<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/istanbul-seyircisi-cok-enerjik-ve-atesli-80463</guid>
            <pubDate>Fri, 05 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> İstanbul seyircisi çok enerjik ve ateşli</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><em><strong>ÇAĞATAY YILMAZ</strong></em></p>
<p>Rock tarihinin en uzun soluklu ve en büyük hikâyelerinden biri, bu yaz İstanbul’da yeni bir sayfa açmaya hazırlanıyor. 1965’te Hannover’de kurulan, ‘Wind of Change’, ‘Still Loving You’, ‘Rock You Like a Hurricane’ ve ‘No One Like You’ gibi şarkılarıyla kuşaklar boyunca rock dinleyicisinin ortak hafızasına yerleşen <strong>Scorpions</strong>, ‘Coming Home: 60 Years of Scorpions Tour’ kapsamında BKM Organizasyonu ile 24 Haziran’da Beşiktaş Tüpraş Stadyumu’nda sahne alacak.</p>
<p>60 yıl, müzik dinleme biçimleri baştan sona dönüşürken ve “rock öldü” cümlesi defalarca ortaya atılırken hâlâ sahnede kalabilmenin de adı. Scorpions tam da bu yüzden yalnızca nostaljik bir hatıra değil, hâlâ canlı, hâlâ yüksek sesli ve hâlâ kalabalıkları aynı nakaratta buluşturabilen bir enerji.</p>
<p>İstanbul konseri öncesi grubun gitaristi Matthias Jabs ile Zoom’da buluştuk. Bu uzun yolculuğu ve Coming Home fikrinin onlar için ne ifade ettiğini kendisinden dinledik.</p>
<p><strong>Turnenizin adı ‘Coming Home.’ Bu isim yalnızca nostaljik bir başlık gibi değil, uzun bir yolculuğun farklı duraklarına yeniden dönmek gibi de duyuluyor. Scorpions için İstanbul’a dönmek nasıl bir his?</strong><br />Coming Home 1984 tarihli bir şarkımızın adı. O dönemde de dünyayı turluyor, aynı şehirlere tekrar tekrar dönüyorduk. Hayranlar bizi öyle güzel karşılıyordu ki gerçekten eve dönüyormuşuz gibi hissediyorduk. Şimdi, Scorpions’ın 60. yılına baktığımızda, çok uzun bir kariyerden söz ediyoruz. Sanırım <strong>Rolling Stones</strong> bizden yalnızca birkaç yıl daha uzun süredir sahnede. Bir yerde daha önce çaldıysak ve geri döndüğümüzde insanlar bizi hâlâ büyük bir coşkuyla karşılıyorsa, bu gerçekten eve dönmek gibi hissettiriyor. Bu yüzden 60. yıl turnesi için en uygun ismin ‘Coming Home’ olduğunu düşündük. Çünkü neredeyse her yerde bulunduk ve şimdi yeniden dönüyoruz. Bir anlamda veda eder gibi de…</p>
<p><strong>Bugün Almanya’dan çıkan bir grubun İngilizce şarkılarla dünyaya açılması daha doğal görünüyor. Ama sizin başladığınız dönemde bu hiç de kolay ya da alışıldık bir yol değildi. Bugünün dinleyicisi bunun ne kadar önemli bir kırılma olduğunu sizce fark ediyor mu?</strong><br />Ben gruba 1978’de katıldım. Sadece 48 yıl önce… Çok uzun bir zaman. O dönemde grup Amerika’ya yeni yeni gitmeye başlamıştı. Öncesinde daha çok Avrupa’da ve birkaç ülkede biliniyorduk. Ama uluslararası bir başarı istiyorsanız, birkaç istisna dışında, dünyanın sizi anlayabilmesi için İngilizce söylemeniz gerekiyordu. Bugün İstanbul’da da, Hannover’de de genç kuşak İngilizceyi daha çok biliyor. Okullarda öğretiliyor, daha yaygın hale geldi. Ama biz uluslararası bir yolculuğa çıkmaya çalışırken Almanya’da neredeyse kimse İngilizce konuşmuyordu. İngilizce, dünya çapında başarı için bir tür biletti. Ama elbette önce müziğin çalışması gerekiyor. Neredeyse 90 ülkede çaldık ve hâlâ aynı yerlere tekrar tekrar gidip başarılı konserler verebiliyoruz. Eğer Almanca söyleseydik bu kadar başarılı olamazdık diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Müzik dünyası bu yıllar içinde çok değişti. Peki, siz kişisel olarak, bir gitarist olarak bu değişimi nasıl yaşadınız? Matthias Jabs sound’u yıllar içinde değişti mi?</strong><br />Biz çok uzun bir kariyere bakıyoruz. Bir gitarist olarak yeni başladığınızda yeni bir riff bulursunuz ve inanılmaz heyecanlanırsınız. <em>“Bir şey buldum, hadi deneyelim”</em> dersiniz. Yaptığınız şey sizi heyecanlandırır. Grup stüdyoda ne yapıyor, siz ne yapıyorsunuz, her şey yenidir. Ama 50 yıl sonra her şeyi çalmış, görmüş, duymuş oluyorsunuz. Kendinize bile yepyeni hissettirecek bir şey bulmak zorlaşıyor. Aynı heyecanı yakalamak kolay değil. Ama yıllar boyunca o kadar çok şey yarattık ki artık yeni bir şeyin bizi gerçekten heyecanlandırması için çok güçlü olması gerekiyor. Yine de oluyor…</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a217d002826d-1780579584.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><strong><em>Bırakalım inansınlar</em></strong></p>
<p><strong>Bugün müzik dinleme alışkanlıklarında garip bir döngü var. Plaklar, kasetler, CD’ler, MP3’ler derken şimdi yeniden vinyl’e büyük bir ilgi görüyoruz. İnsanlar yeni şarkıları bile plakta dinleyince daha duygusal, daha gerçek bir deneyim yaşadıklarını düşünüyor. Sizin bu konudaki fikriniz ne?</strong></p>
<p>Bazı insanlar yeni bir plak dinlediklerinde, sanki analog bir kayıt dinliyormuş gibi hissediyor. Eğer 1983-84 öncesi eski bir plak dinliyorsanız, o dönemde bütün gruplar analog kayıt yapıyordu. İşte o iyi sestir. Eski mikrofonlar odadaki her detayı yakalardı. Davulun odanın köşesinden yansıması bile kayda girerdi. Bu da müziği ve sesi çok dolu, çok tamamlanmış hale getirirdi. Ama bugün yeni şarkıların ve kayıtların çoğu dijital olarak kaydediliyor, sonra sadece plağa basılıyor. Bunun aynı duyguyu taşıyabildiğini sanmıyorum. Arada fark var. Ama insanlar buna inanmak istiyorsa bırakalım inansınlar.</p>
<p><strong>Scorpions 60. yılını kutluyor. Bu süre içinde dünya değişti, müzik dinleme biçimlerimiz değişti, müziğin kendisi değişti. Bir yandan da yıllardır “rock öldü” deniyor. Ama bugün hâlâ Scorpions gibi gruplar büyük kitleleri peşinden sürüklüyor. Sizce bir müzik türü gerçekten ölebilir mi?</strong></p>
<p>80’lerin sonu, 90’ların başında grunge ve alternatif müzik yükselirken medya “bizim bildiğimiz haliyle rock ölüyor” demeye başlamıştı. Buna şaşırmıştım. Ama açıkça görüyoruz ki ölmedi. Biz buradayız. Sizin de söylediğiniz gibi 80’lerden gelen büyük rock grupları bugün en büyük festivallerin headliner’ları. Onlar olmadan geleceğin nasıl görüneceğini hayal etmek bile zor. O dönemin büyük şarkılarının, büyük gruplarının klasikleşeceğini düşünüyorum. İnsan eliyle yapılmış müzik, özellikle o türü neredeyse icat eden insanların yaptığı müzik, kalıcı olacak. İyi müziğin öleceğini sanmıyorum.</p>
<p><strong>‘Wind of Change’den konuşmadan olmaz. Şarkı yazıldığında dünya bambaşka bir yerdi, bugün yine çok farklı bir dünyaya çalıyorsunuz. Bu şarkıyı bugün sahnede söylemek size ne hissettiriyor?</strong></p>
<p>‘Wind of Change’ 1989’da yazıldı. Sovyetler Birliği’ne ilk kez gittiğimiz dönemdi. Bir yaz festivali için Moskova’daki Olimpiyat Stadyumu’nda iki konser verdik. Hatta Olimpiyat meşalesini bile yaktılar. 1980 Olimpiyatları’nda, Amerika, Almanya ve başka birçok ülke boykot ettiği için o meşaleyi yakmamışlardı. Ama biz çalarken yaktılar. Bu çok sıra dışıydı. O dönemde değişimi görebiliyorduk. Çok katı, gri bir Sovyet komünizminden çıkıp başka bir şeye doğru gidiliyordu. Şarkı zaten Almanya’da yazılmıştı. İnsanlar şarkının Berlin Duvarı’nın yıkılışı hakkında yazıldığını düşünüyor; bu doğru değil. Ama elbette bağlantılı. Sovyetler Birliği çökünce duvar da yıkıldı. Bu yüzden herkes o şarkıyı büyük bir coşkuyla sahiplendi.</p>
<p><strong>Elbette şarkının politik yanı çok güçlü. Bugün de anlam yüklenebilir.</strong></p>
<p>Bugün şarkının yazıldığı dünyadan bahsetmiyoruz artık. Bugün birçok açıdan korkunç bir yere gitmiş bir dünyadan bahsediyoruz. Ukrayna’daki savaş başladıktan sonra Polonya’da bir konserimiz vardı. Seyirciler arasında bir tarafta Polonya bayrağı, diğer tarafında Ukrayna bayrağı vardı. Yaklaşık 100 metre uzunluğunda, 20 metre genişliğinde dev bayraklardı. ‘Wind of Change’i çalmaya başladığımızda ortaya çıkardılar. İnsanların kalbinde ve zihninde çok şey oluyor. Politikacılar olmasaydı dünya daha iyi bir yer olurdu.</p>
<p><strong>Önümüzdeki ay İstanbul’da olacaksınız. İstanbul’daki hayranlarınıza ne söylemek istersiniz? Onları nasıl bir gece bekliyor?</strong></p>
<p>İstanbul’da daha önce birkaç kez çaldık. İki yıl önce bir açık hava mekanında, iki konser vermiştik. Organizatör bize <em>“Bir dahaki gelişinizde stadyumda çalmalısınız, çünkü konser biletleri çok hızlı tükendi” </em>demişti. 2024’te farklı bir şovumuz vardı; ‘Love at First Sting’ albümünü baştan sona çalmıştık. Ama şimdi 60. yıl şovuyla geliyoruz. Bu konser, Scorpions tarihinden şarkılarla birlikte çok özel efektler, sahne tasarımları ve sürprizler içerecek. Harika olacak. İstanbul seyircisi çok enerjik ve çok ateşli. Kalabalık çılgınsa, bizim için en iyisi bu.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/istanbul-seyircisi-cok-enerjik-ve-atesli-80463</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/4/6/3/1280x720/istanbul-seyircisi-cok-enerjik-ve-atesli-1780579627.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Scorpions’ın 60 yıllık rock mirasını İstanbul’a taşıyacak ‘Coming Home’ turnesi öncesi grubun efsane gitaristi Matthias Jabs ile konuştuk. Sohbetimiz, eve dönüş hissinden rock’ın hâlâ neden ölmediğine, analog kayıtların büyüsünden ‘Wind of Change’in bugünkü dünyadaki yankısına uzandı… ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/gokyuzunde-buyumek-80459</guid>
            <pubDate>Fri, 05 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Gökyüzünde büyümek</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>1960’lar... Uçakların henüz gökyüzünün kalabalık otobüslerine dönüşmediği, uçmanın yalnızca bir yere varmanın en hızlı yolu değil, başlı başına heyecan uyandıran bir deneyim olduğu yıllar. Travolta’nın 1997’de yayımlanan aynı adlı çocuk kitabından uyarlanan ‘<em>Propeller One-Way Night Coach’</em> da tam olarak bu duygudan besleniyor. <strong>John Travolta</strong>’nın çocuk yaşlarda kurduğu uçma hayallerini merkezine alan film, kişisel bir anıyı samimi, sıcak ve duygusu kolay geçen bir büyüme hikâyesine dönüştürüyor.</p>
<p>Filmin merkezinde 8 yaşındaki Jeff var. Uçaklara hayran, uçuş tarifelerini ezbere bilen ve gökyüzündeki her uçağın içinde olmayı hayal eden Jeff, oyuncu annesi Helen’in Hollywood’a taşınacaklarını söylemesiyle hayatının en büyük macerasına atılıyor. New York’tan Los Angeles’a uzanan bu yolculuk da bugünkü gibi altı saatlik direkt bir uçuş değil. Pittsburgh, Daytona, Kansas City ve Denver gibi şehirlerde verilen molalarla günlere yayılan bu seyahat, Jeff için başlı başına bir keşfe dönüşüyor.</p>
<p>Jeff için mesele yalnızca varacağı yer değil. Terminaldeki ışıklardan pistte bekleyen uçaklara, kokpite girip konuşabildiği pilotlardan yol boyunca karşılaştığı yolculara ve onu el üstünde tutan hosteslere kadar her şey, hayranlıkla baktığı o dünyanın bir parçası. Hikâye, bir çocuğun gözünden sıradan gibi görünen anların nasıl ömür boyu taşınan hatıralara dönüştüğünü anlatırken, havacılığın altın çağına da sıcak ve romantik bir yerden bakıyor.</p>
<p>Yol boyunca yalnızca Jeff’i değil, annesi Helen’i de tanıyoruz. Hollywood’da oyuncu olmanın hayalini kuran Helen kusursuz bir anne figürü değil; ancak film onu, kendi hayatını yaşamaya çalıştığı anlarda yargılamak yerine anlamayı tercih ediyor. Belki de Travolta’nın kendi annesinden ilham alarak yarattığı bu karaktere duyduğu sevgi sayesinde Helen, hikâyenin en gerçekçi görünen yanlarından biri hâline geliyor.</p>
<p>Filmin görsel dünyası da bu nostaljik hissi güçlendiriyor. Pastel tonlar, dönemin zarif üniformaları, geniş terminalleri ve pervaneli uçaklarıyla 1960’lar, sanki bir çocuğun hafızasında kaldığı hâliyle yeniden kurgulanmış gibi. Yer yer Wes Anderson’ın estetik dünyasını hatırlatan bir tarafı da var. Travolta’nın yıllar sonra dönüp anılarına bakarken, güzellikleriyle olduğu kadar kusurlarını da hissettirmek istediği açıkça görülüyor.</p>
<p>Travolta'nın uçaklara olan sevgisi zaten uzun yıllardır biliniyor. Genç yaşta pilot lisansı alan oyuncu bugün de aktif olarak uçuyor. Florida’daki evi de bu tutkunun bir yansıması; özel bir havacılık yerleşkesinde bulunan evinin kapısına kadar uzanan bir pisti var. Cannes Film Festivali’ne bu yıl kendi kullandığı uçakla gitmesi de şaşırtıcı değil. Cannes’daki gösterim ve festivalde aldığı onur ödülü birlikte düşünüldüğünde, ortaya yalnızca bir yönetmenlik denemesi değil, geçmişine dönüp bakan bir sanatçının kişisel hatırası çıkıyor.</p>
<p>Travolta bunu bir aile işine de dönüştürmüş. Ablaları ve ağabeyleri küçük rollerde yapımda yer alırken, küçük Jeff'in hayranlık duyduğu hostes Doris’i kızı <strong>Ella Bleu Travolta</strong> canlandırıyor. Çocuk oyuncu <strong>Clark Shotwell</strong>’e annesi Helen rolünde <strong>Kelly Eviston-Quinnett</strong> eşlik ediyor. Travolta ise anlatıcı olarak filme ses veriyor. Finalde Boeing 707’nin pilotu olarak kısa bir cameo performansıyla da karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Travolta bir uçuş hikâyesi anlatıyor gibi görünse de ortaya çıkan şey; biraz çocukluk anıları, biraz aile albümü, biraz da yıllardır peşinden gittiği havacılık tutkusuna yazılmış bir teşekkür mektubu. Bir saatlik yapım, kısa ve sıcak bir seyirlik arayanlara hitap ediyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/gokyuzunde-buyumek-80459</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/4/5/9/1280x720/gokyuzunde-buyumek-1780579327.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ John Travolta, ilk yönetmenlik denemesi ‘Propeller One-Way Night Coach’ta izleyiciyi gökyüzüne uzanan kişisel bir yolculuğa davet ediyor. Cannes’daki gösteriminin ardından Apple TV+’ta yayınlanan film, Travolta’nın çocukluğundan ve yıllardır süren havacılık tutkusundan besleniyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/dunyanin-en-prestijli-sanat-fuarina-turkiyeden-tek-galeri-80458</guid>
            <pubDate>Fri, 05 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Dünyanın en prestijli sanat fuarına Türkiye’den tek galeri</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Güncel ve modern sanat piyasasının nabzını tutan, dünyanın en etkili uluslararası fuarı Art Basel, ana mekânında dokuz yıllık bir aradan sonra Türkiye’den bir galeriyi ağırlıyor. 12 yıllık bir geçmişi olan ‘Öktem Aykut’, İsviçre’nin Basel şehrinde 18-21 Haziran tarihlerinde düzenlenecek sanat fuarına heykeltıraş <strong>Koray Ariş</strong> ile katılmanın yanı sıra, Art Basel’in şehre yayılan mekâna özgü yerleştirme dizisi Parcours’da <strong>Can Altay</strong>’ın, bu yıl beşinci edisyonu gerçekleşen Basel Social Club’da ise <strong>İhsan Oturmak</strong>’ın eserlerini gösterecek.</p>
<p>Özetle bu yıl Art Basel’i ziyaret edecek sanatseverler, ‘Öktem Aykut’ sayesinde şehrin üç ayrı noktasında Türk sanatçılarla tanışma fırsatı bulacak. Türkiye’den en son 2017 yılında Galerist, <strong>Nil Yalter</strong>; Dirimart ise <strong>Yüksel Arslan</strong> ile Art Basel’e katılmıştı. Art Basel’e ilk gidişimin tarihi tabii ki aklımda kalmamış. Hürriyet arşivi sağ olsun, hemen 5 Haziran 2008 tarihli, Contemporary İstanbul ekibiyle Art Basel ziyaretimin yazısını önüme çıkarttı.</p>
<p>Yazımın başlığı ‘Sanat Piyasası’nda 35 Milyar Euro Dönüyor’. Hafızam beni yanıltmıyorsa, Art Basel’in ana bölümünde yer alan Galerist standında <strong>Taner Ceylan</strong> ile <strong>Elif Uras</strong>’ın eserlerini gördüğümü hatırlıyorum. 2012 yılında Art Basel’e ikinci kez yolum düştüğünde ise yazımın başlığı ‘Picasso’yu 10’a Katlayan Rothko’ olmuş. Demek ki o yıllarda Hürriyet Ekonomi sayfalarında yazdığım için işin ekonomik boyutu ön plandaymış ama gönlümdeki sanatçıları da kaçırmamışım.</p>
<p>Nijerya asıllı İngiliz ressam <strong>Chris Ofili</strong>’nin -hâlâ çok severim- 300 bin Euro’ya satılan ‘<em>Charmant Four’</em> tablosunu “Param olsaydı alırdım” diye yazmışım. 2012 yılında Art Basel’e Türkiye’den hiçbir galerinin katılmamış olmasının da altını çizmişim. Böylesine önemli bir sanat olayına bizden katılım olmaması bayağı canımı sıkmış. Onu da belirtmişim zaten.</p>
<p><strong>SEKİZ YIL ÜST ÜSTE </strong><strong>LİSTE ART FAIR BASEL’DA</strong></p>
<p>Eskilere daldım zira Basel’in yanı sıra Miami Beach, Paris ve Hong Kong’da düzenlenen, yakında Katar’da da başlayacak olan Art Basel, sanatın ve sanat ekonomisinin kalbinin attığı biricik yer. Dokuz yıl aradan sonra Türkiye’den bir galerinin burada varlık göstermesi bu nedenle çok önemli.</p>
<p>Ağırlıklı olarak İstanbul’da yaşayan sanatçılarla çalışan, uluslararası tanınırlığı oldukça yüksek olan çağdaş sanat galerisi ‘Öktem Aykut’, uluslararası sanat etkinliklerine sıkça katılıyor.</p>
<p>Nitekim daha önce The Armory Show, Art Basel Hong Kong, FIAC ve ARCO Madrid gibi önemli fuarlarda yer almıştı. Art Basel ile eş zamanlı düzenlenen ve genç çağdaş sanata kapılarını açan galerilerin uluslararası platformu Liste Art Fair Basel’e ise sekiz yıl üst üste katılmıştı. <strong>Doğa Öktem</strong> ile galerinin kurucusu <strong>Tankut Aykut</strong>, Art Basel ile ilgili bakın ne diyor: <em>“Art Basel kesinlikle fuarların şahı, şahikası. Girmek çok zor. Bu sene toplam 241 galeri var ve yeni katılan galeri sayısı 10’u geçmez. Biz sekiz yıldır ısrarla Basel’de genç galeriler fuarında yaptığımız kaliteli ve tutarlı sunumlarla, ayrıca Koray Ariş’in eserlerinin gördüğü haklı ilgi sayesinde kabul edildik.Türkiye’de sanat alanının bütün kompartımanlarıyla diyalogda bulunmuş, ancak şöhretten hep kaçınıp işine odaklanmış bir sanatçıyla; ayrıca Sanayi-i Nefise’den beri devam eden Türk heykel geleneğinin bir temsilcisiyle (Ariş’in anne ve babası da bu okuldan mezun) Art Basel’e katılmanın ayrıcalığını taşıyoruz.”</em></p>
<p><em><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a217abb50e71-1780579003.jpg" alt="" width="500" height="625" /></em></p>
<p><em>Tankut Aykut</em></p>
<p><strong>ÖZGÜN DEĞERLER </strong><strong>GÜÇLÜ KARAKTERLER</strong></p>
<p>Koray Ariş'in 2024 yılı sonunda Arter'de açtığı 'İçinde Yaşadığımız Deri', sanatçının deri ve heykel yolculuğunu anlatan kapsamlı bir kişisel sergiydi. Art Basel'in yan etkinliklerine katılan İhsan Oturmak ve Can Altay ile ilgili bilgileri yine Tankut Aykut'tan dinleyelim: <em>“Basel Social Club -nedense benim aklıma hep 'Buena Vista Social Club' geliyor-, Basel'in Paris'in yükselen genç sanat ortamına verdiği bir cevap. Beş yıldır Basel'in sanat haftasının en avangart, deneysel ve yenilikçi sunumlarına ev sahipliği yaptığı için önünde upuzun kuyruklar oluşuyor. Bu önemli etkinliğe üç yıldır Türkiye'den katılan tek galeriyiz. Bu yıl boş bir ofis binasında, 'Ofis' teması etrafında gerçekleşecek fuarda İhsan Oturmak'ın eserlerinin büyük fark yaratmasını bekliyoruz.”</em></p>
<p>Diyarbakırlı sanatçı İhsan Oturmak, Türkiye sanat ortamının popüler isimlerinden biri. Oturmak, Basel Social Club'a 'Islak İmza' isimli bir heykelin yanı sıra 'Yemek Salonu II', 'Hata Payı' ve 'Resmî İşlem' adlı üç resmiyle katılıyor. Tankut Aykut'a göre, Oturmak gibi popüler bir sanatçının Basel Social Club'da yer alması, sanat dünyamızın tüm eksiklerine rağmen hâlâ özgün değerler ve güçlü karakterler üretebildiğinin önemli bir göstergesi.</p>
<p><strong>ROCHA’NIN ÖNLENEMEZ YÜKSELİŞİ</strong></p>
<p>Öktem Aykut Galerisi'nin Can Altay ile varlık gösterdiği Art Basel Parcours, şehrin kamusal alanlarına yayılan oldukça seçici bir bölüm. Kısaca RISD olarak bilinen Rhode Island School of Design'da İç Mimarlık Bölümü profesörlerinden olan sanatçı Can Altay, Art Basel'in bu yılki "birlikte yaşamak" temasını merkeze alan Parcours bölümüne yerleştirmeleriyle katılıyor. Gelelim uzun bir aradan sonra Türkiye'den Art Basel'e katılma başarısını gösteren galerinin, kendisini nasıl konumlandırdığına ilişkin soruma gelen içten ve sansürsüz yanıta:</p>
<p><em>“12 yılımızı doldurduk. Türkiye'nin berbat 12 yılıydı. Gezi'den sonra açıldık. Sanat piyasası balonu zaten çökmüştü ve Avrupa sanat ortamıyla ilişkilerimiz aşınmaya başlamıştı. Şimdi 2026 yılında Avrupa sahnesinin kesinlikle çok uzağında, dışındayız. Taşrası bile değiliz. Ancak bizim programımız buraya mahsus nitelikleri çok iyi aktarıyor. Benim en önemsediğim ve en gurur duyduğum gerçek ise neredeyse ilk günden beri aynı sanatçılarla çalışıyor olmamız. Piyasa yönlendirmelerine çok boyun eğmedik; sanatçılarımıza ve kendi sezgilerimize sadık kaldık. Doğa ile ortak olduktan sonra açtığımız ilk sergi, 6 Kasım 2014'te <strong>Bora Başkan</strong> ile gerçekleştirdiğimiz sergiydi. Bu hafta da Bora Başkan ile 'İç İçe' adlı sergiyi açıyoruz. Bunca belirsizliğin hâkim olduğu piyasa şartlarında ve dünya düzeninde bu beraberliklere çok değer veriyoruz. Kendimizi, Türkiye'de Siyah Beyaz ve Apel Galeri'nin kurucusu <strong>Nuran Terzioğlu</strong>'nun sanat sevgisi ve duyarlılıklarıyla ilişkilendiren bir tarihsellik içerisinde konumlandırıyoruz.”</em></p>
<p><strong>Çelenk Bafra</strong> küratörlüğündeki 7. Mardin Bienali'nin en ilgi çeken işlerinden biri olan 'Israrın Bitkileri' adlı yerleştirmenin sanatçısı Brezilyalı <strong>Camila Rocha</strong>. Bienal öncesinde Mardin ve çevresindeki endemik bitkilerin peşine düşen Rocha, Öktem Aykut galerisinin sanatçısı.</p>
<p>Abdülmecid Efendi Köşkü'ndeki unutulmaz 'Folia' sergisinde köşkten sarkan dev eğrelti otunun da sanatçısı olan Rocha'nın son dönemdeki yükselişini Tankut Aykut şöyle değerlendiriyor: <em>“Camila Rocha, São Paulo'da çok iyi tanınan bir sanatçı. Ancak kendisini İstanbul sanat ortamına ait hissediyor. Onunla birlikte ARCO Madrid'in ana bölümünde yer aldık. Şimdi 12 Haziran'da Club Marvy'de sergi açacak.”</em></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/dunyanin-en-prestijli-sanat-fuarina-turkiyeden-tek-galeri-80458</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/4/5/8/1280x720/dunyanin-en-prestijli-sanat-fuarina-turkiyeden-tek-galeri-1780579060.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Dokuz yıldan beri Art Basel’de varlık göstermeyen Türkiye, ‘Öktem Aykut’ ile şeytanın bacağını kırıyor ve bu önemli etkinliğe heykeltıraş Koray Ariş ile katılıyor. Galeri ayrıca Art Basel’in yan etkinlikleri Parcours ve Social Club’da Can Altay ile İhsan Oturmak’ın eserlerini gösteriyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/luks-artik-vitrinde-degil-deneyimde-80457</guid>
            <pubDate>Fri, 05 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Lüks artık vitrinde değil, deneyimde</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Moda dünyasında uzun süredir yanıtı aranan soru değişiyor. Artık mesele yalnızca hangi koleksiyonun daha güçlü olduğu, hangi vitrinin daha çarpıcı göründüğü ya da hangi markanın daha fazla mağaza açtığı değil. Asıl soru şu: Bir marka müşterisine ne hissettiriyor?</p>
<p>The Business of Fashion Başkanı <strong>Nick Blunden</strong>’in İstanbul’da verdiği mesaj da tam bu dönüşümün kalbine dokunuyor. Communité’nin ev sahipliğinde İstanbul Modern Seyir Terası’nda düzenlenen buluşmada Blunden, lüks perakendenin eski tariflerle yoluna devam edemeyeceğini söyledi. Ona göre mağazalar artık yalnızca ürün satılan yerler değil; keşif duygusu yaratan, bilgi sunan, deneyim tasarlayan ve müşterinin hafızasında yer eden destinasyonlara dönüşmek zorunda.</p>
<p>Blunden’in sözleri, The Business of Fashion ve McKinsey’nin birlikte hazırladığı <em>‘The State of Fashion 2026: When the Rules Change’ </em>raporunun ortaya koyduğu tabloyla da birebir örtüşüyor.</p>
<p><strong>MARKA YARATMA SÜREÇLERİ </strong><strong>DAHA ERİŞİLEBİLİR HALE GELDİ</strong></p>
<p>Rapor, moda endüstrisinin geçici bir dalgalanmadan değil, kalıcı bir yeniden yapılanma sürecinden geçtiğini gösteriyor. Düşük büyüme, yükselen maliyetler, değişen tüketici beklentileri, yapay zekânın alışveriş davranışlarını dönüştürmesi ve lüksün değer önerisini yeniden kurma zorunluluğu, sektörün önündeki en kritik başlıklar arasında yer alıyor.</p>
<p>BoF ve McKinsey raporuna göre moda liderlerinin önemli bir bölümü 2026’da sektör koşullarının daha da zorlaşmasını bekliyor. Bu beklenti, yalnızca ekonomik bir sıkışmaya değil, iş modelinin tamamını ilgilendiren daha derin bir dönüşüme işaret ediyor. Ucuz üretim, hızlı koleksiyon döngüsü, sürekli fiyat artışı ve metrekare üzerinden büyüme artık eskisi kadar güvenilir reçeteler değil. Tüketici daha seçici, daha bilinçli ve daha talepkâr. Sadece ürüne değil, aldığı değere, deneyime, hikâyeye ve markayla kurduğu bağa bakıyor.</p>
<p>Nick Blunden, tam da bu noktada moda dünyasında yaratıcılığın ve marka yaratma süreçlerinin her zamankinden daha erişilebilir hale geldiğine dikkat çekiyor. Yeni tasarımcılar, bağımsız markalar ve yaratıcı sesler küresel ölçekte daha hızlı görünür olabiliyor. Ancak perakende altyapısı aynı hızda değişmiyor. Dünyanın birçok büyük şehrinde tüketiciler hâlâ benzer mağazalar, benzer markalar ve birbirine yakın ürün seçkileriyle karşılaşıyor.</p>
<p>Blunden’e göre bu durum, özellikle lüks perakendeyi değişime en açık alanlardan biri haline getiriyor: <em>“Lüks mağazalar yalnızca satış noktaları olmaktan çıkıp kendi başlarına birer destinasyona dönüşmek zorunda. Mağazaların, tüketicilere eğitim, uzmanlık ve en önemlisi deneyim sunmaları gerekiyor.”</em></p>
<p><strong>GELECEĞE DAİR </strong><strong>GÜÇLÜ BİR KIRILMA</strong></p>
<p>Bu sözler, lüksün geleceğine dair güçlü bir kırılmayı anlatıyor. Çünkü yüksek fiyat artık tek başına arzu yaratmaya yetmiyor. Arzu; yaratıcılık, zanaatkârlık, kalite, hikâye, hizmet ve aidiyet duygusuyla yeniden kuruluyor. BoF raporunda da vurgulandığı gibi, lüks markalar 2026’da fiyat artışına dayalı büyümeden uzaklaşarak yeniden özgünlük, kalite ve müşteri deneyimine dönmek zorunda kalacak.</p>
<p>Sektördeki bir diğer büyük kırılma ise yapay zekâ. Rapora göre yapay zekâ artık moda şirketleri için yalnızca bir rekabet avantajı değil, iş yapmanın temel koşullarından biri haline geliyor. Tüketiciler ürün aramak, karşılaştırmak, stil önerisi almak ve kişiselleştirilmiş seçimler yapmak için yapay zekâ araçlarını giderek daha fazla kullanıyor. Bu da markalar için yeni bir görünürlük alanı yaratıyor: Google’da bulunmak kadar, yapay zekânın verdiği cevaplarda yer almak da önem kazanıyor.</p>
<p><strong>VERİ, HİKÂYE VE DEĞER ÖNERİSİ </strong><strong>YENİDEN KURGULANMALI</strong></p>
<p>Bu tablo perakende için çok kritik. Yakın gelecekte müşteri bir markanın web sitesine girmeden, reklamını görmeden ya da mağazasına uğramadan satın alma kararına yaklaşabilecek. Yapay zekâ ajanları fiyatları takip edebilecek, ürünleri karşılaştırabilecek ve hatta tüketici adına alışverişi tamamlayabilecek. Böyle bir dünyada markaların yalnızca iyi ürün üretmesi değil, verisini, hikâyesini ve değer önerisini de yeni dijital ekosisteme uygun biçimde kurgulaması gerekecek.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;">CEM BOYNER: </span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;">“BİZ BEYAZ BİR KAĞITLA YOLA ÇIKTIK”</span></p>
<p>Boyner Grup Yönetim Kurulu Başkanı <strong>Cem Boyner</strong>’e göre perakendede güç dengesi köklü biçimde değişiyor. Müşteri artık yalnızca ürün satın almıyor; anlamlı deneyimler, keşif duygusu ve aidiyet arıyor. Bu nedenle markalar için eski sadakat anlayışı da dönüşüyor. Müşteri sadakatinden çok, markaların müşteriye karşı duyduğu sorumluluk öne çıkıyor.</p>
<p>Cem Boyner bu değişimi şu sözlerle özetliyor: <em>“Artık güç müşteriye hizmet eden küratörlerin elinde olacak. Çünkü bugün gücü elinde tutan müşteri. Bize gelecek sezonun nasıl olması gerektiğini müşteri söyleyecek ve biz onların ne kadar yeniliğe hazır olduklarını dinleyeceğiz.”</em> Communité’nin çıkış noktasını da bu anlayış oluşturuyor. Cem Boyner’e göre yeni bir perakende modeli kurmanın yolu mevcut sistemi makyajlamak değil, işe sıfırdan bakmak: <em>“Yeni bir şey yapmanın yolu mevcut sistemi iyileştirmek değil, temiz bir sayfayla başlamaktır. Biz de beyaz bir kağıtla yola çıktık.”</em></p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/luks-artik-vitrinde-degil-deneyimde-80457</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/4/5/7/1280x720/luks-artik-vitrinde-degil-deneyimde-1780578778.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ The Business of Fashion Başkanı Nick Blunden’in İstanbul’da verdiği mesaj, perakendenin geleceğini tek cümlede özetliyor: Lüks artık yalnızca satın alma değil, hatırlanacak bir deneyim tasarlama işi… BoF ve McKinsey’nin 2026 raporu da bu dönüşümü doğruluyor; yapay zekâdan değişen tüketici beklentilerine kadar moda sektörü eski ezberlerini geride bırakmak zorunda. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
