<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bizim-icin-en-onemli-sey-kazanmak-degil-oynamak-78383</guid>
            <pubDate>Sat, 02 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bizim için en önemli şey kazanmak değil, oynamak</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Türkiye’de sporla tanışan gençlerin büyük çoğunluğu, saha kenarından gelen baskı, eleştiri ve beklentilerle karşı karşıya kalıyor. Bu görünmeyen yük, oyunun doğasındaki özgürlüğü gölgelerken birçok gencin spordan uzaklaşmasına neden oluyor. Oysa sporun özü, rekabetten önce cesaret etmekte, kazanmak kadar denemekte ve oyunun kendisinde saklı. adidas, Türkiye Voleybol Federasyonu iş birliğiyle hayata geçirdiği ‘Sen Oyna’ kampanyasıyla bu döngüyü kırmayı hedefliyor. Kampanya, gençleri sonuç odaklı bir bakıştan uzaklaştırarak oyunun keyfine, birlikteliğin gücüne ve yeniden deneme cesaretine odaklanmaya çağırıyor; sahada, sokakta ya da hayallerde başlayan oyunun herkes için erişilebilir olduğunu hatırlatıyor. adidas Türkiye Kıdemli Pazarlama Direktörü Onur Demircan projeyi anlatırken “<em>Türkiye’de spor iletişimini yalnızca bir mesaj aktarımı olarak değil, bir bağ kurma biçimi olarak görüyoruz”</em> diyor.</p>
<p><strong>Türkiye Voleybol Federasyonu ile kurduğunuz bu iş birliği adidas açısından nasıl bir stratejik anlam taşıyor? Türkiye pazarındaki konumlanmanızda nasıl bir rol oynuyor?</strong><br />adidas olarak sporun geleceğine uzun vadeli bir vizyonla bakıyor, her branşta bu heyecanın bir parçası olmayı önemsiyoruz. Geçten yıl Fenerbahçe Spor Kulübü ve Türkiye Futbol Federasyonu ile gerçekleştirdiğimiz iş birliklerinin ardından, Türkiye Voleybol Federasyonu ile hayata geçirdiğimiz bu yeni ortaklık Türkiye’deki mirasımızı daha da güçlendiren önemli bir adım. Voleybol, Türkiye’de yalnızca bir spor değil; hayatın doğal bir parçası ve güçlü bir kültür. Birlikte gururlandığımız ve aynı heyecanda buluştuğumuz bir alan. Başarılarıyla ilham veren çok güçlü bir milli takımımız var ve gençlerin bu oyuncuları rol model aldığını görüyoruz. Eda Erdem, Hande Baladın, İlkin Aydın ve Cansu Özbay gibi isimler de adidas partner sporcuları olarak iletişimimizin önemli bir parçası. adidas globalde sporu yalnızca performansla değil, aynı zamanda bir kültür alanı olarak konumluyor. Türkiye’de voleybolun yarattığı güçlü karşılık da bu yaklaşımla örtüşüyor. Bu iş birliğini yalnızca bir sponsorluk olarak değil; Türkiye’nin sahip olduğu spor kültürünü büyütme ve daha geniş kitlelere ulaştırma fırsatı olarak görüyoruz.</p>
<p><strong>Bu iş birliğinin kapsamı oldukça geniş; A Milli Takımlar’dan altyapıya kadar uzanıyor. Bu kadar bütüncül bir yapı kurarken önceliğiniz ne oldu?</strong><br />En başından itibaren bu iş birliğinin yalnızca A Milli Takımlar’la sınırlı kalmaması gerektiği konusunda hemfikirdik. Çünkü voleybolun gücü sadece en üst seviyede değil, hayatın her anında var olabilmesinden geliyor. Türkiye Voleybol Federasyonu ile gerçekleştirdiğimiz iş birliği kapsamında A Milli Kadın ve Erkek Voleybol Takımlarından altyapı milli takımlara, plaj ve kar voleybolu ekiplerinden Fabrika Voleybol Okulları’na kadar uzanan kapsamlı bir yapı kurguladık. Bu yaklaşım, spora sadece bugünüyle değil, geleceğiyle birlikte yatırım yaptığımızın güçlü bir göstergesi. Bu yapıyı oluştururken en önemli önceliğimiz, oyunun başlangıç noktasına da dokunabilmekti. Çünkü bizce asıl hikâye orada başlıyor.</p>
<p><strong>2031’e kadar uzanan bu ortaklığı bir sponsorluktan öte bir gelişim projesi olarak mı konumlandırıyorsunuz?</strong><br />Kesinlikle öyle. Amacımız sadece bugünün başarılarının bir parçası olmak değil; geleceğin sporcularının yetişmesine katkı sağlamak. Türkiye’de voleybolun yakaladığı ivmeyi daha da ileri taşımak, yeni hikayelerin yazılmasına alan açmak ve voleybolu daha geniş kitlelere ulaştırmak bu iş birliğinin en önemli tarafını oluşturuyor. Bir diğer önemli nokta da özellikle kız çocuklarının spora erişimini artırmak ve onları sahaya çıkmaları için cesaretlendirmek. Kadın voleybolcularımızın yarattığı güçlü ilhamın daha fazla genç kıza ulaşmasını sağlamak ve onlara kendi hikayelerini yazabilecekleri alanlar yaratmak istiyoruz</p>
<p><strong>‘Sen Oyna’ kampanya filmi oldukça güçlü. Bu filmin çıkış noktası neydi?</strong><br />Çok basit ama güçlü bir içgörüden yola çıktık: Türkiye’de voleybol her yerde. Sadece sahada değil; sokakta, parkta, arka bahçede… Bazen tek başına, bazen bir takımla. ‘Sen Oyna’ ile bu ruhu hatırlatmak istedik. Çünkü bizce spor, önce oynamakla başlıyor. Bu bir oyun ve bu oyunda herkes için bir yer var. Bu yaklaşımla sadece profesyonel sporcuları değil, oyuna adım atmak isteyen herkesi kapsayan bir çağrı yapmak istedik. Kampanyanın temelinde “oyuna dahil olma” fikri var. Oyunu kuran da, oynayan da sensin. Sen yoksan, oyun da yok.</p>
<p><strong>Kampanya için hazırlanan şarkı da dikkat çekici. Bu tercihi nasıl kurguladınız?</strong><br />Müzik bu kampanyanın duygusunu taşıyan en güçlü unsurlardan biri. Farklı jenerasyonlara hitap eden, akılda kalıcı ve enerjisi yüksek bir şarkı ile seslenmek istedik. Önümüzde voleybol açısından çok heyecan verici bir yaz var. ‘Sen Oyna’yı bu süreçte her yerde duyacağımıza ve ortak coşkuyu büyüteceğine inanıyoruz.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69f443c643c3b-1777615814.jpg" alt="" width="500" height="343" /></p>
<p><strong>adidas x TVF koleksiyonunu geliştirirken sporculardan nasıl geri bildirimler aldınız?</strong><br />Sürecin en başından itibaren sporcularla yakın temas halindeydik. En önemli geri bildirim, sahada daha özgür hissetmek istedikleri yönündeydi. Biz de hareketi kısıtlamayan, hafif ve konforlu bir yapı üzerine odaklandık. Tasarım tarafında sade ama güçlü bir dil benimsedik ve milli kimliği ön plana çıkarmayı hedefledik.</p>
<p><strong>Koleksiyonun geniş trainingwear yapısının arkasındaki ihtiyaç neydi?</strong><br />Sporu sadece maç anıyla sınırlı görmüyoruz. Antrenman, seyahat ve günlük hayat bir bütün. Bu nedenle koleksiyonda sporcuların performans sürecini bütüncül şekilde destekleyen geniş bir yapı oluşturduk. Önümüzdeki dönemde bu iş birliğini saha dışına da taşıyarak lifestyle ürünlerle genişletmeyi hedefliyoruz.</p>
<p><strong>Türkiye gibi dinamik bir pazarda spor iletişimini nasıl kurguluyorsunuz?</strong><br />Türkiye’de spor iletişimini yalnızca bir mesaj aktarımı olarak değil, bir bağ kurma biçimi olarak görüyoruz. Voleybol bu anlamda güçlü bir kültür alanı. Biz de bu kültürün içindeki gerçek hikâyeleri anlamaya odaklanıyoruz. Spor iletişimini, gençlerle ortak bir hayali paylaşmanın aracı olarak görüyoruz.</p>
<p><strong>Kadın sporuna yaklaşımınız bu iş birliğinde nasıl somutlaşıyor?</strong><br />Kadın sporunun yükselişi adidas olarak en önemli odak alanlarımızdan biri. Türkiye, kadın voleybolunda güçlü bir hikâyeye sahip. Bu birliktelikle yalnızca bugünün sporcularını değil, geleceğin sporcularını da destekliyoruz. Özellikle kız çocuklarını sahaya çıkmaya teşvik etmek bu projenin en önemli motivasyonlarından biri. ‘Sen Oyna’ tam da bu noktada bir çağrıya dönüşüyor: Sahaya çık, dene, hata yap, yeniden başla… Çünkü bizim için en önemli şey kazanmak değil, oynamak.</p>
<p><strong>Genç tüketicilerde öne çıkan trendler neler?</strong><br />Gençler artık yalnızca ürün değil, bir kültür ve deneyim arıyor. Spor perakendesi ürün merkezli olmaktan çıkıp kimlik ve hikâye merkezli bir yapıya evriliyor. Türkiye’de genç kitlede sporun günlük stilin parçası haline gelmesi, sosyal medya üzerinden deneyimlenmesi ve markalardan hikâye beklenmesi öne çıkan trendler arasında. Biz de bu noktada sadece ürün değil, ilham veren bir deneyim sunmayı hedefliyoruz.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bizim-icin-en-onemli-sey-kazanmak-degil-oynamak-78383</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/8/3/1280x720/bizim-icin-en-onemli-sey-kazanmak-degil-oynamak-1777615837.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Ülkemizde gençlerin büyük kısmının spor alanında baskıya maruz kaldığına dikkat çeken adidas, Türkiye Voleybol Federasyonu iş birliğiyle hayata geçirdiği ‘Sen Oyna’ kampanyasıyla gençleri, ‘kazanma odaklı’ olmaya değil, oyunun kendisine yönelmeye çağırıyor. Projeye dair detayları adidas Türkiye Kıdemli Pazarlama Direktörü Onur Demircan’dan dinledik. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/muzisyenlere-ozgurluk-alani-actim-78382</guid>
            <pubDate>Sat, 02 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Müzisyenlere özgürlük alanı açtım</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><em><strong>AHMET YATĞIN</strong></em></p>
<p>O, kemanın sınırlarını pop, rock ve klasik müzik arasında yeniden çizen dünyaca ünlü virtüöz David Garrett… 29 Ağustos’ta Stagepass organizasyonuyla Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda İstanbul seyircisiyle buluşacak olan Garrett, otuz yılı aşan kariyeri boyunca klasik müziğin zamansız yapısını popüler müziğin enerjisiyle buluşturdu. Daha önce Guns N’ Roses, Metallica ve Nirvana gibi rock ikonlarının şarkılarını yorumladığı projelerle geniş kitlelere ulaşan sanatçı, bu kez Beyoncé, Rihanna, Taylor Swift, The Weeknd ve Ed Sheeran gibi isimlerin şarkılarını senfonik bir bakışla yeniden yorumluyor.</p>
<p>İstanbul konseri öncesinde David Garrett ile ‘Millennium Symphony’nin çıkış noktası, Harbiye sahnesine dair hatıraları ve fazlası üzerine...</p>
<p><strong>‘Millennium Symphony’, son 25 yılın çok iyi bilinen pop şarkılarını bambaşka bir evrene taşıyor. Bu projeye başlarken sizi en çok heyecanlandıran şey neydi? Şarkıların tanıdıklığı mı, yoksa onları tamamen başka bir duygusal alana çekebilme ihtimali mi?</strong></p>
<p>Beni ilk heyecanlandıran şey daha yeni bir müzik malzemesiyle çalışmaktı. Daha önceki crossover projelerime baktığımda, ister ‘Rock Symphonies’ ister başka işler olsun, hepsi farklı on yıllara yayılan şarkılardan oluşuyordu. 70’lerden, 80’lerden, 90’lardan parçalar vardı.</p>
<p>‘Millennium Symphony’ ise malzeme olarak çok daha güncel. 2000’lerden başlayan ama daha çok 2010’dan bugüne uzanan şarkılardan oluşuyor. Benim için bu yeni şarkılarla çalışmak bir meydan okumaydı. Hem birbirinden farklı hem de çok iyi bilinen 2025 dönemine ait şarkıları seçmek ve onları kemanda etkileyici hale getirmek gerekiyordu.</p>
<p><strong>Zaten çok iyi bilinen ve hafızalara kazınmış şarkıları yeniden yorumlarken sizin için en önemli denge nedir? Orijinale sadık kalmakla ona yepyeni bir kimlik vermek arasında nasıl karar veriyorsunuz?</strong></p>
<p>Çok iyi bilinen bir şarkıyla çalışmak gerçekten zor. Çünkü herkes orijinalini biliyor ve hafızasında çok taze. Bu yüzden bir özgünlük, farklı bir yaklaşım bulmanız gerekiyor.</p>
<p>Genellikle stüdyoya girmeden önce parçanın nasıl duyulması gerektiğine dair kafamda net bir vizyon olur. Onu nereye taşımak istediğimi, hangi yöne götüreceğimi bilmem gerekir.</p>
<p>Mesela ‘Welcome to the Black Parade’ için düşündüğüm şey, parçayı punk rock yönünden çıkarıp daha senfonik, romantik ve klasik bir orkestra atmosferine taşımaktı. Çünkü armonik yapısı Pachelbel’in ‘Canon’undaki çok ünlü klasik akor ilerleyişine dayanıyor. Ed Sheeran’ın ‘Shape of You’ şarkısında ise onun pedal board’larla, loop’larla kurduğu tek kişilik yapıdan ilham aldım. Ben de kemanda perküsyon yaparak, birkaç loop oluşturarak, canlı şekilde kendi altyapımı yaratmak istedim. Sonra melodiyi ve nakaratı bunun üzerine kurdum. Yani bu tür parçalarda güçlü bir vizyonunuz olmalı. Şarkıyı nereye götürmek istediğinizi bilmelisiniz ama elbette özünü kaybetmeden.</p>
<p><strong>‘Millennium Symphony’ ismi çok büyük ve güçlü bir evren çağrıştırıyor. Pop şarkıları sizin yorumunuzda daha sinematik, daha dramatik ve bazen daha yoğun bir duyguya bürünüyor. Sizce keman bir pop şarkısına ne katıyor?</strong></p>
<p>Haklısınız, ben her zaman işleri biraz daha dramatik hale getirmeye çalışıyorum. Orkestra devreye girdiğinde doğal olarak filmografik bir ses ortaya çıkıyor. Güçlü bir orkestra, brass ve woodwind bölümleri işin içine girince müziğe dramatik bir his geliyor. Bu dinleyici için de güzel bir şey. Müzik hâlâ tanıdık geliyor ama aynı zamanda farklı ve yeni duyuluyor. ‘Millennium Symphony’ ismi ise benim için oldukça basitti. Bunun bir konsept albüm olduğunu netleştirmek istedim. ‘Millennium’ 2000’lerden sonraki dönemi işaret ediyor. Bu projede de o dönemin müzik malzemesiyle çalıştım.</p>
<p><strong>Sahnede virtüöziteniz çok görünür ama seyirci çoğu zaman önce enerjiyle ve sahne hikâyesiyle bağ kuruyor. Bugün insanları daha çok teknik mükemmellikle mi, yoksa duygusal yoğunlukla mı etkilemek istiyorsunuz?</strong></p>
<p>Açıkçası belli bir teknik mükemmellik standardı olmadan duygular gerçekten akamaz. Eğer biri kemanda zorlanıyorsa, kafasında ya da kalbinde ne kadar müzikal olursa olsun bunu seyirciye geçiremez. Bu yüzden insanın kendi teknik engellerinden özgürleşmesi gerekir. Teknikle ilgili hiçbir kaygı taşımamalısınız. Her şey tamamen doğal hale gelmeli. Ancak o zaman yalnızca müzik yapmaz, müziği başkalarına gerçekten aktarabilirsiniz. Yani çok iyi bir tekniğe sahip olmanız gerekir. Aksi halde iyi bir müzisyen olamazsınız.</p>
<p><strong>Popüler müzik ile klasik yorumun kesiştiği yerde bazen önyargılar olabiliyor. Bazıları bunu fazla klasik, bazıları fazla pop bulabiliyor. Bu eleştirilere bakışınız yıllar içinde nasıl değişti? Hâlâ bir şey kanıtlama ihtiyacı hissediyor musunuz?</strong></p>
<p>Ben sadece müziğimi yapıyorum. Hayatta hiçbir sanatçı, hiçbir insan herkes tarafından aynı şekilde kabul görmemiştir. Bir sanatçı olmanın parçası da bu bence. Eğer herkes beni ve yaptığım şeyi sevseydi, yanlış bir şey yapıyorum demek olurdu. Biraz karşıtlık olması güzel. Ben klasik repertuvarı çalmayı da çok seviyorum. Ama şunu da başardığımı düşünüyorum: Genç müzisyenlere, özellikle klasik enstrüman çalan piyanistlere, kemancılara ve diğer müzisyenlere repertuvarlarında daha özgür olabilecekleri bir kapı açtım. Son 5-10 yılda TikTok’ta, Instagram’da eğlenceli crossover işler yapan genç müzisyenlere baktığımda, onlar için bu yolu biraz daha kolaylaştırdığımı düşünüyorum.</p>
<p><strong>İstanbul’daki konser öncesinde şunu merak ediyorum: Harbiye gibi güçlü bir hafızası ve atmosferi olan bir sahnede izleyiciye nasıl bir his bırakmak istersiniz?</strong></p>
<p>İyi konserlerde beni en çok etkileyen şey özgürlük, hafiflik, motivasyon ve aynı zamanda sakinlik hissidir. Gerçekten iyi bir performans izlediğimde bunları hissederim. Bence müzik, dinleyici için günlük hayattan kaçtığı küçük bir tatil gibi olmalı. Ben de İstanbul’daki dinleyicilere yaklaşık iki buçuk saatlik bir tatil hissi vermeye çalışacağım. İyi bir ruh hali, iç ısıtan bir atmosfer, heyecan ve anda kalma duygusu… Konserden çıktıklarında hem enerjik hem de o anın içinde kalmış hissetmelerini isterim.</p>
<p><strong>İstanbul’daki dinleyicilerinize söylemek istediğiniz bir şey var mı?</strong></p>
<p>Kesinlikle. Bu güzel açık hava tiyatrosuna geri dönüyorum. En son orada klasik bir konser vermiştim. Bu kez açık havada crossover bir konser çalacak olmak beni çok heyecanlandırıyor. Büyülü bir akşam olacak. Çok sayıda harika hit çalacağız. Tüm hayranlarımı ve umarım daha önce konserlerimi deneyimlememiş yeni dinleyicileri de orada görmeyi umuyorum. Eminim çok etkilenecekler.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/muzisyenlere-ozgurluk-alani-actim-78382</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/8/2/1280x720/muzisyenlere-ozgurluk-alani-actim-1777615504.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Türkiye’de de güçlü bir hayran kitlesine sahip olan David Garrett, ‘Millennium Symphony’ turnesi kapsamında son 25 yılın hafızalara kazınan pop ve rock şarkılarını, kemanın büyüsüyle sahneye taşıyacak. Öncesinde ünlü virtüöz ile klasik müzik ile popüler kültür arasındaki sınırları konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/en-sik-seytanin-donusu-78337</guid>
            <pubDate>Fri, 01 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> En şık şeytanın dönüşü</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bundan 20 yıl önce genç ve idealist gazeteci adayı Andy, New York’un en prestijli moda dergilerinden Runway’e adım attığında kendini hiç bilmediği bir dünyanın içinde bulmuştu. Taş kalpli ve imkansıza yakın standartlarıyla tanınan efsane editör Miranda Priestly’nin asistanı olarak çalışmak, ona bu dünyanın kurallarını sert bir şekilde öğretti.</p>
<p>Bugün vizyona giren devam filminde Andy, kariyerinde ilerlemiş, dünyayı dolaşmış bir gazeteci olarak karşımıza çıkarken; Miranda değişen medya düzeninde varlığını sürdürmeye çalışan bir figüre dönüşüyor. Basılı yayıncılığın gerilemesi, dijitalleşmenin yükselişi ve güç dengelerinin yeniden kurulması, filmin ana çatışmasını oluşturuyor. Emily ise bu kez bambaşka bir konumda: Dior’da üst düzey bir pozisyonda, sistemin güçlü oyuncularından biri. Bir de üstüne milyarder bir figürle kurduğu ilişki ve Runway’i satın aldırma hedefi eklenince, bugünün Bezos çiftine benzerlikleri gözden kaçmıyor. Karakterlerin yollarının yeniden kesişmesi, geçmişte kurulan ilişkilerin bugünkü karşılığını sorgularken, odağı da gücün kimde toplandığına çeviriyor.</p>
<p>Filmin en büyük gücü, şüphesiz ana kadronun geri dönüşü. <strong>Meryl Streep</strong>, <strong>Anne Hathaway</strong>, <strong>Emily Blunt</strong> ve <strong>Stanley Tucci</strong> karakterlerine kaldıkları yerden güçlü bir şekilde hayat verirken; Kenneth Branagh, <strong>Simone Ashley</strong>, <strong>Justin Theroux</strong> ve <strong>Lucy Liu </strong>gibi yeni isimler kadroya katılıyor. Eski ve yeni kuşak arasındaki bu denge, filme hem nostaljik hem de güncel bir ton kazandırıyor.</p>
<p>Filmin neredeyse 2 ay önce başlayan basın turunu da en az hikayenin kendisi kadar konuştuk. Mexico City’den Tokyo’ya, Seul’den Şanghay’a uzanan prömiyerlerdeki stil seçimleri, karakterlerin devam eden bir uzantısı gibiydi. Moda bu anlatının parçası olmaya devam ederken renkli sahneler, eğlenceli diyaloglar ve bu karakterlerin bugünün dünyasında neye dönüştüğünü görmek üzere sinemaya gitme zamanı. Şeytan Marka Giyer 2’nin ekibi, bizleri beyaz perdede neyin beklediğini anlattı.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>TOPUKLULARLA 16 SAAT GEÇİRMEK ÇOK ZORDU! </strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>MERYL STREEP- MIRANDA PRIESTLY </strong></span></p>
<p>“İlk film bu kadar başarılı olunca herkes hemen bir devam geleceğini düşündü ama açıkçası biz o kadar istekli değildik. Çünkü gerçekten soruyorduk: Üstüne ne koyabiliriz? Uzun süre herkes kendi yoluna gitti. Ta ki <strong>Aline Brosh McKenna</strong> bugünün dünyasında anlamlı olacak bir fikirle gelene kadar. Artık dergi dünyası bambaşka bir yerde; yayıncılık neredeyse çözülüyor ve herkes sistemi ayakta tutmaya çalışıyor. Bu da hikâyeye doğal bir gerilim katıyor.</p>
<p>Miranda’ya döndüğümüzde, onu hâlâ zirvede görüyoruz ama zemini kayıyor. Güçlü, kontrol sahibi ama aynı zamanda daha kırılgan. Yaş aldıkça insan filtresini biraz kaybediyor; o yüzden belki daha da sertleşmiş olabilir. Yine de işine olan tutkusu değişmedi. Onu oynamak zor değildi çünkü onu çok iyi tanıyorum ama o ayakkabılarla günde 16 saat geçirmek… İşte o gerçekten zordu.”</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>ESKİ ARKADAŞLARIMA KAVUŞMUŞ GİBİ OLDUM</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>ANNE HATHAWAY- ANDY SACHS</strong></span></p>
<p>“Andy son 20 yılda kendine sadık kalmış biri. Hayatında bazı seçimler yaptı ve kendi yolunda ilerledi; bu da ona tatmin duygusu getirdi. Artık işinde daha özgüvenli, sistemin nasıl işlediğini bilen ve kendi alanında söz sahibi biri ama hâlâ birlikte çalışması keyifli, samimi bir karakter.</p>
<p>Bu ekiple yeniden bir araya gelmek benim için çok özel bir duyguydu; 20 yıl sonra daha olgun ve daha minnettar bir şekilde geri dönmek ve yeniden birlikte üretmek gerçekten çok anlamlıydı. Filmin yıllar boyunca izleyiciyle yaşamaya devam etmesini görmek de aynı şekilde; sanki eski bir arkadaşla yeniden karşılaşmak gibi. İnsanların onu sahiplenmesi ve kendi hayatlarına katması, bence hikâyenin hâlâ güncel kalmasının en önemli nedeni.”</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69f357afabe73-1777555375.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>BU FİLME ŞU AN İHTİYACIMIZ VAR</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>EMILY BLUNT- EMİLY CHARLTON</strong></span></p>
<p>“Emily’yi oynamanın en keyifli yanı onun tamamen filtresiz olması. Biraz çılgın, her şeye sinirleniyor… Hatta havaya bile. Bu kadar kontrolsüz, zaman zaman kaba ama bir o kadar da kırılgan bir karakteri oynamak inanılmaz eğlenceli. Yirmi yıl sonra yeniden bir araya gelmek garipti ama aynı zamanda çok özeldi. Bu film hayatımı gerçekten değiştirdi. Stanley Tucci artık ailemden biri, çünkü kız kardeşimle evli. Meryl ile dördüncü filmim; sahnede adeta annem gibi. Anne ise sektörde tanıdığım ilk insanlardan biri. İlk film insanlar için bir tür mutluluk deposu gibi. İnsanlar ayrılık sonrası izliyor, uçakta izliyor, zor zamanlarda izliyor… Herkes için bir bağ kurma alanı. Şu anda da buna ihtiyacımız var: Tanıdığımız karakterlerle bir kaçış. ”</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69f357d4aee1b-1777555412.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>KURDUĞUMUZ DÜNYA HALA GÜNCEL</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>STANLEY TUCCI- NIGEL KIPLING</strong></span></p>
<p>“Nigel’ı oynamayı her zaman çok sevdim; ilk film benim için gerçekten unutulmaz bir deneyimdi. Bence filmi özel kılan da tam olarak bu: Çok iyi kurulmuş bir hikâye olması. Aradan 20 yıl geçmesine rağmen karakterler çok gerçek, kurduğu dünya ise etkisini koruyor. Nigel’a geri döndüğümüzde onu yine bu dünyanın içinde buluyoruz. Her şey dijitalleşmiş olabilir ama o ayakta kalmayı başarıyor.</p>
<p>Bu role geri dönmenin en güzel yanı ise insanlarla yeniden bir araya gelmekti. Harika bir ekipti, yeni oyuncular da filme taze bir enerji kattı. Ve bence bu film özellikle sinemada izlenmeli; duygusal, komik ve birlikte deneyimlendiğinde çok daha keyifli.”</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69f357ea13a7d-1777555434.jpg" alt="" width="500" height="209" /></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>YAPIMIN GERÇEKLEŞMESİ MERYL STREEP’E BAĞLIYDI</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>DAVID FRANKEL- YÖNETMEN</strong></span></p>
<p>“Aradan geçen 20 yılda dünya bambaşka bir yere gitti. İlk filmden kısa süre sonra iPhone çıktı ve her şeyin yönü değişmeye başladı; özellikle basılı medyanın ağırlığı giderek azaldı. Bu dönüşüm, bu karakterlere yeniden bakmak için güçlü bir neden yarattı.</p>
<p>Bizi cezbeden şey, bu değişimin karakterler üzerindeki etkisiydi. Miranda Priestly hâlâ zirvede ama kurduğu düzen eskisi kadar sağlam değil. Andy Sachs içinse mesele, yıllar sonra o dünyayla yeniden temas etmenin ne anlama geldiği. Hikâye biraz da kariyer uğruna verilen kararların ağırlığıyla ilgili.</p>
<p>Bu filmin gerçekleşmesi büyük ölçüde Meryl Streep’e bağlıydı. Onsuz düşünmedik. 2024’te onun, Anne Hathaway ve Emily Blunt ile birlikte sahneye çıkması, bu dünyaya duyulan ilginin hâlâ ne kadar canlı olduğunu gösterdi.</p>
<p>Bence bu hikayeyi ayakta tutan şey, duygularının herkes için tanıdık olması. Kariyerinin başındaki belirsizlik de, zirvede kalma baskısı da evrensel. O yüzden bu dünyaya geri dönmek bizim için de izleyici için de anlamlı.”</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>BU ROMANTİK OLMAYAN BİR AŞK HİKAYESİ</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>ALINE BROSH MCKENNA- SENARİST</strong></span></p>
<p>“Bu film bu kez kitap uyarlaması değil. Lauren Weisberger’ın yarattığı karakterler merkezde olsalar da artık bambaşka bir dünyaları var; değişen dengeleri, yeni problemleri ve ilişkileri.</p>
<p>Miranda özünde aynı kalsa da zamanın ve kültürün etkisiyle evrilmiş biri. Andy ile Miranda arasındaki bağ ise her zaman hikayenin omurgasıydı. Standart bir patron-çalışan ilişkisi değil aralarındaki. İçinde bir gerilim var, sürtüşme var, öğrenme var. Andy Sachs için Miranda hem ürkütücü hem de yön tayin eden biri. Miranda Priestly ise Andy’de bir şey görüyor ama bunu asla açık etmiyor. Aralarındaki mesafe korunuyor, ama o mesafenin içinde tuhaf bir yakınlık var.</p>
<p>Yıllar sonra tablo değişiyor. Andy’nin ayakları yere daha sağlam basıyor, Miranda ise değişen düzenin içinde yerini korumaya çalışıyor. Roller hafifçe kayıyor. O yüzden bu hikaye sadece moda değil. Zamanla neye dönüştüğümüzle, birbirimizin hayatında nasıl iz bıraktığımızla ilgili. Romantik olmayan bir aşk hikayesi gibi de diyebiliriz, mesafeli ama etkisi uzun süren.”</p>
<p><em><span style="color: #236fa1;"><strong>MODA RUNWAY’DEN SORULUR</strong></span></em></p>
<p>İlk film Paris Moda Haftası’na uzanmıştı; bu kez rota Milano, Prada’nın doğduğu, İtalyan modasının merkezi. Da Vinci’nin eşsiz eseri ‘The Last Supper’a ev sahipliği yapan Santa Maria delle Grazie’nin iç mekanı, Roma’dan gelen bir ekiple neredeyse birebir ölçekte stüdyoda inşa edilmiş… Defile ise Accademia di Brera’da gerçekleşiyor; Duomo yerine buranın seçilmesi hem daha kontrollü bir alan yaratmış hem de filmin sürprizlerini saklamasına imkan tanımış. Film ve sürprizler derken, <strong>Lady Gaga</strong> filmde kısa bir rolle yer alırken, <strong>Doechii</strong> ile birlikte yaptığı ‘Runway’ parçası soundtrack’in bir parçası. Moda notlarına gelirsek: <strong>Donatella Versace</strong> Milano’daki bir sahneyle hikayeye dahil olurken, <strong>Naomi Campbell</strong> de Meryl Streep’in canlandırdığı Miranda Priestly’nin yanında, Milano Moda Haftası sırasında çekilen Dolce &amp; Gabbana 2026 İlkbahar-Yaz defilesinde karşımıza çıkıyor. <strong>Anna Wintour</strong>’un ise görüşleriyle kamera arkasında etkili olduğu konular olmuş. Ayrıca Vogue’nun bu hafta yayınlanan son sayısının kapağında Streep ve Wintour birlikte yer alırken ne giyiyor olabilirler? Tabii ki Prada!</p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/en-sik-seytanin-donusu-78337</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/3/7/1280x720/en-sik-seytanin-donusu-1777555454.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Moda dünyasının en eğlenceli ve kültleşmiş yapımlarından biri olan ‘The Devil Wears Prada’, devam filmiyle bugün vizyonda. Fragmanı ilk 24 saatte 181,5 milyon izlenmeye ulaşan film, eski kadroyu yeniden bir araya getirirken hikayeyi bugüne taşıyor. Peki, yeni yapımda bizi neler bekliyor? Yıldızlarla dolu ekibi anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bu-odul-arastirmam-icin-guclu-bir-adim-78336</guid>
            <pubDate>Fri, 01 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bu ödül araştırmam için güçlü bir adım</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Sabri Ülker Vakfı’nın 10’uncu yılında uluslararası arenaya açtığı Geleceğin Bilim Lideri Ödülü, geçen haftalarda sahibini buldu. Şili Üniversitesi Tıp Fakültesi Beslenme Bölümü’nden biyokimyager Maria Elsa Pando San Martin, bu ödülü tarımsal bir yan ürün olan patates kabuklarını kullanarak, özellikle yutma güçlüğü çeken ileri yaştaki bireyler için ağızda hızla dağılan, yüksek emilime sahip yenilikçi bir Vitamin B12 taşıyıcı sistemi (film) geliştirerek elde etti.</p>
<p>İstanbul’da düzenlenen törende ödülünü Sabri Ülker Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Yahya Ülker’in elinden alan San Martin, yaptığımız söyleşide, çalışmaların görünür kılınması ve takdir edilmesinin önemini şu sözlerle ifade etti: “Bu ödülü, hem bir motivasyon kaynağı hem de araştırmamı bir üst aşamaya taşıyan güçlü bir adım olarak görüyorum.”</p>
<p>Detayları kendisinden dinleyelim…</p>
<p><strong>Sizi patates kabuğu gibi genellikle atık olarak görülen bir malzemeyi, ileri yaştaki bireyler için sağlık çözümüne dönüştürmeye yönlendiren temel soru neydi? </strong></p>
<p>Ekibimle bir süredir tarım ve su ürünleri endüstrilerinden çıkan atık ürünlerle çalışarak, beslenmenin ötesinde sağlık faydası sunan biyoaktif moleküller elde etmeye odaklanıyoruz. Bu çalışmalar sırasında, patates kabuklarının dünya genelinde gıda endüstrisi tarafından üretilen en büyük organik atık kalemlerinden biri olduğunu fark ettim. Aynı zamanda, B12 vitamini ve D vitamini gibi mikro besinlerin 70 yaş üstü bireylerin bağırsaklarında yeterince emilemediğini biliyordum. Yenilebilir film oluşumuna ilişkin bilimsel verilerden yola çıkarak polifenol ve lif açısından zengin patates kabuklarından nişasta elde edip, bunu dilaltı kılcal damarlar aracılığıyla B12 vitamini emilimini sağlayan bir taşıyıcıya dönüştürerek iki büyük sorunu tek bir çözümde birleştirme fikri ortaya çıktı.</p>
<p><strong>Vitamin B12 eksikliği ve yutma güçlüğü… Bu iki sorunun kesişim noktası sizin için neden önemliydi? </strong></p>
<p>Özellikle ileri yaş grubunda vitamin B12 gibi mikro besinlerin bağırsaktan yeterince emilememesi, beslenme ne kadar dengeli olursa olsun vücudun ihtiyacını karşılayamaması anlamına geliyor. Diğer yandan, yine aynı yaş grubunda oldukça yaygın olan yutma güçlüğü, tablet veya kapsül gibi klasik takviye formlarının kullanımını hem zorlaştırıyor hem de düzenli kullanımın önünde engel oluşturuyor. Bu iki sorunun bir araya gelmesi, aslında mevcut çözümlerin önemli bir kullanıcı grubu için yeterince işlevsel olmadığını net biçimde ortaya koyuyor. “Kullanılabilir” ve “etkili” iki çözümü bir araya getirerek dezavantajlı bir grubun yaşam kalitesine katkı sunmaktan dolayı mutluyum.</p>
<p><strong>Bu projede sizin için gerçek anlamda “kırılma anı” neydi? Çalışmanın yönünü değiştiren bir keşif ya da karar oldu mu? </strong></p>
<p>Evet, beslenmenin döngüsel olabileceğini fark ettiğim andı. Gıda israfının boyutu ve içerdiği besin öğeleri ile biyoaktif moleküller açısından potansiyeli; ayrıca küçük değişikliklerle kullanılmasını mümkün kılan fizikokimyasal özellikleri benim için çok önemli bir keşif oldu.</p>
<p><strong>“Döngüsel beslenme” yaklaşımını somut bir ürüne dönüştürüyorsunuz. Bu modelin beslenme ve halk sağlığı alanında nasıl bir dönüşüm yaratmasını bekliyorsunuz? </strong></p>
<p>Bu yaklaşımla halk sağlığı alanındaki çözümlerin daha erişilebilir, kullanıcı dostu ve etkili hale getirilmesi mümkün.</p>
<p>Bununla birlikte, tarım-sanayi atıklarının yüksek katma değerli sağlık çözümlerine dönüştürülmesi, beslenme alanında kaynak kullanımına bakış açısını da değiştiriyor. Bu yaklaşımın yaygınlaşmasıyla, sağlık sistemlerinin yalnızca tedavi odaklı değil, aynı zamanda sürdürülebilirlik ve kaynak verimliliğini merkeze alan bir yapıya evrileceğini öngörüyorum. Uzun vadede ise, hem insan hem de gezegen sağlığını birlikte gözeten yeni bir beslenme anlayışının güç kazanmasına katkı sağlayabileceğini düşünüyorum.</p>
<p><strong>Tarımsal atıkların yüksek katma değerli biyomedikal ürünlere dönüşmesi sizce ne ölçüde ölçeklenebilir ve yaygınlaşabilir? </strong></p>
<p>Bu yöntem, doğru teknoloji ve iş birlikleriyle oldukça ölçeklenebilir bir modele dönüşebilir. Özellikle patates kabuğu gibi gıda endüstrisinde büyük miktarlarda ve sürekli oluşan yan ürünler, bu yaklaşım için güçlü ve sürdürülebilir bir hammadde kaynağı sunuyor.</p>
<p>Bununla birlikte, bu modelin yaygınlaşması, araştırma, sanayi ve sağlık ekosistemleri arasındaki iş birliğinin güçlenmesine bağlı. Üretim süreçlerinin standardize edilmesi ve regülasyonlara uyumla birlikte, bu tür çözümlerin daha geniş ölçekte hayata geçebileceğini düşünüyorum.</p>
<p><strong>Laboratuvardan gerçek hayata geçiş sürecinde en kritik eşik sizce ne olacak? </strong></p>
<p>Laboratuvar düzeyinde, pilot ürünler elde etmek için gerekli teknolojik seviyelere ulaşılabilir ve klinik çalışmalar da yapılabilir. Bu süreç zaman alır ancak büyük bir engel değildir. Asıl zorluk, üniversitelerden besin takviyesi sektörüne teknoloji transferidir. Çünkü bu iki tarafın birbirini anlaması ve sağlık ile ekonomik kazanç arasında bir denge kurması oldukça zordur.</p>
<p><strong>‘Sabri Ülker Geleceğin Bilim Lideri Ödülü’nü kazanmak sizin için nasıl bir anlam taşıyor? Bu ödül kariyerinizde nasıl bir eşik oluşturuyor? </strong></p>
<p>Bu ödül, çalışmamın bilimsel ve toplumsal değerinin uluslararası ölçekte karşılık bulduğunu görmek açısından benim için çok anlamlı. Kariyerim açısından bu ödül sayesinde çalışmalarımı daha ileriye taşıma, farklı tarım-sanayi atıklarını ve farklı besin eksikliklerini kapsayacak şekilde genişletme fırsatı bulacağıma inanıyorum. Sabri Ülker Geleceğin Bilim Lideri Ödülü’nü bu anlamda hem bir motivasyon kaynağı hem de araştırmamı bir üst aşamaya taşıyan güçlü bir adım olarak görüyorum.</p>
<p><strong>Programın bilimsel başarıyı toplumsal fayda ve uygulanabilirlikle birlikte değerlendirmesini nasıl yorumluyorsunuz? Bu yaklaşım sizce bilim üretimini nasıl etkiler? </strong></p>
<p>Bu son derece değerli bir yaklaşım ve araştırmanın yönünü daha bütüncül bir çerçeveye taşıyor. Bu sayede bilim, bilgi üretmekle sınırlı kalmayıp, somut sorunlara çözüm üreten bir yapıya evriliyor. Araştırmacıları yalnızca “ne keşfettik” sorusuna değil, “bu keşif kimin hayatına nasıl dokunuyor” sorusuna da yanıt aramaya yönlendiriyor.</p>
<p>Bu yaklaşımın bilim üretimini, disiplinler arası iş birliklerini teşvik eden, etki odaklı ve daha sorumluluk sahibi bir çizgiye taşıdığını düşünüyorum. Bu da uzun vadede hem daha anlamlı hem de daha sürdürülebilir bir bilim ekosisteminin oluşmasına katkı sağlayacaktır.</p>
<p><strong>Bu süreçte sizi en çok zorlayan an neydi ve sizi devam etmeye iten motivasyon ne oldu? </strong></p>
<p>En zor an başlangıçtı. Şili’de genç bir bilim insanı olarak ciddi kaynak ve laboratuvar eksikliğiyle karşılaştım. Araştırmam için gerekli ekipmanları bulabilmek adına birçok kapıyı çalmak zorunda kaldım ve çoğu kapı yüzüme kapandı. Fikirlere sahip olup, bunları hayata geçirecek araçlara sahip olmamak oldukça zorlayıcıydı.</p>
<p><strong> </strong><strong>Önümüzdeki dönemde araştırmalarınızı hangi yöne taşımayı planlıyorsunuz ve bu alanda nasıl bir gelecek öngörüyorsunuz?</strong></p>
<p>Tarım-sanayi atıklarını kullanarak mikro besinler için yeni taşıyıcı sistemler geliştirme konusunda derinleşmeyi planlıyorum. Özellikle farklı bitkisel yan ürünlerin -örneğin havuç, elma kabukları ya da sebze yaprakları gibi- benzer şekilde değerlendirilerek farklı besin eksikliklerine yönelik çözüm üretme potansiyeli beni heyecanlandırıyor. </p>
<p>Bu alanda geleceğin, beslenme ile sağlık teknolojilerinin daha fazla iç içe geçtiği, sürdürülebilirlik odaklı ve kullanıcı dostu çözümlerin öne çıktığı bir yönde şekilleneceğini düşünüyorum.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bu-odul-arastirmam-icin-guclu-bir-adim-78336</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/3/6/1280x720/bu-odul-arastirmam-icin-guclu-bir-adim-1777555176.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bu yıl, ‘Sabri Ülker Geleceğin Bilim Lideri’ Dr. Maria Elsa Pando San Martin oldu. Ona ödül getiren, sağlık ve sürdürülebilirliğin ‘Döngüsel Beslenme’ yaklaşımıyla bir araya geldiği projenin detaylarını San Martin’e sorduk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/ssmde-degisim-ruzgari-78326</guid>
            <pubDate>Fri, 01 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> SSM’de değişim rüzgârı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Emirgan’daki Sakıp Sabancı Müzesi’ne yolunuz düştüğünde oldukça önemli bir değişiklikle karşılaşacaksınız. Genellikle geçici sergileri ağırlayan müzenin -1 katında, Sakıp Sabancı’nın 1970’li yıllardan itibaren oluşturmaya başladığı resim koleksiyonu kalıcı olarak sergileniyor.<br />Yani müzenin değerli koleksiyonu ve buna ilaveten ödünç alınan bazı eserler kalıcı olarak Galeri -1’de ziyarete açıldı. Müzenin süreli sergileri ise sadece Galeri -2 ve Galeri -3’te gezilebilecek.<br />Nitekim müze 25 Haziran’da bu galerilerde yer alacak, çağdaş sanatın önde gelen ismi <strong>Yoko Ono</strong>’nun <em>‘Insound and Instructure’</em> sergisinin hazırlığında.</p>
<p>İki yıl önce Londra’da Tate Modern’de <em>‘Zihnin Müziği’/‘Music of the Mind’</em> sergisini gezdiğim Yoko Ono’yu, bir suikaste kurban giden eşi <strong>John Lennon</strong> şöyle tarif etmişti: <em>“Dünyanın en ünlü tanınmayan sanatçısı. Herkes onu tanıyor ama kimse ne yaptığını bilmiyor.”</em></p>
<p>Londra’daki sergisinde kendisine bir anlamda iade-i itibar yapılan Yoko Ono’nun <em>‘İnsound and Instructure’ </em>sergisi, <em>‘Music of the Mind’</em> ile birlikte sanatçının sanat pratiğini en kapsamlı biçimde ele alan iki önemli sergiden biri. İstanbul’a gelecek olan Ono sergisi beni elbet heyecanlandırıyor.</p>
<p>Öte yandan zihnimde Sakıp Sabancı Müzesi Direktörü <strong>Ahu Antmen</strong> eşliğinde gezdiğim kalıcı sergide ilk kez tanıştığım ve yaşarken hiçbir sergiye katılmayan <strong>Vildan Gizer</strong> ile Yoko Ono arasında bir bağ kuruyorum.<br />II. Abdülhamid’in başmabeyincilerinden <strong>Matbaacı Osman</strong>’ın torunu olan Gezer’in eserleri ilk kez Sakıp Sabancı Müzesi’nde gün ışığına çıkıyor; yıllarca John Lennon’un eşi diye bilinen, Beatles grubunun dağılmasından sorumlu tutulan Yoko Ono ise son dönem sıklaşan sergileriyle nihayet bir sanatçı olarak kabul görüyor. Aralarında görünmez bir bağ olan iki sanatçı İstanbul’da Sakıp Sabancı Müzesi’nin çatısı altında bir araya gelecek; biri aşağıda, diğeri yukarıda değişik katlardan birbirlerini selamlayacak.</p>
<p>Kalıcı sergideki ilk kadın ressam <strong>Mihri Müşfik</strong>, Türkiye’de yeterince tanınmayan yeğeni <strong>Hale Asaf</strong>, ‘Nazım Hikmet’in annesi’ vurgusundan kendini sıyıramayan <strong>Celile Hikmet</strong>, Güzel Sanatlar Okulu’ndan diploma alan ilk Türk kadını <strong>Belkıs Mustafa</strong>, ressam ve illüstratör <strong>Sabiha Bozcalı</strong> da bu selamlaşmaya katılacak kuşkusuz.</p>
<p><strong>KADIN RESSAMLARI GÖRÜNÜR KILIYOR</strong></p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan, resimlerin yanı sıra dönemin görsel kültürünü anlamaya yardımcı fotoğraf, kartpostal ve arşiv belgelerini bir araya getiren kalıcı serginin en önemli yanı, Vildan Gizer başta olmak üzere yukarıda saydığım kadın ressamları görünür kılması.</p>
<p>Patu Mimarlık’ın tasarımını yaptığı sergi, 1920’lerin ünlü mizah dergisi <em>‘Akbaba’</em>dan bir sergi açılışının karikatürleriyle başlıyor.<br />Sabancı Üniversitesi’nin yapay zekâ katkısıyla anime çizimlere dönüştürülen <strong>Ramiz Gökçe</strong> imzalı karikatürler dönemin havasını pek güzel veriyor. Yine üniversitenin tiyatro bölümünde okuyan öğrenciler tarafından seslendirilen çizimlerden, 1920’li yılların başlarında serginin yepyeni bir etkinlik olduğunu öğreniyorsunuz. Farklı sosyal katmanlardan oldukları anlaşılan kadın-erkek izleyicilerin tepkileri oldukça eğlenceli.<br />Sergiyi gezen fesli iki kişi, <em>“Adına sergi demişler ama burada kavun karpuz yok”</em> diye konuşuyor; bu diyalog Ramiz Gökçe’nin alaycı bakışını ortaya koyuyor. İlk serginin 1873 yılında Şeker Ahmet Paşa’nın eserleriyle düzenlendiğini hatırlatan Ahu Antmen, 1900’lü yıllarda İstanbul Salon Sergileri yapıldığını, 1916 yılından itibaren Galatasaray sergileri düzenlendiğini ve muhtemelen Ramiz Gökçe’nin oradaki ortamı gözlemlediğini söylüyor.</p>
<p>Sergideki 165 eserin tümü Sakıp Sabancı koleksiyonuna ait değil. Seyhun Binzet Kartpostal Koleksiyonu, İstanbul Üniversitesi Feyhaman Duran Kültür ve Sanat Evi Koleksiyonu, Nedret Kuran Koleksiyonu ile Aksoy ve Merey aile koleksiyonlarından uzun süreli ödünç eserler de sergide yer alıyor. Nitekim Ahu Antmen, <em>“Sergi kalıcı olmasına rağmen çok dinamik; zira bazı eserler çeşitli koleksiyonerlerden, kurumlardan süreli olarak ödünç alındı. Süreli ödünçler almaya devam edeceğiz”</em> diyor. <em>“Bu katı, zaman zaman başka koleksiyonları da misafir edeceğimiz bir alan olarak tasarladık”</em> diye devam ediyor.</p>
<p><strong>OSMAN HAMDİ İLE VİLDAN GİZER YAN YANA</strong></p>
<p>Kalıcı serginin özelliği şu: Farklı kuşaklardan sanatçıları aynı sergi içinde bir araya getirerek Türk resminin gelişim çizgisini gözler önüne seriyor. 19. yüzyıl Osmanlı resminin önde gelen isimleri arasında <strong>Osman Hamdi Bey</strong>, <strong>Şeker Ahmed Paşa</strong>, <strong>Süleyman Seyyid</strong>, <strong>Halil Paşa</strong>, <strong>Hüseyin Zekai Paşa</strong> ve <strong>Hoca Ali Rıza</strong> yer alırken; 20. yüzyılın başında yeni bir sanat ortamının oluşmasına katkı sağlayan <strong>İbrahim Çallı</strong>, <strong>Hikmet Onat</strong>, <strong>Avni Lifij</strong>, <strong>Nazmi Ziya Güran</strong> ve <strong>Mihri Müşfik</strong> sergide dikkat çeken isimler arasında.</p>
<p>Modern Türk resmini temsil eden <strong>Fikret Mualla</strong>, <strong>Hale Asaf</strong>, <strong>Nurullah Berk</strong>, <strong>Nuri İyem</strong>, <strong>Selim Turan </strong>ve <strong>Eren Eyüboğlu</strong> gibi sanatçıları da görebilirsiniz.</p>
<p>‘Nü Odası’ diye adlandırılan bölümde, henüz çıplak modellerle çalışılmadığı yıllarda yurt dışında eğitim olanağı bulan ressamların canlı modellerden yaptığı nü resimler yer alıyor.<br />Kadın ağırlıklı ilk nü resimler 1920’li yıllarda başlıyor.<br />Çıplak çizen ilk kadın ressam Celile Hikmet, eserlerini 1922 yılında Galatasaray Sergileri’nde gösterme fırsatı buluyor. Bu arada kadın sanatçılar akademi açıldığında okulda eğitim alma şansına sahip değiller. Ancak evde resim dersi alabiliyorlar.</p>
<p>Yukarıda adı geçen Vildan Gizer, evde Akademi’nin yağlı boya hocası <strong>Salvatore Valeri</strong>’den ders alıyor ve portre çalışmalarına odaklanıyor.<br />Osmanbey semtine adını veren Matbaacı Osman Bey’in torunu olan Vildan Gizer’in günümüze ancak 17 eseri ulaşabilmiş. Kalıcı sergideki iki portresi, Osman Hamdi gibi usta bir ressamın portreleriyle yan yana. Ahu Antmen, <em>“Vildan Gizer’in ne kadar yetenekli olduğunu göstermek için Osman Hamdi’nin yanına yerleştirdik”</em> diyor.</p>
<p><strong>KOLEKSİYON MÜZE FİKRİYLE OLUŞMUŞ</strong></p>
<p>Antmen’e göre, 1970’li yıllarda oluşmaya başlayan Sakıp Sabancı Koleksiyonu, Türk resim tarihi içinde çok özel bir yere sahip eserler barındırıyor.</p>
<p>“Uzun bir süreçte oluşan koleksiyon son derece rafine diyebilirim. Bizim modernleşme hikâyemizi resimler üzerinden anlatmamıza olanak tanıyan bir koleksiyon” diyen Antmen, “Bana kalırsa bu resimler bir müze çatısı altına girmeli gibi bir fikirle, bilinçli ve hayalle oluşturulmuş” diye ekliyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/ssmde-degisim-ruzgari-78326</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/2/6/1280x720/ssmde-degisim-ruzgari-1777553377.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Sakıp Sabancı’nın 1970’lerden itibaren oluşturmaya başladığı koleksiyon artık kalıcı olarak sergileniyor. II. Abdülhamit’in başmabeyincilerinden Osman Bey’in torunu, ilk kadın ressamlardan Vildan Gizer’in eserleri ilk kez sergileniyor. Sakıp Sabancı Müzesi Resim Koleksiyonu sergisi, Gizer’in yanı sıra Mihri Müşfik, Hale Asaf, Celile Hikmet, Belkıs Mustafa, Sabiha Bozcalı gibi kadın ressamları görünür kılıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bir-dunyadir-sahne-78324</guid>
            <pubDate>Fri, 01 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bir dünyadır sahne</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Tiyatroyla kurduğunuz ilk bağdan bugüne sahne sizin için yalnızca bir gösteri alanı mı, yoksa hayatı yeniden inşa ettiğiniz bir yer mi?</strong></p>
<p>Tiyatro sahnesi benim için bir gösteri alanı olmanın ötesinde anlamlar taşır. Hepimiz için böyledir ve böyle olmalıdır kanımca.  Bir dünyadır sahne. O dünyayı doğru ve yanlışlarıyla, güzellikleri çirkinlikleriyle, çelişkileri ve çatışmalarıyla paylaşan derin bir tartışma alandır tiyatro sahnesi.</p>
<p><strong>Bir oyunu izlerken veya üzerine düşünürken; Dikmen Gürün’ün ‘olmazsa olmaz’ dediği o estetik ölçüt, o ilk kıvılcım nedir?</strong></p>
<p>Tabii ki izlediğiniz bir eserin sanatsal ölçüleri önemlidir. Nasıl bir sahne dili kullanılıyor ve bu dil algıları nasıl tetikliyor? Bir oyunun duygu ve düşünce dünyamızda açtığı kapılar ve de zihinlerimizde çakacak ilk kıvılcımlar o eserin sanatsal boyutlarıyla bağlantılıdır.  </p>
<p><strong>Klasik tiyatro eğitiminden modern performans sanatlarına uzanan o ince çizgide, bugünün disiplinlerarası yaklaşımını ve dijitalleşen sahneyi nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p>Tiyatro sürekli bir sorgulama süreci içindedir. Sistemi, toplumu, bireyi sorgular. <strong>Shakespeare’</strong>in dünyasında, onun güçlü metinlerinde örneğin, insan karakterinin kuytu köşelerinde filizlenen düşünce yoğunluğu ile yüzleşiriz. Teknoloji ve tüketim kültürünün hızlı tırmanışı paralelinde etkinlik kazanıyor dijital tiyatro. Sanki bana biraz uzak bir yaklaşım… Değerli hocam <strong>Prof. Dr. Melahat Özgü</strong>’nün yıllar önce belirttiği gibi; insanlar tiyatro adına, tiyatronun gelişebilmesi için kuşaktan kuşağa çok emek vermişler. Bugün de devam ediyor bu uğraş. Bu açıdan bakınca, sonuçta; tiyatro klasikten dijitale bir yaratıcılık, bir bilgilenme, aydınlanma, sorgulama, düşünme ve eleştiri süreci olarak hayatlarımızda yerini alıyor…</p>
<p><strong>Türk tiyatrosunun yerelden evrensele uzanan yolculuğunda geçmişten bugüne gördüğünüz en belirgin değişim nedir?</strong></p>
<p>Elbette ki Cumhuriyet’le birlikte tiyatronun her alanında, sanatçısından yazarına önemli aşamalar kaydedilmiştir. <strong>Muhsin Ertuğrul</strong>’un ‘<em>Benden Sonra Tufan Olmasın’</em> kitabı, <strong>Vasfi Rıza Zobu</strong>’nun anıları, <strong>Refik Ahmet Sevengil</strong>’in Tanzimat Tiyatrosu’ndan başlayarak dört cilt halinde yayımlanmış olan tiyatromuzun tarihini inceleyen çalışmaları, <strong>Prof. Dr. Sevda Şener</strong>’in, <strong>Prof. Dr. Metin And</strong>’ın ve <strong>Prof. Dr. Özdemir Nutku</strong>’nun bu alandaki araştırmaları tiyatromuzun ‘yerelden evrensele’ yolculuğunda önemli kaynaklardır. </p>
<p>Tiyatronun işlevi Cumhuriyet’in ilk yıllarında toplumun sanat beğenisini yüceltmek dolayısıyla onun zihnine ve ruhuna hitap etmek yükümlülüğü çevresinde yoğunlaşmıştır diyebiliriz.  İzleyen yıllarda bu sanat dalının toplum gerçeklerine ve sorunlarına eğildiğini görürüz…</p>
<p><strong>Geçmişe özlem hayatın her alanında olduğu gibi sahne sanatlarında da var mı sizce?</strong></p>
<p>Büyük bir özlemle anarım, zaman zaman geçmişte izlediğim oyunları, sanatçıları ve de şimdi yok olup gitmiş sahneleri. Eskiye saygı ve sevginin ötesinde buruk bir duygudur yaşadığım...  Bir tiyatro arşivimiz yok maalesef. Bu, bir ülkenin sanat kültürü bağlamında ne kadar büyük bir eksiktir. Genç kuşakların bu kültürü özümsemesi bağlamında… Yazar ve dramaturg <strong>Esen Çamurdan</strong> tarafından birkaç yıl önce tamamen kişisel çabalarıyla kurulan Türkiye Tiyatro Vakfı  (TTV) bu alanda önemli bir açığı kapatacaktır diye umuyorum. Çünkü vakfın amacı bir Tiyatro Müzesi kurmak ve bir arşiv oluşturmak.</p>
<p><strong>Türkiye’de tiyatro eleştirmenliğinin duayen isimlerinden biri olarak; sizce eleştirinin “yapıcı ve dönüştürücü” rolünün bugünün dünyasında hala karşılığı var mı?</strong></p>
<p>Eleştirinin dün olduğu gibi bugün de yapıcı ve dönüştürücü bir gücü olduğuna inanıyorum. Daha doğrusu, öyle olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü tiyatro ve eleştiri kültürel altyapıyı besleyen, dolayısıyla toplumu oluşturan bireylerin algılama düzeylerini belli bir çizginin ötesine çeken bilimsel bir bütündür.</p>
<p><strong>İçinde bulunduğumuz bu karmaşık çağda, sahne sanatlarının toplumsal yaraları sarma veya farkındalık yaratma konusundaki misyonu sizce hala korunuyor mu?</strong></p>
<p>Evet, bence özellikle de içinde bulunduğumuz bu kaotik çağda sahne sanatlarının farkındalık yaratma konusunda böyle bir gücü var. Ya da asırlardır var olan bu gücünü koruyor… Dün, <strong>Aristophanes, </strong>“<em>Söz insan düşüncesinin kanadıdır</em>” demiş. <strong>Seneca,</strong> “<em>Kaypak kanaatleri değişince insanlar kendi seçtikleri liderlerin seçilmiş olmalarına şaşırır</em>” derken sanki bugünlere seslenmiş. <strong>Ephraim Lessing,</strong> “i<em>drak yeteneği</em>” kavramının özgür düşünce ile bağlarını irdelemiş. Günümüzde ise, <strong>Edward Bond, </strong>vefat ettiği 2024 yılına kadar yazdığı yazılarında ve oyunlarında, tiyatronun insan aklını uyandırdığından ve ona sorgulama yetisi kazandırdığından söz etmiş. Evet, tiyatro insanla, yaşamla birebir hesaplaşan ve de dünden bugüne sorgulayarak gelmiş, bugünden yarınlara sorgulayarak giden ve gidecek olan bir sanat.</p>
<p><strong>Akademik birikimin sürekliliğinden bahsederken; bugünün genç akademisyenlerine ve tiyatro kuramcılarına bırakmak istediğiniz en temel öğreti nedir?</strong></p>
<p>Alanlarında parlak genç akademisyenler ve öğrencilerle her zaman düşünce alışverişinde bulunur, tartışır, konuşurum. Bir zevktir bu benim için. Çünkü onlar benden olduğu kadar, ben de onlardan öğrenirim bu süreçte…</p>
<p><strong>Kadir Has Üniversitesi tarafından da ‘Emeritus Profesör’ unvanı aldınız…</strong></p>
<p>Kadir Has Üniversitesi’nin bana tevdi ettiği “Emeritus Profesör” unvanı büyük bir onur. Çok mutlu oldum.</p>
<p>Bu nedenle de, bir kez daha üniversitemiz Mütevelli Heyeti’ne, Rektörümüz <strong>Prof. Dr. Ayşe Başar</strong>, Dekanımız <strong>Prof. Dr. Banu Manav</strong> ve Tiyatro Bölüm Başkanı <strong>Doç. Dr. Zeynep Günsur Yüceil</strong>, <strong>Dr. Öğretim Üyesi Özlem Hemiş</strong>’e teşekkür ederim…</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69f34cc1c84a5-1777552577.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><strong>Bu taçlandırmanın ardından; masanızda bizi bekleyen yeni yazılar, kitaplar veya projeler var mı? Okurlarınızı ve öğrencilerinizi yakın zamanda neler heyecanlandıracak?</strong></p>
<p>Bu değerli unvanı almadan çok kısa bir süre önce, 4 yılı aşkın bir süre ve de zevkle üzerinde uğraştığım ‘<em>Bir Dönem Üstünden Türk Tiyatrosunu Eleştirilerle Okumak’</em> adlı kitabım çıktı. Kitap 1950-1980 yıllarına odaklanıyor. Çünkü ülkenin siyasal tarihinde önemli kırılmaların yaşandığı bir dönem bu. 1950’ler çok partili seçim sistemine geçtiğimiz yıllar. Ama 1960 darbesi, 1971 muhtırası, 1980 darbesi her anlamda bir şiddet sarmalı içine itiyor ülkeyi… Tabii ki 1961 Anayasası ile özel tiyatrolar pıtrak gibi açıyorlar ve tiyatro dünyamıza farklı bir boyut katıyorlar… Öte yandan, her zaman var olan ama 1970’lerle tavan yapan baskı ve sansür özel ve ödenekli tiyatroları etkiliyor… Evet, hak, hukuk, adalet kavramlarının tiyatro sahnelerinde, eleştirilerde sorgulandığı bir süreç söz konusu...  Kitapta bu yaşananları eleştirileriler üzerinden paylaşmaya çalıştım okurla. Aynı zamanda sert kırılmaların, şiddetin kısa ve uzun vadeli etkilerini irdeleme yoluna gittim. Yoğun bir emek gerektirdi birincil kaynaklardan yol almak ama sanıyorum ki geleceğe önemli bir belge olarak nitelendirdiğim  ‘<em>Bir Dönem Üstünden Türk Tiyatrosunu Eleştirilerle Okumak</em>’ adlı kitabımda yapmak istediğimi yapabildim.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bir-dunyadir-sahne-78324</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/2/4/1280x720/bir-dunyadir-sahne-1777552607.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Türk tiyatrosuna yön veren, uluslararası tiyatro köprülerinin mimarı Prof. Dr. Dikmen Gürün, Kadir Has Üniversitesi tarafından ‘Emeritus Profesör’ unvanına layık görüldü. Bu anlamlı ödülün ardından bir araya geldiğimiz Gürün ile tiyatronun dününü, bugününü ve sahnenin hiç bitmeyen sorgulama gücünü konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
