<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/hafifleme-zamani-86373</guid>
            <pubDate>Mon, 31 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Hafifleme zamanı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Ağustosu kentte geçirmek, erkek gardırobunun en zorlu sınavlarından biri. Asfaltın sıcağı, yükselen nem, klimalı ofisler ve gün batımından sonra başlayan sosyal hayat... Bir yandan hafif giyinmek, diğer yandan plaja gidiyormuş gibi görünmeden özenli bir görünümü korumak gerekiyor. 2026 yazının genel ruhu tam da bu ihtiyaca cevap veriyor: Hafif kumaşlar, rahat silüetler, açık renkler ve çabasız kombinler.</p>
<p>Yaz stili artık katı kurallarla şekillenmiyor. Takım elbisenin yerini rahat terzilik, klasik gömleğin yerini ince trikolar, ağır deri ayakkabıların yerini loafer ve sandaletler alıyor. Mesele az giyinmek değil, sıcak havaya uygun parçaları seçmek. Ağustos gardırobunun anahtar kelimesi: hafiflik.</p>
<p><strong>KETENİN YENİ ROTASI</strong></p>
<p>Keteni yalnızca Bodrum ya da Riviera tatillerine saklamanın zamanı geçti. Beyaz ve açık mavi keten gömlekler yazın klasikleri arasında; 2026’da keten pantolonlar, gömlek ceketler ve rahat kesimli ceketler de günlük gardıropta daha fazla yer buluyor. Baştan aşağı tatil görünümünden kaçınmak için keten gömleği rahat kesimli bir pantolonla, keten pantolonu ise ince triko poloyla tamamlayın. Kumaşın hafifçe kırışması da cazibesinin bir parçası.</p>
<p><strong><em>Kombin önerisi:</em> </strong>Beyaz keten gömlek, taş rengi rahat pantolon, kahverengi süet loafer ve güneş gözlüğü.</p>
<p><strong>TRİKODA YAZ MODU</strong></p>
<p>Sıcak bir günde triko giymek ilk bakışta mantıksız gelebilir. Ancak ince pamuk, merserize ya da hafif örgüler söz konusu olduğunda durum değişiyor. Kısa kollu trikolar ve polo yakalar, yaz gardırobunun en rafine parçaları arasında. İyi bir örme polo, klasik tişört kadar kolay giyiliyor ama daha özenli görünüyor. Krem, çikolata kahvesi, lacivert, açık mavi ve adaçayı tonları sade bir pantolona karakter katıyor.</p>
<p><strong><em>Kombin önerisi:</em> </strong>Krem kısa kollu triko polo, koyu kahverengi pantolon, deri loafer ve minimal deri el çantası.</p>
<p><strong>BERMUDA MESAİYE HAZIR</strong></p>
<p>Doğru model seçildiğinde şort artık yalnızca hafta sonu ve plaj için değil, sıcak günler için de güçlü bir seçenek. Spor modeller yerine temiz kesimli, dizin biraz üzerinde biten bermudalar öne çıkıyor. Keten, pamuk ve hafif terzilik kumaşlarından hazırlanan modeller, bir gömlek ya da poloyla birleştiğinde daha rafine bir karakter kazanıyor.</p>
<p><strong><em>Kombin önerisi:</em> </strong>Bej bermuda şort, açık mavi çizgili gömlek, kahverengi deri sandalet ve kanvas tote çanta.</p>
<p><strong>RAHAT TERZİLİK</strong></p>
<p>Ağustos ayında ceket giymek cesurca gelebilir; ancak astarsız ya da yarım astarlı blazer’lar, keten ve ince yün karışımları ile yumuşak omuzlu modeller konforlu bir alternatif sunuyor. Ceketin altına mutlaka gömlek giymek de gerekmiyor; kaliteli bir beyaz tişört veya ince örgü polo yeterli. Pantolonlarda ise dar kesimler yerine hava dolaşımına izin veren düz ve geniş paçalar daha güncel görünüyor.</p>
<p><strong><em>Kombin önerisi:</em> </strong>Kum rengi astarsız blazer, beyaz tişört, aynı tonlarda geniş pantolon, süet loafer ve ince çerçeveli güneş gözlüğü.</p>
<p><strong>ADIMLARDA İNCE SEÇİM</strong></p>
<p>Ağustos stilinde süet ve deri loafer’lar, minimalist sneaker’lar, espadriller ve rafine deri sandaletler öne çıkıyor. Plaj terliği ile günlük sandalet arasındaki çizgiyi korumak önemli. Temiz hatlı, kaliteli deriden modeller keten pantolonlarla sofistike görünebilir. Daha klasik kalmak isteyenler içinse süet loafer risksiz bir yaz favorisi.</p>
<p><strong><em>Kombin önerisi:</em> </strong>Lacivert polo, ekru pantolon, taba deri sandalet ve kahverengi güneş gözlüğü.</p>
<p><strong>SON DOKUNUŞLAR</strong></p>
<p>Ağustos sıcağında aksesuarda da hafif davranmak gerekiyor. Karakterli bir güneş gözlüğü, ince bir saat, deri el çantası ya da birkaç sade takı çoğu zaman yeterli. Hepsini aynı anda kullanmak yerine görünümün karakterini belirleyecek bir veya iki parçaya odaklanmak daha modern duruyor. Çünkü 2026 yazında erkek stilinin meselesi gösteriş değil, kolaylık. Nefes alan kumaşlar, bedene yapışmayan kesimler, doğal renkler ve birkaç iyi aksesuarla sıcakla savaşmak yerine onunla anlaşmak mümkün. Gardırop hafifledikçe stil de kendiliğinden rahatlıyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/hafifleme-zamani-86373</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/7/3/1280x720/hafifleme-zamani-1787900545.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Sıcaklarda şıklığı korumanın yolu; nefes alan kumaşlar, rahat kesimler ve doğru aksesuarlardan geçiyor. 2026 yazının erkek modası, gösterişten uzak ama karakterli bir gardırop öneriyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/istanbulun-damak-tadiyla-diyalog-86371</guid>
            <pubDate>Mon, 31 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> İstanbul’un damak tadıyla diyalog</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>İstanbul’un Anadolu yakasının gastronomi ve sosyal yaşam haritasına yeni bir soluk eklendi. Suadiye’de açılan Manzé İstanbul; rafine mutfağını samimi bir buluşma kültürü, hi-fi analog müzik seçkisi ve dinamik bar konseptiyle harmanlıyor. Öğlenin dinginliğinden akşamın ritmine uzanan bu akışın arkasında ise güçlü bir mutfak vizyonu var. Şef <strong>İbrahim Tunç</strong>’un geçmiş referanslardan beslenip bugünün mutfağını kurguladığı menü, coğrafyanın lezzet kültürünü korurken yenilikçi arayışlardan da geri durmuyor.</p>
<p><strong>Manzé’nin mutfak kimliğini kurgularken çıkış noktanız ne oldu?</strong></p>
<p>Benim için başlangıç noktası yıllar içerisinde edindiğim tecrübeyi kendi coğrafyam ve kendi mutfak anlayışımla birleştirmekti. Green Star ve Bib Gourmand deneyimi bana iyi bir restoranın ürün seçimi, sürdürülebilirlik, mutfak disiplini ve misafir deneyiminin bütünüyle değerlendirildiğini bir kez daha gösterdi. Manzé’de ise daha kişisel bir dil kurmak istedim. Türkiye’nin çok güçlü bir gastronomi kültürü var ve benim amacım bunu olduğu gibi tekrar etmek değil; bildiğimiz ürünlere ve tatlara başka bir açıdan bakmak.</p>
<p><strong>Mekânın ruhunu en iyi özetleyen imza tabak hangisi?</strong></p>
<p>Manzé’nin ruhunu tek bir tabaktan ziyade, ürünlere yaklaşımımızın özetlediğini düşünüyorum. Ama özellikle kuzu, sürk, enginar ve tahin gibi Anadolu ürünlerini modern tekniklerle yeniden yorumladığımız tabaklar benim için çok önemli. Çünkü Manzé’nin yapmak istediği şey tam olarak bu: Ürünü ve ait olduğu coğrafyayı kaybetmeden ona yeni bir ifade biçimi kazandırmak.</p>
<p><strong>Her ürünün karakteri var</strong></p>
<p><strong>Kırklareli kıvırcık kuzusundan Hatay sürk peynirine, Ege enginarından Konya tahinine uzanan güçlü yöresel karakterleri bir araya getirirken baskın lezzetlerin birbirini gölgelemesini nasıl engelliyorsunuz?</strong></p>
<p>Burada en önemli konu ürünü tanımak ve ona gereğinden fazla müdahale etmemek. Her ürünün kendi karakteri var. Sürk zaten aromatik ve güçlü bir ürün; tahinin yağlılığı ve yoğunluğu farklı bir karakter taşıyor, enginar ise çok daha narin bir ürün. Bunların hepsine aynı şekilde yaklaşamazsınız. Menüyü oluştururken bir denge kuruyoruz. Asidite, yağ, tuz, acılık, umami ve dokular üzerinden ilerliyoruz. Güçlü bir ürünü başka güçlü ürünlerle üst üste koymak yerine, onun karakterini ortaya çıkaracak daha sade eşleşmeler arıyoruz. Benim için yöresel ürün kullanmak, tabağa mümkün olduğunca çok yöresel malzeme koymak anlamına gelmiyor. Bazen tek bir ürünün gerçekten iyi anlaşılması, tabağın en önemli şeyi olabiliyor.</p>
<p><strong>Peki İstanbul’un damak tadı ile kendi mutfak vizyonunuz arasında bir uzlaşı arıyor musunuz?</strong></p>
<p>Kesinlikle. Ama bunu bir uzlaşıdan çok, bir diyalog olarak görüyorum. İstanbul çok farklı kültürlerin, göçlerin ve mutfakların bir araya geldiği bir şehir. Dolayısıyla İstanbul’un damak tadını tek bir kalıba sokmak zaten mümkün değil. Ben kendi geçmişimi ve mutfak vizyonumu İstanbul’un bu çok kültürlü yapısıyla bir araya getirmeye çalışıyorum. Gaziantep’ten gelen tarafım, Türkiye’nin farklı bölgelerinden topladığımız ürünler ve İstanbul’un modern, kozmopolit yapısı aynı mutfakta buluşuyor. Önemli olan misafirin tabağa baktığında “Bu yabancı bir mutfak” dememesi. Belki kullandığımız teknik yeni olabilir, sunum farklı olabilir ama tabağın içinde Türkiye’den, İstanbul’dan ve bizim mutfak hafızamızdan bir şey mutlaka olmalı. Sonuçta amacım geçmişten aldığım referanslarla bugünün mutfağını yapmak.</p>
<p><strong>Sürdürülebilirlik yaklaşımları lezzet profiline nasıl bir derinlik katıyor?</strong></p>
<p>Sürdürülebilirlik ürünün tamamına saygı duymakla başlıyor. Örneğin balığın kılçığını sadece bir atık olarak görmüyoruz. Ondan garum, stok veya farklı fermantasyonlar elde ederek üründen daha fazla faydalanabiliyoruz. Sebzelerin kabukları, sapları veya kullanılmayan bölümleri de doğru teknikle değerlendirildiğinde yeni bir lezzet kaynağına dönüşebiliyor. Bunun güzel tarafı şu: Sürdürülebilirlik sadece atığı azaltmıyor, aynı zamanda mutfağa yeni tatlar kazandırıyor. Fermantasyon, kurutma, tütsüleme ve konsantre etme gibi yöntemlerle çok daha kompleks umami ve aromalar elde edebiliyoruz. Dolayısıyla bizim için mesele sadece “daha az atık çıkarmak” değil. Ürünün potansiyelini mümkün olduğunca sonuna kadar kullanmak.</p>
<p><strong>ULAŞILABİLİR ŞIKLIK</strong></p>
<p><strong>MANZÉ İSTANBUL KURUCU ORTAĞI SERKAN TEMEL:</strong></p>
<p><em>“Suadiye’nin güçlü bir mahalle kültürü ve kendine özgü bir sosyal ritmi var”</em> diyen Manzé Kurucu Ortağı <strong>Serkan Temel</strong>, mekânın çıkış noktasını semtin bu dinamiğinin oluşturduğunu söylüyor. Temel, <em>“İnsanların kendi semtlerinde iyi vakit geçirmek, bir araya gelmek ve zamanla müdavimi olacakları adresler keşfetmek istemesi bizim Manzé için kurduğumuz hayalle çok örtüşüyordu”</em> sözleriyle Manzé’nin restoran &amp; bar anlayışını anlatıyor. Manzé’de ‘ulaşılabilir şıklık’ anlayışını benimsediklerini belirten Temel, yüksek standartları mesafeli ya da fazla resmî bir deneyime dönüştürmeden sunabilmek istediklerini söylüyor. Öğle buluşmalarından aperitif saatlerine, akşam yemeğinden geceye uzanan farklı bir ritim kurguladıklarını anlatan Temel; iyi malzeme, özenli servis, güçlü bir bar, iyi müzik ve karakterli bir mekânı insanların kendilerini rahat hissedebilecekleri bir atmosferde buluşturmak hedefinde olduklarını belirtiyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/istanbulun-damak-tadiyla-diyalog-86371</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/7/1/1280x720/istanbulun-damak-tadiyla-diyalog-1787900278.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Michelin Green Star ve Bib Gourmand deneyimli Şef İbrahim Tunç, Suadiye’nin yenisi Manzé İstanbul’da Anadolu’dan esinlenen dinamik menüsünü ve sürdürülebilir mutfak disiplinini lezzetseverlerle buluşturuyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/gecmis-bugun-ve-gelecek-ayni-sahnede-86369</guid>
            <pubDate>Sun, 30 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Geçmiş, bugün ve gelecek aynı sahnede</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p class="isselectedend">Yemyeşil çimenleri geleceğin ultra-lüks vizyonlarına ev sahipliği yaparak geleneksel Concours ile yeni otomobil lansmanı arasındaki sınırları neredeyse ortadan kaldırdı. Burası, üreticilerin dünyaya meydan okuyan yeni başyapıtlarını sergilediği, adeta bir haute couture defilesiydi. Aston Martin’in yalnızca 150 adet üreteceği 850 HP’lik V12 senfonisi Valen ve Gordon Murray’in merkezi sürüş pozisyonlu, 681 HP Cosworth atmosferik motorlu safkan pist canavarı S1 modeli, mühendislik ile sanatın kusursuz dansını sergiledi. Spyker’ın el yapımı ve analog kokpitli C8 Preliator XXV modeli, lüksün sadece ekranlarda olmadığını hatırlatırken; Bugatti’nin Programme Solitaire kapsamındaki tek üretimlik Destrier modeli ve Eccentrica’nın modern mühendislikle harmanlanmış Lamborghini Diablo restomod’u ısmarlama üretimin sınırlarını zorladı. McMurtry Spéirling PURE ve Acura Nexera Concept gibi fütüristik tasarımlar ise otomobilin gelecekteki formlarına dair cesur ipuçları vererek ziyaretçileri büyüledi.</p>
<p class="isselectedend">Haftanın ruhani ve estetik zirvesi çimenlerde şekillenirken, Laguna Seca yarış pistinin ünlü Corkscrew virajında yankılanan egzoz sesleri otomobilin neden önce bir makine, sonra bir kültür olduğunu hatırlatıyordu. Rolex Monterey Motorsports Reunion, bu yıl “Japon Motor Sporlarına Selam” temasıyla yüzlerce tarihi aracı statik bir sergiden çıkarıp yaşayan bir mühendislik tarihine dönüştürdü. 1991 Le Mans zaferini kazanan efsanevi dört rotorlu Mazda 787B ile Toyota’nın modern dayanıklılık harikası TS050 Hybrid’in aynı asfaltı paylaşması, Japon endüstrisinin nostaljiden yeni nesil performansa uzanan evrimini özetliyordu. IROC geleneğinin Jimmie Johnson ve Dario Franchitti gibi şampiyonlarla yeniden canlanması, IMSA GTP sınıfının 45. yıl kutlamaları ve ilk kez düzenlenen JDM sokak kültürü buluşması pisti adeta bir zaman makinesine çevirdi. Toyota’nın çığır açan GR GT ve GR GT3 prototiplerini kamuflajsız olarak pistte sürmesi, Czinger 21C Spyder’ın hibrit V8 çığlıklarıyla birleşince Monterey’in sadece geçmişi yad eden değil, aynı zamanda yarını şekillendiren dinamik bir laboratuvar olduğu ortaya çıkıyordu.</p>
<p class="isselectedend"><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a912ffe003db-1787899902.png" alt="" width="500" height="325" /></p>
<p class="isselectedend">Pebble Beach Concours d’Elegance ise haftanın bütün gösterişini 75. yılının ağırbaşlılığıyla başka bir ölçekte yeniden tanımlayarak zamanın durduğu, benzin kokusunun yerini cilalı ahşap ve deriye bıraktığı devasa bir açık hava müzesine dönüşmüştü. Okyanus esintisi altında Ferrari NART, Vignale tasarımları ve ilk kez çimlere taşınan Japon yarış efsaneleri otomobil tarihinin farklı dönemlerini buluştururken, haftanın en büyük onuru olan ‘Best of Show’ ödülü Harry Yeaggy’nin koleksiyonundaki 1935 Duesenberg SSJ Special Speedster’a layık görüldü. Hollywood efsanesi Clark Gable’ın geçmişte sahip olduğu, sadece iki adet üretilen bu kompresörlü başyapıt, savaş öncesi Amerikan zarafetinin zirvesini temsil ederek Duesenberg markasına sekizinci zaferini getirdi. Etkinliğin bir başka önemli boyutu ise lüksün topluma dokunmasıydı; Pebble Beach, bu yılki bağışlarla birlikte tarihi boyunca topladığı hayır fonlarını 50 milyon doların üzerine taşıyarak bu tutkunun ne kadar büyük bir iyilik amacına hizmet edebildiğini de tüm dünyaya gösterdi.</p>
<p class="isselectedend">Kaliforniya’da tüm otomobil âşıklarının ilgisini toplayan bu etkinlikleri yan yana koyduğumuzda, 2026 Monterey Car Week’in benzersiz olduğu net bir tabloyla ortaya çıkıyor. Açık artırmalar otomobilin ekonomik değerini belirlerken, The Quail geleceğin lüks anlayışını sergiledi, Laguna Seca mekanik özü yeniden çalıştırdı ve Pebble Beach onu sanat ile kültürel miras düzlemine taşıdı. 756 milyon dolarlık açık artırma hacmi bu devasa organizasyonun yalnızca finansal ölçüsüyken; asıl büyük değer, 1935 Duesenberg’in zarafeti, 1964 Shelby’nin yarış mirası, 1991 Mazda’nın Wankel teknolojisi ve Toyota GR GT’nin geleceğe dönük vizyonunun aynı hafta içinde karşı karşıya gelmesiydi. Bu eşsiz Monterey Yarımadası, lüksün, hızın, zarafetin ve insanın makineyle kurduğu o tutkunun dünyadaki en ihtişamlı vitrini olmaya bu yıl da devam ederek otomobil kültürünün hâlâ yaşayan destanını bir kez daha otomotiv tarihine altın harflerle kazıdı.</p>
<p>Fakat hepsinden önemlisi, Pebble Beach’in 17-Mile Drive yolunda antikalardan en modernlere bu otomobillerin gezinmesi ve izleyenleri adeta bir rüyaya taşımasıydı…</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/gecmis-bugun-ve-gelecek-ayni-sahnede-86369</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/6/9/1280x720/gecmis-bugun-ve-gelecek-ayni-sahnede-1787899927.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ The Quail’de geleceğin otomobilleri, Laguna Seca’da yarış tarihinin efsaneleri, Pebble Beach’te otomobil sanatının başyapıtları… 853 ‘klasiğin’ 755,6 milyon dolara el değiştirdiği 2026 Monterey Car Week, otomobil tutkusunun geçmişten geleceğe uzanan en güçlü vitriniydi. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/koylarin-ardindaki-fethiye-86368</guid>
            <pubDate>Sun, 30 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Koyların ardındaki Fethiye…</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu hafta rotamızı Fethiye ve çevresine çeviriyoruz. Dalyan, Kaunos ve İztuzu’nun ardından aynı kıyı coğrafyasının biraz daha doğusuna, Lykia dünyasının batı kapısına geliyoruz. Fethiye bugün yat limanı, plajları ve körfeziyle tanınan canlı bir tatil beldesi; ama modern kentin altında Telmessos’un hafızası yatıyor.</p>
<p>Rota iki gece üç gün planlanırsa rahat gezilir. Zamanı sınırlı olanlar erken varıp geç dönerek iki güne de sıkıştırabilir.</p>
<p><strong>MODERN FETHİYE’NİN </strong><strong>ALTINDAKİ ANTİK KENT</strong></p>
<p>İlk gün Fethiye merkez ve Telmessos’a ayrılmalı. Fethiye Körfezi’nin doğusunda yer alan modern şehir, antik Telmessos’un üzerine kurulmuştur. Bu nedenle burada antik kenti tek bir ören yeri gibi değil, kentin içine dağılmış izler üzerinden okumak gerekir.</p>
<p>Telmessos’un adı İÖ 5. yüzyılda Delos Birliği listelerinde geçer. İÖ 4. yüzyılda Lykia dünyasına katılmış, daha sonra Büyük İskender’in yöneticilerinden biri tarafından, Troia Atı’nı hatırlatan bir hileyle ele geçirilmiştir.</p>
<p>Bugün Telmessos’tan kalan en etkileyici izler kaya mezarlarıdır. Fethiye’nin güneyindeki dik kayalıklara oyulmuş bu mezarlar Helenistik döneme tarihlenir. En ünlüsü, halk arasında Kral Mezarı diye bilinen Amyntas Kaya Mezarı’dır. Tapınak cephesi gibi düzenlenmiş sütunlu görünümüyle, Lykia mezar mimarisinin Fethiye’deki en güçlü simgesidir.</p>
<p>Kent içindeki tiyatro da görülmeli. Erken Roma döneminde yapılan, İS 2. yüzyılda onarım geçiren tiyatronun bugünkü kapasitesi 2.000-2.500 kişi kadardır; özgün kapasitesinin yaklaşık 6.000 kişi olduğu düşünülür. Bu sahne, modern Fethiye’nin antik hafızasını görünür kılar.</p>
<p>Günün sonunda marina ve kordon çevresinde yürüyüş yapılabilir.</p>
<p><strong>KAYAKÖY: SESSİZ EVLERİN </strong><strong>ANLATTIĞI TARİH</strong></p>
<p>İkinci güne Kayaköy ile başlamalı. Hisarönü’nü geçip çamlar arasından ilerleyince yamaçta terk edilmiş taş evler görünür. Eski adı Levissi olan Kayaköy, bir zamanlar büyük bir Rum yerleşimiydi. Yamaca doğru, birbirinin önünü kapatmayacak şekilde dizilmiş 2.000’den fazla ev, bugün kapısız, penceresiz, çatısız ve sessizdir.</p>
<p>Kayaköy’ün hikâyesi yalnız mimari bir hikâye değildir. Kurtuluş Savaşı sonrasında mübadeleyle köyün Rum sakinleri Yunanistan’a gitmiş, Batı Trakya’dan gelen Türkler buraya yerleştirilmiştir. Ancak yamaçlardaki, akarsuyu olmayan taş evlerde yaşamak kolay olmamış; köy zamanla boşalmıştır. Bugün Kayaköy, çok az korunmuş ama yıpranmaya devam eden bir hafıza mekânıdır.</p>
<p>Evlerin yerleşim düzeni de anlamlıdır. Evler tarım arazisine değil, kayalık ve taşlık yamaca kurulmuştur. Bu, üretilecek toprağı koruma anlayışını gösterir.</p>
<p><strong>TURKUAZIN ARDINDAKİ </strong><strong>DOĞAL DENGE</strong></p>
<p>Kayaköy’den sonra rota Ölüdeniz’e uzanır. Ölüdeniz, adının çağrıştırdığı gibi durgun bir lagün görünümündedir. Uzun bir körfezin kuzey ucunda yer alan lagün, neredeyse denizden ayrılmış gibidir.</p>
<p>Ölüdeniz’in turkuaz rengi rastlantı değildir. Beyaz kum, suyun berraklığı ve çevredeki çam ağaçlarının gölgesi bu görüntüyü oluşturur. Durgun görünmesine karşın lagün, kaynak suları ve dip akıntıları sayesinde kendini yeniler. Bu denge, Ölüdeniz’i güzel bir plajın ötesine taşır.</p>
<p>Vakit varsa günün sonunda Gemiler Adası çevresine kısa bir tekne gezisi eklenebilir. Böylece rota Fethiye Körfezi’nin denizden görülen yüzüyle de tamamlanır.</p>
<p><strong>LYKİA İZLERİNİ </strong><strong>SÜRMEYİ UNUTMAYIN</strong></p>
<p>Üçüncü gün, zaman ve ilgiye göre Fethiye çevresindeki Lykia izlerine ayrılabilir. Bu yazının ana omurgası Telmessos, Kayaköy ve Ölüdeniz olsa da, Fethiye çevresi daha geniş bir Lykia coğrafyasının kapısıdır. Tlos, Kadyanda, Letoon, Xanthos ve Patara gibi merkezler bu dünyanın farklı yüzlerini gösterir.</p>
<p>Bu durakların her biri ayrı zaman ister. Bu nedenle kısa bir Fethiye yazısında hepsini tüketmek yerine, Lykia’nın dağ kentleri, kutsal alanları ve limanları için ikinci bir rota düşünmek daha doğru olur. Fethiye, bu geniş dünyanın başlangıç noktası gibi ele alınmalıdır.</p>
<p>Son gün kısa bir merkez yürüyüşü, kaya mezarlarına son bir bakış ve dönüş yoluyla tamamlanabilir.</p>
<p><strong>BU ROTAYI ÖZEL YAPAN NE?</strong></p>
<p>Bu rotayı özel yapan şey, Fethiye’nin tatil beldesi kimliğinin altında çok katmanlı bir tarih taşımasıdır. Telmessos modern şehir içinde yaşamaya devam eder. Amyntas Kaya Mezarı, Lykia mezar mimarisinin gücünü hatırlatır. Kayaköy, yakın tarihin mübadele hafızasını sessiz taş evlerle anlatır. Ölüdeniz ise kıyı güzelliğinin arkasındaki doğal dengeyi gösterir.</p>
<p>Bu rota bize şunu hatırlatır: Lykia’yı anlamak için yalnız antik kentlere bakmak yetmez. Bazen bir kaya mezarı, bazen terk edilmiş bir Rum evi, bazen durgun bir lagünün turkuaz rengi aynı coğrafyanın farklı hafızalarını anlatır.</p>
<p><strong>LEZZETLER</strong></p>
<ul>
<li>Balık ve deniz ürünleri<br />• Ege otları ve zeytinyağlılar<br />• Köy kahvaltısı<br />• Keşkek, gözleme ve yöresel hamur işleri<br />• Narenciye, bal ve yerel reçeller</li>
</ul>
<p><strong>FETHİYE VE ÇEVRESİ</strong></p>
<ul>
<li><strong><em>Telmessos:</em></strong> Modern Fethiye’nin altındaki antik kent<br />• <strong><em>Amyntas Kaya Mezarı:</em></strong> Lykia mezar mimarisinin simgesi<br />• <strong><em>Telmessos Tiyatrosu:</em></strong> Kent içindeki antik sahne<br />• <strong><em>Kayaköy:</em></strong> Mübadele hafızası ve taş evler<br />• <strong><em>Ölüdeniz:</em></strong> Lagün, turkuaz su ve doğal denge<br />• <strong><em>Gemiler Adası:</em></strong> Vakit varsa tekneyle kısa çevre gezisi<br />• <strong><em>Lykia çevresi: </em></strong>Tlos, Kadyanda, Xanthos, Letoon ve Patara için ayrı rota</li>
</ul>
<p><strong>PRATİK BİLGİ</strong></p>
<p><strong>Rota</strong></p>
<ol>
<li><strong><em>gün:</em></strong> Fethiye merkez – Telmessos Tiyatrosu – Amyntas Kaya Mezarı – kordon</li>
<li><strong><em>gün:</em></strong> Kayaköy – Ölüdeniz – Gemiler Adası çevresi</li>
<li><strong><em>gün:</em></strong> Fethiye çevresinde kısa Lykia durakları veya merkezde serbest zaman – dönüş</li>
</ol>
<p><strong>Süre<br /></strong>2 gece 3 gün idealdir. Erken varıp geç dönerek 2 güne de sıkıştırılabilir.</p>
<p><strong>Ne zaman gitmeli?<br /></strong>İlkbahar ve sonbahar en rahat dönemlerdir. Yazın kalabalık ve sıcak nedeniyle sabah erken saatler tercih edilmelidir.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/koylarin-ardindaki-fethiye-86368</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/6/8/1280x720/koylarin-ardindaki-fethiye-1787899699.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Fethiye’yi yalnızca turkuaz koyları ve yaz kalabalığıyla tanımak, bu coğrafyanın asıl hikâyesini kaçırmak demek. Antik Telmessos’un kaya mezarlarından Kayaköy’ün sessiz evlerine, Ölüdeniz’in doğal dengesinden Gemiler Adası’nın kalıntılarına uzanan rota, aynı kıyının yüzyıllar boyunca biriktirdiği farklı hafızaları bir araya getiriyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/isik-zaman-ve-anadolu-86366</guid>
            <pubDate>Sun, 30 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Işık, zaman ve Anadolu</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Anadolu’yu anlatmanın tek bir yolu yok. İstanbul’un kalabalığı, Çanakkale’nin kıyıları, Trabzon’un yamaçları ya da antik kentlerin taşları aynı coğrafyanın parçaları olsa da her biri başka bir ışık, başka bir hayat ve başka bir hafıza taşıyor. <em>‘Güneşin Kıyısı’</em>, beş sanatçının resimlerini bir araya getirirken bu farklılıkların peşinden gidiyor. Serginin meselesi, Anadolu’yu tek bir anlatıya indirgemek yerine, birbirinden uzak görünen coğrafyalar ve yaşamlar arasında resim aracılığıyla kurulabilecek görünmez bağları aramak. 30 Eylül’e kadar Kalyon Kültür’de görülebilecek serginin küratörü ve Kalyon Kültür Sanat Yönetmeni <strong>Aslı Bora</strong> ile serginin çıkış noktasını, ışığın sanatçıların dünyasındaki yerini ve yerellikten kültürel hafızaya uzanan düşünsel hattını konuştuk.</p>
<p><strong>‘Anadolu’nun kültürel hafızası’ sanat dünyasında son dönemde sıkça başvurulan bir kavram. Siz bu sergide bu kavramı romantize etmekten nasıl kaçındınız? </strong></p>
<p>‘Anadolu’nun kültürel hafızası’ çoğu zaman geçmişi idealize eden bir çerçevede ve tekil çağrışımlar üzerinden ele alınıyor. ‘<em>Güneşin Kıyısı’</em>nı kurgularken ise bu kavramı tek bir kültürel temsil üzerinden okumak yerine, farklı sanatçıların birbirinden ayrışan bakış açılarıyla ele almayı tercih ettik. Sanatçıları ortak bir tema etrafında buluştururken, bu farklılıkları ortak bir söylem içinde eritmeye çalışmadık.</p>
<p>Sergi, belirli bir tarih anlatısını doğrulamak ya da Anadolu’ya ilişkin tek bir temsil üretmek yerine, aynı coğrafyaya yönelik farklı yaklaşımları bir araya getiriyor. Bu nedenle gelenek ile çağdaş arasında bir karşıtlık kurmaktan çok, bu iki alanın birbirini besleyebildiği üretim biçimlerine odaklanıyor.</p>
<p><strong>Sergide geçmiş ile bugün arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? </strong></p>
<p><em>‘Güneşin Kıyısı</em>’nda da belirli bir coğrafyanın temsilini aramaktan ziyade sanatın bir mekânla, zamanla ve insani deneyimle kurduğu ilişkiye odaklanıyoruz. Geçmiş, sergide nostaljik bir dönüş alanı yahut bir özlemi çağrıştırmıyor. Aksine bugüne bakışımıza pozitif bir referans veren düşünme zemini olarak yer alıyor. <em>‘Güneşin Kıyısı’</em>, tek bir Anadolu anlatısı sunmak yerine, farklı sanatçıların öznel bakışları aracılığıyla çoğalan bir okuma alanı açmayı amaçlıyor.</p>
<p><strong>Sergide yer alan beş sanatçı birbirinden oldukça farklı resim dillerine sahip. Bu çeşitliliğin ortak bir anlatıya dönüşebileceğine sizi ikna eden temel unsur neydi?</strong></p>
<p>Beş sanatçının aynı anlatı içinde buluşmasını sağlayan unsur, resme ve dünyaya yaklaşırken ortak noktada buluştukları bazı temel meselelerdi. Her biri kendi üslubu ve deneyimi üzerinden ışık, renk ve atmosferle farklı ilişkiler kuruyor. Bu farklılıklar içinde kesişen nokta, ışığı yalnızca görüneni aktaran bir fenomen olmanın ötesinde ele almalarıydı. Sanatçıların eserlerinde ışık, resmin duygusunu, derinliğini ve algılanma biçimini belirleyen vazgeçilmez bir kriter olarak varlık gösteriyor.</p>
<p><strong>Serginin merkezinde ‘ışığın coğrafyayla kurduğu ilişki’ yer alıyor. Sizce coğrafya bir sanatçının estetik dilini gerçekten belirleyen bir unsur mu? Bu sergide ışık ve coğrafya ilişkisi, sanatçıların üretimlerine nasıl yansıyor?</strong></p>
<p>Bir sanatçının üretim sürecini ve estetik yaklaşımını salt coğrafyaya bağlamak eksiklik olur. Coğrafya tabiatıyla önemlidir; ışığın niteliği, iklim, malzeme, gündelik yaşam ve mekânla kurulan ilişki sanatçının bakışını etkiler. Ancak en az coğrafya kadar belirleyici olan bir başka unsur da zamandır. Sanatçı yalnızca yaşadığı yerde değil, yaşadığı çağın düşünsel, toplumsal ve kültürel atmosferi içinde üretir.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a912e2ea2f5e-1787899438.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p>Bu noktada <strong>E. H. Gombrich</strong>’in <em>‘Sanat ve Yanılsama’</em>da ortaya koyduğu düşünceyi önemli buluyorum. Gombrich, sanatçının dünyayı sadece gözüyle değil, içinde bulunduğu kültürün ve çağın geliştirdiği ‘görme alışkanlıkları’ aracılığıyla algıladığını söyler. Dolayısıyla ışık da coğrafya da tek başına belirleyici olamaz, onları nasıl gördüğümüz ve nasıl anlamlandırdığımız yaşadığımız zamanla birlikte şekillenir.</p>
<p><strong>Son yıllarda sanat dünyasında ‘yerellik’ yeniden güçlü bir tartışma başlığı haline geldi. Sizce bunun nedeni sanatçıların kendi köklerine yeniden yönelmesi mi?</strong></p>
<p>Açıkçası ben yerelliğin sonradan ortaya çıkmış yeni bir eğilim olduğunu düşünmüyorum. Sanat zaten her zaman yereldir. Çünkü sanatçı soyut bir boşlukta yaşamaz; belirli bir coğrafyada, belirli bir kültürün içinde ve belirli bir tarihsel zamanda üretir. Bu nedenle yaşadığı yerin ışığının, sesinin, mimarisinin, hafızasının gündelik yaşamının ya da malzemesinin eserlerine yansıması son derece doğaldır.</p>
<p>Sanat tarihine baktığımızda bunun sayısız örneğini görüyoruz. <strong>Dalí</strong>’nin çocukluğunu geçirdiği Katalonya kıyılarının kayalık peyzajı, <strong>Van Gogh</strong>’un Arles’daki ışığı, <strong>Monet</strong>’nin Giverny bahçesi ya da <strong>Bedri Rahmi Eyüboğlu</strong>’nun Anadolu’yla kurduğu ilişki bir ‘yerellik arayışı’ değil yaşanmış deneyimin sanata dönüşmesidir.</p>
<p>Bugün yerelliğin daha fazla konuşulmasının nedeni ise küreselleşmenin yarattığı tek tipleşme hissi. Küreselleşme, sanat üretimini değil daha çok sanatın dolaşımını, görünürlüğünü ve ekonomisini dönüştürdü. Tam da bu nedenle, belirli bir yere, hafızaya ve yaşanmış deneyime yaslanan üretimler daha etkili hale geldi.</p>
<p><strong>Beş sanatçıyı bir araya getirirken küratöryel olarak hangi ölçütleri öncelikli tuttunuz?</strong></p>
<p>Küratöryel seçimlerde teknik ustalık ile kavramsal yaklaşımı birbirinden ayrı düşünmedim. Bir sanat yapıtına hem biçimsel hem de düşünsel açıdan yaklaşmayı önemsiyorum. Bu nedenle bir sanatçıyı değerlendirirken yalnızca ortaya koyduğu kavramsal çerçeveye değil; malzemeyle kurduğu ilişkiye, teknik birikimine ve resimsel problemleri ele alış biçimine de dikkat ettim. Çünkü teknik yetkinlik, yalnızca bir uygulama becerisi değil; sanatçının düşüncesini görünür kılmasını sağlayan temel araçlardan biridir.</p>
<p>Bununla birlikte <em>‘Güneşin Kıyısı’</em> için belirleyici olan, sanatçıların bu teknik birikimi nasıl özgün bir ifade biçimine dönüştürdükleriydi. Her sanatçının ışığı, rengi ve içinde bulunduğu çevreyle kurduğu ilişkiyi kendine özgü bir biçimde yorumlaması benim için önemli bir ölçüt oldu.</p>
<p><strong>Serginin gerçekleştiği Kalyon Kültür’ün tarihî yapısı, eserlerin seçimi ve yerleşiminde nasıl bir rol oynadı?</strong></p>
<p>Kalyon Kültür’ün tarihî bir yapı olması seçim sürecinde önemli bir etkendi. Taş Konak’ın XIX. yüzyıl karakteristiği taşıyan atmosferi, eserlerin yalnızca sergilendiği değil, mekânla birlikte düşünülmesini gerektiriyordu.</p>
<p><strong>Son yıllarda kültürel hafıza kavramı çok fazla başvurulan bir tema haline geldi. Sizce bu gerçekten toplumsal bir ihtiyaç mı, yoksa sanat dünyasında güvenli bir söyleme mi dönüştü?</strong></p>
<p>Kültürel hafıza kavramının son yıllarda sanat alanında bu kadar sık kullanılmasını yalnızca bir eğilim olarak görmüyorum. Bunun arkasında, hızla değişen dünyada geçmişle kurduğumuz ilişkiyi, aidiyet duygusunu ve kimlik meselesini yeniden düşünme ihtiyacı var. Bununla birlikte, her çok kullanılan kavram gibi kültürel hafıza da zaman zaman içeriği yeterince sorgulanmadan başvurulan bir çerçeveye dönüşebiliyor. Hafıza kavramının değerli olan tarafı, geçmişi olduğu gibi korumak meselesine odaklanmak yerine geçmişin bugün nasıl anlam kazandığı sorusunu gündeme getirmesidir.</p>
<p>Sanat tarihinde hafıza hiçbir zaman yalnızca geçmişin saklandığı bir alan olarak ele alınmadı. Örneğin <strong>Anselm Kiefer</strong>’in yapıtlarında geçmiş, hatırlanması gereken bir mirastan çok, yüzleşilmesi gereken bir düşünme alanı olarak karşımıza çıkar. Kiefer, tarihsel belleği yeniden üretmek yerine, unutma ve hatırlama arasındaki gerilimi görünür hâle getirir.</p>
<p>Bu nedenle benim için hafıza, sanatın içinde hazır, güvenli, sorgulanması mümkün olmayan bir tema olarak kullanılabilecek bir kavram gibi çalışmaz. Sanatçının dünyayla kurduğu ilişkinin içinde anlam kazanan bir süreçtir. <em>‘Güneşin Kıyısı’</em>nda da kültürel hafıza doğrudan ele alınan bir konu olmaktan çok, sanatçıların ışık, renk, mekân ve deneyim üzerinden kurdukları ilişkinin içinde farklı biçimlerde ortaya çıkan bir boyuttur.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/isik-zaman-ve-anadolu-86366</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/6/6/1280x720/isik-zaman-ve-anadolu-1787899472.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Anadolu’yu tek bir hikâyenin içine yerleştirmek yerine, farklı bakışların birbirine değdiği bir alan olarak okumak… Kalyon Kültür’deki ‘Güneşin Kıyısı’ sergisi tam da bunu yapıyor. Küratörü Aslı Bora, beş sanatçının ışık, renk ve coğrafyayla kurduğu ilişkiden yola çıkarak serginin Anadolu’ya bakışını anlatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
