<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/buz-ve-atesin-kalbinde-89338</guid>
            <pubDate>Sun, 11 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Buz ve ateşin kalbinde</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>İzlanda’ya geldiğinizde önce ülkenin jeolojisine şaşırıyorsunuz: Kuzey Amerika ile Avrasya levhalarının Orta Atlantik Sırtı’nda birbirinden ayrıldığı, buzullarla volkanların yan yana geldiği bir coğrafya burası. Vatnajökull’un eriyen damarları dereleri beslerken, ortalama üç yılda bir kendini yeniden hatırlatan magma hareketleri zemini bazalt, kül ve çakıla dönüştürmüş. Bu topraklarda yol almak, Huldufólk’un taşlara sinen hikâyeleri, Reynisfjara’daki sütunlarında donmuş trollerin gölgesi ve kış gecelerinde manyetosferin yeşil kıvılcımları arasından geçmek gibi…</p>
<p>Iceland Highlands’e doğru lav akıntılarının soğumasıyla oluşmuş kızıl, siyah ve koyu yeşil sert andezit kayaçlar, tüf ve kükürtlü zeminlerde ilerlerken, Land Cruiser Prado’nun dayanıklı ve güvenilir mühendisliğini de ciddi bir sınava sokuyorduk.</p>
<p>Tam 75 yıl önce Fujiyama’nın yukarı istasyonuna tırmanan Toyota BJ’nin mirasını taşıyan bu karakterin temelinde, “her yere gidip sağ salim dönmek” fikri yatıyor. “Genchi genbutsu” disipliniyle gerçek arazi koşullarında yapılan testler, bugüne kadar bir milyon kilometrenin üzerine çıkan dayanıklılık denemeleriyle bu anlayışı daha da ileriye taşıyor.</p>
<p>Günümüzde ise bu miras, Land Cruiser 300’den uyarlanan GA-F platformunda şasi rijitliğini yüzde 50, gövde-şasi birleşimini yüzde 30 artıran bir omurgaya dönüşmüş. 4.925 mm uzunluk, 1.980 mm genişlik, 1.935 mm yükseklik ve 2.850 mm aks mesafesiyle Prado, devasa buzulların yanında derin yarıklarla parçalanmış platoların dar geçit patikalarına göre hesaplanmış bir kütle gibi davranıyor; LC40 ve LC70’ten ödün alınan keskin köşeler, yükseltilmiş kaput uçları, dik A sütunu ve alçaltılmış yan hat, etrafındaki kaya ve nehir coğrafyasını okumayı kolaylaştırıyor.</p>
<p>Sıralı 4 silindirli, DOHC 16 supaplı, Common-Rail direkt enjeksiyonlu 2.755 cc D-4D dizel; 48V 4,3 Ah Li-ion mild hybrid desteğiyle 3.000-3.400 1/min’de 151 kW 205 HP ve 1.600-2.800 1/min aralığında 500 Nm üretiyor. 8 ileri otomatik şanzıman ve sürekli 4x4 aktarma, vadi tabanından volkanik sırtlara çıkarken torkunu yol tutuşa eksiksiz veriyor. 12,3 saniyelik 0-100 km/h hızlanması, 170 km/h son hızı ve 75-67 dB gürültüsüzlüğünün haricinde asıl önemli olan, 2,5 tonluk yürür ağırlığın 3,1 tonluk azami yüklü ağırlığa ulaştığında bile 241 mm yerden yüksekliğini koruması… 32 derece yaklaşma, 22 derece uzaklaşma, 25 derece karın, 42 derece tırmanma ve 44 derece yanal eğim açıları da değişmiyor. 700 mm’lik su geçiş derinliği ise İzlanda’daki buzul kaynaklı derelerde, özellikle Jökulhlaup sonrası değişen yataklarda, “acaba” duygusunu yönetilebilir bir riske çeviriyor.</p>
<p>Önde bağımsız çift salıncak, arkada 4 kollu rijit aks ve Stabilizatör Bağlantı Kesme Mekanizması, hem gevşek kül zeminde hem de ıslak bazalt blokta dengeliyor. SDM devreye girdiğinde akslar birbirinden bağımsızlaşarak tekerleklerin kayalıklardaki profiline uyum sağlıyor; daha önce ise stabilizatörler gövdeyi toparlayıp şehirli premium SUV kimliğini geri getiriyor. 18 ve 17 inç havalandırmalı diskler, uzun inişlerde fade’e karşı güven verirken; A-TRC, hıza duyarlı EPS, S-VSC, ABS/EBD/BA, HAC, BH, EBS, ikinci çarpışma freni ve lastik basınç uyarısı, aracın fizik kurallarını sürücünün reflekslerinden önce okuyor.</p>
<p><strong>ZEMİNİN DİLİNE UYUM</strong></p>
<p>Multi-Terrain Select, kum, çakıl, kar, balçık ve kaya modlarıyla direksiyon, tahrik ve fren karakterini zeminin diline göre ayarlarken; Crawl Control, dik ve kaygan rampalarda motor torku ile fren basıncını üstlenip sürücüyü yalnızca direksiyona odaklıyor. Eğim İniş Destek Kontrolü, ıslak volkanik tüf yüzeylerinde sabit bir ritim yaratıyor. Merkezi diferansiyeldeki TorSen sınırlı kaymalı kilit ve tork sensörlü arka diferansiyel kilidi, çapraz aks durumunda tekerleklerden biri havada kaldığında bile çekişin boşluğa kaçmasını önlüyor. Çoklu Arazi Monitörü ise yüksek çözünürlüklü kameralarla aracın altını, arka tekerleklerin konumunu ve dört farklı açıyı ekrana taşıyor; dar bir lav tünelinde ya da nehir yatağındaki gizli kayanın üzerindeyken, “görünmeyen tehlike” kavramını ekranın içine hapsediyor.</p>
<p>Highlands’ten dönüşte kabin, dışarıdaki jeolojik şiddetin tam tersine yumuşak bir sığınak sunuyor. Shift by Wire elektronik vites, elektrikli park freni ve akıllı çalıştırma sistemi, arkada 12V çıkış, 120V bagaj prizi ve 573 litrelik bagaj hacmi, tavana kadar ölçüldüğünde 954 litreye çıkıyor. Koltuklar yatınca 1.895 litreye çıkan yükleme hacmi, hafta sonu kaşifinin çanta, drone, kurtarma ekipmanı ve termos mantığını destekliyor. Premium yumuşak deri döşeme ve kapı panelleri, titanyum detaylar, dijital kameralı ayna, ışığın düştüğü sürüşlerde bile kabinin dinginliğini koruyor.</p>
<p>12,3 inçlik multimedya ekranı ve dijital gösterge paneli, ön camdaki head-up display ile birleşince navigasyon, açı ve sürüş verileri de gözü yormuyor; sesli komut, 14 hoparlörlü JBL audio, uzun menzillerde bile dijital konforu kesintiye uğratmıyor. Çift bölgeli otomatik klima, arkada da otomatik klima, İzlanda’nın değişken mikro iklimlerinde cam buğusunu ve nemli soğuğu hızla yönetirken; ısıtmalı/soğutmalı ön ve arka koltuklar ve 4 yönlü yolcu koltuğu, uzun rampaların yorgunluğunu unutturuyor.</p>
<p>Adaptif uzun hüzmeli premium LED farlar, far yıkama sistemi, otomatik far yükseklik ayarı, köpekbalığı yüzgeci anteni, parlak siyah arka tavan spoyleriyle 250 VX Prado, otoriter duruşunu Highlands’in renk paletine taşıyor.</p>
<p>Günlük riskleri kapsamlı biçimde gözeten Toyota Safety Sense 3, normal trafikte güvenliği desteklerken, ekstrem arazide bu güven hissi; sivri kayalıklardan önünüzde yığılan nehir dalgalarına, çamurlu zeminde ise arazi sürüşünü kolaylaştıran sistemlere kadar genişliyor.</p>
<p>Unutulmayacak heyecanlar ve manzaralarla dolu bu inanılmaz sürüşte 250 VX Prado’yu tek cümleyle tarif etmek gerekirse; İzlanda’nın sürprizlerle dolu zeminini öngören, adeta jeolojiyle sözleşme imzalamış bir araç. Menzil ve emisyon sorumluluğunu aynı cümleye koyan, Euro 6 EB normuyla geçtiği doğaya da iz bırakmayan bu iri Toyota’nın neden Antartika’dan Afrika’ya kaşiflerin çevre dengesine saygılı, sağlam ve engelleri uğraştırmadan aşan aracı olduğunu, Highlands’in nemli taş ve toprak kokusuyla yeniden hatırladık. Sıcak kabininin içinde en güvenilir yol tutuş ve geçişleri başaran gerçek Off-Roader kabiliyetleriyle yaşattığı keyif, eğlence ve sorunsuzluk; sağlamlık ve dayanıklılıkla birleşiyordu.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/buz-ve-atesin-kalbinde-89338</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/3/8/1280x720/buz-ve-atesin-kalbinde-1791470151.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ İzlanda’nın aşırı sert ve öngörülemez Highlands coğrafyasında doğanın sınırlarını okuyan, sürücünün cesaretine mühendisliğiyle eşlik eden gerçek bir macera ortağı: Toyota Land Cruiser 250 VX… ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/guc-buyurken-insan-yalnizlasir-89336</guid>
            <pubDate>Sun, 11 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Güç büyürken insan yalnızlaşır</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>İzmir Devlet Opera ve Balesi’nin 45. sanat sezonunu açan ‘IV. Murat’ı sahneye taşırken, rejinizin temel fikrini ne oluşturdu?</strong></p>
<p>Benim için eserin merkezinde, iktidarını kurmaya çalışırken giderek kendi duygularından uzaklaşan bir insan var. Murat’ın otoritesi güçlendikçe çevresiyle ilişkisinin nasıl değiştiğine odaklanıyorum. Beni en çok etkileyen çatışma, güçlü görünme zorunluluğuyla insani korkuları arasında yaşanıyor. Bu gerilimi bedenin daralmasında, insanlar arasındaki mesafenin büyümesinde ve sessizliğin baskısında arıyorum. Seyircinin, kararlarının arkasındaki insanı da görebilmesini önemsiyorum.</p>
<p><strong>Genç yaşta tahta çıkan IV. Murat’ın dönüşümünde neyi öne çıkardınız?</strong></p>
<p>Murat’ın dönüşümünde, kendini kanıtlama ihtiyacının zamanla bütün ilişkilerine hâkim olmasını öne çıkarıyorum. Başlangıçtaki güvensizliği, giderek çevresini denetleme isteğine dönüşüyor. Oyunculukta bu değişimi bakışın süresi, bedenin duruşu ve karşısındakini dinleme biçimi üzerinden göstermek mümkün. İktidar arttıkça insanın rahatlayacağı varsayılır; oysa Murat’ın gerilimi de artıyor. Gücü korumak için sürekli tetikte oluşunu görünür kılmak istiyorum.</p>
<p><strong>Tarihsel bir kişiliği sahneye taşırken seyircinin yerleşik yargılarıyla da karşılaşıyorsunuz. IV. Murat’ın hangi yönünü görünür kılmak istediniz?</strong></p>
<p>Murat’a yaklaşırken kararlarının sonuçlarıyla birlikte, o kararları veren insanı anlamaya çalışıyorum. Genç yaşta büyük bir sorumluluk üstlenmesi, çevresine duyduğu güvensizlik ve yakınlık kurmakta yaşadığı güçlük karakteri derinleştiriyor. Seyircinin onunla aynı fikirde olması gerekmiyor. Ama korkusunu, incinebilirliğini ve yalnızlığını hissederse tarih kitaplarından tanıdığı kişiye daha yakından bakabilir. Benim ilgimi çeken, hükümdarın kamusal yüzüyle iç çatışmaları arasındaki mesafe.</p>
<ol>
<li><strong> Murat ile Kösem Sultan’ın ilişkisinde annelik ve iktidar mücadelesi iç içe geçiyor. Duygusal bağlarıyla siyasal hesapları arasındaki dengeyi nasıl ele aldınız?</strong></li>
</ol>
<p>Bu ilişkide annelikle iktidarı birbirinden ayırmak kolay değil. Kösem’in oğlunu koruma isteği, onun üzerinde söz sahibi olma arzusuyla iç içe geçiyor. Murat ise bağımsızlığını kazanmaya çalışırken annesiyle bağını yeniden tanımlıyor. Karşılaşmalarındaki gerilim tam burada doğuyor: Birbirlerini çok iyi tanıyorlar ve en derinden yaralayabilecek kişiler de onlar. Bir annenin sözüyle bir iktidar sahibinin buyruğu bazen aynı cümlede duyulabiliyor.</p>
<p><strong>Okan Demiriş’in müziğiyle A. Turan Oflazoğlu’nun metni arasında sizi özellikle etkileyen bir buluşma anı var mı?</strong></p>
<p>Beni özellikle etkileyen, karakter sözleriyle kendini güçlü göstermeye çalışırken müziğin onun içindeki gerilimi duyurabilmesi. Böyle anlarda sahne hareketini çoğaltmak yerine müziğin açtığı duygusal alanı dinlemek gerekiyor. Bir bakışın uzaması ya da bir yaklaşmanın yarım kalması, bazen uzun bir eylemden daha fazla şey anlatabilir. Metinle müziğin ilişkisi, karakterin söylediklerinin ötesini görmemizi sağlıyor. Rejide aradığım da bu duygunun sahnedeki insan ilişkilerinde hissedilmesi.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ac7a99eed109-1791469982.jpg" alt="" width="399" height="399" /></p>
<p><strong>Saraydaki güç ilişkilerini mekân, ışık ve oyuncuların konumları üzerinden nasıl anlatıyorsunuz?</strong></p>
<p>Güç ilişkileri, insanların birbirine ne kadar yaklaşabildiğinde, kimin beklediğinde ve kimin başkasını beklettiğinde görünür oluyor. Sahne düzenini bu ilişkileri anlaşılır kılacak biçimde kuruyorum. Murat’ın artan otoritesi, çevresindekilerin davranışlarına ve aralarındaki mesafeye yansımalı. Işığın da bu mesafeleri hissettirmesini önemsiyorum. Gücün görsel karşılığını yalnızca merkezde durmakta aramıyorum. İnsanın çevresindeki alan genişlerken duygusal olarak yalnızlaşması, daha güçlü bir anlatım imkânı veriyor.</p>
<p><strong>Orkestra şefi Tolga Taviş’le çalışırken müziğin temposuyla sahne hareketinin ritmini nasıl buluşturdunuz?</strong></p>
<p>Opera rejisinde müziğin nefesini duymak temel bir ihtiyaç. Şefle sahne arasındaki ilişkiye de bu ortak dikkat üzerinden bakıyorum. Hareketin müzikle ilişkisi, her vuruşta bir eylem yapmak anlamına gelmiyor; bazen beklemek gerilimi daha güçlü taşıyor. Üç perdelik yapıda ilişkilerin değiştiği eşiklere odaklanıyorum: Bir kararın alındığı, güvenin kırıldığı ya da bir karakterin geri dönüşü zor bir adım attığı anlara. Seyircinin bu değişimleri izleyebilmesi, dramatik süreklilik açısından hareketin yoğunluğundan daha belirleyici.</p>
<p><strong>İktidarın yalnızlığını ve saraydaki baskıyı anlatırken kalabalık sahnelerle bireysel anlar arasında nasıl bir denge kurdunuz?</strong></p>
<p>Kalabalığın varlığı, bir insanın yalnızlığını daha görünür hâle getirebilir. Murat’ın çevresinde çok sayıda insan bulunması, yakınlık kurabildiği anlamına gelmiyor. Koroyu, sarayın toplu davranışını ve baskısını taşıyan bir dramatik unsur olarak düşünüyorum. Topluluğun neye tepki verdiği, nerede sustuğu ve nasıl beklediği bireysel karakterleri de etkiliyor. Kalabalık sahnelerle mahrem anlar arasındaki geçişte seyircinin hem düzenin ağırlığını hem de o düzen içinde yaşayan kişinin duygusunu hissetmesini istiyorum.</p>
<p><strong>‘IV. Murat’ın bugünün seyircisine yönelttiği en güçlü soru sizce ne?</strong></p>
<p>Bence eserin bugüne yönelttiği en güçlü soru şu: İnsan, gücünü korumaya çalışırken kendinden ve yakınlarından ne kadar uzaklaşabilir? Bu sorunun yalnızca hükümdarlarla ilgili olduğunu düşünmüyorum. Ailede, işte ve gündelik ilişkilerimizde de söz sahibi olmakla karşımızdakini dinlemek arasında bir denge arıyoruz. Seyircinin Murat’ın kararlarını düşünürken kendi ilişkilerine de bakmasını isterim. Salondan çıkarken aklında, bir insanın başkaları üzerinde kurduğu denetimin kendi hayatını nasıl daraltabildiği kalsın.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/guc-buyurken-insan-yalnizlasir-89336</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/3/6/1280x720/guc-buyurken-insan-yalnizlasir-1791470001.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Türk operasına damga vuran Devlet Sanatçısı Okan Demiriş’in ‘IV. Murat’ı, İzmir Devlet Opera ve Balesi’nin 45. sanat sezonunu açtı. Bu önemli eserin rejisörü Haldun Özörten ile iktidarın insanı nasıl değiştirdiğini ve sarayın kalabalığında büyüyen yalnızlığı konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/gelecege-esit-bir-baslangic-89333</guid>
            <pubDate>Sun, 11 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Geleceğe eşit bir başlangıç</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bir kız çocuğunun geleceğini yalnızca kendi hayalleri değil, ona sunulan imkânlar da belirler. Okula gidebilmek, güvende büyümek, düşüncesini özgürce ifade edebilmek ve kendisine çizilen sınırları aşabilmek… Tüm bunlar çocukluktan yetişkinliğe uzanan hayatın en temel hakları aslında. Üstelik, bu haklara erişebilen her kız çocuğu, kendi geleceğini kurarken bir yandan da toplumun geleceğine yeni bir yol açar. Tam da bu nedenle kız çocuklarının karşılaştığı eşitsizlikleri görünür kılmak, fırsatlara erişimlerini desteklemek ve haklarını korumak büyük önem taşıyor.</p>
<p>11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü’nün UNICEF tarafından açıklanan 2026 teması, çocuk yaşta evlilikleri sona erdirmek ve kızların haklarına yatırım yapmak. Bu çağrının temelinde kızların okulda kalması, güvenli bir ortamda büyümesi ve kendi geleceklerini belirleyen kararlara katılabilmesi var. Türkiye’de yakın dönemde yürütülen çalışmalar, bu hedefleri farklı yöntemlerle ele alıyor.</p>
<p><strong>TEKNOLOJİYE AÇILAN KAPI</strong></p>
<p>SistersLab–Bilim ve Teknolojide Kadın Derneği’nin Sabancı Vakfı desteğiyle yürüttüğü ‘Dijital Kızlar’, 13–18 yaşındaki kız çocuklarına yönelik bir eğitim projesi. Bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanlarına yönelimi artırmayı amaçlayan çalışma, teknik becerilerle sosyal becerileri aynı programda buluşturuyor. Kadın rol modellerle temas ve akranlarla bağ kurma da projenin yaklaşımında yer alıyor.</p>
<p>1 Temmuz 2025–15 Temmuz 2026 dönemi için açıklanan programda, 49 farklı başlıkta çevrim içi eğitim ve bir yüz yüze STEM eğitimiyle toplam 1.530 kız çocuğuna ulaşılması hedeflendi. Afet bölgelerinde, kırsal alanlarda ve okul terk oranının yüksek olduğu illerde yaşayan kızlara öncelik verildi. Projenin odağında dijital becerilerin yanında, kızların eğitimlerini sürdürme motivasyonunu ve bilim alanlarında kendilerine duydukları güveni desteklemek bulunuyor.</p>
<p><strong>HAREKETLE GÜÇLENMEK</strong></p>
<p>BoMoVu–Sosyal Güçlendirme için Spor ve Beden Hareketi Derneği’nin ‘Kız Çocukları İçin Özgür Adımlar’ projesi ise hareket, dans ve psikolojik öz savunma çalışmalarını bir araya getiriyor. Sabancı Vakfı’nın desteğiyle 1 Aralık 2025–31 Mayıs 2026 arasında yürütülen proje, farklı sosyoekonomik ve kültürel koşullarda yaşayan kız çocuklarının bu çalışmalara erişimini artırmayı amaçladı.</p>
<p>Kadıköy Belediyesi Sosyal Hizmet Birimi ile kurulan iş birliği kapsamında Kuşdili Eğitim Merkezi’nde 10–14 yaşındaki kız çocuklarıyla çalışmalar yapıldı. Proje, kızların güçlenmesine beden hareketi üzerinden yaklaşıyor. Dans ve psikolojik öz savunmayı aynı çerçevede ele alması, destek programlarının okul ve meslek hedeflerinin yanı sıra kızların kendileriyle kurdukları ilişkiye de odaklanabileceğini gösteriyor.</p>
<p><strong>YAŞAM BECERİLERİNE YATIRIM</strong></p>
<p>UNICEF Türkiye Milli Komitesi’nin ‘Kız Çocukları Geleceğe Hazırlanıyor’ projesinde ise ergenlik çağındaki kızlara altı haftalık yapılandırılmış eğitimlerle destek verilmesi amaçlanıyor. Program, bilgi ve yaşam becerilerinin geliştirilmesini, toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda bilinç kazanılmasını ve toplumsal yaşama daha aktif katılımı hedefliyor.</p>
<p>Proje için açılan güncel bağış kampanyalarından biri, 18 Ekim’deki Kapadokya koşusuyla bağlantılı. 21 Eylül–2 Kasım 2026 tarihlerini kapsayan kampanya, kızların eğitim programına katılımı için kaynak oluşturmayı amaçlıyor.</p>
<p><strong>ONLARIN GELİŞTİRDİĞİ ÇÖZÜMLER</strong></p>
<p>Aydın Doğan Vakfı da 8 Ekim’de İstanbul’da düzenlediği Dünya Kız Çocukları Günü Konferansı ile kızların güçlenmesini ve toplumsal yaşama katılımını gündeme taşıdı. ‘Güçlü Kızlar, Güçlü Yarınlar’ temasıyla düzenlenen buluşmada, gençlerin geliştirdiği sosyal sorumluluk projeleri sivil toplum kuruluşlarının deneyimleriyle bir araya geldi.</p>
<p>‘Yarını Değiştirmek’ panelinde ‘Bi’ Ablama Sorayım’, ‘Hayal Et, Kur, Yönet’, ‘Bilimin Kızları’, ‘Sağlıkta Tabulara Yolculuk’, ‘Mor Rehber’ ve ‘Kadın ve Çocuk Hakları’ projeleri ele alındı. ‘Etkiyi Birlikte Büyütmek’ panelinde ise Eskişehir Toplum ve Sanat Derneği, Konuşmamız Gerek Derneği, Kodluyoruz ve Malatya YADER temsilcileri yer aldı. İyi örnekler sergisi, proje sohbetleri ve atölyelerle zenginleşen program, kız çocuklarının yalnızca desteklenen değil, kendi çözümlerini geliştiren ve toplumsal değişime katkı sunan aktörler olarak ele alınmasına da alan açtı.</p>
<p><strong>AYNI KOŞULLARDA VAR OLMAK</strong></p>
<p>Mercedes-Benz Türk ile Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) iş birliğiyle 2004 yılında hayata geçirilen ‘Her Kızımız Bir Yıldız’ projesi, kız öğrencilerin eğitim hayatına devam etmelerine destek oluyor. Lise ve üniversitede eğitim gören öğrencilere burs sağlayan program; kişisel ve mesleki gelişim eğitimleri, bilişim teknolojileri ve kodlama çalışmaları, kültürel etkinlikler ve mentorlukla destekleniyor. Eğitimini tamamlayan bursiyerlere Mercedes-Benz Türk bünyesinde istihdam olanağı da sunuluyor. Böylece proje, eğitime erişimin yanı sıra kız öğrencilerin mesleki gelişimlerine ve iş hayatına geçişlerine de uzanan bir destek modeli oluşturuyor.</p>
<p><strong>MESLEKLERİN CİNSİYETİ OLUR MU?</strong></p>
<p>2015 yılında Limak Vakfı ile T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı iş birliğinde hayata geçirilen ‘Türkiye’nin Mühendis Kızları’ projesi ise kız öğrencilerin mühendislik ve STEM alanlarında eğitim almasını ve iş hayatında daha fazla yer bulmasını destekliyor. Üniversitelerde mühendislik eğitimi alan öğrencilere burs, mentorluk, mesleki ve kişisel gelişim eğitimleri, İngilizce, staj ve kariyer desteği sağlanıyor. Lise programında ise öğrenciler, öğretmenler ve velilere yönelik farkındalık çalışmalarıyla mühendisliğin yalnızca erkeklere özgü bir meslek olmadığına dikkat çekiliyor. Program kapsamında bugüne kadar 1.546 öğrenciye burs, 281 mezuna istihdam ve 135 öğrenciye staj desteği sağlandı. Üçüncü fazı 2026’da başlayan proje, Eşitlik Mührü Programı ile şirketlerde fırsat eşitliğine yönelik çalışmaları da kapsıyor.</p>
<p>Farklı alanlara odaklanan bu çalışmaların ortak noktası ise kızların kendi hayatları üzerinde daha fazla söz sahibi olabilmelerine alan açmaları. Teknolojiyle üretmek, hareket ederek kendini ifade etmek, yaşam becerileri kazanmak ya da geleceğin mesleğine hazırlanmak… 11 Ekim’in gündeme taşıdığı kız çocuklarının haklarına yatırım çağrısı, bu farklı başlıklarda karşılık buluyor.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/gelecege-esit-bir-baslangic-89333</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/3/3/1280x720/gelecege-esit-bir-baslangic-1791469516.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü öncesinde farklı kurumların yürüttüğü çalışmalar, kızların eğitimden teknolojiye, yaşam becerilerinden meslek seçimine uzanan alanlarda kendi yollarını çizmelerine destek oluyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/gecmisle-bugunun-karistigi-kent-89332</guid>
            <pubDate>Sat, 10 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Geçmişle bugünün karıştığı kent</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu hafta Pamphylia rotasında Side ve Manavgat’tayız. Geçen hafta Perge, Köprüçay ve Aspendos üzerinden su, ticaret ve kent ilişkisini izlemiştik. Şimdi aynı coğrafyanın doğusuna, Pamphylia’nın en önemli liman kentlerinden Side’ye ve onu tamamlayan Manavgat Irmağı’na gidiyoruz. Roma döneminde Pamphylia’nın önemli liman kentlerinden biri olan Side, deniz ticareti, tarım, zeytinyağı, şarap üretimi, balıkçılık ve ticaretle zenginleşmiştir. Side’nin baştanrıçası Athena’dır. Deniz ticaretinin koruyucusu olarak da kabul edilen Athena, Side sikkelerinde en sevilen figürlerden biri olmuştur. Kentin adıyla özdeşleşen nar motifi de sikkelerde sıkça görülür. Eski bir Anadolu dilinde ‘nar’ anlamına gelen ‘side’ kelimesi, kentin Helen kolonizasyonundan önce de var olduğuna işaret eder.</p>
<p><strong>NARIN, LİMANIN VE TANRILARIN KENTİ</strong></p>
<p>Side’nin tarihi İÖ 7. yüzyıla kadar götürülür; ancak adının Anadolu kökenli olması, daha eski bir geçmişi düşündürür. Sidelilerin konuştuğu dilin Luvi dil grubuna ait olduğu tespit edilmiştir. Bu ayrıntı önemlidir: Side, Helen dünyasına açılmış bir liman kenti olsa da köklerinde Anadolu’nun yerli kültürleri vardır.</p>
<p>Büyük İskender’den sonra Side, Selevkosların ve kısmen Ptolemaiosların egemenliği altında kalmıştır. En parlak dönemini, Roma İmparatorluğu’yla iyi ilişkiler kurduğu İÖ 2. yüzyıl civarında yaşamış; bu canlılık İS 3. yüzyıla kadar sürmüştür. Bugün kentte görülen etkileyici yapıların çoğu bu Roma refahının ürünüdür.</p>
<p>Side, İS 5. ve 6. yüzyıllarda yeniden önemli bir ticaret merkezi ve Doğu Pamphylia’nın dini metropolisi olmuştur. Sonrasında depremler, saldırılar ve yangınlar kentin terk edilmesine yol açmıştır. 1895’te Giritli göçmenlerin Selimiye köyünü kurmasıyla Side’de yeni bir yaşam başlamış, bugün eski kent ile modern yerleşim iç içe geçmiştir.</p>
<p><strong> </strong><strong>SURLARDAN SÜTUNLU CADDEYE…</strong></p>
<p>Side gezisine iyi korunmuş kent surları arasındaki ana kapıdan başlamak gerekir. Kapı oldukça tahrip olmuş olsa da kente girişin anıtsal etkisi hâlâ hissedilir. Kapıdan sonra sütunlu cadde başlar. Modern yol, eski caddenin üzerine oturmuştur; bu durum Side’de antik ve modern yaşamın nasıl iç içe geçtiğini hemen gösterir.</p>
<p>Sütunlu cadde agoraya, oradan da tiyatroya ulaşır. Yol üzerinde Bizans bazilikası kalıntıları, Roma hamamı ve kırık sütun parçaları görülür. Roma hamamı onarılarak müzeye dönüştürülmüştür. Side Müzesi’nde özellikle Roma dönemine ait heykeller ve lahitler sergilenir. Bu müze, ören yerini anlamak için önemli bir duraktır.</p>
<p>Agoranın kalıntıları Side’nin ticari yaşamını hatırlatır. Antik kaynaklarda ve gelenekte buranın korsanların köle sattığı bir alan olarak anılması, Side’nin Akdeniz ticaret ağındaki karmaşık rolünü de gösterir. Bir liman kenti olarak Side, zenginliğini denizden, ticaretten ve verimli Pamphylia Ovası’ndan almıştır.</p>
<p><strong>SİDE’NİN SİMGESİ: APOLLON TAPINAĞI</strong></p>
<p>Agoradan sonra Side Tiyatrosu’na ulaşılır. Anıtsal kapı ve çeşmesiyle tiyatronun günümüze ulaşan kalıntıları İS 2. yüzyıla tarihlenir. Yaklaşık 15 bin seyirci kapasiteli bu yapı, Pamphylia’nın en etkileyici tiyatrolarından biridir. Geç Roma döneminde gladyatör dövüşleri için kullanıldığı, İS 5. ve 6. yüzyıllarda ise açık hava kilisesine dönüştüğü anlaşılır.</p>
<p>Tiyatronun yakınında erken Roma dönemine tarihlenen Dionysos Tapınağı bulunur. Ancak Side’nin en bilinen görüntüsü, yarımadanın ucunda, liman yakınındaki Apollon ve Athena tapınaklarıdır. Apollon, Sideliler tarafından ‘Apollon Sidetes’ olarak anılmış, kentin kurucusu ve atası sayılmıştır. Bugün ayağa kaldırılmış sütunlarıyla Apollon Tapınağı, Side’nin simgesine dönüşmüştür.</p>
<p>Günün sonunda tapınakların bulunduğu alana inmek gerekir. Burada deniz, liman, gün batımı ve antik kalıntılar aynı manzaranın içinde birleşir. Side’yi özel yapan şey de budur: Antik kent bir müze alanı gibi değil, yaşayan bir sahil yerleşimi gibi karşımıza çıkar.</p>
<p><strong>GEZİNİN DOĞAL TAMAMLAYICISI</strong></p>
<p>İkinci gün Manavgat Nehri’ne ayrılabilir. Antik adı Melas olan Manavgat Nehri, Toroslar’dan doğup Akdeniz’e dökülen, 93 kilometre uzunluğunda bir akarsudur. Türkiye’nin akım rejimi en düzenli nehirlerinden biri sayılır. Oymapınar ve Manavgat barajlarıyla enerji üretimine katkı sağlar; dünyanın büyük yeraltı nehirlerinden Dumanlı kaynakları da Manavgat’ı besler.</p>
<p>Nehir, Oymapınar köyünün biraz aşağısında ve Manavgat ilçe merkezinin kuzeyinde ünlü Manavgat Şelalesi’ni oluşturur. Şelale çok yüksek değildir; ama geniş yatağı, bol suyu ve güçlü akışıyla etkileyicidir. Side’nin denizci ve ticari karakterinden sonra Manavgat bu rotaya gölge ve serinlik katar.</p>
<p>Manavgat Nehri, şelaleden sonra sakinleşir ve denize doğru ilerler. Tekneler kıyıdan içerideki Manavgat kasabasına kadar ulaşabilir. Bu nedenle Manavgat, Side gezisinin doğal tamamlayıcısıdır. Bir yanda antik liman ve tapınaklar, diğer yanda nehir, şelale ve ırmak kıyısı yaşamı vardır.</p>
<p><strong>BU ROTAYI ÖZEL YAPAN NE?</strong></p>
<p>Bu rotayı özel yapan şey, Side’nin antik liman kimliğiyle Manavgat’ın su coğrafyasını yan yana getirmesidir. Side’de Athena ve Apollon kültü, nar motifi, tiyatro, agora, hamam, müze ve liman üzerinden Pamphylia’nın denize açılan yüzünü görürüz. Manavgat’ta ise Toroslar’dan gelen suyun ovaya ve denize nasıl hayat verdiğini izleriz.</p>
<p>Side, eski ile yeninin iç içe geçtiği yerlerden biridir. Antik caddenin üzerinden modern yolun geçmesi, tapınakların yanında bugünkü yaşamın sürmesi, burayı durağan bir arkeolojik alan olmaktan çıkarır. Side, hâlâ yaşayan bir Akdeniz sahil kentidir.</p>
<p>Bu rota bize şunu hatırlatır: Pamphylia yalnızca büyük tiyatrolar ve sütunlu caddelerden ibaret değildir. Narın bereketi, limanın hareketi, tanrıların koruması, nehrin serinliği ve denize açılan yarımada bu coğrafyanın asıl ruhunu oluşturur.</p>
<p><strong>LEZZETLER</strong></p>
<ul>
<li>Manavgat çevresinde ırmak kıyısı balık sofraları<br />• Side’de deniz ürünleri ve Akdeniz mezeleri<br />• Antalya usulü piyaz<br />• Tahinli kabak tatlısı<br />• Nar, turunç reçeli ve narenciye<br />• Zeytinyağlılar ve yerel otlar</li>
</ul>
<p><strong>SİDE VE MANAVGAT ROTASI</strong></p>
<ul>
<li><strong><em>Side:</em></strong> Pamphylia’nın önemli liman kenti<br />• <strong><em>Nar:</em></strong> Side adının ve sikkelerinin simgesi<br />• <strong><em>Athena: </em></strong>Kentin baştanrıçası ve deniz ticaretinin koruyucusu<br />• <strong><em>Apollon Sidetes:</em></strong> Side’nin kurucu ata tanrısı<br />• <strong><em>Side Tiyatrosu:</em></strong> Yaklaşık 15 bin kişilik Roma yapısı<br />• <strong><em>Side Müzesi:</em></strong> Roma heykelleri ve lahitleriyle öne çıkar<br />• <strong><em>Apollon Tapınağı:</em></strong> Side’nin simgesel yapısı<br />• <strong><em>Manavgat Nehri:</em></strong> Antik adı Melas olan nehir, Toroslar’dan Akdeniz’e uzanır</li>
</ul>
<p><strong>Rota</strong></p>
<ol>
<li>gün: Side Antik Kenti, ana kapı, sütunlu cadde, agora, Side Müzesi, tiyatro, Dionysos Tapınağı, Apollon ve Athena tapınakları…</li>
<li>gün: Manavgat Nehri, Manavgat Şelalesi, ırmak kıyısı, Side’ye dönüş veya sahil molası.</li>
</ol>
<p><strong>Süre</strong><br />1 gece 2 gün idealdir. Zamanı sınırlı olanlar Side Antik Kenti’ni ve Manavgat Şelalesi’ni aynı güne sığdırabilir; Side gün batımını kaçırmamak gerekir.</p>
<p><strong>Ne Zaman Gitmeli?<br /></strong>İlkbahar ve sonbahar en rahat dönemlerdir. Yazın şapka, su ve rahat ayakkabı şarttır; antik kent gezisi günün serin saatlerinde yapılmalıdır.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/gecmisle-bugunun-karistigi-kent-89332</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/3/2/1280x720/gecmisle-bugunun-karistigi-kent-1791469386.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Pamphylia’nın en önemli liman kentlerinden Side, antik tiyatrosu, tapınakları ve agorasıyla olduğu kadar eski kentle bugünkü yaşamın iç içe geçtiği atmosferiyle de şaşırtıyor. Rotayı Manavgat’a çevirdiğimizde ise bu kez nehir ve kıyı yaşamı eşliğinde Akdeniz’in başka bir yüzünü görünür kılıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/shakespearele-lezzet-sahnesi-89331</guid>
            <pubDate>Sat, 10 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Shakespeare’le lezzet sahnesi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><span style="font-size: 14pt;">Telezzüz’ün konsept menülerinde mutfak, daha çok sanatın izlerini sürüyor. Daha önce ‘Folia’ sergisinden ilhamla hazırlanan; bitkiler, mevsimler, ölüm ve yeniden doğuş etrafında şekillenen menüde ve yedi büyük günah üzerinden kurgulanan tabaklarda olduğu gibi, bu kez de mutfak başka bir sanat dalıyla ilişki kuruyor. Şef <strong>Bahtiyar Büyükduman</strong>’ın 14 Ekim’e kadar servis edeceği <em>‘Taçlar, Tufanlar ve Tercihler Üzerine’</em> adlı tadım menüsü, Shakespeare oyunlarındaki iktidar, aşk, ihanet ve tercihleri tabaklara taşıyor. Büyükduman, karakterleri birebir temsil etmek yerine onları birer ‘yemek karakteri’ne dönüştürmüş. Çıkış noktası ise Shakespeare külliyatının yanı sıra güncel bir sinema deneyimi olan <em>‘Hamnet’</em>. <em>“Filmden etkilenerek, Shakespeare ile ilgili neler yapabileceğimi düşündüm”</em> diyen Büyükduman, menüsünü Shakespeare’in oyunları üzerine kurgulamış.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">Şefin Shakespeare’le ilişkisi, klasik bir edebiyat hayranlığından çok dramaturji üzerinden ilerliyor. <em>“Çok ciddi bir Shakespeare hayranı değilim. İşin dramaturjik tarafından hoşlanıyorum</em>” diyor. Arkeoloji eğitimi ise bu yaklaşımın başka bir katmanını oluşturuyor. Orta Çağ, Rönesans ve Helenistik dönemin yeme alışkanlıklarına, saraylarda ve evlerde tüketilen yiyeceklere duyduğu ilgi, oyunların tarihsel atmosferini doğrudan tabaklara taşımaktan çok, yemek ile hikâye arasında farklı bir bağlantı kurmasını sağlıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">Menünün adı da bu nedenle oldukça yerinde. Shakespeare’in dünyasında karakterlerin kaderini belirleyen kararlar, çoğu zaman iktidar ve tutkuyla iç içe. ‘Kral Lear’da kralın kızları arasında yaptığı tercih, dürüstlük ile dalkavukluk arasındaki ayrımı trajediye dönüştürüyor. <em>“Kral tahtını paylaştırırken kızları arasından onu en çok öveni tercih ediyor, dürüst olanı değil</em>” diyor Büyükduman. <em>‘Hamlet’</em>te ise sorun, tersine, karar verememek. Bu kez tercih yapamamak hikâyenin merkezinde.</span></p>
<h1><span style="font-size: 14pt;">GERÇEKLİKLE RÜYA ARASINDA</span></h1>
<p><span style="font-size: 14pt;">İlk perdede Shakespeare’in en oyunbaz metinlerinden <em>‘Bir Yaz Gecesi Rüyası</em>’ var. Sumakla marine edilmiş çilek, mantar, kızarmış ekmek, badem peyniri ve frenk soğanı yağıyla kurulan tabak, oyunun gerçeklikle düş arasında gidip gelen yapısına karşılık geliyor. Çileğin canlı ve ekşi tadı ile mantarın topraksı karakteri aynı tabakta buluşuyor. Ardından ‘Kral Lear’ geliyor. Beyaz ve kırmızı hindiba, sultani bezelye, Yedikule marulu, havuç, alabaş ve bakladan oluşan tabaktaki sebze çeşitliliği, Lear’ın krallığını kızları arasında bölüştürme kararını çağrıştırıyor. Oyun boyunca bir babanın iktidarı bırakırken yaptığı yanlış tercihin nasıl geri dönülmez sonuçlara yol açtığını izleriz. Büyükduman’ın menüdeki ‘tercih’ meselesini özellikle Lear üzerinden tarif etmesi de bu yüzden önemli.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">İkinci perdede <em>‘Hamlet’</em>; vol-au-vent, kuşkonmaz velouté, taze otlar ve mantar demi-glace ile geliyor. Hamlet’in meşhur kararsızlığı bu kez mutfakta daha katmanlı bir tabakta karşılık buluyor. Oyunun merkezindeki ‘olmak ya da olmamak’ ikilemi, tek bir kararın ağırlığını hissettirirken tabak da farklı dokuların ve aromaların bir arada bulunduğu bir kompozisyon sunuyor. <em>‘Othello’ </em>ise patates terini, trüf mantarı, mantar ve hardal dolgusu, soğan jus ve besin mayasından yapılmış bir ‘mendil’ ile masaya geliyor. Yazarın kıskançlık, manipülasyon ve güvensizlik üzerine kurduğu trajedide masumiyetin yerini kuşku aldıkça hikâye zehirleniyor. Tabaktaki mendil de bu hikâyenin en tanınabilir nesnelerinden birine gönderme yapıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ac7a58e92c03-1791468942.jpg" alt="" width="500" height="572" /></span></p>
<h1><span style="font-size: 14pt;">ŞEFİN NÜMİZMATIK İLGİSİ TABAKTA</span></h1>
<p><span style="font-size: 14pt;">Üçüncü perdeyle birlikte atmosfer koyulaşıyor. <em>‘Macbeth’</em> tabağında konfi ve ızgara kuzugöbeği mantarı, beluga mercimeği ragù, firik kreması ve vişne sosuyla karşılaşıyoruz. Macbeth’in iktidar hırsının kehanetler ve cinayetlerle şekillendiği hikâyede, mantarın topraktan çıkıp tabağın merkezine yerleşmesi oyunun karanlık atmosferine bir gönderme oluşturuyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">Menünün en ayrıntılı tarihsel göndermelerinden biri <em>‘Antonius ve Kleopatra’</em> tabağında yer alıyor. Tabakta bütün bir enginar ikiye ayrılmış ve iki farklı sosla pişirilmiş. Büyükduman, bunu iki karakterin ilişkisi üzerinden kurgulamış: <em>“Bu iki farklı kişi bir bütünü temsil ediyo</em>r” diyor. Tabakta ayrıca yenilebilir gümüşle kaplanmış sikkeler var. Sikkelerin kalıpları dönemin örneklerinden çıkarılmış; bir yüzünde Kleopatra, diğer yüzünde Antonius var. Burada Büyükduman’ın arkeoloji geçmişi devreye giriyor. Nümizmatik ilgisini Shakespeare’in aşk hikâyesiyle birleştirerek edebî karakterleri tarihsel bir nesne üzerinden anlatıyor.</span></p>
<h1><span style="font-size: 14pt;">SONDA HAYLAZLIK VAR</span></h1>
<p><span style="font-size: 14pt;">Dördüncü perdede yazarın son dönem oyunlarından <em>‘Fırtın</em>a’ var. Finalde ise Shakespeare denince akla ilk gelen hikâyelerden <em>‘Romeo ve Juliet’ </em>bulunuyor. Badem ve fesleğen dolgulu beyaz çikolata bonbon, karadut ve güllü pâte de fruits, meyan kökü ve acı badem şekeri, <em>‘Romeo, Juliet ve İk</em>sir’ adıyla servis ediliyor. Büyükduman bu oyunu başta menüye almak istememiş. Çünkü hikâye fazla tanıdık. Bu nedenle tabakta büyük bir aşk öyküsü anlatmak yerine, trajedinin sonuna küçük bir oyun yerleştirmeyi seçmiş: bir lolipop. <em>“Hikâye hüzünlü ama tabak eğlenceli. Bu ortamda kimse en son birbirine bakarak lolipop yemeyi düşünmez. Ben böyle bir haylazlık yapmak istedim</em>.”</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">Büyükduman’ın mutfağında böylece taçlar sebzelere, aşk bir enginara, kıskançlık bir mendile, trajedi ise bir lolipopa sığıyor.</span></p>
<h1><span style="font-size: 14pt;">YENİ TEMA KLASİK MÜZİK</span></h1>
<p><span style="font-size: 14pt;">Telezzüz’ün bir sonraki menüsünün teması ise klasik müzik. Büyükduman, menünün dört perdeden oluşacağını ve amuse-bouche ile birlikte dokuz yemek içereceğini söylüyor. Dokuz farklı bestecinin dokuz farklı eserinden seçilen bölümler, yemeklerin çıkış noktasını oluşturacak. Şef Bahtiyar Büyükduman, <em>“Menüyü tatmaya</em> gelenlerden kulaklıklarıyla gelmelerini rica edeceğim çünkü dinlediklerinizi yiyeceksiniz” diyor. Mozart, Wagner, Prokofiev ve Vivaldi’nin de aralarında bulunduğu bestecilerin eserlerinden esinle hazırlanan menü, müziğin ritmini, yapısını ve</span> duygusunu yemek üzerinden düşündürecek.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/shakespearele-lezzet-sahnesi-89331</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/3/1/1280x720/shakespearele-lezzet-sahnesi-1791468964.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Şef Bahtiyar Büyükduman, Telezzüz’ün tadım menüsünde Shakespeare’in ölümsüz oyunlarını tabaklara taşıyor. Karakterleri yemeklerin aromalarıyla yorumlayan şef, sıra dışı bir lezzet dramaturjisine imza atıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/zamanin-kiyisinda-bulusma-89329</guid>
            <pubDate>Sat, 10 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Zamanın kıyısında buluşma</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Antonis Donef’in işleriyle ilk karşılaşmanızı hatırlıyor musunuz?</strong></p>
<p><strong>MAYA PORTAKAL: </strong>Benim dünyamda Antonis’in keşfi, kıymetli <strong>Bülent Eczacıbaşı</strong>’na aittir. İstanbul Modern koleksiyonundaki olağanüstü bir eserinin bugün müzede sergilenmesi, bu ilk karşılaşmayı İstanbul için daha da anlamlı kılıyor. Donef’in işlerinde beni etkileyen, geçmişten gelen malzemeyi bugünün diliyle yeniden düşündürmesi ve her bakışta başka bir katmanın açılmasıydı.</p>
<p><strong>Donef’in İstanbul’daki ilk sergisini gerçekleştirme kararınızı ne belirledi?</strong></p>
<p><strong>M.P.: </strong>İstanbul’da ilk kez sergileniyor olması elbette önemliydi; ama kararımı asıl belirleyen, bu işlerin burada karşılık bulacağına duyduğum inançtı. Antonis’in sanatında hafıza, bilgi ve zaman iç içe. İstanbul da geçmişi bugünün içinde taşıyan, katmanlarıyla yaşayan bir şehir. Bu buluşmanın burada anlamlı bir karşılık bulacağını hissettim.</p>
<p><strong>‘Zamanın İki Yakası: Atina–İstanbul’ başlığı sizin için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p><strong>ANTONIS DONEF: </strong>Zamanın ölçtüğümüz bir şey olduğu fikriyle büyüdüm. Şimdi ise içinde yaşadığımız bir şey olduğunu anlıyorum. Atina ve İstanbul aynı zamanda yaşıyor, ama farklı hafızalara sahipler. Onları iki ayrı ülkenin şehirleri olarak değil, aynı nehrin iki kıyısı olarak görüyorum. Bu beni duygulandırıyor. Başlık coğrafi değil, psikolojik.</p>
<p><strong>M.A.: </strong>Başlık, iki kent arasındaki coğrafi yakınlıktan fazlasını anlatıyor. Atina ile İstanbul, tarih boyunca birbirine bakmış, birbirinden izler taşımış iki şehir. “İki yaka” derken ayrılıktan çok aradaki geçişi ve karşılaşmayı düşündüm. İzleyicinin şu soruyla sergide dolaşmasını isterim: Zaman, bizi birbirimizden ayıran bir çizgi mi; yoksa farklı geçmişleri bugünde buluşturan ortak bir alan mı?</p>
<p><strong>İşlerinizi İstanbul’a getirme fikrinin sizi heyecanlandıran yanı ne?</strong></p>
<p><strong>A.D.: </strong>Kullandığım malzeme zaten buradan geliyor. Atina’nın bitpazarlarında sürekli İstanbul haritaları, Osmanlıca sözlükler, Konstantinopolis’te basılmış ansiklopediler buluyorum. Sanki şehri ziyaret etmemden yıllar önce İstanbul bana malzeme göndermeye başlamıştı.</p>
<p>Neleri sakladığımız, neleri attığımız üzerine bir diyalog başlatmak istiyorum. Her iki şehir de pek çok kütüphaneyi elden çıkardı. Ben atılanlarla çalışıyorum.</p>
<p><strong>Portakal ile Kalfayan Galleries arasındaki iş birliği nasıl başladı?</strong></p>
<p><strong>M.P.: </strong>Kalfayan Ailesiyle dostluğumuz, sevgili babam ve uzun yıllardır Amerika’da yaşayan amcam <strong>Yervant Arden Portakal</strong>’la başlayan, kırk yılı aşan çok kıymetli bir dostluğa dayanıyor. Bu dostluğun bugün İstanbul’da bir sergiyle meyve vermesi benim için ayrıca anlamlı. Sergi, ortak bir heyecanın ve uzun bir dostluğun doğal sonucu oldu.</p>
<p><strong>ROUPEN KALFAYAN: </strong>Maya’nın babası <strong>Raffi Portakal</strong>’ı onlarca yıldır tanıyoruz. Bu iş birliği, birbirimizin çalışmalarına duyduğumuz hayranlığın sonucu. Hepimiz, Antonis Donef’in etkileyici üretimini İstanbul’un sanatseverleriyle buluşturmanın çok yerinde bir adım olacağını düşündük.</p>
<p><strong>Donef’le uzun yıllardır çalışıyorsunuz. Onun üretiminde sizi etkilemeye devam eden şey ne?</strong></p>
<p><strong>R.K.: </strong>Antonis’le yaklaşık 20 yıldır çalışıyoruz. Ürettiği eserlerin olağanüstü niteliğiyle bizi şaşırtmaktan hiç vazgeçmiyor.</p>
<p><strong>Sergideki 19 eserin seçiminde nasıl bir yaklaşım benimsediniz?</strong></p>
<p><strong>A.D.: </strong>Kronolojik bir mantıkla seçim yapmadık. Birbiriyle konuşan işleri seçtik. Çok yoğun, neredeyse siyah işler de var; rengin devreye girdiği, daha açık kompozisyonlar da.</p>
<p>İşlerimi daha önce hiç görmemiş birine, orta boy bir eserin önünde durmasını söylerdim. İki adım geri, sonra iki adım ileri gitmesini… Uzaktan görüntüyü, yakından ise zamanın kendisini görürsünüz.</p>
<p><strong>R.K.: </strong>Maya’yla Antonis’in eserlerini incelerken İstanbul’daki izleyiciye onun farklı üsluplarından bir seçki sunmamız gerektiğini düşündük. Portakal’ın binasında sergilenen 19 eserin seçiminin ardında bu düşünce var.</p>
<p><strong>Bulduğunuz bir sayfanın bir eserin yönünü değiştirdiği oldu mu?</strong></p>
<p><strong>A.D.: </strong>Bir keresinde 1920 tarihli bir ansiklopedide, denizci düğümlerinin bütün çeşitlerini gösteren bir sayfa buldum. Yanına meleklerin olduğu bir sayfa yapıştırmıştım. Birden düğümler halelere dönüştü. Bunu ben düşünmemiştim; sayfa bana gösterdi. Böyle şeyler sık sık oluyor: Tesadüfen bulunan bir parça, eserin merkezine dönüşüyor.</p>
<p><strong>Kullandığınız metnin anlamı sizi etkiliyor mu?</strong></p>
<p><strong>A.D.: </strong>Eskiden çok etkilerdi. Şimdi beni etkilemesine izin vermemeye çalışıyorum. Anlamadığım dil daha çok ilgimi çekiyor. Çinceyi ya da Arapçayı okuyamadığımda harfler yalnızca çizgi oluyor. Beni yönlendirmiyorlar; hiyerogliflere dönüşüyorlar. Bu daha dürüst, çünkü bugün çoğumuz bilgiyi böyle görüyoruz: Aslında okuyamadığımız bir görüntü olarak.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ac7a4b0ad39e-1791468720.jpg" alt="" width="500" height="651" /></p>
<p><strong>Bir eseriniz nasıl ortaya çıkıyor?</strong></p>
<p><strong>A.D.: </strong>Neredeyse bir ritüel gibi. Önce aylar boyunca topluyorum. Sonra malzemeleri yere yayıp kesiyor, yapıştırıyorum. Sararmış kâğıt benim tuvalim. Ardından zor kısım başlıyor: Boş alan meselesi. Zaten dolu olan bir yüzeye ilk izi nasıl bırakırsınız? Çok ince uçlu bir kalemle başlıyorum. Var olan bir çizgiyi takip ediyorum. Sonra daha sert müdahalelerde bulunuyorum. Küçük yaratıklar, mimari biçimler, labirentlere dönüşen çizgiler… Aylarca üzerine eğilerek çalışıyorum. Ona zarar vermeden artık hiçbir şey ekleyemeyeceğim noktada bitiyor. Bunu karnınızda hissediyorsunuz.</p>
<p><strong>Zaman algınız nasıl değişti?</strong></p>
<p><strong>A.D.: </strong>Zamanın geçmiş olduğunu düşünürdüm. Şimdi onun bir yoğunluk olduğunu düşünüyorum. Bir eserimde tek bir zaman yok; birbirine sıkışmış pek çok zaman var. 1930’daki baskının zamanı, kâğıdı sarartan küfün zamanı, üzerine altı ay boyunca çizdiğim kendi zamanım ve önünde iki dakika duracak izleyicinin zamanı.</p>
<p><strong>Renk, üretiminize nasıl girdi?</strong></p>
<p><strong>A.D.: </strong>Renk bir ihtiyaçtan doğdu. Siyah mürekkeple çizilen çizgi kontrol ve hafızadır. Renk ise tesadüf, şimdi ve duygudur. Yalnızca ciddi olmayı istemekten vazgeçtiğimde işlerime girdi. Çocuğum hiç suçluluk duymadan renklerle çiziyor. Buna imrendim.</p>
<p><strong>Serginin yerleşiminde eserlerin uzaktan ve yakından farklı görünmesini nasıl ele aldınız?</strong></p>
<p><strong>M.P.: </strong>Eserlerin iki ayrı mesafeden etkisini göstermesini istedik. Uzaktan bakıldığında renk, ritim ve bütünlük öne çıkıyor; yaklaştığınızda yazıların, çizgilerin ve kâğıt parçalarının taşıdığı ayrıntılar beliriyor. Yerleşimi, izleyicinin bu iki bakış arasında rahatça hareket edebileceği şekilde düşündük. Donef’in işlerinde bakmak; yaklaşmak, geri çekilmek ve yeniden görmektir.</p>
<p><strong>Atina ile İstanbul arasındaki sanat bağının güçlenmesi için neye ihtiyaç var?</strong></p>
<p><strong>M.P.: </strong>Bence eksik olan ilgi değil, süreklilik. İki şehir arasında güçlü tarihsel ve kültürel bağlar var; fakat bu bağların düzenli sergiler, sanatçı buluşmaları ve uzun soluklu iş birlikleriyle beslenmesine ihtiyaç duyuyoruz. Sanat ortak bir dil kurabiliyor. Bu dili tek bir sergiyle başlatıp daha kalıcı bir diyaloğa dönüştürmek önemli.</p>
<p><strong>R.K.: </strong>İstanbul ve Atina, Doğu Akdeniz’in geniş coğrafyasındaki iki canlı metropol. Antonis Donef’in kişisel sergisi gibi bir sanat etkinliğiyle, iki şehir arasındaki bağın daha yakın ve güçlü hâle gelmesine katkıda bulunabiliriz.</p>
<p><strong>Bu iş birliğinin sergi sonrasında nasıl devam etmesini istersiniz?</strong></p>
<p><strong>M.P.: </strong>Bu serginin bir başlangıç olmasını isterim. Atina ile İstanbul arasında sanatçıları, kurumları ve izleyicileri buluşturan yeni karşılaşmaların önünü açsın.</p>
<p><strong>R.K.: </strong>Bu serginin, zaten güçlü olan İstanbul sanat ortamının çağdaş sanattaki uluslararası eğilimlere daha da açılmasına yardımcı olacağını düşünüyoruz.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/zamanin-kiyisinda-bulusma-89329</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/2/9/1280x720/zamanin-kiyisinda-bulusma-1791468744.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Antonis Donef’in İstanbul’daki ilk kişisel sergisi ‘Zamanın İki Yakası: Atina-İstanbul’, 8-28 Ekim’de Portakal Sanat, Kültür ve Müzayede Evi’nde... Sergi vesilesiyle sanatçı Donef, Maya Portakal ve Kalfayan Galleries’den Roupen Kalfayan ile zaman, hafıza ve iki şehir arasındaki sanatsal bağları konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
