<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/hayatin-tamami-benim-icin-ilham-kaynagi-87740</guid>
            <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Hayatın tamamı benim için ilham kaynağı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Sohbetimize biraz başa sararak başlamak isterim. Bir kumaşa, forma ya da renge baktığınızda “Benim dilim bu olmalı” dediğiniz ilk kırılma anı neydi? Moda dünyasıyla ilk gerçek tanışmanızı nasıl hatırlıyorsunuz?</strong></p>
<p>Beş yaşlarından itibaren annemin moda evinin içerisinde büyüdüm. Hem annem hem ailemin diğer fertleri ile dostlarımız gibi güzel giyinmeye önem veren, bakımlı, özenli ve çok estetik kadınların arasında olmak, moda ile ilk gerçek temasımı oluşturdu. O günlerden hatırladığım en önemli şey, güzel kumaşların ve elde dikilen özel kıyafetlerin büyülü dünyası. Tek tek, büyük emeklerle hazırlanan kıyafetlerin içerisinde büyümek; kumaşın, işçiliğin ve tasarımın bir araya gelerek yarattığı o özel dünyaya çok küçük yaşta tanıklık etmek, benim tasarım dilimin temellerini oluşturan ilk deneyimlerdi.</p>
<p><strong>Dünden bugüne tasarım anlayışınız değişti mi peki?</strong></p>
<p>İlgi alanlarım ve tasarım anlayışım zaman zaman dönüşümlerden geçti diyebilirim. Beni heyecanlandıran şey, insanın hayatını sarmalayan kıyafetlerle kurduğu ilişki üzerinden şekilleniyor. Bu nedenle benim için ana başlık, her zaman geleceğe dair yeni bir ifade dili, yeni bir bakış açısı geliştirmek ve bunu bu coğrafyadan ilham alarak ama yepyeni ve geleceğe dönük bir perspektifle söylemek oldu.</p>
<p>Bu süreçte değişmeyen bazı yaklaşımlar var: Mimari ve modern formlara sahip olmak, Anadolu coğrafyasının ürettiği malzemeleri kullanmak benim için hiç değişmedi. Ancak ilham aldığım alanlar zaman içerisinde dönüştü. Bir dönem daha spesifik alanlardan beslenirken, bugün yaşamın her alanı benim için bir ilham kaynağı… Tasarım artık yalnızca belirli bir alana bakarak değil, hayatın tamamını gözlemleyerek şekilleniyor.</p>
<p><strong>Akıllı kumaşlar, 3D yazıcılar ve dijital moda denince ilk akla gelen isimlerden birisiniz. Geleceğin modasında teknolojinin yeri sizce nerede duruyor; teknoloji modanın ruhunu soğutuyor olabilir mi? Yoksa tam aksine ona yeni bir boyut mu katıyor?</strong></p>
<p>Yaşamımız artık çok daha fazla teknolojiyle iç içe ve özellikle giyilebilir teknolojiler yaşamın tüm alanlarında çok daha aktif bir rol almaya başlıyor. O yüzden, uzun yıllardır çalıştığımız giyilebilir teknolojiler, farklı önceliklere göre sağlık ya da akıllı veri takibi anlamında çalışabiliyorken, bir yandan da daha pratik ve daha güncel üretim sistemlerine hizmet ediyor.</p>
<p>Ama benim için özünde ve daha genel bir bakış açısıyla teknoloji, modanın ruhunu bugüne taşıyıp demokratikleştiriyor, bir yandan da ona yepyeni oyun alanları açıyor. Unutmamamız gereken en temel şey, her etkinin tam zıddını da büyüttüğü.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aabf04034068-1789653056.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p>Dolayısıyla bir taraftan tamamen teknolojik üretim sistemleri ilerlerken, diğer tarafta da çok daha geleneksel, elde üretilmiş hatta elde dokunmuş kumaşlarla, geleneksel üretim sistemleri farklı bir bakış açısıyla yapılmaya devam ediyor. Bu yüzden her ikisi de aynı anda var ve farklı yönlere doğru büyüyorlar.</p>
<p><strong>Hızlı tüketimin ve sürekli değişen trendlerin hâkim olduğu bir sektörde ‘Arzu Kaprol’ markasını ve başarısını sürdürülebilir kılmanın anahtarı nedir peki? </strong></p>
<p>Modanın özünde popüler kültüre ürün yaratmak var. Ancak benim bakış açım, bu yaşamda var olduğumuz biricik bedenleri saran giysiler üretme prensibi üzerine kurulu. Cildimize neyin değdiği, bunun hangi kaynaktan geldiği, ömrünün ne olduğu ve zaman içinde onu kullanan insana ne hissettirdiği tasarım yaklaşımımın temelini oluşturuyor. Bu nedenle bugün ‘sürdürülebilirlik’ dediğimiz, aslında bu coğrafyanın çok iyi bildiği bazı prensipler, benim için her zaman tasarımın doğal bir parçası oldu. Başarılı bir tasarımın zamana direnebilmesi ve her zaman güncel bir dille konuşabilmesi gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden bu coğrafyanın ürettiği malzemeleri kullanmak, üretim biçimine ve malzemenin kaynağına önem vermek ve beden ile giysi arasında gerçek bir ilişki kurmak benim için sürdürülebilirliğin temel parçalarından biri.</p>
<p><strong>Siz de gardırobunuzda zamansız parçalara yer veriyorsunuz öyleyse...</strong></p>
<p>Gardırobumda zamansız parçalar çokça var. Annemden ve büyük anneannemden kalan kıyafetler, benim ilk defilelerimden, hatta ilk katıldığım yarışmalardan kalan kıyafetler… Bunların hâlâ aktüel olarak kullanılabiliyor olması benim için çok heyecan verici. Kiminin neredeyse bir anı parçası gibi saklanıyor olması, kiminin de gerçekten keyifli ve kendi zamanındaki büyüsüne inanarak giyilmesi, bana heyecan verici bir oyunun parçası gibi geliyor.</p>
<p><strong>Peki, İlkbahar/Yaz koleksiyonundaki sofistike ve doğal çizginin ardından Sonbahar/Kış sezonunda nasıl bir dünyaya adım atıyoruz? </strong></p>
<p>Yepyeni bir dünyaya adım atıyoruz. Koleksiyonun arkasındaki hikâye; gizli kalan ışığın tekrar dünyaya çıkması. Bu gizli kalan ‘ışık’, hem içimizde hem de görünür dünyada aydınlatmayı hayal ettiğimiz pek çok karanlık yanımızla yüzleşmemizi ve onları kabul edebilmeyi getiriyor. O yüzden yaşamı daha büyük bir yürekle kabul ettiğimiz ve kendimizle sarmalandığımız; yumuşak, şefkatli, sofistike ve çok feminen bir koleksiyondan bahsediyoruz.</p>
<p><strong>Hangi renk ve aksesuarların öne çıkacağını düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Deriler, koleksiyonumuzda her zaman önemli bir yere sahip. Bu sezon derilerin el örgülerle birleşme halleri, yüksek zanaat ve işçilik yaklaşımları ve işlemeler dikkat çekici detaylar arasında. Renklerde ise bordo, koyu yeşil ve koyu lacivert var. Kışın karanlığına, kadifeler ve deriler, ışıltılarıyla eşlik ediyor.</p>
<p><strong>Yıllardır kadın siluetine yön veren güçlü dokunuşlarınızdan sonra ilk kez bir erkek koleksiyonu hazırladınız. Erkek gardırobuna adım atma fikri nasıl doğdu?</strong></p>
<p>Dünyada pek çok erkeği üniforma yaklaşımıyla giydirdikten sonra, erkek gardırobuna birkaç parça deri ceketle adım atma fikri bana heyecan verici geldi. Özellikle dostlarımın ve oğullarımın da yönlendirmesiyle, onların bu tasarım bakış açısında kıyafet giyme istekleriyle birlikte, minik bir kapsül erkek deri ceket grubu oluştu.</p>
<p><strong>Tasarım sürecinizde bir farklılık yarattı mı?</strong></p>
<p>Erkek kapsül koleksiyonu hazırlamak, alışık olduğum tasarım sürecinden farklılık yaratmadı. Sadece beden parametreleri ve beden yaklaşımı değişti. Bunu deneyimlemek benim için çok heyecan verici ve keyifli oldu.</p>
<p><strong>Son olarak, kadın ve erkek koleksiyonlarından sonra, henüz dokunmadığınız ama “Bir gün mutlaka yapmalıyım” dediğiniz farklı bir disiplin var mı?</strong></p>
<p>Bir tasarım ve inovasyon bakış açısıyla, her gün yapmayı sevdiğimiz bir meslek olduğunda, bugün aklıma gelmeyen pek çok yeni alan zaman içerisinde görünür oluyor. Bu yüzden şu anda özel sergi alanları ve farklı disiplinlerle işbirlikleri benim yeni heyecanlarımdan bazıları.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aabf06688e71-1789653094.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/hayatin-tamami-benim-icin-ilham-kaynagi-87740</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/4/0/1280x720/hayatin-tamami-benim-icin-ilham-kaynagi-1789653117.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Moda anlayışını yenilikçi formlar ve güçlü bir gelecek vizyonuyla şekillendiren Arzu Kaprol ile 2026 Sonbahar/Kış koleksiyonunun ‘ışık’ saçan hikâyesini, heyecanla beklenen ilk erkek kapsül serisini ve teknolojiyle şekillenen yeni stil kodlarını konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/ikinci-baharin-esiginde-87739</guid>
            <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> İkinci baharın eşiğinde</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Hayat 50’den sonra sakinliyor sanıyorsanız, <em>‘YOUTH’</em> pek de öyle olmadığını söylüyor. <em>‘Pulling’</em>, <em>‘Catastrophe’</em> ve <em>‘Bad Sisters’</em> gibi dizilerde ilişkilerin en dağınık, komik ve kırılgan hallerini anlatan İrlandalı yazar, oyuncu ve yapımcı <strong>Sharon Horgan</strong>’ın yaratıp başrolünü üstlendiği sekiz bölümlük dizi, yeni boşanmış edebiyat ajanı Alex’in hayatına odaklanıyor.</p>
<p>Dışarıdan bakıldığında her şey sakin, güzel, neredeyse kusursuzdu. Dizinin ana karakteri Alex’in hayatıysa hiç öyle değil. Başarılı bir edebiyat ajanı olan Alex boşanmış, oğlu üniversiteli olmuş ve teoride sonunda özgürlüğünün tadını çıkarması gerekiyor. Oysa oğlu Ruairí duygusal olarak savrulup okulu bırakıyor; eski kocası genç sevgilisiyle Kanada’ya taşınmaya hazırlanıyor. Diyabetik annesiyle demans yaşayan babasının da giderek daha fazla ilgiye ihtiyacı var. Alex bütün bunların ortasında daha iddialı bir kariyerin peşinden giderken boşanma sonrası bekârlıkla, değişen bedeniyle ve menopozla yüzleşiyor.</p>
<p>Dizinin başında şu cümleyi duyuyoruz: <em>“Hiçbir on yıl, 50 ile 60 yaş arasındaki dönemden daha hızlı geçmez. Zamanınızın her saniyesini değerlendirmek zorundasınız.”</em> Alex’in telaşı biraz da buradan geliyor. Herkes ondan bir şey isterken o, kendi hayatından ne istediğini yeniden sorguluyor. Bir yandan da aralarındaki ilişki ciddi bir boyuta dönüşmeyen Patrick’e kapılıyor.</p>
<p>Horgan’ın deneyimlerinden de beslenen <em>‘YOUTH’</em>, orta yaşı hüzünlü bir eşikten çok arzunun, utancın, özgürlüğün ve komik anların iç içe geçtiği yeni bir dönem olarak görüyor. Dizi 21 Eylül’de HBO Max’te.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>SHARON HORGAN (ALEX)</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Şimdi ya da hiç</strong></span></p>
<p><strong><em> </em></strong><strong>Karakteriniz Alex’i anlatabilir misiniz? Onunla ilk tanıştığımızda hayatının nasıl bir döneminde?</strong></p>
<p>Hayatında bir dönüm noktasında. Cinsel bir insan olarak önünde belli bir süre kaldığına ve sonra bunun biteceğine kendini inandırmış durumda. Bu yüzden biriyle şimdi, çok geç olmadan tanışması gerektiğini düşünüyor. Tam bunu kafasına koyduğu sırada oğlu üniversiteyi bırakıyor ve zor bir dönem geçirmeye başlıyor. Anne babası da yaşlılığın getirdiği sorunlarla uğraşıyor. Alex kendi mutluluğunun peşinden gitmeye çalışırken herkesin ona ihtiyacı var.</p>
<p>Biraz “sandviç kuşak” meselesi aslında. Çocuklarınızın evden ayrılmış, sizin de özgürlük kazanmış olmanız gerekiyor ama gitmemiş oluyorlar. Bir yandan da yaşlanan anne babanızla ilgileniyorsunuz. Alex bana da benziyor. Bir kadın olarak hayatın bu dönemine dair söyleyecek çok şeyim olduğunu hissediyordum. Bu fikri beş yıldan uzun süre önce düşünmeye başladım. Şimdi yapmak ayrıca ilginç çünkü çok daha fazla perspektifim var.</p>
<p><strong>Sizin için “orta yaş” ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>İnsanlar orta yaşı genellikle bir krizle ilişkilendiriyor ve bir açıdan gerçekten de öyle. Geçen zamanın ve önünüzde ne kadar zaman kaldığının çok farkında oluyorsunuz. Saatin işlediğini hissediyorsunuz. Ama bunun özgürleştirici bir tarafı da var. “Ya şimdi ya hiç” diye düşünmeye başlıyorsunuz. Ben artık orta yaşı hayatta ikinci bir şans, bir tür ikinci bahar gibi görüyorum. Zor olabilir ama beraberinde çok fazla mutluluk ve yeni imkân da getiriyor.</p>
<p><strong>Projede hem yazar hem yapımcı hem de oyuncusunuz. Hikâyenin duygusal dürüstlüğünü nasıl koruyorsunuz?</strong></p>
<p>Dizide çalışan herkes tonun ne olması gerektiğini anlıyor. Her şeyin gerçek hissettirmesi gerekiyor. Bir sahne ne kadar absürt ya da komik olursa olsun, altında gerçek duygular ve insanlar olduğu sürece sınırları istediğiniz kadar zorlayabilirsiniz. Yazımdan oyunculuğa, kurgudan müziğe bütün süreçte aynı şeyi gözetiyorum: Her şey dürüst bir yerden geliyor gibi hissettirmeli.</p>
<p><strong>Dizilerinizde ilişkiler, ayrılık ve insanın kendini yeniden yaratması sık sık karşımıza çıkıyor. Neden?</strong></p>
<p>Çünkü bir anlamda ben de bunları yaşıyorum. Boşandığınızda kendinizi yeniden yaratıyorsunuz. Küçük bir çocuğun annesiyken başka, ergen bir çocuğun annesiyken başka birisiniz. Çocuklarınız evden ayrıldığında yine değişiyorsunuz. Bence hayat boyunca kendinizi defalarca yeniden kurmak zorunda kalıyorsunuz.</p>
<p><em>‘Pulling’</em>i yazmaya başladığım zamanki kişiden çok farklıyım. O dönemde de İrlanda’dan Birleşik Krallık’a yeni taşınmıştım ve kendimi yeniden yaratmak zorundaydım. Bir insanı bu değişimlerle mücadele ederken izlemek, yazılabilecek en ilginç şeylerden biri. Komedi de çoğu zaman tam orada ortaya çıkıyor. Hayat sürekli yeni malzeme veriyor.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>RUPERT FRIEND (PATRICK)</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Merakın son kullanma tarihi yok</strong></span></p>
<p><strong>Sharon Horgan diziyi ilk anlattığında sizi projeye çeken ne oldu?</strong></p>
<p>Sharon’ın olağanüstü bir yazar olması. Çok komik işler yaparken insan hayatındaki daha derin ve tanıdık meselelerle uğraşabilen az sayıdaki yazardan biri. Zoom’da konuştuğumuzda Alex’in karşısında duran bir tür karşı ağırlık olmamı istediğini söyledi. Alex, hayatının her şeyin çökebileceği ya da büyülü bir şeye dönüşebileceği bir döneminde. Sharon bu iki karakteri birbirlerinin etrafında dönen; yaklaşan, çarpışan, uzaklaşan ve yeniden birbirine dönen iki gezegen gibi tarif etmişti. Benim de diğer gezegen olmamı istedi.</p>
<p><strong>Patrick’i nasıl tarif edersiniz?</strong></p>
<p>Sharon onu “bekâr kalmış bir çocuk-adam” diye tanımlıyor. Orta yaşa gelmiş ama hâlâ 20’lerindeymiş gibi yaşayan bir adam. Sharon’ın onu yargılamaması hoşuma gidiyor. Patrick kadınları kullanan, herkesi aldatan klişe bir çapkın değil. Özünde iyi biri. Sadece aile kurmak, birine bağlanmak ya da hayatın büyük soruları üzerine hiç ciddi biçimde düşünmemiş. Sonra birine karşı gerçek duygular beslediğini fark ediyor. Üstelik bu kişi hayatının çok farklı bir noktasında, kendi ailesi ve geçmişi olan biri. Bir anda karşısına daha önce düşünmediği büyük sorular çıkıyor.</p>
<p><strong>Alex’le ilişkisi dizinin neresinde duruyor?</strong></p>
<p>Geçmişte bir açılıp bir kapanan, gevşek biçimde ilişki diyebileceğimiz bir şeyleri olmuş. Dizi onların yaklaşmalarını, uzaklaşmalarını, çarpışmalarını ve gerçekten birbirlerine uygun olup olmadıklarını araştırıyor. Patrick’in daha genç bir kız arkadaşı da var ve hikâyenin hoşuma giden taraflarından biri bunun kolay bir klişeye dönüştürülmemesi. Beklediğiniz klişelerin ters yüz edildiği anlar var.</p>
<p><strong>Dizinin adı ‘YOUTH’. Gençlik sizin için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>Benim için gençlik sayılardan daha büyük bir şey. Aaran Murphy’nin karakteri gerçekten genç ama kendi kuşağının çok farklı bir meselesiyle uğraşıyor. Bugün çocukluğunuz ve yaptığınız hatalar internette adeta taşa kazınıyor. Ben internetten önce büyüdüm; benim hatalarım rüzgâra karıştı, çok şükür.</p>
<p>Alex ise başka bir gençliği, belki ikinci bir gençliği keşfediyor. Kötü bir evlilikten çıkmış, çocuğu evden ayrılmaya başlıyor ve önünde yeniden bir dünya açılıyor. O yüzden gençlik belki de potansiyel demek. Bunun belirli bir yaş grubuyla sınırlı olduğunu düşünmüyorum. Benim için gençlik, her sabah o gün ne olabileceği konusunda hâlâ heyecan duyabilmek. İnsan heyecanını ve merakını kaybettiğinde yaşlanıyor.</p>
<p><strong>İzleyicinin diziden sonra ne düşünmesini istersiniz?</strong></p>
<p>Hayat yaşamak için var. Bunun bir son kullanma tarihi yok. Dizi de tam olarak bunu kutluyor.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>AARAN MURPHY (RUAIRÍ)</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Hayatla aynı eşikte</strong></span></p>
<p><strong>Karakteriniz size yakın yaşta. Bu durum role yaklaşımınızı nasıl etkiledi?</strong></p>
<p>Oldukça önemli. Karakterim gibi 18 yaşındayım; neredeyse hayatımızın aynı noktasındayız. Okulu daha haziran ayında bitirdim, bu yüzden kendi deneyimlerimi kullanabilmek güzeldi. Dizide Sharon’ın oğlunu oynuyorum. O da okulu yeni bitirmiş ve hayata atılmaya hevesli ama işler beklediği gibi başlamıyor. Bir anda kendisiyle, duygularıyla ve çevresindeki insanlarla uğraşmak zorunda kalıyor. Benim açımdan da şimdi biraz ne olacağını görme dönemi.</p>
<p><strong>Babanız Cillian Murphy’den oyunculukla ilgili tavsiye alıyor musunuz?</strong></p>
<p>Filmler hakkında sürekli konuşuyoruz. Bana verdiği en temel tavsiye her zaman içgüdülerime güvenmem. Bu, hayatın birçok alanına uygulanabilecek bir tavsiye ama oyunculuk için de kesinlikle geçerli. Çocukken setlere giderdim fakat neler olup bittiğine dair pek fikrim yoktu. Set işini gerçekten öğrenmek için o işin içinde olmanız gerekiyor. Oyunculardan biri olarak sette bulunmak farklı bir deneyim; işin mekaniklerini o zaman çok daha iyi öğreniyorsunuz.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>SHARLENE WHYTE (SAM)</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Yeniden ergen olmuş gibi</strong></span></p>
<p><strong>Bize karakterinizden bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p>Sam Leville, Londra’da çalışan başarılı bir edebiyat ajanı. Bu işi yapan çok az siyah kadın var; dolayısıyla sıra dışı bir konumda ve işinde çok iyi. Sürekli bir sonraki anlaşmanın peşinde. Bir yandan da kocasıyla iniş çıkışlar yaşıyor. Başarılı bir ajansı yürütürken evliliğini ayakta tutmaya çalışıyor. Pek çok çalışan kadının kendini yakın hissedebileceği bir ikilik bu. Yetişkin hayatında sürekli yolunu bulmaya, her şeyi dengelemeye çalışıyorsun.</p>
<p><strong>‘YOUTH’ başlığı sizin için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>Bana “Gençlik gençlere harcanıyor” sözünü düşündürüyor. Biz de başka bir gençlik dönemi yaşıyoruz; sanki yeniden ergen olmuşuz gibi. Çocuklar evden ayrılıyor, sorumluluklar değişiyor, bazıları yeniden bekâr oluyor. Üstelik artık biraz paramız da var. Bugün 50 yaşında olmak, ben çocukken 50 yaşında olmaktan çok farklı. Yirmi, otuz yıl önce belli bir yaştan sonra nasıl görünmeniz ya da davranmanız gerektiğine dair başka bir algı vardı. Şimdi kesinlikle farklı. Belki hâlâ genç sayılabiliriz.</p>
<p><strong>‘YOUTH’u daha çok bir komedi olarak mı düşündünüz, yoksa komik tarafları olan bir karakter incelemesi olarak mı?</strong></p>
<p>Kesinlikle ikincisi. Hatta belki komedi bile değil; sadece gerçek hayat. Gerçek hayat bazen çok komik. Böyle bir hikâyedeki komediyi ortaya çıkarmak için onu gerçek oynamanız gerekiyor. Bunlar gerçek insanlar, gerçek karakterler ve gerçek durumlar. Komik olan çoğu zaman durumun kendisi. Normal hayatta da bazı insanlar, yaşadıkları bütün sıkıntılara rağmen doğal olarak komiktir.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/ikinci-baharin-esiginde-87739</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/3/9/1280x720/ikinci-baharin-esiginde-1789652878.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Sharon Horgan’ın yaratıp başrolünü üstlendiği ‘YOUTH’, 50’li yaşları bir kapanış değil; arzunun, özgürlüğün ve yeniden başlama ihtimalinin birbirine karıştığı yeni bir dönem olarak ele alıyor. Mallorca’daki set ziyaretimizde Horgan, Rupert Friend, Aaran Murphy ve Sharlene Whyte ile aileyi, yaşlanmayı ve hayatın ikinci şanslarını konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/kosunun-yeni-rotasi-kackar-87738</guid>
            <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Koşunun yeni rotası Kaçkar</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Sportive Genel Müdürü <strong>Zeynep Selgur</strong>’un davetiyle Rize’de, Kaçkar Dağları’nda ilk kez Kaçkar by UTMB (Ultra-Trail du Mont-Blanc) adıyla düzenlenen ultra maratonu izledim; hatta 4K koşusuna katıldım. Dört kilometreyi sürüne sürüne bitirdim, o ayrı.</p>
<p>Fransa, İtalya ve İsviçre sınırlarında yer alan Mont Blanc’da her yıl düzenlenen, dünyanın en prestijli ve en popüler patika koşusu serisi UTMB, Kaçkar’ı ilk kez geçen yıl takvimine kattı.</p>
<p>Bu yıl yaklaşık 1700 kişinin 100K, 50K, 20K ve 4K parkurlarında; taşlı, bir yanı uçurum olan daracık patikalarda, yaylalarda ve harika ormanlarda koştuğu yarışta, UTMB 100K kadınlar genel klasmanında ikinci olan <strong>Beyza Güzel</strong> ile tanışma fırsatı bulduk.</p>
<p>Sabahın dördünde yola çıkan başarılı koşucumuzdan, hep gülümseyerek ve kendisiyle dalga geçerek anlattığı 15 saat 18 dakikalık zorlu serüvenini dinledik. Parkur boyunca Rizelilerin büyük sevgisiyle karşılaşan Beyza Güzel, ağustos ayının son haftasında Fransa’nın Chamonix kasabasındaki UTMB World Series finallerinde de yer almıştı.</p>
<p>Kör karanlıkta başlayan koşular sürerken, etkinlik alanındaki müzik ve gürültünün arasında Zeynep Selgur ile dünyada ve Türkiye’de sporu konuştuk.</p>
<p><strong>Sevgili Zeynep Hanım, Kaçkar by UTMB’nin, yani bu ultra maratonun ne olduğunu sizden dinlemek isterim.</strong></p>
<p>Koşu, dünyada yükselen spor trendlerinin başında geliyor ve özellikle pandemi sonrasında önlenemeyen bir ivmeyle büyüyor. Aktif sporun en hızlı büyüyen ve artık en büyük kategorisi koşu. Fakat insanlar uzun süre koştukça bir noktadan sonra alternatif koşu türlerine yöneliyor. İşte “trail” dediğimiz, yüksek irtifada, dağda, tepede yapılan koşu bambaşka bir kategori. Zorlu coğrafyalarda yapılan trail, koşunun ardından dünyada hızla yükselen bir trend.</p>
<p><strong>Bu trend Türkiye’de nasıl?</strong></p>
<p>Türkiye’de yeni yükseliyor. Ama trail için Türkiye’de iki harika coğrafya var. Bunlardan biri Likya Yolu; muazzam ve küresel ölçekte de önemli bir destinasyon. İkincisi ise elbette Karadeniz’deki Kaçkar Dağları. UTMB serisini ultra maratonun Formula 1’i diye tanımlayabiliriz. Dağ ve tepe parkurlarının her yıl bir takvimi oluyor. Spor Bakanlığı da birkaç yıldır Kaçkar’ı bu takvime dahil etmek için uğraşıyordu. Rize yalnızca bir futbol şehri; başka sporların geliştiği bir kent değil. Oysa bu coğrafya trail için çok uygun. Dolayısıyla Spor Bakanlığı çok iyi düşündü ve Kaçkar, 2025’te UTMB takvimine girdi. Bu etap ilk kez Eylül 2025’te, zorlu hava koşulları ve yoğun yağmur altında koşuldu. Bu yıl ikincisi düzenlenen ultra maratonun ana sponsoru spor markası HOKA.</p>
<p><strong>SPORDA ANTALYA AÇIK ARA İKİNCİ</strong></p>
<p>Bu markanın distribütörü olduğumuz için buradayız. HOKA, iki Fransız dağcı <strong>Jean-Luc Diard</strong> ile <strong>Nicolas Mermoud</strong>’nun 2009 yılında geliştirdiği bir marka. Maori dilinde “Yeryüzünün üzerinde uçmak” anlamına gelen HOKA, 2013 yılında Amerikan Deckers Brands tarafından satın alındı. Bu satın alma, her türlü sporda lider olan ABD’de markayı uçurdu. Pandemi döneminde bildiğimiz geleneksel spor markaları kendilerini yenileyemezken HOKA; teknolojisi, sağlam altyapısı ve farklı pazarlama stratejisi sayesinde ABD’den başlayarak dalga dalga dünyaya yayıldı. 2018’den beri de UTMB’nin ana sponsoru.</p>
<p><strong>Demin Rize’de futbolun dışında başka sporların pek gelişmediğini söylediniz. Uzun yıllardır perakendede, 12 yıldır da spor sektöründe olan bir isim olarak sizce Türkiye’nin en sportmen şehri hangisi?</strong></p>
<p>Elbette ticaretten tüketime, vergiden spora her alanda olduğu gibi İstanbul birinci. Şimdi İstanbul’u ayıralım, listeye koymayalım. Bir spor şirketinin yöneticisi olarak şunu görüyorum: İstanbul’dan sonra Antalya açık ara ikinci. Nüfusa oranlarsanız aslında birinci.</p>
<p>Bir kere bu şehirde, Türklere kıyasla çok daha fazla spor yapan 100 binin üzerinde Rus yaşıyor. Bunun yanı sıra Antalya, iklimi nedeniyle muazzam spor otellerine ve alanlarına sahip bir şehir. Uluslararası futbol, yüzme, tenis ve bisiklet kampları gibi çeşitli spor organizasyonları var. Kamp altyapısı sayesinde spor turizminin geliştiği bir şehir. Kuşkusuz buraya gelenlerin üst segment, kaliteli ekipmana ihtiyacı oluyor.</p>
<p>Her kategoride farklı şehirler öne çıkıyor. Mesela Trabzon futbolda iyi, Eskişehir ise bir su sporları ve üniversite şehri. Gençlerin spor bilinci hayli gelişmiş.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aabee7b7c6f9-1789652603.jpg" alt="" width="500" height="749" /></p>
<p>Şehirlerden bağımsız bir trend de görüyoruz. Artık gençler kendi topluluklarını oluşturuyor; ortak ilgi alanları çevresinde bir araya geliyorlar. Elbette onların spor seyahatleri de oluyor.</p>
<p>İnanmazsın, Türkiye’de o kadar çok koşu kulübü var ki… Dediğim gibi, koşu yükselen bir trend.</p>
<p><strong>Peki Türkiye’nin en az sportmen şehrini sorsam?</strong></p>
<p>Büyüklüğüne oranla kuşku yok ki Gaziantep. Gastronomi şehri olabilir, yeme içme kültürü gelişmiş olabilir ama aktif sporda ne yazık ki çok gerilerde. Spor kültürünün gelişmemiş olması bu kadim şehre hiç yakışmıyor. Bizden bağımsız olarak o şehirde spor adına neler satıldığını elimdeki verilerden görebiliyorum.</p>
<p><strong>BASKETBOL OUT TENİS IN</strong></p>
<p><strong>Koşunun yanı sıra dünyada yükselen trendler neler Zeynep Hanım?</strong></p>
<p>Size ilginç bir şey söyleyeceğim. Tenis hem dünyada hem de Türkiye’de yükselen bir trend. Pazarlamanın çok etkin olduğu bir alan. Wimbledon, Roland-Garros ve US Open gibi turnuvalar, ünlü markaların Hollywood yıldızlarıyla çalıştıkları organizasyonlar.</p>
<p>Bizde ilk 50’ye giren <strong>Zeynep Sönmez</strong> gerçeği var. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilk. Gençler için müthiş bir rol model.</p>
<p>İstanbul’da İBB’nin sayıları giderek artan havuzlarının yanı sıra sayısız spor tesisi var. Verilerden şunu biliyoruz: Tesislerde basketbol artık eskisi kadar ilgi görmüyor ama tenis kortlarında muazzam sıralar var. İBB, basketbol sahalarının hepsini kademeli olarak tenis kortlarına dönüştürüyor. Biz de Türkiye Tenis Federasyonu ile ortak çalışmaya başladık.</p>
<p><strong>Eskiden tenis varlıklıların sporu diye bilinirdi. Bu söyledikleriniz beni hayli şaşırttı.</strong></p>
<p>Çok güzel bir noktaya değindin. 2024’te göreve gelen Türkiye Tenis Federasyonu Başkanı <strong>Şafak Müderrisgil</strong> sayesinde tenise ve dolayısıyla bu spora başlayan gençlere kaynak sağlayan ciddi projeler devreye girdi. Federasyon, örneğin İş Bankası ile 10 yıllık bir sponsorluk anlaşması yaptı. Spor alt segmente ve geniş kitlelere ulaştıkça sonuç alıyorsunuz. Uluslararası düzeye gelmemiz ciddi bir emek gerektiriyor. Biz de destek olduk; Güneydoğu Anadolu’ya binlerce raket ve top gitti. Elimde Adıyaman ve Kilis köylerinde tenis oynayan kadınların videoları var, sana göndermek isterim.</p>
<p><strong>Bir de voleybol gerçeğimiz var…</strong></p>
<p>Türkiye’de 11 milyon lisanslı sporcu var ama buna satranç da dahil. Satranç fiziki değil, zihinsel bir aktivite. Onu bir yana koyarsak 9 ila 9,5 milyon lisanslı sporcumuz var. Voleybolda 300 bini erkek, 500 bini kız çocuğu olmak üzere 800 bin lisanslı sporcu olduğunu biliyoruz. Türkiye Kadın Millî Voleybol Takımı daha yeni Avrupa şampiyonu oldu. Gençler Filenin Sultanları’na hayran. Aileler de başarılarından etkilenerek çocuklarını bu spora yazdırıyor. Lisanslı kadın sporcu sayısındaki en büyük artış voleybolda. Bunu uluslararası başarılar tetikliyor.</p>
<p>Bilgi vermek adına söyleyeyim: Kadın voleybolcular daha çok göçmenlerin yoğun olduğu bölgelerde yetişiyor. Bunun nedeni fiziki üstünlükleri. İstanbul’da özellikle Rumeli göçmenlerinin yoğun olarak yaşadığı Bayrampaşa, Maltepe ve Kartal, kelimenin tam anlamıyla birer “yetenek havuzu”. Bursa ve İzmir’den de voleybolcular çıkıyor.</p>
<p><strong>BEZOS LIVERPOOL HİSSEDARI OLURSA</strong></p>
<p><strong>Peki futbol hakkında ne söyleyebilirsiniz?</strong></p>
<p>Şöyle bir gerçek var: Dünyadaki en büyük sermaye hâlâ futbolda. ABD’de NBA yok olmayacak ama büyük bir düşüş yaşıyor. Basketbol artık eskisi gibi Amerikalıların olmazsa olmazı değil.</p>
<p>Elbette basketbol yine büyük bir güç ama yüz binlerce izleyicisi olacak, milyonları harekete geçirebilecek yeni bir şeyin sunulması gerekiyor. Romantik bir seçim olmasa da futbol bu ülkede yükselişte. Arkasında büyük bir sermaye ve yol haritası var. Geçen temmuz ayında FIFA Dünya Kupası maçları sona erdi. Ağustos ayında ise dünyanın üçüncü en zengin kişisi, Amazon’un kurucusu <strong>Jeff Bezos</strong>, İngiliz Liverpool takımından büyük bir hisse satın aldı. Daha yeni başlıyor. Unutmayın, efsane İngiliz futbolcu <strong>David Beckham</strong> da Inter Miami’nin kurucusu ve ortak sahibi.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/kosunun-yeni-rotasi-kackar-87738</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/3/8/1280x720/kosunun-yeni-rotasi-kackar-1789652653.JPG" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Dünyanın en prestijli patika koşusu serilerinden UTMB’nin takvimine giren Kaçkar Dağları, bu yıl ikinci kez sporcuları ağırladı. Sportive Genel Müdürü Zeynep Selgur ile koşudan tenise, voleyboldan futbol ekonomisine dünyada ve Türkiye’de yükselen spor trendlerini konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/mor-cepkenli-sessiz-ciglik-87736</guid>
            <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> ‘Mor Cepken’li sessiz çığlık!</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Pilsiz, giyilebilir kalp pili geliştiren bilim insanı <strong>Canan Dağdeviren</strong>, New York Moda Haftası kapsamında, <em>“What Were You Wearing?”</em> (Ne Giyiyordun?) defilesi için podyuma çıktı.</p>
<p>New York Borsası’nın işlem salonundaki defileyi düzenleyen isim, cinsel şiddete ve tecavüze maruz kalan, giydikleri kıyafetler nedeniyle suçlanan kadınların haklarını korumak için Rise adlı derneği kuran sosyal girişimci ve astronot <strong>Amanda Nguyen</strong>.</p>
<p>2019 yılında Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen Vietnam asıllı Amerikalı Amanda Nguyen, 2013 yılında Harvard Üniversitesi’nde eğitimine devam ederken tecavüze uğramış ve polisin oldukça aşağılayıcı <em>“Ne Giyiyordun?”</em> sorusuna muhatap kalmıştı.</p>
<p>ABD’nin önde gelen üniversitelerinden MIT’de kendi kurduğu Conformable Decoders (Uyumlu Kod Çözücüler) araştırma grubunun liderliğini yapan Doç. Dr. Canan Dağdeviren, kendi Instagram hesabında <strong>“Bir insanın üzerindeki kıyafet asla rıza anlamına gelmez”</strong> diyor.</p>
<p><em>“Podyumda yürürken omuzlarımda sadece bir kıyafeti değil; kadınların yüzyıllara uzanan hafızasını, emeğini, direnişini ve cesaretini taşıdım”</em> diyen Dağdeviren, tasarımcı, küratör, araştırmacı ve MüzeShop’un kurucusu <strong>İkbal Gülin Şenyuva Aktuğ</strong>’un anlamlı gece için tasarladığı çağdaş Mor Cepken’i giydi.</p>
<p>Bilim insanının Instagram hesabından paylaştığı bilgiye göre, Yörük ve Türkmen geleneğinde anneler, kızlarının çeyiz sandığına hiç ihtiyaç duymamaları dileğiyle mor cepken koyarlarmış.</p>
<p>Bir kadın evliliğinde şiddete ya da bir haksızlığa uğrarsa mor cepkenini giyip köy meydanına çıkarmış. Hiç söz etmeden yaşadıklarını görünür kılar, toplum da onun korunmaya ihtiyacı olduğunu anlarmış.</p>
<p>Dağdeviren, çağdaş mor cepkenin yaklaşık üç yüzyıla yayılan kumaşları ve kadın hikâyelerini bir araya getirdiğini söylüyor: <em>“Hatay’dan mor ham ipek, Denizli’den el dokuması pembe ipek peştamal, gümüş klaptan işlemeli 19. yüzyıl başlarına ait Hereke ipeği, antika altın ve gümüş iplikler, ipek şifon, geleneksel iğne ve firkete oyaları, suzani işlemeler ve ben yürürken hareket ederek ses çıkaran antika madalyonlar…”</em></p>
<p>Dağdeviren, göz alıcı kıyafette Aktuğ’un yanı sıra şu isimlerin de emeği olduğunu belirtmeyi ihmal etmiyor: <strong>Fatma Deniz</strong>,<strong> Ayşegül Orhan</strong>,<strong> Emel Duman</strong>,<strong> Azime Yüksel </strong>ve<strong> Güler Boran</strong>.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/mor-cepkenli-sessiz-ciglik-87736</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/3/6/1280x720/mor-cepkenli-sessiz-ciglik-1789652217.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bilim insanı Canan Dağdeviren, cinsel şiddet mağduru kadınların hakları için New York Moda Haftası’nda “Ne Giyiyordun?” defilesine katıldı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/karanlik-tarafima-mercek-tuttu-87730</guid>
            <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Karanlık tarafıma mercek tuttu</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bir bütünü oluşturan parçaların birbirine benzemesi şart mı? Bazen yan yana duran iki farklı dünya, aralarındaki mesafeye rağmen birbirini tamamlayan başka bir bütünlük yaratabilir. Sanat da tam burada, farklı seslerin aynı çatı altında birbirini dönüştürmeden yan yana durabildiği bir alan açıyor.</p>
<p>Bu fikirden yola çıkan ‘<em>KANZEN’</em>, Japoncada ‘tamlık’, ‘bütünlük’ ve ‘eksiksizlik’ anlamlarına gelen adıyla, farklı olanın kendi bütünlüğünü koruyarak bir arada var olabileceği fikrine bakıyor. Chi Art Gallery, <strong>Hayal Köseoğlu, Serap Görünme</strong> ve <strong>Mehmet Sinan Kuran</strong>’ın fotoğraf, resim ve çizim üzerinden şekillenen üç ayrı dünyasını aynı sergide buluşturdu. 10 Ekim tarihine kadar ziyarete açık olan sergide Hayal Köseoğlu, oyuncu kimliği dışında başka bir ifade alanına açılan kapısını aralıyor. Akrilik boya ve tuvalle kurduğu dünyada, kelimelerin ve rollerin dışında kalan duygulara yer açan sanatçı, ‘<em>KANZEN’</em> ile ilk kez bir sergide çalışmalarını izleyiciyle buluşturuyor. Köseoğlu ile tuvalin başında kurduğu dünyayı, resme dönüşünü ve üretme biçimini konuştuk.</p>
<p><strong>Resim sizin hayatınızda oyunculuktan çok daha önce varmış. Çocuklukta başlayan bu ilgi, yıllar içinde nasıl bir ilişkiye dönüştü?</strong></p>
<p>Aslında hepsi aynı anlarda vardı hayatımda. Beş yaşında da çocuk tiyatrosunda oynuyordum. Ama resim yaparken üretiminizle baş başasınız. Bu, oyunculuğun tam zıttı ve insana inanılmaz bir özgürlük veriyor. Geçen senelerde, yaratım sürecimde bunun ihtiyacını hissetmiş olmalıyım ki aç, susuz gibi tekrar resme başladım.</p>
<p><strong>Bahsettiğiniz bu özgürlük, kendinize ait olanı doğrudan ifade edebilmekle mi ilgili?</strong></p>
<p>Dediğim gibi, yaratımda özgürlük çok önemliydi. Özel hayatımda da zor bir süreçten geçiyordum. İçimde sıkışıp kalan, kendime ait duyguların bir çıkış yerine ihtiyacı vardı.</p>
<p><strong>Oyunculuk sizin kendinizden başka birinin dünyasına girmenizi sağlıyor. Resim yaparken ise böyle bir mesafe yok. Tuvalin başında kendi dünyanızla baş başa kalmak nasıl bir deneyim?</strong></p>
<p>Oyunculukta yarattığınız şey üzerinde ister istemez çok fazla denetim var. Bir kere ne kadar kendinizden bir parça olsa bile başkasının hikayesini anlatıyorsunuz. Ama yaptığınız resim sizin hikayeniz, sizin bilincinizin uçuşmaları, hatta çoğu zaman bilinçaltınızın.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aabe9606657b-1789651296.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Çalışmalarınızda Overthinking, Rage, Medusa gibi güçlü çağrışımları olan isimler görüyoruz. Bir resme başlarken önce bir duygu ya da düşünce mi geliyor, yoksa ne anlatmak istediğinizi resim ilerledikçe mi keşfediyorsunuz?</strong></p>
<p>Aslında aklıma direkt görsel olarak geliyor. Ben uzun süredir terapiye giden, özellikle de son yıllardır psikanalitik psikoterapi deneyen bir insan olarak kendi beynimin bilinç akışına güvenmeyi öğrendim.</p>
<p><strong>Resimlerinizde kendi deneyimlerinizden ve duygularınızdan izler var. Tuvale aktardığınız şeylere sonradan baktığınızda, “Ben aslında bunu da taşıyormuşum” dediğiniz oluyor mu?</strong></p>
<p>Evet. Bazen şaşırıyorum. Özellikle resimlere son anda ekleme ihtiyacı duyduğum detaylar şaşırtıyor kimi zaman beni. Biraz düşününce ne anlama geldiklerini anlıyorum ama.</p>
<p><strong>Sergiye dahil edilen eserleri bir araya getirirken nasıl bir ortaklık gördünüz? Bu resimler belirli bir dönemin ürünü mü, yoksa zamana yayılan bir birikim mi?</strong></p>
<p>Hepsinin arasında çok süre var ve hepsi özel hayatımdaki çok farklı dönemlerde yapıldı. Ama benim için hepsinin ortak noktası ruhun bilinçten özgür kalabilmesiyle alakalı.</p>
<p><strong>Şimdi ilk serginizi de açmışken, resmin hayatınızda bundan sonra nasıl bir yer kaplamasını istiyorsunuz? Daha düzenli bir üretim sürecine mi dönüşsün, yoksa oyunculuğun yanında size ait ayrı bir alan olarak mı kalsın?</strong></p>
<p>Açıkçası serginin verdiği neşe bağımlılık yapmış olabilir bende. Sanki sürekli sergim olsa da açılışını yapsam gibi bir his oluştu içimde. Üretimimi hızlandırdı mesela. Bence resmin en güzel yanı herkeste farklı bir şey çağrıştırması. Çünkü subjektif bir şey olduğu için tuvaldeki, her zaman bana ait olarak kalıyor.</p>
<p><strong>İlk serginizle birlikte oyuncu olarak tanıdığımız Hayal Köseoğlu’nun başka bir tarafı da görünür hale geliyor. Sizce bu sergi, sizin daha önce çok göstermediğiniz hangi tarafınızı ortaya çıkarıyor?</strong></p>
<p>Bence oyunculukta da kimi zaman gördüğümüz daha karanlık tarafıma ufak bir mercek tuttu bu sergi. Daha bireysel, varoluşa dair dertlerimi, bakış açımı ilk defa göstermişim gibi hissediyorum. Kelimelerle ifade etmek zor.</p>
<p><strong>Oyunculukta başkalarıyla birlikte bir hikâyenin parçası olmak, resimde ise hikâyenin tamamen size ait olması… Bu iki farklı alanın arasında gidip gelmek, üretme biçiminizi nasıl etkiliyor?</strong></p>
<p>Kreatif kontrol, içten içe her oyuncunun sahip olmak istediği bir şeydir bence. Tabii ki şahane bir his. İnsan akan bir su gibi hissediyor. Ama sanatın her dalının ifade biçminin kendine ait bir büyüsü var bence. Oyunculukta da büyülü olan kollektif bir şey olması zaten. Hep beraber bir hikayeyi anlatmaya baş koymak. Resim ise bambaşka.</p>
<p><strong><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aabe96deb04e-1789651309.jpg" alt="" width="500" height="516" /></strong></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/karanlik-tarafima-mercek-tuttu-87730</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/3/0/1280x720/karanlik-tarafima-mercek-tuttu-1789651332.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Oyuncu olarak tanıdığımız Hayal Köseoğlu, bu kez resimle, bambaşka bir yoldan kendini ifade ediyor. “İçimde sıkışıp kalan, kendime ait duyguların bir çıkış yerine ihtiyacı vardı” diyen sanatçı, resme verdiği aradan sonra, yeniden tuvalin başına geçmesini sağlayan motivasyonu ve ilk sergi heyecanını anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/ahmet-mumtaz-taylan-noksanin-pesinde-87715</guid>
            <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 14:17:00 +03:00</pubDate>
            <title> Ahmet Mümtaz Taylan, ‘Noksan’ın peşinde</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Oyunculuğunun yanı sıra farklı sanat alanlarındaki üretimleriyle de tanınan Ahmet Mümtaz Taylan, bu kez fotoğrafla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. Sanatçının farklı coğrafyalarda çektiği fotoğrafları bir araya getiren ilk kişisel fotoğraf sergisi “Noksan”, 30 Eylül’de LEE Art Project’te açılıyor.</p>
<p>Sisli ovalar, donmuş göller, kentsel yapılar ve terk edilmiş nesnelerden oluşan seçkide insanın kendisi kadrajda yer almıyor. Ancak yokluğu, fotoğraflardaki nesneler ve boşluklar üzerinden hissediliyor. Sergi, tam da bu noktadan hareketle izleyiciyi görünenin ötesine bakmaya ve kadrajda eksik bırakılanı kendi bakışıyla tamamlamaya çağırıyor.</p>
<p>“Noksan”ın çıkış noktası ise eksiklik kavramı. Taylan, “Bir görüntüyü tamamlayan ve ona ruhunu veren şey, çoğu zaman içinde barındırdığı noksanlığın ta kendisidir” sözleriyle fotoğraflarındaki boşluğun yalnızca fiziksel bir yokluk olmadığını anlatıyor. Sanatçıya göre noksanlık, insanın her görüntüde kendi yalnızlığını hatırladığı, buna karşın eksiklikler ve kesintiler üzerinden gerçek bir bağ kurabildiği bir alan.</p>
<p>30 Eylül-30 Ekim 2026 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek serginin satışlarından elde edilen gelirin yüzde 50’si ise kanser tedavisi gören çocukların ihtiyaçlarına destek olmak amacıyla bağışlanacak.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aabcc82c492b-1789643906.png" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/ahmet-mumtaz-taylan-noksanin-pesinde-87715</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/1/5/1280x720/ahmet-mumtaz-taylan-noksanin-pesinde-1789643935.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Kadrajda görünmeyenler, bazen görünenlerden daha fazlasını anlatır. Ahmet Mümtaz Taylan’ın ilk fotoğraf sergisi ‘Noksan’, boşlukların, yokluğun ve yarım kalmışlığın fotoğrafın içindeki izlerini takip ediyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
