<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/frankie-mutfaginda-yeni-imza-83345</guid>
            <pubDate>Fri, 17 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Frankie mutfağında yeni imza</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>İlki, Nişantaşı’nda Sofa Oteli’nin terasında 2012 yılında açılan ‘Frankie’ markasının kurucusu TURYİD (Turizm Restoran Yatırımcıları ve Gastronomi İşletmecileri Derneği) Başkanı <strong>Kaya Demirer</strong>’in davetiyle geçenlerde Galatoport’taki Frankie’de Executive Şef <strong>Hakan Çabuk</strong>’un imzasını taşıyan yeni menüsünü tattık.</p>
<p>Bodrum’da Maça Kızı’nın efsane şefi <strong>Aret Sahakyan</strong>’ın yanında yetişmiş olan Şef Hakan Çabuk’un hazırladığı Asya-Akdeniz füzyon mutfağı menüsü ilginç olduğu kadar lezzetliydi.</p>
<p>Menünün başlangıcındaki ‘aslan balığı ceviche’ye Kaya Demirer açıklık getiriyor.</p>
<p><em>“Aslan balığı bizim denizlerimizde yaşayan bir balık değil. Küresel ısınma nedeniyle Süveyş Kanalı’ndan buralara sığınan hem göçebe hem istilacı bir balık. Görünüşü iskorpite benziyor zaten kaya balığı ve eti hayli sert. Balıkçılar ağlarına takıldığı zaman denize geri atıyorlar. Doğal Hayatı Koruma Vakfı’na göre bu balığın ekolojik denge için tüketilmesi gerek. Dolayısıyla biz ilk kez bu balığı menümüze aldık, diğer lokantaların da bizi izlemelerini diliyoruz.”</em></p>
<p>Adını bile duymadığımız bu balık Şef Çabuk’un maharetli ellerinde, Peru’da çiğ balığı marine etmek için kullanılan narenciye kokulu ‘leche de tigre’ ve mor soğanla harika bir lezzete dönüşmüştü.</p>
<p>Yine başlangıçtaki ‘Akya pastırma’ ve kuzukulağı, alabaş turbun eşlik ettiği ‘zeytinyağında barbun’ son derece rafineydi.</p>
<p>Galataport’taki Frankie Doğuş Grubu’nun ortaklığında hayata geçtiği için, menü çoğunlukla gruba ait Kapadokya bağılarından elde edilen şaraplar eşliğinde sunuluyor. Zeytinyağının ise Şef <strong>Aylin Yazıcıoğlu</strong>’nun danışmanlık verdiği, iki kere üst üste Dünyanın En İyi Zeytinyağı üreticisi seçilen Ayvalıklı Novavera’dan geldiğini öğrendik.</p>
<p>Menüye devam edersek, tam bir çiçek çanağı gibi önümüze gelen çam fıstıklı ‘Urla Enginar Çiçeği’, kalamar, karides ve kum midyeli, kabak çiçekli limonlu arpa şehriyesi (orzo) Sevgili <strong>Mehmet Yaşin</strong>’in söylemiyle “damak çatlatan” lezzetlerdi.</p>
<p>Ana menüde yer alan ve çoğunlukla çorbasını ya da buğulamasını yaptığımız ‘İskorpit’ balığı ise minik domates ve reyhanla olarak bambaşka bir seviyeye taşınmıştı.</p>
<p>‘Karamelize patlıcanlı kuzu pirzola’ ise arkadaşıma “çocukluğunun pirzolasını” hatırlattı.</p>
<p>Frankie’nin keyifli terasındaki yemeğin tatlısı ise hayli sürprizliydi: Yuzu yoğurt dondurma, çıtır bademli Sultandağı kirazı ve çıtır milföy.</p>
<p>Ağrı doğumlu olup Kayseri’de yetişen ve genç yaşta kendisini mutfakta bulan genç şef Hakan Çabuk’un önü çok açık.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/frankie-mutfaginda-yeni-imza-83345</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/4/5/1280x720/frankie-mutfaginda-yeni-imza-1784208507.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Executive Şef Hakan Çabuk imzası ile Galataport’taki Frankie’nin mutfağı, istilacı aslan balığından rafine Akdeniz lezzetlerine uzanan özgün bir gastronomi deneyimi yaşatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/nolandan-destansi-bir-donus-83344</guid>
            <pubDate>Fri, 17 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Nolan’dan destansı bir dönüş</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Homeros’un yaklaşık 3 bin yıllık destanı Odysseia’dan uyarlanan <em>‘The Odyssey’</em>, Truva Savaşı’nın ardından Odysseus’un evi İthaka’ya dönüş yolculuğunu anlatıyor. Denizlerde tanrılarla, canavarlarla ve kaderiyle mücadele eden kahramanın hikâyesi, yalnızca destansı bir macera değil; kimliğini, iradesini ve sevdiklerine bağlılığını korumaya çalışan bir adamın içsel yolculuğu.</p>
<p>Odysseus denizlerde hayatta kalmaya çalışırken İthaka’da Kraliçe Penelope yıllarca eşini bekliyor, oğulları Telemakhos ise babasının yokluğunda büyümek zorunda kalıyor. Böylece anlatı, yalnızca bir kahramanın evine değil, savaşla birlikte kaybettiği benliğine dönüşünü de konu alıyor.</p>
<p><strong>Christopher Nolan</strong>, bu klasik metni kendi sinema anlayışıyla yorumluyor. Büyük ölçekli yapımları ve gerçeklik duygusuna verdiği önemle tanınan yönetmen, mitolojik dünyayı mümkün olduğunca gerçek mekânlar, gemiler, fiziksel dekorlar ve gerçek boyutlu prodüksiyonlarla kuruyor. Tamamı IMAX film kameralarıyla çekilen yapımda, film için geliştirilen yeni nesil kamera sistemlerinin kullanılması da teknik iddiayı güçlendiriyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a58db8202141-1784208258.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><strong>Matt Damon</strong>’ın Odysseus’u canlandırdığı filmde Penelope’ye <strong>Anne Hathaway</strong> hayat veriyor. Telemakhos rolünde <strong>Tom Holland</strong> yer alırken; <strong>Zendaya</strong>, <strong>Robert Pattinson</strong>, <strong>Elliot Page</strong>, <strong>Lupita Nyong’o </strong>ve <strong>Charlize Theron</strong> da oyuncu kadrosunda bulunuyor. Yapım için dünyanın farklı kentlerinde galalar düzenlenirken, destanın doğduğu kıyıların tanıtım turuna dâhil edilmemesi de dikkat çekti.</p>
<p><em>‘Oppenheimer’</em> ile gişede ve ödül sezonunda büyük başarı yakalayan Nolan’ın son filmi, dünya çapında 975,8 milyon dolar hasılat elde etmişti. Yönetmen şimdi sinema tarihinin en eski metinlerinden birini çağdaş bir yorumla beyaz perdeye taşıyor. Yaklaşık 250 milyon dolarlık bütçesi, yıldız oyuncu kadrosu ve IMAX çekimleriyle <em>‘The Odyssey’</em>, yalnızca yılın en çok merak edilen filmlerinden biri değil; büyük bütçeli auteur sinemasının geniş kitleleri hâlâ salonlara çekip çekemeyeceğinin de önemli bir sınavı.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em>Christopher Nolan, yaklaşık 3 bin yıllık bir destanı IMAX kameralar, gerçek mekânlar ve fiziksel prodüksiyonlarla yeniden yorumlayarak mitolojiyi çağdaş sinemanın diliyle buluşturuyor.</em></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a58dbceefffd-1784208334.jpg" alt="" width="500" height="333" /></em></span></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/nolandan-destansi-bir-donus-83344</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/4/4/1280x720/nolandan-destansi-bir-donus-1784208356.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yılın en çok konuşulan yapımlarından biri olan Christopher Nolan imzalı ‘The Odyssey’, nihayet gösterime girdi. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/insan-zamanla-kendi-sesini-daha-net-duyuyor-83343</guid>
            <pubDate>Fri, 17 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> İnsan zamanla kendi sesini daha net duyuyor</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Son dönemde ardı ardına enerjik ve dinamik şarkılarla karşımızdasınız. Peki, üretimin ötesinde, şu sıralar hayatınızın nasıl bir evresindesiniz? Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?</strong></p>
<p>Kendimi çok üretken, özgür ve heyecanlı hissediyorum. Uzun zamandır anlatmak istediğim farklı duygular vardı. Yayınladığım <em>‘Hava Civa’</em> ve <strong>Emrah Karaduman</strong>’la yaptığımız <em>‘Ateşle Barut’</em> şarkıları biraz da o enerjinin dışa vurumu... Hayatımda hem daha sakin hem de kendimden daha emin olduğum bir dönemdeyim. Bu da müziğime, yaptığım işlere cesaret olarak yansıyor.</p>
<p><strong>Yeni projeler üretmek, üretirken dinleyiciyle taze kalmak heyecan verici olduğu kadar yoğun da bir tempo. Bu yoğunluk size iyi geliyor mu?</strong></p>
<p>Kesinlikle iyi geliyor. Yorucu olduğu zamanlar oluyor ama ben üretirken beslenen biriyim. Yeni fikirlerin peşinden koşmak, stüdyoda saatler geçirmek, dinleyiciden gelen ilk tepkileri görmek bütün yorgunluğu unutturuyor. Hareketin içinde olmayı seviyorum. Bu dönemde de kendi yazdığım şarkılar vardı. Şimdi onları da yayınlamak için kolları sıvadım.</p>
<p><strong>Hayatta her zaman kurallara göre oynamıyoruz, bazen o kuralları esnetmek gerekiyor. <em>‘Hava Civa’y</em>ı ilk dinlediğimde bana tamamen bu hisleri çağrıştırdı. Sizin için nasıl bir döneme denk geldi bu parça?</strong></p>
<p>Tam da kendime, <em>“Fazla düşünme, hissettiğini söyle”</em> dediğim bir döneme denk geldi. ‘<em>Hava Civa’</em>, gereksiz kalabalıklara, boş laflara ve enerjini düşüren her şeye karşı bir duruş aslında. Biraz cesur, biraz eğlenceli ama çok samimi bir tarafı var. O yüzden beni çok iyi yansıttığını düşünüyorum. <strong>Mert Carim</strong> ve <strong>Mert Başoğlu</strong> şarkısı… İçinde bulunduğum durumu çok iyi anlatan bir şarkı oldu.</p>
<p><strong>Kaydı ilk tamamladığınızda, “Evet! Bu bir Güliz Ayla parçası kesinlikle” dediniz öyleyse?</strong></p>
<p>Kesinlikle, hiç tereddüt etmedim. İlk kaydı dinlediğim anda o hissi aldım. Bir şarkının bana ait olduğunu anlamam için sadece kulağıma değil, ruhuma da dokunması gerekiyor. <em>‘Hava Civa’</em> tam olarak bunu yaptı.</p>
<p><strong>Yıllar içinde sizi en çok değiştiren şey ne oldu peki?</strong></p>
<p>Daha gerçek bir dönemin içindeyim. Artık herkesi mutlu etmeye çalışmıyorum. Kendimi olduğum gibi ifade etmekten çekinmiyorum. Bu hem hayatımda hem de müziğimde bana çok iyi geldi. İnsan zamanla kendi sesini daha net duyuyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a58d9beb2424-1784207806.jpg" alt="" width="500" height="500" /></p>
<p><strong>Şarkıya geri dönersek, çalışma süreciniz nasıl geçti?</strong></p>
<p>Çok keyifli geçti. Herkes aynı heyecanla çalıştı. Stüdyoda bol bol denedik, eğlendik, detaylar üzerinde titizlikle durduk. Şarkının enerjisini kaybetmeden en doğru haline getirmek için güzel bir ekip çalışması yaptık. O samimiyetin dinleyiciye geçtiğine inanıyorum.</p>
<p><strong>Emrah Karaduman ile yaptığınız ‘Ateşle Barut’ sosyal medyada tamamen hit olmuş durumda. Yollarınız nasıl kesişti?</strong></p>
<p>Emrah’ın çok fazla işini severek dinliyordum zaten. Geçen yıl bu zamanlar kendisi beni arayıp “Bu şarkıyı beraber yapalım mı?” dedi. Şarkının künyesinin müthişliği bir yana Emrah’la ne yaparsak zaten çok güzel bir iş çıkar kafasındaydım. Hislerimde yanılmadım; uzun zamandır çalıştığım işinde en özverili, yetenekli ve müzik ağı etkili olan prodüktörlerden.</p>
<p><strong>Bu arada sosyal medya demişken, her sektörde olduğu gibi müzik sektörü içinde çok belirleyici bir dinamik olmaya başladı sanırım. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? </strong></p>
<p>Kesinlikle öyle. Artık şarkılar sadece dijital platformlarda değil, sosyal medyada da kendi hikâyesini yazıyor. İnsanların bir şarkıyla video çekmesi, paylaşması, kendi hayatına katması çok kıymetli. Ama yine de inanıyorum ki uzun ömürlü olan şey her zaman iyi şarkı. Sosyal medya çok güçlü bir araç ama şarkının kalbini tek başına oluşturamaz.</p>
<p><strong>Aklıma hemen güçlü çıkışlarınızdan <em>‘Bahsetmem Lazım’</em> ve <em>‘Olmazsan Olmaz’</em> geldi. O dönem sosyal medya bugünkü kadar etkili değildi ama bu şarkılar adeta her yerdeydi. Sizce bugün aynı etkiyi yaratmak daha mı zor, yoksa sosyal medya bunu kolaylaştırıyor mu?</strong></p>
<p>Bugün rekabet çok daha fazla. Her gün yüzlerce yeni şarkı yayınlanıyor. Bu yüzden dikkat çekmek eskisinden daha zor… Ama sosyal medya doğru kullanıldığında şarkının çok daha hızlı yayılmasını sağlayabiliyor. Yine de değişmeyen tek şey, insanların gerçekten hissettikleri şarkıları sahiplenmesi. O bağ kurulursa dönem fark etmiyor.</p>
<p><strong>Dinleyicilerinizi heyecanlandıracak yeni projeleriniz neler, bahsetmek ister misiniz?</strong></p>
<p>Üretmeye ara vermek gibi bir planım yok. Yeni şarkılar, sürpriz iş birlikleri ve sahnede bol bol dinleyicilerimle buluşacağım bir dönem geliyor. Çok heyecanlıyım ve dinleyicilerimin de bu yolculukta benimle olmasını sabırsızlıkla bekliyorum.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/insan-zamanla-kendi-sesini-daha-net-duyuyor-83343</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/4/3/1280x720/insan-zamanla-kendi-sesini-daha-net-duyuyor-1784207828.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yeni teklisi ‘Hava Civa’ ile dinleyicisiyle buluşan Güliz Ayla, hayatında fazlalıkları geride bıraktığı, kendine daha çok yaklaştığı bir dönemde. Sanatçıyla bu değişimin müziğine kattığı cesareti, üretme heyecanını ve yeni başlangıçları konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/hafizanin-izinde-iki-yolculuk-83340</guid>
            <pubDate>Fri, 17 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Hafızanın izinde iki yolculuk</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Arter’de birbirinden farklı iki sergiyi değişik zamanlarda gezdim. Biri küratörlüğünü <strong>Selen Ansen</strong>’in üstlendiği Almanya’da yaşayan <strong>Mehtap Baydu</strong>’nun <em>‘Seni Sevmek Çok Zor’</em> sergisi, diğeri küratörü <strong>Eda Berkmen</strong> olan <strong>Tayfun Erdoğmuş</strong>’un <em>‘Atlas 1/137,035999’</em> sergisi.</p>
<p>Abdülmecid Efendi Köşkü’ndeki <em>‘Folia’</em> sergisinin küratörleri olan Ansen ve Berkmen, son dönemlerde ilgiyle izlediğim iki küratör.</p>
<p>Sanatçıların ikisi de Almanya’da yaşıyor (Erdoğmuş Berlin-İstanbul arasında) ve her ikisinin de Türkiye’deki ilk kurumsal solo sergileri...</p>
<p>Tayfun Erdoğmuş ile Berlin’e dönmeden bir gün önce Arter’de buluştuk. Sanatçının kırk yılı aşkın bir süreye yayılan sanat yaşamının çeşitli dönemlerinden ve yeni üretimlerinden oluşan <em>‘Atlas 1/137,035999’</em> başlığı, <em>Küçük Prens</em>’teki yıldız sayısını hatırlattığı için anlamını Erdoğmuş’a sordum:</p>
<p><em>“Serginin ismi ‘Atlas’. Eda’nın önerisi. Soyadını yani sayıları ben verdim. 1/137, ışık ve madde ilişkisindeki elektromanyetiğin temel taşı. Fizikçiler bunu 137 diye bilirler. Hatta bir espri vardır; fizikçilerin kodu 137’dir diye. Evrende olup bitenler 1/137 oranı sayesinde.”</em></p>
<p>Arter’in ikinci katındaki sergi, sanatçının <em>“Anımsadıklarımı bir araya getirdim”</em> dediği kocaman defterlerle başlıyor.</p>
<p><em>‘Seyir Defterleri’</em>, Nepal’de, Himalayalar’da da iki bin yıllık gelenek uyarınca, lokta çalısının liflerinden üretilen özel bir kâğıttan oluşuyor. Sanatçı, kâğıdı 1990’lı yıllarda bir Nepal gezisinde, Himalayalar’a tırmanırken keşfetmiş.</p>
<p>Çocukluğundan itibaren öğrendiği, yaptığı, etkilendiği, eğitim aldığı şeyleri, doğası gereği çürümeyen, üzerindeki yazılar bozulmayan lokta kâğıdına sayfalarca çizmiş.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a58d374ca21b-1784206196.jpg" alt="" width="500" height="667" /></p>
<p>Erdoğmuş’un Berlin’de kâğıt ustası <strong>Gangolf Ulbricht</strong> ile birlikte filigran tekniğiyle ürettiği, odaklandığınız takdirde görünür hâle gelen <em>‘Su Resimleri’</em> serisi aynı bölümde.</p>
<p><em>‘Hayalet Herbaryum’</em>, sayfaların arasında kurutulmuş bitkilerin bıraktığı izleri taşıyan defterlerin ve camekânlı vitrinlerde kurutulmuş bitkilerin bulunduğu bir oda. Girer girmez sizi çok hoş bir koku karşılıyor. <em>“Acaba vitrindeki kurutulmuş bitkilerden mi sızıyor?”</em> diye düşünürken Erdoğmuş açıklık getiriyor: <em>“Bu kokuyu gül, karanfil ve zambaktan özel ürettik. Bir sergimde ilk kez koku kullanıyorum. Kokuya çok duyarlıyım, zira annem Ispartalı ve evde gül kokusu hep burnunuza gelirdi. Koku anı taşıyıcıdır ve gül annemdir”</em> diyor.</p>
<p><strong>HAVANA’DA HEMINGWAY’İN EVİNDEKİ BİTKİ</strong></p>
<p>Sanatçı kurutulmuş bitkileri işlerinde kullanmaya bir Havana gezisinden sonra başlamış. <em>“<strong>Hemingway</strong>’in evinin bahçesinde çok güzel bir bitki gördüm. Orada doğa farklıdır. Sevdiğim bitkinin birkaç yaprağını yanımda götürdüm ve kuruttum. Aslında çocukluğumdan beri çiçek kuruturum çünkü o da anı taşıyıcıdır. Ancak Havana’dan taşıdığım bitki, bunları işlerimde kullanma ilhamı verdi”</em> diye anlatıyor.</p>
<p>Kurutulmuş çiçeklerin defterlerde bıraktıkları simetrik düzeni, sanatçı tuval ve kâğıt üzerinde yarattığı daha karmaşık kompozisyonların temel öğesi olarak benimsemiş. ‘<em>Hayalet Herbaryum’</em>dan çıkınca eğik duran bir camekâna yerleştirilmiş <em>‘Işıyan Fragmanlar’</em> serisi karşımda. Sanatçının 2024 ile 2026 yılları arasında ürettiği işlerde bitki izleri, tekrarlayan daire motifleri ve alışılmışın dışında renkler gözünüze çarpıyor.</p>
<p><em>“Neden tekrarlayan daire motifleri?”</em> diye sorunca aldığım cevap: <em>“Üzerinde yaşadığımız gezegenden başlayarak evrendeki her şey yuvarlak. Sonuçta doğada köşeli bir şey yok.”</em></p>
<p>Peki, yeşilin, kahverenginin her tonunu yansıtan, bazen de altın rengindeki tonları nasıl elde ediyor?</p>
<p>Erdoğmuş, <em>“Ben renk kullanmıyorum. Bu tonlar tamamen kullandığım bitkiler, ince metaller yani varaklar. Altın değil tabii. Bronz, bakır gibi metaller. Simya kullanıyorum aslında. Bunları birtakım şeylerle etkileşime geçiriyorum. Atölyem laboratuvar gibi zaten. Bu gördüğünüz renkleri oksidasyonla elde ediyorum. Teknik, prensip olarak aynı. Bitki, metal, akrilik solüsyonlar ve bazı kimyasallar. Bunların kullanım alanları, cinsleri, bekletme süreleri değişiyor” </em>diye anlatıyor.</p>
<p>İkinci katın en büyük salonundaki <em>‘Natura’</em> bölümünün duvarı, Erdoğmuş’un yukarıda anlattığı teknikle yaptığı irili ufaklı, çoğu koleksiyonlardan gelen eserlerle boydan boya kaplı.</p>
<p>2004 ile 2024 yılları arasında üretilen işlerin yüzde 70’i koleksiyonerlerden gelmiş.</p>
<p>Muntazam bir simetriyle dizilmiş eserler tek bir yapıt gibi duruyor ve inanılmaz bir emek var.</p>
<p>Üretim sürecini soruyorum.</p>
<p><em>“Benim işlerim çok uzun sürüyor. Asistanlarım var ama daima değil. Her gün hiç aksatmadan en az 5-6 saat çalışıyorum. Boyun fıtığım, bel fıtığım var. Pilates ile idare ediyorum”</em> diyor.</p>
<p>Sözünü ettiğim duvarın karşısında dışbükey, farklı renklerde dairesel aynalardan oluşan yerleştirmenin adı <em>‘Rosa Damascana Moleküler’</em>. Çıkış noktası gül kokusunun kimyasal yapısı yani kokusunun formülü.</p>
<p>Serginin son bölümündeki <em>‘İsimsiz’</em> ya da Almanca adıyla <em>‘Weltschmerz’</em> (‘Dünya Sızısı’ anlamında) eseri, bir mağarayı, gözlem kulesini ya da bir kazı alanını çağrıştıran mekânsal bir kurgu. Mağara etkisinden ancak metal yapı üzerine yerleştirilen ve gündelik yaşamdan basit şeyleri gösteren videoları seyrederken çıkabiliyorsunuz.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>OMURGA SÜTUNU BENİM SANATSAL DURUŞUM</strong></p>
<p>Almanya’da yaşayan Bingöl doğumlu Mehtap Baydu’nun Arter’deki <em>‘Seni Sevmek Çok Zor’</em> sergisinin açılışında sanatçının <em>‘Nefes’</em> adlı performansını izleme şansını yakaladım.</p>
<p>Baydu, yarı saydam bir balonun içine üflediği bu performansı ilk kez 2019 yılında Berlin Kreuzberg’de kamusal alana açılan vitrinli bir mekânda gerçekleştirmiş.</p>
<p>Arter’de tekrarladığı performansında, camlı mekânın hacmiyle birebir üretilen balon şiştikçe sanatçının hareket alanının daraldığına ve nefes almasının güçleştiğine tanık oluyoruz.</p>
<p>Baydu bu performansıyla ilgili, “<em>Nefes’in İstanbul’da gerçekleşmesi benim için çok kıymetli. Her yerde nefes almak zorlaştı. Özellikle de kendi nefesimizin kendimize tehdit olması, verdiğimiz nefesin bizi sıkıştırması anlamında işin kendi kendini tercüme ettiğini düşünüyorum” </em>diyor.</p>
<p>Performanstan sonra sanatçı ve küratör ile birlikte gezdiğimiz serginin en çarpıcı eserlerinden biri kuşkusuz ortalık yere dikilen <em>‘Omurga Sütunu’</em> ya da Almanca adıyla <em>‘Wirbelsäule’</em>.</p>
<p>Büyük ölçekli heykel, sanatçının kendi bedeninden aldığı kafa, torso, bacak, sırt ve kol kalıplarını iç içe geçirerek, eklemleyerek yaptığı bir eser.</p>
<p>Ayrıştırılmış uzuvları anatomik yapıya sadık kalmadan yerleştiren sanatçı, Ankara’da Hacettepe Üniversitesi’nde heykel eğitimi alırken Ankara Kalesi’ndeki devşirme malzemelerden ilham almış. Antik yerleşimlerin olduğu şehirlerde kale duvarlarında taşların arasına sıkıştırılmış Roma sütun ya da heykel parçaları aniden karşımıza çıkıverir.</p>
<p>Mehtap Baydu ile ayaküstü sohbetimizde <em>‘Omurga Sütunu’</em>nu soruyorum.</p>
<p><em>“Bu kalıpların hepsi bana ait. Kendimi bozup yeniden inşa ederken omurgam bir sütun gibi dik durmamı sağlıyor. Sanatsal açıdan baktığımızda bu benim sanatsal duruşum. Çok zor zamanlardan geçiyoruz ve omurgalı durmak gerekiyor”</em> diyor.</p>
<p>Baydu’nun 2017 yılında Ankara’da Galeri Nev’deki sergisi için bedeninin tamamının polyester dökümünü ürettiği <em>‘Ben ve Her Şey Arasındaki Mesafe’</em> adlı eserini farklı malzemeler ve tekniklerle tekrarlıyor. Nitekim Arter’de bu iş camdan üretilmiş iki heykel olarak yer alıyor.</p>
<p>Bu yılki Mardin Bienali’nde Marangozlar Kahvesi’nde Baydu’nun bir çubuğa asılı benzer işini posttan üretilmiş hâliyle görmüştük.</p>
<p>Selen Ansen’e göre Mehtap Baydu, kendinden “mesafelenip” ötekiler yaratıyor.</p>
<p>Sanatçının kendini başkalarında konumlandırması, 2010 yılında yarattığı kurmaca erkek figürü <em>‘Osman’</em> projesinde ete kemiğe bürünüyor.</p>
<p>1960’lı yıllarda Türkiye’den Batı’ya göç eden “misafir işçileri” temsil eden <em>‘Osman’</em> figürü, bu sergide Mehtap Baydu’nun siyah takım elbisesiyle karlı, ıssız bir manzarada otururken karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Selen Ansen, <em>“Mehtap’ın bütün olayı aslında kendinden çıkmak ama tam çıkmayarak da başkasının kimliklerini üstlenmek ve bir beraberlik düşünebilmek. Akışkan bir beraberlik yani farkları silerek değil. Tam tersine, coşturarak. Hepimiz görüyoruz ki tek kimliğimiz yok” </em>diyor.</p>
<p>Baydu’ya serginin başlığını, <em>‘Seni Sevmek Çok Zor’</em>u sorduğumda, <em>“Neyi sevmek çok zor? Kimi sevmek çok zor? Kendini sevmek çok kolay mı? Bu her şey olabilir elbette ki. Ve bence sevmemek, sevmekten daha kolay”</em> cevabını alıyorum.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/hafizanin-izinde-iki-yolculuk-83340</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/4/0/1280x720/hafizanin-izinde-iki-yolculuk-1784206236.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Arter’de açılan iki kişisel sergi, hafızaya iki farklı pencereden bakıyor. Tayfun Erdoğmuş bitkiler, kokular ve doğanın döngüsü üzerinden zamanı görünür kılarken, Mehtap Baydu bedenini bir hafıza mekânına dönüştürerek kimlik, aidiyet ve direniş üzerine düşündürüyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/asil-kalici-olan-sey-konfor-beklentisi-83339</guid>
            <pubDate>Fri, 17 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Asıl kalıcı olan şey konfor beklentisi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Son 5 yılda, erkek modasında tüketici beklentilerindeki en radikal değişiklik ne sizce?</strong></p>
<p>Eskiden tüketiciler için güçlü ürün, doğru fiyat ve ulaşılabilirlik yeterli olabiliyordu. Bugün ise müşteri; doğru ürüne doğru zamanda ulaşmak, fiyat-kalite dengesini net görmek, mağazada ve dijitalde aynı standardı yaşamak ve markanın kendisini anladığını hissetmek istiyor. Bu nedenle biz üreticiler için mesele sadece ürün satmak değil; veriye dayalı, hızlı, tutarlı ve güven veren bir deneyim sunmak.</p>
<p><strong>Erkek modasında artık ‘takım’ merkezli bir dönemden çıkıldığını düşünüyor musunuz? Yeni dönemin anahtar parçaları neler?</strong></p>
<p>Takım elbise erkek gardırobunun hâlâ en güçlü klasiklerinden biri; ancak artık tek merkez değil. Erkekler bugün aynı parçayla hem iş hem sosyal hayatta hareket edebilmek istiyor. Bu yüzden anahtar parçalar; daha konforlu ceketler, rahat kesimli ve teknik pantolonlar, örme gömlekler, trikolar, overshirt’ler ve sneaker ile tamamlanabilen hibrit takımlar yeni dönemin favori parçaları…</p>
<p><strong>Son dönemde global markalarda ‘quiet luxury’, zamansız gardırop ve sade şıklık yaklaşımı öne çıkıyor. Türkiye’de erkek müşterisi bu dile ne kadar yakın?</strong></p>
<p>Türkiye’de de bu dile giderek daha fazla yaklaştığını düşünüyorum. Erkek tüketici artık daha az ama daha doğru parça alma, gardırobunda uzun süre kullanabileceği ürünleri tercih etme ve sade ama güçlü bir görünüm kurma konusunda daha bilinçli. Bu yaklaşım bizim için de çok kıymetli; çünkü Altınyıldız Classics’in güçlü olduğu alanlardan biri bu aslında, zamansız erkek şıklığını güvenilir bir kalite algısıyla sunabilmek.</p>
<p><strong>Erkek tüketicisinin alışveriş davranışında yaş faktörü hâlâ belirleyici mi, yoksa kuşak sınırları giderek siliniyor mu?</strong></p>
<p>Yaş faktörü hâlâ belirleyici ama eskisi kadar keskin değil. Bugün farklı yaş grupları aynı ürünü farklı motivasyonlarla satın alabiliyor. Genç müşteri klasik parçaları daha rahat ve kendi tarzına göre yorumlamak isterken, daha olgun müşteri de konfor ve fonksiyon beklentisini öne çıkarıyor. Bu nedenle kuşakları sadece yaşa göre değil, alışveriş motivasyonuna, kanal tercihine ve yaşam tarzına göre okumak gerekiyor.</p>
<p><strong>2026 erkek modasında en güçlü gördüğünüz üç trend ne peki?</strong></p>
<p>2026 erkek modasında en güçlü gördüğüm üç trendin ilki, fonksiyonel ve performans odaklı kumaşların yükselişi; erkekler artık şık görünürken gün boyu rahat hareket etmek istiyor. İkinci trend ise seyahat ve yoğun tempo dostu gardırop anlayışı; bavuldan çıkarılıp giyilebilen, kolay bakımlı ürünler çok daha değerli hâle geliyor.</p>
<p>Üçüncüsü ise sade ama rafine konfor… Doğa dostu Tencel ve Modal gibi kumaşlarla hazırlanan, şıklığı abartmadan rahatlıkla birleştiren parçalar daha fazla tercih edilecek.</p>
<p><strong>Bu sezon erkek gardırobunda mutlaka olması gerektiğini düşündüğünüz parçalar hangileri?</strong></p>
<p>Çok yönlü pantolonlar, teknik ceketler, ütü gerektirmeyen gömlekler ve nefes alabilen performans kumaşlarıyla hazırlanan parçalar bu sezonun temel gardırop yatırımları arasında…</p>
<p><strong>Oversize siluetler, rahat kesimler ve spor-şık karışımı erkek modasında kalıcı mı oldu?</strong></p>
<p>Evet, kalıcı olduğunu düşünüyorum. Ancak bu kalıcılığı sadece oversize trendi üzerinden okumamak gerekir. Asıl kalıcı olan şey konfor beklentisi. Spor-şık karışımı da bu nedenle dönemsel bir trend olmaktan çıkıp erkek gardırobunun ana dillerinden biri hâline geldi.</p>
<p><strong>Genç erkek müşterinin klasik giyime yaklaşımında nasıl bir değişim gözlemliyorsunuz?</strong></p>
<p>Gençler klasiği reddetmiyor; onu kendi hayatına uyarlamak istiyor. Takım elbiseyi sadece resmi bir zorunluluk olarak değil, sneaker, basic tişört, triko ya da daha rahat kesimlerle kombinleyebileceği bir stil alanı olarak görüyor. Bu da klasik giyimi daha erişilebilir, daha dinamik ve daha günlük bir noktaya taşıyor.</p>
<p><strong>Müşteri artık üründen çok deneyim satın alıyor deniyor. Siz mağazacılıkta bunu nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p>Buna katılıyorum. Mağazacılık artık sadece ürünü rafta sunmak değil; müşterinin markayla temas ettiği her anı doğru tasarlamak demek. Vitrinden satış danışmanına, ürün bulunabilirliğinden ödeme deneyimine, mağaza atmosferinden dijital kanallarla entegrasyona kadar her nokta deneyimin parçası.</p>
<p><strong>Kumaş teknolojilerinde sizi en heyecanlandıran gelişmeler neler peki?</strong></p>
<p>Stil ile fonksiyonun aynı üründe buluşması diyebilirim. Bugün kumaştan sadece iyi durmasını değil; nefes almasını, esnemesini, hızlı kurumasını, kırışmaya dirençli olmasını, leke ve su itici özellikler sunmasını bekliyoruz. Biz de Ar-Ge gücümüzü tam bu alana, teknolojik kumaş ve ürün geliştirmeye yoğunlaştırıyoruz.</p>
<p><strong>Yakın gelecekte erkek modasında performans kumaşları daha da baskın hâle gelir mi?</strong></p>
<p>Kesinlikle… Çünkü erkek tüketici artık ürünün sadece formuna ya da rengine değil, gün içinde ona nasıl eşlik ettiğine bakıyor. Seyahat eden, toplantıdan sosyal hayata geçen, uzun saatler aktif kalan erkekler için kolay bakımlı, hafif ve hareket özgürlüğü sunan kumaşlar ciddi bir ihtiyaç.</p>
<p><strong>Genç kuşakla bağ kurabilmek için markaların artık nasıl bir dil kullanması gerekiyor?</strong></p>
<p>Daha sahici, net, hızlı ve katılımcı bir dil kullanmalı markalar. Genç kuşakla bağ kurmanın yolu onlara yukarıdan seslenmekten değil; onlarla birlikte düşünmekten, üretmekten ve gerçek bir ilişki kurmaktan geçiyor.</p>
<p><strong>Sizce bir markayı bugün gerçekten ‘cool’ yapan şey ne?</strong></p>
<p>Bence bir markayı cool yapan şey, sadece trendleri takip etmesi değil; kendi karakterini koruyarak müşterinin hayatına doğal şekilde girebilmesi. Güven vermesi, iyi ürün sunması, deneyim yaratması ve bunu yaparken zorlama görünmemesi çok önemli. Gerçek cool’luk, markanın sevilip sahiplenilmesiyle ortaya çıkıyor; bizim lovemark hedefimiz de tam olarak buna dayanıyor.</p>
<p><strong>Önümüzdeki dönemde Altınyıldız’da hangi dönüşümlere odaklanacaksınız?</strong></p>
<p>İki ana dönüşüme odaklanacağız: Yapay zekâyı günlük iş süreçlerine entegre etmeye devam edeceğiz. Ürün tarafında ise konfor ve faydayı şıklıkla birleştiren teknolojik kumaşlara odaklanacağız. Ana hedefimiz ise markamızı müşterisiyle bağ kuran, güven veren ve gururla sahiplenilen bir marka hâline getirmek.</p>
<p><strong>Moda sektöründe liderlik yaparken sezgiler mi yoksa veriler mi daha belirleyici oluyor?</strong></p>
<p>Ben bu soruya ‘ikisi birlikte’ diye cevap veririm. Veri bize zemini, resmi ve öncelikleri gösteriyor. Sezgi ise o veriyi doğru zamanda doğru karara dönüştürürken devreye giriyor. Yapay zekâ bize hız kazandıracak; ancak kararı veren yine ekip arkadaşlarımız olacak.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/asil-kalici-olan-sey-konfor-beklentisi-83339</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/3/9/1280x720/asil-kalici-olan-sey-konfor-beklentisi-1784206071.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Erkek gardırobu sessiz ama köklü bir dönüşümden geçiyor. Konfor, performans kumaşları ve zamansız stil anlayışı, erkek modasının yeni rotasını çiziyor. Altınyıldız Classics CEO’su Enis Habif ile bu dönüşümün bugünü ve yarınını konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
