<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/birlikte-iyilesebilmek-mumkun-78918</guid>
            <pubDate>Thu, 14 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Birlikte iyileşebilmek mümkün</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>“Ruhu Geride Kalanlar” çok güçlü bir ifade. Bu ismi ilk duyduğumuzda neyin fark edilmesini istediniz?</strong></p>
<p>Bizden önceki nesillerin karşılaşmadığı, müthiş bir iletişim trafiğinin, bilgi kirliliğinin olduğu; sürekli bir şeylere yetişmek zorunda kaldığımızı hissettiğimiz bir hayat yaşıyoruz. Telaşlıyız, endişeliyiz, stresliyiz, aceleciyiz… Modern hayatın temposu, bazen bizi bizden daha hızlı hareket ettiriyor. Yapmak zorunda olduklarımızı yapıyor ve ruhumuzu hep geride unutuyoruz. Öncelikle bunun fark edilmesini isterim. Fakat kitapta bunun başka bir anlamı daha var: Bazen yaşadıklarımızı aşamamak, kendimizi ya da birilerini affedememek de ruhumuzu geride bırakıyor.</p>
<p><strong>Roman, bir abla–kardeş günlüğü etrafında şekilleniyor. Sizce aile içinde en çok hangi duygular görünmez kalıyor?</strong></p>
<p>Bazen en yakından tanıdığımızı sandığımız kişileri bile aslında gerçekten tanımadığımızı düşünüyorum. Ruhunda neler olduğunu bilecek kadar iyi dinlemiyoruz kimseyi. Kendi düşündüklerimizle, karar verdiklerimizle etiketliyoruz en yakınlarımızı bile. Bizim düşündüğümüz gibi, istediğimiz gibi olmalarını bekliyoruz. Bence ailelerde de en çok görmezden gelinen bu: kişinin aslında gerçekten kim olduğu, ne istediği… Kişinin kendine bile gösteremediği gerçekliği.</p>
<p><strong>Seniha karakteri üzerinden bulimia gibi zor bir meseleye dokunuyorsunuz. Bu hikâyeyi anlatırken sizi en çok zorlayan şey neydi?</strong></p>
<p>Benim için en zoru ve bir yandan da en kolayı bulimia’nın tüm nedenlerinin ve zorluklarının farkında olmaktı. Her ne kadar geride bırakmış olsam da benzer bir süreci geçirmiş olmamın kendi içimde kabulüydü bunları yazmak.</p>
<p><strong>Defne’nin adliye ile hastane arasında gidip gelen telaşı, modern hayatın hızını da hatırlatıyor. Bugünün insanı sizce neden kendi duygularına yetişemiyor?</strong></p>
<p>Her geçen gün artan bir şekilde hayatın akışı o kadar yoğun ki ister istemez sevdiklerimizi, beğendiklerimizi, öncelik saydıklarımızı, hayallerimizi, inançlarımızı her birlikte taşıyamıyoruz. Sorumluluklarımız, bireyselin ötesinde dünyanın halinden kaynaklanan yüklerimiz çok fazla. Bu sorumluluklar ve yükler altında kalıyoruz. Çoğu zaman duygularımızı yeterince yaşayacak zaman bulamıyoruz. Sürekli üzülecek yeni bir haberle, gülünecek yeni bir video ile, ilginç bir yeni bilgiyle, sarsıcı bir gerçeklikle karşılaşıyoruz. Ne hissettiğimizi fark edebilmek ve bunu kabullenebilmek, yaşadığımız dönemin lükslerinden biri bence.</p>
<p><strong>Romanda geçen <em>“</em>Kendi hikâyemizi bilirsek, kendimizi de severiz” cümlesi çok çarpıcı. Bu cümle sizin hayatınızda nasıl bir yerden doğdu?</strong></p>
<p>Herkesin olduğu gibi benim de bir hikayem var. Doğduğum aile, kişisel gelişimim, arkadaşlarım, eğitim ve kariyer yolculuğum, kendi kurduğum aile, tercihlerim, zorunluluklarım… Hepsi beni ben yapan şeyler. Fakat kendi hikayemle ilgili yıllarca farkında olmadığım birçok şeyi 40 yaşıma doğru fark etmeye başladım. Duygularımı, düşüncelerimi, neyi neden yaptığımı anlamaya başlayınca açıkçası kendimi sevmeyi de öğrendim. Bu bence hem yaş almakla hem de bazı zorluklarla karşılaşmakla ortaya çıkan bir şey.</p>
<p><strong>Uzun yıllar iletişim, akademi ve kurumsal dünyada çalıştınız. Edebiyata geçiş, sizin için bir kaçış mıydı yoksa yüzleşme mi?</strong></p>
<p>Kesinlikle bir kaçış değildi ama pek çok yüzleşmeye vesile oldu. Günün birinde bir kitap yazacağımı tahmin ediyordum ama bunun eğitimini aldığım, yıllarca deneyim elde ettiğim iletişim alanında olmasını bekliyordum. Bir arkadaşımın tavsiyesi ile haftada bir saatimi bu konuya ayırmaya karar verdim. Yazacak bir konu/ilham olmasa bile bilgisayarın başına oturacak ve aklımı, kalbimi sadece ona verecektim. Plan buydu ama hiç beklemediğim bir şey oldu. Cümleler zihnimden su gibi akmaya başladı. Yıllarca başkaları için nice yazı kaleme aldıktan sonra kendim için yazmak bana çok iyi geldi. Her hafta o bir saati iple çekmeye başladım. Tabii sonra süresi arttı ve yazdıkça yazdım. Ve ortaya çıkan kesinlikle sektörel bir kitap değildi. Bunu gerçekten planlamamıştım.</p>
<p><strong>Kitap bir iyileşme yolculuğu anlatıyor. Sizce iyileşme, konuşmakla mı başlıyor, susmakla mı?</strong></p>
<p>Bazen susmak daha çok yaralanmayı, hastalanmayı önlese de bence iyileşmek konuşmakla başlıyor. Utanmadan, sıkılmadan konuştukça daha çok kabulleniyor insan. Kabullendikçe daha iyi hissediyor. Susmaksa bence daha çok reddetmeyi, ötelemeyi simgeliyor.</p>
<p><strong>Bu romanı okuyan bir kardeş, bir ebeveyn ya da bir eş sizce kendisiyle ilgili neyi fark edebilir?</strong></p>
<p>Pek çok şey fark edebilir ama ben en çok şunu fark etmesini isterim: Hayatta en yakın olduğu kişinin bile bilmediği zorlukları olduğunu fark etmeli insan. Daha gerçek gözlerle, daha çok anlamaya çalışarak bakmalı…  Bazen en yakınlarının yaşadıklarına bile gözlerini nasıl sımsıkı yumabildiğini fark etmeli. Bazen en yakınlarına nasıl zarar verebileceğini, karşısındakinin sandığından savunmasız olabileceğini fark etmeli.  Ve ailenin çok kıymetli olduğunu... Yeterince duyarlı olursak, birlikte iyileşmek mümkün.</p>
<p><strong>İlk romanınızı yayımlamak nasıl bir duyguydu? “Artık yazarım” dediğiniz bir an oldu mu?</strong></p>
<p>İçimden geldiği gibi keyifle yazdım, özenli bir şekilde de sunmaya çalıştım ama sanırım “yazarım” demek kolay değil. Bunu biraz da okuyucu yorumları ortaya koyacak. Şimdiye kadar çok güzel yorumlar geldi. Bu beni yeniden yazmaya teşvik ediyor. Belki bir kitap yolculuğuna daha çıkarsam, o zaman “artık yazarım” demek mümkün olabilir…</p>
<p><strong>Bu kitap bittiğinde okurun kalbinde ne kalmasını istersiniz?  </strong></p>
<p>“Ruhuna sımsıkı sarılma” hissini bir kez yaşamalarını isterim. Kendileri ile ilgili görmezden geldikleri en azından bir tane gerçeği bu kitapla birlikte fark edip kabullenebilirlerse ne mutlu bana.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69fdba994a83c-1778236057.jpg" alt="" width="500" height="777" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/birlikte-iyilesebilmek-mumkun-78918</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/8/1280x720/birlikte-iyilesebilmek-mumkun-1778236130.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Deniz Saydam’ın ilk romanı ‘Ruhu Geride Kalanlar’, en yakınlarımızın bile fark etmediğimiz dünyalarını gözler önüne seriyor. Yazarla kitap yolculuğunu konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
