<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/ikonik-sarisinin-lise-yillari-82373</guid>
            <pubDate>Fri, 03 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> İkonik sarışının lise yılları</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>‘Legally Blonde’ denildiğinde gözünüzün önüne ne geliyor? Pespembe kıyafetleri, yüksek topukları ve sarsılmaz iyimserliğiyle Elle Woods elbette. İlk bakışta hafife alınsa da zekâsı, çalışkanlığı ve kendine olan inancıyla tüm önyargılara meydan okuyan Elle, Reese Witherspoon’a bugün sahip olduğu ünü kazandıran karakterlerden biri olmuştu. Şimdi bu ikonik karakterin gençlik yılları, Prime Video’nun yeni dizisi <em>‘Elle’</em> ile ekrana geliyor.</p>
<p>Elle Woods’un 2001 yılında vizyona giren ‘Legally Blonde’ ile kısa sürede popüler kültürün en sevilen figürlerinden birine dönüşmesi şaşırtıcı değil. Ne kadar kalbi kırılsa, küçümsense ve yanlış anlaşılsa da başkalarının beklentilerine uymak için özünden ödün vermedi. Kurduğu dostluklar, hayata bakışı ve kendine has dünyasıyla devam filmi de sevildi; üstüne bir de müzikali yapıldı. En iyi arkadaşını canlandıran Jennifer Coolidge’i de elbette unutmayalım. Prime Video’nun, <strong>Reese Witherspoon</strong>’ın yapım şirketi Hello Sunshine ile birlikte hazırladığı yeni dizi ‘Elle’, 25 yıl önce tanıştığımız bu karakterin Harvard’dan önceki dönemine, lise yıllarına uzanıyor ve onu bildiğimiz Elle’e dönüştüren ilk adımlara odaklanıyor.</p>
<p>Yıl 1995. Bel-Air’de kusursuz görünen bir hayata sahip olan 16 yaşındaki Elle Woods, estetik cerrah olan babasının bir Hollywood yıldızına yaptığı başarısız ameliyatın ardından gözlerden uzaklaşmak istemesi üzerine Seattle’a taşınmak zorunda kalıyor. Güneşli California’nın pembe dünyasından grunge kültürünün merkezine uzanan bu değişim, Elle için yalnızca yeni bir şehir değil; kendisini yeniden tanımlamak zorunda kalacağı bambaşka bir hayat anlamına geliyor.</p>
<p>Yeni okulu Rainier West Lisesi’ndeki ilk gününden itibaren dışlanan genç kız, yeni arkadaşlıklar kurmaya, ilk aşkını yaşamaya ve hiç alışık olmadığı bir çevrede kendine yer edinmeye çalışıyor. Elle’in ileride nasıl bir avukat olacağının temelleri de okulda yaşanan haksızlıkların peşine düşmesi, arkadaşlarını savunması ve doğru olduğuna inandığı şeyler için mücadele etmesiyle atılıyor.</p>
<p>Başrolde yer alan <strong>Lexi Minetree</strong>, yaklaşık 5 bin kişinin katıldığı açık seçmeler sonucunda seçilmiş. Genç oyuncunun enerjisi role oldukça yakışıyor. Dizide ayrıca Elle’in annesi Eva ve babası Wyatt da filmlere kıyasla çok daha geniş bir yer tutuyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a4669e59ebd3-1782999525.jpg" alt="" width="500" height="334" /></p>
<p>Seattle’a taşınsa da Elle’in pembe kıyafetleri, enerjisi ve iyimserliği yalnızca görsel olarak değil, düşünce yapısı bakımından da çevresiyle tezat oluşturuyor. Dizinin kostüm tasarımları, müzik seçimleri ve dekorları dönemin ruhunu yeniden yaratmayı hedeflerken, ‘Legally Blonde’ hayranlarının fark edeceği çok sayıda gönderme ve küçük ayrıntı da hikâyeye serpiştiriliyor. Yer yer ‘Evimiz Hollywood’da’yı, yer yer de ‘Clueless’ı hatırlatan bir atmosfer var. Elle’in grunge kültürüne uyum sağlamak için Nirvana tişörtünü pembe pullarla süsleyip alay konusu olması, fragmanların dikkat çeken anlarından biri.</p>
<p>Sekiz bölümden oluşan ilk sezon, Elle Woods’un gelecekte tanıyacağımız karaktere dönüşme yolculuğunu; lise yıllarını, arkadaşlıklarını, romantik ilişkilerini ve kimlik arayışını merkeze alarak yeniden yorumluyor. Karşımızda genç bir kadının kendine güvenmeyi, farklı olmaktan çekinmemeyi ve haksızlıklara karşı sesini yükseltmeyi öğrendiği tatlı bir büyüme hikâyesi var. Dizi, ‘Legally Blonde’un bildiğimiz renkli ve abartılı tonunu tamamen bırakmasa da daha çok gençlik dizisi çizgisinde ilerliyor.</p>
<p>Elbette devam filmleri, reboot'lar ve prequel yapımlar, özellikle de orijinal kadrodan kimsenin yer almadığı durumlarda kaçınılmaz olarak ilk yapımla kıyaslanıyor. ‘Elle’ de bu kıyasın dışında kalamıyor. Yer yer fazla güvenli sularda gezinse de kendi sevimli ve neşeli dünyasını kurmayı başarıyor. Bu arada belediye başkan adayı Dean Wilson rolünde, yakın zamanda kaybettiğimiz <strong>James Van Der Beek</strong>’i de son rolünde izleyeceksiniz. Şimdiden ikinci sezon onayı alan ‘Elle’, nostaljiyle gençlik dizisi formülünü buluşturan, tatlı bir Prime Video seyirliği.</p>
<p><span style="color: #b96ad9;"><strong>LEXI MINETREE / ELLE WOODS</strong></span></p>
<p><span style="color: #b96ad9;"><strong>150’den fazla kez izledim</strong></span></p>
<p>“Bence Elle Woods’un bu kadar özel olmasının ve kültürel bir ikon olarak kalmasının nedeni, hepimizin içinde ondan bir parça olması. Elle, kim olduğunu utanmadan sahiplenmekle ve başkalarının senin hakkında söylediklerinin davranışlarını ya da öz değerini belirlemesine izin vermemekle ilgili. ‘Legally Blonde’u seçme süreci boyunca 150’den fazla kez izlemiş olmalıyım. Benim için mesele sadece Elle’in tavrını, direncini ve cazibesini yakalamak değildi; sesini, mimiklerini ve hareketlerini de gerçekten doğru vermek istedim. Reese bu süreç boyunca harikaydı. Bana Elle’in asla başkalarını aşağı çekmeyen, her zaman olgun davranan biri olduğunu hatırlattı."</p>
<p><span style="color: #b96ad9;"><strong>JUNE DIANE RAPHAEL / EVA WOODS</strong></span></p>
<p><span style="color: #b96ad9;"><strong>Karmaşık ama güzel bir ilişki</strong></span></p>
<p><span style="color: #b96ad9;"><strong><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a466a406e0f0-1782999616.jpg" alt="" width="500" height="281" /></strong></span></p>
<p>“Elle’in bu güçlü benlik duygusunun ve özgüveninin nasıl geliştiğini, bunun ne kadarının annesinden gelen bir mirasla şekillendiğini görmek çok önemli. Eva, Elle’e gerçekten inanan ve onun arkasında duran bir anne. Bence bir annenin sana bu şekilde inanması, yapamayacağın hiçbir şey olmadığı hissini verir. Bu anne-kız ilişkisi karmaşık ama çok güzel; çünkü Eva da Elle’den öğreniyor, Elle de annesinden derinden etkileniyor.”</p>
<p><span style="color: #b96ad9;"><strong>TOM EVERETT SCOTT / WYATT WOODS</strong></span></p>
<p><span style="color: #b96ad9;"><strong>Ailesini derinden seviyor</strong></span></p>
<p><span style="color: #b96ad9;"><strong><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a466a62ecb3c-1782999650.jpg" alt="" width="500" height="332" /></strong></span></p>
<p>“Filmde Elle’in babasını neredeyse hiç görmüyorsunuz; havuz başında, elinde martiniyle, arkadan ışıklandırılmış şekilde duruyor. Onun hakkında bildiğiniz neredeyse tek şey bu. Ben de bunun harika olduğunu düşündüm çünkü yaratılmasına katkıda bulunabileceğim koca bir karakter vardı. Wyatt ailesini derinden seviyor ama sorunların ya da karmaşanın içine pek girmiyor. Bu yüzden bir zorlukla karşılaştıklarında ne yapacağını tam olarak bilemiyor. Pozitif kalmaya çalışıyor ama sadece gülümsemek yetmiyor; gerçekten işin içine girmeniz gerekiyor.”</p>
<p><span style="color: #b96ad9;"><strong>LAUREN NEUSTADTER / YAPIMCI</strong></span></p>
<p><span style="color: #b96ad9;"><strong>Gençliğini keşfetmek istedik</strong></span></p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a466a759a284-1782999669.jpg" alt="" width="500" height="249" /></p>
<p>“Elle gerçekten Reese'in fikriyle doğdu. Reese, özellikle genç kızlar ve ergenler için hazırlanan içeriklere baktığında, pozitif mesajlar taşıyan ve son derece özgün bir karakter portresi sunan bir hikâye için büyük bir fırsat olduğunu düşündü. Bu yüzden aklına doğal olarak Elle Woods geldi. Onun kim olduğunu, gençliğinde neler yaşadığını ve ilk filmde tanıdığımız o kendinden emin kadına nasıl dönüştüğünü keşfetmek istedik.”</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/ikonik-sarisinin-lise-yillari-82373</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/7/3/1280x720/ikonik-sarisinin-lise-yillari-1782999693.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Reese Witherspoon’ın unutulmaz karakteri Elle Woods, bu kez Harvard öncesindeki lise yıllarıyla ekrana geliyor. Prime Video’nun yeni dizisi ‘Elle’, nostaljiyi gençlik dizisi dinamikleriyle buluştururken, sevilen karakterin nasıl bugünkü haline dönüştüğünü anlatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/kaybolmak-da-yolun-bir-parcasi-82372</guid>
            <pubDate>Fri, 03 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Kaybolmak da yolun bir parçası</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Tuğçe Şenoğul’un müziğinde karanlık hiçbir zaman yalnızca karanlık değildir. Bazen bir sığınak, bazen bir yüzleşme alanı, bazen de insanın kendine dönerken geçtiği gölgeli bir koridor gibi açılır. Bugün yayınlanan albümü Atlas da tam olarak bu hissin peşinden gidiyor: Kaybolmayı bir son değil, yolun kendisine ait bir parça olarak kabul eden, hislerin bizi ayırmaktan çok birbirimize yaklaştırdığına inanan bir albüm.</p>
<p>12 şarkıdan oluşan Atlas, daha önce yayınlanan Atlas Yerdeniz (Ateş &amp; Toprak) ve Atlas Gökdeniz (Hava &amp; Su) EP’lerini bütün olarak bir araya getiriyor. Albüm, adını aldığı harita fikrini yalnızca bir metafor olarak kullanmıyor, renkler, elementler, sesler ve duygular arasında dolaşan çok katmanlı bir iç dünya kuruyor. Farklı sanatçıların emeğiyle şekillenen sound, Şenoğul’un sözlerinde kurduğu dünyanın kokusunu, tadını ve atmosferini taşıyor. Albüme adını veren Atlas şarkısında ise prodüktör koltuğunda, Şenoğul’un uzun süredir hayranlık duyduğu Tsar B yer alıyor. Bu iş birlikleri, albümün kişisel olduğu kadar evrensel bir yere de açılmasını sağlıyor. Detayları Tuğçe Şenoğul’u anlattı.</p>
<p><strong>Albüm bittiğinde ilk kime dinlettin, yorumu ne oldu? </strong><strong> </strong></p>
<p>Atlas’ın yayın dönemi uzun bir süreçti aslında. Single’lar ile birlikte 2 EP önden yayınlandığı için şarkıların çoğu biliniyordu ama son haline getirip sisteme yüklediğimde yakın arkadaşlarıma dinlettim ve çok değerli, çok anlamlı geri dönüşler aldım. Yaratım süreci bazen insanı çok yalnız hissettiriyor ve zaman zaman ne yaptığınızı fikrine güvendiğiniz birilerinin gözünde arıyorsunuz. Bu anlamda çok şanslı hissediyorum. Etrafımda gerçekten şarkılarımı seven ve saçmalasam bile beni çok destekleyen insanlar var.</p>
<p><strong>Albümün sound’u nasıl ortaya çıktı? Parçalarda sözlerin dünyasını çok güçlü destekleyen sound var. Stüdyo süreçleri epey yoğun geçti sanırım.</strong></p>
<p>Albümün sound’u öncelikle hayal dünyamda şarkılarla birlikte oluşuyor. Sözlerle birlikte tadı, kokusu, hissi beliriyor. Sonrasında da prodüksiyon süreci başlıyor. Bu albümde farklı farklı çok sanatçının emeği var. Birlikte son haline getiriyoruz. Albüm süreci genel olarak çok yoğun geçti. Her saniyesi çok keyifliydi ve şimdinin gözüyle baktığımda tam olması gerektiği gibi ilerledi diyebilirim.</p>
<p><strong>‘Ruhun Haritası’ ifadesi çok iddialı çünkü ruh dediğimiz şey çoğu zaman haritalanamaz, sabitlenemez, isimlendirilemez. Bu albümde neyi gerçekten bulduğunu, neyi hala bilerek belirsiz bıraktığını düşünüyorsun?</strong></p>
<p>Ruh hakkında söylediklerine katılıyorum. Burada yaklaşım farklılığı var sadece. ‘Ruhun Haritası’ bir alt başlık. Bu haritanın tek bir boyutu, ruhun da tek bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Biraz da o nedenle ‘Ruhun Haritası’, çünkü bu uçsuz bucaksız, her an yenilenip kendini dönüştürebilecek, kişiye, deneyime göre şekillenecek bir harita. Kişisel bir yolculuk. Aslında Jung’a da bir gönderme var.  Ancak Atlas’ın odağı, dünyanın neresine gidersek gidelim acının, sevincin, hüznün veya neşenin benzer karşılıklar bulması; hislerin bizi birleştiren, ruha dair olan tarafı ile ilgili.  Kendini duymak, neşeni, gölgeni, maskelerini, davranışlarını, tepkilerini anlamak seni dünyanın bir ucunda şu ana kadar hiç görmediğin biriyle birleştirebiliyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a46688b00a10-1782999179.png" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Bazı albümler ya da şarkılar albümde çok iyidir canlıda kendini gösteremez bazısı da albümde potansiyelini yansıtamaz ama sahnede inanılmaz iyidir. Albüm dinleme deneyimi ile sahne deneyimi arasında nasıl bir denge kuruyorsun? </strong></p>
<p>Şarkıların da farklı ruh halleri olduğunu düşünüyorum. Ne istediklerini duymaya çalışıyorum. Sahne versiyonları pratik ettikçe hatta seyirci ile birlikte söyledikçe gelişiyor, değişiyor. Bunu çok deneyimledim. Orada biraz esnek davranmak, şarkının kendini dışa vuracağı doğru alanı yaratmaya açık olmak önemli diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Müziğinde alternatif pop, elektronik, dark wave, trip-hop, chanson ve Türk müziği gibi birçok damar var. Bunları bir kolaj gibi değil de tek bir Tuğçe Şenoğul evreni gibi duyurmaya nasıl karar veriyorsun? Buna dair bir çaban var mı?</strong></p>
<p>Hiç yok diyebilirim. Yaklaşımıma da ters kalıyor açıkçası. Ben sevdiği oyuncaklarla oynayan bir çocuk gözüyle bakmayı seviyorum müziğe. Türler ise ısrarla “hangi tür müzik yapıyorsun” sorusuna bulmaya çalıştığım cevaplar gibi aslında. Bunları duyuyorum dikkatli dinlediğimde. Daha çok şey de sayabilirim ama inanın türlere hiç gerek olmadığını düşünüyorum.</p>
<p><strong>İlk şarkından bugünküne kadar Tuğçe Şenoğul’un sesi ve dili nasıl değişti? Bugün eski şarkılarına baktığında kendini aynı gördüğün ne var? </strong></p>
<p>Bunu bir süre düşünmek isterim. İlk aklıma gelenler hep detaylar oldu. Kendimle, sesimle olan iletişimim ve kayıt süreciyle ilgili keşiflerim, birlikte ürettiğim insanlar gibi pek çok değişen şey oldu aslında. Sürekli değişiyoruz ve elbette müzik de birebir etkileniyor bundan. Aynı gördüğüm ise çok aşık olmam ve temelde, şarkı yazmayı ya da söylemeyi, hislerle insanlar arasında bir aracılık olarak görmem aklıma ilk gelenler oldu.</p>
<p><strong>Son zamanlarda bağımsız müzisyenlerle konuşurken dinleyicisini inanmayı bıraktıklarını görüyorum. Binlerce şarkı arasında dinleyiciye ulaşamayacaklarını düşünüyorlar. Ancak ürettikçe ışıldayacaklar ürettikçe daha fazla kişiye ulaşacaklar. Senin bu duruma yaklaşımın nedir?</strong></p>
<p>Bu biraz da içinde yaşadığımız dönemin sorunu. Maalesef inançlarımızdan, sezgilerimizden, hislerimizden bizi uzaklaştıran çok şey var. Kaybolmuş hissettiren. Bazen hepimiz o illüzyona kapılabiliyoruz. Yoksa müziğe hiçbir şey olacağını zannetmiyorum. Zaman zaman böyle hissetmek çok doğal, önemli olan ne olursa olsun geri dönebilmek, evin yolunu bilmek bence.</p>
<p><strong>Sırada neler var? Bizi neler bekliyor? </strong></p>
<p>Atlas’ın hikayesini anlatmasını izleyeceğim bir süre şimdi. Dinleyicinin yarattığı kendine ait hikayeleri ile şarkıları yeniden yazması, bambaşka kapılar açması çok heyecanlı ve ilham verici oluyor. Sonra tabii şarkıları hep birlikte söyleyeceğimiz konserler olacak. Bir taraftan da yeni şarkılar…</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/kaybolmak-da-yolun-bir-parcasi-82372</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/7/2/1280x720/kaybolmak-da-yolun-bir-parcasi-1782999205.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Tuğçe Şenoğul, yeni albümü Atlas’ı, yaratım sürecini, sahneyle kurduğu ilişkiyi, bağımsız müzisyen olmakla ilgili yaklaşımını anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/sicaklarin-kavurdugu-pariste-sanat-senligi-82371</guid>
            <pubDate>Fri, 03 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Sıcakların kavurduğu Paris&#039;te sanat şenliği</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Sıcakların 40 derecenin üzerine çıktığı Paris’e sırf Grand Palais’deki <em>‘Matisse, 1941-1954’</em> sergisini görmeye gittim. Geçen nisan ayında, tadilat dolayısıyla beş yıllığına kapılarını kapatan Pompidou Sanat Merkezi’nin, İzmir’de Lucien Arkas Sanat Merkezi’ne gelmesi nedeniyle tanıştığım merkezin başkanı <strong>Laurent Le Bon</strong>, Paris’te Grand Palais’de açılan ‘Matisse’ sergisinden söz edince o an kararımı verdim. Bu sergi ne olursa olsun kaçmazdı. Tabii dört gün boyunca kasıp kavuran çöl sıcakları hesapta hiç yoktu ama olsun!</p>
<p><strong>PONT NEUF’TE MAĞARA PROJESİ</strong></p>
<p>Orly Havaalanı’nı donatan Matisse sergisi afişleri arasından yolumu bularak direkt merkeze bırakan 14 numaralı metroya yetiştim ve istasyondan çıkar çıkmaz sanatçı <strong>J.R.</strong>’ın başkentin en eski köprüsü Pont Neuf’teki işiyle karşılaştım. Sanat hayatına henüz 13 yaşında Paris sokaklarında grafitiyle başlayan ve 20 yıldır kamusal alanlarda, duvarlarda ve anıtsal binalarda işlerini sergileyen J.R. ile ilk karşılaşmam değil. Yıllar önce Dubai’de, dünyayı dolaşan ve her milletten 400 bin insanın fotoğraflarını ve mesajlarını bir araya getiren ‘<em>Inside Out’</em> projesi nedeniyle tanıştım. Sonra yolu Davos'a düşünce bir kez daha karşılaştım. Esas adı bilinmeyen, kaynaklarda değişik adlarla anılan (Jean-René, Jérémie Rodach) 1983 doğumlu J.R.’ın en iddialı projesi <em>‘Pont Neuf Mağarası’…</em></p>
<p>Daima gözlüklü ve şapkalı olarak görüntülenen J.R. bu enstalasyonunu 40 yıl önce Pont Neuf'ü kumaşla giydiren ünlü ikili Christo ve eşi <strong>Jeanne-Claude</strong>’a ithaf etmiş. Enstalasyonun içine girdiğinizde bir mağarada dolaşıyormuş hissi vermeyi çok iyi başarmış sanatçı. J.R.’ın projesi tamamlandı, Pont Neuf eski hâline döndü ancak başka sokak sanatçısı <strong>Seth</strong>’in Fransız Ulusal Meclisi binasındaki yerleştirmesi <em>‘Marianne Hayal Kuruyor’</em> eylül sonuna kadar sergileniyor. Sıcak bastırmadan sabahın erken saatlerinde Grand Palais’ye doğru yürürken karşıma çıkan yerleştirmede, Fransız bayrağının renklerine bürünen kolonların arasından Fransızların ünlü sembol figürü Marianne’ın kız çocuğu versiyonu görünüyor. Esas adı <strong>Julien Malland</strong> olan Seth’in açıklamasına göre, ufka yani geleceğe gözlerini diken atkuyruklu minik Marianne, insanları korkmadan arkasından gelmeye davet ediyor. Seth, Concorde Meydanı'nın tam karşısında yer alan Bourbon Sarayı'ndaki Ulusal Meclis tarafından davet edilmiş. Şu sorunun cevabını merak ediyorum: Ankara'daki Meclis binası bir sanatçıya böyle bir şey önerir mi? Önerirse hangi isim olabilir?</p>
<p><strong>80 YAŞINDA KENDİNİ KEŞFETMEK</strong></p>
<p>Şimdi gelelim seyahatimin esas nedeni <em>‘Matisse’</em>e. Sabah saat 09.30'da adımımı attığım Grand Palais'den akşam 17.00'de çıktım. Serginin ve 39 derecenin etkisi; zira müzeler oldukça serin.</p>
<p>Grand Palais ile birlikte dev Matisse sergisini düzenleyen Pompidou Sanat Merkezi'nin aynı çatı altında, soyut resmin öncüsü diye bilinen İsveçli sanatçı <strong>Hilma af Klint</strong>'in (1862-1944) sergisini de gezmek mümkün. Soyut resimlerinin ölümünden 20 yıl sonra gösterilmesini vasiyet eden Hilma af Klint; ezoterizm, popüler sanat ve bilimden esinlenmiş bir sanatçı. Eserleri ise yeni yeni değerlendiriliyor. <em>‘Matisse, 1941-1954’</em> sergisine dönersem; küratör <strong>Claudine Grammont</strong>, Fransa'dan ve Hammer Müzesi, MoMA, Washington'daki Ulusal Sanat Galerisi, Barnes Vakfı, Basel'deki Beyeler Vakfı gibi uluslararası kurumlardan sanatçının 1941-1954 arasındaki dönemini kapsayan 300 eseri bir araya getirmiş.</p>
<p>Grammont sergiyle ilgili, <em>“Biz Matisse'i ressam olarak bilirdik. Ancak bu sergi, sanatçının anıtsal denebilecek dev eserler üretebildiğini, 80 yaşından sonra kendisini guaj cut-out işleriyle yeniden keşfettiğini ve yaşlandıkça sanatının gençleştiğini ortaya koyuyor” </em>diyor.</p>
<p>1941 yılında kolon kanseri nedeniyle ağır bir ameliyat geçiren, hareketleri kısıtlanan ve doktorların iki-üç yıl ömür biçtiği <strong>Henri Matisse</strong>, hem 14 yıl daha yaşıyor hem de cut-out tekniğiyle sanatının zirvesine çıkıyor. Sanatçı cut-out tekniğini 1930'lu yıllarda bazı eserlerinin maketleri için uygulamış. Ancak bu tekniği, geçirdiği ağır ameliyatın ardından, yataktan çıkamadığı dönemlerde yeniden gündeme getirmiş. Guajla boyadığı kâğıtları makasla kesip şekil veren Matisse, böylelikle sınırsız yeni bir sanatsal ifade biçimi icat ediyor.</p>
<p>Kendisi bununla ilgili, <em>“Kâğıt kesme bana renklerle resim yapma imkânı veriyor. Bu benim için bir basitleştirme. Önce bir taslak çizip bunu renklerle doldurmak yerine direkt renkle çiziyorum. Bu bir başlangıç değil, bir tamamlama”</em> diyor. Picasso ile birlikte atölyesini ziyaret eden sanatçı <strong>Françoise Gilot</strong>'ya göre (1943-1953 arası ünlü ressamın sevgilisi ve iki çocuğunun annesi), Matisse’in makası kâğıdın üzerinde ‘uçuyordu.’</p>
<p><strong>RENKLERLE RİTMİ YAKALAMAK</strong></p>
<p>Ziyaretçiye Matisse'in Nice'teki son atölyesi Hotel Regina'nın kapılarını açan sergide, sanatçının yağlıboya resimlerini, desen ve kitap illüstrasyonlarını, makasla kestiği (cut-out) guaj işlerini, boyadığı tekstil malzemelerini ve Rosaire Şapeli için ürettiği vitrayları görmek mümkün. Küratörün sözünü ettiği, kimi kolaj olan ‘anıtsal cut-out'lar arasında ‘<em>La Gerbe (Demet)’, ‘Acanthes (Akanthus)’, ‘Mémoire d'Océanie (Okyanusya Anıları)’, ‘Kralın Hüznü’ ve ‘Kreol Dansöz’</em> var ve gerçekten bir duvarı kaplayacak kadar büyükler. Acanthes eserinin yanında fotoğraf çektirdiğim için biliyorum; benim boyumdan neredeyse iki kat daha büyük. Capcanlı yeşilin, mavinin ve sarının hâkim olduğu ‘<strong><em>Kralın Hüznü’</em></strong> ise Matisse hayattayken devlet müzesine giren ilk guaj cut-out eseri. Aynı zamanda sanatçının son otoportresinin yer aldığı eser ve büyük olasılıkla hüzünlü kral da kendisi. Serginin en can alıcı bölümlerinden biri, yıllardır tutkunu olup posterlerini çerçeveletip gözümün önünden ayırmadığım <strong><em>‘Mavi Nu’</em></strong> ile <em>‘<strong>Jazz’</strong></em> serileri. Sergide, fonda caz müziğinin çaldığı daire şeklindeki özel bir odada gösterilen <em>‘<strong>Jazz’</strong></em> serisi, Matisse'in iki yılını almış. Yayıncı arkadaşı Tériade'ın <strong><em>“Renklerle bir kitap üretmek”</em></strong> önerisi üzerine Matisse, 1943 ve 1944 yıllarında guajlı kâğıtları keserek sirk, mitoloji ve halk masalları gibi çocukluğundan gelen anıları, Tahiti'ye yaptığı yolculuktan yola çıkarak 20 adet cıvıl cıvıl sayfa hazırlıyor. Bunlara kendi el yazısıyla hayat ve sanat üzerine düşünceleri eşlik ediyor. Matisse, hazırladığı maket sayfaları yeniden üretmek ya da kopyalamak için şablon baskı tekniğini uygulamayı seçiyor ve nihayetinde <strong>Jazz</strong> kitabı 1947 yılında sınırlı sayıda basılıyor. Peki sanatçı bu seriye neden <strong>Jazz</strong> ismini vermiş?</p>
<p>Zira caz müziğindeki doğaçlama, ritim ve dinamizm duygusunun kendi cut-out tekniğindeki enerjiyle örtüştüğünü düşünmüş. O kadar doğru ki... <strong>Jazz</strong> serisindeki eserlere bakıp bazen bir ağaç dalı, bazen mercan şeklinde gördüğüm renkli cut-out'lar bana müzik notaları gibi geldi. Matisse'in 20 esere verdiği isimler de hayli ilginç: <em>‘<strong>At, Sürücü ve Palyaço’, ‘Beyaz Filli Kâbus’, ‘Pierrot’nun Cenazesi’, ‘Bıçak Atan Adam’, ‘Kılıç Yutan Adam’, ‘Kader’, ‘Kovboy’, ‘İkarus’</strong> </em>bunlardan bazıları. Bu arada <strong>‘<em>Renklerle Ritmi Yakalamak’</em></strong>, Şikago Sanat Enstitüsü'nde 1 Haziran'da sona eren <em>‘<strong>Jazz’</strong></em> sergisinin başlığı. Paris sanat turuna haftaya devam edeceğim.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/sicaklarin-kavurdugu-pariste-sanat-senligi-82371</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/7/1/1280x720/sicaklarin-kavurdugu-pariste-sanat-senligi-1782998973.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Sanatın büyük ustaları ve sokak sanatçıları aynı gökyüzü altında buluşuyor. 40 dereceyi aşan sıcaklar bile Paris’in sanat rotasını yavaşlatamıyor. Grand Palais’deki kapsamlı Henri Matisse sergisinden Pont Neuf&#039;teki J.R. enstalasyonuna, Fransız Ulusal Meclisi’nin cephesindeki Seth yerleştirmesinden Hilma af Klint’e uzanan rota, kenti bu yaz açık hava müzesine dönüştürüyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bir-fikirden-bir-topluluga-82370</guid>
            <pubDate>Fri, 03 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bir fikirden bir topluluğa…</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>“Bir eser yalnızca izlenmek için mi vardır, yoksa insanları aynı masa etrafında buluşturan bir diyalog alanı yaratır mı?” <strong>Tansa Mermerci</strong>’nin 2011 yılında temellerini attığı <em>‘</em><em>SPOT Projects’</em><em>,</em> geride bıraktığı 15 yılda bu soruların yanıtlarını Türkiye sanat ekosistemini kökten dönüştürerek verdi. Atölye ziyaretlerinden seminerlere, bağımsız üretimi destekleyen fonlardan uluslararası müzelere uzanan bu yolculuk, izleyiciyi çağdaş sanatın aktif birer hamisine dönüştürdü. SPOT’un 15’inci yıl dönümünde Mermerci; sanatla kurduğu ilk kişisel bağı, <em>Spotter</em> felsefesini, bağımsız sanatçıların üretim süreçlerini ve uluslararası başarı hikâyelerini <em>Hafta</em>’ya anlattı. Hızın ve tüketimin öne çıktığı bir dönemde, güvene ve sürekliliğe dayalı bir topluluk inşa etmenin formülü söyleşimizde…</p>
<p><strong>Sanatla ilk temasınızı hatırlıyor musunuz? Sizi dönüştüren bir an ya da bir mekân var mı?</strong></p>
<p>Sanatla ilk bağım çocukluğumda, sanat eserleriyle iç içe büyüdüğüm aile ortamında kuruldu. Bu yüzden sanat benim için her zaman hayatın doğal bir parçasıydı. Asıl kırılma noktası ise 2007’de güncel sanatla tanışmamla oldu. O dönem, sanatın yalnızca estetik bir ifade değil; düşünmeye, sorgulamaya ve farklı bakış açıları geliştirmeye alan açan güçlü bir araç olduğunu fark ettim. Bu keşif zamanla öğrenme isteğine, ardından da bu deneyimi başkalarıyla paylaşma arzusuna dönüştü. ‘<em>SPOT Projects’</em> de bu yolculuğun doğal bir uzantısı oldu.</p>
<p><strong>SPOT’u kurarken eksikliğini hissettiğiniz şey neydi?</strong></p>
<p>Güncel sanata ilgi duymaya başladıktan sonra bu alanda kendimi geliştirebileceğim bir kurum ya da platform arayışına girdim. Ancak bilgiye ulaşmanın ve doğru isimlerle bir araya gelmenin ne kadar zor olduğunu deneyimledim. Bu alanı daha açık, paylaşımcı ve erişilebilir kılacak bir platform hayal ettim. SPOT da bu ihtiyaçtan doğdu. Amacımız, güncel sanatı daha fazla insan için anlaşılır ve erişilebilir kılacak; öğrenmeyi, paylaşmayı ve diyaloğu teşvik eden bir yapı oluşturmaktı. Aradan geçen 15 yılda bu yaklaşımın karşılık bulduğunu görmek ise en büyük motivasyonumuz oldu.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a46666e365d3-1782998638.jpg" alt="" width="500" height="889" /></p>
<p><strong><em>Zaman </em></strong><strong><em>merak ve </em></strong><strong><em>diyalog… </em></strong></p>
<p><strong>Çağdaş sanat etrafında sürdürülebilir bir öğrenme ve üretme topluluğu yaratmanın en önemli koşulları neler?</strong></p>
<p>Bence bunun en önemli koşulları süreklilik, erişilebilirlik ve paylaşım. Çağdaş sanat, tek bir sergi ya da etkinlikle öğrenilebilecek bir alan değil; zaman içinde gelişen bir merak ve diyalog gerektiriyor. İnsanların soru sorabileceği, farklı bakış açılarıyla karşılaşabileceği, birlikte öğrenebildiği ve üretim süreçlerine dâhil olabileceği ortamlar yaratmak çok kıymetli. Erişilebilirlik de bunun önemli bir parçası. Çağdaş sanatın yalnızca belli bir çevreye hitap eden bir alan değil, merak eden herkesin kendine yer bulabileceği bir paylaşım zemini olması gerektiğine inanıyorum. Farklı disiplinlerden ve deneyimlerden insanların bir araya gelmesi, hem yeni izleyicilerin sanatla bağ kurmasını sağlıyor hem de sanat ekosistemini farklı bakış açılarıyla zenginleştiriyor. Bence en değerli öğrenme de tam olarak bu karşılaşmalardan doğuyor. Son olarak paylaşım kültürünü çok önemsiyorum. Çağdaş sanatın en değerli taraflarından biri, insanları farklı fikirler etrafında bir araya getirmesi. İnsanların yalnızca izleyici değil, düşüncelerini paylaşan, birbirinden öğrenen ve bu sürece katkı sunan bir topluluğun parçası olması uzun vadeli bir aidiyet duygusu yaratıyor. Bana göre güçlü ve sürdürülebilir topluluklar da tam olarak böyle oluşuyor.</p>
<p><strong>SPOT’un bugün kültür-sanat ekosistemine nasıl bir katkı sunduğunu düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Bence en önemli katkılarından biri, çağdaş sanat etrafında uzun soluklu ilişkiler kurabilen bir topluluk oluşturabilmiş olması. Bugün üyelerimiz farklı alanlardan gelen deneyimleriyle birbirleriyle güçlü bağlar kuruyor; bu karşılaşmalar da yeni iş birliklerine, destek mekanizmalarına ve ortak üretimlere zemin hazırlıyor. <em>“Her Spotter bir sanat hamisidir”</em> yaklaşımıyla hayata geçirdiğimiz SPOT Destek Fonu da bu yaklaşımın en somut yansımalarından biri. Üyelerimizin katkılarıyla bağımsız sanatçıların üretimlerine, bağımsız sanat oluşumlarına ve bienallere destek verebiliyoruz. Hamiliğin daha katılımcı ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşmasının, kültür-sanat ekosistemi için çok değerli olduğuna inanıyorum. Hızın ve tüketimin öne çıktığı bir dönemde, güvene dayalı ve sürekliliği olan ilişkiler kurabilmek büyük bir değer</p>
<p><strong><em>Düşünmeyi </em></strong><strong><em>besleyen </em></strong><strong><em>bir alan</em></strong></p>
<p><strong>Seminerler, stüdyo ziyaretleri ve koleksiyon gezileri gibi etkinliklerin katılımcılar üzerindeki etkisini nasıl gözlemliyorsunuz?</strong></p>
<p>Bu etkinliklerin en büyük etkisinin bakış açısını dönüştürmek olduğunu düşünüyorum. Bir sanatçı atölyesini ziyaret etmek, bir koleksiyonerin hikâyesini dinlemek ya da bir sergiyi küratörüyle gezmek çağdaş sanatı çok daha kişisel ve anlaşılır kılıyor. Merak arttıkça insanlar daha çok soru soruyor, araştırıyor ve sanatla daha güçlü bir bağ kuruyor. İlk karşılaşmada bir koleksiyoner ya da sanat destekçisi olunmuyor elbette. Ama zamanla sanatın, yalnızca tüketilecek bir içerik değil; düşünmeyi ve hissetmeyi besleyen bir alan olarak görülmeye başlandığını gözlemliyoruz. Bizim için en değerli geri bildirim de bu dönüşümü görmek.</p>
<p><strong>Spotter üyelik modelinin yarattığı etkiyi açar mısınız?</strong></p>
<p>2016’da üyelik modeline geçerken amacımız, etkinlik odaklı bir yapıdan çok daha kalıcı ilişkiler kurabileceğimiz bir topluluğa dönüşmekti. Zaman içinde SPOT, farklı yaşlardan ve farklı mesleklerden insanların çağdaş sanat etrafında düzenli olarak bir araya geldiği, organik bir şekilde büyüyen bir platform hâline geldi. Bugün geriye baktığımda en büyük etkiyi üyelerimizin yolculuklarında görüyorum. Kimi sanat üretmeye başladı, kimi koleksiyonerliğe yöneldi, kimi sanatçılarla ve kurumlarla yeni projeler geliştirdi. Bu dönüşümlere yakından tanıklık etmek bizim için çok değerli. Benim için SPOT, çağdaş sanat etrafında insanların birbirini beslediği, sorumluluk aldığı ve birlikte değer ürettiği yaşayan bir topluluk.</p>
<p><strong>Fonun destek verdiği projelerde hangi kriterleri önemsiyorsunuz?</strong></p>
<p>Öncelikle güçlü bir fikri, bağımsız üretimi ve sanat ekosistemine uzun vadede katkı sunma potansiyelini önemsiyoruz. Farklı seslere alan açan, yeni üretimleri mümkün kılan ve iş birliklerini teşvik eden projeler bizim için her zaman öncelikli. Ancak belki de en çok önem verdiğimiz konu, desteklediğimiz sanatçılar ve oluşumlarla uzun soluklu ilişkiler kurabilmek. Destek Fonu’nu tek seferlik bir katkı olarak görmüyoruz; üyelerimizle birlikte üretim süreçlerine eşlik eden, zaman içinde büyüyen bir dayanışma modeli olarak görüyoruz.</p>
<p><strong>SPOT’un üretim desteği verdiği Şafak Şule Kemancı’nın çalışmasının uluslararası bir müze koleksiyonuna girme sürecini değerlendirir misiniz?</strong></p>
<p>18’inci İstanbul Bienali kapsamında üretimine ve Elhamra’da sergilenmesine destek olduğumuz eserin yeniden bizimle olması çok değerli ve anlamlı. Eserin Toledo Museum of Art koleksiyonuna dâhil edilme yolculuğunda SPOT’un yeri ise bir sanatçının kariyerindeki önemli dönüm noktalarına doğru zamanda hem maddi hem de manevi olarak eşlik edebilmekti. Bu süreç, SPOT’un benimsediği hamilik anlayışını çok iyi yansıtıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a4666cc8774c-1782998732.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bir-fikirden-bir-topluluga-82370</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/7/0/1280x720/bir-fikirden-bir-topluluga-1782998769.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ 15 yıl önce sanat etrafında bir paylaşım alanı kurma hayaliyle yola çıkan Tansa Mermerci, bugün SPOT Projects’in binlerce kişiyi buluşturan bir topluluğa dönüştüğünü söylüyor. Bu yolculuğun çıkış noktasını ise “Amacımız, güncel sanatı daha fazla insan için anlaşılır ve erişilebilir kılmaktı” diye özetliyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
