<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/paranin-dogdugu-topraklarda-yolculuk-79850</guid>
            <pubDate>Sun, 31 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Paranın doğduğu topraklarda yolculuk</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><span style="color: #e03e2d;"><em><strong>ŞERİF YENEN</strong></em></span></p>
<p>Bir önceki yazıda Friglerin izini Gordion’dan Frig Vadisi’ne sürmüştük. Bu hafta Demir Çağı Anadolu’sunun Batı Anadolu’daki önemli halkasına, Lidyalılara bakıyoruz. Urartular dağlık Doğu Anadolu’da suyu ve kaleleriyle, Frigler Orta Anadolu’da kayaya oydukları anıtları ve Ana Tanrıça kültüyle öne çıkmıştı. Lidyalılar ise zenginlik, ticaret, maden ve para kavramlarıyla tarihte ayrı bir yer tutar.</p>
<p>Lidya ülkesi bugünkü Manisa, Salihli, Alaşehir, Kula ve Uşak çevresini içine alan geniş bir iç Batı Anadolu coğrafyasında şekillendi. Denize kıyısı olmayan bir kara krallığıydı; ama Ege dünyasıyla sürekli temas halindeydi. Gücünü verimli topraklardan, ormanlardan, madenlerden ve yollar üzerindeki stratejik konumundan aldı. Sardeis yakınlarından geçen Paktolos Çayı’nda bulunan altın-gümüş alaşımı elektron, Lidya zenginliğinin en çok anılan kaynağıydı. Tarihte ilk altın ve gümüş sikkeleri basanların Lidyalılar olduğu kabul edilir. Bu bilgi bile, bu rotayı Anadolu tarihinin en özel duraklarından biri haline getirmeye yeter.</p>
<p><strong>SARDEIS’İ ANLAMANIN </strong><strong>ANAHTARI ZENGİNLİKTİR </strong></p>
<p>Bu yolculuğa başlamak için en uygun nokta İzmir’dir. İzmir’den Salihli yakınlarındaki Sardeis’e araçla yaklaşık bir buçuk saatte ulaşılır. Sardeis, Lidya Krallığı’nın başkentiydi. Bugün ören yerinde dolaşırken farklı dönemlerin izleri üst üste gelir: Lidya, Pers, Helenistik, Roma, Bizans…</p>
<p>Sardeis’i anlamanın anahtarı zenginliktir. Kral Alyattes döneminde elektron sikkeler basılmış, Kral Kroisos döneminde altın ve gümüş ayrı ayrı sikke haline getirilmiştir. Kroisos’un Doğu dünyasında “Karun” adıyla anılması ve “Karun kadar zengin” deyiminin yaşamaya devam etmesi boşuna değildir.</p>
<p>Ören yerinde Artemis Tapınağı mutlaka görülmeli. Antik dünyanın büyük tapınaklarından biridir. Gymnasion ve sinagog bölümü ise Roma döneminde Sardeis’in hâlâ ne kadar canlı ve zengin bir kent olduğunu gösterir. Sardeis aynı zamanda Hıristiyanlık tarihinde Yedi Vahiy Kilisesi’nden biriyle de ilişkilidir. Burada gezerken tek bir uygarlığa değil, yüzyıllar boyunca önemini korumuş bir Anadolu kentine bakarsınız.</p>
<p><strong>KRALLARIN SESSİZ </strong><strong>MEZARLARI </strong></p>
<p>Sardeis’ten sonra Bintepeler’e gitmek gerekir. Marmara Gölü ile Gediz Irmağı arasında uzanan bu alan, Lidya kraliyet mezarlığıdır. Burada yüzlerce tümülüs bulunur. Bintepeler’in en büyüğü Kral Alyattes’e ait olduğu düşünülen tümülüstür. Herodotos bu mezarı antik dünyanın en görkemli yapılarından biri olarak anlatır. Bugün bu alana bakarken ilk anda sakin bir ova görürsünüz. Ama neye baktığınızı bilirseniz manzara değişir; bütün ova kralların, soyluların ve zengin Lidyalıların sessiz mezarlığına dönüşür.</p>
<p>Lidya tümülüsleri Frig geleneğiyle akrabadır ama kendi karakterini oluşturur. Friglerde ahşap mezar odaları öne çıkarken, Lidya mezarlarında taş işçiliği ve ana kayaya oyulmuş odalar daha belirgindir. Mezarlarda takılar, aynalar, içki ve yemek kapları bulunur; silahlara rastlanmaması da dikkat çekicidir.</p>
<p><strong>‘KARDEŞ SEVGİSİ’NDEN </strong><strong>YANIK ÜLKEYE</strong></p>
<p>Sardeis’ten sonra ana hattı doğuya çevirdiğinizde Kula’ya ulaşırsınız. Alaşehir ise bu rotaya güneydoğu yönünde kısa bir sapmayla eklenebilir; antik Philadelpheia kimliği ve Yedi Vahiy Kilisesi bağlantısı nedeniyle bu küçük sapmayı hak eder. Alaşehir’in antik adı Philadelpheia’dır. Kent, Pergamon Kralı II. Attalos tarafından MÖ 189’da kardeşi II. Eumenes’e ithafen kurulmuştur. II. Attalos’un kardeşine duyduğu sevgi ve bağlılık nedeniyle kente “kardeş sevgisi kenti” anlamına gelen Philadelpheia adı verilmiştir.</p>
<p>Alaşehir’den sonra Kula’ya doğru ilerlemek gerekir. Kula, Lidya rotasının en karakterli duraklarından biridir. Volkanik arazi yapısı nedeniyle “yanık ülke” olarak bilinir; siyah lav alanları, cüruf tepeleri ve bazalt dokular, bölgeye Anadolu’da pek alışık olmadığımız bir görünüm verir.</p>
<p>Kula’nın asıl güzelliği ise eski kent dokusunda ortaya çıkar. Dar sokakları, cumbalı evleri, ahşap işçiliği, taş duvarları ve avlulu konutlarıyla Kula, Batı Anadolu’nun iyi korunmuş Osmanlı yerleşimlerinden biridir. Burada yürürken gündelik hayatın izlerini takip edersiniz. Evlerin cepheleri, sokakların ölçeği ve yavaş akan zaman duygusu, Kula’yı rotanın en sıcak duraklarından biri yapar.</p>
<p>Kula çevresi, UNESCO Küresel Jeoparkı kapsamındaki Kula-Salihli Jeoparkı ile de önem taşır. Volkanik arazi, lav akıntıları ve peri bacalarını andıran oluşumlar, bölgenin jeolojik geçmişini görünür kılar. Yol üzerindeki Taşyaran Kanyonu da mutlaka görülmeli. Su ve zamanın kayayı nasıl şekillendirdiğini gösteren etkileyici bir doğal oluşumdur. Kanyonda kısa bir yürüyüş bile bu rotanın ritmini değiştirir.</p>
<p>Kula’da leblebi, güveç, hamur işleri ve yerel ev yemekleri de rotanın lezzet tarafını güçlendirir. Bu nedenle Kula’yı yalnızca geçilecek bir yer gibi değil, yürüyerek ve tadına bakarak gezilecek bir Anadolu kasabası olarak düşünmek gerekir.</p>
<p><strong>KARUN HAZİNELERİ’NİN </strong><strong>İZİNDE YOLCULUK</strong></p>
<p>Bu rotanın en önemli duraklarından biri Uşak Müzesi’dir. Lidya uygarlığını anlamak isteyenlerin burada mutlaka zaman geçirmesi gerekir. Müzenin en önemli bölümü, halk arasında Karun Hazineleri olarak bilinen Lidya eserleridir.</p>
<p>Bu eserler 1960’larda kaçak kazılarla çıkarılmış, yurt dışına kaçırılmış ve uzun bir hukuk mücadelesinden sonra Türkiye’ye iade edilmiştir. Altın ve gümüş eserler, takılar, kaplar ve mezar armağanları Lidya seçkinlerinin zenginliğini gözler önüne serer. Sardeis’te paranın doğuşunu düşündükten sonra Uşak Müzesi’nde bu zenginliğin maddi dünyasını görmek rotayı tamamlar.</p>
<p><strong>KANYONLARIN ÜSTÜNDE </strong><strong>BİR ANTİK ŞEHİR</strong></p>
<p>Uşak’a gelmişken Blaundos Antik Kenti’ni de programa eklemek gerekir. Kent, Ulubey Kanyonu çevresindeki yüksek bir plato üzerine kurulmuştur. Strabon burayı Lydia ile Phrygia sınırına yakın bir kent olarak anlatır. Bugün görülen kalıntıların çoğu Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine aittir; ama coğrafyanın kendisi çok daha eski bir sınır ve geçiş hissi verir.</p>
<p>Blaundos’un anıtsal kapısı, ana caddesi, tapınak kalıntıları ve kaya mezarları etkileyicidir. Özellikle nekropol alanı, yani mezarlık bölgesi, kentin geçmişteki önemini hissettirir. Kentin asıl gücü ise manzarasındadır. Derin kanyonlara bakan yüksek bir noktada yürürken Anadolu’nun sertliğini ve güzelliğini aynı anda görürsünüz.</p>
<p>Ulubey Kanyonu da bu deneyimin doğal tamamlayıcısıdır. Türkiye’nin en etkileyici kanyon sistemlerinden biridir. Blaundos ile birlikte düşünüldüğünde Uşak, Lidya rotasına beklenmedik bir doğa ve manzara boyutu kazandırır.</p>
<p><strong>NEDEN ŞİMDİ GİTMELİ?</strong></p>
<p>Lidya rotası, Anadolu’yu kronolojik bir bütün olarak okumak isteyenler için çok güçlü bir durak. Urartular dağlarda suyu yönetmiş, Frigler kayalara inanç kapıları açmıştı. Lidyalılar ise ticaret, maden ve para üzerinden bambaşka bir dünya kurdu.</p>
<p>Sardeis’te paranın doğuşunu, Bintepeler’de kralların sessizliğini, Uşak Müzesi’nde Karun Hazineleri’ni, Blaundos’ta kanyonların üzerindeki antik kenti görürsünüz.</p>
<p>Bu rota bize şunu hatırlatır: Anadolu’da uygarlık tapınaklar, kaleler ve saraylarla sınırlı değildir; ticaretle, yollarla, madenlerle ve gündelik hayatı dönüştüren buluşlarla da kurulur.</p>
<p><strong>Bu rotada…</strong></p>
<ul>
<li>Sardeis Antik Kenti<br />• Artemis Tapınağı<br />• Bintepeler<br />• Alaşehir / Philadelphia<br />• Kula ve Taşyaran Kanyonu<br />• Uşak Müzesi<br />• Karun Hazineleri<br />• Blaundos Antik Kenti<br />• Ulubey Kanyonu</li>
</ul>
<p><strong>PRATİK BİLGİ</strong></p>
<p><strong>Nasıl gidilir?</strong><br />İzmir başlangıç için en rahat noktadır. İzmir’den Sardeis’e araçla yaklaşık 1,5 saatte ulaşılır. Rota araçla çok daha verimli gezilir.</p>
<p><strong>Rota</strong></p>
<ol>
<li>gün: İzmir – Sardeis – Bintepeler – Alaşehir</li>
<li>gün: Kula – Taşyaran Kanyonu – Uşak</li>
<li>gün: Uşak Müzesi – Blaundos – Ulubey Kanyonu</li>
</ol>
<p><strong>Süre</strong><br />2–3 gün.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/paranin-dogdugu-topraklarda-yolculuk-79850</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/5/0/1280x720/paranin-dogdugu-topraklarda-yolculuk-1779433052.jpeg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Anadolu’nun kadim yollarında bu kez rotayı Lidyalılara çeviriyoruz. Paranın doğduğu şehirlerden volkanik “yanık ülke”ye, kralların sessiz mezarlarından kanyonların kıyısındaki antik kentlere uzanan bu yolculuk; zenginliğin, ticaretin ve zamanın izini sürüyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/yasamin-icinde-kendini-arayanlara-79846</guid>
            <pubDate>Sat, 30 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Yaşamın içinde kendini arayanlara…</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Kurumsal hayatın temposu içinde çoğu zaman başarıya, yetişmeye ve ayakta kalmaya odaklanıyoruz. Fakat insan bazen en yoğun anında bile kendine şu soruyu sormadan edemiyor: “Ben gerçekten ne hissediyorum?” Hayat Finans Kurumsal İletişim ve Müşteri Deneyimi Direktörü Gülhan Cantürk’ün ilk kitabı ‘<em>Kendine Can Olmak, Beyaz Yakanın Uyanışı’</em>, tam da bu sorunun izini sürüyor. Kişisel gelişim raflarında sıkça karşılaşılan “hızlı dönüşüm” vaatlerinden uzak duran kitap, okuru daha sessiz ama daha derin bir yüzleşmeye çağırıyor.</p>
<p>“Dönüştüm ve oldum” demek yerine hâlâ yolun içinde olduğunu söyleyen Cantürk ile insanın kendine yaklaşma cesaretini, farkındalığın gerçekten neyi değiştirdiğini ve içsel dönüşümün gündelik hayatın tam ortasında nasıl mümkün olabildiğini konuştuk.</p>
<p><strong>‘Kendine Can Olmak…’ Kitabın ismiyle başlamak isterim. “Kendine can olmak” ifadesiyle tam olarak neyi kastediyorsunuz? Bu sizce bir farkındalık hâli mi yoksa somut bir dönüşüm mü? </strong></p>
<p>“Kendine can olmak” ifadesi, dışarıdan gelecek bir kurtarıcı aramak yerine, aranan şifanın ve kaynağın aslında kişinin kendi içinde olduğunu fark etmesidir. Kitapta bu kavramı, kişinin kendi zihinin hapishanesinden kurtulup özgürleşmesi olarak ele alıyorum. Bu özgürleşme; artık ihtiyacımıza cevap vermeyen eski öğrenilmiş değerlerden, duygu ve davranış kalıplarından sıyrılmak demek.</p>
<p>Burada kritik bir ayrım var: Sadece ‘bilmenin’ yetmediği, asıl dönüşümün ‘anlamaktan idrake geçişle’ mümkün olacağından bahsediyorum. Anlamak sadece zihne hitap ederken, idrak tüm benliği içine alır ve hayatın şifresini çözerek yaşamı tarifsiz bir lezzete dönüştürür. Gerçek dönüşüm, dışarıyı değiştirmeye çalışmakla değil, içeriyi görmeye cesaret etmekle ve kişinin kendi zorlanmalarının çağrısına icabet etmesiyle gerçekleşir. Ancak dönüşüm konuşulurken yanlış anlaşılmaması için şunu büyük bir açıklıkla söylemek gerekir. Bu bir yolculuk; “dönüştüm, oldu, bitti” gibi bir yerden anlatmıyorum. Demeye çalıştığım: “Bu yolculuğun içindeyim, merakla kendimi izliyorum…” </p>
<p><strong>Bu kitabı yazmaya sizi iten o kırılma anı neydi? Ne zaman karar verdiniz bir kitap yazmaya, ne kadar sürdü bu yazma süreci? </strong></p>
<p>Benim için en temel kırılma anı, hayatı derinlemesine sorgulamaya başladığım döneme denk geliyor. Sağlıkla ilgili yaşadığım bazı zorluklar zihnimde sürekli soru işareti yaratıyordu. O dönemde yaptığım bir Nijerya seyahatinde, bir ev ziyareti sırasında tanıştığım bir kadının dinginliği beni çok etkiledi. Yaşam koşullarını kıyasladığımda, o dinginliğin kaynağını anlamak istedim.</p>
<p>Aslında Gestalt sebebiyle yazarak çalıştığım için bir sürü konuyu hali hazırda not ediyordum ancak kitap yazma fikri 3 yıl önce arkadaşlarımın teşvikleriyle hayata geçti diyebilirim.</p>
<p><strong>“Beyaz yakanın uyanışı” ifadeniz dikkat çekici. Sizce modern iş hayatında insanı kendinden uzaklaştıran en temel mekanizma ne?</strong></p>
<p>Aslına bakarsanız modern iş hayatı ya da özel yaşam diye bir ayrım olmadan insanı kendinden uzaklaştıran en önemli konu, hayatının merkezine insanın kendini değil de başka şeyleri alıyor olması diyebilirim. Temel problem, “Benim gerçekten neye ihtiyacım var?”   sorusunu soramamak… İnsan kendi ile temas etmediği sürece, kendine yaklaşması pek mümkün olmuyor.</p>
<p><strong><em>Aynayı kendine </em></strong><strong><em>çevirmek</em></strong></p>
<p><strong>Aslında hepimizin dönem dönem ‘değişm’ istediği zamanlar var. Kimi zaman çok yoğun kimi zaman daha hafif, içten içe hissettiğimiz bir duygu. Fakat çoğu zaman aynı döngülere geri dönüyoruz. Sizce bunun asıl nedeni ne? </strong></p>
<p>Hayatımızdaki zorlanmalar aslında kendi dönüşümümüze davettir ancak biz zorlanma yaşadığımız durumda bütün konsantrasyonumuzu karşı taraf üzerine yansıtırız. Biz o anda;</p>
<p>“Bu bana neden oluyor?”, “Bunu bana kim, neden yapmış olabilir?” gibi sorularla meşgul oluruz. Bir ihtimal de bütün enerjimizi karşı tarafı değiştirmek üzerine olur. Döngünün kırılmaya başlaması için, bizi tetikleyen şeye teşekkür etmeye, aynayı kendimize çevirmeye ve kendimizle çalışmaya ihtiyacımız var. Aksi takdirde o döngülerin içinden çıkmak pek mümkün olmuyor.</p>
<p><strong>Kitapta Gestalt yaklaşımı ile ‘tasavvuf’u bir araya getiriyorsunuz. Bu iki alan sizin için hangi noktada kesişiyor? </strong></p>
<p>Her iki disiplinin de ortak noktası çok net: Kendini bilmek… Her iki yol da hayatta karşılaşılan zorlukları, krizleri ve tekrarlayan döngüleri birer engel olarak değil, kişinin potansiyelini kazanması için birer ‘uyanış fırsatı’ ve ‘davetiye’ olarak görür.</p>
<p>Gestalt’ın “bütün, parçaların toplamından büyüktür” ilkesi, Sufizm’deki her şeyin “bir” olduğu ve ilahi bir düzen içinde birbirine bağlı olduğu inancıyla (tevhit bilinci) derin bir uyum sergiliyor.</p>
<p>Özetle, bu iki alan, bilmekten idrake geçme yolculuğunda birbirini tamamlayan iki rehber gibi; Gestalt zihinsel ve davranışsal kalıpları fark etmenizi sağlayan bir metodoloji sunarken, Tasavvuf bu farkındalığı kalbe indiren ve yaşamı tarif edilmez bir lezzete dönüştüren bir bilgelik katıyor.</p>
<p><strong>Günümüzde ‘farkındalık’ kavramı oldukça popüler. Sizce gerçekten dönüştürücü olan farkındalık aslında neyi farklı yapar? </strong></p>
<p>Popüler farkındalık genellikle dış dünyayı gözlemlemeye odaklansa da, asıl dönüşüm içeriyi görmeye cesaret etmekle başlar. Başkalarını suçlamak veya koşulları yargılamak yerine, yaşanan her zorlanmada “Aynayı kendine çevirmek” ve meselenin kendisiyle ilgili olan kısmını bulmak gerçek farkındalığın ayırt edici özelliği diyebilirim.</p>
<p><strong><em>Bilmek </em></strong><strong><em>yetmiyor </em></strong></p>
<p><strong>Kişisel gelişim kitapları çoğu zaman “iyi hissettiriyor ama değiştirmiyor” diye eleştiriliyor. Siz bu eleştiriyle ilgili ne düşünüyorsunuz? Ya da bu, insanların aydınlanma yaşarken dönüşümü başlatacak cesareti gösterememeleriyle mi ilgili sizce?</strong></p>
<p>Onlara hak veriyorum, çünkü sadece bilgiye erişmekle dönüşüm olmuyor. Ben de uzun yıllar bunu yaşadım. Herkesin yolculuğu biricik, o nedenle onları eleştirmekten çok kendi deneyimimden neleri farklı yaptığımı anlayabilirim. Gestalt’ın yaklaşımı sayesinde yazarak çalıştım ve özellikle feomolojik metodolojiyle pratik yaptım. Kitapta kendi yaşamımdan şeffaf örneklerle bunları anlatıyorum. Yaşamdaki zorlanmaları yok saymak yada ikame tatminlerle geçiştirmek sadece aynı döngüleri tekrar tekrar yaşamamıza sebep oluyor.</p>
<p><strong>İçsel dönüşüm anlatıları bazen bireyi, gerçek hayatın ekonomik ve sosyal baskılarından koparmakla eleştiriliyor. Siz bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz? </strong></p>
<p>Ben hayatın gerçekliğini şimdi farklı bir yerden görebiliyorum diye özetleyebilirim. Tam tersi yaşamın içinde kalarak kendimizle çalışmamızın mümkün olduğu hatta sürekli inziva halinde olan bir yaşamda kişinin kendisi ile temas etmesinin pek kolay olmayacağını söyleyebilirim.</p>
<p><strong>X kuşağının iş hayatına bakışı, işi sahiplenmesi ile Z kuşağının yaklaşımı çok farklı gibi geliyor bana. Sizce X ve önceki kuşaklar mı daha çok kendini bulacak bu kitapta? Yoksa herkes için bir öğreti var mı?</strong></p>
<p>Bu kitap bir kuşak kitabı olmamakla beraber, her jenerasyon içinde olduğu dinamikler sebebiyle yaşamda zorlanabilir. Belirleyici olan kuşak değil de niyetin samimiyeti bence. Kendi içine bakmaya cesaret eden herkesin bu kitapta bir şeyler bulacağına inanıyorum.</p>
<p><strong>Kendinize can olup, başkaları da kendine can olsun diye yazıya dökülmüş yolculuğunuzu okuyoruz kitapta. Farkındalık, değişim kitap öncesinde başlamış sizde. Ama yine de yazım sürecinde bu kitap sizi nasıl değiştirdi diye sormak isterim.</strong></p>
<p>Kitabı yazmaya başlamadan önce de kendimle ilgili yazarak çalışmak benim için önemli bir rutindi. Yazmaya karar verdikten sonra nasıl bir düzende yazmak istediğime karar verip yola koyuldum. Bu sürecin sonunu gelirken defalarca kitabı okuyup, gözüme takılan alanları kitaptan çıkardım, sürecin kendisi de beni dönüştürdü.</p>
<p>Bir şekilde kitapta yargı içinde olduğum alanları, üç senenin sonunda fark ettim. Yazmaya başladığım dönemlerde kendimle yeterince temas edemediğim için bazı konularda yargıda kalmışım. O bölümlerin ‘o andaki’ enerjiyi daha fazla barındırmadıklarını gördüm ve ve kitaptan çıkardım. Aslına bakarsanız kitabı daha uzun yazmıştım, sonra herkesin zamanının azlığını öngörüp kısaltma ihtiyacı duydum.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a0ffc46ac479-1779432518.png" alt="" width="500" height="777" /></p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/yasamin-icinde-kendini-arayanlara-79846</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/4/6/1280x720/yasamin-icinde-kendini-arayanlara-1779432420.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Gestalt yaklaşımını tasavvufun içsel bilgeliğiyle buluşturan Gülhan Cantürk, ‘Kendine Can Olmak, Beyaz Yakanın Uyanışı’ kitabında modern hayatın tekrar eden döngülerini, insanın kendiyle kurduğu bağı ve dönüşümün neden içeriden başladığını anlatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
