<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/anadolu-tek-koleksiyona-sigmaz-88323</guid>
            <pubDate>Sat, 26 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Anadolu tek koleksiyona sığmaz</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong><em>‘The Anatolian Garden - Anadolu Bahçesi’</em></strong><strong> fikrini doğuran ilk görüntü ya da kişisel hatıra neydi?</strong></p>
<p>Benim zihnimde Anadolu Bahçesi tek bir yere ait değil; Anadolu’nun farklı coğrafyalarından, renklerinden, çiçeklerinden ve kültürel katmanlarından oluşan hayali bir bahçe. Çocukluğumdan beri gördüğüm çiçekler, doğadaki renk geçişleri ve Anadolu’nun zenginliği zaman içinde zihnimde birleşti. Koleksiyonda bu bahçeyi birebir anlatmak yerine kendi tasarım dilimle yeniden yorumlamak istedim.</p>
<p><strong>Bu geniş coğrafyanın hangi bölgelerinden, bitkilerinden ya da zanaatlarından izler var?</strong></p>
<p>Anadolu’yu belirli bir bölgeyle sınırlamak istemedim. Güzelliği, farklı kültürlerin, renklerin ve zanaatların bir arada bulunmasından geliyor. Organik çiçek formları, danteller, işlemeler ve yoğun el işçiliği bu mirastan izler taşıyor. Fakat bunları geleneksel motifler olarak tekrarlamak yerine Barrus’un çağdaş diliyle yorumladık. Her çiçeğe ayrı bir isim ya da sembolik anlam da yüklemedim. Bazıları narin, bazıları güçlü ve heykelsi; tıpkı kadınlar gibi birbirlerinden farklı ama aynı bahçenin içindeler.</p>
<p><strong>Üç boyutlu çiçeklerin bedene yerleşimi heykelsi bir etki yaratıyor. Bu detaylar nasıl hazırlandı?</strong></p>
<p>Koleksiyonun en yoğun emek isteyen bölümlerinden biriydi. Çiçeklerin büyük bölümü tek tek hazırlandı, ardından giysinin üzerinde bir kompozisyon oluşturacak biçimde yerleştirildi. Yalnızca güzel görünmeleri yetmiyordu; kadın yürüdüğünde, kumaş hareket ettiğinde nasıl davranacaklarını da düşünmemiz gerekiyordu. Bazı yerleşimleri defalarca değiştirdik. Her parçanın arkasında çok yoğun bir el işçiliği var.</p>
<p><strong>Romantik malzemeleri güçlü ve zaman zaman mimari silüetlerle dengelemişsiniz. Anadolu’yu yalnızca narin ve nostaljik bir anlatıya dönüştürmekten özellikle mi kaçındınız?</strong></p>
<p>Kesinlikle. Barrus kadını benim için hiçbir zaman yalnızca romantik ya da narin olmadı; feminen ama aynı zamanda güçlü ve kendinden emin. Bu nedenle tül, dantel ve çiçekleri mimari formlarla dengeledim. Anadolu’yu da geçmişe ait nostaljik bir hikâye olarak göstermek istemedim. Geleneksel unsurları doğrudan kopyalamak yerine bende bıraktıkları duygudan yola çıktım. El işçiliği, katmanlar, renkler ve doğa çıkış noktamızdı; silüetler ise bugünün Barrus kadınına ait. Böylece Anadolu referansları motif olmaktan çıkıp koleksiyonun ruhuna dönüştü.</p>
<p><strong>Yaklaşık bir yıl süren hazırlıkta atölyenin ve gençlerin rolü neydi?</strong></p>
<p>Her şey kardeşim Nurşah’la uzun uzun düşünerek ve araştırarak başladı. Fikirler çizimlere, kumaşlara, formlara ve sonunda gerçek parçalara dönüştü. Koleksiyon bir yıl boyunca sürekli gelişti; bazen ilk fikrimizi tamamen değiştirdik, bazen küçük bir detay bizi başka bir tasarıma götürdü. Kalıplardan kumaş seçimlerine, işlemelerden üç boyutlu çiçeklere kadar Barrus atölyesindeki herkesin dokunuşu var. Londra, Paris ve farklı şehirlerden gelen öğrenciler ve stajyerler de İstanbul’daki hazırlıkta ve Londra’daki defilede bizimle çalıştı. <em>‘The Anatolian Garden’</em>, atölyede başlayıp farklı kültürlerin katkısıyla Londra podyumuna uzanan büyük bir ekip çalışmasına dönüştü.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab61780d249a-1790318464.jpg" alt="" width="500" height="281" /></p>
<p><strong>Defileyi neden Esra Oflaz Güvenkaya açtı? Taşıdığı özel tasarım, koleksiyondan nasıl ayrılıyordu?</strong></p>
<p>Esra Hanım’ı güçlü, üretken ve sosyal sorumluluk konusunda duyarlı bir kadın olarak görüyorum. Podyumdaki kadınların da bir hikâyesi olsun istedik. Açılışı onun yapması, güçlü kadın fikriyle eğitime destek düşüncesini bir araya getirdi. Tasarımını başından itibaren özel bir parça olarak ele aldık. Koleksiyonun çiçek, el işçiliği ve güçlü kadın temasını taşıyor; aynı zamanda Esra Hanım’ın karakterine göre biçimleniyor. Hikâyesi, onu taşıyan kadınla tamamlanıyor.</p>
<p><strong>Bu tasarımın satış gelirinin TEGV’e aktarılması fikri nasıl doğdu?</strong></p>
<p>Modanın ve Londra Moda Haftası gibi uluslararası bir platformun geniş kitlelere ulaşan bir iletişim gücü var. Bu görünürlüğün yalnızca marka için değil, fayda yaratmak için de kullanılabileceğine inanıyoruz. Bu nedenle özel tasarımın satış gelirini TEGV’e (Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı) aktarmaya karar verdik. Fikir defile hazırlıkları sırasında gelişti ama koleksiyonun hikâyesiyle doğal biçimde örtüştü. <em>‘Anadolu Bahçesi’</em> büyümeyi, dönüşümü ve geleceği anlatıyor. Bir bahçenin büyümesi için nasıl emek gerekiyorsa bir çocuğun geleceği için de eğitim gerekiyor.</p>
<p><strong>Bu sosyal sorumluluk adımı defilenin ardından devam edecek mi?</strong></p>
<p>Bunun tek gecelik bir iletişim çalışması olarak kalmasını istemiyorum. İlk somut adım, özel tasarımın satışından elde edilecek gelirin TEGV’e aktarılması. Bundan sonra da Barrus’un uluslararası görünürlüğünü sosyal faydayla buluşturacak projeler geliştirmek istiyorum.</p>
<p><strong>Defilenin Esra Oflaz Güvenkaya ile başlayıp Juliet Mayhew ile kapanması nasıl bir kadın anlatısı kurdu?</strong></p>
<p>İkisini birbirine bağlayan Barrus kadını. Farklı yaşlardan, hayat hikâyelerinden ve dünyalardan gelebiliriz; güç, zarafet ve kendine güven ise ortak olabilir. Podyumda yalnızca kıyafetleri değil, gerçek kadınların enerjisini göstermek istedim. Barrus için güzellik tek bir yaşa, bedene ya da kalıba ait değil. Bir kadının kendisini taşıma biçimi, enerjisi ve karakteri çok daha önemli.</p>
<p><strong>Lady Victoria Hervey ve Lady Amelia Windsor’un izleyiciler arasında olması koleksiyonun İngiliz cemiyet dünyasıyla buluşmasına farklı bir anlam kattı mı?</strong></p>
<p>Barrus’un Londra ile uzun yıllara dayanan güçlü bir bağı var. Anadolu’dan ilham alan bir koleksiyonun burada sunulması ve uluslararası konuklar tarafından izlenmesi çok anlamlıydı. Lady Victoria Hervey ve Lady Amelia Windsor’un katılımı da Anadolu’dan doğan bir hikâyenin Londra’da ve uluslararası çevrede karşılık bulduğunu gösterdi.</p>
<p><strong>Fashion Britain Campaign’de yer alan tek Türk markası olmak size nasıl bir sorumluluk yükledi?</strong></p>
<p>Bu benim için yalnızca görünürlük değil, büyük bir sorumluluktu. Londra’da koleksiyonumu gösterirken arkamda Türkiye’den ve Anadolu’dan taşıdığım güçlü kültürün farkındaydım. Fashion Britain kapsamında yer almak, Barrus’un uluslararası görünürlüğünün yanı sıra Türk tasarımını, yaratıcılığını ve işçiliğini gösterebilmek açısından önemliydi.</p>
<p><strong>Londra’daki izleyici koleksiyonda en çok hangi Anadolu referanslarını ve görünümleri fark etti?</strong></p>
<p>İlk anda çiçekleri, dokuları ve yoğun el işçiliğini görüyorlar. Oysa benim için Anadolu yalnızca görünen çiçeklerden ibaret değil; katmanlarda, renklerin birlikteliğinde, işçilikte ve güçlü ama feminen silüetlerde de var. Özellikle üç boyutlu çiçeklerin yoğun kullanıldığı heykelsi parçalar güçlü bir karşılık aldı. Tek bir favori seçmek zor; her görünüm aynı bahçenin başka bir bölümünü anlatıyor. Benim için asıl önemli olan koleksiyonun bütün olarak hafızada kalması.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab6179aaa531-1790318490.jpg" alt="" width="500" height="334" /></p>
<p><strong>Styling, müzik ve yürüyüş temposu bu bahçenin hikâyesini nasıl tamamladı?</strong></p>
<p>Styling’i İrem Akalın hazırladı; her görünümün karakterini korurken koleksiyonun bütünüyle uyumlu olmasına dikkat edildi. REİS’in takıları da güçlü ve feminen silüetleri tamamladı. Adil Kaan müziği yalnızca bu defile için hazırladı. İzleyicinin <em>‘The Anatolian Garden’</em>ı yalnızca görmesini değil, hissetmesini istedik. Styling, müzik ve yürüyüş temposu aynı hikâyenin parçalarıydı; Barrus kadınının güçlü ve romantik tarafını bütün bir atmosfer içinde anlattı.</p>
<p><strong>Nanoteknoloji geçmişiniz bu koleksiyonda ve Barrus’un geleceğinde nasıl bir yer tutuyor?</strong></p>
<p>Akademik geçmişimde tekstil ve moda tasarımının yanında nanoteknoloji de önemli bir yere sahip. Tekstilin yalnızca nasıl göründüğüyle değil, gelecekte kullanıcıya neler sağlayabileceğiyle de ilgileniyorum. Geleneksel el işçiliği bizim için çok kıymetli; aynı zamanda tekstilin geleceğini araştırıyoruz. İkisini birbirinin karşıtı görmüyorum. Yıllardır var olan işçiliği yeni teknolojilerle aynı tasarım dünyasında buluşturmanın Barrus’un geleceğinde önemli bir yeri olacak.</p>
<p><strong><em>‘Anadolu Bahçesi’</em></strong><strong>ni gündelik hayata taşıyacak parçalar nasıl şekillenecek?</strong></p>
<p>Podyumdaki her detayın günlük hayata birebir taşınması gerekmiyor. Üç boyutlu çiçekleri küçültebilir, silüetleri sadeleştirebilir, koleksiyonun renklerini daha giyilebilir parçalara aktarabiliriz. Önemli olan couture parçanın ruhunu kaybetmemek. Ticari koleksiyonda da aynı kadın var; yalnızca hayatının başka bir anı için giyiniyor.</p>
<p><strong>Bu bahçeden bir sonraki koleksiyona taşıyacağınız bir hikâye var mı?</strong></p>
<p>Anadolu tek bir koleksiyonla anlatılabilecek bir coğrafya değil. Hazırlık sırasında bile yeni hikâyeler, zanaatlar ve fikirlerle karşılaştık. <em>‘The Anatolian Garden’</em> benim için kapanmış bir konu değil. Belki bundan sonraki koleksiyonlarda bu bahçenin başka bir mevsimini, başka bir katmanını ya da teknolojiyle daha fazla buluştuğu yeni bir hâlini görebiliriz.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/anadolu-tek-koleksiyona-sigmaz-88323</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/2/3/1280x720/anadolu-tek-koleksiyona-sigmaz-1790318514.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Barrus’un kurucusu ve tasarımcısı Neslişah Yılmaz, Londra Moda Haftası’nda sunduğu ‘The Anatolian Garden’ defilesinde Anadolu’nun çiçeklerini ve zanaatlarını çağdaş couture diliyle buluşturdu. Yılmaz’la koleksiyonun yoğun el işçiliğini, podyumdaki güçlü kadınları ve TEGV’e uzanan sosyal fayda hikâyesini konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/tarlabasinin-bellegine-bakis-88318</guid>
            <pubDate>Sat, 26 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Tarlabaşı’nın belleğine bakış</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Tarlabaşı’ndaki “kentsel yenileme” projesi Taksim 360, çoğunlukla yoksul mahalle sakinlerini yerinden ettiği için çokça tartışılmıştı. 2004 ile 2006 yılları arasında başlayan projenin alanını o yıllarda Mimar Sinan Üniversitesi’nden bir akademisyenle gezmiştim.</p>
<p>Aklımda kaldığı kadarıyla Tarlabaşı’ndaki tarihi binaların pek çoğunun 19. yüzyılın ikinci yarısıyla 20. yüzyılın başlarında Bankalar Caddesi’ndeki zengin bankerler tarafından yanlarında çalışan memurlar için inşa edildiğini anlatmıştı. Binaların içeriden yıkılarak dış yüzeylerinin tiyatro dekoru gibi bırakıldığını eleştirmişti.</p>
<p>Art Nouveau tarzındaki yüksek tavanlı, cumbalı taş binalarda yaşayanların çoğu o yıllarda Levanten, Ermeni, Rum ve Yahudiydi. Azınlıkların çeşitli nedenlerle bölgeden ayrılması üzerine boşluğu Anadolu’dan gelen yoksul aileler, Romanlar ve daha sonra köyleri boşaltılan Kürtler doldurmuştu.</p>
<p>Tarlabaşı’nda bir süre önce kapılarını açan Canopy İstanbul Taksim Oteli’nde, Pi Artworks iş birliğiyle ve Yasemin Baş küratörlüğünde açılan <em>‘Bir Zamanlar Şimdi’</em> karma sergisi için uzun yıllar sonra bölgeyi tekrar ziyaret ettim.</p>
<p>Genel Müdür Can Özmeriç’in verdiği bilgiye göre, semtin kültürel dokusuyla bağ kurmayı amaçlayan otelin binası 1830 yılında Ermeni Mıhitaryan Okulu olarak açılmış. 1921-1965 yılları arasında ise Sakızağacı Ermeni Katolik Okulu olarak eğitime devam etmiş; okul daha sonra Bomonti’ye taşınmış. Aynı sokakta 1843 yılında Ermeni Katolik Kız Okulu olarak inşa edilen ve bugün Manastır olarak bilinen bina da mevcut.</p>
<p>Manastır’ı İstanbul Sanat Merkezi olarak hizmet verdiği yıllarda bir sanat etkinliği için ziyaret etmiştim. Özenli bir restorasyondan geçen otelin iç mimarı, turizm sektöründe iyi bilinen bir isim: Sinan Kafadar. Kentsel yenilemeye rağmen kültürel hafızanın hâlâ sokaklarında nefes aldığı Tarlabaşı’nda açılan serginin <em>‘Bir Zamanlar Şimdi’</em> adını taşıması hayli anlamlı.</p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">GEÇMİŞ BÜTÜNÜYLE GERİDE KALMADI</span></h2>
<p>Nitekim küratör Yasemin Baş, serginin yaklaşımıyla ilgili şunu söylüyor: “<em>Beyoğlu’nu benim için özel kılan, geçmişin burada hiçbir zaman bütünüyle geride kalmaması. Farklı dönemler, kültürler ve kişisel hikâyeler hâlâ aynı yüzey üzerinde yaşamaya devam ediyor. ‘Bir Zamanlar Şimdi’yi kurgularken de sanatçıların birbirinden farklı üretimlerini tek bir anlatının içine yerleştirmek yerine bu katmanların yan yana var olmasına alan açmak istedik. Her eser geçmişten bugüne taşınan başka bir izin peşine düşüyor; birlikte düşünüldüklerinde ise Beyoğlu’nun hâlâ yazılmaya devam eden belleğine yeni bir katman ekliyorlar.”</em></p>
<p>Piyalepaşa Bulvarı’na geçmeden önce Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda bulunan ve İstanbul’un yanı sıra Londra’da faaliyetlerini sürdüren Pi Artworks’ün temsil ettiği Nancy Atakan, Rugül Serbest, Antonio Cosentino, Kemal Seyhan, Ayten Turanlı, Güneş Acur, Osman Dinç, Erdal Duman ve Albano Hernández’in eserleri bu sergide buluşuyor.</p>
<p>Nancy Atakan, arşivlerden, gündelik hayattan ve bireysel deneyimlerden hareketle kişisel hafızanın kolektif anlatıya dönüşme biçimlerini araştırırken Rugül Serbest, kişisel hikâyeler ve duygusal deneyimler aracılığıyla geçmişin bugünün içinde yaşamaya devam eden izlerine odaklanıyor.</p>
<p>Antonio Cosentino, İstanbul’un mimari ve toplumsal dönüşümünü ironik ve eleştirel bir bakışla yeniden kurgulayarak gündelik nesneleri ve kentsel ayrıntıları görsel bir hafızaya dönüştürüyor.</p>
<p>Kemal Seyhan, katman katman uyguladığı boya aracılığıyla tuvallerinde zamana yayılan bir derinlik ve sessizlik yaratırken; Ayten Turanlı, malzemenin organik dokusunu ve toprağın kadim bilgisini çağdaş seramik diliyle yeniden yorumluyor. Güneş Acur için tuval ve kâğıt, renklerin ve biçimlerin karşılaştığı, çakıştığı ve birbirinin üzerine yerleştiği birer katman alanına dönüşüyor.</p>
<p>Osman Dinç ve Erdal Duman, malzemeyi yalnızca biçimsel değil aynı zamanda kavramsal bir düşünme aracı olarak ele alıyor. Albano Hernández ise kurumuş kil ve boya kütlelerini ince katmanlar hâlinde keserek malzemenin zaman içinde oluşturduğu birikimi doğrudan görünür hâle getiriyor.</p>
<p>‘Bir Zamanlar Şimdi’ sergisi, 15 Kasım 2026 tarihine kadar gezilebilir.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/tarlabasinin-bellegine-bakis-88318</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/1/8/1280x720/tarlabasinin-bellegine-bakis-1790317687.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Canopy İstanbul Taksim’de açılan ‘Bir Zamanlar Şimdi’, semtin farklı dönemlerini ve kültürel izlerini sanatçıların eserleriyle bir araya getiriyor. Sergi, dönüşen Tarlabaşı’nın hafızasını yeniden düşünmeye çağırıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/lucasin-gorsel-evreni-88313</guid>
            <pubDate>Sat, 26 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Lucas’ın görsel evreni</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><em>“Uzun zaman önce, çok çok uzak bir galakside…”</em> Sinema tarihinin en tanıdık açılışlarından biri ekranda belirir; ardından <em>‘Star Wars’</em>un meşhur sarı yazıları yıldızların arasında süzülür. Neredeyse yarım yüzyıldır kuşaktan kuşağa aktarılan modern bir mitolojinin mimarı olan <strong>George Lucas</strong>, şimdi yıllardır peşinden gittiği hikâye anlatma tutkusunu beyazperdeden çıkarıp bir müzeye taşıyor.</p>
<p>Lucas’ın bu tutkusu sinemadan da eski. Gençliğinde antropolojiye ilgi duyan yönetmen, <strong>Joseph Campbell</strong>’ın mitler ve “kahramanın yolculuğu” üzerine çalışmalarından derinden etkilendi. Öğrencilik yıllarında 35 dolara aldığı <strong>V. T. Hamlin</strong> imzalı bir <em>‘Alley Oop’</em> çizgi bandıyla oluşturmaya başladığı çizgi roman ve illüstrasyon koleksiyonu, bugün 40 binden fazla esere ulaşmış durumda.</p>
<p>Müzenin açılış hikâyesi biraz çetrefilli. Lucas ve eşi <strong>Mellody Hobson</strong> projeyi önce San Francisco’daki Presidio’da hayata geçirmek istedi, ancak sonuç alamadı. Ardından Chicago gündeme geldi; o proje de rafa kalktı. Treasure Island seçeneği de sonuç vermeyince rota Los Angeles’a çevrildi. Müze sonunda Lucas’ın sinema eğitimi aldığı University of Southern California’nın hemen karşısındaki Exposition Park’ta yerini buldu. MAD Architects’in kurucusu <strong>Ma Yansong</strong> tarafından tasarlanan yaklaşık 28 bin metrekarelik yapı, 53 dönümlük bir kampüsün içinde yer alıyor. Neredeyse hiç düz çizgi kullanılmadan tasarlanan bina, merkezinden yükselerek parkın üzerinde hafifçe süzülüyormuş izlenimi veriyor.</p>
<p>Açılış gecesi, Los Angeles ölçülerinde bile hayli yıldızlıydı. George Lucas ve Mellody Hobson’ın ev sahipliğinde <strong>Steven Spielberg</strong>, <strong>Harrison Ford</strong>, <strong>Christopher Nolan</strong>, <strong>Francis Ford Coppola</strong>, <strong>Guillermo del Toro</strong> ve <strong>Peter Jackson</strong> gibi farklı kuşaklardan usta sinemacılar bir araya geldi. Lucas’a göre sanatın sınırlarını başkalarının çizmesine gerek yok; asıl mesele, bir görüntünün insanda ne uyandırdığı. Yıllar süren biriktirme, bekleyiş ve şehir şehir dolaşan müze arayışının ardından <em>Lucas Anlatı Sanatı Müzesi</em>, 22 Eylül’de ziyaretçilerini kabul etmeye başladı.</p>
<p>Adında Lucas geçince insanın aklına doğal olarak <em>‘Star Wars’</em> geliyor ama burası bir <em>‘Star Wars’</em> müzesi değil. Belki de en ilginç yanı bu. <strong>Norman Rockwell</strong>, <strong>Frida Kahlo</strong>, <strong>N. C. Wyeth</strong>, <strong>Maxfield Parrish</strong> ve <strong>Diego Rivera</strong> gibi isimlerin eserlerinin yanı sıra çizgi romanlar, mangalar, çocuk kitabı illüstrasyonları, fotoğraflar, fantastik sanat örnekleri ve sinema için üretilmiş tasarımlar da sergileniyor. Açılışta 30’dan fazla galeride 1.300’ü aşkın eser gösteriliyor; koleksiyonda, 1971-2012 yıllarını kapsayan Lucas Archives’ın tamamı da bulunuyor.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em>George Lucas</em></span></p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab6114c3f11c-1790316876.jpg" alt="" width="500" height="667" /></p>
<p>Lucas’ın illüstrasyona özel bir ilgisi var. Film okulundan bu yana yüzlerce illüstratörle çalışmasına rağmen bu sanatçıların uzun süre “ciddi sanat” dünyasının dışında tutulmasını anlamadığını söylüyor. Müzenin çıkış noktalarından biri de tam olarak bu: Büyük sanat kurumlarının uzun süre görmezden geldiği, ancak Lucas’ın hikâye anlatma gücüne inandığı görsel kültüre alan açmak.</p>
<p><em>‘Star Wars’</em> hayranları yine de eli boş dönmeyecek. <strong>Luke Skywalker</strong>’ın Landspeeder’ı, <strong>Ralph McQuarrie</strong>’nin prodüksiyon çizimleri, kostümler ve araç tasarımları koleksiyonun bir parçası. Açılış sergilerinden <em>‘Star Wars in Motion’</em> ise ilk altı filmdeki araç tasarımlarına ve hareket fikrine odaklanıyor. Ancak bütün bunlar, Lucas’ın biriktirdiği çok daha geniş bir görsel dünyanın içinde yer alıyor.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em>Mellody Hobson</em></span></p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab6117549e80-1790316917.jpg" alt="" width="500" height="500" /></p>
<p><strong>ANLATI SANATI NEDİR?</strong></p>
<p>Lucas’ın yıllardır peşinden gittiği fikir, müzenin tam kalbinde duruyor: Bir görüntü hikâye taşıyorsa anlatı sanatının parçası olabilir. Kökeni mağara resimlerine kadar uzanan bu yaklaşım; dinî ve mitolojik resimlerden illüstrasyona, çizgi romandan fotoğraf ve sinemaya kadar geniş bir alana yayılıyor. Burada mesele, eserin hangi kategoriye girdiği değil, görüntünün hikâyeyle nasıl bağ kurduğu. Lucas’ın ifadesiyle, <em>“Anlatı sanatı hikâyeyi yaratmaz. Hikâye sanatı yaratır.”</em></p>
<p>Bu bakış, sanat ile illüstrasyon arasına çekilen kalın çizgiyi de bulanıklaştırıyor. Frida Kahlo ve Norman Rockwell’in yanında manga, çizgi roman ve <em>‘Star Wars’</em> için hazırlanmış prodüksiyon çizimlerini görmek bu yüzden şaşırtıcı değil. Lucas, bunları tek bir sanat türü altında toplamaya çalışmıyor; birbirinden uzak görünen imgelerin ortak bir anlatıda nasıl buluştuğuna bakıyor. Galeriler de bu düşüncenin izini sürüyor. Anlatı sanatının tarihine ayrılan bölümler, mağara resimlerinden farklı dönemlerin görsel dünyalarına uzanırken üst galerilerde aşk, aile, topluluk, çalışma hayatı, spor ve çocukluk gibi tanıdık temalar, farklı dönemlerden eserlerle yan yana geliyor. Böylece müze yalnızca sanat tarihinde ilerlemiyor; insanın değişmeyen meselelerinin de peşine düşüyor.</p>
<p>Araştırma kütüphanesi ise Lucas’ın bu dünyaya nereden baktığını daha görünür kılıyor. Herkese ücretsiz açık kütüphanede 30 binden fazla çizgi romanın yanı sıra Joseph Campbell’ın kişisel kütüphanesinden 2.900’ü aşkın cilt bulunuyor. Bunlar arasında Campbell’ın kendi notlarını taşıyan kitaplar da var. Lucas’ın gençliğinde karşılaştığı mit, kahraman ve hikâye fikirleri böylece yalnızca müzenin düşünsel arka planında kalmıyor, raflarda da yaşamaya devam ediyor.</p>
<p>Sinema elbette müzenin önemli bir parçası. Lucas Archives’dan gelen eserlerin yanı sıra iki sinema salonu, eğitim alanları ve Skywalker Grill de yapının içinde yer alıyor. Ancak hikâye binanın kapısında bitmiyor. Dışarıda Mia Lehrer ve Studio-MLA’nın tasarladığı park, California’nın tepelerden vadilere ve kanyonlara uzanan coğrafyasından esinleniyor. Jakarandalar, meşeler ve çamlar büyüdükçe; mevsimler değiştikçe manzara da dönüşecek. Bir anlatı sanatı müzesinin bahçesi için bundan daha uygun bir fikir bulmak zor.</p>
<p>Müzeyi görmek için sabırsızlanıyorum. Beni asıl meraklandıran, Frida Kahlo ile ‘Star Wars’un aynı binada buluşması değil; Lucas’ın birbirinden bu kadar uzak görünen görsel dünyalar arasında nasıl bir bağ kurduğu. Zaten müzenin asıl meselesi de kanımca bu: Hafızada kalan görüntülerden kurulmuş büyük bir görsel evren.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/lucasin-gorsel-evreni-88313</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/1/3/1280x720/lucasin-gorsel-evreni-1790316953.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ George Lucas, yıllardır biriktirdiği 40 bini aşkın eseri Los Angeles’ta açılan ‘Lucas Anlatı Sanatı Müzesi’nde bir araya getiriyor. Star Wars’tan Norman Rockwell’e, çizgi romandan Frida Kahlo’ya uzanan koleksiyonun merkezinde tek bir fikir var: Hikâye anlatmak. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/su-neyse-muzik-de-benim-icin-oydu-88307</guid>
            <pubDate>Sat, 26 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Su neyse müzik de benim için oydu</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Müziğini yalnızca şarkılarla sınırlamayan TUANA, her yeni üretiminde kendine ait bir dünyanın kapılarını aralıyor. Duygusal hikâyelerini görsel bir anlatımla tamamlayan sanatçı, yeni şarkısında da iki suç ortağının dünyasına uzanırken, bu hikâyenin kapak tasarımından klip estetiğine kadar her detayında kendi imzasını taşıyor. Çocukluk yıllarında müzikle kurduğu ilk bağdan yalnızlık duygusunu şarkılarına taşıma biçimine, kendi görsel evrenini nasıl şekillendirdiğinden yeni şarkısının hikâyesine kadar TUANA ile üretim dünyasını konuştuk.</p>
<p><strong>Sohbetimize yeni çalışmanızla başlayalım. Şarkı bize ne anlatıyor?</strong></p>
<p>Yeni şarkım <em>‘bu dünya yıkılsa üzülmem’</em> sırt sırta verip tüm dünyaya karşı ayakta durulan o benzersiz aşkı anlatıyor. Biraz boş vermişlik, biraz da içten içe bastırılmış bir öfke…</p>
<p><strong>İlk kaleme aldığınız anı hatırlıyor musunuz? Nasıl bir dünyanın içerisine çekilmiştiniz?</strong></p>
<p>Hatırlıyorum evet. Bir süredir içimden atamadığım bir üzüntüyü, öfkeyi kaleme almıştım. Dünyanın bireyci, çıkarcı; gündelik zevkler ve materyaller uğruna bir insanın sağlığını riske atabildiği hâliyle her yüzleştiğimde bu öfkeyi hissediyorum. Biraz hızlı bitirdim yazım sürecini (gülüyor).</p>
<p><strong>İkili ilişkilerin yanı sıra kişinin kendiyle kurduğu bağa da odaklanan şarkılar yazıyorsunuz. Çoğu şarkı aşkı anlatırken sizin için bu içsel yolculuğa yer vermek neden önemli?</strong></p>
<p>Aslında neyi kaleme alırsanız alın, dinleyen onu kendi tecrübesiyle bağdaştırıyor zaten. Özellikle odaklanmasam bile kişisel yolculuğumu, ne olursa olsun ayakta durmaya dair tutkumu kaleme almayı seviyorum; çünkü içimden taşan da o. Yazdığım her şey gerçek hikâyelerden, kaçamadığım hislerden oluşuyor. Bu sebeple ister istemez benim büyük bir parçam da bir kadın olarak her mücadelemin sonunda hâlâ ayakta kalmakla ilgili.</p>
<p><strong>Yanlış hatırlamıyorsam bir söyleşinizde, çevrenize kıyasla daha içe dönük biri olduğunuzdan söz etmiştiniz. Müzik sizin için bu içe dönüklüğün alanı, hatta hayattan bir kaçış noktası mı?</strong></p>
<p>Kesinlikle. İnsanlarla dertlerimi neredeyse hiç paylaşmam. 13-14 yıllık arkadaşıma dahi hayatımın en kötü gününde bile “biraz canım sıkkın fakat önemli bir şey değil” derim, onu da üzmemeye çalışırım. Tek ve yalnız bir çocuk olarak büyümenin bir getirisi sanırım, her şeyi içimde hallederim. Buradaki yalnızlığı şarkılarımla dindirebiliyorum.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab60bf17c459-1790315505.jpg" alt="" width="500" height="500" /></p>
<p><strong>Peki, biraz da geçmişe dönelim… Çok küçük yaşlarda müzikle tanışıyor, koroda yer alıyorsunuz. Bugünden geriye baktığınızda, müziğin hayatınızdaki yerini nasıl tanımlarsınız? Müzikle kurduğunuz bu bağın başladığı ilk anı hatırlıyor musunuz?</strong></p>
<p>İçine kapanık, yalnız bir çocuğun en büyük tutkusu müzik olduğunda ne hisseder bir düşünelim… Su neyse müzik de benim için oydu. Müzik üretmek kadar, dinlemek, araştırmak, keşfetmek… Günlük rutinimin büyük bir bölümünü kaplardı. Hafızam çok kuvvetli değildir, çok fazla anı hatırlamam ama koronun kulak sınavına yürüdüğüm koridoru bile hatırlıyorum. Prova yaptığımız sıralarda bana solak sıra kaldığını hatırlıyorum mesela. Öyle heyecan verirdi bana her anı.</p>
<p><strong>Tasarıma nasıl yöneldiniz?</strong></p>
<p>Müzikle birlikte çizim yapmaya ve yaratıcı süreçlere çok ilgim vardı. Zaten iyi bir Anadolu lisesinden mezun olmuştum. İTÜ’de mimarlık fakültesini kazandım. Daha sonra daha yaratıcı bölümleri araştırırken ürün tasarımı okuyan insanlarla kantinde karşılaştım. Projeleri çok hoşuma gitti, bu sebeple o bölüme geçtim.</p>
<p><strong>Sahne dekorlarınıza baktığımızda tasarıma olan ilginizi anlamak zor değil aslında. Sahne ne kadar renkli ve görsel bir dünyaysa, şarkılarınız da dinleyiciyi kendi duygularıyla baş başa bırakacak kadar yoğun. Peki, bir şarkı yazarken görsel dünyanızla duygusal dünyanız nasıl buluşuyor?</strong></p>
<p>Şarkıyı yazmayı bitirdiğimde aklımda mutlaka bir senaryo, visualizer modu ya da bir renk olur. Şarkı bana rengiyle geliyor. Bunun üzerine biraz çalışıp görsel hazırlarım. O dünya doğrultusunda da işin profesyonelleriyle bir klip ya da visualizer hazırlarız. Zaten kapaklarımı ve tasarımlarımı çoğunlukla ben yapıyorum...</p>
<p><strong>Son olarak, önümüzdeki günler için yeni çalışmalarınız var mı?</strong></p>
<p>Bu akşam İstanbul Paribu Art’ta bir konserimiz olacak, daha sonrasında Soft Tour adlı bir tura çıkıyoruz!</p>
<p><u> </u></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/su-neyse-muzik-de-benim-icin-oydu-88307</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/0/7/1280x720/su-neyse-muzik-de-benim-icin-oydu-1790315528.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yazdığı sözler, besteleri ve güçlü vokal kimliğiyle müziğin yenilikçi isimleri arasında öne çıkan TUANA, vintage bossa nova tınılarını dinamik bir pop altyapısıyla buluşturduğu yeni teklisi ‘bu dünya yıkılsa üzülmem’ ile karanlık ve tutkulu bir evrenin kapılarını aralıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/kinetik-sanatin-cagdas-imzasi-88308</guid>
            <pubDate>Fri, 25 Sep 2026 08:52:00 +03:00</pubDate>
            <title> Kinetik sanatın çağdaş imzası</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Geometrik formlar, canlı renkler ve optik illüzyonlarla şekillendirdiği multidisipliner üretimleriyle tanınan Güney Koreli sanatçı Vakki, Contemporary Istanbul’un 21. edisyonu kapsamında İstanbul’a geldi. Kinetik heykellerden illüstrasyona, grafik tasarımdan video enstalasyonlarına ve dijital sanata uzanan çalışmalarında modadan mimariye farklı alanlarda üretimler yapan sanatçı, bu kez fuara özel hazırladığı ‘<em>Spaces of Memory and Cycles’</em> ile İstanbul’da.</p>
<p>Samsung Art TV iş birliğiyle hazırlanan çalışmada Vakki, ekranı yalnızca görüntünün bulunduğu bir yüzey olmaktan çıkarıyor. Hareket, renk ve görsel tekrar, mekânın içine yayılan bir deneyimin parçalarına dönüşüyor. Sanatçının dinamik formları ve optik hareketleri, bu projede The Frame, The Frame Pro, Micro RGB ve OLED TV teknolojileriyle buluşuyor.</p>
<p>Dijital görüntüler, eserin çevresindeki mekânla birlikte düşünülerek kurgulanıyor. Işık ve renklerin sürekli değişen yapısı, izleyicinin çalışmaya farklı açılardan bakmasına olanak tanırken ekran teknolojisi de görsel bütünlüğün bir parçası haline geliyor.</p>
<p>Vakki, İstanbul’un Doğu ile Batı arasında kurduğu bağın üretimine ilham verdiğini belirtiyor. Kentin kendisinde bıraktığı hissi sorduğumuzda ise şöyle yanıtlıyor: <em>“İstanbul, farklı kültürlerin, geçmiş ve bugünün, Doğu ve Batı’nın kesiştiği bir şehir. Bu nedenle Contemporary Istanbul’da gerçekleştirdiğimiz bu çalışma, benim için farklı dünyaların bir araya gelmesi açısından gerçekten çok özel bir anlam taşıyor.”</em></p>
<p>Teknolojiyle sanatı buluşturan iş birliğini ise şöyle anlatıyor: <em>“Çalışmalar, ekran teknolojisi ile görüntünün, ekran sınırlarının ötesine geçerek ışık, renk ve hareket aracılığıyla mekânla ilişki kurmasına olanak sağlıyor.”</em></p>
<p><strong><span style="background-color: #e03e2d;">EKRANDAN TAŞAN DENEYİM</span></strong></p>
<p>Samsung Electronics Türkiye Ses ve Görüntü Sistemleri Grubu Kıdemli Satış ve Pazarlama Direktörü Ulaş Soytürk ise, projeyi şu sözlerle anlatıyor: <em>“Bu yıl Samsung Art TV deneyim alanımızda sanatseverleri Vakki’nin özgün dünyasının yanı sıra farklı sanat eserleriyle buluştururken, sanat ve teknolojinin bir araya geldiği bu özel deneyimi daha geniş bir perspektiften keşfetme fırsatı sunuyoruz. Contemporary Istanbul gibi sanatın farklı disiplinlerini ve kültürlerini bir araya getiren önemli bir platformun parçası olmak bizim için çok değerli. Sanat ve teknolojinin birlikte yeni deneyimler yaratabileceğine inanıyoruz.”</em></p>
<p><em><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab60cb8519da-1790315704.jpg" alt="" width="500" height="333" /></em></p>
<p>Pazarlama Direktörü İbrahim Akdağ da fuarda yer almanın önemine değinerek şunları söylüyor: <em>“Teknolojinin yalnızca hayatımızı kolaylaştıran bir araç değil, hayata, tasarıma ve sanata yeni deneyim alanları açan bir güç olduğuna inanıyoruz. Burada yalnızca sanat eserlerini ekranlarımızda göstermiyoruz; ekranın kendisinin sanat deneyiminin bir parçasına dönüşebileceğini ortaya koyuyoruz. Teknoloji ve sanatın birlikte nasıl yeni bir deneyim yaratabileceğini keşfetmek bizim için büyük önem taşıyor.”</em></p>
<p>Fuardaki deneyim bununla da sınırlı değil. Ziyaretçiler, Vakki’nin optik illüzyonlara dayalı kinetik ve dijital çalışmalarının yanı sıra Samsung Art Store’un 5 bini aşkın eserden oluşan koleksiyonunu da inceleyebiliyor. Tate, Louvre ve İstanbul Modern gibi sanat kurumlarının seçkilerinden eserlerin yer aldığı dijital koleksiyon, sanat deneyimini fiziksel sergi alanının dışına taşıyor.</p>
<p>Etkinliğin bir diğer ayağında ise izleyici üretim sürecine dahil oluyor. ‘<em>Görünmeyen Bir Ritmin Portresi’</em> başlıklı interaktif atölyede katılımcılar, Vakki’nin sanat pratiğinde öne çıkan ritim, hareket ve geometrik döngülerden yola çıkarak kendi dijital eserlerini üretiyor. Böylece Vakki’nin disiplinlerarası yaklaşımı, yalnızca sergilenen işler üzerinden değil, ziyaretçilerin doğrudan dahil olduğu bir atölye aracılığıyla da karşılık buluyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab60ce522d47-1790315749.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/kinetik-sanatin-cagdas-imzasi-88308</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/0/8/1280x720/kinetik-sanatin-cagdas-imzasi-1790315852.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Contemporary Istanbul’un 21. edisyonunda sanat ile teknoloji aynı zeminde buluşuyor. Güney Koreli Pop Art sanatçısı Vakki’nin Samsung Art TV iş birliğiyle fuara özel hazırladığı ‘Spaces of Memory and Cycles’, hareket, renk ve ışığı mekânın parçasına dönüştürüyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/aski-unutturmalarina-izin-vermeyin-88269</guid>
            <pubDate>Fri, 25 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Aşkı unutturmalarına izin vermeyin</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>İstanbul’da farklı tarihler, kültürler ve politik gerçeklikler aynı alanda yan yana yaşıyor. Kentin hangi yönleri sanatsal dilinizde en güçlü karşılığı buluyor?</strong></p>
<p>Beni bu çeşitlilik etkiliyor: Farklı dinî, seküler ve toplumsal geleneklerin, Avrupa ile Asya’nın uyum içinde var olması… İstanbul’da insanların sıcaklığını ve farklı bakış açılarına gösterilen hoşgörüyü seviyorum.</p>
<p><strong>Şiiri ışık, ateş ve reklam panolarıyla kamusal alana taşıyan işlerinizle tanınıyorsunuz. Bu sergide resim daha belirgin. Sizi yeniden resme yönelten ne oldu?</strong></p>
<p>Edinburgh College of Art’ta resim eğitimi aldım; başlangıç noktam resimdi ve ona döneceğimi hep biliyordum. Son beş yıldır bunu giderek daha çok yapıyorum. ‘The Poets in the Cities’ kalbimde taşıdığım şairlerin mahrem resimlerinden oluşuyor. Birçoğu artık hayatta değil. Onları resmederek birlikte vakit geçirmek, yaşadıkları kentlere geri götürmek istiyorum.</p>
<p><strong>Resimlerinizdeki kişiler kişisel hafızaya da kolektif tarihe de ait görünüyor. Kim onlar?</strong></p>
<p>Merkezdeki resimde James Baldwin ile şairler ve şarkı yazarları var. Baldwin’ın 1961-1971 arasında İstanbul’da yaşaması beni büyülüyor. Siyah ve eşcinsel bir yazar olarak burada ABD’dekinden daha fazla özgürlük bulduğunu söylemişti. Umarım Türkiye bu hoşgörü geleneğini yaşatır. Sedat Pakay’ın 1966’da çektiği bir fotoğraftan yola çıktım: Baldwin Galata Köprüsü’nde yalnız duruyor, ardında Süleymaniye’nin romantik silueti yükseliyor.</p>
<p><strong>Bu görüntüyü resminizde nasıl dönüştürdünüz?</strong></p>
<p>Fotoğrafta yalnız görünüyordu; ona arkadaşlar getirmek istedim. Galata Köprüsü Baldwin’ın ‘balkonu’na dönüştü. Partiye Nina Simone’u, Bob Dylan’ı, Yevgeni Yevtuşenko’yu ve Edip Cansever’i davet ettim. Baldwin ile Cansever’in tanıştığına dair belge yok. Ama özellikle ‘Masa da Masaymış Ha’ şiirinin hayranıyım. Hayalimde Galata’da buluşup dost oluyor, Boğaz gecesinde şiir konuşuyorlar. Böyle bir partide olmayı kim istemez?</p>
<p><strong>İşlerinizde aşk, yas, hafıza ve yokluk gibi mahrem duygular daha geniş bir politik zeminle buluşuyor. İstanbul’daki eserlerde bu gerilim nasıl ortaya çıkıyor?</strong></p>
<p>Siyasi ortam öylesine gergin ki çocuklarımın geleceğinden korkuyorum. Trump ve ülkemdeki Nigel Farage gibi hoşgörüsüz sağcı figürlerin yükselişi; Gazze’deki soykırımın yaşanmasına izin verilmesi ve teknoloji oligarklarının askerî-endüstriyel kompleksle buluşması beni ürkütüyor. Buna nasıl karşı koyacağımı bilmiyorum. Elimizde şiir, nezaket, sevgi ve sevginin daha güçlü olduğuna dair umut var.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab53145269f5-1790259525.jpg" alt="" width="500" height="667" /></p>
<p><strong>Şiir işlerinizde yalnızca okunmıyor; görüntüye, nesneye, hatta müdahaleye dönüşüyor. Şiir görsel olarak neyi ifade edebilir?</strong></p>
<p>Somut şiiri görsel sanata taşıyıp farklı mecralarda araştırmak istedim. Apollinaire için şiirin sayfadaki grafik görünümü anlamının ayrılmaz parçasıydı. Ben de bu düşünce reklam panolarına, ışıklı tabelalara, resimlere ve telefon ekranlarına taşınırsa ne olur diye düşündüm. İşlerimin çoğu, somut şiiri kitaptan çıkarıp dünyaya yerleştirme arayışıdır. Sözcüklerle imgeler birleştiğinde anlam zenginleşir.</p>
<p><strong>Yeni bir işe başlarken önce görüntü mü, cümle mi geliyor?</strong></p>
<p>Bilmiyorum; belki her şey ateşli rüyalarda beliriyor. Sözcüklerle görüntüleri ayırmamaya, tek bir dil olarak görmeye çalışıyorum. Cansever’in ‘Masa da Masaymış Ha’ şiirinde adamın gökyüzünü masaya koyduğu bölüm vardır ya; ben de o gökyüzüne uzanmak, şiirdeki duyguyu yakalamak istiyorum.</p>
<p><strong>ISTANBUL’74’ün Arnavutköy’deki mekânı izleyicinin eserlerle karşılaşmasını nasıl değiştiriyor?</strong></p>
<p>ISTANBUL’74 sokağın enerjisini galeriye taşıyan canlı bir topluluk. Ahşap yapıların sıralandığı eski bir sokaktaki Boğaz manzaralı yeni mekân son derece şiirsel ve ilham verici.</p>
<p><strong>ISTANBUL’74 ile yollarınız nasıl kesişti?</strong></p>
<p>Jefferson Hack’in davetiyle ilk IST. Festival’e geldim. Olağanüstüydü; İstanbul’un New York kadar heyecan verici olduğunu o zaman fark ettim. O günden beri Demet, Alphan ve topluluklarının yaptıklarını hayranlıkla izliyorum.</p>
<p><strong>Bu sergi geliştirilirken İstanbul yalnızca bir fon muydu, yoksa eserin parçasına mı dönüştü?</strong></p>
<p>İstanbul serginin parçası; ruhu işlere işlemiş.</p>
<p><strong>Sanatınız hem romantik hem de sessizce meydan okuyan bir tavır taşıyor. Güzellik, insanları zor politik ve toplumsal meselelere yaklaştırmanın bir yolu mu?</strong></p>
<p>Bizi ancak birbirimize duyduğumuz sevginin ve ortak dünyamızın güzelliğini fark etmenin kurtaracağına inanıyorum.</p>
<p><strong>Kamusal dilin sloganlara, manşetlere ve sosyal medya parçalarına indirgendiği bir dönemde, sözcüklerle çalışan sanatçının sorumluluğu nedir?</strong></p>
<p>Siyasetin, sosyal ve haber medyasının dili çatışmacı ve ayrıştırıcı. Ben dili daha duygulu ve empatik kullanmaya çalışıyorum. Göçün toplumları zenginleştirdiğine, kentleri iyileştirdiğine ve mültecilere sığınak sunmamız gerektiğine inanıyorum. Fakat ‘Göçe karşı olanlar aptaldır’ demek istemiyorum. Bunun yerine Hafız-ı Şirazi’den ilhamla güneş ve sevgi üzerine bir eser yaptım: ‘Bunca zamandan sonra bile güneş dünyaya “Bana borçlusun” demez. Böyle bir sevgiyle bütün dünya çiçek açar. Güneşin her yolcu ve göçmenle paylaşılsın diye dünyaya sunduğu aşkı unutturmalarına izin vermeyin.’</p>
<p><strong>‘The People You Love Become Ghosts Inside of You’ en çok paylaşılan işlerinizden biri. Dijital dolaşım, izleyiciyle ilişkinizi değiştirdi mi?</strong></p>
<p>Sanatta ve şiirde izleyicinizle çoğu zaman tanışmaz, uzaktan yabancılara seslenirsiniz. Dijital kültürün pek çok yönü beni korkutuyor; sanat ve şiiri dünyayla paylaşabilmesi ise iyi yanlarından biri.</p>
<p><strong>Bir cümle Londra’da, İstanbul’da ya da başka bir kentte karşımıza çıktığında farklı bir anlam kazanır mı?</strong></p>
<p>Her zaman hayali, arketipsel bir kente sesleniyorum. Londra ile İstanbul’u birbirine bağlayan bir toplumsal ve sokak enerjisi var; bu da onları yakın kılıyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/aski-unutturmalarina-izin-vermeyin-88269</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/6/9/1280x720/aski-unutturmalarina-izin-vermeyin-1790259550.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Şiiri ışık, ateş ve kent yüzeyleriyle buluşturan Robert Montgomery, İstanbul’daki yeni sergisinde James Baldwin’dan Edip Cansever’e uzanan hayali bir buluşma kuruyor; sert siyasi dile karşı şiir, şefkat ve sevgiyi savunuyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/cazi-salondan-cikarip-sehre-birakiyoruz-88268</guid>
            <pubDate>Fri, 25 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Cazı salondan çıkarıp şehre bırakıyoruz</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Sonbaharın serinliği Boğaz sularına ve Beyoğlu’nun taş sokaklarına inerken, İstanbul bir kez daha 36 yıllık o tanıdık, ritmik kalp atışına teslim olmaya hazırlanıyor. 1990’ların başında mütevazı bir kulüp buluşması olarak filizlenen ve zamanla şehrin kültürel kimliğinin omurgalarından birine dönüşen Akbank Caz Festivali, yarın itibarıyla kapılarını 36. kez açıyor. 11 Ekim’e kadar sürecek festival, Yeldeğirmeni Sanat’tan Babylon’a, Frankhan’dan All Saints Moda Kilisesi’ne uzanan 24 farklı mekanda, 15’i aşkın ülkeden yaklaşık 200 müzisyeni ağırlayacak.</p>
<p>Bu yılki edisyon, cazın yalnızca tarihsel mirasına saygı duruşunda bulunmakla kalmıyor; türün sınır tanımaz, melez ve sürekli kendini dönüştüren güncel ruhunu da kucaklıyor. Programda Miles Davis’in 100. doğum yılı kutlamalarından Londra’nın nabzını tutan çağdaş groove’lara, bağımsız plak şirketi ACT Music gecelerinden yerli sahnenin usta ve genç yeteneklerine uzanan çok katmanlı bir rota çiziliyor. Festivalin yarınki başlangıcı öncesinde, bu kapsamlı müzik maratonunun arkasındaki vizyonu, programın düşünsel omurgasını ve İstanbul’un değişen dinamiklerinde cazın birleştirici gücünü festival yöneticisi <strong>Gözde Sivişoğlu</strong> ile konuştuk.</p>
<p><strong>Bugün size biri “Akbank Caz Festivali aslında ne festivali?” diye sorsa, cevabınız hâlâ yalnızca caz olur mu?</strong></p>
<p>Tabii ki bir caz festivali. Akbank Caz Festivali 36 yıldır farklı coğrafyalardan, farklı müziklerden beslenen bir caz festivali. Bugün onu yalnızca tek bir müzik türünün sınırları içinde tanımlamak biraz eksik kalır. Çünkü cazın kendisi zaten sınırları olan bir müzik değil. Farklı müziklerle temas eden, dönüşen, başka seslere alan açan bir yapısı var. Biz de programı oluştururken cazın etrafındaki dünyaya bakıyoruz. O yüzden bizim için Akbank Caz Festivali, cazı merkezine alan ama merak duygusunun sınırlarını mümkün olduğunca geniş tutan bir festival.</p>
<p><strong>Bir program hazırlarken daha heyecan verici olan hangisi: İstanbul’a Arturo Sandoval gibi çok büyük bir ismi getirmek mi, yoksa insanların henüz adını bilmediği birini iki yıl sonra “Ben onu ilk Akbank Caz’da izlemiştim” dedirtecek kadar erken yakalamak mı?</strong></p>
<p>İkisi de çok heyecan verici ama farklı sebeplerle… Arturo Sandoval gibi bir ismi İstanbul’da ağırlamak, festivalin hafızasında yer edecek çok özel bir buluşma yaratıyor. Ama henüz çok tanınmayan bir sanatçıyı erken keşfetmek ve onun yolculuğunun bir parçası olmak da kürasyonun en heyecan verici taraflarından biri. “Ben onu ilk Akbank Caz’da izlemiştim” cümlesini duymak bizim için gerçekten çok kıymetli. Çünkü o zaman sadece bir konser organize etmiş olmuyorsunuz, bir sanatçının Türkiye’deki hikâyesinin ilk sayfalarından birine dokunmuş oluyorsunuz. İyi bir festival programının bence ikisini de yapabilmesi gerekiyor: Geçmişin hafızasını bugünün büyük isimleriyle canlı tutmak ve geleceğin isimlerini daha bugünden fark etmek.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab52f218cb75-1790258977.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Bir festival direktörünün işi ne kadar müzik zevki, ne kadar içgüdü, ne kadar Excel?</strong></p>
<p>Üçü de. Hatta bazen aynı anda. Müzik zevkiniz ve merakınız yoksa iyi bir program kurmanız zor. İçgüdü, henüz kimsenin kesin olarak bilemediği bir şeyi hissedebilmekle ilgili. Ama bütün bunları gerçekleştirmek için Excel’e de ihtiyacınız var. Çünkü bir sanatçıyı çok sevmekle onu festivale getirebilmek arasında bütçe, tarih, turne rotası, mekân, prodüksiyon, seyirci kapasitesi, ajanslar ve daha birçok değişken var. O yüzden programı hazırlamak bizim için biraz hayal kurmak, biraz sezmek, sonra da o hayalin gerçekleşmesi için gereken her şeyi tek tek çözmek.</p>
<p><strong>Spotify ve TikTok’un insanlara sürekli yeni müzik önerdiği bir dönemde, insan küratörünün algoritmadan daha iyi yaptığı şey ne?</strong></p>
<p>Algoritma size çok iyi müzikler önerebilir. Ama bir festivalin yaptığı şey sadece “Bunu da dinleyebilirsin” demek değil. Biz bir bağlam kuruyoruz. Bir sanatçıyı neden başka bir sanatçıyla yan yana getirdiğimizi, neden o mekanda dinlemenin anlamlı olduğunu, neden o projeyi tam da bugün İstanbul’a getirmek istediğimizi düşünüyoruz. Bir de algoritmanın henüz sahip olmadığı çok önemli bir şey var: fiziksel karşılaşma. İnsanları aynı mekanda, aynı anda, daha önce hiç dinlemedikleri bir müzikle karşılaştırmak. Belki de bizim işimiz insanlara ne dinlemeleri gerektiğini söylemek değil, zaten sevdikleri bir yerden yola çıkarak onları hiç bilmedikleri başka bir yere götürmek.</p>
<p><strong>36 yıllık bir festivalin avantajı büyük bir hafızaya sahip olması. Bir festivalin yaşlanmaya başladığını nasıl anlarsınız? Bunu engellemek nasıl mümkün olur?</strong></p>
<p>Bence bir festivalin yaşlanması yaşının ilerlemesiyle değil, merakının azalmasıyla başlıyor. Aynı şeyleri, aynı yöntemlerle, aynı seyirciye anlatmaya başladığınızda kurumlaşma riski ortaya çıkıyor. Akbank Caz Festivali’nin 36 yıllık hafızası bizim için çok değerli. Müzisyenlerin, mekânların, seyircilerin ve festival ekibinin hafızası var. Ama hafızayı korumakla geçmişte yaşamak arasında önemli bir fark var. Biz her yıl yeniden bakıyoruz: Yeni ne üretiliyor? Genç dinleyici ne dinliyor? Bence genç kalmanın yolu geçmişi silmek değil, hafızayı bugünün üretimleriyle sürekli yeniden ilişkilendirmek. Çünkü 36 yıllık bir mirası ve tecrübeyi anlamadan, incelemeden ve içselleştirmeden yeni ve dinamik bir dünya kuramazsınız.</p>
<p><strong>Seni en önde göreceğimiz 3 konseri bizimle paylaşabilir misin?</strong></p>
<p>Üç konser söylemek benim için biraz zor. Çünkü 15 güne yayılan bir festivalde herkesin kendi üçlüsünü bulmasını istiyoruz. Ama benim özellikle heyecanlandığım üç buluşmayı söyleyebilirim. Arturo Sandoval, Yazmin Lacey, ve ACT Night – Young European Stars.</p>
<p><strong>Bu yıl bir de caz minibüsü var. Minibüsün hikayesi nedir?<br /></strong>‘Şehrin Caz Hali’ hep birlikte yaşayalım diliyoruz. Bir CazMobil yarattık. Cazın neşesini sokağa taşıyan bu araçta jantlardan zillere, gövdeden piyanoya, aynalardan üflemeli çalgılara kadar birçok detay cazdan ilham alıyor. İstanbul’un en tanıdık toplu taşıma araçlarından biri böylece cazın şehirle buluşmasının kendisine dönüştü. Çünkü cazı sadece konser salonlarında değil, sokağın içinde de duyulur ve görünür kılmak istiyoruz. Bir anlamda cazı salondan çıkarıp şehre bırakıyoruz.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/cazi-salondan-cikarip-sehre-birakiyoruz-88268</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/6/8/1280x720/cazi-salondan-cikarip-sehre-birakiyoruz-1790258998.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Akbank Caz Festivali yarın başlıyor. Programın çok katmanlı rotasını ve cazın birleştirici hafızasını festival yöneticisi Gözde Sivişoğlu ile konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/25-yilin-gonul-isi-88267</guid>
            <pubDate>Fri, 25 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> 25 yılın gönül işi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>2001 yılında Murat Pilevneli tarafından yurt dışında yaşayan Türk sanatçılara alan açmak amacıyla kurulan Galerist, 25 yıllık sanat serüvenini 16 Eylül’den 7 Kasım’a kadar sürecek <em>‘Gönül İşi’</em> sergisiyle kutluyor.</p>
<p>İstiklal Caddesi’ndeki Mısır Apartmanı’ndan sonra 2011 yılında Meşrutiyet Caddesi’nde, 19. yüzyıla tarihlenen Passage Petits-Champs binasına (Pera Müzesi’ne komşu) taşınan Galerist, şimdiye kadar 200 sergiye ev sahipliği yapmış. Mekân ve sahiplik değişikliğine rağmen Türkiye’den ve yurt dışından 50’ye yakın sanatçıyı temsil eden galeri, yerel ve uluslararası sanat pratiklerinin yanı sıra farklı disiplinler ve kuşaklar arasında da diyalog kurmayı başarmış. Bu başarıda kuşkusuz galerinin The Armory Show, Frieze, Paris Photo ve Art Basel’in de bulunduğu önemli uluslararası sanat fuarlarına düzenli olarak katılmasının payı büyük.</p>
<p>2005 yılından beri Galerist ile çalışan Elif Uras’ı yanlış hatırlamıyorsam 2005 ya da 2007 yılında Art Basel’de tanıdım ve sevdim.</p>
<p>Serginin adı neden ‘Gönül İşi’ diye merak edenler için yanıtı basit: Çünkü galeriyle uzun soluklu birlikteliği olan sanatçılar arasında kuruluşundan beri bir gönül bağı var. Bu bağa sanatın bir ucundan tutan herkesi katabilirsiniz. Sanatçılar, koleksiyonerler, sanatseverler ve tabii galerinin çalışanları. Öte yandan galericilik de bir ‘gönül işi’; hele ekonomik koşullar zorladığında. Şimdiye dek tarihe karışmış sayısız galeri var.</p>
<p><em>‘Gönül İşi’</em> sergisinin ana teması otoportre…</p>
<p>Sergide kimi sanatçıların otoportreleri yer alırken, kimilerinin sanat pratiklerini otoportre olarak okuyoruz.</p>
<p>Örneğin İpek Duben, Taner Ceylan ve bu yaz Paris’teki Orsay Müzesi’nde keşfettiğim, İstanbullu bir koleksiyonerin eserini ödünç verdiği Mısırlı-Fransız fotoğrafçı ve yönetmen Youssef Nabil, otoportreleriyle sergide yer alıyor. Çoğunlukta ise Defne Tesal, Hera Büyüktaşcıyan ya da Julian Opie gibi isimlerin işlerini görür görmez tanıyacağınız, “otoportre okuması” yapacağınız eserler var.</p>
<p>Yani otoportre fikri, yalnızca sanatçının kendisini temsil ettiği bir imgeyi değil, tekrar eden biçimleri, malzeme seçimlerini, jestleri, sembolleri ve üretim yöntemlerini de kapsıyor. Sergide bir araya gelen eserler, sanatçıların kendi pratikleri içinde birer otoportre olarak okunabileceği gibi bir bütün olarak Galerist’in kolektif portresini de oluşturuyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab52e49b814a-1790258761.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">SERGİDE KİMLER VAR?</span></h2>
<p><em>‘Gönül İşi’</em> sergisine katılan isimler şöyle: mentalKLINIK, Hüseyin Bahri Alptekin, Haluk Akakçe, Yeşim Akdeniz, Rasim Aksan, Francesco Albano, Semiha Berksoy, Hera Büyüktaşcıyan, Taner Ceylan, Hüseyin Çağlayan, Michael Craig-Martin, Ergin Çavuşoğlu, İpek Duben, Ayşe Erkmen, Leylâ Gediz, Kendell Geers, Anton Henning, Mustafa Hulusi, İdil İlkin, Merve İşeri, Şahin Kaygun, Nuri Kuzucan, Arik Levy, Merve Morkoç, Youssef Nabil, Julian Opie, Lara Ögel, Serkan Özkaya, Güçlü Öztekin, Seza Paker, Thomas Ruff, Sarkis, Yusuf Sevinçli, Erinç Seymen, Arslan Sükan, Murat Şahinler, Ali Emir Tapan, Evren Tekinoktay, Ayça Telgeren, Defne Tesal, Margaret R. Thompson, TUNCA, Gavin Turk, Elif Uras, Viron Erol Vert, Erwin Wurm, Burcu Yağcıoğlu, Nil Yalter ve Nazım Ünal Yılmaz.</p>
<p>Sergi için 14 yeni iş üreten sanatçılar arasında Ayça Telgeren, Hüseyin Çağlayan ve artık galeri tarafından temsil edilmeyen Leylâ Gediz ile Erinç Seymen gibi isimler var. Sergi artık hayatta olmayan iki sanatçıyla başlıyor: Haluk Akakçe ile Hüseyin Bahri Alptekin.</p>
<p>Alptekin’in <em>‘H.Faktörü: Misafirperverlik/Husumet’</em> adlı eseri, üzerinde Hotel İstanbul yazıları bulunan neon ışıklı bir pano… Sarkis’in 85. yaşını kutladığı 2023 yılında ürettiği <em>‘Munch’tan Çığlık’</em> serisinden ışıklı vitray işi, galerinin 2014’ten beri temsil ettiği ve eserleri Berlin’deki Hamburger Bahnhof gibi kurumlarda sergilenen Semiha Berksoy’un <em>‘Aşk ve Yılan’</em>ı (1998), Nil Yalter’ın <em>‘Skin Story’</em>si, Burcu Yağcıoğlu’nun <em>‘Koruyucu T Hücresi Olarak Otoportre’</em>si ve Elif Uras’ın Galerist çalışanlarını yerleştirdiği <em>‘Kalbin Emeği’</em> adlı seramik heykeli objektifime takılanlar arasında.</p>
<p>Aslında 25 yılın görünmez emeği Uras’ın bu heykelinde.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/25-yilin-gonul-isi-88267</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/6/7/1280x720/25-yilin-gonul-isi-1790258786.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Galerist, 25. yılını 49 sanatçının eserlerini buluşturan ‘Gönül İşi’ sergisiyle kutluyor. Otoportre fikri etrafında kurulan sergi, galerinin sanatçılarla yıllara yayılan ilişkisine de bakıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/eksik-olan-da-tamamdir-88266</guid>
            <pubDate>Fri, 25 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Eksik olan da tamamdır</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bazı görüntüler ilk bakışta bize her şeyi anlatmaz. Bir sis perdesinin ardında kaybolan yol, boş bir koltuk, buz tutmuş bir gölün kıyısında tek başına duran bir ağaç… Kadrajda bir şey eksik gibidir ama belki de görüntüyü bize asıl ilginç kılan tam olarak o eksikliktir. Çünkü bazen görmediğimiz şey, gördüğümüz kadar hatta ondan daha fazla şey söyler. Yıllardır canlandırdığı karakterlerin dünyasına kendi bakışıyla hayat veren Ahmet Mümtaz Taylan’ın ilk fotoğraf sergisi ‘Noksan’da görünenle görünmeyen arasındaki boşlukta duruyor.</p>
<p>30 Eylül’de LEE Art Project’te açılacak sergide sanatçının farklı coğrafyalarda çektiği 53 fotoğraftan seçilen 29 çalışma yer alıyor. Sisli ovalardan donmuş göllere, kentsel yapılardan terk edilmiş nesnelere uzanan görüntüler, insanın çoğu zaman kadrajda olmadığı ama bıraktığı izlerin hissedildiği bir dünyayı bir araya getiriyor. Fotoğrafların tamamı farklı dönemlerde ve farklı mekânlarda çekilmiş olsa da aralarında yıllar bulunan kareler dahi bakış ve duygu bakımından aynı dünyanın parçaları gibi. Seçki de bu doğal bağı koruyacak şekilde hazırlanmış.</p>
<p><strong>Eksik olan da tamamdır ya bazen</strong></p>
<p>‘Noksan’ı duyduğumda sergi öncesi Ahmet Mümtaz Taylan’la uzun uzun konuşmayı istedim; ancak hayatın araya giren farklı planları bu sohbeti biraz daha kısa tuttu diyelim; yine de sergiye bakışını ve ‘noksan’ fikrini kendi sözlerinden dinledik.</p>
<p>Taylan sergiye klasik anlamda bir fotoğrafçılık çalışması olarak bakmıyor. Kendi ifadesiyle, <strong><em>“Ben fotoğrafçı değilim; bu sergi bir görme biçimi.”</em></strong> Bu cümle, ‘Noksan’ın da çıkış noktasını anlatıyor. Burada mesele yalnızca fotoğraf çekmek değil; bir görüntünün içinde neyi gördüğümüz, neyi görmediğimiz ve gördüklerimizin bizde ne bıraktığı.</p>
<p>Fotoğrafların ortaya çıkışında da önceden kurulmuş bir plan yok. Taylan bu anları, <strong><em>“Bazen yürürken, bazen sette dinlenirken gözümün gördüğü ve durduğu anların bir yansıması”</em></strong> olarak tanımlıyor. Dolayısıyla sergideki görüntüler, belirli bir hikâyeyi baştan sona anlatmak yerine, hayatın içinden çekilip alınmış kısa duraklar gibi karşımıza çıkıyor.</p>
<p>‘Noksan’ sözcüğünün kendisi de bu bakışın merkezinde. Taylan için kavram, yalnızca bir eksikliği ifade etmiyor. <strong><em>“Noksan; tamamlanmamış, hâlâ yarım olan, bir şeylerden eksik… Eksik olan da tamamdır ya bazen”</em></strong> diyerek eksiklikle bütünlük arasındaki alışıldık karşıtlığı tersine çeviriyor. Belki de bu yüzden fotoğraflarda insanın yokluğu bir boşluk gibi kalmıyor. Tam tersine, yokluğun kendisi görüntünün bir parçasına dönüşüyor. Bir koltuk orada birinin oturduğunu düşündürüyor. Bir ağaca bağlanmış dilek kumaşları, görünmeyen bir insanın dileğini taşıyor. Terk edilmiş bir nesne, geçmişteki bir hayatın sessiz tanığı gibi duruyor. İnsan kadrajdan çekilmiş olsa da bıraktığı izler kalıyor.</p>
<p>Taylan’ın şu sözleri de serginin bu tarafını anlatıyor: <strong><em>“Bir görüntüyü tamamlayan ve ona ruhunu veren şey, çoğu zaman içinde barındırdığı noksanlığın ta kendisidir.”</em></strong> Böyle bakıldığında sisin örttüğü bir manzara yalnızca sisli bir manzara olmaktan çıkıyor; görünmeyen tarafıyla da bir hikâye kuruyor. Sonu görünmeyen yol, yalnızca bir yol değil, nereye gittiğini bizim tamamlayacağımız bir ihtimal haline geliyor.</p>
<p>Bu eksiklik duygusu, sergideki kentsel görüntülerde başka bir biçim alıyor. Birbirine yaklaşan binalar ve sıkışan mimari çizgiler, doğadaki boşlukların karşısına bu kez başka bir dünya çıkarıyor. Bir tarafta geniş manzaraların sessizliği, diğer tarafta insan eliyle kurulmuş yapıların yoğunluğu var.</p>
<p><strong> <img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab52cc53698d-1790258373.jpg" alt="" width="500" height="333" /></strong></p>
<p><strong>Görünmeyenin bıraktığı iz</strong></p>
<p>Taylan’ın <strong><em>“Noksanlık, ne yaparsak yapalım dolmayan ve insana her resimde yalnızlığını anımsatan bir boşluktur. Buna rağmen eksikliklerin ve kesintilerin gerçek sevgiyi ve birbirine tutunmayı mümkün kıldığı bir bağa dönüşür”</em></strong> sözleri de serginin yalnızca görsel bir seçki olmadığını düşündürüyor. Eksiklik burada kapatılması gereken bir kusurdan çok, insanın dünyayla ve birbirleriyle kurduğu ilişkinin bir parçası.</p>
<p>Bu nedenle fotoğraflarda kesin cevaplar aramak gerekmiyor. Bir ağacın neden orada olduğunu, boş koltuğun kime ait olduğunu, yolun nereye çıktığını ya da kadrajın dışında ne bulunduğunu bilmiyoruz. Görüntüler bazı şeyleri özellikle dışarıda bırakıyor. İzleyici de o boşlukla baş başa kalıyor.</p>
<p>‘Noksan’ın asıl meselesi belki tam burada beliriyor: Görüntüyü tamamlamak değil, onun tamamlanmamış tarafına bakabilmek. Taylan’ın söylediği gibi, <strong><em>“Fotoğraflarımla değil de daha çok dünyayı kendi kadrajımdan nasıl gördüğüm ile alakalı yalnızca.”</em></strong></p>
<p>Ayrıca atlanmaması gereken bir detay daha: 30 Eylül-30 Ekim 2026 tarihleri arasında Polat Piyalepaşa Çarşı’daki LEE Art Project’te görülebilecek sergideki satışlardan elde edilen gelirin yüzde 50’si, kanser tedavisi gören çocukların ihtiyaçlarına destek olmak amacıyla bağışlanacak. Bu yönüyle ‘Noksan’, kadrajın dışında kalanlara da dokunan bir sergi aslında…</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Çok sakin ama güçlü bir bakış var</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>LEE Art Project’in kurucusu ve ‘Noksan’ın sanat danışmanı Ece Eylem Yıldırım, sergiye ve galeriye dair sorularımızı yanıtladı. </strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Noksan’ı bir sanat danışmanı olarak ele aldığınızda, Ahmet Mümtaz Taylan’ın fotoğraflarında sizi sergiye çeken ne oldu? Nasıl bir bakış gördünüz?</strong></span></p>
<p>Ahmet Mümtaz Taylan’ın fotoğraflarında beni en çok çeken şey, fotoğrafların bir şeyi anlatmak için kendini zorlamaması oldu. Çok sakin ama güçlü bir bakış var. Özellikle insanı doğrudan göstermeden, bıraktığı izler üzerinden bir dünya kurması benim için çok kıymetliydi. ‘Noksan’ ismi de benim için tam olarak bunu karşılıyor. Fotoğraflarda tamamlanmamış, geride kalmış ya da eksilmiş bir şey hissediyorsunuz ama o eksikliği seyirci tamamlıyor. Bence serginin en güçlü taraflarından biri de bu.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Taylan’ı uzun yıllardır oyuncu kimliğiyle tanıyoruz. Fotoğraf üretimini sergiye taşırken, bu farklı üretim alanının serginin diline nasıl katkı sunduğunu düşündünüz?</strong></span></p>
<p>Ahmet Mümtaz Taylan’ın oyunculuk kimliğinin fotoğraflara doğrudan bir anlatı olarak yansıdığını düşünmüyorum. Daha çok yıllardır geliştirdiği gözlem yetisinin fotoğrafa taşındığını düşünüyorum. Bir oyuncunun dünyaya bakma biçiminde ister istemez insan, davranış, mekân ve hikâye üzerine güçlü bir dikkat oluşuyor. ‘Noksan’da da bunu görüyoruz. Ancak oyunculuk geçmişi serginin önüne geçen bir unsur değil; onun bakışını besleyen, ama fotoğrafların kendi başına değerlendirilmesine de engel olmayan bir arka plan.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab52d188b65b-1790258456.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>LEE Art Project olarak genç sanatçılara alan açmak da hedefleriniz arasında. Sizce bugün genç sanatçıların en çok hangi tür desteğe ihtiyaçları var?</strong></span></p>
<p>Bence genç sanatçıların yalnızca eserlerini sergilemeye değil, üretimlerinin sürdürülebilir olmasına ihtiyaçları var. Bir sanatçının işini galeriye koymak aslında sürecin çok küçük bir bölümü. Üretim maliyetleri, malzeme, görünürlük, koleksiyonerlerle iletişim, doğru insanlarla buluşmak, uluslararası bağlantılar kurmak… Ben LEE Art Project’in sanatçıya sadece “Sergini yapalım” diyen bir galeri olmasını istemiyorum.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Peki bunu pratikte nasıl kurmayı düşünüyorsunuz?</strong></span></p>
<p>Bunun tek bir yöntemi olduğunu düşünmüyorum. Her sanatçının ihtiyacı farklı. Bazı sanatçının üretim desteğine, bazısının uluslararası bağlantılara, bazısının doğru koleksiyonerlerle buluşmaya, bazısının ise yalnızca üretimini sürdürebileceği zamana ve alana ihtiyacı olabilir. Bizim yapmak istediğimiz, sanatçıyla sergiden çok daha önce iletişim kurmak. Birlikte düşünmek, üretim sürecini görmek, sanatçının ne anlatmak istediğini anlamak ve bunu doğru bir sergi diline dönüştürmek. Galerinin fiziksel alanı önemli ama benim için asıl değer, o alanın içinde oluşan ilişkiler.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab52d26a1f4c-1790258470.jpg" alt="" width="500" height="625" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/eksik-olan-da-tamamdir-88266</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/6/6/1280x720/eksik-olan-da-tamamdir-1790258555.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bir fotoğraf gösterdiği kadar, geride bıraktıklarıyla da konuşabilir… Ahmet Mümtaz Taylan da ilk sergisi ‘Noksan’da, insanın görünmediği ama izlerinin kaldığı görüntüler üzerinden bu boşluğa bakıyor. Çünkü Taylan’a göre “Bir görüntüyü tamamlayan ve ona ruhunu veren şey, çoğu zaman içinde barındırdığı noksanlığın ta kendisi.” ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/muzayede-dijital-donusum-88221</guid>
            <pubDate>Thu, 24 Sep 2026 11:14:00 +03:00</pubDate>
            <title> Müzayede dijital dönüşüm</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Müzayedeye katılmak için artık fiziksel bir salonda bulunmak gerekmiyor. Evden, iş yerinden ya da seyahat sırasında internete bağlanarak eserleri incelemek, açık artırmayı anlık takip etmek ve dünyanın farklı noktalarından teklif vermek mümkün hale geliyor. Dijitalleşmeyle birlikte çevrim içi müzayedeler, geleneksel salon müzayedelerinin yanında sanat piyasasında daha fazla yer edinmeye başladı. Art Basel ve UBS’nin 2026 Küresel Sanat Piyasası Raporu’na göre çevrim içi satışların sanat piyasasındaki payının yüzde 20 seviyesine ulaşması bekleniyor. Dijital platformların yaygınlaşması, koleksiyonerlerin farklı coğrafyalardan müzayedelere katılımını kolaylaştırırken, daha geniş bir kitlenin sanat eserlerine erişmesine de olanak sağlıyor.</p>
<p>Türkiye’deki çevrim içi müzayede platformlarından Art-ı Müzayede de bu dönüşümün örnekleri arasında yer alıyor. Platform, 22 Eylül’de tamamlanan son organizasyonuyla bugüne kadar 17 çevrim içi müzayedeye ulaştı. Son seçkide David Çıraciyan, Bedri Rahmi Eyüboğlu, İbrahim Çallı ve Eren Eyüboğlu gibi Türk resim sanatının farklı dönemlerinden sanatçıların eserleri koleksiyonerlerin karşısına çıktı.</p>
<p><em><strong>Dijitalde fiyat avantajı</strong></em></p>
<p>Art-ı Müzayede Sanat Direktörü Zeynep Kızılkan, çevrim içi sistemlerin mekan sınırlarını ortadan kaldırdığını belirterek, dijital müzayedelerin hızlı ve geniş katılıma açık bir satış ortamı sunduğunu ifade ediyor. Kızılkan, farklı bütçelere hitap eden seçkilerle eser edinmeyi daha geniş bir kitle için ulaşılabilir hale getirmeyi amaçladıklarını söylüyor. Platformun dikkat çektiği bir diğer konu ise eserlerin yalnızca teknik ve maddi özellikleriyle değil, hikâyeleriyle birlikte ele alınması. Bir ressamın hayatındaki dönüm noktası, eserin üretildiği dönemin koşulları ya da bir koleksiyonerin yıllardır sakladığı kişisel bir anı, eserlerin anlatısının bir parçası olarak aktarılıyor.</p>
<p>Zeynep Kızılkan, bu yaklaşımın yalnızca bir tanıtım yöntemi olmadığını belirterek, eserleri bir alım satım nesnesinin ötesinde değerlendirdiklerini ifade ediyor. Platform, eserlerin az bilinen hikâyelerini araştırarak sanatseverlerle paylaşmayı ve böylece çevrim içi müzayedeyi yalnızca bir satış alanı olmaktan çıkararak sanat kültürünün daha geniş kitlelere ulaşmasına katkı sağlayan bir mecraya dönüştürmeyi hedefliyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/muzayede-dijital-donusum-88221</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/2/1/1280x720/muzayede-dijital-donusum-1790239269.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Sanat piyasasında çevrimiçi müzayedelerin payı giderek artarken, eser inceleme ve teklif verme süreçleri de dijital platformlara taşınıyor. Türkiye’de bu alanda faaliyet gösteren Art-ı Müzayede, 22 Eylül’de tamamlanan son organizasyonuyla çevrim içi müzayede sayısını 17’ye çıkardı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
