<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/tatilin-yeni-mevsimi-88339</guid>
            <pubDate>Wed, 30 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Tatilin yeni mevsimi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Yazın bitmesi artık tatilin de bittiği anlamına gelmiyor. Eylül, ekim hatta kasım ayları giderek daha fazla kişinin valizini hazırladığı, kalabalıkların azaldığı ve seyahat planlarının uzadığı bir döneme dönüşüyor. Seyahat dünyasında bu yeni alışkanlığın bir adı bile var: “fallcation” yani sonbahar tatili...</p>
<p><em>Condé Nast Traveler</em>’ın haberine göre son yıllarda özellikle Avrupa’nın yaz aylarında yoğunlaşan destinasyonlarında sonbahar seyahatlerine ilgi belirgin biçimde artıyor. Haberde, küresel seyahat danışmanlığı ağı Virtuoso’nun verilerine göre 2026 sonbaharı için yapılan rezervasyonların geçen yıla kıyasla yüzde 59 yükseldiği belirtiliyor. Eylül satışlarındaki artış ise yüzde 77’ye ulaşmış durumda. Ekim ve kasım da geride kalmıyor.</p>
<p>Aslında bunun nedenini anlamak zor değil. Temmuz ve ağustosta Avrupa’nın güneyinde yükselen sıcaklıklar, kalabalıklar ve yüksek sezon fiyatları, seyahat tarihlerini birkaç ay ileriye taşıyor. İtalya, Yunanistan, İspanya ve Fas gibi klasik yaz rotaları bu kez daha serin bir havada, daha sakin sokaklarda ve farklı bir ritimde keşfediliyor.</p>
<p>Üstelik mesele yalnızca hava sıcaklığı değil. Sonbahar, gidilen yere başka bir gözle bakmayı da mümkün kılıyor. <em>S</em>eyahat uzmanlarına göre bu dönemde özellikle gastronomi, şarap ve kültür odaklı geziler öne çıkıyor. Eylül ve ekim aylarında bağbozumlarını takip etmek, bir bölgenin mutfağına daha fazla zaman ayırmak ya da yaz kalabalıkları çekildikten sonra küçük kasabalara yönelmek, klasik bir yaz tatilinden farklı bir deneyim sunuyor.</p>
<p><strong>Seyahat takvimi değişiyor</strong></p>
<p>Virtuoso’nun 2 Eylül’de yayımladığı 2026 seyahat trendleri de aynı tabloyu ortaya koyuyor. Kuruluşun verilerine göre Avrupa’nın ağırlıklı olarak yazın tercih edilen destinasyonlarına sonbahar talebi son iki yılda iki kattan fazla arttı. Fransız Rivierası’nda sonbahar rezervasyonları yüzde 179, Yunan adalarında yüzde 130’dan fazla, Puglia’da ise yüzde 78 yükselmiş durumda. Artık eylül, ağustostan sonra gelen “sakin ay” olmaktan çıkıp başlı başına bir seyahat dönemi haline geliyor.</p>
<p>Değişimi yalnızca gezginler fark etmiş değil. Oteller, kruvaziyer şirketleri ve havayolları da sezonu uzatmaya başladı. <em>Condé Nast Traveler</em>’ın haberine göre bazı Akdeniz otelleri eskiden yaz sonunda kapanırken artık ekim ve kasım aylarına kadar açık kalıyor. Kruvaziyer şirketleri Akdeniz seferlerini sonbahar ve kış aylarına taşırken, bazı havayolları da yaz rotalarını alışılmış eylül sonu kapanışlarının ötesine uzatıyor.</p>
<p>Böylece “sezon dışı” kavramının anlamı da değişiyor. Bir zamanlar daha ucuz ve daha sakin olduğu için tercih edilen sonbahar, şimdi seyahatin özellikle seçilen dönemi haline geliyor. Üstelik herkes aynı nedenle gitmiyor. Kimi sıcaktan kaçıyor, kimi kalabalıktan. Kimi bağbozumunun peşine düşüyor, kimi de yazın aceleyle gezilen bir şehri daha sakin görmek istiyor.</p>
<p>Özetle, tatil takvimi değişiyor. Yazın sonu, seyahatin sonu olmaktan çıkıyor. Belki de gelecek yıllarda “yüksek sezon” denince akla yalnızca güneşli yaz günleri değil, bağbozumu yapılan bir eylül, serin bir ekim ya da kalabalıkların çekildiği bir kasım gelecek…</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/tatilin-yeni-mevsimi-88339</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/3/9/1280x720/tatilin-yeni-mevsimi-1790321605.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yazın sıcağı, kalabalığı ve yüksek sezon telaşı geride kalırken seyahatin rotası da değişiyor. Eylül ve ekim artık yazdan kalan birkaç hafta değil, başlı başına bir tatil zamanı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/hata-yaparak-olgunlasmak-88338</guid>
            <pubDate>Wed, 30 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Hata yaparak olgunlaşmak</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Hiç geçmişte yaptığınız hataları hatırlayıp kendinizden utandığınız oldu mu?</p>
<p>Benim oldu.</p>
<p>Hayatımın önemli bir bölümünde, geçmişe dönüp baktığımda aynı hatalar için kendime defalarca kızdığımı hatırlıyorum. Etrafımdaki insanları yaptıkları hatalardan dolayı affetmekte zorlanmazken, iş kendimi affetmeye geldiğinde bunu başaramadığım çok oldu.</p>
<p>“Ben bunu nasıl yaptım?”</p>
<p>“Nasıl böyle düşündüm?”</p>
<p>“Bunu nasıl gözden kaçırdım?”</p>
<p>“Nasıl bu kadar yanlış bir karar verdim?”</p>
<p>Bazen yıllar önce söylenen bir söz... Bazen verilen yanlış bir karar... Bazen gereğinden fazla güvenilen bir iş arkadaşı... Bazen de konuşulması gereken yerde susulan bir an. Ya da tam tersi...</p>
<p><strong>İnsan bugünkü aklıyla geçmişteki haline bakınca acımasız olabiliyor.</strong> Halbuki İngiliz filozof <strong>Alain de Botton</strong> der ki: <em>“Geçen yıl kim olduğundan utanmayan biri, muhtemelen yeterince öğrenmiyordur.”</em></p>
<p>Geçmişteki halimizi düşündüğümüzde utanmak, mahcup olmak ya da “<em>Ben bunu gerçekten yapmış mıyım?”</em> diye düşünmek aslında değiştiğimizin göstergesidir.</p>
<p>Yeni bir düşünceyi hayatımıza taşımadıysak... Hiç <em>“Ben bunu yanlış biliyormuşum”</em> demediysek... Herhangi bir konuda fikrimizi, bakış açımızı ya da davranışımızı değiştirmediysek... Yeterince gelişmiyor, dönüşmüyoruz demektir.</p>
<p><strong>Yani geçmişteki halimizden mahcup olma duygusuyla barışmalı, bunun değişimin ve olgunlaşmanın doğal bir parçası olduğunu kabul etmeliyiz.</strong> Hatta bir adım daha ileri gidip kendimize şu soruları sormalıyız: Bir yıl önceki halime göre bugün gerçekten değişebildim mi?</p>
<p>Kendimi biraz olsun dönüştürebildim mi? Bakış açım genişledi mi? Aynı olaylar karşısında artık farklı davranabiliyor muyum? Bir yıl önce yaptığım hataları bugün hâlâ tekrarlıyor muyum?</p>
<p>Hata yaptığımda kendimi savunmaya mı çalışıyorum, yoksa sorumluluk alabiliyor muyum?</p>
<p>Korkularımın üzerine gidip onlarla yüzleşebildim mi?</p>
<p>Bu soruları kendimize sormak yerine, geçmişteki halimize dönüp kendimizi acımasızca eleştiriyoruz.</p>
<p>Eski fotoğraflarımıza bakarken, yıllar önce modaya uyup özenle taradığımız saçımıza, giydiğimiz kıyafetlere, hatta duruşumuza bakıp gülümsüyoruz.<em> “Ben gerçekten böyle miymişim?”</em> diyoruz.</p>
<p>Garip olan şu ki, dış görünüşümüzün değişmesini hayatın doğal akışı olarak görüyoruz ama eski davranışlarımıza aynı hoşgörüyü göstermiyoruz. Yıllar önce verdiğimiz kararları, bugünkü aklımızla değerlendiriyoruz. O kararları verirken sahip olduğumuz bilgi, tecrübe ve beklentilerin bugünkünden çok farklı olduğunu unutuyoruz. O gün belirsizlikle baş ettiğimizi, korkularımızın bizi nasıl ele geçirdiğini yok sayıyoruz. Bu yüzden geçmişteki kendimize haksızlık ediyoruz.</p>
<p>Oysa yapılan her hata, insanın kendisini biraz daha tanıması için önüne çıkan gizli bir davet gibidir. En derin ve en kalıcı öğrenmeler, her şey yolunda giderken değil, bir şeyler ters gittiğinde yaşanır.</p>
<p>Geçmişe dönüp baktığımızda bunu daha iyi görürüz. Hafızamızın derinlerine yerleşen hayat dersleri en çok zorlandığımız, en fazla hayal kırıklığı yaşadığımız ya da en ağır bedeli ödediğimiz dönemlerden sonra gelir.</p>
<p>Bu yüzden başarının yolu hiç hata yapmamaya çalışmaktan değil, hata yaptıktan sonra ne öğrendiğimizden ve yola kim olarak devam ettiğimizden geçer. Kendimizi suçlamaya mı devam ediyoruz, yoksa dönüp neyi göremediğimizi, neyi farklı yapabileceğimizi anlamaya mı çalışıyoruz?</p>
<p>Olgunlaşmak, hatasız bir hayat kurmak değildir. Yaptığımız hatadan sonra aynı yerde kalmamak, farklılaşabilmek, dönüşebilmek ve yolumuza biraz daha bilinçli devam edebilmektir.</p>
<p>Hatalarla barışmanın zamanıdır.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/hata-yaparak-olgunlasmak-88338</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/3/8/1280x720/hata-yaparak-olgunlasmak-1790321460.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yapılan her hata, insanın kendisini biraz daha tanıması için önüne çıkan gizli bir davet gibidir. En derin ve en kalıcı öğrenmeler, her şey yolunda giderken değil, bir şeyler ters gittiğinde yaşanır. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/markalar-neden-snoopyden-vazgecemiyor-88335</guid>
            <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Markalar neden Snoopy’den vazgeçemiyor?</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Son haftalarda nereye baksam Snoopy karşıma çıkıyor. Bir gün çikolata kutusunun üzerinde, ertesi gün bir kahve bardağında; sonra çocuk montunda, Formula 1 şapkasında ya da bir çanta süsünde… Bu kadar farklı markanın aynı karaktere yönelmesi tesadüf olamaz. Asıl soru Snoopy’nin neden hâlâ sevildiği değil, markaların ondan neden vazgeçemediği.</p>
<p>Cevap basit görünüyor: Snoopy tanıdık, sevimli ve nostaljik. Fakat ticari gücü bundan daha kapsamlı. Peanuts, yetişkinlerin çocukluk hafızasına seslenirken yeni kuşaklara da eskimiş görünmüyor. Üstelik Snoopy tek bir yaş grubuna, cinsiyete ya da ürün kategorisine sıkışmıyor. Bir çocuğun pijamasında da lüks bir takıda da aynı rahatlıkla yer bulabiliyor. Markalar açısından bu, hazır bir hikâye ve milyonlarca kişide önceden kurulmuş duygusal bağ demek.</p>
<p><strong>Bir lisans değil, ortak hafıza</strong></p>
<p>Charles M. Schulz’un Peanuts’ı 2 Ekim 1950’de yalnızca yedi gazetede yayımlanmaya başladı; yıllar içinde 75 ülkede 2 bin 600’den fazla gazeteye ulaştı. Bu uzun yayın hayatı, karakterleri tek bir kuşağın hatırası olmaktan çıkardı. Bugünün büyükanne ve büyükbabaları Charlie Brown’ı gazeteden, çocukları televizyondan, torunları ise sosyal medyadan ve yeni koleksiyonlardan tanıyor.</p>
<p>Snoopy’nin asıl avantajı, hiçbir zaman yalnızca bir çocuk karakteri olmaması. Bir köpek olmasına rağmen yazar, savaş pilotu, filozof ya da hayatı kulübesinin üzerinde izleyen kaygısız bir yetişkin gibi davranabiliyor. Charlie Brown’ın şanssızlığı, Lucy’nin buyurganlığı, Linus’ın battaniyesi de benzer biçimde hepimizin tanıdığı ruh hâllerine karşılık geliyor. Karakterler kusursuz olmadığı için zamana direniyor; tüketici onlarda ideal bir kahramandan çok kendisini görüyor.</p>
<p>Bu da markalara nadir bulunan bir esneklik sağlıyor. Snoopy tek başına ne çocukça ne fazla ciddi. Tasarıma göre komik, romantik, sportif, asi ya da seçkin görünebiliyor. Aynı çizim dilinin hem Primark rafında hem Thomas Sabo takısında çalışabilmesinin nedeni bu.</p>
<p><strong>Nostalji ürünü koleksiyona dönüştürüyor</strong></p>
<p>Türkiye’de Melodi Çikolata’nın tablet, madlen ve pralinlerden oluşan Peanuts koleksiyonu bu mekanizmanın güncel örneklerinden biri. Ürün çikolata olsa da ambalaj, satın alma kararına hatıra ve hediye değeri ekliyor. Snoopy burada çocuklara yönelik bir süs olmaktan çıkıp yetişkinin saklamak isteyeceği bir kutuya dönüşüyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab620cdbb178-1790320845.jpg" alt="" width="500" height="667" /></p>
<p>Starbucks’ın 15 Eylül’de Türkiye dâhil birçok pazarda satışa sunduğu sonbahar koleksiyonu ise Snoopy’nin koleksiyon ekonomisindeki gücünü daha açık gösterdi. ‘It’s the Great Pumpkin, Charlie Brown’ın 60’ıncı yılına bağlanan seride bardak, termos, kupa, bez çanta, pin, anahtarlık ve pelüşten oluşan 10 parça yer aldı. ABD’de 39,95 dolardan satılan Snoopy biçimli cam bardak kısa sürede tükendi; ürünün ikinci el platformlarında 120 dolara kadar çıkan ilanları görüldü. Yani Snoopy yalnızca ürünü sattırmadı, ürünü piyasaya çıkar çıkmaz koleksiyon nesnesine çevirdi.</p>
<p>Markaların aradığı da tam olarak bu heyecan. Sınırlı üretim, tanıdık karakter ve sosyal medyada paylaşılabilir tasarım birleşince sıradan bir kupa ‘kaçırılmaması gereken’ bir parçaya dönüşüyor. Tüketici yalnızca ihtiyacı olan eşyayı almıyor; çocukluğuyla yeniden karşılaşmayı ve o karşılaşmayı sergilemeyi de satın alıyor.</p>
<p><strong>Her markaya başka bir Snoopy</strong></p>
<p>Bugün dolaşımda olan iş birliklerinin çeşitliliği dikkat çekici. Tommy Hilfiger, Peanuts karakterlerini kolej stiline taşıyan küresel bir çocuk koleksiyonu hazırladı. Primark giyim, ev tekstili ve aksesuarlardaki ürünlerini genişletti. Formula 1, Snoopy’yi özel şapkalara ve resmi ürünlere yerleştirdi. Türkiye’de Melodi’nin yanı sıra Popeyes da seçili menülerle altı farklı Snoopy süsü sundu. Peanuts’ın lisans programında çoraptan pirinç bibloya, ev eşyasından güzellik ürününe kadar uzanan yeni anlaşmalar var.</p>
<p>Snoopy’nin ticari alanı mağaza rafıyla da sınırlı değil. Endonezya’daki 54 günlük ‘Many Faces of Snoopy’ etkinliği, yaklaşık 6 bin koşucu ve 600 köpeğin katıldığı bir koşuyla sona erdi. Changi Havalimanı’ndan Jeju Adası’na, Taipei 101’den pop-up mağazalara kadar karakter artık ürün kadar deneyim de satıyor. Böylece lisans anlaşması, bir markanın sosyal medyada içerik üretebileceği ve insanları fiziksel bir mekâna çekebileceği kampanyaya dönüşüyor.</p>
<p><strong>Duygunun maddi karşılığı</strong></p>
<p>Snoopy’nin gücünü yalnızca kampanya sayısıyla ölçmek gerekmiyor. Sony, Aralık 2025’te Peanuts’ın yüzde 41’lik ek hissesi için 457 milyon dolar ödeyerek payını yüzde 80’e çıkardı; Schulz ailesi yüzde 20’yi korudu. Bu büyüklükte bir yatırım, karşımızda geçmişten kalmış sevimli bir çizgi karakter değil, küresel ölçekte büyütülmesi planlanan ciddi bir fikrî mülkiyet olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Üstelik karakterler yalnızca eski bant karikatürleriyle yaşamıyor. Apple TV, Peanuts içeriklerinin yayın anlaşmasını 2030’a kadar uzattı; klasik özel bölümlerin yanında yeni yapımlar da sürüyor. Yeni içerik çocukların karakterlerle ilk bağını kurarken iş birlikleri yetişkin hayranların ilgisini canlı tutuyor. Markalar böylece aynı kampanyayla hem Snoopy’yi yıllardır sevenlere hem onu yeni keşfedenlere ulaşabiliyor.</p>
<p>Şimdi Charlie Brown’ın yine düşeceğini bile bile futbol topuna doğru koştuğu o meşhur sahneyi düşünüyorum. Peanuts’ın 75 yılı aşan ömrünün sırrı belki de burada: Karakterler mükemmel olmadıkları için eskimiyor. Markalar da Snoopy’den bu yüzden vazgeçemiyor. Onu bir ürüne yerleştirdiklerinde yalnızca tanınmış bir yüz kullanmıyor; mizahı, kırılganlığı, çocukluğu ve bugünün koleksiyon tutkusunu tek çizgide buluşturuyorlar. Snoopy gitti sanmıştık, meğer pazarlamanın tam merkezindeymiş.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab620dd8804e-1790320861.jpg" alt="" width="500" height="667" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/markalar-neden-snoopyden-vazgecemiyor-88335</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/3/5/1280x720/markalar-neden-snoopyden-vazgecemiyor-1790320884.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ 75’inci yılını geride bırakan Peanuts, bugün kahveden çikolataya, lüks modadan hızlı modaya kadar her yerde. Peki Snoopy’yi markalar için bu kadar cazip kılan ne? Cevap, nostaljinin ötesinde: Kuşaklar arası tanınırlık, koleksiyon tutkusu ve her ürüne uyarlanabilen güçlü bir karakter. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/dubai-ruyasi-ve-gercekler-88333</guid>
            <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Dubai rüyası ve gerçekler</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Dubai son 50 yılda Orta Doğu’nun rüya projelerinden biri oldu. Yatırımcılara ve şirketlere tanınan vergi teşvikleri, ikonik binaları ve büyüyen turizm ağıyla dikkat çeken şehir, bölgesel krizle birlikte önemli bir sınavdan geçti. Şimdi soru şu: Yeni dönem nasıl ilerleyecek?</p>
<p>Bölgede bu sorunun cevabının arandığı yerlerden biri de Dubai’de ziyaret ettiğimiz ATM (Arabian Travel Market) Turizm Fuarı oldu. Türkiye ile Dubai arasında yatırım ve turizm açısından karşılıklı bir büyüme ilişkisi bulunuyor. Dubai, Türkiye’den yatırımcı ve turist akışının sürmesini istiyor; Türkiye ise özellikle turizm ve Orta Doğu’da merkez olma hedefi doğrultusunda kendi yol haritasını çiziyor. ATM’de Dubai turizm otoriteleri ve bölgenin büyük otel gruplarından Accor’un yöneticileriyle tam da bu eksende konuştuk.</p>
<p><strong>FUAR BİLE TAKVİMİNİ DEĞİŞTİRDİ</strong></p>
<p>Öncelikle ATM’den başlayalım. Normalde mayısta yapılan fuar, bölgesel gelişmelerin ardından önce ağustosa, sonra yaz tatili ve okul takvimi nedeniyle eylül ayına ertelendi. Yani fuarın kendisi bile bir ‘esneklik’ testinden geçti. 40’tan fazla ülkeden 300’ün üzerinde satın alma profesyonelinin ağırlandığı organizasyonda yaklaşık 80 ülke veya destinasyon temsil edildi.</p>
<p>Fuar takvimindeki değişiklik, Dubai kamu ve özel sektörünün hızlı koordinasyon kabiliyetini de gösteriyor. Yeni strateji ise D33 olarak tanımlanıyor. Dubai Ekonomi ve Turizm Departmanı (DET) Uluslararası Operasyonlardan Sorumlu Kıdemli Başkan Yardımcısı Hoor Al Khaja, D33’ün Dubai’yi yalnızca önde gelen bir ziyaretçi destinasyonu değil, yaşamak, çalışmak ve yatırım yapmak için dünyanın önde gelen şehirlerinden biri haline getirmeyi amaçladığını söylüyor. Ona göre turizm, Dubai ile “ilk temas noktası”.</p>
<p><strong>RAKAMLAR NE SÖYLÜYOR?</strong></p>
<p>Gelelim gerçeklere… Dubai 2026’nın ilk sekiz ayında yaklaşık 7 milyon uluslararası ziyaretçi ağırladı. En güçlü aylardan biri olan ağustosta 870 bin ziyaretçi geldi; bu, geçen yılın aynı ayının yüzde 63’ü. Otel doluluğu yüzde 66’da kaldı ve geçen yılın aynı ayının yaklaşık yüzde 90’ına ulaştı. Kısacası toparlanma var ama henüz tamamlanmış değil. Emirates uçuş ağının yüzde 97’sini yeniden devreye aldı. Bağlantılar geri geldi, talebin tam dönmesi ise zaman alıyor. Al Khaja’ya göre Dubai’nin krizlere yaklaşımı <em>“hızlı öğrenme, koşullara uyum sağlama ve gerekli değişiklikleri kısa sürede uygulama”</em> üzerine kurulu. Reçete üç başlıkta toplanıyor: hızlı karar alan liderlik, kriz döneminde pazardan çekilmeyen uzun vadeli ortaklar ve kamu-özel sektör koordinasyonu. Jeopolitiği kontrol edemiyorsunuz ama kontrol edebildiğiniz alanları güçlendirebiliyorsunuz.</p>
<p>Bence en ilginç örnek ‘Dubai Invite’ programı. Şehir sakinleri yurt dışındaki yakınlarını davet etti; davet ettikleri kişi Dubai’ye geldiğinde 3.000 AED’ye kadar avantaj kazandı. 90 binden fazla kişi başvurdu, yaklaşık 75 bin kişi Dubai’ye geldi. Krizde reklam yerine ‘ilişki’ kullanmak… 200 milletten insanın yaşadığı bir şehirde çok akıllıca.</p>
<p><strong>KRİZDE DAYANIKLILIK TESTİ</strong></p>
<p>Accor Orta Doğu, Afrika ve Asya Pasifik CEO’su <strong>Duncan O’Rourke</strong> da aynı tabloyu otel tarafından anlatıyor. O’Rourke durumu şöyle özetliyor: <em>“Aksama gerçekti ancak dayanıklılık da gerçekti. Bizi en fazla etkileyen şey, Dubai'nin turizm ekosisteminin ne kadar hızlı bir şekilde bir araya gelmesiydi.”</em> Accor krizde iptal ücretlerinden feragat etmiş, uçuşu iptal olan misafirlerin konaklamasını uzatmış, otel yöneticilerine anlık karar yetkisi vermiş. O’Rourke, “Otellerimizin birçoğu yalnızca konaklama yerleri değil, fiilen destek merkezleri haline geldi” diyor. Fiyat tarafındaki tercih ise bence en çok ders çıkarılacak olanı: <em>“Büyük indirimlere güvenmek yerine getiri yönetimini aktif olarak gerçekleştirdik ve fiyat bütünlüğünü koruduk.”</em> Yani panikle fiyat kırmak yerine talebi iç pazara, bölgeye ve iş segmentine yönlendirmişler. O’Rourke’nin talebe bakışı da önemli: “Seyahat talebi nadiren ortadan kaybolur; zaman içerisinde normalleşmeden önce destinasyonlar arasında yer değiştirme eğilimindedir.” Stratejinin özünü ise tek cümleyle koyuyor: “Belirsizliğe karşı en iyi koruma çeşitlendirmedir.”</p>
<p><strong>TÜRK TURİSTİ ARTIK ‘DEĞER’ ARIYOR</strong></p>
<p>Peki, yatırım tarafı? DET Uluslararası Operasyonlardan Sorumlu Kıdemli Başkan Yardımcısı Al Khaja iyimser: <em>“Genel olarak kesinlikle yükseliş yönünde bir seyir izlediğimizi söyleyebilirim.” </em>Hedefler de net: <em>“Mevcut kapasitemiz, gelecekte ulaşmayı hedeflediğimiz büyüklük için yeterli olmayacak. Bu nedenle Dubai’ye daha fazla yatırım gelmesini bekliyor muyuz? Kesinlikle evet.”</em></p>
<p>Büyümenin yönü de değişiyor. Palm Jebel Ali, Dubai South, adalar ve Deira bu büyümenin yeni adresleri. Al Maktoum Havalimanı’nın ilk fazı 2027’de, tam kapasitesi 2032-2033’te devreye girecek. Al Khaja zamanlamayı da şöyle anlatıyor: “Bir yatırımcı bugün yeni bir otel açma kararı aldığında, bu yatırımın sonucunu 2027, 2028 veya 2029 yılına kadar göremeyebiliriz.” Türk yatırımcılarla ilgili sorumuza Al Khaja açık konuştu: “Türkiye pazarına özel yatırımcı sayıları veya yatırım hacmi konusunda net rakamlar paylaşamam.” Genel ivmenin sürdüğü söyleniyor ama Türkiye için tablo henüz netleşmiş değil.</p>
<p>Türk seyahat severlerin değişen eğilimi de dikkat çekici. Al Khaja, <em>“Türk seyahat severlerin özellikle fiyat-fayda dengesine, yani ödedikleri ücret karşılığında elde ettikleri değere giderek daha fazla önem verdiklerini düşünüyorum. Ancak burada yalnızca fiyat anlamında bir değerden söz etmiyoruz.”</em> Yani mesele sadece ucuzluk değil, ödenen paraya karşılık alınan kalite… Al Khaja’ya göre bu eğilim önümüzdeki dönemde daha da belirginleşecek.</p>
<p><strong>ANADOLU’DA YENİ FIRSATLAR</strong></p>
<p>O’Rourke da Türkiye’den gelen talebi benzer şekilde değerlendiriyor: <em>“Çatışmanın ardından seyahat alışkanlıklarında kısa vadeli bazı değişimler görmüş olsak da güvenin yeniden tesis edilmesiyle talep toparlandı.” </em>Accor’un gözünde Türkiye en stratejik pazarlardan biri. Grup, 14 şehirde 85’ten fazla otel ve 16.700 odayla faaliyet gösteriyor; 24 otel daha geliştirme aşamasında. Sadece 2025’te 12 otel için anlaşma imzalanmış. O’Rourke, <em>“Özellikle cazip olan nokta, büyümenin artık yalnızca İstanbul veya Antalya’da yoğunlaşmaması”</em> diyor. Fırsat haritası da netleşmiş: <em>“Ankara, İzmir, Bursa, Gaziantep, Konya, Kayseri ve Karadeniz koridorunda uluslararası markaların penetrasyonu hâlâ görece düşük seviyede ve bu durum hem yeni geliştirmeler hem de dönüşümler açısından fırsatlar yaratıyor.”</em> İşte Anadolu'nun turizmdeki ‘gizli potansiyeli’ tam da burada. Duncan O’Rourke, Türkiye pazarının gücünü şu sözlerle ifade ediyor: <em>“Türkiye, bu dönem boyunca Accor’un en dayanıklı ve stratejik pazarlarından biri olmaya devam etti. Güvenin yeniden tesis edilmesiyle talep toparlandı ve hem Türkiye içerisinde hem de Türkiye-Dubai gibi önemli rotalarda uzun vadeli güçlü bir potansiyel görmeye devam ediyoruz.”</em></p>
<p>Aslında Dubai’nin bu dönemde bize gösterdiği şey, rüya ile gerçeği aynı anda yönetmenin mümkün olduğu. Bölge büyüdükçe Türkiye ve Dubai rakip değil, birbirini besleyen iki merkez olabilir. Türkiye için çıkış yolu; Anadolu şehirlerini uluslararası markalarla buluşturmak, turizmi 12 aya yaymak ve Dubai'nin kriz anlarında gösterdiği kamu-özel koordinasyonunu kendi modeline uyarlamaktan geçiyor. O'Rourke’nin dediği gibi: “Tarih, seyahatin son derece dayanıklı olduğunu gösterdi.” Kimse rüyadan uyanmak istemiyor… Ama asıl mesele, uyandığınızda ne yaptığınız.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/dubai-ruyasi-ve-gercekler-88333</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/3/3/1280x720/dubai-ruyasi-ve-gercekler-1790320161.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Dubai’nin parıltılı yüzünün ardında şimdi başka bir hikâye yazılıyor: Krizle sınanan bir turizm merkezi, rüyayı sürdürürken gerçeklerle nasıl başa çıkıyor? ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
