<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/gecmis-bugun-ve-gelecek-ayni-sahnede-86369</guid>
            <pubDate>Sun, 30 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Geçmiş, bugün ve gelecek aynı sahnede</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p class="isselectedend">Yemyeşil çimenleri geleceğin ultra-lüks vizyonlarına ev sahipliği yaparak geleneksel Concours ile yeni otomobil lansmanı arasındaki sınırları neredeyse ortadan kaldırdı. Burası, üreticilerin dünyaya meydan okuyan yeni başyapıtlarını sergilediği, adeta bir haute couture defilesiydi. Aston Martin’in yalnızca 150 adet üreteceği 850 HP’lik V12 senfonisi Valen ve Gordon Murray’in merkezi sürüş pozisyonlu, 681 HP Cosworth atmosferik motorlu safkan pist canavarı S1 modeli, mühendislik ile sanatın kusursuz dansını sergiledi. Spyker’ın el yapımı ve analog kokpitli C8 Preliator XXV modeli, lüksün sadece ekranlarda olmadığını hatırlatırken; Bugatti’nin Programme Solitaire kapsamındaki tek üretimlik Destrier modeli ve Eccentrica’nın modern mühendislikle harmanlanmış Lamborghini Diablo restomod’u ısmarlama üretimin sınırlarını zorladı. McMurtry Spéirling PURE ve Acura Nexera Concept gibi fütüristik tasarımlar ise otomobilin gelecekteki formlarına dair cesur ipuçları vererek ziyaretçileri büyüledi.</p>
<p class="isselectedend">Haftanın ruhani ve estetik zirvesi çimenlerde şekillenirken, Laguna Seca yarış pistinin ünlü Corkscrew virajında yankılanan egzoz sesleri otomobilin neden önce bir makine, sonra bir kültür olduğunu hatırlatıyordu. Rolex Monterey Motorsports Reunion, bu yıl “Japon Motor Sporlarına Selam” temasıyla yüzlerce tarihi aracı statik bir sergiden çıkarıp yaşayan bir mühendislik tarihine dönüştürdü. 1991 Le Mans zaferini kazanan efsanevi dört rotorlu Mazda 787B ile Toyota’nın modern dayanıklılık harikası TS050 Hybrid’in aynı asfaltı paylaşması, Japon endüstrisinin nostaljiden yeni nesil performansa uzanan evrimini özetliyordu. IROC geleneğinin Jimmie Johnson ve Dario Franchitti gibi şampiyonlarla yeniden canlanması, IMSA GTP sınıfının 45. yıl kutlamaları ve ilk kez düzenlenen JDM sokak kültürü buluşması pisti adeta bir zaman makinesine çevirdi. Toyota’nın çığır açan GR GT ve GR GT3 prototiplerini kamuflajsız olarak pistte sürmesi, Czinger 21C Spyder’ın hibrit V8 çığlıklarıyla birleşince Monterey’in sadece geçmişi yad eden değil, aynı zamanda yarını şekillendiren dinamik bir laboratuvar olduğu ortaya çıkıyordu.</p>
<p class="isselectedend"><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a912ffe003db-1787899902.png" alt="" width="500" height="325" /></p>
<p class="isselectedend">Pebble Beach Concours d’Elegance ise haftanın bütün gösterişini 75. yılının ağırbaşlılığıyla başka bir ölçekte yeniden tanımlayarak zamanın durduğu, benzin kokusunun yerini cilalı ahşap ve deriye bıraktığı devasa bir açık hava müzesine dönüşmüştü. Okyanus esintisi altında Ferrari NART, Vignale tasarımları ve ilk kez çimlere taşınan Japon yarış efsaneleri otomobil tarihinin farklı dönemlerini buluştururken, haftanın en büyük onuru olan ‘Best of Show’ ödülü Harry Yeaggy’nin koleksiyonundaki 1935 Duesenberg SSJ Special Speedster’a layık görüldü. Hollywood efsanesi Clark Gable’ın geçmişte sahip olduğu, sadece iki adet üretilen bu kompresörlü başyapıt, savaş öncesi Amerikan zarafetinin zirvesini temsil ederek Duesenberg markasına sekizinci zaferini getirdi. Etkinliğin bir başka önemli boyutu ise lüksün topluma dokunmasıydı; Pebble Beach, bu yılki bağışlarla birlikte tarihi boyunca topladığı hayır fonlarını 50 milyon doların üzerine taşıyarak bu tutkunun ne kadar büyük bir iyilik amacına hizmet edebildiğini de tüm dünyaya gösterdi.</p>
<p class="isselectedend">Kaliforniya’da tüm otomobil âşıklarının ilgisini toplayan bu etkinlikleri yan yana koyduğumuzda, 2026 Monterey Car Week’in benzersiz olduğu net bir tabloyla ortaya çıkıyor. Açık artırmalar otomobilin ekonomik değerini belirlerken, The Quail geleceğin lüks anlayışını sergiledi, Laguna Seca mekanik özü yeniden çalıştırdı ve Pebble Beach onu sanat ile kültürel miras düzlemine taşıdı. 756 milyon dolarlık açık artırma hacmi bu devasa organizasyonun yalnızca finansal ölçüsüyken; asıl büyük değer, 1935 Duesenberg’in zarafeti, 1964 Shelby’nin yarış mirası, 1991 Mazda’nın Wankel teknolojisi ve Toyota GR GT’nin geleceğe dönük vizyonunun aynı hafta içinde karşı karşıya gelmesiydi. Bu eşsiz Monterey Yarımadası, lüksün, hızın, zarafetin ve insanın makineyle kurduğu o tutkunun dünyadaki en ihtişamlı vitrini olmaya bu yıl da devam ederek otomobil kültürünün hâlâ yaşayan destanını bir kez daha otomotiv tarihine altın harflerle kazıdı.</p>
<p>Fakat hepsinden önemlisi, Pebble Beach’in 17-Mile Drive yolunda antikalardan en modernlere bu otomobillerin gezinmesi ve izleyenleri adeta bir rüyaya taşımasıydı…</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/gecmis-bugun-ve-gelecek-ayni-sahnede-86369</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/6/9/1280x720/gecmis-bugun-ve-gelecek-ayni-sahnede-1787899927.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ The Quail’de geleceğin otomobilleri, Laguna Seca’da yarış tarihinin efsaneleri, Pebble Beach’te otomobil sanatının başyapıtları… 853 ‘klasiğin’ 755,6 milyon dolara el değiştirdiği 2026 Monterey Car Week, otomobil tutkusunun geçmişten geleceğe uzanan en güçlü vitriniydi. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/koylarin-ardindaki-fethiye-86368</guid>
            <pubDate>Sun, 30 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Koyların ardındaki Fethiye…</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu hafta rotamızı Fethiye ve çevresine çeviriyoruz. Dalyan, Kaunos ve İztuzu’nun ardından aynı kıyı coğrafyasının biraz daha doğusuna, Lykia dünyasının batı kapısına geliyoruz. Fethiye bugün yat limanı, plajları ve körfeziyle tanınan canlı bir tatil beldesi; ama modern kentin altında Telmessos’un hafızası yatıyor.</p>
<p>Rota iki gece üç gün planlanırsa rahat gezilir. Zamanı sınırlı olanlar erken varıp geç dönerek iki güne de sıkıştırabilir.</p>
<p><strong>MODERN FETHİYE’NİN </strong><strong>ALTINDAKİ ANTİK KENT</strong></p>
<p>İlk gün Fethiye merkez ve Telmessos’a ayrılmalı. Fethiye Körfezi’nin doğusunda yer alan modern şehir, antik Telmessos’un üzerine kurulmuştur. Bu nedenle burada antik kenti tek bir ören yeri gibi değil, kentin içine dağılmış izler üzerinden okumak gerekir.</p>
<p>Telmessos’un adı İÖ 5. yüzyılda Delos Birliği listelerinde geçer. İÖ 4. yüzyılda Lykia dünyasına katılmış, daha sonra Büyük İskender’in yöneticilerinden biri tarafından, Troia Atı’nı hatırlatan bir hileyle ele geçirilmiştir.</p>
<p>Bugün Telmessos’tan kalan en etkileyici izler kaya mezarlarıdır. Fethiye’nin güneyindeki dik kayalıklara oyulmuş bu mezarlar Helenistik döneme tarihlenir. En ünlüsü, halk arasında Kral Mezarı diye bilinen Amyntas Kaya Mezarı’dır. Tapınak cephesi gibi düzenlenmiş sütunlu görünümüyle, Lykia mezar mimarisinin Fethiye’deki en güçlü simgesidir.</p>
<p>Kent içindeki tiyatro da görülmeli. Erken Roma döneminde yapılan, İS 2. yüzyılda onarım geçiren tiyatronun bugünkü kapasitesi 2.000-2.500 kişi kadardır; özgün kapasitesinin yaklaşık 6.000 kişi olduğu düşünülür. Bu sahne, modern Fethiye’nin antik hafızasını görünür kılar.</p>
<p>Günün sonunda marina ve kordon çevresinde yürüyüş yapılabilir.</p>
<p><strong>KAYAKÖY: SESSİZ EVLERİN </strong><strong>ANLATTIĞI TARİH</strong></p>
<p>İkinci güne Kayaköy ile başlamalı. Hisarönü’nü geçip çamlar arasından ilerleyince yamaçta terk edilmiş taş evler görünür. Eski adı Levissi olan Kayaköy, bir zamanlar büyük bir Rum yerleşimiydi. Yamaca doğru, birbirinin önünü kapatmayacak şekilde dizilmiş 2.000’den fazla ev, bugün kapısız, penceresiz, çatısız ve sessizdir.</p>
<p>Kayaköy’ün hikâyesi yalnız mimari bir hikâye değildir. Kurtuluş Savaşı sonrasında mübadeleyle köyün Rum sakinleri Yunanistan’a gitmiş, Batı Trakya’dan gelen Türkler buraya yerleştirilmiştir. Ancak yamaçlardaki, akarsuyu olmayan taş evlerde yaşamak kolay olmamış; köy zamanla boşalmıştır. Bugün Kayaköy, çok az korunmuş ama yıpranmaya devam eden bir hafıza mekânıdır.</p>
<p>Evlerin yerleşim düzeni de anlamlıdır. Evler tarım arazisine değil, kayalık ve taşlık yamaca kurulmuştur. Bu, üretilecek toprağı koruma anlayışını gösterir.</p>
<p><strong>TURKUAZIN ARDINDAKİ </strong><strong>DOĞAL DENGE</strong></p>
<p>Kayaköy’den sonra rota Ölüdeniz’e uzanır. Ölüdeniz, adının çağrıştırdığı gibi durgun bir lagün görünümündedir. Uzun bir körfezin kuzey ucunda yer alan lagün, neredeyse denizden ayrılmış gibidir.</p>
<p>Ölüdeniz’in turkuaz rengi rastlantı değildir. Beyaz kum, suyun berraklığı ve çevredeki çam ağaçlarının gölgesi bu görüntüyü oluşturur. Durgun görünmesine karşın lagün, kaynak suları ve dip akıntıları sayesinde kendini yeniler. Bu denge, Ölüdeniz’i güzel bir plajın ötesine taşır.</p>
<p>Vakit varsa günün sonunda Gemiler Adası çevresine kısa bir tekne gezisi eklenebilir. Böylece rota Fethiye Körfezi’nin denizden görülen yüzüyle de tamamlanır.</p>
<p><strong>LYKİA İZLERİNİ </strong><strong>SÜRMEYİ UNUTMAYIN</strong></p>
<p>Üçüncü gün, zaman ve ilgiye göre Fethiye çevresindeki Lykia izlerine ayrılabilir. Bu yazının ana omurgası Telmessos, Kayaköy ve Ölüdeniz olsa da, Fethiye çevresi daha geniş bir Lykia coğrafyasının kapısıdır. Tlos, Kadyanda, Letoon, Xanthos ve Patara gibi merkezler bu dünyanın farklı yüzlerini gösterir.</p>
<p>Bu durakların her biri ayrı zaman ister. Bu nedenle kısa bir Fethiye yazısında hepsini tüketmek yerine, Lykia’nın dağ kentleri, kutsal alanları ve limanları için ikinci bir rota düşünmek daha doğru olur. Fethiye, bu geniş dünyanın başlangıç noktası gibi ele alınmalıdır.</p>
<p>Son gün kısa bir merkez yürüyüşü, kaya mezarlarına son bir bakış ve dönüş yoluyla tamamlanabilir.</p>
<p><strong>BU ROTAYI ÖZEL YAPAN NE?</strong></p>
<p>Bu rotayı özel yapan şey, Fethiye’nin tatil beldesi kimliğinin altında çok katmanlı bir tarih taşımasıdır. Telmessos modern şehir içinde yaşamaya devam eder. Amyntas Kaya Mezarı, Lykia mezar mimarisinin gücünü hatırlatır. Kayaköy, yakın tarihin mübadele hafızasını sessiz taş evlerle anlatır. Ölüdeniz ise kıyı güzelliğinin arkasındaki doğal dengeyi gösterir.</p>
<p>Bu rota bize şunu hatırlatır: Lykia’yı anlamak için yalnız antik kentlere bakmak yetmez. Bazen bir kaya mezarı, bazen terk edilmiş bir Rum evi, bazen durgun bir lagünün turkuaz rengi aynı coğrafyanın farklı hafızalarını anlatır.</p>
<p><strong>LEZZETLER</strong></p>
<ul>
<li>Balık ve deniz ürünleri<br />• Ege otları ve zeytinyağlılar<br />• Köy kahvaltısı<br />• Keşkek, gözleme ve yöresel hamur işleri<br />• Narenciye, bal ve yerel reçeller</li>
</ul>
<p><strong>FETHİYE VE ÇEVRESİ</strong></p>
<ul>
<li><strong><em>Telmessos:</em></strong> Modern Fethiye’nin altındaki antik kent<br />• <strong><em>Amyntas Kaya Mezarı:</em></strong> Lykia mezar mimarisinin simgesi<br />• <strong><em>Telmessos Tiyatrosu:</em></strong> Kent içindeki antik sahne<br />• <strong><em>Kayaköy:</em></strong> Mübadele hafızası ve taş evler<br />• <strong><em>Ölüdeniz:</em></strong> Lagün, turkuaz su ve doğal denge<br />• <strong><em>Gemiler Adası:</em></strong> Vakit varsa tekneyle kısa çevre gezisi<br />• <strong><em>Lykia çevresi: </em></strong>Tlos, Kadyanda, Xanthos, Letoon ve Patara için ayrı rota</li>
</ul>
<p><strong>PRATİK BİLGİ</strong></p>
<p><strong>Rota</strong></p>
<ol>
<li><strong><em>gün:</em></strong> Fethiye merkez – Telmessos Tiyatrosu – Amyntas Kaya Mezarı – kordon</li>
<li><strong><em>gün:</em></strong> Kayaköy – Ölüdeniz – Gemiler Adası çevresi</li>
<li><strong><em>gün:</em></strong> Fethiye çevresinde kısa Lykia durakları veya merkezde serbest zaman – dönüş</li>
</ol>
<p><strong>Süre<br /></strong>2 gece 3 gün idealdir. Erken varıp geç dönerek 2 güne de sıkıştırılabilir.</p>
<p><strong>Ne zaman gitmeli?<br /></strong>İlkbahar ve sonbahar en rahat dönemlerdir. Yazın kalabalık ve sıcak nedeniyle sabah erken saatler tercih edilmelidir.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/koylarin-ardindaki-fethiye-86368</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/6/8/1280x720/koylarin-ardindaki-fethiye-1787899699.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Fethiye’yi yalnızca turkuaz koyları ve yaz kalabalığıyla tanımak, bu coğrafyanın asıl hikâyesini kaçırmak demek. Antik Telmessos’un kaya mezarlarından Kayaköy’ün sessiz evlerine, Ölüdeniz’in doğal dengesinden Gemiler Adası’nın kalıntılarına uzanan rota, aynı kıyının yüzyıllar boyunca biriktirdiği farklı hafızaları bir araya getiriyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/isik-zaman-ve-anadolu-86366</guid>
            <pubDate>Sun, 30 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Işık, zaman ve Anadolu</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Anadolu’yu anlatmanın tek bir yolu yok. İstanbul’un kalabalığı, Çanakkale’nin kıyıları, Trabzon’un yamaçları ya da antik kentlerin taşları aynı coğrafyanın parçaları olsa da her biri başka bir ışık, başka bir hayat ve başka bir hafıza taşıyor. <em>‘Güneşin Kıyısı’</em>, beş sanatçının resimlerini bir araya getirirken bu farklılıkların peşinden gidiyor. Serginin meselesi, Anadolu’yu tek bir anlatıya indirgemek yerine, birbirinden uzak görünen coğrafyalar ve yaşamlar arasında resim aracılığıyla kurulabilecek görünmez bağları aramak. 30 Eylül’e kadar Kalyon Kültür’de görülebilecek serginin küratörü ve Kalyon Kültür Sanat Yönetmeni <strong>Aslı Bora</strong> ile serginin çıkış noktasını, ışığın sanatçıların dünyasındaki yerini ve yerellikten kültürel hafızaya uzanan düşünsel hattını konuştuk.</p>
<p><strong>‘Anadolu’nun kültürel hafızası’ sanat dünyasında son dönemde sıkça başvurulan bir kavram. Siz bu sergide bu kavramı romantize etmekten nasıl kaçındınız? </strong></p>
<p>‘Anadolu’nun kültürel hafızası’ çoğu zaman geçmişi idealize eden bir çerçevede ve tekil çağrışımlar üzerinden ele alınıyor. ‘<em>Güneşin Kıyısı’</em>nı kurgularken ise bu kavramı tek bir kültürel temsil üzerinden okumak yerine, farklı sanatçıların birbirinden ayrışan bakış açılarıyla ele almayı tercih ettik. Sanatçıları ortak bir tema etrafında buluştururken, bu farklılıkları ortak bir söylem içinde eritmeye çalışmadık.</p>
<p>Sergi, belirli bir tarih anlatısını doğrulamak ya da Anadolu’ya ilişkin tek bir temsil üretmek yerine, aynı coğrafyaya yönelik farklı yaklaşımları bir araya getiriyor. Bu nedenle gelenek ile çağdaş arasında bir karşıtlık kurmaktan çok, bu iki alanın birbirini besleyebildiği üretim biçimlerine odaklanıyor.</p>
<p><strong>Sergide geçmiş ile bugün arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? </strong></p>
<p><em>‘Güneşin Kıyısı</em>’nda da belirli bir coğrafyanın temsilini aramaktan ziyade sanatın bir mekânla, zamanla ve insani deneyimle kurduğu ilişkiye odaklanıyoruz. Geçmiş, sergide nostaljik bir dönüş alanı yahut bir özlemi çağrıştırmıyor. Aksine bugüne bakışımıza pozitif bir referans veren düşünme zemini olarak yer alıyor. <em>‘Güneşin Kıyısı’</em>, tek bir Anadolu anlatısı sunmak yerine, farklı sanatçıların öznel bakışları aracılığıyla çoğalan bir okuma alanı açmayı amaçlıyor.</p>
<p><strong>Sergide yer alan beş sanatçı birbirinden oldukça farklı resim dillerine sahip. Bu çeşitliliğin ortak bir anlatıya dönüşebileceğine sizi ikna eden temel unsur neydi?</strong></p>
<p>Beş sanatçının aynı anlatı içinde buluşmasını sağlayan unsur, resme ve dünyaya yaklaşırken ortak noktada buluştukları bazı temel meselelerdi. Her biri kendi üslubu ve deneyimi üzerinden ışık, renk ve atmosferle farklı ilişkiler kuruyor. Bu farklılıklar içinde kesişen nokta, ışığı yalnızca görüneni aktaran bir fenomen olmanın ötesinde ele almalarıydı. Sanatçıların eserlerinde ışık, resmin duygusunu, derinliğini ve algılanma biçimini belirleyen vazgeçilmez bir kriter olarak varlık gösteriyor.</p>
<p><strong>Serginin merkezinde ‘ışığın coğrafyayla kurduğu ilişki’ yer alıyor. Sizce coğrafya bir sanatçının estetik dilini gerçekten belirleyen bir unsur mu? Bu sergide ışık ve coğrafya ilişkisi, sanatçıların üretimlerine nasıl yansıyor?</strong></p>
<p>Bir sanatçının üretim sürecini ve estetik yaklaşımını salt coğrafyaya bağlamak eksiklik olur. Coğrafya tabiatıyla önemlidir; ışığın niteliği, iklim, malzeme, gündelik yaşam ve mekânla kurulan ilişki sanatçının bakışını etkiler. Ancak en az coğrafya kadar belirleyici olan bir başka unsur da zamandır. Sanatçı yalnızca yaşadığı yerde değil, yaşadığı çağın düşünsel, toplumsal ve kültürel atmosferi içinde üretir.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a912e2ea2f5e-1787899438.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p>Bu noktada <strong>E. H. Gombrich</strong>’in <em>‘Sanat ve Yanılsama’</em>da ortaya koyduğu düşünceyi önemli buluyorum. Gombrich, sanatçının dünyayı sadece gözüyle değil, içinde bulunduğu kültürün ve çağın geliştirdiği ‘görme alışkanlıkları’ aracılığıyla algıladığını söyler. Dolayısıyla ışık da coğrafya da tek başına belirleyici olamaz, onları nasıl gördüğümüz ve nasıl anlamlandırdığımız yaşadığımız zamanla birlikte şekillenir.</p>
<p><strong>Son yıllarda sanat dünyasında ‘yerellik’ yeniden güçlü bir tartışma başlığı haline geldi. Sizce bunun nedeni sanatçıların kendi köklerine yeniden yönelmesi mi?</strong></p>
<p>Açıkçası ben yerelliğin sonradan ortaya çıkmış yeni bir eğilim olduğunu düşünmüyorum. Sanat zaten her zaman yereldir. Çünkü sanatçı soyut bir boşlukta yaşamaz; belirli bir coğrafyada, belirli bir kültürün içinde ve belirli bir tarihsel zamanda üretir. Bu nedenle yaşadığı yerin ışığının, sesinin, mimarisinin, hafızasının gündelik yaşamının ya da malzemesinin eserlerine yansıması son derece doğaldır.</p>
<p>Sanat tarihine baktığımızda bunun sayısız örneğini görüyoruz. <strong>Dalí</strong>’nin çocukluğunu geçirdiği Katalonya kıyılarının kayalık peyzajı, <strong>Van Gogh</strong>’un Arles’daki ışığı, <strong>Monet</strong>’nin Giverny bahçesi ya da <strong>Bedri Rahmi Eyüboğlu</strong>’nun Anadolu’yla kurduğu ilişki bir ‘yerellik arayışı’ değil yaşanmış deneyimin sanata dönüşmesidir.</p>
<p>Bugün yerelliğin daha fazla konuşulmasının nedeni ise küreselleşmenin yarattığı tek tipleşme hissi. Küreselleşme, sanat üretimini değil daha çok sanatın dolaşımını, görünürlüğünü ve ekonomisini dönüştürdü. Tam da bu nedenle, belirli bir yere, hafızaya ve yaşanmış deneyime yaslanan üretimler daha etkili hale geldi.</p>
<p><strong>Beş sanatçıyı bir araya getirirken küratöryel olarak hangi ölçütleri öncelikli tuttunuz?</strong></p>
<p>Küratöryel seçimlerde teknik ustalık ile kavramsal yaklaşımı birbirinden ayrı düşünmedim. Bir sanat yapıtına hem biçimsel hem de düşünsel açıdan yaklaşmayı önemsiyorum. Bu nedenle bir sanatçıyı değerlendirirken yalnızca ortaya koyduğu kavramsal çerçeveye değil; malzemeyle kurduğu ilişkiye, teknik birikimine ve resimsel problemleri ele alış biçimine de dikkat ettim. Çünkü teknik yetkinlik, yalnızca bir uygulama becerisi değil; sanatçının düşüncesini görünür kılmasını sağlayan temel araçlardan biridir.</p>
<p>Bununla birlikte <em>‘Güneşin Kıyısı’</em> için belirleyici olan, sanatçıların bu teknik birikimi nasıl özgün bir ifade biçimine dönüştürdükleriydi. Her sanatçının ışığı, rengi ve içinde bulunduğu çevreyle kurduğu ilişkiyi kendine özgü bir biçimde yorumlaması benim için önemli bir ölçüt oldu.</p>
<p><strong>Serginin gerçekleştiği Kalyon Kültür’ün tarihî yapısı, eserlerin seçimi ve yerleşiminde nasıl bir rol oynadı?</strong></p>
<p>Kalyon Kültür’ün tarihî bir yapı olması seçim sürecinde önemli bir etkendi. Taş Konak’ın XIX. yüzyıl karakteristiği taşıyan atmosferi, eserlerin yalnızca sergilendiği değil, mekânla birlikte düşünülmesini gerektiriyordu.</p>
<p><strong>Son yıllarda kültürel hafıza kavramı çok fazla başvurulan bir tema haline geldi. Sizce bu gerçekten toplumsal bir ihtiyaç mı, yoksa sanat dünyasında güvenli bir söyleme mi dönüştü?</strong></p>
<p>Kültürel hafıza kavramının son yıllarda sanat alanında bu kadar sık kullanılmasını yalnızca bir eğilim olarak görmüyorum. Bunun arkasında, hızla değişen dünyada geçmişle kurduğumuz ilişkiyi, aidiyet duygusunu ve kimlik meselesini yeniden düşünme ihtiyacı var. Bununla birlikte, her çok kullanılan kavram gibi kültürel hafıza da zaman zaman içeriği yeterince sorgulanmadan başvurulan bir çerçeveye dönüşebiliyor. Hafıza kavramının değerli olan tarafı, geçmişi olduğu gibi korumak meselesine odaklanmak yerine geçmişin bugün nasıl anlam kazandığı sorusunu gündeme getirmesidir.</p>
<p>Sanat tarihinde hafıza hiçbir zaman yalnızca geçmişin saklandığı bir alan olarak ele alınmadı. Örneğin <strong>Anselm Kiefer</strong>’in yapıtlarında geçmiş, hatırlanması gereken bir mirastan çok, yüzleşilmesi gereken bir düşünme alanı olarak karşımıza çıkar. Kiefer, tarihsel belleği yeniden üretmek yerine, unutma ve hatırlama arasındaki gerilimi görünür hâle getirir.</p>
<p>Bu nedenle benim için hafıza, sanatın içinde hazır, güvenli, sorgulanması mümkün olmayan bir tema olarak kullanılabilecek bir kavram gibi çalışmaz. Sanatçının dünyayla kurduğu ilişkinin içinde anlam kazanan bir süreçtir. <em>‘Güneşin Kıyısı’</em>nda da kültürel hafıza doğrudan ele alınan bir konu olmaktan çok, sanatçıların ışık, renk, mekân ve deneyim üzerinden kurdukları ilişkinin içinde farklı biçimlerde ortaya çıkan bir boyuttur.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/isik-zaman-ve-anadolu-86366</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/6/6/1280x720/isik-zaman-ve-anadolu-1787899472.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Anadolu’yu tek bir hikâyenin içine yerleştirmek yerine, farklı bakışların birbirine değdiği bir alan olarak okumak… Kalyon Kültür’deki ‘Güneşin Kıyısı’ sergisi tam da bunu yapıyor. Küratörü Aslı Bora, beş sanatçının ışık, renk ve coğrafyayla kurduğu ilişkiden yola çıkarak serginin Anadolu’ya bakışını anlatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/iyi-yemek-yetmez-86364</guid>
            <pubDate>Sat, 29 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> İyi yemek yetmez</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bir kentin yeme-içme kültürünü yalnızca masaya gelen tabakların lezzetiyle ölçemeyiz. İşin arkasındaki mutfak felsefesine, şefin malzeme ve teknikle kurduğu diyaloğa, kava disiplinine ve hepsinden önemlisi salonda hissettiğiniz servis adabına bakmak gerekir. İstanbul, tam da bu dinamiklerin kesiştiği; Osmanlı kıyılarından Uzak Doğu tekniklerine uzanan, oldukça heyecan verici bir gastronomi kenti aslında. Biz bunu çok hissetmesek de bu şehirde bir gastronomi atlası oluştursaydık haritanın ne kadar renkli olduğu ortaya çıkardı. Bu açıdan dört restoran yolculuğundan söz edeceğim. Ama önce birkaç satırla başlıktaki konuya değineyim. Yükselen gastronomi konseptleriyle birlikte gastronomi, pek çok yatırımcı için önemli bir iş alanı haline geldi. Oteller de gastronomiyi bir çekim noktası olarak kullanmaya çalışıyor. Bugün sözünü edeceğim adresler, İstanbul’un bu alandaki en iyi örnekleri arasında.</p>
<p>Öncelikle konuyu biraz da yatırım, yani gastroekonomi açısından değerlendirelim. Gastronomi önemli bir çekim noktası; bu nedenle yatırım açısından da cazip. Ancak yatırımcının yanıtlaması gereken soru şu: Hedefiniz nedir? Bunu sormak gerekiyor çünkü bugün pek çok işletme popüler olsa da zarar ediyor.</p>
<p>Ne kadar çekici ve popüler olursa olsun, üst üste zarar eden bir işletmeye hiçbir yatırımcı sabretmez. ‘Çekim noktası olsun, imajıma destek versin’ söylemi, bilançoda peş peşe zarar görüldüğünde bütün cazibesini yitirir. Bu yüzden popüler noktalarda her yıl bir işletme kapanırken bir diğeri açılıyor.</p>
<p>Hedef kısa vadeli değilse ve geçici heveslerden söz etmiyorsak sürdürülebilir başarı, gastronomi yatırımının araç değil amaç olmasını gerektirir. Onu nereye, hangi alana ya da hangi mekâna konumlandırırsanız konumlandırın, sonuç değişmez. Başarının formülü basit görünse de her unsurun ayrı bir uzmanlık gerektirmesi, başarılı işletmelerin sayısını azaltıyor. Gastronomide başarı karesinin dört unsurundan biri çoğu zaman eksik kalıyor.</p>
<p>Başarı karesi: Hizmet, lezzet, finans ve müşteri iletişimi.</p>
<p>Gelelim diğer konuya: Yazının başında da söylediğim gibi son dönemde hem menü yenilikleri hem de servis kalitesiyle öne çıkan dört farklı adresten bu hafta söz edeceğim. Bunların arasında başarılı otel restoranları da bulunuyor...</p>
<p><strong>SARAYIN HAFIZA ARŞİVİ</strong></p>
<p>Çırağan Sarayı’nın Boğaz’a nazır terasında konumlanan ‘<em>Tuğra Restoran’</em>, yalnızca bir otel restoranı değil; Osmanlı kıyı ve saray gastronomisini bugünün çağdaş teknikleriyle yeniden yorumlayan, yaşayan bir gastronomi kütüphanesi. Bu nedenle yabancı konuklara yönelik tavsiye listelerinde de her zaman ilk sıralarda yer alıyor.</p>
<p>Gault &amp; Millau’dan üç şapka alan ve Michelin Rehberi’nin tavsiye listesinde yer alan restoran, Mutfak Şefi <strong>Onur Dönmez</strong> ve ekibinin hazırladığı yeni ‘Taâmât-ı Sâhil-i Hâssa’ menüsüyle çıtayı yine yükseltmiş.</p>
<p>Bu özel gastronomi kütüphanesindeki yolculuğumuza, Mardin kırmızı mercimeği ile sarı mercimek favasının naneli tereyağıyla buluştuğu rafine bir ‘Çeşm-i Nigâr’ çorbasıyla başladık. Ardından masamıza gelen ‘Kelle Söğüş’, uykuluk kreması ve soğan turşusuyla ezber bozan bir forma kavuşmuş. Herkesin damak tadına hitap etmeyebilir ama benim için son dönemin en yaratıcı açılımlarından biri oldu.</p>
<p>Naneli yoğurt buzlaması eşliğindeki ‘Lakerda’ ise geleneksel reçetelerin nasıl rafine edilebileceğinin dersi niteliğinde. Ana tabaklarda saray ihtişamını sonuna kadar hissediyorsunuz: Yavaş pişmiş kuzu kol ve patlıcan çıtırdatmasıyla sunulan ‘Hünkâr Beğendi 2.0’, keşkek ve deveci armuduyla dengelenen Kuzu İncik ile kuzugöbeği mantarlı ‘Bonfilenin İki Yüzü’, damakta adeta birer lezzet şölenine dönüşüyor.</p>
<p><strong>ANADOLU’NUN DENGELİ SESİ</strong></p>
<p>Tarihî Yarımada’nın büyüleyici neoklasik mimariye sahip avlusunda konumlanan ‘<em>Avlu Restaurant’</em>, Executive Chef <strong>Özgür Üstün</strong> yönetiminde Anadolu’nun kadim ürün çeşitliliğini yerel üreticilerden tedarik ederek modern bir gastronomi diline dönüştürüyor.</p>
<p>Avlu’nun menüsünde modern balık-ekmek yorumu, Ege zeytinyağlıları, yerel enginar, saatlerce kısık ateşte pişirilerek dokusu yumuşatılmış kuzu incik çeşitleri ve ‘taş fırından’ çıkan lezzetler dikkati çekiyor. Avlu, Anadolu mutfağının vurucu lezzetleri arasında kısa bir tura çıkarıyor sizi. Bahçede yetiştirdikleri ürünler de doğallığın bir simgesi. Tüm ekip burası için seferber olmuş gibi. Taş fırın, hem niteliği hem de görüntüsüyle mekâna ve lezzete değer katmış. Mezeler tam anlamıyla Anadolu’ya özgü. Deniz ürünleri çok öne çıkmasa da lezzetli dokunuşlarıyla dikkati çekiyor.</p>
<p><strong>ÇAĞDAŞ İZAKAYA DİSİPLİNİ</strong></p>
<p>İstinyePark’ta yer alan, Rainer Becker’ın dünyaca ünlü çağdaş Japon konsepti ‘<em>Zuma’</em>; yüksek tempolu enerjisi, kusursuz bıçak disiplini ve robata ızgara ustalığıyla çizgisini her zamanki gibi istikrarlı biçimde koruyor. Bunu her şehirde başarabilmek, doğru şeflerle mümkün. <em>‘Zuma’</em>nın uluslararası havasını restorana girer girmez hissedebiliyorsunuz. Menüde denenecek pek çok seçenek var; tadım menüsü de oldukça geniş bir yelpaze sunuyor. Gastronomide ‘sunmak’ kavramının ‘sunum tasarımı’ karşılığını bulduğu yerlerden biri kuşkusuz ‘<em>Zuma’</em>. Tartardan beef gyoza’ya, spicy beef tenderloin’dan kokteyllere uzanan sunumlar ve kalite anlayışı, gastronomi yatırımcıları için örnek bir düzen oluşturuyor.</p>
<p>Masadaki bu kusursuz akışın arkasında, en az lezzetler kadar önemli kurumsal bir altyapı var. ‘<em>Zuma</em>’yı da bünyesinde barındıran Doğuş Yeme-İçme, Turizm ve Perakende Grubu; sektördeki servis, liderlik ve kurum kültürü eğitimleriyle Birleşik Krallık merkezli köklü Institute of Hospitality (IoH) onayını alarak Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdi. Eğitim, standart ve sürdürülebilir kalite olmazsa olmaz. Aksi halde o restoranlar her yıl yeni bir isimle açılıyor.</p>
<p><strong>ATEŞİN YALIN HÂLİ</strong></p>
<p>Çırağan rıhtımında, dalga sesleri eşliğinde kömür ateşinin en yalın hâline odaklanan ‘<em>Bosphorus Grill’</em>, malzemeyi boğmadan öne çıkaran açık hava ızgara geleneğini yaşatıyor.</p>
<p><em>‘Bosphorus Grill</em>’de günlük tezgahtan seçilen yerel deniz ürünleri, taze Ege ve Marmara balıkları ile kuru dinlendirilmiş etler doğrudan meşe kömüründe mühürleniyor. Taze Ege otlarıyla hazırlanan ferah mezeler ve köz lezzetleri, iyi kurgulanmış Akdeniz kavasıyla birleştiğinde Boğaz hattının en keyifli açık ateş deneyimlerinden birini sunuyor. Adeta gizli kalmış bir Boğaz sırrı.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/iyi-yemek-yetmez-86364</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/6/4/1280x720/iyi-yemek-yetmez-1787899199.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bir gastronomi yatırımını kalıcı kılan yalnızca popülerlik değil; hizmet, lezzet, finans ve müşteri iletişiminin aynı hedefte buluşması. İstanbul’un dört farklı adresi, sürdürülebilir başarının mutfaktan servise uzanan bütünlüklü bir anlayış gerektirdiğini gösteriyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/altin-kizin-vedasi-86363</guid>
            <pubDate>Sat, 29 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Altın Kız’ın vedası</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Dolly Parton</strong>’ın hikâyesi, Amerikan rüyasının payetlerle süslenmiş hali gibiydi. 19 Ocak 1946’da Tennessee’de, tek odalı bir kulübede dünyaya geldi. On iki çocuklu ailenin dördüncü çocuğuydu. Okuma yazma bilmeyen babası <strong>Robert Lee Parton</strong> çiftçilik ve inşaat işlerinde çalışıyor, annesi <strong>Avie Lee</strong> ise çocuklarına eski halk şarkıları söylüyordu. Parton’ın müzikal hafızasının temelleri de bu kalabalık ve yoksul evde atıldı. Henüz çocukken yerel radyolarda şarkı söyledi; liseden mezun olduğu günün ertesinde Nashville’e giderek hayatının yönünü değiştirdi.</p>
<p>1967’de yayımlanan ilk albümü <em>‘Hello, I’m Dolly’</em>, ona country dünyasının kapılarını açtı. <strong>Porter Wagoner</strong>’ın televizyon programındaki yılları şöhretini büyütse de Parton, bir süre sonra kendi kanatlarıyla uçmak istedi. Wagoner’dan ayrılırken yazdığı <em>‘I Will Always Love You’</em>, yıllar sonra <strong>Whitney Houston</strong>’ın yorumuyla yeniden doğdu ve müzik tarihinin en büyük baladlarından birine dönüştü. <em>‘Jolene’</em>, <em>‘Coat of Many Colors’</em> ve <em>‘9 to 5’</em> ise yalnızca hit olmadı; kıskançlık, yoksulluk, kadın emeği ve sınıf meselesini yalın ama güçlü hikâyelere dönüştürdü.</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">ÖNYARGILARI YIKAN KADIN</span></strong></p>
<p>Kariyeri her zaman düz bir çizgide ilerlemedi. Country çevreleri pop müziğe yönelmesini eleştirdi, bazı albümleri beklenen ilgiyi görmedi. Gösterişli görünümü nedeniyle yeteneği zaman zaman küçümsendi. O ise sarı perukları, kristal taşları ve abartılı silueti bir zırha çevirdi; insanların önce görüntüsüne gülmesine izin veriyor, ardından zekâsı ve şarkı yazarlığıyla bütün önyargıları dağıtıyordu.</p>
<p>Sinemada <em>‘9 to 5’</em> ve <em>‘Steel Magnolias’</em> gibi yapımlarla başarı kazandı; 1980’lerin sonunda <strong>Emmylou</strong> <strong>Harris</strong> ve <strong>Linda Ronstadt</strong>’la kaydettiği <em>‘Trio’</em> albümüyle müzikal ağırlığını yeniden hatırlattı. 2023 tarihli ‘Rockstar’ ile 77 yaşında rock sahnesine adım atması, kendini yenileme arzusunun son örneklerinden biriydi.</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">KAMERALARDAN UZAKTA</span></strong></p>
<p>Özel yaşamında ise şöhretin tam tersine, sessizliği seçti. Nashville’e geldiği ilk gün tanıştığı <strong>Carl Dean</strong> ile 1966’da evlendi. Dean kameralardan uzak kaldı; çiftin yaklaşık 60 yıl süren evliliği, Hollywood’un en merak edilen ama en az görüntülenen birlikteliklerinden biri oldu. Çocuk sahibi olmayan Parton, kardeşlerinin ve yeğenlerinin hayatında güçlü bir figürdü. Carl Dean’in 2025’teki ölümü onu derinden sarstı. Sağlık sorunları nedeniyle sahne çalışmalarını ertelemek zorunda kalsa da üretmekten vazgeçmedi.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a912c1d9bd57-1787898909.png" alt="" width="500" height="281" /></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">SERVETİNİ PAYLAŞAN YILDIZ</span></strong></p>
<p>Parton’ın etkisi müzikle sınırlı değildi. Babasının okuyamamasından hareketle kurduğu <em>‘Imagination Library’</em>, çocuklara yüz milyonlarca ücretsiz kitap ulaştırdı. Tennessee’deki yangın mağdurlarına yardım etti, Covid-19 aşı araştırmalarına bağışta bulundu ve kazandığı serveti doğduğu bölgeye yatırdı. <em>‘Dollywood’</em> ile hem bir eğlence imparatorluğu kurdu hem de binlerce kişiye iş sağladı.</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">KUŞAKLARI AŞAN MİRAS</span></strong></p>
<p><strong>Miley Cyrus</strong>’ın vaftiz annesi ve en önemli yol göstericilerinden biri olan Parton; <strong>Taylor Swift</strong>’ten <strong>Kacey Musgraves</strong>’a, <strong>Shania Twain</strong>’den <strong>Beyoncé</strong>’ye kadar farklı kuşaklardan kadınlara ilham verdi. Beyoncé’nin <em>‘Jolene’</em>i yeniden yorumlaması, Parton’ın şarkılarının çağdan çağa değişebilen gücünü bir kez daha gösterdi. Sosyal medyada başlattığı <em>‘Dolly Parton Challenge’</em> bile onun yeni kuşakların dilini ne kadar iyi okuyabildiğinin kanıtıydı.</p>
<p>Dolly Parton, 25 Ağustos 2026’da Nashville’de öldüğünde geride yalnızca milyonlarca albüm, ödül ve unutulmaz şarkı bırakmadı. İnsanların kendileriyle dalga geçilmesinden korkmadan parlayabileceğini; gösteriş ile derinliğin, ticari zekâ ile iyiliğin aynı kişide buluşabileceğini gösterdi. Onu kalıcı kılan, ışığının büyüklüğünden çok o ışığı başkalarıyla paylaşma biçimiydi.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/altin-kizin-vedasi-86363</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/6/3/1280x720/altin-kizin-vedasi-1787899044.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Tennessee’nin yoksul dağlarından dünya sahnelerine uzanan Dolly Parton, country müziğin kraliçesi olmanın çok ötesinde bir figürdü. Şarkıları, zekâsı, cömertliği ve kendine özgü duruşuyla kuşaklar boyunca popüler kültürün kalıcı isimlerinden biri oldu. 80 yaşında hayata veda eden Parton, ardında müziğin sınırlarını aşan bir miras bıraktı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
