<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/turkiyede-bahar-demek-temizlik-demek-10-kisiden-8i-bahara-temizlikle-giriyor-3-79903</guid>
            <pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Türkiye’de Bahar Demek Temizlik Demek:  10 kişiden 8’i Bahara Temizlikle Giriyor</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>ADVERTORİAL</p>
<p>Son yıllarda evin hayatımızdaki rolü belirgin şekilde değişti. Artık evler yalnızca yaşanılan alanlar değil; çalışılan, dinlenilen, sosyalleşilen ve yeniden dengelenilen çok katmanlı yaşam alanları olarak öne çıkıyor. Bu dönüşüm, gündelik alışkanlıkların ve ev içi rutinlerin de yeniden şekillendiğini gösteriyor.</p>
<p>12 ülkede 9.250 kişinin katılımıyla gerçekleştirilen Philips Home Report 2026 araştırması, ev yaşamına dair bu değişimi ve mevsimsel alışkanlıkları detaylı şekilde ortaya koyuyor. Türkiye genelini temsil eden örneklemle elde edilen bulgular, bahar temizliğinin Türkiye’de güçlü bir gelenek olarak varlığını sürdürdüğünü gösteriyor. Araştırmaya göre Türkiye’de her 10 kişiden 8’i bahar temizliği yapıyor.</p>
<p><strong>Bahar temizliği yaygın ama kapsamlı bir rutin</strong></p>
<p>Araştırma sonuçları, bahar temizliğinin Türkiye’de geniş kitleler tarafından benimsenen bir alışkanlık olduğunu gösteriyor. Katılımcıların %81’i her yıl bahar temizliği yaptığını belirtirken, %52’si bu rutini yılda birden fazla kez tekrarladığını ifade ediyor. Bu veriler, bahar temizliğinin dönemsel bir ihtiyaçtan öte, süreklilik kazanan bir ev içi rutin haline geldiğini ortaya koyuyor.</p>
<p><strong>Temizlik bir güne sığmıyor</strong></p>
<p>Bahar temizliği yalnızca yaygın değil, aynı zamanda zaman ve planlama gerektiren bir süreç olarak öne çıkıyor. Katılımcıların %47’si bu süreç için bir tam gün ayırdığını belirtirken, %29’u temizlik süresinin iki gün veya daha uzun sürdüğünü ifade ediyor. Ortalama sürenin 1,5 gün olması, bahar temizliğinin ev içinde kapsamlı bir hazırlık ve uygulama gerektirdiğini gösteriyor.</p>
<p><strong>Görünmeyen alanlar öncelik kazanıyor</strong></p>
<p>Araştırma, bahar temizliği sırasında kullanıcıların yalnızca görünen alanlarla sınırlı kalmadığını ortaya koyuyor. Katılımcıların %76’sı koltuk ve halı derin temizliği yaptığını belirtirken, %71’i dolap içlerini boşaltıp temizlediğini ifade ediyor. Cam ve perde temizliği %68 ile öne çıkarken, %64’lük bir kesim ulaşılması zor alanlara odaklandığını belirtiyor. Bu tablo, bahar temizliğinin “görünmeyeni de kapsayan” detaylı bir temizlik yaklaşımıyla ele alındığını gösteriyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a108dcf8c232-1779469775.jpg" alt="" width="500" height="667" /></p>
<p><strong>Temizlik, yenilenme ihtiyacıyla örtüşüyor</strong></p>
<p>Bahar temizliği yalnızca fiziksel bir ihtiyaç olarak değil, aynı zamanda duygusal bir yenilenme aracı olarak da öne çıkıyor. Katılımcıların %67’si temizlik sonrasında kendini daha hafiflemiş hissettiğini belirtirken, %61’i bu sürecin yeni bir başlangıç hissi yarattığını ifade ediyor. Bu sonuçlar, temizlik alışkanlıklarının psikolojik iyi oluşla da doğrudan ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.</p>
<p><strong>Daha az eforla daha kapsamlı temizlik beklentisi</strong></p>
<p>Araştırma bulguları, temizlik alışkanlıklarının dönüşürken beklentilerin de değiştiğini gösteriyor. Katılımcıların önemli bir bölümü temizlik süreçlerini zaman alıcı ve fiziksel olarak zorlayıcı bulduğunu ifade ederken, beklenti daha hızlı temizlikten ziyade daha az eforla daha etkili sonuçlar elde etmek yönünde şekilleniyor.</p>
<p>Bu noktada, süpürme ve silme gibi farklı temizlik ihtiyaçlarını bir arada karşılayan, ulaşılması zor alanlarda etkili sonuç sunan ve temizlik sürecini daha pratik hale getiren çözümler öne çıkıyor. Philips’in bu içgörüler doğrultusunda geliştirdiği yeni nesil temizlik teknolojileri, özellikle bahar temizliği gibi yoğun dönemlerde kullanıcıların iş yükünü hafifletmeye odaklanıyor.</p>
<p><strong>Teknolojiyle gelen pratik: Süpürme ve silme tek hamlede birleşiyor</strong></p>
<p>Araştırmanın ortaya koyduğu “çok fonksiyonlu ve zaman tasarrufu sağlayan cihazlara yönelim” içgörüsü, Philips’in zemin temizliğinde çığır açan Aqua serisiyle somut bir karşılık buluyor. Serinin amiral gemisi Philips Aqua Trio 9000, süpürme, silme ve sıvı çekme işlemlerini aynı anda gerçekleştirerek bahar temizliği gibi kapsamlı rutinleri devrimsel bir hızla kısaltıyor.</p>
<p>Temiz ve kirli suyu sürekli ayıran PowerCyclone Aqua teknolojisi ve temizlik sonrası sadece 4 dakikada devreye giren otomatik kendi kendini temizleme fonksiyonu, kullanıcıyı zahmetli bakım süreçlerinden kurtarıyor. Kablosuz özgürlüğü önceliğine alanlar için geliştirilen Philips Aqua Plus 8000 serisi ise tek bir hareketle hem süpürme hem silme yaparak günlük rutinleri hızlandırıyor. Zemin tipini otomatik algılayan PrecisionPower akıllı başlığı ve 80 dakikaya varan kesintisiz çalışma süresiyle Aqua serisi, Türkiye’deki kullanıcıların “minimum eforla maksimum hijyen” beklentisini tam anlamıyla karşılıyor.</p>
<p><strong>Yeni dönemde temizlik anlayışı değişiyor</strong></p>
<p>Araştırma sonuçları, Türkiye’de bahar temizliğinin güçlü bir kültürel alışkanlık olarak devam ettiğini gösterirken, bu alışkanlığın nasıl deneyimlendiğinin değiştiğine işaret ediyor. Temizlik artık yalnızca bir görev olarak değil; daha pratik, daha verimli ve daha sürdürülebilir hale getirilmesi beklenen bir yaşam rutini olarak yeniden tanımlanıyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/turkiyede-bahar-demek-temizlik-demek-10-kisiden-8i-bahara-temizlikle-giriyor-3-79903</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/0/3/1280x720/turkiyede-bahar-demek-temizlik-demek-10-kisiden-8i-bahara-temizlikle-giriyor-1779469560.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Türkiye’de her 10 kişiden 8’i bahar temizliği yapıyor; üstelik bu süreç çoğu zaman bir günü aşıyor. Versuni’nin Philips markasıyla yaptığı 2026 Ev Trendleri araştırması, bahar temizliğinin yalnızca bir alışkanlık değil, kapsamlı bir ev içi ritüel olduğunu ortaya koyuyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/benim-icin-isin-biraktigi-etki-onemli-79785</guid>
            <pubDate>Fri, 22 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Benim için işin bıraktığı etki önemli</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Türkiye’de yarım asrı aşkın süredir özel gereksinimli bireylerin eğitim ve rehabilitasyon süreçlerine destek veren bir dernek var: Zihinsel Yetersiz Çocukları Yetiştirme ve Koruma Vakfı (ZİÇEV). Bir çocuğun hayatına dokunmanın, bazen yalnızca bugünü değil, bütün geleceği nasıl değiştirdiğini gösteren çalışmaları da oldukça anlamlı...</p>
<p>Bugünlerde de Kurban Bayramı için hazırladığı yeni kampanyada dayanışmanın gerçek hayattaki karşılığına odaklanıyor. Ekranların beğenilen yüzü Arzum Onan’ın yer aldığı reklam filmi ile küçük gibi görünen bir desteğin bile bir çocuğun hayatında nasıl büyük bir dönüşüm yaratabileceğini hatırlatıyor, “Doğru destekle, sevgiyle ve eğitimle imkânsız değil” mesajını veriyor. Arzum Onan da bu projede yer alma nedenini tam olarak burada buluyor: Samimiyet, sürdürülebilir destek ve gerçekten bir ihtiyaca dokunabilmek... ZİÇEV’i yakından tanıdıkça en çok çocuklarla kurulan sevgi bağından etkilendiğini söyleyen Onan’la, dayanışmayı, özel gereksinimli bireylere yönelik toplumsal farkındalığı ve zamanla değişen “anlamlı iş” tanımını konuştuk.</p>
<p><strong>ZİÇEV’in bu kampanyasında yer alma teklifi aldığınızda sizi “evet” demeye götüren temel motivasyon ne oldu? </strong></p>
<p>ZİÇEV’in yarım asrı aşkın süredir büyük bir özveriyle sürdürdüğü çalışmaları yakından gördüğümde, bunun sadece bir sosyal sorumluluk projesi değil, gerçekten hayatlara temas eden çok güçlü bir dayanışma hareketi olduğunu hissettim. Vakfın beni en çok etkileyen yanı ise “yardım” odaklı değil, özel gereksinimli bireylerin yaşam hakkını, eğitim hakkını ve toplumsal hayatta eşit şekilde var olabilmesini merkeze alan yaklaşımı oldu. Özel gereksinimli çocukların eğitim süreçlerinde sevginin, sabrın ve devamlılığın ne kadar önemli olduğunu gördüğümde çok etkilendim. Bir çocuğun hayatındaki küçücük bir gelişimin bile aslında ne kadar büyük bir emeğin, inancın ve adanmışlığın sonucu olduğunu fark ediyorsunuz. ZİÇEV’in çocukların potansiyeline duyduğu inanç ve bunu sürdürülebilir eğitimle desteklemesi benim için çok kıymetliydi. Bir anne ve bir sanatçı olarak, sevginin ve doğru desteğin insan hayatında neleri dönüştürebileceğine her zaman inandım. Bu nedenle böyle anlamlı bir çalışmanın parçası olmayı ve üzerime düşen sorumluluğu büyük bir gönül bağıyla üstlenmeyi istedim.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong><em>Gerçekten </em></strong><strong><em>ihtiyaca </em></strong><strong><em>dokunmalı</em></strong></span></p>
<p><strong>Sosyal fayda odaklı projelerde yer alırken özellikle dikkat ettiğiniz kriterler var mı? Bir projeye “evet” demenizi sağlayan şey nedir? </strong></p>
<p>Benim için en önemli kriter samimiyet ve sürdürülebilirlik. Bir projenin sadece görünür olmak için değil, gerçekten bir ihtiyaca dokunmak için yapılması çok önemli. İnsanların hayatında gerçek bir karşılık yaratabiliyor mu, uzun vadeli bir etki bırakabiliyor mu, buna bakıyorum. Ayrıca kullanılan dil de benim için belirleyici. İnsanları ayrıştıran ya da dramatize eden değil; güçlendiren, umut veren ve dayanışmaya çağıran bir yaklaşım olması gerektiğine inanıyorum. Böyle projeler bana çok daha gerçek ve kıymetli geliyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a0ef805f0db7-1779365893.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Kampanyanın ana mesajı “Doğru destekle, sevgiyle ve eğitimle imkânsız değil.” Siz bu cümlenin en güçlü tarafını ne olarak görüyorsunuz? </strong></p>
<p>Bu cümlenin en güçlü tarafı bence umut duygusunu çok gerçek bir yerden kuruyor olması. Genellikle özel gereksinimli bireyler söz konusu olduğunda bazen toplumda bazı şeyler baştan “imkânsız” olarak görülebiliyor. Oysa doğru destek sağlandığında, sevgiyle yaklaşıldığında ve eğitim sürdürülebilir hâle geldiğinde çok büyük gelişimlerin mümkün olduğunu görebiliyorsunuz. Bu mesaj aslında sadece özel gereksinimli çocuklara değil, ailelere ve topluma da çok önemli bir bakış açısı sunuyor. İnsanlara “birlikte mümkün” duygusunu hatırlatıyor.  </p>
<p><strong>Özel gereksinimli çocukların eğitim ve rehabilitasyon süreçlerinde sürdürülebilir desteğin neden özellikle vurgulanması gerektiğini düşünüyorsunuz? </strong></p>
<p>Eğitim ve rehabilitasyon gibi destekler, kısa süreli değil; ciddi bir emek, sabır ve devamlılık gerektiriyor. Bazen dışarıdan küçük gibi görünen bir gelişim bile aylarca, hatta yıllarca süren emeğin sonucu olabiliyor. Eğer destek kesilirse, kazanılan o değerli yol geri alınabiliyor. Bu yüzden sürdürülebilir destek çok kıymetli. Eğitimde süreklilik sağlandığında hem çocukların gelişiminde hem de ailelerin hayatında da çok önemli değişimler yaşanabiliyor. Ailelerin kendilerini yalnız hissetmemesi, çocukların potansiyellerini ortaya koyabilmesi için bu desteğin devamlı olması gerekiyor.</p>
<p><strong>Bu kampanya sürecinde sizi duygusal olarak etkileyen bir an ya da gözlem oldu mu?  </strong></p>
<p>Çocuklarla birebir vakit geçirmek benim için çok etkileyiciydi. Özellikle bir şeyi başardıklarında öğretmenlerine bakışlarının ardındaki heyecanı, sevgiyi ve kurdukları o saf bağı görüp unutmak mümkün değil. Küçük bir başarının bile nasıl büyük bir mutluluğa dönüştüğünü görmek insanı çok derinden etkiliyor. Bir çocuğun kendine güvenerek attığı küçücük bir adımın bile aslında ne kadar büyük bir anlam taşıdığını orada hissediyorsunuz. O anlarda desteğin, ilginin ve sevginin ne kadar dönüştürücü olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.</p>
<p><strong>Kampanyada da geçen “İmkânsız değil” cümlesi sizin hayatınızda kişisel olarak da karşılık bulan bir ifade mi? </strong></p>
<p>Kesinlikle karşılık bulan bir ifade. Hepimizin hayatında “olmaz” denilen dönemler olabiliyor ama vazgeçmediğinizde, doğru insanlarla ve doğru destekle ilerlediğinizde birçok şey dönüşebiliyor. Hayatım boyunca karşılaştığım zorluklarda hep bu inanca tutundum. Heykel sanatına başladığımda da hayatın getirdiği dönemeçlerde de "imkânsız" denilen şeylerin aslında sadece daha fazla emek ve sabır istediğini gördüm. İnsan ruhu, doğru motivasyonla birleştiğinde mucizeler yaratabiliyor. Bu yüzden “İmkânsız değil” cümlesi bana çok gerçek geliyor.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong><em>Sevgiyle </em></strong><strong><em>imkansız </em></strong><strong><em>değil…</em></strong></span></p>
<p><strong>Yine ‘dayanışma’ kelimesi bu kampanyanın merkezinde. Sizin için dayanışmanın gerçek hayattaki karşılığı ne peki? </strong></p>
<p>Dayanışma benim için birinin hayatına gerçekten dokunabilmek demek. Bazen küçücük bir destek, bir anlayış ya da yalnız olmadığını hissettirmek bile insanlar için çok büyük bir güç yaratabiliyor. Özellikle böyle hassas konularda birlikte hareket etmenin çok kıymetli olduğuna inanıyorum. Çünkü değişim ancak ortak bir bilinçle mümkün olabiliyor. ZİÇEV çatısı altında gördüğüm aile, dayanışmanın en somut ve en güzel örneklerinden biri.</p>
<p><strong>Daha önce de sosyal sorumluluk içeren projelere sıcak baktığınızı ifade etmiştiniz. Yıllar içinde sizin için “anlamlı iş” tanımı nasıl değişti? </strong></p>
<p>Eskiden yapılan işin görünürlüğü belki daha çok konuşuluyordu ama bugün benim için bıraktığı etki çok daha önemli. İnsanların hayatında gerçek bir karşılığı olan, uzun vadede fayda yaratabilen işler bana artık çok daha anlamlı geliyor. Samimiyet, sürdürülebilir etki ve gerçekten bir ihtiyaca dokunabilmek benim için çok belirleyici hâle geldi. İnsan yıllar içinde neyin kalıcı olduğunu daha iyi anlıyor sanırım.</p>
<p><strong>Yıllar içinde ‘şöhretle’ ilişkiniz değişti ama toplumsal meselelerle kurduğunuz bağ sanki daha görünür hâle geldi. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz? </strong></p>
<p>Sanırım zamanla insan hayata başka bir yerden bakmaya başlıyor. Deneyimler arttıkça gerçekten neyin önemli olduğunu daha iyi anlıyorsunuz. Ben bugün görünür olmanın sadece ekranda olmakla ilgili olmadığını düşünüyorum. Eğer sahip olduğunuz görünürlüğü toplumsal fayda yaratabilecek işler için kullanabiliyorsanız, bunun çok daha anlamlı bir tarafı oluyor. Bir konuda farkındalık yaratmaya katkı sağlayabilmek benim için artık çok daha kıymetli.</p>
<p><strong>Eğer bu kampanyayı tek bir cümleyle insanlara anlatmanız gerekseydi, nasıl bir çağrı yapardınız? </strong></p>
<p>Bir çocuğun hayatına umut olmak bazen düşündüğümüzden çok daha küçük bir destekle başlıyor. Sevgiyle, eğitimle ve dayanışmayla gerçekten imkânsız değil.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/benim-icin-isin-biraktigi-etki-onemli-79785</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/8/5/1280x720/artik-benim-icin-isin-biraktigi-etki-onemli-1779365959.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Zihinsel engelli çocukların eğitim ve rehabilitasyon süreçlerine destek olmak için kamera karşısına geçen Arzum Onan ile bu özel kampanyada yer almasını sağlayan motivasyonu konuştuk: “İnsanların hayatında gerçek bir karşılığı olan işler bana artık çok daha anlamlı geliyor.” ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/roman-diye-basladim-o-kendini-oyun-olarak-yazdirdi-79783</guid>
            <pubDate>Fri, 22 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Roman diye başladım, o kendini oyun olarak yazdırdı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Yazarlık, bestecilik ve oyunculuk gibi farklı disiplinlerin kesişim kümesinde kendine özgü bir alan yaratan Alper Kul, bu çok katmanlı deneyimini yeni tek kişilik performansı “Çok Tatlı Bi Hikaye Ama Finalde Üzüyor Az Biraz" ile sahneye taşıyor. Başlangıçta bir roman fikriyle yola çıkan ancak şarkıların ve sahnenin dinamik yapısıyla evrilerek kendi formunu bulan oyun; izleyiciyi bir erkeğin iç dünyasına, ifade etmekte zorlandığı duygularına ve zihin akışındaki renkli imgelere ortak ediyor. Metninden yönetmenliğine, bestelerinden sahnelemesine kadar her ayrıntısı Kul’un imzasını taşıyan bu proje aynı zamanda Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı’nın (TÜRSAK) sinema kültürünü destekleme misyonuna katkı sağlamak amacıyla perdelerini açtı. Sanatın dayanışma gücüyle birleşen, Türk sinemasına omuz veren bu özel anlatıyı gelin ünlü oyuncudan dinleyelim.</p>
<p><strong>Sanatın her alanında üretiyorsunuz aslında… Farklı disiplinlerde edindiğiniz çok katmanlı deneyim, bugün sahnedeki Alper Kul’u nasıl dönüştürüyor?</strong></p>
<p>Bir hikaye anlatımını desteklemek açısından yorumlayabileceğim tüm disiplinlerden faydalanmaya çalışıyorum. Duygu anlatımı açısından her biri birbirini destekliyor, tamamlıyor. Sahnede işimi kolaylaştırıyorum diyebilirim.</p>
<p><strong>Bir söyleşinizde “Kitap yazarken içimi döküyorum” diyorsunuz. Sahnede binlerce kişiyle gülmek mi, yoksa kağıtla, kalemle baş başa kalıp iç dökmek mi sizi daha çok iyileştiriyor?</strong></p>
<p>Sahnedeki performans; sonucunu orada, o anda aldığın, yorumlayıp, etkileşime geçebildiğin bir terapi yöntemi gibi. Bunu çok seviyorum. İzleyici sana orada reaksiyon veriyor ya da vermiyor. Diyalog var. ‘Jungian’ bir yaklaşıma yakıştırdık diyelim bunu hadi… Çok severim! Yazarlığa da ‘Freudyen’ bir yaklaşım desek, sanki çok saçmalamış da olmayız gibi. Kendi kendine konuşa konuşa, dilden, kalemden akıtarak rahatlamaya çalıştığın bir yol gibi. İkisinin de tadı, deneyimi farklı. Ama özünde ikisinin de ortak kümesinde kendini ifade etme ihtiyacı var. Çabuk sonuç almak, sahnede olmak benim için daha cezbedici.</p>
<p><strong>Gelelim yeni heyecanınıza. ‘Çok Tatlı Bi Hikaye Ama Finalde Üzüyor Az Biraz’ hem bir tebessüm hem de bir merak uyandırıyor. Bu hikayeyi tek başınıza sahnede anlatma fikri nasıl doğdu?</strong></p>
<p>Hikayesi çok tatlı… Aklımda dolanıyordu uzun süredir. Hangi mecraya yakışır diye düşünürken; roman geliyor diye oturdum klavyenin başına, o kendini oyun olarak yazdırdı. Sanırım şarkılara ihtiyaç vardı. Ya besteleri yapıp, ilgili sahnelerde QR kodu okutarak izleyiciye spotify’dan dinletecektim ya da sahnede paylaşacaktım. İkinci yolu tercih ettim. Ayrıca ilgili konu anlatımlarında duygularıma denk düşen imgeleri (bir anlamda serbest çağrışan zihin akışımı) led ekranlara yansıtmak iyi bir fikir gibi tınladı. Bu yolu denedim.</p>
<p><strong>Şarkılar için, karakterin konuşamadığı yerlerdeki ‘çığlığı’ diyebiliriz öyleyse…</strong></p>
<p>Evet. “Şarkı söylerken sanki başka birinin duygularını ifade ediyorum gibi geliyor, o zaman utanmadan, sıkılmadan anlatabiliyorum kendimi” diye bir replik var hatta oyunda.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a0ef68464810-1779365508.jpg" alt="" width="500" height="700" /></p>
<p><strong>Metni yazan, yöneten ve sahneleyen isim sizsiniz. Bu ‘tek kişilik dev kadro’ hali bir özgürleşme alanı mı?</strong></p>
<p>Daha kolay oluyor diyebilirim. Metinde ya da yorumda eksik hissettiğim yerlere hızlı ve kolay çözümlerle müdahale edebiliyorum. Bir iddiadan değil bir ihtiyaçtan yalnızlaşıyorum. Yoksa her işin erbabıyla çalışmanın lüksünü, kalitesini deneyimlemiş, önemini bilen birisiyim.</p>
<p><strong>Türk sineması için sahnedesiniz bu sefer. Ne anlam ifade ediyor sizin için?</strong></p>
<p>Tebessüm ettirici bir rahatlığı var. Bir yerlere dokunmak, aidiyet duyduğun değerlere bir gram dahi fayda sağlayabilmek mutlu ediyor.</p>
<p><strong>TÜRSAK gibi vakıfların sanatın sürdürülebilirliği konusundaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? </strong></p>
<p>Kendi adıma her mecranın vakıfları, sendikaları çok kıymetli. Elimden geldiğince bir fayda üretmeye gayret ediyorum.</p>
<p><strong>Oyunda canlandırdığınız İsmail, duygularını ifade etmekte zorlanan bir karakter. Bu içe kapalılığı sahnede kurarken nelere yaslandınız? </strong></p>
<p>Dar bir alanda, oturduğum sandalyeden dahi kalkamadan hikayeler anlatıyorum. O sıkışık bedene tezat, anlattığım hikayelerle izleyiciyle birlikte ferah ferah evreni dolanıyoruz.</p>
<p><strong>‘Güldür Güldür Show’ gibi uzun soluklu bir komedi işinin ardından, duygusal yoğunluğu olan projeyle sahnedesiniz. Sizin için komediyle dramın bu iç içeliği, hayatın kendisine mi karşılık geliyor?</strong></p>
<p>Oyunun duygu yoğunluğu çok ağır değil aslında. Hatta tek kişilik bir komedi oyunu olarak nitelendirebiliriz. Sadece yaşadıklarına anlam veremeyen bir adamın şaşkınlığı var. O da tatlı bir empati duygusu oluşturuyor izleyicide sanırım.</p>
<p><strong>Bugüne kadar yer aldığınız onlarca senaryodan sonra, Alper Kul’un cebinde en çok iz bırakan karakter hangisi diye sorsak?</strong></p>
<p>Geçen sene çektiğimiz ‘Cam Sehpa’ var, enteresan bir iş oldu. Zannediyorum Ağustos, Eylül gibi Disney’de gösterime girecek. Güldür Güldür’den ‘Yalayut’ ve ‘Ilgaz’lı bir amca var. Değişik skeçlerde hep hayatımı kurtarmıştır, tatlı bir adam. Sonra, ‘Ölümlü Dünya’dan - Oktay var. O da bir başkadır... Bunlarla bir masa kurup sohbet etmek isterim.</p>
<p><strong>Peki, var mı yeni projeleriniz?</strong></p>
<p>Film yazmam gerekiyor, ona çalışıyorum bu aralar…</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a0ef69b9bd60-1779365531.jpg" alt="" width="500" height="712" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/roman-diye-basladim-o-kendini-oyun-olarak-yazdirdi-79783</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/8/3/1280x720/roman-diye-basladim-o-kendini-oyun-olarak-yazdirdi-1779365559.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Ekranların sevilen oyuncusu Alper Kul, sahnede tek kişilik dev kadroya dönüşerek izleyiciyi derin bir empati yolculuğuna çıkarıyor. “Çok Tatlı Bi Hikaye Ama Finalde Üzüyor Az Biraz” oyununu Kul’dan dinledik. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/gok-ile-zemin-arasinda-79780</guid>
            <pubDate>Fri, 22 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Gök ile zemin arasında…</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu yıl 15 Mayıs’ta kapılarını açan ve 21 Haziran tarihine kadar sürecek olan, <strong>Çelenk Bafra</strong> küratörlüğünde, ‘GÖKzemin’ temalı 7. Uluslararası Mardin Bienali ilk kez eski şehrin dışına çıkarak, Dara Antik Şehri’ne ve Kızıltepe’ye kadar uzanıyor. Deyrulzafaran Manastırı ilk kez kapısını kapsamlı bir sanat etkinliğine açıyor ve kadim duvarları sanatçı <strong>Vahap Avşar</strong>’ın Buhara’da eski ahşaplarla ürettiği iki kar leoparını bağrına basıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a0ef15b60023-1779364187.jpg" alt="" width="500" height="365" /></p>
<p><span style="background-color: #3598db;"><em>ÇELENK BAFRA</em></span></p>
<p>Türkiye’den ve 20 farklı ülkeden 42 sanatçı ve sanatçı grubunu bir araya getiren bienalin hedefi yerel bağlam ile uluslararası sanat pratikleri arasında ilişki kurmak. Nitekim bienalde yer alan pek çok yabancı sanatçı, Mardin’in benzersiz dokusunu göz önüne alarak yerel sanatçı ve zanaatçılarla işler üretmiş.</p>
<p>Mardin’e ayak basar basmaz ilk ziyaret Mezopotamya Ovası’na bakan Marangozlar Kahvesi, ardından bienal açılışının yapıldığı Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi ve hemen karşısındaki Kervansaray…</p>
<p>Marangozlar Kahvesi’nin terasında kahvemizi yudumlarken <strong>Mehtap Baydu</strong>’nun bir direkte bayrak gibi dalgalanan eserini gözden kaçırmak mümkün değil. Arter’de ‘Seni Sevmek Çok Zor Sergisi’ devam eden Bingöllü sanatçının eseri, bölge kadınlarının çatışmaları durdurmak için tarafların arasına başörtülerini atma geleneğine atıfta bulunuyor.</p>
<p>Kahvenin içinde Lahorlu sanatçı <strong>Hamra Abbas</strong>’ın ‘Eller’ ile <strong>Mehmet Ali Boran</strong>’ın ‘Sihirli Ev’ videolarını ve Ordulu sanatçı <strong>Aydın Alper</strong>’in Dara’daki sarnıç için özel ürettiği heykelin çizimini görebilirsiniz.</p>
<p>Kervansaray’da bizleri Yunanlı sanatçı <strong>Esmeralda Kosmatopoulos</strong>’un İranlı sufi şair <strong>Attâr</strong>’ın Mantıku’t-Tayr’ın (Kuşların Dili) eserinden yola çıkarak mekâna özgü ürettiği yedi kuşun kanatları karşılıyor. Papağana ait olan ilki, renkleriyle baş döndürücü.</p>
<p><strong>Ekin Kano</strong>’nun, Mardin ve çevresindeki Kınalı Keklik’i bakteriyel selülozla tasvir ettiği duvarla bütünleşen yerleştirmesi, <strong>Rozelin Akgün</strong>’ün yerel Midyat taşının öğütülmüş halinin lifli yüzeye uygulayarak yaptığı panolardan oluşan eseri Kervansaray’da yer alan eserler arasında.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em><strong>Rocha’nın egzotik bitkileri</strong></em></span></p>
<p>Sabancı Vakfı tarafından restore edilerek 2009 yılında açılan Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi, geçen yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredilmişti. Polonyalı-Roman sanatçı <strong>Malgorzata Mirga-Tas</strong>’ın büyük ölçekli kumaş baskılarının taş cephelerine asılı olduğu bu müzede, sizi ilk karşılayan Mardinli uçurtma sanatçısı <strong>Zahit Mungan’</strong>ın bu bölgede sıkça rastlanan devasa sarı bir akrep uçurtması.</p>
<p>Sarı rengin devamı olarak içeride yan yana dizilmiş güneşler <strong>Ahmet Doğu İpek</strong>’e ait. Sanatçının ‘Çok Uzaktan ve Hep’ isimli eseri, özel bir kağıda yağlı boya sürüp, yağın kağıda nüfuz etmesiyle ortaya çıkan bir nevi güneş takvimi. Pandemi sırasında 150 tane güneş yapmış Ahmet Doğu İpek.</p>
<p>Mardin doğumlu ancak Diyarbakır’da yaşayıp üreten, Loading Sanat Alanı’nın kurucularından <strong>Erkan Özgen</strong>’in Diyarbakır’da bir çöplükte, çöp toplayan kadınlarla çektiği 4 dakikalık video hayli çarpıcı. <em>“Atıkları sadece kadınlar değil erkekler de topluyor. Ancak kadın emeğini daha görünür kılmak istedim. Ayrıca videoda duyulan dengbej şarkılarının taşıyıcıları da kadınlar”</em> diyor.</p>
<p>Çöplükten, Mezopotamya florasında endemik bitkilerin peşine düşen Brezilyalı sanatçı <strong>Camila Rocha</strong>’nın ‘Israrın Bitkileri’ eserinde -tepeden uzanan- yarattığı egzotik atmosferine geçiyoruz. Folia Sergisi’nde Abdülmecid Efendi köşkünden sarkan dev eğreltiotu eseriyle dikkat çeken Camila Rocha, Mardin’de tatlı kıvrımlarla tavandan yere uzanan, renkli bitkilerini seyretmek için etrafa minderler serpiştirmiş.</p>
<p>Mardin Kızıltepeli genç sanatçı <strong>Hüseyin Aksoy</strong>’un müzede birbirinin devamı gibi duran üç işinin adı ‘Bir Uygarlık İnşası Üzerine.’ Hüseyin Aksoy sütunları, heykelleri, düz damlı evleri, labirentleriyle eski medeniyetlerin izlerini taşıyan işiyle ilgili <em>“Tamamen ütopik kentler kurguladım. Bugün bir uygarlık tahayyül edilirse nasıl edilebilir? Pek de insanın içinde yaşamadığı bir uygarlık tahayyülü gibi düşünebiliriz bunu”</em> diyor.</p>
<p><strong>Cansu Çakar</strong>’ın bienale özgü ürettiği spiral şeklindeki işi ‘Yeni Nadirlikler’ harika çizimleri peş peşe sıralıyor. Fenike Moru diye de bilinen, deniz salyangozlarından elde edilen mor renginin peşinden denizleri fetheden Fenikelilerin hikâyesi…</p>
<p><strong>Erinç Seymen</strong>, <strong>Jakup Ferri</strong>, Filistin’de ürettiği videolarıyla <strong>Khalil Rabah</strong>, Pakistanlı <strong>Hamra Abbas</strong> müzedeki diğer isimlerin bazıları.</p>
<p>Mardin’de ikinci günün ilk durağı sanata ilk kez kapılarını açan Süryani Ortodoks Deyrulzafaran Manastırı. Heybetli girişinin iki tarafındaki kadim taş duvarlara, Vahap Avşar’ın, Buhara Bienali için 200 yıllık ahşap malzemeyle yerel zanaatçılarla birlikte ürettiği iki ‘Kar Leoparı’ yerleştirilmiş. Avşar, Buhara Bienali sırasında sergilenen Kar Leoparlarının arı kolonileri barındırdığını söylüyor. Kendisi de arı yetiştiricisi olan Vahap Avşar aynı işlemi Mardin Bienaline de uygulamış. Yani duvarların üzerinde baş aşağı duran Kar Leoparları aynı zamanda bal üretilen kovanlar. Bal daha sonra manastıra bırakılacak.</p>
<p>Manastırın girişindeki avluda, Berlin ve Hong Kong arası yaşayan Çinli sanatçı <strong>İsaac Chong Wai</strong>’nin Almanya’da hayata geçirdiği, eski bir çocukluk ve gençlik cezaevinin demir çitlerinden inşa ettiği tekne bizi karşılıyor.</p>
<p>Manastırın revakları altında <strong>Canan Dağdelen</strong>’in Selçuklu kubbelerinden ilham alarak ürettiği aynalı kubbeleri manastırın mimarı detaylarını yansıtıyor.</p>
<p>Atinalı sanatçı <strong>Maro Michalakakos</strong>’un Mardinli zanaatçılarla birlikte ürettiği safran rengi kadifeyle çiçekli kumaşı birbirine geçiren örgüleri, çuvaldızların üzerinde duvardan duvara ve tavana uzanıyor. Michalakakos’un Sabancı Kent Müzesi’ndeki kırmızı kadifeyi tıraşlayarak yaptığı bir yüzü tutan el işi dikkat çekici.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong><em>Dara’nın sarnıcındaki sistem hatası</em></strong></span></p>
<p>6.Yüzyılda Bizans İmparatorluğu'nun doğudaki son kalesi olan Dara Antik Şehri’nin zindan olarak da anılan su sarnıcına, hayli yıpranmış 40 basamakla indiğiniz anda, nefesinizi kesecek bir manzarayla karşılaşıyorsunuz: İki sütun arasına yerleştirilmiş demir bir çubuğa kuyruğuyla dolanan kocaman beyaz bir yılan kanatlı bir meleği yutuyor.</p>
<p>Sıkıştırılmış plastik filamentin 10 adet 3D Yazıda işlem görmesiyle ortaya çıkan eser kuşkusuz 7. Mardin Bienali’nin en büyük prodüksiyonu. Beş ayrı parça halinde sarnıca getirilmiş ve sekiz kişilik bir ekiple dokuz saat süren bir çalışmayla çubuktan sarkıtılmış. ‘Sistem Hatası: Güncelleyin’ adındaki eser sarnıca o kadar yakışıyor ki en başından beri burada sanırsınız. <strong>Döne Otyam</strong> ile birlikte bienalin direktörlüğünü üstlenen <strong>Hakan Irmak</strong> <em>“Keşke eseri Turizm ve Kültür Bakanlığı ya da bir iş insanı satın alsa, hep burada kalsa”</em> diyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a0ef2724c3e2-1779364466.png" alt="" width="500" height="889" /></p>
<p><span style="background-color: #3598db;"><em>DÖNE OTYAM İLE HAKAN IRMAK</em></span></p>
<p>Bu arada müziğiyle Aydın Alper’in işine eşlik eden akademisyen, sanatçı <strong>Selçuk Artut</strong>’un sarnıcın kuytularında kinetik iki işi var Küçük çocukların el yapımı ürünlerle peşinizde dolaştığı Dara Köyü’nün agorasında Saraybosnalı <strong>Sejla Kameric</strong>’ın Mardinli ustalarla ürettiği ‘Agape Bankı’ üstüne oturmanızı bekliyor. Sanatçı eserini Mardin’e hediye etmiş, bank şehri dolayacak.</p>
<p>Kızıltepe’de, bienal mekânı olan Ateş Beyler Hamamı ilçenin tek hamamı. Uzun yıllar kapalı kalmış ve 2007 yılında bölgenin ilk çağdaş sergilerinden birini ağırlamış. İstanbul 18. Uluslararası Bienali sırasında Depo’da gördüğümüz Gazze Bienali-İstanbul Pavyonu’nun bir bölümü burada. Gazze Bienali’nin küratörlüğünü yapan House of Taswir’den <strong>Shulamit Bruckstein </strong>de Mardin’de ve bize eserleri anlatıyor.</p>
<p>Depo’da gördüğümüz Gazzeli <strong>Yasmeen Al Daya</strong>’nın, bir çığlık anını anımsatan Hayat maskesi hamamın bir kovuğunda daha da etkileyici. Yine Gazzeli sanatçı <strong>Fares Ayach</strong> heykeli, Şilili <strong>Alfredo Jaar</strong>’ın Gazze Bienali İnisiyatifine bağışladığı eseri, <strong>Larissa Araz</strong> fotoğrafı, bienal içindeki bienalin diğer eserleri. Kızıltepeli sanatçı <strong>Mehmet Ali Boran</strong>, farklı coğrafyalardaki 80 kişiye “diaspora halini nesnelerle anlatın” sorusunu yöneltmiş ve aldığı cevaplarla seramik objeler üretmiş. Hamamın dış cephe ve duvarlarını bölgenin mitolojinden beslenerek resimlerle donatan <strong>Hilal Can</strong>’ın yerleştirmesiyle, <strong>Gözde İlkin</strong>’in ‘Kökler Hatırlar Manzara Bükülürken’ yerleştirmesi karşılıklı odalarda.</p>
<p>Bir Acayip Hane’nin (<strong>Senem Rabia</strong>-<strong>Fatma Alara Akgün</strong>) kağıttan yedi katlı yerleştirmesi hem güzel, hem sürprizli.</p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/gok-ile-zemin-arasinda-79780</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/8/0/1280x720/gok-ile-zemin-arasinda-1779364543.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Mezopotamya’nın hafızası, bu kez sanatın diliyle farklı bir dolaşım alanı kuruyor... 7. Uluslararası Mardin Bienali, bu yıl ‘GÖKzemin’ temasıyla sınırlarını eski şehrin ötesine taşıyor; Dara Antik Şehri’ne ve Kızıltepe’ye uzanıyor. Bienal, kenti bir kez daha başlı başına sergi mekânına dönüştürüyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/elie-saab-ankaraya-yasam-dili-getiriyor-79779</guid>
            <pubDate>Fri, 22 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Elie Saab Ankara’ya ‘yaşam dili’ getiriyor</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Lüks dünyasında son yılların en dikkat çekici dönüşümlerinden biri, markaların yalnızca ne giydiğimizi değil, nasıl yaşadığımızı da tasarlamaya başlaması. Haute couture podyumlarından otellere, yatlardan rezidanslara uzanan bu yeni evrede lüks, bir üründen çok, bütünsel bir yaşam dili olarak yeniden tanımlanıyor.</p>
<p>Elie Saab bu dönüşümün en güçlü örneklerinden biri. Lübnan’dan dünyaya açılan, Paris couture sahnesinde zarafet, işçilik ve zamansız feminenlikle özdeşleşen marka, bugün Maison koleksiyonları ve markalı konut projeleriyle tasarım anlayışını mimariye, iç mekâna ve gündelik yaşama taşıyor. Ankara Residences by Elie Saab da bu küresel stratejinin Türkiye’deki yeni halkası. Doğan Group iş birliğiyle başkentte hayata geçirilen proje, Elie Saab’ın imza estetiğini Ankara’nın gelişen üst segment konut pazarına taşıyor. Elie Saab Jr. ile markanın haute couture mirasından markalı rezidanslara uzanan yolculuğunu, Ankara’yı neden seçtiklerini, yeni nesil lüks anlayışını ve Türkiye’nin bu küresel büyüme hikâyesindeki yerini konuştuk.</p>
<p><strong>Elie Saab, dünyada haute couture ile özdeşleşen çok güçlü bir marka. Bu estetik anlayış yalnızca modada değil; mobilyadan markalı rezidans projelerine kadar yaşamın farklı alanlarında karşımıza çıkıyor. Bu genişleme sürecinde markanın ruhunu nasıl koruyorsunuz?</strong></p>
<p>Elie Saab bizim için çok güçlü bir miras. Bu nedenle en önemli sorumluluğumuz markayı korumak. Ancak yalnızca korumak yeterli değil; markayı sahip olduğumuz vizyona uygun biçimde büyütmek de gerekiyor. Biz Elie Saab’ı bir yaşam tarzı markası olarak geliştirmek istiyoruz. Elbette bu büyüme sırasında markanın özü aynı kalmalı. Elie Saab’ın ruhu haute couture’den, sofistike lüksten, zarafetten ve çok yüksek bir işçilik anlayışından geliyor.</p>
<p>Elie Saab Maison ile kurduğumuz iş birliği sayesinde haute couture ve ready-to-wear alanında müşterilerimize sunduğumuz kalite, detay ve estetik seviyesini mobilya ve iç mekân dünyasına taşıyabildik. Bizim için kalite ya da tasarım konusunda taviz vermek mümkün değil. Her şey markanın estetiğiyle, değerleriyle ve zarafet anlayışıyla uyumlu olmak zorunda. Dünyada bazı markaların çok hızlı büyürken kendi özünü kaybettiğini gördük. Elie Saab bu vizyondan taviz vermeyecek. Bizim için büyüme, markanın kimliğini zayıflatmak değil; onu daha güçlü ve daha bütüncül bir deneyime dönüştürmek anlamına geliyor.</p>
<p><strong>Ankara, lüks gayrimenkul denildiğinde ilk akla gelen şehirlerden biri değil. Elie Saab gibi küresel bir marka için Ankara’yı özel kılan ne oldu?</strong></p>
<p>Dünyanın farklı şehirlerinde 25’ten fazla proje gerçekleştirdik. Biz her şehirde bir fırsat olduğuna inanıyoruz. Çünkü her şehirde yüksek kaliteye, güçlü tasarım anlayışına ve rafine yaşam deneyimine değer veren bir kitle var. Bizim için en önemli kriterlerden biri, o şehirde bu vizyonu doğru şekilde hayata geçirebilecek güçlü bir ortak bulabilmek. Ankara’da Doğan Group ile böyle bir ortaklık kurduk. Ankara’da büyük bir kontrast var. Eski yapılar, yeni yapılar, lüks olan ve daha az lüks olan projeler bir arada. Bu çeşitlilik içinde güçlü, küresel bir zevke sahip, benzersiz bir projeye yer olduğunu düşünüyoruz. İstanbul’da gördüğümüz kalite ve zevk seviyesinin Ankara’da da karşılık bulacağını düşünüyoruz. Bu projeyle o kaliteyi pazara sunabileceğimize inanıyoruz.</p>
<p><strong>Elie Saab’ın Akdeniz ve Orta Doğu kültürü taşıyan bir marka olması küresel projelerinizi nasıl etkiliyor?</strong></p>
<p>Elie Saab’ın Doğu ile Batı arasında köprü kuran bir marka olduğuna inanıyoruz. Bu bize farklı kültürleri, zevkleri ve yaşam biçimlerini anlama konusunda çok güçlü bir perspektif sağlıyor.</p>
<p>Markanın dünyanın farklı bölgelerinde başarılı olmasının nedenlerinden biri de bu. Biz yalnızca Orta Doğulu müşteriye ya da yalnızca Avrupalı, Asyalı veya Amerikalı müşteriye hitap eden bir marka değiliz. Dünyanın farklı bölgelerinde projeler geliştirdik ve sunduğumuz stili her bölgenin zevkine, yaşam biçimine ve beklentilerine uyarlamayı başardık. Buradaki kritik nokta şu: Kimliğinizi değiştirerek uyum sağlamak kolaydır. Zor olan, farklı bölgelere uyum sağlarken kimliğinizi korumaktır. Bizim başardığımız şey de bu oldu.</p>
<p><strong>Lüksün tanımı değişiyor. Özellikle genç kuşak lüksü artık gösterişten çok deneyim, kimlik ve aidiyet üzerinden okuyor. Elie Saab bu dönüşüme nasıl yanıt veriyor?</strong></p>
<p>Elie Saab’ın sunduğu lüks, pazarın evrildiği noktayla çok uyumlu. Buna ‘sessiz lüks’ diyebilirsiniz. Çünkü bizim haute couture ya da hazır giyim tasarım anlayışımızda logoya dayalı bir yaklaşım yok. Elie Saab logosunu öne çıkaran bir estetik görmezsiniz. Bizim dünyamızda asıl mesele zanaat, işçilik, gerçek lüks, detay, malzeme ve parçanın sofistikasyonudur. İç mekan ve mobilya tasarımına yönelmemiz de deneyimsel lükse doğru kurduğumuz köprünün bir parçası. Artık mesele yalnızca bir ürün satın almak değil; markayı nasıl deneyimlediğiniz. Elie Saab’ı bir yaşam tarzı markası olarak geliştirmekten söz ederken kastettiğimiz de bu. Markayı seven ve takdir eden insanlara yalnızca bir ürün değil, bütünlüklü bir deneyim sunmak istiyoruz.</p>
<p><strong>Kısa vadede Türkiye’de Ankara dışında başka projeler gündeme gelebilir mi?</strong></p>
<p>Bu bizim arzumuz. Türkiye çok önemli bir ülke. Türkiye’yi tanıyan herkes buranın çok zengin, çok katmanlı ve çok güçlü bir ülke olduğunu bilir. Denizlerinden şehirlerine, tarihî kentlerinden yaşam kültürüne kadar çok büyük bir potansiyel var. Dolayısıyla Türkiye’de çok sayıda fırsat görüyoruz. Ancak anlamlı olmayan hiçbir ortaklığa aceleyle girmeyiz. Yaptığımız her şeyin anlamlı olması gerekir.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>DOĞAN GRUP AŞ CEO'SU ERDOĞAN YILDIRIM: </strong><strong>EKSİK OLAN STATÜYDÜ</strong></span></p>
<p><strong>Bu ortaklık nasıl doğdu?</strong></p>
<p>Bugün Ankara’da ciddi bir satın alma gücü var. Konut fiyatları birçok şehrin üzerinde. İstanbul’dan sonra Türkiye’nin en büyük ikinci şehri. Sanayisi güçlü, büyük şirketleri ve holdingleri var. Eksik olan şey, Ankara’nın hak ettiği statüyü kazanmasıydı.</p>
<p>Biz de “Ankara’ya bu statüyü nasıl kazandırabiliriz?” diye düşündük. Temel hedefimiz buydu. Dünya standartlarında oteller, markalar, villalar var Ankara’da; fakat Elie Saab gibi bir yapıya ihtiyaç vardı. Bu proje üzerine yaklaşık iki yıl düşündük. Nasıl bir anlaşma yapabiliriz diye çalıştık ve sonunda Elie Saab ile anlaştık.</p>
<p><strong>Buradaki müşteri profilini nasıl tanımlıyorsunuz?</strong></p>
<p>Bu soruya “zengin müşteri kitlesi” diye cevap vermek doğru olmaz. Biz sadece parası olan bir kitle aramıyoruz. Bizim hedeflediğimiz müşteri; statüsünü yükseltmek isteyen, konfor seviyesini yüksek tutan, belli bir yaşam standardı arayan bir kitle. Sadece parası olduğu için bu projeye dahil olmak isteyen bir müşteri profili istemiyoruz.</p>
<p><strong>Peki, bu seçiciliği nasıl sağlayacaksınız?</strong></p>
<p>Biz tüm projelerimizde bu konuda çok dikkatli davranıyoruz. Uzun yıllardır bu sistemle çalışıyoruz. Örneğin biri gelip bizden 20 daire almak istediğinde ona 20 daire satmıyoruz. En fazla iki daire veriyoruz, üçüncüsünü bile vermiyoruz. Bunu hem piyasanın bozulmaması hem de projenin kimliğinin korunması için yapıyoruz. Yönetim sisteminde de tüm hakları ve kontrolü elimizde tutuyoruz. Binanın yönetim biçimini biz belirliyoruz. İçeride nasıl bir yaşam düzeni olacağını da biz tarif ediyoruz. Böylece düzenin bozulmasını engelliyoruz.</p>
<p><strong>Bu sistem her projeye uygulanabilir mi?</strong></p>
<p>Hayır. Bu proje yaklaşık 200 kişilik bir yaşam alanı. Böyle bir markayı 500 ya da 1.000 dairelik projelere uygulamak mümkün değil. Ancak 200-300 dairelik daha özel projelerde bu tür bir marka çok daha güçlü bir avantaj yaratır.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>ELIE SAAB MAISON CEO’SU MASSIMILIANO FERRARI: </strong><strong>MARKA DNA’SINI MEKÂNA TAŞIYORUZ</strong></span></p>
<p>Yaptığımız şey, güzel bir haute couture elbiseyi alıp doğrudan gayrimenkule ya da mobilya koleksiyonuna çevirmek değil. Biz markanın daha derin değerleri üzerinde çalışıyoruz. Elie Saab’ın DNA’sını, temel kodlarını ve Saab’ın vizyonunu anlamaya çalışıyoruz. Aslında kendisi olağanüstü bir moda tasarımcısı olmasaydı, çok iyi bir mimar da olabilirdi. Çünkü mekân, oran, detay ve atmosfer duygusu onun yaratıcı dünyasında çok güçlü. Elie Saab Maison koleksiyonunun sanat direktörü Carlo Colombo ile birlikte geliştirilen bu vizyon, iki güçlü tasarım dilinin uyumuyla ortaya çıktı. Sonuçta zamansız bir zarafet oluştu. Bazen 1970’lerden ilham alan, bazen hafif barok etkiler taşıyan ama her zaman çok modern yorumlanan bir estetikten söz ediyoruz. Elie Saab Maison koleksiyonundaki ürünler yalnızca İtalya’da, en iyi zanaatkârlıkla üretiliyor. Uzun süre dayanacak, estetik değerini kaybetmeyecek, kalite ve detay açısından zamana direnebilecek ürünlerden söz ediyoruz. Bizce gerçek sürdürülebilirlik de budur.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/elie-saab-ankaraya-yasam-dili-getiriyor-79779</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/7/9/1280x720/elie-saab-ankaraya-yasam-dili-getiriyor-1779363687.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Lüks dünyasında yeni mesele artık ne satın aldığımız değil, nasıl bir yaşam deneyiminin parçası olmak istediğimiz. Bu bakış açısıyla hareket eden Elie Saab, haute couture’den gelen zarafet ve işçilik anlayışını bu kez Ankara’da yaşam alanına dönüştürüyor. Elie Saab Jr. ile değişen lüks algısını, markanın mimariye uzanan vizyonunu ve Doğan Group iş birliğiyle hayata geçirilen yeni projeyi konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/sofranin-hafizasini-sinemayla-anlatmak-79778</guid>
            <pubDate>Thu, 21 May 2026 14:29:00 +03:00</pubDate>
            <title> Sofranın hafızasını sinemayla anlatmak</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Çeşme Belediyesi ev sahipliğinde Altın Yunus Hotel’de 5-7 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilecek Uluslararası Gastronomi Film Festivali (UGFF), ortak aklın, mirasın ve evrensel bir dilin hiâyesini aktarmayı hedefliyor. Festival; Uluslararası Klazomenai Kısa Film Yarışması, Gastronomi Filmleri Seçkisi, Söyleşiler, Sine Sınıf, Gastro Sınıf ve Tasty Cinema etkinliklerine ev sahipliği yapacak; Michelin yıldızlı şefleri, yaratıcı endüstri profesyonellerini ve nitelikli izleyici kitlesini aynı çatı altında buluşturacak. Ayrıntıları UGFF Kurucu Direktörü Gülper Ergün anlattı.</p>
<p><strong>Uluslararası Gastronomi Film Festivali’ni, çok disiplinli bir kültür platformu olarak konumlandırıyorsunuz. Bu vizyonu biraz açar mısınız? </strong></p>
<p>Bu aslında yıllar içinde biriken bir ihtiyacın sonucu. Gastronomiyle uzun yıllardır iç içeyim ve şunu çok net gördüm: Yemek dediğimiz şey hiçbir zaman sadece yemek değil. Bir coğrafyanın hafızasını, üretim biçimini, insan ilişkilerini taşıyor. Ama bu hikâyeler çoğu zaman görünür değil. <em>“Biz bu görünmeyeni nasıl anlatabiliriz?”</em> diye düşündüğümüzde, sinema en doğru alan olarak karşımıza çıktı. Çünkü sinema bir sofrayı sadece göstermez, o sofranın arkasındaki duyguyu, emeği ve zamanı hissettirebilir. UGFF’yi bu yüzden bir festivalden ziyade bir buluşma alanı olarak kurguladık. Sinema, gastronomi, akademi ve yaratıcı üretimi aynı zeminde bir araya getiren bir yapı. Amacımız sadece içerik üretmek değil, kalıcı bir kültürel etkileşim yaratmak.</p>
<p><strong><em>Bir tarif bir yaşam biçimini anlatır </em>İsmini antik Klazomenai’den alan yarışmanın, tarihsel referansıyla nasıl bir bağ kurmasını istediniz? </strong></p>
<p>Bizim için tarih bir referans değil, bir devamlılık. Klazomenai ismi, bu coğrafyanın üretimle kurduğu çok eski ilişkiyi temsil ediyor. Zeytinyağının ilk işlendiği yerlerden biri olması, aslında bugün konuştuğumuz gastronomi meselesinin ne kadar köklü olduğunu hatırlatıyor. Festivali Çeşme’ye taşımamız da bu yüzden önemliydi. Çünkü burası hâlâ üretimin, yerelliğin ve geçişlerin olduğu bir coğrafya. Biz geçmişi nostaljik bir alan olarak değil, bugünü anlamak ve geleceği kurmak için bir bilgi olarak ele alıyoruz. Sinema da bu bağı kurmak için güçlü bir araç.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a0eee4908711-1779363401.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Yarışma gastronomiyi hafıza, emek, üretim ve sürdürülebilirlik üzerinden ele alıyor. Bu yaklaşımın çıkış noktası nedir? </strong></p>
<p>Bugün gastronomi çok hızlı bir şekilde görselleştirildi ve tüketime açıldı. Ama bu süreçte arkasındaki hikâyeler giderek silikleşti. Bizim derdimiz tam olarak burada başlıyor. Bir yemeği sadece estetik bir nesne olarak değil; o yemeğin üretim sürecini, emeğini, kimliğini ve taşıdığı hafızayı görünür kılmak istiyoruz. Çünkü bir tarif aslında bir yaşam biçimini anlatır. Bu yüzden programımızı da bu çerçevede kurduk. Hafıza, yerellik, üretim ve zanaat gibi başlıklar bizim için sadece temalar değil, bir bakış açısı. Sinema aracılığıyla bu hikâyelerin uluslararası bir dile dönüşmesini hedefliyoruz.</p>
<p><strong><em>Gençlerin hikâyesi, hafızanın parçası</em></strong> s<strong>izce “Büyüdüğüm Yer” bugünün gençleri için nasıl bir anlatı potansiyeli taşıyor? </strong></p>
<p>Gençlerin anlatı kurma biçimi bizim için çok kıymetli. “Büyüdüğüm Yer” teması aslında çok basit gibi görünür ama oldukça derin bir yerden çalışır. Çünkü insanın kendisiyle kurduğu ilişki çoğu zaman büyüdüğü yerle başlar. Momentum platformunu kurarken amacımız gençlere sadece bir alan açmak değildi, onları kendi hikâyeleriyle yeniden temas ettirmekti. Bugün gençler çok hızlı bir dünyada yaşıyor. Ama kendi köklerine döndüklerinde çok daha özgün ve güçlü anlatılar ortaya çıkıyor. Bu yüzden onların anlattığı her hikâyeyi, geleceğin kültürel hafızasının bir parçası olarak görüyoruz.</p>
<p><strong>Festivalin yerelle ilişkisini nasıl kurguladınız? </strong></p>
<p>Benim için en önemli meselelerden biri şu: Bir festival sadece kendi alanında kalmamalı. “Komşu Sofrası” yıllardır yürüttüğüm bir proje. Üreticiyle, şefle, hikâyeyle insanı aynı masaetrafında buluşturuyor. Bu, aslında festivalin de çıkış noktalarından biri. Çeşme’de de aynı yaklaşımı sürdürmek istedik. Yerel üreticiler, kooperatifler ve belediye ile çalışarak festivali sadece bir etkinlik değil, şehrin parçası hâline getirmeye çalıştık. “Açık Perde” gösterimleri de bu yüzden önemli. Herkesin erişebildiği, birlikte deneyimleyebildiği bir alan yaratmak istiyoruz. Bizim için başarı, festival bittikten sonra geride bir kalabalık değil, bir etki bırakabilmek. İnsanların <em>“Ben burada bir şey hissettim”</em> diyebilmesi.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/sofranin-hafizasini-sinemayla-anlatmak-79778</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/7/8/1280x720/sofranin-hafizasini-sinemayla-anlatmak-1779363275.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Çeşme’de düzenlenecek Uluslararası Gastronomi Film Festivali’nin Kurucu Direktörü Gülper Ergün, festivalin sinema ile gastronomi arasında kalıcı bir kültürel bağ kurmayı hedeflediğini söylüyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
