<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/appleda-ne-izlesek-88327</guid>
            <pubDate>Sun, 27 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Apple’da ne izlesek?</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>PAZARTESİ: SEVERANCE</strong></p>
<p>Pazartesi zaten işe gidiyoruz; biraz da Lumon Industries’in tuhaf koridorlarında dolaşalım. Severance, çalışanların iş ve özel hayatlarına ait anılarını birbirinden ayıran bir operasyon üzerine kurulu. <strong>Adam Scott</strong>’ın canlandırdığı Mark, ofise girdiğinde dışarıdaki hayatını, çıktığında ise içeride ne yaptığını hatırlamıyor. Ancak burada mesele yalnızca iyi bir bilimkurgu fikri değil. Ne işe yaradığı anlaşılmayan makro veri görevleri, bitmek bilmeyen koridorlar, tuhaf kurumsal ritüeller ve hatta bir odada karşınıza çıkabilen bebek keçiler… Dizi, iş hayatının absürtlüğünü giderek büyüyen bir gizemin içine yerleştiriyor.</p>
<p><strong>SALI: SLOW HORSES</strong></p>
<p>Bond sever misiniz? Tam tersini düşünün. Slow Horses, MI5’da hata yapmış, gözden düşmüş ajanların gönderildiği Slough House’un hikâyesi. Ekibin başında, <strong>Gary Oldman</strong>’ın canlandırdığı kaba ve pasaklı ama herkesten birkaç adım ileride düşünen Jackson Lamb var. Casusluk gerilimi, İngiliz mizahıyla yan yana ilerliyor. Dizi, son yıllarda Emmy Ödülleri adaylıklarında da düzenli olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p><strong>ÇARŞAMBA: MARGO’S GOT MONEY TROUBLES</strong></p>
<p>Genç yaşta anne olan Margo’nun para kazanmak ve hayatını ayakta tutmak için bulduğu çözümler pek alışıldık değil. <strong>Rufi Thorpe</strong>’un romanından uyarlanan <em>Margo’s Got Money Troubles</em>, annelik, para ve sınıf meselelerini komedinin içine yerleştiriyor. <strong>Elle Fanning</strong>’in başrolünde olduğu dizide <strong>Michelle Pfeiffer</strong> ve <strong>Nick Offerman</strong> da yer alıyor. Margo bazen yaratıcı, bazen de kendi hayatını daha fazla karıştıran biri. Onu ilginç kılan, kolayca örnek bir kahramana dönüşmemesi.</p>
<p><strong>PERŞEMBE: WIDOW’S BAY</strong></p>
<p><strong>Matthew Rhys</strong>’in canlandırdığı belediye başkanı Tom Loftis, geçmişi karanlık hikâyelerle dolu küçük bir sahil kasabasını turizm merkezine dönüştürmek istiyor. Sorun şu: Kasaba halkı buranın lanetli olduğuna inanıyor. Sisli sokaklar, eksantrik ada sakinleri ve şehir efsaneleri derken <em>Widow’s Bay</em>, korku ile kara mizah arasında gidip geliyor. Kasabanın tuhaflıkları arttıkça neyin hurafe, neyin gerçek olduğu giderek bulanıklaşıyor. Geçtiğimiz hafta Emmy Ödülleri’nde 14 ödül kazanarak bir komedi dizisinin tek yılda kazandığı Emmy rekorunu kıran yapım, kara mizah sevenlerin radarına girmesi gereken dizilerden.</p>
<p><strong>CUMA: THE STUDIO</strong></p>
<p>Sinemayı çok seviyorsunuz ve sonunda büyük bir Hollywood stüdyosunun başına geçiyorsunuz. Hayal gibi… Ancak bu hayalin Matt Remick için kabusa dönüşmesi uzun sürmüyor. <strong>Seth Rogen</strong>’ın başrolünde olduğu <em>The Studio</em>’da Matt’in ilk görevlerinden biri, Kool-Aid’i milyar dolarlık bir sinema markasına çevirmek. <strong>Martin Scorsese</strong>’den <strong>Ron Howard</strong>’a pek çok isim de kendilerinin abartılmış versiyonlarıyla karşımıza çıkıyor. Sanat ile gişe arasındaki eski kavga, burada Hollywood’un kendi kendisiyle dalga geçtiği bir komediye dönüşüyor. Ünlüler geçidi de cabası.</p>
<p><strong>CUMARTESİ: TED LASSO</strong></p>
<p>Futboldan pek anlamayan Amerikalı bir koçun bir İngiliz takımının başına geçmesiyle başlayan <em>Ted Lasso</em>, kısa sürede futbolun dışına taşıyor. Birbirine pek benzemeyen insanların zamanla takım olmayı öğrenmesi, hikâyenin merkezinde yer alıyor. Futbol maçları anlatının önemli bir parçası olsa da dizi, esas olarak arkadaşlık, aidiyet ve birlikte yaşama meseleleriyle ilgileniyor. Bu yüzden futbolu takip etmeyenlere de kapısı açık.</p>
<p><strong>PAZAR: SHRINKING</strong></p>
<p>Haftayı biraz gülümseyip biraz hüzünlenerek bitirelim. <em>Shrinking</em>, eşini kaybettikten sonra kendi hayatını bile toparlayamayan terapist Jimmy’nin hastalarına gerçekten ne düşündüğünü söylemeye başlamasıyla açılıyor. <strong>Jason Segel</strong>’in canlandırdığı Jimmy’ye, <strong>Harrison Ford</strong>’un hayat verdiği sert ve sarkastik ama zaman zaman şefkatli Paul eşlik ediyor. Dizi, yas, arkadaşlık ve ebeveynlik gibi ağır konulara mizahı tamamen terk etmeden yaklaşıyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/appleda-ne-izlesek-88327</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/2/7/1280x720/appleda-ne-izlesek-1790319524.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Apple TV’nin Türkiye kataloğunda bilimkurgudan casusluğa, komediden dramaya farklı türlerde pek çok dizi var. Nereden başlayacağınıza karar veremiyorsanız haftanın her günü için seçtiğimiz yedi yapımdan birine göz atabilirsiniz. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/elektrikli-luks-kamp-donemi-88326</guid>
            <pubDate>Sun, 27 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Elektrikli lüks kamp dönemi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Volkswagen Ticari Araç’ın ID. California Cruise ile attığı adım, kampçılık dünyasında bugüne dek görülen en doğasever ve en köklü dönüşümlerden biri. 1988’den bu yana kompakt kamp aracı denince ilk akla gelen California ailesi, şimdi ilk kez tam elektrikli bir modelle tanışıyor. ID. Buzz temelli bu keyif aracı, bir aktarma organı değişiminin üstünde; Bulli formatının özgürlük, esneklik ve gündelik kullanılabilirlik vaadini elektrik çağına taşıyan bir yorum.  </p>
<p>Almanya’da 60.761 Euro’dan başlayacak fiyatı ve 2027 başı için planlanan ilk teslimatlarıyla ID. California Cruise, elektrikli California dünyasına giriş kapısı olmayı hedefliyor. Aynı zamanda 2028’e kadar genişleyecek yeni bir tam elektrikli ailenin de ilk halkası. VW Grubu, cesur fakat temkinli bir stratejiyle önce hafif, gündelik ve erişilebilir bir versiyonla pazarı yoklamak, sonra daha donanımlı ve farklı karakterlerde tam elektrikli California’ları sırayla yelpazeye eklemek istiyor.</p>
<p>Tasarım tarafında ID. California Cruise, ID. Buzz’ın ikonik siluetini bozmadan California kimliğini incelikli dokunuşlarla harmanlamış. ‘Miwo’ desenli özel koltuk kılıfları, arka bölümdeki California yazısı ve yan gövdedeki ‘Cruise’ çıkartmaları, aracı sıradan bir ID. Buzz’dan ayırıyor. Kısa ve uzun aks mesafesi seçenekleri, ID. Buzz Pro temeli üzerine inşa edilen yapıyı gündelik hayatta da kullanışlı kılacak. Burada Volkswagen’in lüks algısını abartılı deri ve parlak yüzeylerle değil, sadelik, işlevsellik ve sessizlik üzerinden kurması, modern lüks anlayışıyla örtüşüyor. Elektrikli bir kamp aracının en büyük cazibesi zaten doğayla gürültüsüz ve kokusuz kaynaşabilmek. ID. California Cruise bu iddiayı tasarımına da yansıtıyor.</p>
<p>Aracın kampçılık donanımı, iki kişilik uyku düzeni etrafında şekillendirilmiş. 2,03 metre uzunluğunda ve 1,20 metre genişliğindeki yatak, dokuz santimetre kalınlığında yeni geliştirilmiş katlanır konfor matıyla desteklenmiş. Ön yan camlar için havalandırma ızgaraları, tüm camlar için karartma perdeleri, iki kamp sandalyesi ve bir kamp masası araçta güvenle ve kompakt biçimde saklanabiliyor. Panoramik cam tavan tercih edilirse buna uygun karartma perdesi de düşünülmüş.</p>
<p>Ancak asıl yenilik, kamp için özel geliştirilen California modu. Bu mod, seçili aydınlatma ve konfor fonksiyonlarını ayarlarken USB portlarına kesintisiz güç sağlıyor ve kabin içini geceye hazırlıyor. Klima, bataryanın şarj durumuna ve iç-dış sıcaklık farkına bağlı olarak 48 saate kadar kesintisiz konforlu uyku sıcaklığı sunabiliyor. Bu, elektrikli kampçılıkta sessiz ve temiz bir iklimlendirme deneyimi anlamına geliyor; fakat sürenin batarya kapasitesine ve dış koşullara ne kadar bağlı olduğu, gerçek dünya kullanımında en çok merak edilecek noktalardan biri…</p>
<p>Enerji yönetimi tarafında araç, kampçıların elektrik ihtiyacını dış kaynağa bağımlı olmadan karşılayabilecek donanıma sahip. 2.000 Watt sürekli ve 3,6 kW tepe çıkışıyla V2L vehicle-to-load fonksiyonu, ID. California Cruise’u mobil bir güç kaynağına dönüştürüyor. Kahve makinesi, su ısıtıcısı, portatif indüksiyon ocak, soğutucu, aydınlatma sistemleri, e-bisiklet ve e-scooter şarj cihazları doğrudan yüksek voltajlı araç bataryasından beslenebiliyor. Mobil çalışma istasyonları ve açık hava mutfakları da dış elektrik bağlantısı olmadan çalıştırılabiliyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab61ab37e5a7-1790319283.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><strong>ÖZGÜRLÜĞÜN EN </strong><strong>ÇEVRECİ HALİ </strong></p>
<p>Dijital tarafta California App, elektrikli California modelleri için şarj duraklı rota planlaması sunuyor; Plug&amp;Charge desteğiyle uyumlu istasyonlarda kablo takıldığında ayrı kimlik doğrulama gerekmeden şarj başlıyor. Bu entegrasyon, elektrikli kampçılığın en kırılgan noktası olan şarj planlamasını markanın dijital ekosistemi içinde çözmeye çalışacak. Yine de uzun mesafeli kamp seyahatlerinde şarj altyapısının yoğunluğu ve ID. Buzz’ın gerçek menzili, aracın sınırlarını belirleyecek en önemli unsurlar olarak kalıyor.</p>
<p>California Cruise’un konumlandırması, klasik California’nın tüm donanımını taşıyan bir karavan değil, daha çok hafif, esnek ve gündelik kullanıma uygun bir kamp aracı olduğu yönünde. Ocak, mutfak ünitesi, pop-up tavan veya banyo gibi unsurlar, belki sonradan eklenebilecek ancak daha çok ‘beach’ ruhuna yakın bir yorum olduğu aklımıza geliyor. Belki de, elektrikli aracın ağırlığını ve maliyeti düşürmek için bilinçli bir tercihtir.</p>
<p>Nitekim ID. California Cruise, ID. Buzz Pro temeli üzerine ‘Interior Style’ ve ‘Comfort’ paketleri ile V2L adaptörünü standart olarak taşıyor. Dolayısıyla lüks segmentte hafta sonu kaçamakları, festival kampları veya uzun yolculuklarda otel konforunu arayan ama doğayla bağını koparmak istemeyen kullanıcılar için ideal bir ‘elektrikli keyif’ aracı ortaya çıkıyor. Geleneksel California tutkunları için ise şimdilik bir başlangıç modeli… Tam donanımlı elektrikli bir California için birkaç yıl daha beklenecektir.</p>
<p>Volkswagen’in bu hamlesi, Hannover’de 250.000’inci California’nın üretilip sahibine teslim edilmesiyle aynı döneme denk geldi. Bu sembolik eşik, markanın kampçılık geleneğini ne kadar ciddiye aldığını gösteriyor.</p>
<p>2003’ten itibaren T-serisi üretim sorumluluğunu üstlenen Volkswagen Ticari Araç, şimdi aynı mirası elektrikli geleceğe taşıma iddiasında. ID. California Cruise, bu mirasın son noktası değil; aksine elektrikli California Welt’in kapılarını aralıyor. Fiyatının 60.761 Euro’dan başlaması, elektrikli bir kamp aracı için erişilebilir bir giriş seviyesi sunarken, 2027 başındaki teslimatlar ve 2028’e kadar genişleyecek aile planı, Volkswagen’in bu segmentte uzun vadeli oynayacağını gösteriyor.</p>
<p>California Cruise, özgürlüğe doğru sessiz, temiz ve dijital olarak bağlantılı bir keyif taşıyıcısı. Elektrikli kampçılık, dünyada şimdi başlıyor. Ancak, Volkswagen Ticari Araç’ın attığı bu adım, geleceğin karavan kültürünün nasıl şekilleneceğine dair güçlü bir işaret.</p>
<p><span style="color: #236fa1;"><em>2.000 Watt sürekli ve 3,6 kW tepe çıkışıyla V2L vehicle-to-load fonksiyonu, ID. California Cruise’u mobil bir güç kaynağına dönüştürüyor. Kahve makinesi, portatif indüksiyon ocak, soğutucu, e-bisiklet şarj cihazları vb. doğrudan yüksek voltajlı araç bataryasından beslenebiliyor.</em></span></p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/elektrikli-luks-kamp-donemi-88326</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/2/6/1280x720/elektrikli-luks-kamp-donemi-1790319325.JPG" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ VW NFZ, kompakt kampçılığın simgesi olan ‘California’yı şimdi elektrikle yeni bir yolculuğa çıkarıyor. ‘ID. California Cruise’, doğayla baş başa kalmanın sesini kısarken Volkswagen’in yeni tamamen elektrikli kampçı ailesinin de ilk halkasını oluşturuyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/tastan-kentlerin-su-hikayesi-88325</guid>
            <pubDate>Sun, 27 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Taştan kentlerin su hikâyesi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu hafta Pamphylia rotasına devam ediyoruz. Phaselis ve Attaleia’dan sonra Antalya Ovası’nın iki büyük antik kentine, Perge ve Aspendos’a gidiyoruz. Bu rota, Pamphylia’yı su, kent ve ticaret ilişkisi üzerinden okumak için iyi bir fırsat sunar. Perge Aksu, yani antik Kestros Nehri’yle; Aspendos ise Köprüçay, yani antik Eurymedon’la birlikte düşünülmelidir.</p>
<p>Bu rota bir gece iki gün planlanırsa rahat gezilir. İlk gün Perge’ye, ikinci gün Köprüçay, Belkıs Köprüsü ve Aspendos’a ayrılabilir.</p>
<p><strong>PERGE: ROMA’NIN </strong><strong>ANITSAL YÜZÜ</strong></p>
<p>İlk gün Perge’ye ayrılmalı. Antalya’nın doğusunda, Aksu yakınlarında yer alan Perge, Pamphylia’nın en önemli kentlerinden biridir. Helenistik bir tepe üstü yerleşimiyken, Roma döneminde planlı ve anıtsal bir kent haline gelmiştir. Bugün tiyatro, stadion, agora, hamam, anıtsal kapı, sütunlu cadde, çeşme ve bazilika gibi temel bileşenleri birlikte görebildiğimiz önemli Roma kenti örneklerindendir.</p>
<p>Perge’nin ayırt edici özelliklerinden biri sudur. Kent halkı suyu içme, temizlik ve sulama için kullandığı gibi, serinlik, görüntü ve ses etkisi için de değerlendirmiştir. Perge’de su, mimariyle birleşen sanatsal bir öğeye dönüşür.</p>
<p><strong>PLANCİA MAGNA’NIN </strong><strong>GÖRKEMLİ MİRASI</strong></p>
<p>Kente girişte Roma Kapısı ve Helenistik kapı alanı ziyaretçiyi karşılar. Helenistik kapı, iki yuvarlak kuleyle korunan anıtsal bir giriş düzenine sahiptir. Bu alan, İS 2. yüzyılda Perge’nin en ünlü kadınlarından Plancia Magna tarafından yeniden düzenlenmiş ve Şeref Avlusu’na dönüştürülmüştür.</p>
<p>Plancia Magna, Artemis’in başrahibesi, kentin hamisi ve seçkin bir hayırsever olarak Perge tarihinde özel bir yere sahiptir. Kentin girişini heykellerle, yazıtlarla ve anıtsal düzenlemelerle görkemli hale getirmiştir.</p>
<p><strong>CADDELER, ÇEŞMELER </strong><strong>VE GÜNDELİK HAYAT</strong></p>
<p>Perge’nin en etkileyici bölümlerinden biri kuzey-güney doğrultulu sütunlu caddedir. Hadrianus Takı’ndan Kestros anıtsal nymphaionuna kadar uzanan bu cadde yaklaşık 480 metre uzunluğundadır. İki yanında revaklar ve dükkânlar yer alır.</p>
<p>Caddenin ortasından geçen açık su kanalı, Perge’yi diğer antik kentlerden ayıran güzel bir ayrıntıdır. Kanalın amacı sadece su taşımak değildir; sıcak yaz günlerinde kente serinlik, görsel canlılık ve su sesi katmak için düşünülmüştür.</p>
<p>Stadion, yaklaşık 12 bin kişilik kapasitesi ve tonozlu alt odalarıyla kentin spor yaşamına ışık tutar. Tiyatro ise yaklaşık 14 bin kişilik kapasitesi ve sahne binasındaki Dionysos kabartmalarıyla dikkat çeker. Günün sonunda güney hamamı, agora/macellum ve anıtsal çeşmeler gezilebilir.</p>
<p><strong>KÖPRÜÇAY: ANTİK </strong><strong>EURYMEDON’UN İZİNDE</strong></p>
<p>İkinci gün rotayı Köprüçay’a çevirmek iyi olur. Antik Eurymedon olan Köprüçay, Toroslar’dan doğup dar ve derin kanyonlardan geçerek Akdeniz’e ulaşır. Yaklaşık 184 kilometre uzunluğundaki nehir, doğal güzelliğinin yanında Pamphylia kentleri arasındaki ulaşım ve ticaret bağlantılarıyla da önemlidir.</p>
<p>Köprülü Kanyon, 14 kilometrelik uzunluğu ve yüksek kayalıklarıyla bölgenin etkileyici doğa alanlarından biridir. Bugün rafting alanı olarak tanınır, ancak antik dünyada Selge, Aspendos ve Side gibi kentleri birbirine bağlayan yolların ve köprülerin önemli bir geçiş noktasıydı. Köprüçay üzerindeki Oluk Köprü, Pisidia’daki Selge ile Pamphylia kentleri Aspendos ve Side arasındaki bağlantıyı sağlaması bakımından önemlidir. Nehrin aşağı kesimindeki Belkıs Köprüsü ise Roma temelleri ve Selçuklu onarımlarıyla farklı dönemleri birlikte taşır.</p>
<p><strong>ASPENDOS’UN ZAMANA </strong><strong>DİRENEN TİYATROSU</strong></p>
<p>Köprüçay’dan sonra Aspendos’a geçilir. Aspendos, Antalya’ya yaklaşık 30 kilometre uzaklıkta, Eurymedon Nehri yakınındaki tepede kurulmuş önemli bir Pamphylia kentidir. Nehir bağlantısı ve ticaret ağı, kentin zenginliğinin temelidir.</p>
<p>Aspendos denince akla ilk gelen yapı tiyatrodur. Marcus Aurelius döneminde, İS 2. yüzyılda Aspendoslu Zenon tarafından yapılan tiyatro, Akdeniz dünyasının en iyi korunmuş Roma tiyatrolarından biridir. Sahne binasının büyük ölçüde ayakta kalması yapıyı benzersiz kılar.</p>
<p>Tiyatronun korunmasında Selçuklu dönemi kullanımı da etkili olmuştur. Selçuklular bu yapıyı saraya dönüştürerek kullanmış, onarımlar sayesinde tiyatro günümüze sağlam ulaşmıştır. Aspendos’un diğer büyük eseri su kemerleridir. Kente su, yaklaşık 15 kilometrelik uzaklıktan bu sistemle getirilmiştir. Ayakta kalan su kuleleri ve sifon bölümleri, antik mühendisliğin gücünü gösterir.</p>
<p><strong>BU ROTAYI ÖZEL </strong><strong>YAPAN NE?</strong></p>
<p>Bu rotayı özel yapan şey, Pamphylia’nın su, kent ve ticaret ilişkisini göstermesidir. Perge’de su, caddenin ortasındaki kanal, çeşmeler ve hamamlarla kamusal yaşamın parçasına dönüşür. Köprüçay, Toroslar’dan Akdeniz’e inen doğal ve tarihsel bir koridor oluşturur. Aspendos ise tiyatrosu, su kemerleri ve nehir bağlantısıyla Roma dönemi Pamphylia’sının zenginliğini anlatır.</p>
<p><strong>LEZZETLER</strong></p>
<ul>
<li>Antalya usulü piyaz<br />• Tahinli kabak tatlısı<br />• Serik çevresinde köfte ve et yemekleri<br />• Köprüçay çevresinde alabalık<br />• Narenciye, turunç reçeli ve yerel ürünler</li>
</ul>
<p><strong>PERGE, KÖPRÜÇAY VE ASPENDOS ROTASI</strong></p>
<ul>
<li><strong>Perge:</strong> Planlı Roma kenti ve su mimarisi<br />• <strong>Aksu/Kestros:</strong> Perge’yi Akdeniz’e bağlayan nehir<br />• <strong>Plancia Magna:</strong> Perge’nin hayırsever kadın hamisi<br />• <strong>Pergeli Apollonios:</strong> Büyük Geometrici<br />• <strong>Köprüçay/Eurymedon</strong>: Toroslar’dan Akdeniz’e tarihî suyolu<br />• <strong>Belkıs Köprüsü: </strong>Roma ve Selçuklu izlerini taşıyan köprü<br />• <strong>Aspendos:</strong> Tiyatrosu ve su kemerleriyle ünlü Pamphylia kenti</li>
</ul>
<p><strong>Rota</strong></p>
<p><strong>1. gün:</strong> Antalya – Perge – stadion – tiyatro – Helenistik kapı – sütunlu cadde – agora – hamamlar</p>
<p><strong>2. gün:</strong> Köprüçay – Belkıs Köprüsü – Aspendos Tiyatrosu – su kemerleri – Antalya’ya dönüş</p>
<p><strong>Süre</strong><br />1 gece 2 gün idealdir. Erken başlanırsa Perge, Köprüçay ve Aspendos aynı güne de sığdırılabilir; ancak Perge için geniş zaman ayırmak gerekir.</p>
<p><strong>Ne zaman gitmeli?<br /></strong>İlkbahar ve sonbahar en rahat dönemlerdir. Yazın şapka, su ve rahat ayakkabı şarttır; ören yerleri sabah erken saatlerde gezilmelidir.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/tastan-kentlerin-su-hikayesi-88325</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/2/5/1280x720/tastan-kentlerin-su-hikayesi-1790319116.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Perge’nin sütunlu caddesinden Köprüçay’ın derin kanyonlarına, oradan Aspendos’un görkemli tiyatrosuna uzanan bir rota… Pamphylia’nın kentlerini bu kez suyun açtığı yollar üzerinden keşfediyoruz. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/siz-izlerken-manzara-degisiyor-88324</guid>
            <pubDate>Sun, 27 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Siz izlerken manzara değişiyor</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>‘Seyir’in çıkış noktasında nasıl bir fikir ya da kişisel deneyim vardı?</strong></p>
<p>Uzun süredir şehirlerin dokusu ve insanın onlarla kurduğu ilişki üzerine çalışıyorum. Daha önceki işlerimde kayıtlı görüntüyü parçalayıp kenti yeniden kuruyordum. ‘Seyir’de ise bu ilişkinin canlı hâlini yakalamak istedim. Mekânı gezerken dışarıda kendi hâlinde akan, kimseye bağlı olmayan bir manzara gördüm. İçeri girince o manzara kesiliyordu. Beni harekete geçiren buydu: Dışarıdaki görüntüyü içeri almak ve içeride ona bakan kişinin bakışına bir karşılık vermek.</p>
<p><strong>Neden bu çalışmanın merkezine Haliç’i yerleştirdiniz? Haliç’in sizin belleğinizde nasıl bir karşılığı var?</strong></p>
<p>Dürüst cevap şu: Haliç’i ben seçmedim, mekân seçti. Eser Tersane’de duruyor; kamera da Haliç’e bakıyor. İşin bütünüyle mekâna bağlı olmasını istedim. Başka bir yere taşınsa aynı iş olmaz.</p>
<p>Kişisel tarafı ise daha küçük ama gerçek: Babam Haliç’te doğdu, o mahallede büyüdü. Benim belleğimde büyük bir Haliç anlatısı yok ama babamın belleğinde olduğunu biliyorum. İş de biraz bunun üzerine kurulu. Ekranda benim hatıram değil, dünün kaydı var. Şehir kendi hatırasını taşıyor; biz sadece önünden geçiyoruz.</p>
<p><strong>Eser, Haliç’in gerçek zamanlı görüntüsünü izleyicinin hareketleriyle dönüştürüyor. İzleyiciyi yalnızca bakan değil, manzaraya müdahale eden bir konuma taşımak sizin için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>Bakmak hiçbir zaman nötr bir eylem değil. Neye, nereden baktığınızı seçiyorsunuz; bu da bir müdahale. Ben bunu icat etmiyorum, yalnızca görünür kılıyorum.</p>
<p>Ama bu bir kontrol paneli değil. İzleyiciye ne yapacağını söylemiyor, eline bir düğme vermiyorum. Orada olması ve hareket etmesi yetiyor. Benim için önemli ayrım şu: İşin izleyiciye yeni bir güç vermesini değil, zaten sahip olduğu etkiyi ona göstermesini istiyorum.</p>
<p><strong>‘Seyir’ adı hem bakmayı hem de bir yolculuğu çağrıştırıyor. Bu ismi seçmenizin özel bir nedeni var mı?</strong></p>
<p>Evet, tam da bu çift anlam için seçtim. Türkçede “seyir” hem izlemeyi hem de bir şeyin gidişatını anlatıyor. İş de bu ikisinin iç içe geçtiğini söylüyor: Siz izlerken gidişat değişiyor. Seyir genellikle pasif bir eylem sanılıyor. İsmi seçerken bu algıyı da işin içine katmak istedim.</p>
<p><strong>Gerçek zamanlı veriyle çalışmak, sanatçı olarak kontrolünüzün bir bölümünü teknolojiye ve tesadüfe bırakmak anlamına geliyor mu?</strong></p>
<p>Evet, ama bunu bir kontrol kaybı olarak görmüyorum. Kontrol, sistemin kuruluşunda. Kuralları ben yazıyorum, sonucu değil. Hangi görüntünün ortaya çıkacağını bilmiyorum ama sistemin nasıl davranacağını biliyorum. Beni bu alanda tutan da bu. Bir video işinde her kareyi siz belirliyorsunuz ve iş hep aynı kalıyor. Burada dışarıda hava, ışık ve izleyici değişiyor; iş her gün başka bir şeye dönüşüyor. Tesadüfü dışarıda bırakmaya çalışsam işin beni en çok ilgilendiren yanını da çıkarmış olurum.</p>
<p><strong>Dijital teknoloji eserlerinizde yalnızca bir araç mı, yoksa anlatının ve estetik dilin bir parçası mı?</strong></p>
<p>İkisi de, ama sırası önemli. Teknoloji benim için başlı başına bir konu değil; onu “Bakın neler yapabiliyor” demek için kullanmıyorum. Erişilebilir araçları çoğunlukla amaçları dışında kullanıyorum. Hangi yazılımı kullandığım işin merkezinde değil. Ama ‘Seyir’ gibi bir işte teknolojiyi anlatıdan ayıramazsınız, çünkü işin konusu karşılık vermek. Gerçek zamanlılık yalnızca teknik bir özellik değil, işin kendisi. Onu çıkarırsanız geriye bir video kalır; o da başka bir iş olur.</p>
<p><strong>Berlin ve İstanbul arasında yaşıyorsunuz. Bu iki şehrin teknoloji, kamusal alan ve sanatla kurduğu farklı ilişkiler üretiminizi nasıl etkiliyor?</strong></p>
<p>İkisi de büyük şehir, ama katmanları farklı işliyor. İstanbul’da dönemler üst üste duruyor; şehir geçmişini silmeden taşıyor. Berlin’de kopuşlar daha görünür, katmanlar daha ayrı.</p>
<p>Üretimdeki fark ise şehirlerin karakterinden çok altyapıdan kaynaklanıyor. Berlin’de bu tür işler için uzun süredir yerleşik bir yapı var: kurumlar, fonlar, üretim alanları. Türkiye’de bu yapı daha yeni kuruluyor ve çoğunlukla proje bazında ilerliyor. ‘Seyir’ bu yüzden benim için anlamlı. Trendyol Sanat’ın desteği, bu ölçekte ve teknolojiyle çalışan bir işi kendi karakterini koruyarak hayata geçirmemizi sağladı.</p>
<p><strong>Yapay zekânın sanat üretiminde giderek daha fazla kullanıldığı bir dönemde, sanatçı ile teknolojinin sınırı sizce nerede başlıyor, nerede bulanıklaşıyor?</strong></p>
<p>Benim için ayrım şu: Teknoloji üretiyor mu, yoksa algılıyor mu? ‘Seyir’de makine öğrenmesi var, ama görüntü üreten bir yapay zekâ yok. Bu teknolojiyi izleyiciyi mekândan ayırmak ve derinliği okumak için kullanıyorum; yani bir algı katmanı olarak. Ekranda gördüğünüz her şey ya kameradan geliyor ya da kurduğum sistemin bu görüntüyü işlemesiyle oluşuyor.</p>
<p>Üretim sürecimde yapay zekâyı araştırma, yazışma ve kod hatalarını ayıklama gibi işler için kullanıyorum. Ama eserin içinde yapay zekâ tarafından üretilmiş tek bir kare yok.</p>
<p>Sınırın bulanıklaştığı yer de burası. Bence cevap araçta değil, kararda: İşin neye benzeyeceğine kim karar veriyor? Bir sistem kurup ne çıkacağını bilmemek benim kararım. Hazır bir modele “Şöyle bir görüntü yap” demek ise başka bir şey. İkisi de meşru olabilir ama aynı iş değil.</p>
<p><strong>Uluslararası festivallerde ve farklı coğrafyalarda işleriniz sergilendi. İzleyicilerin dijital sanata yaklaşımında kültürel farklılıklar gözlemliyor musunuz?</strong></p>
<p>Açıkçası kültürel bir fark gözlemlediğimi söyleyemem. Fark daha çok bağlamla ilgili. Festivalde insanlar deneyimlemeye hazır geliyor; dokunuyor, deniyor. Sergi mekânında ise daha temkinliler: Önce buna izin olup olmadığına bakıyorlar. Aynı işi iki farklı yere koysanız farklı tepkiler alırsınız. Bunun ülkeyle değil, insanların oraya geliş amacıyla ilgisi var.</p>
<p>Contemporary Istanbul’da merak ettiğim de bu. Fuar ortamında insanlar bakmaya alışkın, dokunmaya değil. İşin önünde bu alışkanlığın kırılıp kırılmayacağını göreceğiz.</p>
<p><strong>Sanat ile teknolojinin giderek iç içe geçtiği günümüzde, dijital sanatın geleceğini nasıl görüyorsunuz?</strong></p>
<p>“Dijital sanat” tanımının giderek anlamını yitirdiğini düşünüyorum, çünkü üretimin büyük bölümü zaten dijital araçlarla yapılıyor. Tuvalle çalışanlar bile bu araçlardan yararlanıyor. Bu nedenle dijital sanatın ayrı bir kategori olmaktan çıkacağını düşünüyorum.</p>
<p>Asıl ilgimi çeken, ekranın dışına çıkmak. Bugün dijital iş dendiğinde akla hâlâ bir yüzeye bakmak geliyor. Bence ilginç olan, işin bir yüzey olmaktan çıkıp mekâna, nesneye ve bedene yayılması. Ayrıca bu işler, izleyicinin yalnızca baktığı değil, kurcaladığı ve üretime katıldığı şeylere dönüşecek. Trendyol Sanat’ın bu tür üretimlere fiziksel alan açması ve sanatçıların işlerini kendi platformunda daha geniş kitlelerle buluşturması bu açıdan önemli. Özellikle genç ve bağımsız sanatçılar için böyle görünürlük alanlarının çoğalması gerekiyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/siz-izlerken-manzara-degisiyor-88324</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/2/4/1280x720/siz-izlerken-manzara-degisiyor-1790318865.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Balkan Karışman’ın Contemporary Istanbul’da izleyiciyle buluşan ‘Seyir’ adlı işi, Haliç’in canlı görüntüsünü izleyicinin hareketleriyle dönüştürüyor. Sanatçıyla bakmanın manzaraya etkisini, şehrin hafızasını ve dijital sanatın geleceğini konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/anadolu-tek-koleksiyona-sigmaz-88323</guid>
            <pubDate>Sat, 26 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Anadolu tek koleksiyona sığmaz</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong><em>‘The Anatolian Garden - Anadolu Bahçesi’</em></strong><strong> fikrini doğuran ilk görüntü ya da kişisel hatıra neydi?</strong></p>
<p>Benim zihnimde Anadolu Bahçesi tek bir yere ait değil; Anadolu’nun farklı coğrafyalarından, renklerinden, çiçeklerinden ve kültürel katmanlarından oluşan hayali bir bahçe. Çocukluğumdan beri gördüğüm çiçekler, doğadaki renk geçişleri ve Anadolu’nun zenginliği zaman içinde zihnimde birleşti. Koleksiyonda bu bahçeyi birebir anlatmak yerine kendi tasarım dilimle yeniden yorumlamak istedim.</p>
<p><strong>Bu geniş coğrafyanın hangi bölgelerinden, bitkilerinden ya da zanaatlarından izler var?</strong></p>
<p>Anadolu’yu belirli bir bölgeyle sınırlamak istemedim. Güzelliği, farklı kültürlerin, renklerin ve zanaatların bir arada bulunmasından geliyor. Organik çiçek formları, danteller, işlemeler ve yoğun el işçiliği bu mirastan izler taşıyor. Fakat bunları geleneksel motifler olarak tekrarlamak yerine Barrus’un çağdaş diliyle yorumladık. Her çiçeğe ayrı bir isim ya da sembolik anlam da yüklemedim. Bazıları narin, bazıları güçlü ve heykelsi; tıpkı kadınlar gibi birbirlerinden farklı ama aynı bahçenin içindeler.</p>
<p><strong>Üç boyutlu çiçeklerin bedene yerleşimi heykelsi bir etki yaratıyor. Bu detaylar nasıl hazırlandı?</strong></p>
<p>Koleksiyonun en yoğun emek isteyen bölümlerinden biriydi. Çiçeklerin büyük bölümü tek tek hazırlandı, ardından giysinin üzerinde bir kompozisyon oluşturacak biçimde yerleştirildi. Yalnızca güzel görünmeleri yetmiyordu; kadın yürüdüğünde, kumaş hareket ettiğinde nasıl davranacaklarını da düşünmemiz gerekiyordu. Bazı yerleşimleri defalarca değiştirdik. Her parçanın arkasında çok yoğun bir el işçiliği var.</p>
<p><strong>Romantik malzemeleri güçlü ve zaman zaman mimari silüetlerle dengelemişsiniz. Anadolu’yu yalnızca narin ve nostaljik bir anlatıya dönüştürmekten özellikle mi kaçındınız?</strong></p>
<p>Kesinlikle. Barrus kadını benim için hiçbir zaman yalnızca romantik ya da narin olmadı; feminen ama aynı zamanda güçlü ve kendinden emin. Bu nedenle tül, dantel ve çiçekleri mimari formlarla dengeledim. Anadolu’yu da geçmişe ait nostaljik bir hikâye olarak göstermek istemedim. Geleneksel unsurları doğrudan kopyalamak yerine bende bıraktıkları duygudan yola çıktım. El işçiliği, katmanlar, renkler ve doğa çıkış noktamızdı; silüetler ise bugünün Barrus kadınına ait. Böylece Anadolu referansları motif olmaktan çıkıp koleksiyonun ruhuna dönüştü.</p>
<p><strong>Yaklaşık bir yıl süren hazırlıkta atölyenin ve gençlerin rolü neydi?</strong></p>
<p>Her şey kardeşim Nurşah’la uzun uzun düşünerek ve araştırarak başladı. Fikirler çizimlere, kumaşlara, formlara ve sonunda gerçek parçalara dönüştü. Koleksiyon bir yıl boyunca sürekli gelişti; bazen ilk fikrimizi tamamen değiştirdik, bazen küçük bir detay bizi başka bir tasarıma götürdü. Kalıplardan kumaş seçimlerine, işlemelerden üç boyutlu çiçeklere kadar Barrus atölyesindeki herkesin dokunuşu var. Londra, Paris ve farklı şehirlerden gelen öğrenciler ve stajyerler de İstanbul’daki hazırlıkta ve Londra’daki defilede bizimle çalıştı. <em>‘The Anatolian Garden’</em>, atölyede başlayıp farklı kültürlerin katkısıyla Londra podyumuna uzanan büyük bir ekip çalışmasına dönüştü.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab61780d249a-1790318464.jpg" alt="" width="500" height="281" /></p>
<p><strong>Defileyi neden Esra Oflaz Güvenkaya açtı? Taşıdığı özel tasarım, koleksiyondan nasıl ayrılıyordu?</strong></p>
<p>Esra Hanım’ı güçlü, üretken ve sosyal sorumluluk konusunda duyarlı bir kadın olarak görüyorum. Podyumdaki kadınların da bir hikâyesi olsun istedik. Açılışı onun yapması, güçlü kadın fikriyle eğitime destek düşüncesini bir araya getirdi. Tasarımını başından itibaren özel bir parça olarak ele aldık. Koleksiyonun çiçek, el işçiliği ve güçlü kadın temasını taşıyor; aynı zamanda Esra Hanım’ın karakterine göre biçimleniyor. Hikâyesi, onu taşıyan kadınla tamamlanıyor.</p>
<p><strong>Bu tasarımın satış gelirinin TEGV’e aktarılması fikri nasıl doğdu?</strong></p>
<p>Modanın ve Londra Moda Haftası gibi uluslararası bir platformun geniş kitlelere ulaşan bir iletişim gücü var. Bu görünürlüğün yalnızca marka için değil, fayda yaratmak için de kullanılabileceğine inanıyoruz. Bu nedenle özel tasarımın satış gelirini TEGV’e (Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı) aktarmaya karar verdik. Fikir defile hazırlıkları sırasında gelişti ama koleksiyonun hikâyesiyle doğal biçimde örtüştü. <em>‘Anadolu Bahçesi’</em> büyümeyi, dönüşümü ve geleceği anlatıyor. Bir bahçenin büyümesi için nasıl emek gerekiyorsa bir çocuğun geleceği için de eğitim gerekiyor.</p>
<p><strong>Bu sosyal sorumluluk adımı defilenin ardından devam edecek mi?</strong></p>
<p>Bunun tek gecelik bir iletişim çalışması olarak kalmasını istemiyorum. İlk somut adım, özel tasarımın satışından elde edilecek gelirin TEGV’e aktarılması. Bundan sonra da Barrus’un uluslararası görünürlüğünü sosyal faydayla buluşturacak projeler geliştirmek istiyorum.</p>
<p><strong>Defilenin Esra Oflaz Güvenkaya ile başlayıp Juliet Mayhew ile kapanması nasıl bir kadın anlatısı kurdu?</strong></p>
<p>İkisini birbirine bağlayan Barrus kadını. Farklı yaşlardan, hayat hikâyelerinden ve dünyalardan gelebiliriz; güç, zarafet ve kendine güven ise ortak olabilir. Podyumda yalnızca kıyafetleri değil, gerçek kadınların enerjisini göstermek istedim. Barrus için güzellik tek bir yaşa, bedene ya da kalıba ait değil. Bir kadının kendisini taşıma biçimi, enerjisi ve karakteri çok daha önemli.</p>
<p><strong>Lady Victoria Hervey ve Lady Amelia Windsor’un izleyiciler arasında olması koleksiyonun İngiliz cemiyet dünyasıyla buluşmasına farklı bir anlam kattı mı?</strong></p>
<p>Barrus’un Londra ile uzun yıllara dayanan güçlü bir bağı var. Anadolu’dan ilham alan bir koleksiyonun burada sunulması ve uluslararası konuklar tarafından izlenmesi çok anlamlıydı. Lady Victoria Hervey ve Lady Amelia Windsor’un katılımı da Anadolu’dan doğan bir hikâyenin Londra’da ve uluslararası çevrede karşılık bulduğunu gösterdi.</p>
<p><strong>Fashion Britain Campaign’de yer alan tek Türk markası olmak size nasıl bir sorumluluk yükledi?</strong></p>
<p>Bu benim için yalnızca görünürlük değil, büyük bir sorumluluktu. Londra’da koleksiyonumu gösterirken arkamda Türkiye’den ve Anadolu’dan taşıdığım güçlü kültürün farkındaydım. Fashion Britain kapsamında yer almak, Barrus’un uluslararası görünürlüğünün yanı sıra Türk tasarımını, yaratıcılığını ve işçiliğini gösterebilmek açısından önemliydi.</p>
<p><strong>Londra’daki izleyici koleksiyonda en çok hangi Anadolu referanslarını ve görünümleri fark etti?</strong></p>
<p>İlk anda çiçekleri, dokuları ve yoğun el işçiliğini görüyorlar. Oysa benim için Anadolu yalnızca görünen çiçeklerden ibaret değil; katmanlarda, renklerin birlikteliğinde, işçilikte ve güçlü ama feminen silüetlerde de var. Özellikle üç boyutlu çiçeklerin yoğun kullanıldığı heykelsi parçalar güçlü bir karşılık aldı. Tek bir favori seçmek zor; her görünüm aynı bahçenin başka bir bölümünü anlatıyor. Benim için asıl önemli olan koleksiyonun bütün olarak hafızada kalması.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab6179aaa531-1790318490.jpg" alt="" width="500" height="334" /></p>
<p><strong>Styling, müzik ve yürüyüş temposu bu bahçenin hikâyesini nasıl tamamladı?</strong></p>
<p>Styling’i İrem Akalın hazırladı; her görünümün karakterini korurken koleksiyonun bütünüyle uyumlu olmasına dikkat edildi. REİS’in takıları da güçlü ve feminen silüetleri tamamladı. Adil Kaan müziği yalnızca bu defile için hazırladı. İzleyicinin <em>‘The Anatolian Garden’</em>ı yalnızca görmesini değil, hissetmesini istedik. Styling, müzik ve yürüyüş temposu aynı hikâyenin parçalarıydı; Barrus kadınının güçlü ve romantik tarafını bütün bir atmosfer içinde anlattı.</p>
<p><strong>Nanoteknoloji geçmişiniz bu koleksiyonda ve Barrus’un geleceğinde nasıl bir yer tutuyor?</strong></p>
<p>Akademik geçmişimde tekstil ve moda tasarımının yanında nanoteknoloji de önemli bir yere sahip. Tekstilin yalnızca nasıl göründüğüyle değil, gelecekte kullanıcıya neler sağlayabileceğiyle de ilgileniyorum. Geleneksel el işçiliği bizim için çok kıymetli; aynı zamanda tekstilin geleceğini araştırıyoruz. İkisini birbirinin karşıtı görmüyorum. Yıllardır var olan işçiliği yeni teknolojilerle aynı tasarım dünyasında buluşturmanın Barrus’un geleceğinde önemli bir yeri olacak.</p>
<p><strong><em>‘Anadolu Bahçesi’</em></strong><strong>ni gündelik hayata taşıyacak parçalar nasıl şekillenecek?</strong></p>
<p>Podyumdaki her detayın günlük hayata birebir taşınması gerekmiyor. Üç boyutlu çiçekleri küçültebilir, silüetleri sadeleştirebilir, koleksiyonun renklerini daha giyilebilir parçalara aktarabiliriz. Önemli olan couture parçanın ruhunu kaybetmemek. Ticari koleksiyonda da aynı kadın var; yalnızca hayatının başka bir anı için giyiniyor.</p>
<p><strong>Bu bahçeden bir sonraki koleksiyona taşıyacağınız bir hikâye var mı?</strong></p>
<p>Anadolu tek bir koleksiyonla anlatılabilecek bir coğrafya değil. Hazırlık sırasında bile yeni hikâyeler, zanaatlar ve fikirlerle karşılaştık. <em>‘The Anatolian Garden’</em> benim için kapanmış bir konu değil. Belki bundan sonraki koleksiyonlarda bu bahçenin başka bir mevsimini, başka bir katmanını ya da teknolojiyle daha fazla buluştuğu yeni bir hâlini görebiliriz.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/anadolu-tek-koleksiyona-sigmaz-88323</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/2/3/1280x720/anadolu-tek-koleksiyona-sigmaz-1790318514.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Barrus’un kurucusu ve tasarımcısı Neslişah Yılmaz, Londra Moda Haftası’nda sunduğu ‘The Anatolian Garden’ defilesinde Anadolu’nun çiçeklerini ve zanaatlarını çağdaş couture diliyle buluşturdu. Yılmaz’la koleksiyonun yoğun el işçiliğini, podyumdaki güçlü kadınları ve TEGV’e uzanan sosyal fayda hikâyesini konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/tarlabasinin-bellegine-bakis-88318</guid>
            <pubDate>Sat, 26 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Tarlabaşı’nın belleğine bakış</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Tarlabaşı’ndaki “kentsel yenileme” projesi Taksim 360, çoğunlukla yoksul mahalle sakinlerini yerinden ettiği için çokça tartışılmıştı. 2004 ile 2006 yılları arasında başlayan projenin alanını o yıllarda Mimar Sinan Üniversitesi’nden bir akademisyenle gezmiştim.</p>
<p>Aklımda kaldığı kadarıyla Tarlabaşı’ndaki tarihi binaların pek çoğunun 19. yüzyılın ikinci yarısıyla 20. yüzyılın başlarında Bankalar Caddesi’ndeki zengin bankerler tarafından yanlarında çalışan memurlar için inşa edildiğini anlatmıştı. Binaların içeriden yıkılarak dış yüzeylerinin tiyatro dekoru gibi bırakıldığını eleştirmişti.</p>
<p>Art Nouveau tarzındaki yüksek tavanlı, cumbalı taş binalarda yaşayanların çoğu o yıllarda Levanten, Ermeni, Rum ve Yahudiydi. Azınlıkların çeşitli nedenlerle bölgeden ayrılması üzerine boşluğu Anadolu’dan gelen yoksul aileler, Romanlar ve daha sonra köyleri boşaltılan Kürtler doldurmuştu.</p>
<p>Tarlabaşı’nda bir süre önce kapılarını açan Canopy İstanbul Taksim Oteli’nde, Pi Artworks iş birliğiyle ve Yasemin Baş küratörlüğünde açılan <em>‘Bir Zamanlar Şimdi’</em> karma sergisi için uzun yıllar sonra bölgeyi tekrar ziyaret ettim.</p>
<p>Genel Müdür Can Özmeriç’in verdiği bilgiye göre, semtin kültürel dokusuyla bağ kurmayı amaçlayan otelin binası 1830 yılında Ermeni Mıhitaryan Okulu olarak açılmış. 1921-1965 yılları arasında ise Sakızağacı Ermeni Katolik Okulu olarak eğitime devam etmiş; okul daha sonra Bomonti’ye taşınmış. Aynı sokakta 1843 yılında Ermeni Katolik Kız Okulu olarak inşa edilen ve bugün Manastır olarak bilinen bina da mevcut.</p>
<p>Manastır’ı İstanbul Sanat Merkezi olarak hizmet verdiği yıllarda bir sanat etkinliği için ziyaret etmiştim. Özenli bir restorasyondan geçen otelin iç mimarı, turizm sektöründe iyi bilinen bir isim: Sinan Kafadar. Kentsel yenilemeye rağmen kültürel hafızanın hâlâ sokaklarında nefes aldığı Tarlabaşı’nda açılan serginin <em>‘Bir Zamanlar Şimdi’</em> adını taşıması hayli anlamlı.</p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">GEÇMİŞ BÜTÜNÜYLE GERİDE KALMADI</span></h2>
<p>Nitekim küratör Yasemin Baş, serginin yaklaşımıyla ilgili şunu söylüyor: “<em>Beyoğlu’nu benim için özel kılan, geçmişin burada hiçbir zaman bütünüyle geride kalmaması. Farklı dönemler, kültürler ve kişisel hikâyeler hâlâ aynı yüzey üzerinde yaşamaya devam ediyor. ‘Bir Zamanlar Şimdi’yi kurgularken de sanatçıların birbirinden farklı üretimlerini tek bir anlatının içine yerleştirmek yerine bu katmanların yan yana var olmasına alan açmak istedik. Her eser geçmişten bugüne taşınan başka bir izin peşine düşüyor; birlikte düşünüldüklerinde ise Beyoğlu’nun hâlâ yazılmaya devam eden belleğine yeni bir katman ekliyorlar.”</em></p>
<p>Piyalepaşa Bulvarı’na geçmeden önce Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda bulunan ve İstanbul’un yanı sıra Londra’da faaliyetlerini sürdüren Pi Artworks’ün temsil ettiği Nancy Atakan, Rugül Serbest, Antonio Cosentino, Kemal Seyhan, Ayten Turanlı, Güneş Acur, Osman Dinç, Erdal Duman ve Albano Hernández’in eserleri bu sergide buluşuyor.</p>
<p>Nancy Atakan, arşivlerden, gündelik hayattan ve bireysel deneyimlerden hareketle kişisel hafızanın kolektif anlatıya dönüşme biçimlerini araştırırken Rugül Serbest, kişisel hikâyeler ve duygusal deneyimler aracılığıyla geçmişin bugünün içinde yaşamaya devam eden izlerine odaklanıyor.</p>
<p>Antonio Cosentino, İstanbul’un mimari ve toplumsal dönüşümünü ironik ve eleştirel bir bakışla yeniden kurgulayarak gündelik nesneleri ve kentsel ayrıntıları görsel bir hafızaya dönüştürüyor.</p>
<p>Kemal Seyhan, katman katman uyguladığı boya aracılığıyla tuvallerinde zamana yayılan bir derinlik ve sessizlik yaratırken; Ayten Turanlı, malzemenin organik dokusunu ve toprağın kadim bilgisini çağdaş seramik diliyle yeniden yorumluyor. Güneş Acur için tuval ve kâğıt, renklerin ve biçimlerin karşılaştığı, çakıştığı ve birbirinin üzerine yerleştiği birer katman alanına dönüşüyor.</p>
<p>Osman Dinç ve Erdal Duman, malzemeyi yalnızca biçimsel değil aynı zamanda kavramsal bir düşünme aracı olarak ele alıyor. Albano Hernández ise kurumuş kil ve boya kütlelerini ince katmanlar hâlinde keserek malzemenin zaman içinde oluşturduğu birikimi doğrudan görünür hâle getiriyor.</p>
<p>‘Bir Zamanlar Şimdi’ sergisi, 15 Kasım 2026 tarihine kadar gezilebilir.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/tarlabasinin-bellegine-bakis-88318</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/1/8/1280x720/tarlabasinin-bellegine-bakis-1790317687.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Canopy İstanbul Taksim’de açılan ‘Bir Zamanlar Şimdi’, semtin farklı dönemlerini ve kültürel izlerini sanatçıların eserleriyle bir araya getiriyor. Sergi, dönüşen Tarlabaşı’nın hafızasını yeniden düşünmeye çağırıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/lucasin-gorsel-evreni-88313</guid>
            <pubDate>Sat, 26 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Lucas’ın görsel evreni</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><em>“Uzun zaman önce, çok çok uzak bir galakside…”</em> Sinema tarihinin en tanıdık açılışlarından biri ekranda belirir; ardından <em>‘Star Wars’</em>un meşhur sarı yazıları yıldızların arasında süzülür. Neredeyse yarım yüzyıldır kuşaktan kuşağa aktarılan modern bir mitolojinin mimarı olan <strong>George Lucas</strong>, şimdi yıllardır peşinden gittiği hikâye anlatma tutkusunu beyazperdeden çıkarıp bir müzeye taşıyor.</p>
<p>Lucas’ın bu tutkusu sinemadan da eski. Gençliğinde antropolojiye ilgi duyan yönetmen, <strong>Joseph Campbell</strong>’ın mitler ve “kahramanın yolculuğu” üzerine çalışmalarından derinden etkilendi. Öğrencilik yıllarında 35 dolara aldığı <strong>V. T. Hamlin</strong> imzalı bir <em>‘Alley Oop’</em> çizgi bandıyla oluşturmaya başladığı çizgi roman ve illüstrasyon koleksiyonu, bugün 40 binden fazla esere ulaşmış durumda.</p>
<p>Müzenin açılış hikâyesi biraz çetrefilli. Lucas ve eşi <strong>Mellody Hobson</strong> projeyi önce San Francisco’daki Presidio’da hayata geçirmek istedi, ancak sonuç alamadı. Ardından Chicago gündeme geldi; o proje de rafa kalktı. Treasure Island seçeneği de sonuç vermeyince rota Los Angeles’a çevrildi. Müze sonunda Lucas’ın sinema eğitimi aldığı University of Southern California’nın hemen karşısındaki Exposition Park’ta yerini buldu. MAD Architects’in kurucusu <strong>Ma Yansong</strong> tarafından tasarlanan yaklaşık 28 bin metrekarelik yapı, 53 dönümlük bir kampüsün içinde yer alıyor. Neredeyse hiç düz çizgi kullanılmadan tasarlanan bina, merkezinden yükselerek parkın üzerinde hafifçe süzülüyormuş izlenimi veriyor.</p>
<p>Açılış gecesi, Los Angeles ölçülerinde bile hayli yıldızlıydı. George Lucas ve Mellody Hobson’ın ev sahipliğinde <strong>Steven Spielberg</strong>, <strong>Harrison Ford</strong>, <strong>Christopher Nolan</strong>, <strong>Francis Ford Coppola</strong>, <strong>Guillermo del Toro</strong> ve <strong>Peter Jackson</strong> gibi farklı kuşaklardan usta sinemacılar bir araya geldi. Lucas’a göre sanatın sınırlarını başkalarının çizmesine gerek yok; asıl mesele, bir görüntünün insanda ne uyandırdığı. Yıllar süren biriktirme, bekleyiş ve şehir şehir dolaşan müze arayışının ardından <em>Lucas Anlatı Sanatı Müzesi</em>, 22 Eylül’de ziyaretçilerini kabul etmeye başladı.</p>
<p>Adında Lucas geçince insanın aklına doğal olarak <em>‘Star Wars’</em> geliyor ama burası bir <em>‘Star Wars’</em> müzesi değil. Belki de en ilginç yanı bu. <strong>Norman Rockwell</strong>, <strong>Frida Kahlo</strong>, <strong>N. C. Wyeth</strong>, <strong>Maxfield Parrish</strong> ve <strong>Diego Rivera</strong> gibi isimlerin eserlerinin yanı sıra çizgi romanlar, mangalar, çocuk kitabı illüstrasyonları, fotoğraflar, fantastik sanat örnekleri ve sinema için üretilmiş tasarımlar da sergileniyor. Açılışta 30’dan fazla galeride 1.300’ü aşkın eser gösteriliyor; koleksiyonda, 1971-2012 yıllarını kapsayan Lucas Archives’ın tamamı da bulunuyor.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em>George Lucas</em></span></p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab6114c3f11c-1790316876.jpg" alt="" width="500" height="667" /></p>
<p>Lucas’ın illüstrasyona özel bir ilgisi var. Film okulundan bu yana yüzlerce illüstratörle çalışmasına rağmen bu sanatçıların uzun süre “ciddi sanat” dünyasının dışında tutulmasını anlamadığını söylüyor. Müzenin çıkış noktalarından biri de tam olarak bu: Büyük sanat kurumlarının uzun süre görmezden geldiği, ancak Lucas’ın hikâye anlatma gücüne inandığı görsel kültüre alan açmak.</p>
<p><em>‘Star Wars’</em> hayranları yine de eli boş dönmeyecek. <strong>Luke Skywalker</strong>’ın Landspeeder’ı, <strong>Ralph McQuarrie</strong>’nin prodüksiyon çizimleri, kostümler ve araç tasarımları koleksiyonun bir parçası. Açılış sergilerinden <em>‘Star Wars in Motion’</em> ise ilk altı filmdeki araç tasarımlarına ve hareket fikrine odaklanıyor. Ancak bütün bunlar, Lucas’ın biriktirdiği çok daha geniş bir görsel dünyanın içinde yer alıyor.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em>Mellody Hobson</em></span></p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab6117549e80-1790316917.jpg" alt="" width="500" height="500" /></p>
<p><strong>ANLATI SANATI NEDİR?</strong></p>
<p>Lucas’ın yıllardır peşinden gittiği fikir, müzenin tam kalbinde duruyor: Bir görüntü hikâye taşıyorsa anlatı sanatının parçası olabilir. Kökeni mağara resimlerine kadar uzanan bu yaklaşım; dinî ve mitolojik resimlerden illüstrasyona, çizgi romandan fotoğraf ve sinemaya kadar geniş bir alana yayılıyor. Burada mesele, eserin hangi kategoriye girdiği değil, görüntünün hikâyeyle nasıl bağ kurduğu. Lucas’ın ifadesiyle, <em>“Anlatı sanatı hikâyeyi yaratmaz. Hikâye sanatı yaratır.”</em></p>
<p>Bu bakış, sanat ile illüstrasyon arasına çekilen kalın çizgiyi de bulanıklaştırıyor. Frida Kahlo ve Norman Rockwell’in yanında manga, çizgi roman ve <em>‘Star Wars’</em> için hazırlanmış prodüksiyon çizimlerini görmek bu yüzden şaşırtıcı değil. Lucas, bunları tek bir sanat türü altında toplamaya çalışmıyor; birbirinden uzak görünen imgelerin ortak bir anlatıda nasıl buluştuğuna bakıyor. Galeriler de bu düşüncenin izini sürüyor. Anlatı sanatının tarihine ayrılan bölümler, mağara resimlerinden farklı dönemlerin görsel dünyalarına uzanırken üst galerilerde aşk, aile, topluluk, çalışma hayatı, spor ve çocukluk gibi tanıdık temalar, farklı dönemlerden eserlerle yan yana geliyor. Böylece müze yalnızca sanat tarihinde ilerlemiyor; insanın değişmeyen meselelerinin de peşine düşüyor.</p>
<p>Araştırma kütüphanesi ise Lucas’ın bu dünyaya nereden baktığını daha görünür kılıyor. Herkese ücretsiz açık kütüphanede 30 binden fazla çizgi romanın yanı sıra Joseph Campbell’ın kişisel kütüphanesinden 2.900’ü aşkın cilt bulunuyor. Bunlar arasında Campbell’ın kendi notlarını taşıyan kitaplar da var. Lucas’ın gençliğinde karşılaştığı mit, kahraman ve hikâye fikirleri böylece yalnızca müzenin düşünsel arka planında kalmıyor, raflarda da yaşamaya devam ediyor.</p>
<p>Sinema elbette müzenin önemli bir parçası. Lucas Archives’dan gelen eserlerin yanı sıra iki sinema salonu, eğitim alanları ve Skywalker Grill de yapının içinde yer alıyor. Ancak hikâye binanın kapısında bitmiyor. Dışarıda Mia Lehrer ve Studio-MLA’nın tasarladığı park, California’nın tepelerden vadilere ve kanyonlara uzanan coğrafyasından esinleniyor. Jakarandalar, meşeler ve çamlar büyüdükçe; mevsimler değiştikçe manzara da dönüşecek. Bir anlatı sanatı müzesinin bahçesi için bundan daha uygun bir fikir bulmak zor.</p>
<p>Müzeyi görmek için sabırsızlanıyorum. Beni asıl meraklandıran, Frida Kahlo ile ‘Star Wars’un aynı binada buluşması değil; Lucas’ın birbirinden bu kadar uzak görünen görsel dünyalar arasında nasıl bir bağ kurduğu. Zaten müzenin asıl meselesi de kanımca bu: Hafızada kalan görüntülerden kurulmuş büyük bir görsel evren.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/lucasin-gorsel-evreni-88313</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/1/3/1280x720/lucasin-gorsel-evreni-1790316953.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ George Lucas, yıllardır biriktirdiği 40 bini aşkın eseri Los Angeles’ta açılan ‘Lucas Anlatı Sanatı Müzesi’nde bir araya getiriyor. Star Wars’tan Norman Rockwell’e, çizgi romandan Frida Kahlo’ya uzanan koleksiyonun merkezinde tek bir fikir var: Hikâye anlatmak. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/su-neyse-muzik-de-benim-icin-oydu-88307</guid>
            <pubDate>Sat, 26 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Su neyse müzik de benim için oydu</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Müziğini yalnızca şarkılarla sınırlamayan TUANA, her yeni üretiminde kendine ait bir dünyanın kapılarını aralıyor. Duygusal hikâyelerini görsel bir anlatımla tamamlayan sanatçı, yeni şarkısında da iki suç ortağının dünyasına uzanırken, bu hikâyenin kapak tasarımından klip estetiğine kadar her detayında kendi imzasını taşıyor. Çocukluk yıllarında müzikle kurduğu ilk bağdan yalnızlık duygusunu şarkılarına taşıma biçimine, kendi görsel evrenini nasıl şekillendirdiğinden yeni şarkısının hikâyesine kadar TUANA ile üretim dünyasını konuştuk.</p>
<p><strong>Sohbetimize yeni çalışmanızla başlayalım. Şarkı bize ne anlatıyor?</strong></p>
<p>Yeni şarkım <em>‘bu dünya yıkılsa üzülmem’</em> sırt sırta verip tüm dünyaya karşı ayakta durulan o benzersiz aşkı anlatıyor. Biraz boş vermişlik, biraz da içten içe bastırılmış bir öfke…</p>
<p><strong>İlk kaleme aldığınız anı hatırlıyor musunuz? Nasıl bir dünyanın içerisine çekilmiştiniz?</strong></p>
<p>Hatırlıyorum evet. Bir süredir içimden atamadığım bir üzüntüyü, öfkeyi kaleme almıştım. Dünyanın bireyci, çıkarcı; gündelik zevkler ve materyaller uğruna bir insanın sağlığını riske atabildiği hâliyle her yüzleştiğimde bu öfkeyi hissediyorum. Biraz hızlı bitirdim yazım sürecini (gülüyor).</p>
<p><strong>İkili ilişkilerin yanı sıra kişinin kendiyle kurduğu bağa da odaklanan şarkılar yazıyorsunuz. Çoğu şarkı aşkı anlatırken sizin için bu içsel yolculuğa yer vermek neden önemli?</strong></p>
<p>Aslında neyi kaleme alırsanız alın, dinleyen onu kendi tecrübesiyle bağdaştırıyor zaten. Özellikle odaklanmasam bile kişisel yolculuğumu, ne olursa olsun ayakta durmaya dair tutkumu kaleme almayı seviyorum; çünkü içimden taşan da o. Yazdığım her şey gerçek hikâyelerden, kaçamadığım hislerden oluşuyor. Bu sebeple ister istemez benim büyük bir parçam da bir kadın olarak her mücadelemin sonunda hâlâ ayakta kalmakla ilgili.</p>
<p><strong>Yanlış hatırlamıyorsam bir söyleşinizde, çevrenize kıyasla daha içe dönük biri olduğunuzdan söz etmiştiniz. Müzik sizin için bu içe dönüklüğün alanı, hatta hayattan bir kaçış noktası mı?</strong></p>
<p>Kesinlikle. İnsanlarla dertlerimi neredeyse hiç paylaşmam. 13-14 yıllık arkadaşıma dahi hayatımın en kötü gününde bile “biraz canım sıkkın fakat önemli bir şey değil” derim, onu da üzmemeye çalışırım. Tek ve yalnız bir çocuk olarak büyümenin bir getirisi sanırım, her şeyi içimde hallederim. Buradaki yalnızlığı şarkılarımla dindirebiliyorum.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab60bf17c459-1790315505.jpg" alt="" width="500" height="500" /></p>
<p><strong>Peki, biraz da geçmişe dönelim… Çok küçük yaşlarda müzikle tanışıyor, koroda yer alıyorsunuz. Bugünden geriye baktığınızda, müziğin hayatınızdaki yerini nasıl tanımlarsınız? Müzikle kurduğunuz bu bağın başladığı ilk anı hatırlıyor musunuz?</strong></p>
<p>İçine kapanık, yalnız bir çocuğun en büyük tutkusu müzik olduğunda ne hisseder bir düşünelim… Su neyse müzik de benim için oydu. Müzik üretmek kadar, dinlemek, araştırmak, keşfetmek… Günlük rutinimin büyük bir bölümünü kaplardı. Hafızam çok kuvvetli değildir, çok fazla anı hatırlamam ama koronun kulak sınavına yürüdüğüm koridoru bile hatırlıyorum. Prova yaptığımız sıralarda bana solak sıra kaldığını hatırlıyorum mesela. Öyle heyecan verirdi bana her anı.</p>
<p><strong>Tasarıma nasıl yöneldiniz?</strong></p>
<p>Müzikle birlikte çizim yapmaya ve yaratıcı süreçlere çok ilgim vardı. Zaten iyi bir Anadolu lisesinden mezun olmuştum. İTÜ’de mimarlık fakültesini kazandım. Daha sonra daha yaratıcı bölümleri araştırırken ürün tasarımı okuyan insanlarla kantinde karşılaştım. Projeleri çok hoşuma gitti, bu sebeple o bölüme geçtim.</p>
<p><strong>Sahne dekorlarınıza baktığımızda tasarıma olan ilginizi anlamak zor değil aslında. Sahne ne kadar renkli ve görsel bir dünyaysa, şarkılarınız da dinleyiciyi kendi duygularıyla baş başa bırakacak kadar yoğun. Peki, bir şarkı yazarken görsel dünyanızla duygusal dünyanız nasıl buluşuyor?</strong></p>
<p>Şarkıyı yazmayı bitirdiğimde aklımda mutlaka bir senaryo, visualizer modu ya da bir renk olur. Şarkı bana rengiyle geliyor. Bunun üzerine biraz çalışıp görsel hazırlarım. O dünya doğrultusunda da işin profesyonelleriyle bir klip ya da visualizer hazırlarız. Zaten kapaklarımı ve tasarımlarımı çoğunlukla ben yapıyorum...</p>
<p><strong>Son olarak, önümüzdeki günler için yeni çalışmalarınız var mı?</strong></p>
<p>Bu akşam İstanbul Paribu Art’ta bir konserimiz olacak, daha sonrasında Soft Tour adlı bir tura çıkıyoruz!</p>
<p><u> </u></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/su-neyse-muzik-de-benim-icin-oydu-88307</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/0/7/1280x720/su-neyse-muzik-de-benim-icin-oydu-1790315528.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yazdığı sözler, besteleri ve güçlü vokal kimliğiyle müziğin yenilikçi isimleri arasında öne çıkan TUANA, vintage bossa nova tınılarını dinamik bir pop altyapısıyla buluşturduğu yeni teklisi ‘bu dünya yıkılsa üzülmem’ ile karanlık ve tutkulu bir evrenin kapılarını aralıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/kinetik-sanatin-cagdas-imzasi-88308</guid>
            <pubDate>Fri, 25 Sep 2026 08:52:00 +03:00</pubDate>
            <title> Kinetik sanatın çağdaş imzası</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Geometrik formlar, canlı renkler ve optik illüzyonlarla şekillendirdiği multidisipliner üretimleriyle tanınan Güney Koreli sanatçı Vakki, Contemporary Istanbul’un 21. edisyonu kapsamında İstanbul’a geldi. Kinetik heykellerden illüstrasyona, grafik tasarımdan video enstalasyonlarına ve dijital sanata uzanan çalışmalarında modadan mimariye farklı alanlarda üretimler yapan sanatçı, bu kez fuara özel hazırladığı ‘<em>Spaces of Memory and Cycles’</em> ile İstanbul’da.</p>
<p>Samsung Art TV iş birliğiyle hazırlanan çalışmada Vakki, ekranı yalnızca görüntünün bulunduğu bir yüzey olmaktan çıkarıyor. Hareket, renk ve görsel tekrar, mekânın içine yayılan bir deneyimin parçalarına dönüşüyor. Sanatçının dinamik formları ve optik hareketleri, bu projede The Frame, The Frame Pro, Micro RGB ve OLED TV teknolojileriyle buluşuyor.</p>
<p>Dijital görüntüler, eserin çevresindeki mekânla birlikte düşünülerek kurgulanıyor. Işık ve renklerin sürekli değişen yapısı, izleyicinin çalışmaya farklı açılardan bakmasına olanak tanırken ekran teknolojisi de görsel bütünlüğün bir parçası haline geliyor.</p>
<p>Vakki, İstanbul’un Doğu ile Batı arasında kurduğu bağın üretimine ilham verdiğini belirtiyor. Kentin kendisinde bıraktığı hissi sorduğumuzda ise şöyle yanıtlıyor: <em>“İstanbul, farklı kültürlerin, geçmiş ve bugünün, Doğu ve Batı’nın kesiştiği bir şehir. Bu nedenle Contemporary Istanbul’da gerçekleştirdiğimiz bu çalışma, benim için farklı dünyaların bir araya gelmesi açısından gerçekten çok özel bir anlam taşıyor.”</em></p>
<p>Teknolojiyle sanatı buluşturan iş birliğini ise şöyle anlatıyor: <em>“Çalışmalar, ekran teknolojisi ile görüntünün, ekran sınırlarının ötesine geçerek ışık, renk ve hareket aracılığıyla mekânla ilişki kurmasına olanak sağlıyor.”</em></p>
<p><strong><span style="background-color: #e03e2d;">EKRANDAN TAŞAN DENEYİM</span></strong></p>
<p>Samsung Electronics Türkiye Ses ve Görüntü Sistemleri Grubu Kıdemli Satış ve Pazarlama Direktörü Ulaş Soytürk ise, projeyi şu sözlerle anlatıyor: <em>“Bu yıl Samsung Art TV deneyim alanımızda sanatseverleri Vakki’nin özgün dünyasının yanı sıra farklı sanat eserleriyle buluştururken, sanat ve teknolojinin bir araya geldiği bu özel deneyimi daha geniş bir perspektiften keşfetme fırsatı sunuyoruz. Contemporary Istanbul gibi sanatın farklı disiplinlerini ve kültürlerini bir araya getiren önemli bir platformun parçası olmak bizim için çok değerli. Sanat ve teknolojinin birlikte yeni deneyimler yaratabileceğine inanıyoruz.”</em></p>
<p><em><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab60cb8519da-1790315704.jpg" alt="" width="500" height="333" /></em></p>
<p>Pazarlama Direktörü İbrahim Akdağ da fuarda yer almanın önemine değinerek şunları söylüyor: <em>“Teknolojinin yalnızca hayatımızı kolaylaştıran bir araç değil, hayata, tasarıma ve sanata yeni deneyim alanları açan bir güç olduğuna inanıyoruz. Burada yalnızca sanat eserlerini ekranlarımızda göstermiyoruz; ekranın kendisinin sanat deneyiminin bir parçasına dönüşebileceğini ortaya koyuyoruz. Teknoloji ve sanatın birlikte nasıl yeni bir deneyim yaratabileceğini keşfetmek bizim için büyük önem taşıyor.”</em></p>
<p>Fuardaki deneyim bununla da sınırlı değil. Ziyaretçiler, Vakki’nin optik illüzyonlara dayalı kinetik ve dijital çalışmalarının yanı sıra Samsung Art Store’un 5 bini aşkın eserden oluşan koleksiyonunu da inceleyebiliyor. Tate, Louvre ve İstanbul Modern gibi sanat kurumlarının seçkilerinden eserlerin yer aldığı dijital koleksiyon, sanat deneyimini fiziksel sergi alanının dışına taşıyor.</p>
<p>Etkinliğin bir diğer ayağında ise izleyici üretim sürecine dahil oluyor. ‘<em>Görünmeyen Bir Ritmin Portresi’</em> başlıklı interaktif atölyede katılımcılar, Vakki’nin sanat pratiğinde öne çıkan ritim, hareket ve geometrik döngülerden yola çıkarak kendi dijital eserlerini üretiyor. Böylece Vakki’nin disiplinlerarası yaklaşımı, yalnızca sergilenen işler üzerinden değil, ziyaretçilerin doğrudan dahil olduğu bir atölye aracılığıyla da karşılık buluyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab60ce522d47-1790315749.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/kinetik-sanatin-cagdas-imzasi-88308</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/0/8/1280x720/kinetik-sanatin-cagdas-imzasi-1790315852.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Contemporary Istanbul’un 21. edisyonunda sanat ile teknoloji aynı zeminde buluşuyor. Güney Koreli Pop Art sanatçısı Vakki’nin Samsung Art TV iş birliğiyle fuara özel hazırladığı ‘Spaces of Memory and Cycles’, hareket, renk ve ışığı mekânın parçasına dönüştürüyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
