özgün çıktılar şekilleniyor. Önce var olanları, var olanlardan öğrenip, sonra özgünleşme yolunda yürümek gerekiyor. Bu özgünleşme her ölçekte olmalı. Tek bir notayı ‘sence’ çalmaktan, koca bir hayat anlayışına kadar her sözüne biraz olsun ‘sen’ kat ki seni tanıyalım. Belki seni tanırken kendimizi de biraz tanırız, biraz da ‘sen’den katarız. Bu konularla ilgilenenler ‘mimetik arzu’ veya ‘üçgen arzu’ konularını araştırabilir, tavsiye ederim.</p>
<p><strong>Önümüzdeki günler için yeni projeleriniz var mı?</strong></p>
<p>Bu aralar önümüzdeki konserlere yoğunlaştım. Albüm henüz yeni çıktı ve konserlerde yavaş yavaş repertuara yeni parçaları ekliyoruz. Bir iki konuşulan proje var ama açıklamak için biraz erken. Zamanı geldiğinde belki başka bir sohbette onları da konuşabiliriz.</p>
<p><u> </u></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/yuzeyde-degil-derin-sulardayiz-82870</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/7/0/1280x720/yuzeyde-degil-derin-sulardayiz-1783603057.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Geçen yıl yayımladığı romanını bu kez aynı evrenin şarkılarıyla tamamlayan Demir Demirkan, 10 şarkılık ‘Zamanda Saklı’ albümünü, popüler olma kaygısından uzak üretim anlayışını, özgün kalmanın bedelini ve zamanın izinde şekillenen yaratıcı yolculuğunu anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/yaz-ekraninin-en-iyileri-82869</guid>
            <pubDate>Fri, 10 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Yaz ekranının en iyileri</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Kış boyunca listenize eklediğiniz dizilere yetişemediyseniz, şimdi tam zamanı. Yaz ayları, ekran başında daha fazla vakit geçirmek ve kaçırılan yapımları keşfetmek için en ideal dönemlerden biri. Üstelik dijital platformlar da yeni sezonlar, ses getiren uyarlamalar ve merakla beklenen yapımlarla oldukça iddialı. İşte HBO Max’ten Netflix’e, Apple TV+’tan Disney+’a uzanan yazın en dikkat çekici dizi seçkisi.</p>
<p><strong>PRESTİJLİ DİZİLERİN ADRESİ</strong></p>
<p><strong>HBO Max</strong></p>
<p>HBO Max, yazın en güçlü seçkilerinden birini sunuyor. Acil serviste geçen tek bir vardiyayı nefes kesici bir tempoyla anlatan <em>'The Pitt'</em>, ikinci sezonunda modern sağlık sisteminin fiziksel ve psikolojik yükünü yeniden merkeze alıyor. Çok ödüllü yapım, gerçek zamanlı anlatımı; tükenmişlik, etik ikilemler ve sistem baskısı altında çalışan doktorları görünür kılmasıyla klasik medikal dizilerden ayrılıyor.</p>
<p>Finans dünyasının sert rekabetini karanlık ve sürükleyici bir hikâyeye dönüştüren <em>'Industry' </em>ise dördüncü sezonunda risk, güç ve para ilişkisini daha sert bir yerden ele alıyor. Pierpoint sonrası dağılan karakterler yeni güç alanlarında kendilerine yer açmaya çalışırken dizi, finans dünyasını bu kez siyaset, medya ve ahlaki gri alanlarla daha doğrudan ilişkilendiriyor. <em>'Game of Thrones'</em> sonrası kariyerinde yeni bir sayfa açan <strong>Kit Harington</strong> da etkileyici bir performans sergiliyor.</p>
<p>Daha hafif ama duygusal bir seçenek arayanlar için <strong>Steve Carell</strong>'ın başrolünde olduğu '<em>Rooster'</em>, kampüs komedisi gibi başlayıp baba-kız ilişkisi üzerinden yalnızlığı, kırılganlığı ve yeniden kendini keşfetmeyi anlatan sıcak bir hikâyeye dönüşüyor.</p>
<p>Westeros'a dönmek isteyenler için de seçenek bol. <em>'House of the Dragon'</em> iddialı yeni sezonuyla devam ederken, <em>'A Knight of the Seven Kingdoms'</em> bu evreni ejderhalardan ve büyük savaşlardan uzaklaştırıp daha küçük ölçekli, samimi bir yol hikâyesi anlatıyor. <strong>George R. R. Martin</strong>'in Dunk ve Egg öykülerinden uyarlanan dizinin merkezinde, şövalye olup olmadığı bile tartışmalı ama iyi niyetinden şüphe edilmeyen Ser Dunk ile ona yaver olmak isteyen zeki ve afacan Egg yer alıyor. Bu kez Westeros'a saraylardan değil, çamurlu turnuva alanlarından ve yol arkadaşlığının sıcaklığından bakıyoruz.</p>
<p><strong>EDEBİYATTAN SÜPER KAHRAMANLARA</strong></p>
<p><strong>PRIME VIDEO</strong></p>
<p>Platformda klasiklerden süper kahramanlara uzanan geniş bir seçki öne çıkıyor. <strong>Isabel Allende</strong>'nin aynı adlı romanından uyarlanan <em>'The House of the Spirits'</em>, üç kuşak kadının kaderini aile bağları, siyasi çalkantılar ve kuşaktan kuşağa aktarılan sırlar üzerinden anlatan etkileyici bir dönem destanı. Büyülü gerçekçiliği tarihle buluşturan dizi, güçlü kadın karakterleri ve görsel dünyasıyla dikkat çekiyor.</p>
<p>Sherlock Holmes'un gençlik yıllarına dönen <em>'Young Sherlock'</em>, <strong>Guy Ritchie</strong>'nin enerjisini taşıyan tempolu bir başlangıç hikâyesi sunuyor. Henüz efsane dedektife dönüşmemiş Sherlock'un zekâsını, hatalarını ve Moriarty ile ilk karşılaşmasını izlemek karaktere farklı bir açıdan bakmayı sağlıyor. Dizide Sherlock'un annesini canlandıran <strong>Natascha McElhone</strong> ile bu köken hikâyesi üzerine sohbet etme fırsatı da bulmuştuk.</p>
<p>Süper kahraman cephesinde ise televizyonun en cesur evrenlerinden biri var: <em>'The Boys'</em>. Final sezonuyla ekranlara veda eden dizi, güç ve yozlaşma üzerine kurduğu sert hicvinden ödün vermiyor. Oyuncu kadrosuyla yaptığımız röportajda yaratıcısı <strong>Eric Kripke</strong>, bu sezonun en büyük meselelerinden birinin <em>"Karanlığın ortasında umudu koruyabilmek"</em> olduğunu söylemişti. Üstelik evren burada sona ermiyor; gelecek yıl Homelander ve Soldier Boy'un geçmişine odaklanan <em>'Vought Rising'</em> de izleyiciyle buluşacak.</p>
<p><strong>KALİTELİ HİKÂYELERİN PEŞİNDE</strong></p>
<p><strong>APPLE TV+</strong></p>
<p>Bilim kurgudan kara mizaha uzanan iddialı yapımlarıyla Apple TV+, bu yaz da prestij dizilerindeki çizgisini koruyor. Korku ile kara mizahı aynı potada eriten tuhaf atmosferiyle <em>'Widow's Bay'</em>, listenin en dikkat çekici yapımlarından biri. <strong>Matthew Rhys</strong>'in canlandırdığı belediye başkanı Tom Loftis, geçmişi karanlık hikâyelerle dolu küçük bir sahil kasabasını turistik bir merkeze dönüştürmeye çalışırken kendisini giderek büyüyen bir gizemin içinde buluyor. Ödül sezonunda adını daha sık duyabilirsiniz.</p>
<p><em>'Mad Men'</em>in unutulmaz Don Draper'ı <strong>Jon Hamm</strong>'in başrolünde olduğu <em>'Your Friends &amp; Neighbors'</em>, ikinci sezonunda vites yükseltiyor. Kimliğini finans dünyasındaki işi üzerinden kuran Coop, işsiz kaldıktan sonra kendisini mahallesinin hırsızına dönüşmüş halde bulmuştu. Yeni sezonda hikâye daha tehlikeli bir dünyanın kapılarını aralarken, kadroya <strong>katılan James Marsden</strong>'ın canlandırdığı milyarder Owen Ashe dengeleri tamamen değiştiriyor. Dizi, lüks yaşamın ardındaki yalnızlığı, güç arzusunu ve statü takıntısını bu kez daha sert bir bakışla sorguluyor.</p>
<p>Bilim kurgu sevenler için ise <em>'Silo'</em>, platformun en güçlü yapımlarından biri olmayı sürdürüyor. <strong>Rebecca Ferguson</strong>'ın sürüklediği distopya, üçüncü sezonunda yalnızca yeraltındaki hayatta kalma mücadelesini değil, iktidar, hafıza ve gerçeğin kim tarafından yazıldığına dair soruları da derinleştiriyor.</p>
<p><strong>FANTASTİKTEN ENTRİKAYA</strong></p>
<p><strong>DSNEY+</strong></p>
<p>Disney+'ta distopyadan 1980'lerin çılgın İngiltere'sine uzanan iki güçlü seçenek öne çıkıyor. <em>'The Testaments'</em>, <em>'The Handmaid's Tale'</em> evrenine bu kez yeni kuşağın gözünden dönüyor. June'un kızı Hannah'nın büyümüş haliyle tanışırken, Gilead'ın yalnızca korkuyla değil, ayrıcalık ve itaatle de ayakta kaldığını görüyoruz. <strong>Ann Dowd</strong>'un unutulmaz Aunt Lydia karakteri de hikâyenin merkezinde yer alıyor.</p>
<p>Daha eğlenceli ama bir o kadar da bağımlılık yaratan bir dizi arayanlar için '<em>Rivals'</em>, ikinci sezonuyla geri dönüyor. <strong>Jilly Cooper</strong>'ın romanından uyarlanan yapım, 1980'lerin İngiltere'sinde televizyon dünyasını, siyaseti ve aristokrasiyi entrika, absürt mizah ve skandallarla buluşturuyor. <strong>David Tennant</strong>'ın yine sahneyi çaldığı yeni sezon, karakterlerini derinleştirirken çılgın enerjisinden de hiçbir şey kaybetmiyor.</p>
<p><em>'Star Wars'</em> hayranları için ise Disney+ başlı başına bir hazine. <em>'Andor'</em>, <em>'The Mandalorian', 'Ahsoka', 'Obi-Wan Kenobi', 'The Book of Boba Fett'</em> ve antoloji serisi <em>'Star Wars: Visions'</em>, evrenin en güçlü dizileri arasında yer alıyor. Bu yıl eklenen <em>'Maul: Shadow Lord'</em> ise odağını Darth Maul'a çevirerek yeraltı suç dünyasında geçen hikâyesiyle İmparatorluk döneminin karanlık yüzünü keşfetmek isteyenlere yeni bir macera sunuyor.</p>
<p><strong>TÜR ÇEŞİTLİLİĞİ YİNE ZİRVEDE</strong></p>
<p><strong>NETFLIX</strong></p>
<p>Netflix'te korkudan dedektifliğe uzanan geniş bir seçki öne çıkıyor. Duffer Kardeşler'in yapımcıları arasında yer aldığı <em>'Something Very Bad Is Going to Happen'</em>, düğün hazırlığı yapan genç bir çiftin hikâyesini psikolojik korkuya dönüştürüyor. Gerilimi ani korku anlarından çok atmosferiyle kuran dizi, <em>"Sevdiğimiz insanı gerçekten ne kadar tanıyoruz?" </em>sorusunu merkeze alıyor.</p>
<p><strong>William Golding</strong>'in klasik romanından uyarlanan <em>'Lord of the Flies'</em>, mini dizi formatında yeniden izleyiciyle buluşuyor. Uçak kazasının ardından ıssız bir adada hayatta kalmaya çalışan çocukların medeniyetten giderek uzaklaşmasını güçlü görsel diliyle yeniden yorumluyor.</p>
<p>Daha hafif bir alternatif arayan genç izleyiciler için ise <strong>Millie Bobby Brown</strong>'ın geri döndüğü <em>'Enola Holmes 3'</em>, Malta'da geçen yeni macerasıyla dedektiflik, aksiyon ve mizahı bir araya getiriyor.</p>
<p>Emmy ödüllü antoloji dizisi <em>'Beef'</em>in yeni sezonunda başrolleri <strong>Oscar Isaac</strong> ile <strong>Carey Mulligan</strong> paylaşıyor. Dışarıdan kusursuz görünen ancak içeriden çatırdayan bir evliliğin merkezindeki Joshua ve Lindsay'nin hayatı, <strong>Cailee Spaeny</strong> ile <strong>Charles Melton</strong>'ın canlandırdığı genç bir çiftin attığı beklenmedik adımla altüst oluyor. <strong>Youn Yuh-jung</strong> ve <strong>Song Kang-ho</strong>'nun da kadrosunda yer aldığı yeni sezon, sınıf farkı, evlilik, güç ve bastırılmış öfke üzerine kurduğu kara mizahla ilk sezonun yakaladığı etkiye yeniden ulaşmayı hedefliyor.</p>
<p><strong>KALİTELİ DRAMALARIN YENİ ADRESİ</strong></p>
<p><strong>TOD</strong></p>
<p>TOD'da casus geriliminden aile dramı ve keskin komediye uzanan güçlü bir seçki öne çıkıyor. <strong>Michael Fassbender</strong>'ın başrolünde olduğu Paramount dizisi <em>'The Agency'</em>, ikinci sezonunda temposunu artırırken çift taraflı ajanlığa zorlanan Martian'ın hikâyesini casusluğun aksiyonundan çok, yalanlarla yaşamanın psikolojik bedeli üzerinden anlatıyor.</p>
<p><strong>Taylor Sheridan</strong> imzalı <em>'The Madison'</em>, <strong>Michelle Pfeiffer</strong> ve <strong>Kurt Russell</strong>'ı merkezine alarak New York ile Montana arasında geçen; yas, aile ve yeni başlangıç ihtimali üzerine kurulu sakin ama duygusal bir hikâye sunuyor.</p>
<p>Komedi tarafında ise yıllardır favoriler arasında yer alan <em>'Hacks'</em>, hâlâ izlemediyseniz listenize eklemeniz gereken yapımlardan biri. HBO yapımı olmasına rağmen Türkiye'de TOD üzerinden izlenebilen dizi, final sezonunda Deborah ile Ava'nın inişli çıkışlı ilişkisini yaratıcı ortaklığın, yaş almanın ve kahkahanın iyileştirici gücüyle buluşturarak ekranlara veda ediyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/yaz-ekraninin-en-iyileri-82869</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/6/9/1280x720/yaz-ekraninin-en-iyileri-1783602804.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ “Bir ara izlerim” dediğimiz dizilere vakit ayırmanın tam zamanı! HBO Max&#039;ten Netflix&#039;e, Apple TV+&#039;tan Disney+&#039;a uzanan platformlarda öne çıkan yeni sezonları ve merakla beklenen yapımları sizin için derledik. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/pariste-uc-durak-renoir-youssef-nabil-ve-gumrukcu-rousseau-82865</guid>
            <pubDate>Fri, 10 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Paris&#039;te üç durak: Renoir, Youssef Nabil ve Gümrükçü Rousseau</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu haftanın Paris sanat şenliğine Seine Nehri’nin sol yakasında yer alan Orsay Müzesi ve Tuileries Sarayı’nın portakal bahçesinden dönüştürülen L’Orangerie Müzesi ile devam...</p>
<p>Paris’in 1900 yılında ağırladığı Dünya Fuarı için tren garı olarak inşa edilen Orsay Müzesi, 1986 yılında Fransız Cumhurbaşkanı <strong>Valéry Giscard d’Estaing</strong> döneminde bugünkü müze statüsüne kavuşuyor. 150 binden fazla eser barındıran ve Louvre’dan sonra en çok ziyaret edilen ikinci müze olan Orsay, Empresyonist ve Post-Empresyonist akımların en zengin koleksiyonlarından birine sahip. Yazının konusu <strong>Renoir</strong> olsa da <strong>Monet, Manet, Degas, Pissarro, Cézanne, Gauguin</strong> ve <strong>Van Gogh</strong>’un en ünlü tablolarına da burada kavuşabilirsiniz.</p>
<p>Empresyonist ressamların en popüleri Renoir’ın sanatının ilk 20 yılını (1865-1885) kapsayan <em>‘Renoir ve Aşk’</em> sergisini, <em>‘Renoir’ın Çizimleri’</em> sergisi izliyor. Renoir’ın renkli ve yaşam sevinci taşan tabloları dönemin ağır topları tarafından eleştirilince sanatçı, <em>"Neşeli bir resmin büyük bir sanat eseri sayılabileceğini kabul ettirmenin güç olduğunu iyi biliyorum."</em> cevabını vermiş. 150. yılını kutlayan ünlü tablolarından <em>‘Bal du Moulin de la Galette (Galette Değirmeni Dansı-1876)’</em> serginin odağında. Tablo, Paris'in Montmartre bölgesindeki tarihi değirmende pazar öğleden sonra bir araya gelip yiyen, içen, dans eden neşeli bir kalabalığı konu alıyor. Renoir, ağaçların yaprakları arasından süzülen güneş ışığını, canlı renkleri ve neşeli atmosferi yakalamak için hızlı ve akıcı fırça darbeleri kullanmış. Kadınlarla erkekler, büyüklerle küçükler, burjuvalarla işçiler arasındaki rahat ve mutlu ilişkiyi sergilemeyi seven Renoir'ın bu tablosu da bu özellikleri iyi yansıtıyor. Sanatçı bu tabloda da yakın arkadaşlarına ve aile fertlerine modellik yaptırmış. Asla profesyonel model kullanmayan ressamın tablolarındaki kişiler çoğunlukla çevresindeki dostlarının yanı sıra sokaktaki çiçekçi, mahallesindeki terzi, lokantacı ve çamaşırcı gibi insanlar.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a4f9bba7b1e7-1783602106.jpg" alt="" width="1280" height="720" /></p>
<p>Londra'daki National Gallery ile Boston'daki Museum of Fine Arts iş birliğiyle düzenlenen sergi için dünyanın çeşitli sanat kurumlarından eserler bir araya getirilmiş. Örneğin dakikalarca önünden ayrılamadığım <em>'Kayıkçıların Öğle Yemeği (Le Déjeuner des Canotier)'</em> Washington'daki Phillips Collection'dan ödünç alınmış. Renoir, bu tabloda olduğu gibi insanları bakışlarıyla ve beden hareketleriyle birbirlerine ilişkilendirmeyi seven; sıcak ilişkilerin, aşkın ve sevginin ressamı.</p>
<p><strong>ÇÖLDE BİR DANSÖZ: SALMA HAYEK</strong></p>
<ol start="19">
<li>yüzyıl ressamı Renoir'ın aksine yaşamı kutlamak yerine melankolinin kollarına savrulan, çocukluğunun Mısır'ını anılarında yaşatan, ölüme fazlasıyla takık 21. yüzyılın güncel sanatçısı <strong>Youssef Nabil'</strong>e geçmeden önce Orsay Müzesi'nin müthiş koleksiyonuna ilişkin birkaç detay. Müzenin önemli Empresyonist koleksiyonu beşinci katta. Van Gogh'un <em>‘Yıldızlı Gecesi’</em>, çok sevdiğim <strong>Paul Gauguin</strong>'in<em> 'Tahitili Kızlar'</em> ve <em>'Beyaz At'</em> tabloları bu katta.</li>
</ol>
<p>Ayrıca İstanbul'da son dönemlerin gözde gelin-damat fotoğraflarının mekânı olan Kamondo Merdivenleri'ni yaptırmış <strong>Kamondo</strong> ailesinin Paris'teki sanat koleksiyonundan bazı eserler de burada sergileniyor.</p>
<p>Şimdi gelelim beni çok şaşırtan ve ilk kez Orsay Müzesi'nde tanıştığım Mısırlı-Fransız fotoğraf ve video sanatçısı Youssef Nabil'in <em>'Yine Düşlemek'</em> sergisine.</p>
<p>Kahire doğumlu sanatçıyı ilk keşfeden, geçenlerde Tate Modern'deki sergisini yazdığım İngiliz sanatçı <strong>Tracy Emin</strong>. 2001 yılında Kahire'yi ziyaret eden Emin, Nabil'in eserlerini keşfettikten sonra bir makalesinde ondan "geleceğin en iyi sanatçılarından biri" diye söz edince Nabil önce Paris'in, ardından New York'un yolunu tutuyor. Jelatin gümüş baskı tekniğiyle bastığı fotoğrafları elle boyayan Nabil, bu tekniği <strong>Marina Abramović</strong>, <strong>Shirin Neshat</strong> ve <strong>Louise Bourgeois</strong> gibi sanatçılara da uyguluyor. Orsay Müzesi'ndeki sergide, 2010 ile 2025 yılları arasında bu teknikle mavi fon üzerine üretilmiş, başları siyah örtülerle hafifçe kapatılmış <strong>Susan Sarandon, Charlotte Rampling, Isabelle Huppert, Isabelle Adjani ve Catherine Deneuve</strong>'nün nostaljik portreleri gösteriliyor.</p>
<p>Nabil'in 2015 yılında çektiği <em>‘Dansözümü Kurtardım (I Saved My Belly Dancer)’</em> adlı kısa filmi, çölde yatan ve hayal gören biriyle (Nabil'in kendisi) başlıyor. Mısır sinemasının altın döneminde büyüyen Nabil'in yok olmakta olan göbek dansına ilgisini hem sergide yer alan dansöz fotoğraflarından hem de dansı odağına alan filmden anlamak mümkün. Dansöz rolünde oyuncu <strong>Salma Hayek</strong>'in göbek dansı hiç de fena sayılmaz. Onu atının üzerinde kaçıran kovboy <strong>Ahmed Rahim</strong> ise César ödüllü bir oyuncu.</p>
<p><strong>HİÇ SEYAHAT ETMEDEN CANGIL ÇİZMEK</strong></p>
<p>1927 yılında kapılarını Monet'nin ünlü ‘<em>Nilüferler’</em> serisiyle açan L'Orangerie Müzesi, bugünlerde Paris'te gümrükçülük yaptığı için Gümrükçü lakabıyla tanınan <strong>Henri Rousseau </strong>sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi, zengin bir Rousseau koleksiyonuna sahip Philadelphia'daki Barnes Vakfı'nın iş birliğiyle düzenlenmiş. <em>'Henri Rousseau: Resmin Tutkusu'</em> sergisinde MoMA'dan ödünç gelen <em>'Uyuyan Çingene'</em> (1897), Orsay Müzesi'nden ödünç gelen <em>'Yılan Oynatıcısı'</em>, <em>'Rüya', 'Maymunlu Tropikal Orman', 'Kaplan ile Bufalo Arasındaki Savaş</em>' ve <em>'Antilobu Yutan Aç Aslan'</em> gibi ressamın en özgün ve en ünlü tabloları yer alıyor. Ressamın (1844-1910), egzotik orman serüvenine başlamadan önce yaptığı portreler, şehir ve kır manzaraları dâhil 50'ye yakın eseri sergide bulunuyor. Kariyeri boyunca sanat kurumları tarafından kabul edilme isteğiyle yanıp tutuşan, resimlerini hiç bıkmadan sergilere ve fuarlara gönderen Rousseau, sanat çevrelerinde ‘naif’ olarak tanımlanmasına rağmen kendisini hep büyük bir sanatçı olarak görüyor.</p>
<p>Resmini satın alan yakın arkadaşı Picasso'ya<em>, "Sen ve ben en büyük iki ressamız."</em> dediği biliniyor. 49 yaşında gümrük memurluğundan emekli olup kendisini tamamen sanatına veren Rousseau, aslında kendi kendini yetiştirmiş bir sanatçı. Gümrükçülük yaptığı yıllarda boş vakitlerini Louvre Müzesi'nde eserleri kopyalayarak ya da onlardan ilham alarak çizim yaparak geçiriyor. Zamanla kendine özgü, hayli ilginç bir stil geliştiriyor. Sıklıkla ziyaret ettiği Paris Botanik Bahçesi'ndeki egzotik bitkilerden ilham alarak cangılları çizmeye başlıyor.</p>
<p>Egzotik orman temalarının gördüğü ilgi üzerine, ticari kaygılarla bu konuyu farklı kompozisyonlarla üretmeye devam ediyor. Bu tema nedeniyle askerliği sırasında Meksika'ya gittiği ve bu ülkenin vahşi ormanlarından etkilendiği sanılıyor. Rousseau bu söylentileri hiçbir zaman yalanlamıyor; ancak öldüğü 1910 yılında Fransa dışına hiç adım atmadığını itiraf ediyor. Bacağındaki kangren nedeniyle 66 yaşında hayatını kaybeden Rousseau'nun resimleri ancak 1920'li yıllarda sanat piyasasının dikkatini çekiyor. Yaşarken tablolarından pek para kazanamayan, ancak kızına <em>"Göreceksin, günün birinde tablolarım büyük paralara satılacak."</em> diyen Gümrükçü Rousseau'nun 1907 yılında yaptığı <em>'Flamingolar'</em> adlı eseri, 2023 yılında New York'ta Christie's'te 43 milyon 535 bin dolara satılmıştı.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/pariste-uc-durak-renoir-youssef-nabil-ve-gumrukcu-rousseau-82865</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/6/5/1280x720/pariste-uc-durak-renoir-youssef-nabil-ve-gumrukcu-rousseau-1783602132.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Orsay Müzesi’nin 40. yılı için açılan Renoir sergisinden, Youssef Nabil’in ölüm ile kimlik temalarını işleyen çağdaş yapıtları ve L&#039;Orangerie’deki Gümrükçü Rousseau sergisine uzanan Paris sanat rotası, üç farklı dönemin ve üç ayrı sanat anlayışının izini sürüyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/istanbula-puck-imzasi-82863</guid>
            <pubDate>Fri, 10 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> İstanbul’a Puck imzası</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>The St. Regis İstanbul’un terasında hizmet veren <em>Spago İstanbul</em>, 11’inci yaşını gastronomi dünyasında uzun yıllar konuşulacak bir buluşmayla taçlandırdı. Kırk yılı aşkın kariyeriyle modern restoran kültürünün mimarlarından olan efsanevi şef <strong>Wolfgang Puck</strong> ve oğlu <strong>Byron Lazaroff-Puck</strong>; küresel turneleri <em>‘Nesiller Arası Lezzet Yolculuğu’</em>nun İstanbul ayağında, aynı mutfakta bir araya geldi. Baba-oğulun bu tek gecelik özel ‘four-hands’ yemek deneyimi için tasarladıkları <em>‘İki Boğaz Arasında’ </em>başlıklı menü, şehrin ruhuyla uyum yakalamıştı. Menü adeta Wolfgang’in temsil ettiği köklü, sarsılmaz gastronomi mirası ile Byron’ın Michelin yıldızlı mutfaklardan süzülüp gelen yenilikçi vizyonu arasında kişisel bir metafor gibiydi. Biz de ikiliyle gelenek ve inovasyonun mutfaktaki uyumunu ve gastronominin geleceğini konuştuk.</p>
<p><strong>Menünün ismi ‘İki Boğaz Arasında’. Bu İstanbul’a bir saygı duruşu mu yoksa Wolfgang’ın temsil ettiği köklü, kalıcı gelenek ile Byron’ın temsil ettiği modern, ileriye dönük yenilik arasındaki metafor mu? Bu iki dünya yemekler aracılığıyla nasıl iletişim kuruyor?</strong></p>
<p><strong>WOLFGANG PUCK: </strong>‘İki Boğaz Arasında’ elbette her şeyden önce İstanbul’a; doğası gereği kültürlerin, tarihlerin ve lezzetlerin ortasında yaşayan bu şehre bir saygı duruşu. Ancak bizim için aynı zamanda çok kişisel bir metafora dönüştü. Bu menü iki nesli bir araya getiriyor: Benim kendi anılarımı, klasiklerimi, yıllar içinde Spago’yu şekillendiren yemekleri ve teknikleri ve Byron’ın tüm bunlara taze bir bakış açısıyla yaklaşımını. Byron ile birlikte yemek yapmanın en sevdiğim yanı,  onun hâlihazırda var olanı sadece tekrar etmekle yetinmemesi. Temele saygı duyuyor ama aynı zamanda <em>“Bu, günümüzün dünyasıyla nasıl konuşabilir?”</em> diye soruyor. Bir yemeğin yaşamaya devam etmesi tam da bu sayede olur. Bu, menüde diyalog, tezatlar ve süreklilik üzerinden kuruluyor; tanıdık lezzetler, rafine teknikler, yerel esintiler ve yeni yorumlar aynı masada bir araya geliyor.</p>
<p><strong>BYRON LAZAROFF-PUCK: </strong>Benim için ‘İki Boğaz Arasında’ gerçekten de bir diyaloğu temsil ediyor. Hem coğrafi olarak İstanbul’u anlatıyor hem de aile ve gastronomi markası olarak şu an nerede durduğumuzu ifade ediyor. Babam, Spago etrafında cesur lezzetlere, cömertliğe ve malzemeye duyulan derin saygıya dayanan olağanüstü bir dil inşa etti. Benim rolüm bunun yerini almak değil, yeni bir neslin duyarlılığıyla onu yeniden yorumlamak. Her bir yemek, bu diyaloğu sürdürmenin bir yolu hâline geldi. Bazı unsurlar babamın orijinal fikirlerine çok sıkı sıkıya bağlıyken, diğerleri daha hafif ve daha modern bir bakış açısı sunuyor. Bu menü geçmişle geleceğin çatışmasıyla ilgili değil; bir mirasın ruhunu kaybetmeden nasıl evrilebileceğini göstermekle ilgili.</p>
<p><strong><em>Babamın mutfak hafızası inanılmaz </em></strong></p>
<p><strong>Gelenek ve inovasyon birbirini nasıl besliyor? </strong></p>
<p><strong>B.L.P.: </strong>Yan yana yemek yaparken gelenek yemeğe temelini, inovasyon ise hareketini kazandırıyor. Modern tekniğe hiçbir zaman orijinal fikrin önüne geçmesi gereken bir unsur olarak bakmıyorum. Benim için teknik, o fikri daha derinlemesine anlamanın ve bazen de daha büyük bir hassasiyetle ifade etmenin bir yolu. Babamın mutfak hafızası inanılmaz derecede zengin. Dünyanın dört bir yanında onlarca yıl yemek yapmaktan, seyahat etmekten ve misafir ağırlamaktan gelen lezzetler, jestler ve içgüdüler var orada. Benim getirmeye çalıştığım şey ise -gerek teknik, gerek doku, gerek sunum gerekse yemeğin kurgusu üzerinden olsun- çağdaş bir bakış açısı. Buradaki amaç, sırf farklı olsun diye bir şeyler yapmak değil; tanıdık bir lezzetin yeni bir dille konuşmasını sağlamak.</p>
<p><strong>W.P.: </strong>İnovasyon önemlidir ama bir zemine ihtiyaç duyar. Benim için bu temel, her zaman malzemenin kalitesi, tekniğin disiplini ve misafirde yarattığınız o duygu olmuştur. Trendler çok çabuk gelir ve geçer ancak iyi bir yemeğin net olması gerekir; her şeyden önce tadının güzel olması şarttır. Byron ile birlikte yemek yapmak çok heyecan verici çünkü o farklı bir enerji ve farklı bir düşünme biçimi getiriyor. Meraklı, titiz, yeni araçlara ve fikirlere açık. Sanırım benim deneyimim de bu sürece bir sabır katıyor. Bazen yavaşlamalı ve <em>“Bu yemeğin özü nedir?”</em> diye sormalısınız. Eğer bunu anlarsanız, o zaman değişim de anlamlı hâle gelir. Mesele geleceğe direnmek değil; ona bir derinlik kazandırmak.</p>
<p><strong><em>Gelecek nesile alan açmak</em></strong></p>
<p><strong>‘Nesiller Arası Lezzet Yolculuğu’ turunuzdan bahisle; baba-oğul olarak yan yana yemek yapmak ve bu mirası birlikte inşa etmeye devam etmek, sizce gastronomiyi gelecekte nelerin beklediğine ilişkin nasıl bir mesaj veriyor?</strong></p>
<p><strong>W.P.: </strong>Umarım bu durum gastronomide meselenin hiçbir zaman sadece tek bir kişiden, tek bir restorandan ya da zamandaki tek bir andan ibaret olmadığını gösteriyordur. Gerçek bir miras, büyümeye ve gelişmeye devam etmek zorundadır. Spago’yu açtığımda amacım; yaşayan, şehirle, misafirlerle ve mutfaktaki insanlarla birlikte değişebilecek bir şey yaratmaktı. Şimdi Byron ile birlikte yemek yapmak, bu fikri benim için çok gerçek kılıyor. Gastronominin geleceğinin, geçmişi arkada bırakmakla ilgili olmadığını gösteriyor. Mesele, anlamı olanı alıp gelecek neslin kendi zekâsını, enerjisini ve duyarlılığını ona katmasına alan açmaktır. Bir baba olarak bu çok özel bir duygu. Bir şef olarak ise bir restoranın güncel ve kalıcı kalabilmesinin en doğal yolu.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a4f9af926be7-1783601913.jpg" alt="" width="500" height="500" /></p>
<p><strong>B.L.P.: </strong>Benim için buradaki mesaj; gastronomide geleceğin ego ile değil, saygı ile inşa edilmesi gerektiğidir. Ben Spago’nun içinde büyüdüm ama onun bir parçası olabilmek için kendi yolumu da bulmam gerekti. Bu tadım turu serisi, sadece bir ismi miras almaktan ibaret değil. Bu ismin arkasındaki sorumluluğu anlamak ve ardından bu mirasın yeni nesil misafirler, şefler ve ekipler için nasıl anlam ifade etmeye devam edebileceğini sormakla ilgili. Babamla yan yana yemek yapmak, sürekliliğin de yaratıcı olabileceğini gösteriyor. Gelecek, kendinden önce geleni silip atmak zorunda değil. Onu dinleyebilir, ondan öğrenebilir ve ardından yeni bir formda geleceğe taşıyabilir. Bugün gastronomi dünyası için en önemli mesajlardan birinin bu olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><strong>Spago İstanbul bu yıl 11’inci yıl dönümünü kutluyor. Gastronomi trendlerinin bu kadar hızlı değiştiği İstanbul gibi bir metropolde, kaliteden ödün vermeden 11 yıl boyunca zirvede kalabilmek çok büyük bir başarı. Sizce bu başarının sırrı nedir?</strong></p>
<p><strong>W.P.:</strong> Asıl zor olan, etki yaratan bir restoran açmak değildir, o etkiyi her yıl, istikrarlı bir şekilde koruyabilmektir. Spago İstanbul için bu gücün dengeden geldiğini düşünüyorum. Bir Spago restoranının özgüvenine sahip ancak ait olduğu şehri de çok iyi anlıyor. Şehrin en seçkin adreslerinden biri olan The St. Regis İstanbul’da yer alması da restorana çok özel bir atmosfer kazandırıyor. İstanbul’un çok güçlü bir mutfak kimliği var; bu yüzden buraya hazır bir formülle gelip bunun 11 yıl boyunca işe yaramasını bekleyemezsiniz. Net bir bakış açınız olmalı ama aynı zamanda mekâna, insanlara ve etrafınızdaki enerjiye karşı da duyarlılık göstermelisiniz. Bir restoranı kalıcı kılan tek bir unsur yoktur. Her servis hizmetinin arkasındaki disiplin, ekibin kalitesi, yemeğin istikrarı ve misafirlerin her geri döndüklerinde hissettikleri o duygu… 11 yılın ardından Spago İstanbul, sadece İstanbul’daki uluslararası bir restoran olmadığını kanıtladı. Şehrin yeme-içme coğrafyasının bir parçası hâline geldi ve asıl başarı da bu.</p>
<p><strong>Babanızı Kapalıçarşı’da ve Mahir Lokantası’nda izlemek nasıl bir deneyimdi? Kapalıçarşı’nın o karakteristik aromaları mutfağınıza da sızdı mı?</strong></p>
<p><strong>B.L.P.:</strong> Babamı Kapalıçarşı’da ve Mahir Lokantası’nda izlemek, onun adım attığı her kültürle nasıl bağ kurduğunu bana bir kez daha çok net bir şekilde hatırlattı. Kültüre hiçbir zaman uzaktan, mesafeli bir gözle bakmaz. Her zaman tatmak, sorular sormak, insanları anlamak ve o mekânın ritmini hissetmek ister. Beni en çok etkileyen şey, orada karşılaştığı insanlarla ve etrafındaki atmosferle ne kadar doğal bir bağ kurabildiği oldu. Çarşı, lokanta ve mutfak arasında hiçbir sınır yoktu. Her şey aynı ortak deneyimin bir parçası hâline geldi: Aromalar, dokular, sohbetler ve İstanbul'un yemek kültürünü tanımlayan o cömertlik duygusu… ‘Fine Dining Başkanı’ olarak geleceğe taşımak istediğim şey tam olarak bu. Fine dining hassas, özenli ve üst düzey olmalı ancak gerçek kültürden de asla kopmamalı. Kapalıçarşı bana samimiyetin, o anda var olmaktan, dinlemekten ve bir mekânın ruhunun yemek yapma biçiminize yön vermesine izin vermekten geçtiğini bir kez daha hatırlattı.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/istanbula-puck-imzasi-82863</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/6/3/1280x720/istanbula-puck-imzasi-1783601984.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Spago İstanbul 11’inci yaşını, modern mutfağın efsanesi Wolfgang Puck ve oğlu Byron Lazaroff-Puck’ın imzasını taşıyan menüyle kutladı. Köklerden geleceğe uzanan bu yaratıcı lezzet köprüsünü, Kapalıçarşı’nın aromalarını ve fine dining’in yeni lisanını baba-oğul anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
