<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/mevsim-gecisleri-rehberi-87798</guid>
            <pubDate>Sun, 20 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Mevsim geçişleri rehberi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Eylül geldiğinde erkek gardırobunda küçük bir kafa karışıklığı başlar. Sabah evden çıkarken hafif bir serinlik vardır, öğle saatlerinde güneş hâlâ yazı hatırlatır, akşam ise omuzlara bir şey alma ihtiyacı doğar. Keten gömlekleri tamamen kaldırmak için erkendir ama kalın kabanları çıkarmak da fazlasıyla iddialıdır. Aslında mevsim geçişinin güzelliği tam burada saklıdır. Çünkü yılın başka hiçbir döneminde erkek gardırobunun farklı parçalarını bu kadar özgürce bir araya getirme şansımız olmaz.</p>
<p>2026 sonbaharında da bu geçiş fikri erkek modasının merkezinde. Hafif dış giyim, trikolar, rahat terzilik ve farklı dokuları üst üste kullanmak sezonun öne çıkan yaklaşımını oluşturuyor. Klasik erkek giyimi daha kişisel, daha rahat ve zengin dokularla yeniden yorumlanıyor. Dolayısıyla yeni sezona geçerken gardırobu tamamen değiştirmek yerine yaz parçalarını sonbaharın oyuncularıyla buluşturmak çok daha akıllıca.</p>
<p><strong>KATMANLARIN ZAMANI</strong></p>
<p>Mevsim geçişinin en önemli kelimesi kuşkusuz katman. Ancak burada sözünü ettiğimiz, kış aylarındaki gibi üst üste kalın parçalar giymek değil. Beyaz bir tişörtün üzerine açık bırakılmış gömlek, onun üzerine hafif bir süet ceket; polo yakanın üzerine ince bir trençkot ya da Oxford gömleğin üzerine merino triko... Sabah serinliğinde işe yarayan bu kombinler, hava ısındığında tek bir parçayı çıkararak güne devam etmenizi sağlıyor. Özellikle overshirt, Harrington ceket, barn jacket ve ince trençkot gibi hafif dış giyim parçaları bu dönemin kurtarıcıları. İşin sırrı, her katmanın tek başına da iyi görünmesi. Böylece hava gün içinde ne kadar değişirse değişsin, stiliniz bundan etkilenmiyor.</p>
<p><strong>TRİKOLAR DÖNÜYOR</strong></p>
<p>Yaz boyunca dolabın arkasında bekleyen trikoları yeniden öne alma zamanı. Fakat kalın boğazlı kazaklar için biraz daha bekleyebiliriz. İnce merino kazaklar, polo yakalı trikolar, fermuarlı modeller ve hafif hırkalar mevsim geçişi için çok daha kullanışlı. Özellikle polo yakalı triko, bu dönemin en güçlü jokerlerinden biri. Tek başına pantolonla giyildiğinde yeterince özenli, blazer altında ise ofise uygun bir görünüm sunuyor. Krem, tütün, bordo, koyu yeşil, lacivert ve gri gibi sonbahar tonları da gardırobun havasını değiştirmek için küçük ama etkili bir başlangıç. Trikoyu yalnızca bir ara katman olarak değil, bazı günlerde ceketin yerini alabilecek güçlü bir stil parçası olarak düşünün.</p>
<p><strong>PANTOLONLAR RAFA KALKMASIN</strong></p>
<p>Mevsim değişti diye gardırobun alt yarısını bir gecede yenilemeye gerek yok. Ekru pantolonlar, kaliteli chinolar ve açık renk denimler eylül boyunca kullanılmaya devam edebilir. Yapmanız gereken, üzerlerine sonbaharı çağrıştıran dokular eklemek. Örneğin yazın beyaz gömlek ve sandaletle kullandığınız ekru pantolonu şimdi kahverengi süet loafer, lacivert triko ve ince bir ceketle deneyin. Aynı pantolon bir anda mevsim değiştirmiş gibi görünecektir. Havalar biraz daha serinlediğinde ise flanel, yün karışımlı ve pileli pantolonlar devreye girebilir. Dar kesimler yerine daha rahat ve akışkan siluetler tercih etmek de görünümü güncel tutacaktır.</p>
<p><strong>SÜET VE DERİ SONBAHAR HABERCİSİ</strong></p>
<p>Bir kombinin mevsimini değiştirmenin en kolay yollarından biri dokudur. Süet bunun en güzel örneği. Taba veya koyu kahverengi süet bir ceket, yazdan kalan beyaz tişört ve jean kombinini saniyeler içinde sonbahara taşıyabilir. Aynı etkiyi süet loafer ya da deri bir çantayla daha küçük ölçekte yaratmak mümkün. Deri ceketlerde ise fazla detaylı modeller yerine temiz ve minimal çizgiler daha güncel bir görünüm sunuyor. Kahverengi deri bomberlar, süet overshirtler ve sade deri ceketler sezonun rahat terzilik anlayışıyla da kolayca buluşuyor. Burada amaç sert bir görünüm yaratmak değil, farklı dokularla sade bir kombine karakter kazandırmak.</p>
<p><strong>RENKLER KOYULAŞIYOR</strong></p>
<p>Mevsim geçişinde bir sabah uyanıp bütün açık renkleri siyahla değiştirmeye gerek yok. Tam tersine, yazın krem, beyaz ve açık mavilerini sonbaharın kahve, bordo, haki ve antrasit tonlarıyla karıştırmak çok daha sofistike görünüyor. Beyaz jean üzerine çikolata kahvesi triko, açık mavi gömlek üzerine haki ceket ya da krem pantolonla bordo polo düşünün. Özellikle kahverengi bu sezon erkek gardırobunun en kullanışlı renklerinden biri. Siyah kadar güçlü ancak daha sıcak bir karaktere sahip olması, onu mevsim geçişleri için ideal hâle getiriyor. Renk geçişini kademeli yapmak, yazlık parçaların kullanım ömrünü de uzatıyor.</p>
<p><strong>AYAKKABILARDA GEÇİŞ BAŞLIYOR</strong></p>
<p>Sandalet ve espadrilleri yavaş yavaş rafa kaldırırken botları hemen çıkarmak zorunda değilsiniz. Aradaki boşluğu loaferlar, süet ayakkabılar ve sade deri sneakerlar dolduruyor. Özellikle koyu kahverengi veya bordo loaferlar, hem yazdan kalan açık renk pantolonlarla hem de sezonun yünlü modelleriyle kolayca uyum sağlıyor. Çoraplar da yeniden görünür olmaya başlıyor. İnce ribanalı çorapları loaferlarla kullanmak küçük ama bilinçli bir sonbahar dokunuşu yaratabilir. Hava biraz daha soğuduğunda ise süet Chelsea botlar ve daha kalın tabanlı deri ayakkabılar devreye girebilir.</p>
<p><strong>SEZON YENİ, GARDIROB DEĞİL</strong></p>
<p>Mevsim geçişinde yapılabilecek en büyük hata, yeni sezon heyecanıyla dolabı baştan aşağı yenilemeye çalışmak. Önce elinizdekilere bakın. İyi bir jean, beyaz Oxford gömlek, birkaç kaliteli tişört, chino pantolon ve yazdan kalan hafif ceketler hâlâ işin büyük bölümünü yapabilir. Bunların yanına iyi bir triko, süet ya da hafif deri ceket ve doğru bir loafer eklemek çoğu zaman yeterlidir.</p>
<p>Çünkü iyi bir geçiş gardırobu, aslında iki mevsim arasında kurulmuş akıllı bir köprüdür. Sabah serinliğine, öğle güneşine ve akşam planlarına aynı anda cevap verebilmelidir. 2026 erkek modasının rahat terzilik anlayışı, kaliteli trikoları, hafif dış giyim parçaları ve zengin dokuları da tam olarak bunu kolaylaştırıyor. Mevsim değişirken stilin anahtarı daha fazla kıyafet almak değil, zaten sahip olduğunuz parçaları yeni bir gözle kombinlemek.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/mevsim-gecisleri-rehberi-87798</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/9/8/1280x720/mevsim-gecisleri-rehberi-1789714802.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yaz parçalarını hafif dış giyim, triko ve süetle buluşturan 2026 sonbaharı, erkek gardırobunda katmanlı, rahat ve zamansız bir geçiş öneriyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/mavi-gozlu-devin-romantikasi-87796</guid>
            <pubDate>Sun, 20 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Mavi Gözlü Dev’in romantikası</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>95’inci İzmir Enternasyonal Fuarı kapsamında, Kültürpark Atlas Pavyonu’nda açılan <em>‘Romantika: Bir Ömrün Seyrüseferi’</em> sergisi; <strong>Nâzım Hikmet</strong>’in çocukluk fotoğrafındaki üç tekerlekli bisikletten Moskova’daki çalışma odasına, oğluna gönderdiği kartpostallardan <strong>Ara Güler</strong>’in yeniden bulunan fotoğraflarına uzanan bir iz sürme çalışması. Folkart Gallery’nin hazırladığı ve Türkiye’de açılmış en kapsamlı Nâzım Hikmet sergisi olma özelliğini taşıyan proje; 2 bin 125 metrekarelik alanda, fuaye dâhil 15 salona yayılıyor. Türkiye’den ve yurt dışından yaklaşık 25 kişi, kurum, arşiv ve özel koleksiyonun katkısıyla hazırlanan sergide yüzlerce fotoğraf, elyazması ve belge, nadir kitaplar, kişisel eşyalar, resimler, heykeller ve görsel-işitsel materyaller bir arada. Sergi; Nâzım’ın çocukluğundan Moskova’ya, hapishane yıllarından aşklarına, dostluklarına, sürgününe ve memleket özlemine uzanan bir çizgide ilerliyor. Küratör <strong>M. Melih Güneş</strong>, Hafta okurları için Nâzım’ın çok yönlü dünyasını anlattı.</p>
<p><strong>Nâzım Hikmet’i ‘şair’ kimliğiyle birlikte sürgünleri, ilişkileri, üretimi ve döneminin siyasal-kültürel atmosferiyle ele almak serginin öyküsüne neler kattı?</strong></p>
<p>Nâzım Hikmet’in her bir yönüne dair koca sergiler, kitaplar hazırlanabilir. Her yönü çok kuvvetli. Ölene değin her zaman ‘komünistim’ demiş ve bu uğurda elinden geleni yapmış biri. Ben ona ‘ruhen komünist’ diyorum; karakteri, düşünce yapısı başka türlü olmasına fırsat vermezdi. İki dönüme sığdırmaya çalıştığımız bazı yaşanmışlıklarıyla bunu görünür ve anlaşılır kılmaya çalıştığımızı düşünüyorum. Sergideki her şey, Nâzım’ın Moskova’daki evinin eşiğinden adımımı ilk attığım günden beri kafama kurulup oturmuş şeylerdi. Fransa’dan, Moskova’dan, İstanbul’dan… Her birini İzmir’e taşıyıp halkıyla buluşmasını sağladık. Bu da SAYA Holding Kurumsal İlişkiler Direktörü <strong>Ünal Ersözlü</strong>’nün fikir babalığında ve <strong>Mesut Sancak</strong> yönetimindeki FOLKART’ın inancı, direnci, İzmir tutkusu sayesinde oldu. Mesut Bey’in açılış konuşmasında söylediği <em>“Bu bizim şehre karşı sorumluluğumuzdur, bir teveccüh değildir”</em> sözü önemlidir. Böylece yalnızca Türkiye ölçeğinde değil dünya ölçeğinde de bir yaratıcı için yapılmış farklı, geniş, müze niteliğinde ve Nâzım Hikmet kronolojisinde hakkıyla yerini bulacak bir proje gerçekleştirildi.</p>
<p><strong>‘Seyrüsefer’ kavramı Nâzım’ın hayatındaki yolculukları ve düşünsel dönüşümleri nasıl karşılıyor?</strong></p>
<p>Romantika, Nâzım’ın son ve otobiyografik romanı <em>‘Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’</em>e ilk düşündüğü isim. Öyle ki Rusça çevirisini <strong>Lev Starostov</strong> yaparken tek tek tüm çeviriyi kontrol ediyor ve ölümünün ardından Sovyetler Birliği’nde, 1964’te 100 bin tirajla kitap olarak yayımlanıyor. Fransa, Romanya, Macaristan gibi pek çok ülkede de bu isimle yayımlanıyor. Nâzım’ın bu romanını çok önemsiyorum ve beğeniyorum. Romanın sonlardaki <em>“Bütün bu düşündüklerim biliyorum, bütün bunlar romantika. Kaç yıldır ömrüm romantika. Kerim’inki de, daha tanımadığım, ama tanıyacak olduğum bir yığın insanınki de, Suphi’ninki de, Petrosyan’ınki de, Marusa’nın, Anuşka’nınki de romantika. Kim bilir belki çok eziyetli, belki de kanlı, ama dörtnala koşan atlının üstündeki Kızıl Çeteci’nin romantikası. Atlı nereye koşuyor? Çoğu kere ölüme. Ama yaşamak için, daha güzel, daha haklı, daha dolgun, daha derin yaşamak için”</em> satırları âdeta romanın yazılma sebeplerinden biri gibi. Ömrünün sonuna kadar bütün halkların kardeş olacağı günün geleceğine sarsılmaz bir inançla bağlı olan Nâzım bu tanımı hapislerde, sürgünlerde, hasretlikle geçen ömrüyle mayalayarak yeniden yarattı. Onun romantikası, dünyanın daha âdil, daha güzel olabileceğine inancın, hapishanede de, sürgünde de, ölüm tehdidi altında da eksilmeyen yaşama sevincinin romantikasıdır.</p>
<p><strong>BIN 700’DEN FAZLA NESNE</strong></p>
<p><strong>Kişisel eşyalar ve ilk kez görülecek olanlar da dahil sergilenen nesneleri biraz anlatır mısınız?</strong></p>
<p>Nesneler tek tek sayılamadı ama bin 700’den fazla olduğunu belirtti arkadaşlarım. Nâzım’ın çalışma odasının bire bir ölçekte inşasıyla daktilolarını, masa lambasını, radyosunu, perdelerini, penceresindeki Karagöz-Hacivat’larını, pijamasını, <strong>Vera</strong> ile birlikte giysilerini, el yazmalarını, mektuplarını, ona hediye edilmiş resimleri, Vera’nın ‘evin aziz hatırasını yaşatmak için’ Türkiye’ye ulaştırdığı resimleri, yaşamında yayımlanmış kitaplarını, <strong>Gürkan Us</strong>’un koleksiyonundan cezaevinde yaptığı ahşap kutular, mendiller, Halep’te bir fotoğraf stüdyosundaki üç tekerlekli bisikletin aynı dönem üretimlerini göreceğiz. Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’ndan bazı resimler, çocukluk pelerini, patiği, mama kaşığı, kasketi… Nâzım Hikmet’in oğluna ve karısı Vera’ya gönderdiği kartpostallar… Bu kartpostalları arkalı önlü okunacak şekilde tasarlayıp sergiliyoruz. Nâzım’ın kendi yaptığı resimler, imzalı kitaplar, fotoğraflar, afişler… Moskova’daki kabir taşı ile Moskova’daki evine giriş kemerinin replikaları. <strong>Sedat Girgin</strong>’in sergi için ürettiği <em>“Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar”</em> adlı 780x260cm ölçülerindeki eseri – ki bir başyapıt bence-. Bunlar ilk aklıma geliverenler. Ve elbette imzalı-imzasız 31 fotoğrafıyla Ara Güler... <strong>Lütfi Özkök</strong>’ün çektiği imzalı fotoğraflar….</p>
<p><strong>Ara Güler’in Nâzım’la kurduğu görsel ilişkinin, Nâzım’ın Türkiye’deki kültürel bellekteki yeri açısından nasıl bir önemi olduğunu düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Ara Güler, Nâzım’ın fotoğraflarını hapisten çıktıktan sonra çekiyor, 1950-51 olmalı. Negatiflerin çoğu hatta belki de hepsi orta format. Yaklaşık 25 yıl sonra bir Moskova ziyaretinde Nâzım’ın evine de gidiyor ve epey fotoğraf çekiyor. Vera’nın kurduğu masada Ara Güler’i ve <strong>Pars Tuğlacı</strong>’yı da görüyoruz. Ara Ağabey o seyahat sırasında <strong>Aram Haçaturyan</strong> ile <strong>Svetlana Uturgauri</strong>’nin de fotoğraflarını çekiyor. Çok yakın dostu <strong>Jak İhmalyan</strong>’ın fotoğraflarını da o seyahatte çekmiş olmalı. Şu saydığım isimler bile önemli bir panoramadır, insan manzaralarıdır. Ara Ağabey’in çektiği yakın plan Nâzım portrelerinde ben 48 yaşında bir yaratıcının yorgunluğunu ve çökkünlüğünü de görüyorum. Hapisane hayatının onca yaşama tutkusu olan bir insandaki izleri belki.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/mavi-gozlu-devin-romantikasi-87796</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/9/6/1280x720/mavi-gozlu-devin-romantikasi-1789714529.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Folkart Gallery, Türkiye’nin en kapsamlı Nâzım Hikmet sergisi olan ‘Romantika: Bir Ömrün Seyrüseferi’ni 95’inci İzmir Enternasyonal Fuarı kapsamında açtı. Küratör Melih Güneş “Onun romantikası, eksilmeyen yaşama sevincinin romantikasıdır” diyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/kurallari-degistiren-mekanik-boga-lamborghini-miura-87795</guid>
            <pubDate>Sun, 20 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> KURALLARI DEĞİŞTİREN MEKANİK BOĞA Lamborghini Miura</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>İlk olarak 1966 Cenevre Otomobil Fuarı’nda görücüye çıkan Miura, Lamborghini’nin ve otomobil tarihinin akışını değiştiren bir kavramdı. Sant’Agata Bolognese’nin henüz üçüncü modeli olan bu otomobil, yüksek performanslı bir yol aracının ne olabileceğini yeniden tanımladı. 2026’da Miura’nın 60., SV versiyonunun ise 55. yılını anarken kutlanan şey, geçmişin nostaljik bir yankısı değil; mühendislik cüretinin, estetik radikalizmin ve kültürel kalıcılığın hala canlı olan ortak mirası…</p>
<p><strong>Ferruccio Lamborghini</strong>, 350 GT ile elde ettiği teknik saygınlığa rağmen daha da sarsıcı bir otomobilin peşindeydi. Genç mühendisler <strong>Giampaolo Dallara</strong> ile <strong>Paolo Stanzani</strong> ve Yeni Zelandalı test sürücüsü <strong>Bob Wallace</strong>, mesai dışında neredeyse bir yeraltı projesi gibi çalışarak yarış dünyasından ilham alan bir prototip geliştirdiler. 1965 Torino Fuarı’nda sergilenen çıplak şasi, mat siyah gövdesi ve arka bölümde enine yerleştirilmiş V12 motoruyla daha o günden niyetleri göstermişti… Sadece 120 kg ağırlığındaki bu ince duvarlı çelik yapı, geleneksel GT anlayışına meydan okuyordu. <strong>Nuccio Bertone</strong>’nin <em>“bu muhteşem ayak için mükemmel ayakkabıyı yapacağım”</em> sözüyle simgeleşen işbirliği, <strong>Marcello Gandini</strong>’nin çizgileriyle Miura’nın siluetini ortaya çıkardı. Adı da tesadüfi değildi; <strong>Don Eduardo Miura</strong>’nın yetiştirdiği ünlü İspanyol boğalarından gelen Miura ismi, markanın bundan sonraki model adlandırma geleneğinin ilk halkası oldu.</p>
<p>Miura’nın kalbinde, 3.929 cc hacminde, 60 derece açılı, dört eksantrikli ve dört Weber karbüratörlü bir V12 yer alıyordu. Krank milinin saat yönünün tersine dönmesi gibi ayrıntılar, onun yalnızca güçlü değil, aynı zamanda karakterli bir mühendislik nesnesi olduğunu gösteriyordu. İlk evrede motor, şanzıman ve diferansiyel tek bir yağlama sistemi ve mahfaza etrafında birleşiyordu; bu kompakt ama karmaşık çözüm, sonradan yerini ayrı yağlama sistemine bıraktı. P400 350 HP ile 280 km/h’ye, P400 S 370 HP ile 6,4 saniyede 100 km/h’ye, son olarak da P400 SV ise 385 HP ve 388 Nm torkla 290 km/h’nin üzerine çıkıyordu. P400’ün 945 kg’lık hafifliği, S ve SV’de yerini artan konfor ve güce bıraktı; ancak her versiyon, dönemin ölçütlerini zorlayan bir sürüş safiyetini korudu. 1966-1973 arasında resmi kayıtlara göre 763 adet üretilen Miura, ilk teslimatını 29 Aralık 1966’da Milano’da yaptı; 1968’e gelindiğinde haftada neredeyse dört adet satılarak yüksek performanslı otomobil pazarında eşi görülmemiş bir talebe işaret etti.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aacddafb6c70-1789713839.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><strong>ÇİZGİLERDEKİ CESARET</strong></p>
<p>Tasarımı, hız ve kişilik arzusunun biçim kazanmış haliydi. Yalnızca 105 cm yüksekliğindeki gövde, gizli farların ‘kirpikleri’, kapı arkasındaki hava girişleri ve motor kapağındaki siyah lameller, Bertone’nin yarış otomobillerinden devşirdiği işlevsel çözümleri estetik bir dile dönüştürüyordu. Krom yerine siyah anodize parçaların tercih edilmesi, o güne kadar alışılmış lüks kodlarını tersine çevirecekti. Müşteriye sunulan Azzurro Mexico’dan Verde Miura’ya uzanan cesur renk paleti, markanın kişiselleştirmeyi çok erken bir dönemde DNA’sına yerleştirdiğini gösterdi. 1968’de Brüksel’de tanıtılan tek üretim Miura Roadster, Lamè Sky Blu gövdesi, beyaz derisi ve kırmızı halısıyla bu estetik radikalizmin en uç noktasıydı.</p>
<p> </p>
<p>1970’te <strong>Bob Wallace</strong>’ın yarış ilkeleriyle geliştirdiği Jota prototipinin yok olmasından sonra müşteri talebiyle doğan SVJ ise, yalnızca birkaç örnekle sınırlı kalan, Miura’nın en ekstrem yorumuydu; İran Şahı’nın koleksiyonundaki SVJ, bu nadir üretimin dört örneğinden biriydi.</p>
<p>Ve Miura’nın etkisi otomobil dünyasının sınırlarını da aşacaktı. 1969 yapımı The Italian Job’ın açılış sahnesi, <em>Rossano Brazzi</em>’nin kullandığı P400’ün V12 sesini <strong>Matt Monro</strong>’nun <em>‘On Days Like These’</em> şarkısıyla birleştirerek sinema tarihine geçti; Miura 43’ten fazla filmde rol aldı. Magazin kapaklarında bir yıldız, koleksiyonlarda bir tutku nesnesi oldu. <strong>Rod Stewart</strong>’tan<strong> Miles Davis</strong>’e, <strong>Peter Sellers</strong>’dan<strong> Elton John</strong>’a, <strong>Eddie Van Halen</strong>’dan<strong> Jay Kay</strong>’e uzanan sahipler listesi, hızlı ve kültürel bir imge olduğunu kanıtlıyordu. Hidrolik direksiyonun, elektronik yardımcıların ve yalıtım katmanlarının yokluğu, sürücüyü mekanik bir diyaloğa zorluyor; Miura’yı bir ulaşım aracı olmaktan çıkarıp bedenle ve duyularla kurulan bir ilişkiye dönüştürüyordu.</p>
<p>60 yıl sonra Miura’nın mirası, yalnızca Countach, Diablo, Murciélago, Aventador ve Revuelto çizgisinde değil, markanın DNA kodlarında da yaşıyor. 2006’da <strong>Walter De Silva</strong>’nın tasarladığı Miura Concept, retrodan kaçınarak orijinalin oranlarını çağdaş bir dille yeniden yorumladı; üretime geçmese de bir tasarım ‘what if’i olarak hafızalarda kaldı. 2026’da Museo Lamborghini’de açılan <em>‘Born Incomparable’</em> sergisi, 1965’teki çıplak şasiyi, bir P400 S’i, tek üretim Roadster’ı, SVJ’yi, Aventador LP 780-4 Ultimae Roadster Miura Omaggio’yu ve Miura Concept’i bir araya getirdi. <strong>Fabian Oefner</strong>’in ‘Disintegrating X – Miura’ adlı işi, 1972 model bir SV’nin restorasyonunu neredeyse iki yıl boyunca parça parça fotoğraflayarak otomobili havada asılı, hipergerçek bir anda yeniden kuruyor. Aynı yıl, astronot <strong>Paolo Nespoli</strong>’nin Miura SV’nin 55. yılı için çekilen filmde anlattığı deneyim, bu otomobilin yalnızca yol tutuşuyla değil, insanın sınır algısıyla kurduğu ilişkiyi de hatırlatıyor. Nespoli’nin uzayda geçirdiği 300 gün, 4g’yi aşan ivmeler ve 27.500 km/h’nin üzerindeki hızlar, Miura SV’de direksiyon başında yeniden gençleşme duygusuyla tuhaf şekilde paralel…</p>
<p>Lamborghini, bu çift yıl dönümünü sergi ve arşivlerle, yaşayan otomobillerle de kutluyor. <strong>Polo Storico</strong>’nun düzenlediği ‘Miura Giro’su, 20 takımı Piemonte’nin Langhe tepelerinden Ligurya kıyılarına, Toskana’dan Emilia-Romagna’ya taşıyarak 500 kilometreden fazla yol kat etti ve yolculuk Imola’daki Lamborghini Arena’da sona erdi. Revuelto Miura 60° Homage ise Ad Personam programıyla yalnızca 99 adet üretilecek; dokuz gövde rengi, Oro Elios veya Grigio Nimbus kaplamaları, ‘cannelloni’ desenli döşemeleri ve V12 hibrit gücüyle 1.015 HP’ye ulaşan bu seri, geçmişi elektrikli geleceğe bağlıyor. Fenomeno Roadster’ın 1968 Miura Roadster’a gönderme yapan çizgileri de aynı köprünün bir başka ayağı.</p>
<p>Miura’ya yaşlı diyemeyiz. Belki, olgun… 60. yılında halen bir ölçüt, SV’nin 55. yılında hala bir doruk noktası. 290 km/h’yi aşan hızı, 385 HP’lik V12’si veya 763 adetlik üretimiyle bir otomobilin kuralları çiğneyerek nasıl bir kültür nesnesine dönüşebileceğini göstermesi çok önemli…</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/kurallari-degistiren-mekanik-boga-lamborghini-miura-87795</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/9/5/1280x720/kurallari-degistiren-mekanik-boga-lamborghini-miura-1789713894.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Super Veloce’si 55, kendisi 60 yaşında… Dünyanın en güzel otomobili ‘Miura’, hâlâ Super Sport dünyasının en iddialısı… ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/antalyada-zamanin-izinde-87792</guid>
            <pubDate>Sun, 20 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Antalya’da zamanın izinde</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu hafta rotamızı Antalya merkez ve çok yakın çevresine çeviriyoruz. Phaselis’le Pamphylia eşiğine gelmiştik; şimdi artık antik Attaleia’ya, yani bugünkü Antalya’ya giriyoruz. Bu yazıda Antalya’yı büyük tatil kenti kimliğinin ötesinde, liman, sur, kapı, minare, mağara ve su coğrafyasıyla okuyacağız.</p>
<p>Attaleia, Pergamon Kralı II. Attalos tarafından İÖ 2. yüzyılda bir liman kenti olarak kurulmuş, adını kurucusundan almıştır. Kaleiçi sokaklarında, Hadrianus Kapısı’nda, Yivli Minare’de, Hıdırlık Kulesi’nde ve Karain Mağarası’nda kentin farklı zaman katmanları hâlâ görünürdür.</p>
<p>Bu rota tek güne sığar; ama erken başlamak gerekir. Sabah Karain Mağarası’na gidilir, öğleye doğru Kaleiçi’ne dönülür, öğleden sonra sur içi yürüyüşü yapılır, gün Aşağı Düden Şelalesi veya falezlerde tamamlanır. Antalya Müzesi normal koşullarda bu rotanın en önemli duraklarından biri olurdu; ancak şu anda kapalı olduğu için onu bu yazıda bir “eksik ama önemli durak” olarak anıyoruz.</p>
<p><strong>ANADOLU’NUN İNSANLIK HAFIZASI</strong></p>
<p>Güne Karain Mağarası’yla başlamak en doğrusu. Antalya’nın yaklaşık 30 kilometre kuzeybatısında, Yağca köyü yakınındaki Karain, Türkiye’nin iskân edilmiş en büyük mağarasıdır. Önündeki ovadan 150 metre, denizden yaklaşık 430-450 metre yükseklikte yer alır.</p>
<p>Karain’i özel yapan şey, Anadolu’da Paleolitik Çağ’ın bütün evrelerinin kesintisiz izlenebildiği tek mağara olmasıdır. Burası tek bir mağaradan çok, A’dan G’ye kadar adlandırılan gözlerden oluşan bir mağaralar ağı gibidir. Farklı dönemlerde ilk insanlar için barınma, konaklama ve yaşam alanı sağlamıştır.</p>
<p>Karain’de Homo erectus izlerinden Neandertal kalıntılarına, daha sonra Homo sapiens varlığına kadar çok uzun bir insanlık tarihi izlenir. Anadolu’da Neandertal insanına ait iskelet ve diş kalıntılarının bulunduğu tek mağara olması, Karain’i dünya ölçeğinde önemli kılar. Mağarada insan kalıntılarının yanında taş aletler, hayvan kemikleri, bitki izleri, polenler ve kömür kalıntıları da bulunmuştur.</p>
<p><strong>ATTALEİA’NİN SURLARI ARASINDA</strong></p>
<p>Karain’den sonra Antalya merkeze dönülür. Öğle yemeği Kaleiçi veya liman çevresinde planlanabilir. Ardından yürüyüşe Hadrianus Kapısı’yla başlamak iyi olur.</p>
<p>Kaleiçi, at nalı biçiminde, içten ve dıştan surlarla çevrili eski kent dokusudur. Surlar Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin ortak izlerini taşır. Bugün büyük bölümü yok olmuş olsa da, Kaleiçi’nin sokak yapısı, limana inen eğimleri, cumbalı evleri ve dar geçitleri eski Antalya’nın şehir karakterini hâlâ hissettirir.</p>
<p>Kaleiçi’ndeki kiremit çatılı geleneksel evler, Antalya’nın yaşam biçimini anlamak için önemlidir. Bu evler, kentin mimari tarihi kadar, Akdeniz iklimine uyarlanmış gündelik hayatı da anlatır. Koruma altına alınan Kaleiçi, bugün otel, pansiyon, restoran, dükkân ve konut işlevleriyle yaşamaya devam eder.</p>
<p><strong>ROMA’ADN SELÇUKLU’YA…</strong></p>
<p>Hadrianus Kapısı, İmparator Hadrianus’un İS 130’daki Antalya ziyaretinin anısına yaptırılmış üç kemerli mermer bir kapıdır. Korent başlıklı sütunları ve yanındaki kulelerle kentin Roma dünyasıyla bağını gösterir.</p>
<p>Kapıdan içeri girince Kaleiçi’nin katmanlı yapısı hemen hissedilir. Az ileride Kesik Minare yer alır. Bu yapı önce Roma tapınağı, ardından Bizans kilisesi, Selçuklu döneminde cami olarak kullanılmıştır. Tek bir yapıda inanç, iktidar ve şehir hafızasının nasıl değiştiğini görmek için çok iyi bir duraktır.</p>
<p>Hıdırlık Kulesi, Kaleiçi’nin denize bakan ucunda, falezlerin üzerinde yer alır. İS 2. yüzyıla tarihlenen yuvarlak planlı bu yapının anıtsal bir mezar olabileceği düşünülür. Buradan yat limanına ve Antalya Körfezi’ne bakmak, Attaleia’nın neden bir liman kenti olarak kurulduğunu anlamayı kolaylaştırır.</p>
<p>Antalya’nın simgelerinden Yivli Minare, Selçuklu döneminin kentteki en güçlü izidir. 13. yüzyıla tarihlenen bu yapı, Alaeddin Keykubad döneminin anıtsal mirasıdır. Tuğla gövdesini oluşturan sekiz yivli bölüm, minareye zarif ve kolay tanınan bir siluet verir. Antalya’nın ilk Türk yapılarından biri kabul edilmesi de onu özel kılar.</p>
<p>Yürüyüş yat limanında tamamlanabilir. Liman, Antalya’nın kuruluş nedenidir. Eski Attaleia’yı anlamak için Kaleiçi sokaklarından limana inmek gerekir. Kentin tarihi, denizle kurduğu ilişkiyle başlar.</p>
<p><strong>SUYUN FALEZLERDEN DENİZE DÜŞÜŞÜ</strong></p>
<p>Tek günlük programda iki Düden’i birden zorlamak yerine Aşağı Düden’e, yani Karpuzkaldıran Şelalesi’ne gitmek daha uygulanabilir olur. Lara yakınlarındaki bu şelale, şehir merkezine yaklaşık 8 kilometre uzaklıktadır. Düden Nehri’nin suyu burada yaklaşık 40 metre yüksekliğindeki falezlerden Akdeniz’e dökülür.</p>
<p>Aşağı Düden, Antalya’nın su ve falez coğrafyasını en çarpıcı biçimde gösterir. Günün sonunda burada durmak, Karain’in derin insanlık hafızasından Kaleiçi’nin kent tarihine, oradan da Akdeniz’e dökülen suya uzanan rotayı tamamlar.</p>
<p><strong>BU ROTAYI ÖZEL YAPAN NE?</strong></p>
<p>Bu rotayı özel yapan şey, Antalya’nın farklı zaman katmanlarını tek güne sığdırabilmesidir. Karain Mağarası’nda yüz binlerce yıl öncesine uzanan insanlık hafızasına bakarız. Kaleiçi’nde Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı izleri iç içedir. Aşağı Düden’de ise kültür katmanlarına doğal coğrafya eklenir.</p>
<p>Antalya Müzesi açık olduğunda bu hikâye arkeolojik eserlerle çok daha güçlü tamamlanır. Şimdilik müzenin kapalı olması, Antalya’nın kültür rotasında önemli bir eksikliktir.</p>
<p><strong>LEZZETLER</strong></p>
<ul>
<li>Antalya usulü piyaz<br />• Tahinli kabak tatlısı<br />• Turunç reçeli ve narenciye<br />• Serpme börek ve hibeş<br />• Balık ve deniz ürünleri<br />• Kaleiçi çevresinde Akdeniz mutfağı</li>
</ul>
<p><strong>ANTALYA MERKEZ VE KARAİN ROTASI</strong></p>
<ul>
<li><strong>Karain Mağarası: </strong>Paleolitik Çağ’dan insanlık hafızası<br />• <strong>Hadrianus Kapısı:</strong> Roma döneminin anıtsal girişi<br />• <strong>Kaleiçi:</strong> Antalya’nın sur içi eski kent dokusu<br />• <strong>Kesik Minare:</strong> Tapınaktan kiliseye, kiliseden camiye dönüşen yapı<br />• <strong>Hıdırlık Kulesi:</strong> Falezler üzerinde Roma dönemi anıtı<br />• <strong>Yivli Minare:</strong> Selçuklu Antalya’sının simgesi<br />• <strong>Yat Limanı:</strong> Attaleia’nın kuruluş nedeni<br />• <strong>Aşağı Düden:</strong> Falezlerden Akdeniz’e dökülen şelale</li>
</ul>
<p><strong>PRATİK BİLGİ</strong></p>
<p><strong>Rota<br /></strong><strong><em>Sabah:</em></strong> Karain Mağarası<br /><strong><em>Öğle:</em></strong> Kaleiçi veya liman çevresinde yemek<br /><strong><em>Öğleden sonra:</em></strong> Hadrianus Kapısı, Kaleiçi, Kesik Minare, Hıdırlık Kulesi, Yivli Minare, Yat Limanı.<br /><strong><em>Akşamüstü:</em></strong> Aşağı Düden Şelalesi</p>
<p><strong>Süre<br /></strong>Tek gün yeterlidir; ama erken başlamak gerekir. Antalya Müzesi yeniden açıldığında bu rota en az yarım gün uzatılmalıdır.</p>
<p><strong>Ne zaman gitmeli?<br /></strong>İlkbahar ve sonbahar en rahat dönemlerdir. Yazın sabah erken ve akşamüstü saatleri tercih edilmelidir.</p>
<p><strong>NEDEN ŞİMDİ GİTMELİ?</strong></p>
<p>Antalya merkez her mevsim gezilebilir; ama Kaleiçi yürüyüşü ve Karain gezisi için ilkbahar ve sonbahar daha rahattır. Yaz aylarında sıcak nedeniyle Karain sabah erken, Kaleiçi ise öğleden sonra gölge saatlerde gezilmelidir.</p>
<p>Bu rota bize şunu hatırlatır: Antalya yalnız deniz, güneş ve tatil kenti değildir. Bir Paleolitik mağaradan Roma kapısına, Selçuklu minaresinden falezlerden denize dökülen şelaleye uzanan çok katmanlı bir kültür coğrafyasıdır.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/antalyada-zamanin-izinde-87792</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/9/2/1280x720/antalyada-zamanin-izinde-1789713490.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Karain’in karanlığından Kaleiçi’nin taş sokaklarına, Roma’dan Selçuklu’ya uzanan izleri takip edip günü falezlerin üzerinden Akdeniz’e dökülen sularla tamamlıyoruz. Antalya’nın kartpostallara sığmayan yüzünü görmek için bir gün yetiyor; yeter ki yola erken çıkın… ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/sahne-benim-icin-eve-donmek-gibi-87790</guid>
            <pubDate>Sat, 19 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Sahne benim için eve dönmek gibi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Geçen aylarda yayımlanan ‘Yürekli Olmalıydık’ üzerinden biraz geriye dönersek, kaçırılmış ihtimaller, söylenmemiş sözler ve ‘keşke’ler sizin için nasıl bir hikâyeye dönüşüyor?</strong></p>
<p>Bazı şarkılar insanın hayatına sonradan değil, sanki hep oradaymış gibi dokunuyor. ‘Yürekli Olmalıydık’ da benim için biraz böyle. Söylenemeyen her sözün, yaşanamayan her ihtimalin bir ağırlığı var. Belki de şarkı, tam olarak o ‘keşke’lerin içinden doğdu.</p>
<p><strong>Gurur ile aşk arasındaki o ince çizgide genelde gururu seçenlerden misiniz, yoksa “ne olursa olsun söylenmeli” diyenlerden mi?</strong></p>
<p>Hayat bana gururun bazen insanı koruduğunu ama sevginin insanı iyileştirdiğini öğretti. Ben artık söylenecek güzel bir söz varsa, zamanında söylenmesinden yanayım. Çünkü bazı suskunlukların telafisi olmuyor.</p>
<p><strong>Bir şarkı veya albüm çıkarmadan önceki çalışma süreciniz nasıl ilerliyor? Kendinizi tamamen kapatıyor musunuz?</strong></p>
<p>Tamamen kapanmıyorum ama biraz içime dönüyorum. Şarkı yaparken insan önce kendi kalabalığından uzaklaşmalı. Dinliyorum, hissediyorum, bazen hiçbir şey yapmadan bekliyorum. Çünkü bazı şarkılar aranarak değil, bulunarak geliyor.</p>
<p><strong>Karadeniz müziğinden Flamenko’ya, oyunculuktan sunuculuğa uzanan kariyerinizde Öykü Gürman kendini en çok hangi kimliğiyle evinde hissediyor?</strong></p>
<p>Sanırım ikisi de... Çünkü sahnede de oyunculukta da tüm kimliklerim birbirine karışıyor. Oyuncu, şarkıcı, kadın, çocukluğum, bugünüm, gücüm, kendime yaklaşmam… Daha olgun bir yerden farkındalıkla bazı şeyleri deneyimlemek beni besliyor, tutkumu büyütüyor. Hepsi aynı anda nefes alıyor. Ama sahne benim için bir meslekten çok, eve dönmek gibi.</p>
<p><strong>Bir karakteri canlandırmakla bir şarkının hikâyesine bürünmek arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?</strong></p>
<p>İkisinde de önce kendinden biraz vazgeçip başka birinin duygusuna yer açıyorsun. Karakterin de şarkının da kalbine girmeden ona gerçeklik veremezsin. Belki bu yüzden oyunculuk müziğimi, müzik de oyunculuğumu besliyor.</p>
<p><strong>Sahneye çıktığınızda dinleyiciyle nasıl bir bağ kuruyorsunuz?</strong></p>
<p>Ben sahneye şarkı söylemeye değil, bir duyguyu paylaşmaya çıkıyorum. Bazen bir bakış, bir nefes, birlikte söylenen tek bir cümle yetiyor. Sahneyle seyirci arasında görünmeyen ama çok güçlü bir bağ var. Çok gerçek ve çok samimi.</p>
<p><strong>Yoğun tempo ve setler arasında dengenizi korumak için nasıl bir rutin izliyorsunuz? Size en iyi gelen, ruhunuzu dinlendiren şey nedir?</strong></p>
<p>Sessizlik… Bir de deniz. Gürültünün içinde çok şey öğreniyoruz ama insan kendini en çok sessizlikte duyuyor. Bazen hiçbir şey yapmadan oturmak bile ruhun kendine gelmesi için yeterli.</p>
<p><strong>Peki, sırada neler var? Önümüzdeki günler için heyecanlandığınız yeni projeleriniz var mı?</strong></p>
<p>Hem müzikte hem oyunculukta içime sinen, kalbimi heyecanlandıran işler var. Ben artık projeden çok, hikâyesine inanmayı önemsiyorum. Anı yaşamayı, akışta kalmayı, bulunduğum anlardan mutlu olmayı, huzurlu hissetmeyi çok daha fazla önemsiyorum. Çünkü insan inandığı ve güvende hissettiği bir hikâyenin içinde gerçekten var olabiliyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/sahne-benim-icin-eve-donmek-gibi-87790</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/9/0/1280x720/sahne-benim-icin-eve-donmek-gibi-1789713258.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Müzikten oyunculuğa uzanan yolculuğunda kendine yeni yollar açan Öykü Gürman, sahneyi neden “eve dönmek” olarak gördüğünü, hayatında değişen öncelikleri ve kalbini heyecanlandıran yeni projelerini anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/istanbulun-duygusu-parisin-kesinligi-87786</guid>
            <pubDate>Sat, 19 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> İstanbul’un duygusu Paris’in kesinliği</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Dice Kayek ile Beymen’i bir araya getiren bu iş birliği nasıl doğdu? Bu buluşmayı tam da şimdi gerçekleştirmek istemenizin özel bir nedeni var mı?</strong></p>
<p>Beymen ile uzun yıllardır, karşılıklı güvene ve ortak bir lüks anlayışına dayalı çok değerli bir ilişkimiz var. Dice Kayek’in Türkiye’deki yolculuğunda Beymen’in her zaman özel bir yeri oldu. Geçen yıl İstinyePark’ta gerçekleştirdiğimiz pop-up mağazanın gördüğü ilgiden ve müşterilerimizle kurduğumuz yakın ilişkiden çok mutlu olduk. Bu nedenle yeniden bir araya gelmek bizim için oldukça doğal bir adımdı.</p>
<p>Paris Saint-Germain-des-Prés’deki amiral gemisi mağazamızda uluslararası müşterilerimizi ağırlarken farklı şehirlerde daha seçkin, kişisel ve sınırlı süreli deneyimler yaratmayı da çok seviyoruz. İstanbul ise bizim için yalnızca bir pazar değil; köklerimizin, hafızamızın ve yaratıcılığımızın önemli bir parçası. 2026 sona ermeden yılın üçüncü pop-up projesini Beymen ile gerçekleştiriyoruz.</p>
<p><strong>İstinyePark’taki pop-up mağaza için hazırladığınız kapsül koleksiyonu Dice Kayek’in ana koleksiyonlarından ayıran temel fikir nedir?</strong></p>
<p>Bu seçkiyi ana koleksiyonumuzdan tamamen ayrı düşünmedik; aksine Sonbahar/Kış 2026 koleksiyonunun dünyasını Beymen müşterisi için daha kişisel ve özel bir bakışla yeniden yorumladık.</p>
<p><strong>Kapsül koleksiyonda Beymen’e ve İstanbul’a özgü hangi ayrıntılar, renkler ya da siluetler öne çıkıyor?</strong></p>
<p>Bu kapsül için İstanbul’u doğrudan bir motif ya da tema olarak ele almadık; bizim için İstanbul zaten tasarım dilimizin içinde var olan bir duygu. Bu seçkide daha çok Beymen müşterisinin zarif, şehirli ve kararlı duruşu öne çıktı. Sonbahar/Kış paletimizin derin tonlarını ve heykelsi siluetlerimizi, günlük hayatta kolaylıkla kullanılabilecek daha kişisel parçalara dönüştürdük.</p>
<p><strong>2026 Sonbahar/Kış koleksiyonunun çıkış noktası neydi? Koleksiyon hangi hikâyenin ya da duygunun izini sürüyor?</strong></p>
<p>Koleksiyonlarımızı tasarlarken hiçbir zaman tek bir çıkış noktasından hareket etmiyoruz. Bizim için tasarım süreci daha çok ‘l’air du temps’, yani zamanın ruhuyla ilgili. Yaşadığımız dönemden, çevremizde gördüklerimizden, sanattan, mimariden, şehirlerin enerjisinden ve gündelik hayatın ayrıntılarından besleniyoruz. Tüm bu etkiler, Dice Kayek’in DNA’sı korunarak koleksiyona yansıyor; koleksiyonun hikâyesi ise tasarım süreci ilerledikçe kendiliğinden ortaya çıkıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aacd9d8c5055-1789712856.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p>Sonbahar/Kış 2026 koleksiyonunda farklı dokular, belirgin hacimler ve güçlü siluetlerle günümüz kadınının hem feminen hem de kararlı duruşunu yansıtan çağdaş bir gardırop oluşturduk.</p>
<p><strong>Dice Kayek’in tasarım dilinde mimari formlar, heykelsi siluetler ve güçlü hacimler önemli bir yer tutuyor. Bu yaklaşım yeni koleksiyonda nasıl karşılık buluyor?</strong></p>
<p>Mimari yaklaşımımız bu koleksiyonda da güçlü biçimde sürüyor. Net kesimler, belirgin omuz hatları ve heykelsi hacimler bu sezon da tasarımlarımızın temelini oluşturuyor. Bu sezonun farkı, söz konusu formların daha akışkan kumaşlar ve katmanlı dokularla yumuşatılarak günümüz kadınının hareket özgürlüğüne daha fazla alan açması. Mimari disiplin aynı kalıyor ancak ifade biçimi daha rahat ve giyilebilir bir hâle evriliyor.</p>
<p><strong>Koleksiyonlarınızda İstanbul ile Paris arasında kurulan yaratıcı bir bağ hissediliyor. Bu iki şehir bugün tasarımlarınızı hangi yönlerden besliyor?</strong></p>
<p>İstanbul ve Paris, yaratıcı kimliğimizin birbirinden ayrılamayan iki parçası. İstanbul bize renkleri, karşıtlıkları, zanaatı ve çok katmanlı bir kültürel hafızayı veriyor. Paris ise ölçüyü, disiplini, terzilik geleneğini ve modernliğe bakışımızı şekillendiriyor.</p>
<p>Aslında tasarımlarımızda bu iki şehri doğrudan temsil etmeye çalışmıyoruz. Onlar zaten düşünme biçimimizin içinde yaşıyor. İstanbul’un duygusu ile Paris’in kesinliği bir araya geldiğinde Dice Kayek’in dili oluşuyor. Bizi en çok ilgilendiren, geçmişi tekrarlamak değil; bu mirası bugünün kadını için çağdaş ve evrensel bir ifadeye dönüştürmek.</p>
<p><strong>Modada sadeleşme ve zamansızlık eğilimi güçlenirken Dice Kayek’in dramatik ve güçlü siluetleri bu dönemin ruhuyla nasıl ilişki kuruyor?</strong></p>
<p>Bizim için sadelik, mutlaka hacimsizlik ya da görünmezlik anlamına gelmiyor. Çok güçlü bir siluet de son derece yalın olabilir. Önemli olan çizginin netliği, oranların doğruluğu ve gereksiz hiçbir ayrıntıya yer verilmemesi.</p>
<p>Dice Kayek’in dramatik tarafı, geçici bir etki yaratmak için değil, giysiye güçlü ve kalıcı bir kimlik kazandırmak için var. Zamansızlık da tam burada başlıyor. Bir parça yalnızca belirli bir sezonu temsil etmek yerine yıllar sonra hâlâ arzulanıyor ve farklı biçimlerde giyilebiliyorsa bizim için zamansızdır. Kadınların gardıroplarında uzun süre saklamak isteyecekleri, karakter sahibi parçalar yaratmaya çalışıyoruz.</p>
<p><strong>Günümüz kadınlarının giyim alışkanlıklarında sizce en belirgin değişim ne? Bu değişim tasarım sürecinizi etkiliyor mu?</strong></p>
<p>Kadınlar artık güzel görünmek ile rahat hareket etmek arasında seçim yapmak istemiyor. Bir giysinin farklı zamanlara ve ortamlara uyum sağlamasını, aynı zamanda kendilerine ait hissettirmesini bekliyorlar. Kuralların giderek azaldığı, kişisel üslubun daha önemli hâle geldiği bir dönemdeyiz.</p>
<p>Bu değişim tasarım sürecimizi elbette etkiliyor. Güçlü bir siluet oluştururken hareket özgürlüğünü, kumaşın hissini ve parçanın gerçek hayatta nasıl kullanılacağını da düşünüyoruz.</p>
<p><strong>Ayşe Ege ve Ece Ege olarak yaratıcı süreci nasıl paylaşıyorsunuz? Bir tasarım üzerinde görüş ayrılığı yaşadığınızda son kararı ne belirliyor?</strong></p>
<p>Uzun yıllardır birlikte çalıştığımız için çoğu zaman birbirimizin ne düşündüğünü konuşmadan da anlayabiliyoruz. Sürekli fikir alışverişinde bulunuyoruz. Görüş ayrılığı yaşadığımızda son kararı hiyerarşi değil, koleksiyonun bütünlüğü belirliyor. İkimiz için de en önemli şey, Dice Kayek’in DNA’sına en sadık çözümde buluşmak.</p>
<p><strong>Markanın arşivine dönüp baktığınızda bugün yeniden yorumlamak istediğiniz bir Dice Kayek tasarımı ya da dönemi var mı?</strong></p>
<p>Arşiv bizim için tamamlanmış ve geride bırakılmış bir geçmiş değil; sürekli yeniden konuşabildiğimiz, yaşayan bir hafıza. İlk beyaz gömlek koleksiyonumuzdan ‘İstanbul Contrast’a, couture çalışmalarımızdan farklı dönemlerde tasarladığımız mimari ceketlere kadar bugün hâlâ bize ilham veren pek çok parça var. Bu parçalara dönüp bakmak, markamızın kimliğini kaybetmeden nasıl evrilebileceğini bize hatırlatıyor.</p>
<p><strong>Bir pop-up mağaza, koleksiyonun yalnızca satışının değil, aynı zamanda hikâyesinin de kurulduğu geçici bir alan. İstinyePark’taki deneyimin ziyaretçide nasıl bir iz bırakmasını istiyorsunuz?</strong></p>
<p>Pop-up mağazaların geçici olmasını seviyoruz; çünkü bu durum karşılaşmayı daha özel ve unutulmaz kılıyor. Ziyaretçinin yalnızca ürünleri gördüğü bir satış alanı değil, kısa bir süreliğine Dice Kayek dünyasına adım attığı samimi ve özenle kurgulanmış bir deneyim yaratmak istiyoruz.</p>
<p><strong>Dice Kayek’in bundan sonraki döneminde yeni iş birlikleri, farklı tasarım alanları ya da uluslararası projeler gündemde mi?</strong></p>
<p>Dice Kayek’in dünyasını hiçbir zaman yalnızca hazır giyimle sınırlı görmedik. Sanat, mimari, zanaat ve farklı kültürel alanlarla kurduğumuz diyalog, markanın her zaman önemli bir parçası oldu. Bu nedenle uluslararası iş birlikleri, özel projeler ve farklı disiplinlerle kurulabilecek yaratıcı ilişkiler gündemimizde olmaya devam ediyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/istanbulun-duygusu-parisin-kesinligi-87786</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/8/6/1280x720/istanbulun-duygusu-parisin-kesinligi-1789712880.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Dice Kayek’in kurucuları Ayşe Ege ve Ece Ege, Beymen iş birliğiyle hazırladıkları kapsül koleksiyonu, markanın İstanbul ile Paris arasında şekillenen tasarım dilini ve günümüz kadını için yeniden yorumladıkları güçlü siluetleri anlatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
