<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/gelecegin-efsanesi-porsche-mission-s-90296</guid>
            <pubDate>Sat, 24 Oct 2026 06:01:00 +03:00</pubDate>
            <title> GELECEĞİN EFSANESİ: Porsche Mission S</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Tüm markalar elektrikli canavarlar yaratma telaşına düşmüşken Porsche, yeni CEO’su Michael Leiters yönetiminde, <em>‘Sportwagenschmiede ’35’</em> planıyla yeni modeller geliştirmeyi, içten yanmalı motorlara yatırım yapmayı ve kişiselleştirme seçeneklerini artırmayı hedefliyor. Marka, <em>‘Value over Volume’</em> ilkesiyle kendisini daha da yukarı konumlandırmak istiyor. Porsche’de üst segmentin payı yüzde 32’den on yılın sonunda yüzde 47’ye çıkacak, türev çeşitliliği yüzde 20 azalırken model başına hacim yüzde 30’a kadar artacak. Başabaş noktası 200.000 adedin altına çekilecek, orta vadede yüzde 10-15 operasyonel kâr marjı hedeflenecek. Macan’a ICE ve PHEV versiyonlar eklenecek; D segmenti için bir büyük SUV da masada… Model dağılımında 2:1 oranı içten yanmalıdan yana hedeflenecek ve elektrikli 911 fikri de dışlanacak. Kişiselleştirmede Exclusive Manufaktur, Sonderwunsch ve Performance güçlenecek. Marka, yüzde 15 gerilemeye rağmen 35,2 milyar dolarla Chanel ve Louis Vuitton’un önünde, Ferrari’nin yedinci olduğu listede lider...</p>
<p>New York’taki lansmanda gün yüzüne çıkarılan Mission S ise, bu stratejinin ve markanın evrilecek tasarım kimliğinin ilk görünümü. 15 Ekim 2026’da benim de katıldığım tanıtım, 1953’te 550 Spyder’ın fotoğraflarının çekildiği Queens’teki iskelede yapıldı. Bu seçim, markanın ABD ile tarihsel bağını vurguluyor. Leiters’e göre <em>“Bir Porsche ilk bakışta Porsche olarak tanınmalı”</em>; Mission S otantik, tutarlı ve zamansız tasarım ile sürücü-otomobil arasında yoğun bağ sunuyor. Araç, 911’in üzerinde konumlanan orta motorlu supersport platformunun kalıcı ve çok yönlü temsilcisi; yani tek seferlik bir ya da iki adet üretilecek bir hypercar değil.</p>
<p>2023’te de çıplak gözle prömiyerini izlediğim tam elektrikli Mission X’in artık rafa kalktığı anlaşılıyor; bundan sonra yapılacak yeni hypercar ise belirsiz. Porsche tarihindeki beşinci tasarım başkanı <strong>Tobias Sühlmann</strong> ile yaptığım söyleşide, markanın belirli bir ülkeye değil, dünyaya hitap ettiğini söylüyordu; <em>“DNA’dan kopuş mümkün değil!”</em> Ona göre Porsche, İsviçre saati gibi kusursuz mühendislik ve tasarımı birleştiriyor; flyline, torpedo çamurluk ve duruşuyla markayı logo olmadan da tanıtıyor. Form ve işlev her zaman birlikte; her hat ve yüzeydeki gerilim bir sonraki seviyeye taşınıyor. ‘Sportwagenschmiede’yi Weissach’taki mühendislikle zanaatı buluşturan bir atölye olarak gören Sühlmann, müşteri geri bildirimine göre analog-dijital dengesini kuruyor; Leiters’ın <em>‘Tüm araçlarımız birer spor otomobilidir’ </em>sözünü açıklarken farklı gövdeleri farklı olimpik sporculara benzetiyor. Her biri, farklı özelliklerine rağmen aynı sporcu ruhunu taşıyor.</p>
<p>Mission S, fikirden prototipe sekiz aydan kısa sürede tamamlanmış. Şubat 2026’da McLaren’dan transfer edilen Sühlmann’ın ilk işi de buymuş. Fakat zorluk, aracı büyük bir 911 gibi göstermemekmiş… Torpedo çamurluklar, ikonik tavan çizgisi ve genişlik-yükseklik oranı “yüzen hacimler” yaratıyor; çevreleyen ana hat ön-arka ışık imzalarını birleştiriyor. Yuvarlak farlar ve çamurluklar 911’i, ışık grafiklerine karışan dikişler G modelini, düz ön bölüm ise GT1’i hatırlatıyor. Arka kanadın altındaki tavan çizgisi 959’u çağrıştırıyor. Arkadaki car-in-car çözümü de GT1’den izler taşıyor. 917’yi hatırlatan soğutma fanı ve tam entegre aktif arka kanat ise işlevle tasarımı birleştiriyor. Sühlmann’ın favorisi de torpedo çamurluk… Üstten bakınca gövdeye itilmiş kaslı duruş hem güç hem aerodinamik işlev veriyor. Arka alt bölümdeki tekne formu ve “araba içinde araba” hissi, açık arka tekerlek arkalarıyla 917 mirasını ve hafiflik hedefini taşıyor. 928’in analog telefon tuşu jantları hafif yapıya uyarlanmış; önde 21, arkada 22 inç…</p>
<p><strong>ANALOG RUH, </strong><strong>DİJİTAL DOKUNUŞ</strong></p>
<p>Kabin içi ise 550 Spyder ve 356’ya dayanıyor; gösterge tablosu ve kapılardan geçen iki hat ‘aracın derininde oturma’ hissini dış tasarımla bağlıyor. Analog-dijital geçiş, klasik anahtar ve düğmeleri modern ekranlarla birleştiriyor; orta panelde entegre emniyet kemeri tokası ve yeniden konumlandırılmış elektrikli ayarlar motorsporları DNA’sını taşıyor. Beyaz-gri-kırmızı tonlar ve Firn White Metallic, Light Red Metallic, Black Chrome, Special Black klasik Porsche Motorsport renklerini yorumluyor. Direksiyon arkasındaki beş yuvarlak göstergenin ortasında analog ibreli, arkasında ekranlı devir saati var; moda göre hareket edip sürücüye yaklaşıyor, tüpler yan yana veya üst üste açılıp kapanıp konumlanıyor. Solda anahtar tutucusu, it-çek işlevli kontroller ve yeniden yorumlanmış Sport Chrono bulunuyor. Kalıcı merkez ekran yerine MagSafe uyumlu açılır-kapanır akıllı telefon sistemi var; My Porsche App gösterge tasarımlarını dijital seçebiliyorsunuz. Sühlmann, bu açılır-kapanır gösterge fikrinin tamamen sekiz ay önce boş bir kağıt üzerinde başlayan kendi ekiplerinin işi olduğunu söylüyor. Sürüşe odaklanınca yalnızca devir ve hız göstergeleri kalıyor, ihtiyaç duyulmayan diğer göstergeler kayboluyor.</p>
<p>Flat6 olması beklenen motor açıklanmasa da bu prototipte 911’den alınan bir Flat6 vardı. Seri model içten yanmalı veya hibrit olacak, kesinlikle tam elektrikli olmayacak ve dört egzozu da buna işaret ediyor. 8 silindirli boxer tartışılırken; 850HP üzeri ve dört haneli güç olası. 8000 devirde analog devir doğal emişe işaret ediyor. Plug-in hibritte üçe kadar elektrik motoru, 0-100 km/sa üç saniyenin altında ve 300 km/sa üzeri bekleniyor. Leiters motor-şanzımanda kablolu/kablosuz, kavramalı/kavramasız, kabin içinde analog/dijital seçenekler düşünülebileceğini söylüyor.</p>
<p>Seri model 911 platformunun uyarlamasına dayanacak ama ortak parça beklenmiyor; platform tam elektrikliye uygun olabilse de, üst segment elektrikli supersport talebi düşük olduğu için şimdilik planlama yapılmıyor.</p>
<p>Fiyatı ise yaklaşık 500.000 Euro; 271.000 Euro’dan başlayan 992.2 Turbo S’in iki misli gibi…</p>
<p>Mission S’in seri üretimi, 2028 ortasından önce beklenmiyor. Porsche, saf otomobil tutkusunu yansıtan bu heyecan verici modelle şimdiden tüm dünyadan alkış topluyor.</p>
<p><img src="/storage/uploads/0/0/0/6ad9d58ed70a7-1792660878.jpg" alt="" width="1280" height="720" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/gelecegin-efsanesi-porsche-mission-s-90296</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/9/6/1280x720/gelecegin-efsanesi-porsche-mission-s-1792660934.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Sportwagenschmiede’35 stratejisinin ilk örneği olan Porsche’nin ortadan motorlu yeni SuperSport serisi, 959, Carrera GT ve 918 Spyder’dan miras aldığı zamansız DNA’yı ve analog ruhu, dijital çağın en ileri teknolojileriyle harmanlıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/incelik-ateste-sakli-90272</guid>
            <pubDate>Sat, 24 Oct 2026 06:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> İncelik ateşte saklı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Shangri-La Grubu’nun her yıl dünya çapında düzenlediği <em>‘Taste of Shangri-La’</em> gastronomi festivalinin İstanbul ayağı bu yıl üçüncü kez gerçekleştiriliyor. 14 oteldeki 25 imza restoranında eş zamanlı düzenlenen festival kapsamında, ekim ayı boyunca Shang Palace’ta sunulan tadım menüsü Kanton mutfağının lezzet anlayışına odaklanıyor. Buharda pişirilen hamur işlerinden deniz mahsulleri çorbasına, et yemeklerinden osmanthus çiçekli pastaya uzanan seçkiye, Çin çay kültüründen, İpek Yolu’ndan ve geleneksel çay seremonilerinden ilham alan, bu aya özel dört içecek eşlik ediyor. Kanton mutfağına ve tadım menüsüne ilişkin merak ettiklerimizi baş şef <strong>Cheng Lu</strong>’ya sorduk.</p>
<p><strong>Kanton mutfağını tanımlayan ve Çin’in diğer bölgesel mutfaklarından ayıran temel özellikler nelerdir?</strong></p>
<p>Kanton mutfağını diğer bölgesel Çin mutfaklarından ayıran üç temel unsur var: malzemenin tazeliği, lezzetlerin dengesi ve pişirme tekniklerindeki hassasiyet. Sichuan ve Hunan mutfaklarında güçlü baharatlar ve acı tatlar öne çıkarken Kanton mutfağında amaç, malzemenin doğal karakterini korumaktır. Taze deniz ürünleri, mevsim sebzeleri ve kaliteli etler mutfağımızın temelini oluşturur. Buharda pişirme, geleneksel fırınlama ve yüksek ateşte wok kullanımıyla ortaya çıkan ‘wok hei’, malzemelerin farklı dokularını ve aromalarını öne çıkarır. Dim sum geleneği ise Kanton mutfağının ustalık ve incelik gerektiren en önemli unsurlarından biridir.</p>
<p><strong>Kanton mutfağında ‘otantiklik’ sizin için ne ifade ediyor? Bir yemeğin köklerine sadık kalmasını sağlayan ayrıntılar nelerdir?</strong></p>
<p>Otantiklik, geçmişi bire bir tekrar etmek değildir. Bir yemeğin kimliğini belirleyen şey yalnızca malzemeleri değil; pişirme tekniği, lezzet dengesi ve taşıdığı kültürdür. Shang Palace’ta geleneksel Kanton tekniklerini korurken İstanbul’un sunduğu taze ürünlerden de yararlanıyoruz. Benim için yenilik, geleneği gölgede bırakmamalı; onu daha rafine bir biçimde ifade etmeli. Misafirlerimizin tabağa baktıklarında çağdaş bir sunum görmelerini, ilk lokmada ise Kanton mutfağının gerçek karakterini hissetmelerini istiyorum.</p>
<h2><em><img src="/storage/uploads/0/0/0/6ad9aa72accc6-1792649842.jpg" alt="" width="828" height="1104" /></em></h2>
<h2><em>Lezzet zıtlıklardan doğar</em></h2>
<p><strong> </strong><strong>Taste of Shangri-La için hazırladığınız dört aşamalı tadım menüsünde Kanton mutfağının hangi özelliklerini öne çıkarmak istediniz?</strong></p>
<p>Kanton mutfağının farklı dokularını, pişirme tekniklerini ve lezzet dengelerini bir araya getirdim. Acı-ekşi deniz mahsulleri çorbasıyla başlayan menü, ince ve yarı saydam hamurlu har gow ile tobiko havyarlı siu mai’nin ardından Shang Palace usulü çıtır ördekle devam ediyor. Ananaslı tatlı-ekşi tavukta tatlılık ve asidite arasındaki uyumu, osmanthus çiçekli pastada ise daha hafif ve çiçeksi aromaları öne çıkarıyoruz. İyi bir tadım menüsünde her tabak, bir öncekinden farklı bir duygu uyandırmalı. Misafirlerimizin yalnızca lezzetleri değil, bu lezzetlerin yarattığı karşıtlıkları da hatırlamalarını istiyorum.</p>
<p><strong>Shang Palace’ın imza lezzetlerinden çıtır ördeği Taste of Shangri-La menüsüne dâhil etmenizin özel bir nedeni var mı? Bu yemeğin Kanton mutfağındaki yeri nedir ve siz onu nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p>Kanton mutfağında fırınlanmış etler önemli bir geleneği temsil eder. Çıtır ördeği menüye dâhil etmemin nedeni, bu geleneğin teknik ustalığını ve doku zenginliğini tek bir tabakta gösterebilmek. İdeal bir çıtır ördekte ilk lokmada derinin ince çıtırtısını, hemen ardından etin yumuşaklığını ve doğal suyunu hissetmelisiniz. Bu karşıtlığı yakalamak için sıcaklığın ve pişirme süresinin hassas biçimde kontrol edilmesi gerekir. Benim için bu tabağın başarısı, çıtır deri ile sulu etin aynı lokmada kusursuz bir uyum yakalamasıdır.</p>
<h2><em>Sosun görevi tamamlamak</em></h2>
<p><strong> </strong><strong>Bir et yemeği söz konusu olduğunda sizin için iyi bir pişirme nerede başlar?</strong></p>
<p>İyi bir pişirme, ateşten önce malzemeyi anlamakla başlar. Örneğin ananaslı tatlı-ekşi tavuk, herkesin tanıdığını düşündüğü ancak doğru dengeyi yakalamanın ustalık gerektirdiği bir yemek. Ananasın doğal tatlılığı ve asiditesi, sosun karakterini belirler. Sos, tavuğun lezzetini örtmemeli, onu tamamlamalı. Tatlılık fazla olursa yemek ağırlaşır; ekşilik baskınsa diğer aromalar kaybolur. Doğru denge yakalandığında her lokma bir sonrakini çağırır. Benim için çağdaş gastronomi, tanıdık bir lezzeti gereksiz karmaşıklıktan uzak, daha net ve rafine biçimde sunabilmektir.</p>
<p><strong>İstanbul’da çalışmanın mesleki gelişiminize katkısı ne oldu?</strong></p>
<p>İstanbul’un zengin ürün çeşitliliği ve güçlü yemek kültürü, Kanton mutfağına farklı bir açıdan bakmamı sağlıyor. Türk ve Kanton mutfaklarının teknikleri farklı olsa da her ikisinde de mevsimsellik, kaliteli malzeme ve geleneklere duyulan saygı önemli. Shang Palace’ta bazı misafirlerimiz har gow’u çok iyi tanırken bazıları ilk kez tadıyor. Benim için asıl heyecan, geleneksel Kanton mutfağının karakterinden ödün vermeden hem bu mutfağı bilenleri şaşırtmak hem de yeni keşfedenlere unutamayacakları bir ilk deneyim sunabilmek.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/incelik-ateste-sakli-90272</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/7/2/1280x720/incelik-ateste-sakli-1792649883.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Shang Palace’ın baş şefi Cheng Lu, ekime özel tadım menüsünde Kanton mutfağının inceliklerini anlatıyor; lezzetin sırrını malzemede, dengede ve dokuda arıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/sanatla-buyuyen-kirk-yil-90237</guid>
            <pubDate>Fri, 23 Oct 2026 07:10:00 +03:00</pubDate>
            <title> Sanatla büyüyen kırk yıl</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bilgi teknolojileri sektöründe faaliyet gösteren iş insanı ve koleksiyoner <strong>Emin Hitay</strong> ile 2019 yılında kurduğu vakfın Türkiye’de ve yurt dışında genç sanatçı adaylarını destekleyen programını konuşmak üzere bir araya geldik. Ancak buluşma koleksiyonun önemli parçalarının olduğu konutunda gerçekleşince doğal olarak sohbetten önce eserleri görmek istedim.</p>
<p><strong>Necmi Sönmez</strong>, <strong>Esra Aliçavuşoğlu</strong> ve <strong>Hatice Utkan Özden </strong>ile birlikte <em>‘Emin Hitay Koleksiyonu 40. Yıl’ </em>kitabının sunum yazılarından birini kaleme alan <strong>Melike Bayık</strong>, koleksiyonun 40 yılı aşkın yolculuğunun Türkiye’de çağdaş sanatın gelişimine paralel ilerleyen önemli bir tanıklık alanı sunduğunu belirtiyor.</p>
<p>Çok sayıda yabancı sanatçının eserlerini de içeren koleksiyon, farklı dönemlerde, farklı disiplinlerde ve farklı malzemelerle üretilmiş işleri kapsıyor. Zaten eve adım atar atmaz bu hemen anlaşılıyor.</p>
<p>Salonda <strong>Şükran Moral</strong>’ın son dönem suluboya eseri <em>‘Bülbül’</em> ile <strong>Gülsün Karamustafa</strong>’nın 1982 tarihli <em>‘Mavi Kuş’</em>u karşılıklı duvarlarda yer alıyor. <strong>Nuri İyem</strong>’in 1986 tarihli <em>‘Portre’</em>sindeki ünlü sürmeli gözler, Moral’ın eserini izliyor. <strong>Fikret Mualla</strong> ile <strong>Azade Köker</strong>’in eserleri diyalog hâlinde. <strong>Burhan Doğançay</strong>’ın 1991 tarihli <em>‘Beyaz Kapı’</em>sı ile <strong>Sena Başöz</strong>’ün buluntu kirpi oklarıyla 2023 yılında ürettiği <em>‘Zırhıma Veda’</em> işi de öyle.</p>
<p>Hitay’ın evinde gördüğüm ve aklımda kalanlar arasında <strong>Ömer Uluç</strong>’un 1988 tarihli <em>‘Tanker’</em>i, <strong>Ali Elmacı</strong>’nın <em>‘Sürprizlere Bayılırım’</em>ı ve <strong>Elif Uras</strong>’ın mermerden ‘<em>Oturan Kadın’ </em>heykeli de var. <strong>Mübin Orhon</strong>, <strong>Mehmet Güleryüz</strong>, <strong>Sarkis</strong>, <strong>Selma Gürbüz </strong>ve <strong>Ayça Telgeren</strong>’in eserleri de belleğimde yer ediyor.</p>
<p>Salonun bir duvarını neredeyse boydan boya kaplayan, Brezilyalı <strong>Vik Muniz</strong>’in <em>‘Atalanta &amp; Hippomenes’ </em>adlı kromojenik baskı eserinden uzun süre gözlerimi alamıyorum.</p>
<p>Gözüme ilişen diğer yabancı sanatçıların eserleri arasında <strong>Costas Tsoclis</strong>’in üç boyut hissi veren tablosunu, <strong>Rob Wynne</strong>’ın cam damlalarını ve Rus sanatçı <strong>Leonid Lamm</strong>’ın çekiç ve oraktan ürettiği, demirden dolar işareti <em>‘Dollar (Dolar)’</em>ını sayabilirim.</p>
<p>Emin Hitay ile sohbetimiz, 2019 yılında hayata geçirdiği vakfın genç sanatçılara desteği, 1986 yılında başladığı koleksiyonerliği, yeni basılan kitabı, Türkiye’nin uluslararası sanat dünyasındaki yeri gibi konularda daldan dala ilerliyor.</p>
<h2><img src="/storage/uploads/0/0/0/6ad900de4a015-1792606430.jpg" alt="" /></h2>
<h2> </h2>
<h2>Sürdürülebilir kültür ve sanat platformu</h2>
<p><strong>Hitay Vakfı, 6. Mardin Bienali’nin ana sponsoruydu. Vakfı hangi amaçla kurdunuz?</strong></p>
<p>Vakfı 2019 yılında kurduk. Ancak vakıf henüz ortada yokken 2013 yılında Mimar Sinan Üniversitesi öğrencileri arasında bir yarışma düzenleyip kazananları Art Basel’e gönderdik. Önce resim bölümünden üç kişiyle başladık. Sonra heykel, video ve fotoğraf sanatlarını da katarak öğrenci sayısını artırdık. Hitay Vakfının kuruluşundan sonra program doğal olarak genişledi. İlk yıllarında tek bir üniversiteyle iş birliği içinde hayata geçen yarışmaya bu yıl Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) da dâhil oldu. Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ile TDT’de gözlemci statüsünde olan Macaristan ve KKTC’deki üniversitelerden de öğrenciler katıldı. Yarışma uluslararası bir boyut kazandı. Öyle ki resim, heykel ve fotoğraf bölümlerinden başvuran 600 öğrencinin yüzde 15’ini uluslararası öğrenciler oluşturdu. Kazanan 10 öğrenciden sekizi Türk, ikisi Macar.</p>
<p><strong>Bugüne kadar kaç güzel sanatlar öğrencisi bu programla yurt dışı deneyimi kazandı?</strong></p>
<p>Hitay Vakfı Sanat Yarışması kapsamında bugüne kadar 40 güzel sanatlar öğrencisi, Art Basel, Venedik Bienali ve Berlin Bienali gibi uluslararası sanat ortamlarını deneyimleme şansına sahip oldu. Bunu sadece yurt dışındaki bir sanat etkinliğini ziyaret etmek olarak düşünmeyin. Gençlerin farklı disiplinleri gözlemlemelerine, kişisel üretimlerine yeni perspektifler kazandırmalarına katkıda bulunduğumuza inanıyorum. Genç sanatçı adaylarının gelişimine katkı sağlayan sürdürülebilir bir kültür ve eğitim platformu oluşturmayı amaçladığımızı söyleyebilirim.</p>
<p>Bu çocukları yurt dışına gönderiyoruz çünkü görüp öğrenmelerini önemsiyoruz. Görmeden, bir yerlerden esinlenmeden öğrenemezler, ufukları açılamaz. Gençlere parmağınızla dokunmak bile onları başka yerlere taşıyabiliyor.</p>
<p><strong>Vakfın sanat yarışmasının yanı sıra yaptığı başka işler var mı?</strong></p>
<p>Olmaz mı? Vakfımız burs veriyor; sadece sanat öğrencilerinden söz etmiyorum. Örneğin mezun olduğum Kabataş Lisesi’nin öğrencilerini de burslarla destekliyoruz. Vakfımıza gelen taleplerin çoğunu karşılamaya çalışıyoruz. Örneğin bir üniversitenin güzel sanatlar bölümü, ödeneği yetmediği için malzeme talebinde bulundu diyelim. Para vermiyoruz ama malzemeyi hemen temin edip bağışlıyoruz. Üyesi olduğum SAHA Derneğine zaman zaman vakıf olarak destek veriyoruz. Diyelim ki yurt dışından bir küratör davet ediliyor; onu ağırlıyoruz. Bazı sanatçıların yurt dışı sergilerini de destekliyoruz. Geçen yıl <strong>Seçkin Pirim</strong>’in Triennale Milano’da açtığı sergiyi desteklemiştik örneğin.</p>
<h2><img src="/storage/uploads/0/0/0/6ad9006f15b92-1792606319.jpg" alt="" width="1259" height="720" /></h2>
<h2>Yarışmanın ödülü İstanbul Bienali</h2>
<p><strong>Peki, Hitay Vakfını önümüzdeki yıllarda nasıl bir konumda görüyorsunuz?</strong></p>
<p>Yarışmayı büyütüyoruz, tüm dünyaya açacağız. Önümüzdeki yıl Avrupa ve Asya’daki ülkelerin yanı sıra ABD, Kanada, Meksika, Brezilya ve Şili gibi pek çok ülkenin ilk üç güzel sanatlar fakültesinden öğrencilere çağrı yapacağız. Uluslararası bir jürimiz var; çevrim içi başvuruları inceliyor. Yarışmayı kazanan 10 kişinin ödülü bu kez İstanbul Bienali olacak. Gelenleri İstanbul’da bir hafta ağırlayacağız; İstanbul Modern, Arter ve Elgiz gibi müzeleri, galerileri gezdireceğiz. Onları buraya, evime davet edeceğim ki bir koleksiyoner evi görsünler. Türkiye’nin tanıtılmasına büyük katkı sağlayacağımızı düşünüyorum. Önümüzdeki sene için heyecanlıyım ben. Gerçekten güzel olacak.</p>
<p><strong>Koleksiyoner evi demişken, ilk eserinizi 1986 yılında aldınız. O yıldan bu yana Türkiye’de koleksiyonerlik nasıl yol aldı?</strong></p>
<p>1980’li, 1990’lı yıllarda iyi koleksiyonerler vardı elbette; <strong>Ali Koçman</strong>, <strong>Halil Bezmen</strong> gibi. Bence esas koleksiyonerlik 2000’li yıllarda başladı. İstanbul Bienali, Contemporary Istanbul gibi etkinlikler yolu açarken koleksiyon yapanlar yurt dışına açıldılar. Fuarları, galerileri gezmeye başladılar. Yabancı fuarlar, yabancı sanatçılar ufkumuzu açtı. Koleksiyonerlik birkaç gömlek yukarı çıktı. Şu anda <strong>Ömer Koç</strong> gibi dünya çapında koleksiyonerlerimiz var.</p>
<p>Doğrusu yurt dışına biraz geç açıldım. Art Basel Sanat Fuarı’na ilk kez 1998 ya da 1999 yılında gittim. O zaman sadece Art Basel vardı. Art Basel’in Miami, Hong Kong ve Paris edisyonları yoktu. Şimdi Basel’deki fuardan ziyade Art Basel Paris’e gidiyorum.</p>
<p><strong>Koleksiyonunuza eserleri nasıl seçiyorsunuz? Yurt dışında müzayedelere katılıyor musunuz?</strong></p>
<p>Müzayedelere katılmıyorum. Zira eserler çok yüksek fiyatlara satılıyor. Kendime koyduğum bir limit var; bunun üzerinde eser almıyorum. Daha önce birkaç kez yüksek fiyatlı eserler aldım ama artık almam, çünkü gerek yok. Galericilerle temastayım. Örneğin Brezilyalı sanatçı Vik Muniz’in eserini Milano’daki bir fuarda, Alman bir galericiden aldım. Genellikle sevdiğim eserleri alıyorum. Yılda ortalama 50 eser alıyorum.</p>
<p><strong>Yeni koleksiyon yapmaya başlayanlara ne tavsiye ediyorsunuz?</strong></p>
<p>Koleksiyonum 40 yaşını devirdi. Sadece 4-5 yıldan beri danışmanla çalışıyorum. Bağımsız küratör, sanat yazarı ve akademisyen <strong>Melike Bayık</strong> ile çalışıyorum. 35 yıl hiç danışmanım olmadı. Ama belli bir yerden sonra yetişemiyorsunuz. Galerilere, sergilere, sanatçılara; hepsine yetişmek mümkün değil. Birilerinin size destek olması gerek. Ancak benim tavsiyem, koleksiyona başlarken danışmanla çalışmamak. Zira o zaman sizin koleksiyonunuz değil, danışmanın koleksiyonu oluyor.</p>
<p> </p>
<h1><span style="background-color: #ffffff; color: #3598db;">PENCERELERİN ORTAK HAFIZASI</span></h1>
<p><span style="background-color: #ffffff; color: #3598db;"><strong>Kahve Dünyası’nın güncel sanat projesi Yanköşe, 12. edisyonunda Tunca’nın Ayvalık ve çevresinden topladığı pencerelerle oluşturduğu ‘Yan Yana’yı ağırlıyor.</strong></span></p>
<p>Kahve Dünyası’nın güncel sanat projesi Yanköşe’nin 12. edisyonunun sanatçısı, Ayvalık’ta yaşayan ve üreten Tunca…</p>
<p>Geçtiğimiz ağustos ayında hayatını kaybeden Kahve Dünyası’nın sahibi <strong>Birol Altınkılıç</strong>’ın kızı, Altınmarka Grubu Yönetim Kurulu Üyesi <strong>Dilara Altınkılıç Kutmangil</strong> ile oğlu, Kahve Dünyası Genel Müdürü <strong>Kaan Altınkılıç</strong>’ın da katıldığı toplantıda Tunca ile tanıştık.</p>
<p>Tunca’nın ‘Yan Yana’ adlı yerleştirmesi, Kahve Dünyası’nın Kabataş’taki binasının yanında iki duvardan oluşan sergileme alanında yer alıyor. Eser, sanatçının Ayvalık ve çevresinden topladığı pencerelerden oluşuyor. Farklı evlerden ve dönemlerden gelen, boyutları ve renkleri birbirinden farklı pencereler, karşıdan bakıldığında büyük bir uyum içinde görünüyor. Sanatçı, pencereleri yan yana getirerek kentsel dönüşüme inat kolektif bir kent hafızası oluşturmayı başarıyor.</p>
<p><img src="/storage/uploads/0/0/0/6ad901732d035-1792606579.jpg" alt="" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/sanatla-buyuyen-kirk-yil-90237</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/3/7/1280x720/sanatla-buyuyen-kirk-yil-1792607168.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Emin Hitay’ın 40 yıllık koleksiyon serüveni bir kitapta buluşuyor. Kurduğu vakıf ise genç sanatçılara uluslararası sanat dünyasının kapılarını açıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/kasabanin-en-tekinsiz-kadini-90270</guid>
            <pubDate>Fri, 23 Oct 2026 07:05:00 +03:00</pubDate>
            <title> Kasabanın en tekinsiz kadını</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Masallarda ormanın derinliklerinde yaşayan cadıları çok duyduk. Peki ya cadı aramızda dolaşıyorsa ve genç erkeklerden hoşlanan, çekici bir üniversite profesörüyse? Slav masallarının cadısı Baba Yaga’dan esinlenen bu karakteri, <em>‘Matrix’</em>in Trinity’si <strong>Carrie-Anne Moss</strong> canlandırıyor. <em>‘Heated Rivalry’ </em>sayesinde yıldızı parlayan <strong>Hudson Williams</strong>’ın da başrollerini paylaştığı sekiz bölümlük <em>‘Yaga’</em>, HBO Max’te.</p>
<p>‘Oz Büyücüsü’nün yeşil suratlı cadısından ‘Hocus Pocus’un üç çılgın kız kardeşine, ‘Charmed’ın büyücü kadınlarından Sabrina’ya kadar ekranda ne cadılar gördük. Süpürgeler, kazanlar, büyüler derken ‘Yaga’nın cadısı biraz daha dünyevi. Süpürgesi yok ama genç sevgilileri var.</p>
<p>Kanada’nın küçük sahil kasabası Whittock’tayız. Bölgedeki balıkçılık şirketinin varisi Henry Park ortadan kaybolunca özel dedektif Rapp, olayı araştırmak için kasabaya geliyor. Flörtöz ve bildiğini okumayı seven Rapp, birlikte çalışmak zorunda kaldığı kuralcı dedektif Carson’la pek anlaşamıyor. Hikâye sakin başlasa da gerilimin dozu yavaş yavaş artıyor. Şüpheliler arasında Henry’nin eski sevgilisi Pam ve kasabalıların “Bone Beast” lakabını taktığı üniversite profesörü Katherine de var. Kemikler üzerine çalışan Katherine, sıra dışı ve etkileyici bir kadın. Rapp’in motel odasının kapısına bırakılan yanmış bir horoz, tuhaf ritüeller ve geçmişten gelen sırlar, soruşturmayı giderek karmaşıklaştırıyor. Herkesin birbirini tanıdığı bu kasabada, tahmin edeceğiniz gibi, herkesin sakladığı bir şey var.</p>
<p><strong>ANTİKAHRAMANLAR HEP </strong><strong>ERKEK OLACAK DEĞİL</strong></p>
<p>Slav masallarının Baba Yaga’sı bazen korkunç, bazen bilge, çoğu zaman da ne yapacağı kestirilemeyen bir kadın. <strong>Kat Sandler</strong>’ın tiyatro oyunundan uyarladığı dizide Katherine de böyle bir karakter. Yaşını saklamak gibi bir derdi yok; arzularına sahip çıkıyor, gerektiğinde insanları kullanmaktan çekinmiyor. Üstelik kimsenin sevgisini kazanmak için çaba da göstermiyor. Erkek antikahramanların türlü kötülüklerini izlemeye alışkınız. Peki, aynı pervasızlığı orta yaşlı bir kadında görünce huzursuz mu oluyoruz? ‘Yaga’nın feminist öfkesi bu sorunun etrafında şekilleniyor. Katherine’in genç erkeklerle ilişkisi, gücünü kullanma biçimi ve başkalarının ne düşündüğünü umursamaması, kadınlardan beklenen davranış kalıplarının dışında kalıyor. Hikâye, Katherine’i ne bir kahramana dönüştürüyor ne de yaptıklarını haklı göstermeye çalışıyor. Onu neden bu kadar kolay yargıladığımızı sorguluyor.</p>
<p><em>‘Heated Rivalry’</em> ile tanınan Hudson Williams, hem kendini beğenmiş Henry’yi hem de ona özenen, sosyal ilişkilerde beceriksiz ev arkadaşı Logan’ı canlandırıyor. <strong>Noah Reid</strong> ile <strong>Clark Backo</strong>’nun canlandırdığı, birbirine zıt karakterlere sahip dedektifler hikâyenin mizahını üstlenirken Moss’un gizemli profesörü gerilimi artırıyor. Erotizm ve kara mizah zaman zaman abartıya yaklaşsa da dizi bütün sırlarını hemen açığa vurmuyor. Vancouver Adası’nın sisli kıyıları ve karanlık ormanları, hikâyenin tekinsiz atmosferini tamamlıyor. Büyü, efsaneler ve kasaba sakinlerinin sırlarıyla örülü ‘Yaga’, Cadılar Bayramı öncesinde karanlık masallardan hoşlananların ilgisini çekebilir.</p>
<p><img src="/storage/uploads/0/0/0/6ad9a69b81c61-1792648859.jpg" alt="" width="1280" height="720" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/kasabanin-en-tekinsiz-kadini-90270</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/7/0/1280x720/kasabanin-en-tekinsiz-kadini-1792648912.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Carrie-Anne Moss’un gizemli bir profesörü canlandırdığı ‘Yaga’, Slav masallarındaki cadıyı küçük bir kasabaya taşıyor; arzuyu, gücü ve önyargıları tartışmaya açıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/akintinin-tersine-gitmeye-calisiyoruz-90238</guid>
            <pubDate>Fri, 23 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Akıntının tersine gitmeye çalışıyoruz</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bir festival beş yılda ne kadar değişebilir, ne kadar aynı kalabilir? 2022’de yola çıkan <em>‘Bu Festival Bizim’</em>, ilk yıllarındaki kamusal alanlara yayılan ve büyük ölçüde ücretsiz program modelinden, daha belirgin bir küratöryel kimliğe sahip biletli bir festivale doğru evrildi. Fakat festivalin merkezindeki soru pek değişmedi: Müzik dünyasında başka türlü bir program, başka türlü bir temsil ve başka türlü bir buluşma alanı mümkün mü?</p>
<p>Kreşendo tarafından hayata geçirilen festival, beşinci edisyonunda 12 Kasım’daki <strong>Stella &amp; The Longos</strong> konseriyle Komünite’de başlayacak, 13 ve 14 Kasım’da ise Paribu Art’a taşınacak. <strong>Melody’s Echo Chamber</strong>, <strong>Güneş</strong>, <strong>aisu, Lady Shaka, Dilan Balkay, ARKADAŞ, 2MUCH!, Okay Vivian</strong> ve <strong>OD BAND</strong> gibi isimleri aynı programda buluşturan seçki, festivalin bu yıl sık sık başvurduğu ‘geçişkenlik’ fikrinin de karşılığı. Fakat <strong>Beril Sarıaltun</strong> için mesele yalnızca farklı isimleri aynı afişe yerleştirmek değil. Büyük booking ağlarının müzik festivallerini giderek birbirine benzettiği bir dönemde risk alabilmekten, küratöryel bağımsızlığı korumaktan söz ediyor.</p>
<p><strong><em>‘Bu Festival Bizim’</em></strong> <strong>beşinci edisyonuna ulaştı. Festivalin kimliği ilk edisyondan bugüne nasıl evrildi? Beşinci yıl, festivalin olgunlaşma sürecinde neyi simgeliyor?</strong></p>
<p>En büyük değişim, ücretsiz modelden biletli edisyona doğru geçiş oldu. Hâlâ yerel yönetimlerle ya da daha kamusal mekânlarda projeler yapmaya devam ediyoruz. Fakat zaman geçtikçe biletli bir şekilde seyirciye ulaşmasının başka bir anlam taşıdığını düşündük. Çünkü ‘ücretsiz etkinlik takip etmek’ diye bir davranış var ve o zaman tam anlamıyla kendi seyircinizi geliştirmiş olmuyorsunuz. Bunu özellikle ikinci festivalde fark ettik. O nedenle biletli denemeler yapmak istedik. Bir de <em>‘Bu Festival Bizim’</em>, festival ekosisteminde farklı bir line-up’ın, farklı bir içeriğin ve farklı bir yaklaşımın mümkün olduğunu söylemeye çalışıyor. Beş yıldır program olgunlaşıyor ama kök amacımız değişmedi.</p>
<p><strong><img src="/storage/uploads/0/0/0/6ad9076e871a8-1792608110.jpg" alt="" /></strong></p>
<p> </p>
<p><strong>Festival manifestosundaki “Her şeyin birbirine benzediği ve hızla tüketildiği bir dönemde yaşadığımız zamanı dönüştürmek” ifadesi oldukça güçlü. Günümüz tüketim çağında, “zamanı dönüştürme” iddiasını katılımcıya pratikte nasıl hissettireceksiniz?</strong></p>
<p>“Her şeyin birbirine benzemesi” derken bizim için en kritik referans noktalarından biri gerçekten line-up’taki farklılık. Bunun meselesi yalnızca kadın sanatçılara yer vermek değil. Dünyadaki festivallerin sanatçı booking sisteminde bazı standartlar var. Turlayan sanatçılar arasından, o sırada müsait olan isimlerle program oluşturuyorsunuz. Biz biraz akıntının tersine gitmeye çalışıyoruz. Slovakya, Danimarka ya da İspanya farklı ülkeler ama festivalleri birbirine çok benzeyebiliyor. Bu, müzik endüstrisinin giderek standartlaşmasıyla ilgili. Dünyada bazı festivaller vardı; o festivalin sahnesine çıkmak kendi başına bir şey ifade eder. Çok naçizane, <em>‘Bu Festival Bizim’</em>i de zaman içinde biraz böyle bir yere oturtmak istiyoruz. Booking anlamında daha bağımsız menajerlerle çalışan, daha farklı söz söyleyebilen sanatçılar bizim için önemli. Bugün kültür ekosistemine baktığımızda reklam ajanslarından müzik dergisi gibi görünen yapılara ve festivallere kadar birbirini tekrar eden çok şey görüyoruz. Biz onun dışında hareket etmeye çalışıyoruz.</p>
<p><strong>Programda geniş ve cesur bir yelpaze var. Bu geçişken ve sınırları aşan kürasyonu oluştururken zihninizdeki temel anlatı ya da ortak duygu neydi?</strong></p>
<p>Kreşendo ekibi olarak festival döneminin dışında da devam eden bir toplantı düzenimiz var. O sırada haftalık keşif toplantıları yapıyoruz. Türkiye’den ve dünyadan sanatçıları konuşuyoruz. Neyi neden beğendiğimizi tartışıyoruz, festivallere bakıyoruz. Dünyadaki farklı müzik dalgalarını anlamak için yaptığımız bir zihin egzersizi gibi. Bunu ekipçe yapmak bence çok kıymetli. Farklı yaş grupları, farklı müzik geçmişleri var. Bütün bunların ardından büyük bir filtreleme süreci geliyor. Keşif listelerimiz ve tablolarımız var; dünyada kim ne yapmış, daha önce festivallerde sahne almış mı, Türkiye’ye gelmiş mi, Türkiye’ye gelmesinin bizim için nasıl bir anlamı olur gibi soruların yanıtını arıyoruz.</p>
<p><strong>Festival ilk yıllarından itibaren kadın müzisyenlerin ve kuir seslerin görünürlüğünü artıran bir tavır sergiledi. Bu yılki sahnede temsil ve ses çeşitliliğini nasıl kurguladınız?</strong></p>
<p><em>‘Bu Festival Bizim’</em>in kadın temsili açısından çeşitliliğini, iki günün müzikal türlerinin birbirinden çok farklı olması iyi özetliyor. Festival daha büyük bir yerde gerçekleşseydi dünya müziği, caz ve pop gibi birbirinden çok farklı üç büyük sahnemiz de olabilirdi. Tabii içinde bulunduğumuz mekân, o yılki önceliklerimiz, sanatçılara başka projelerde yer verip vermediğimiz gibi pek çok farklı kriter de devreye giriyor. Örneğin daha önce festivalde sahne almış isimlere çok sık ve üst üste yer vermemeye çalışıyoruz.</p>
<p><strong>Beş yıldır bu sürekliliği sağlamanın ve bağımsız duruşu korurken büyük iş birlikleri yürütmenin formülü nedir?</strong></p>
<p>Bunu mümkün kılan birkaç önemli kelime var. Birincisi iş birliği ve iş birliğine açık olmak. Kreşendo’nun başlangıcından beri küçükten büyüğe her ölçekte iş birliği yapmaya özen gösterdik. Şimdiye kadar iş birliği yaptığımız bütün mekânlara ve kurumlara çok müteşekkirim. İnsanlara tek tek ulaşarak bugünkü noktaya gelebildik. İkincisi inanç. Ben bir şeyleri değiştirebilme ya da bir etki yaratabilme konusunda çok kararlıydım. Ama benim inancımın sınırlı kalabileceği ya da bitebileceği yerde başkalarının inancı, gönlünü ve kalbini ortaya koyması devreye giriyor. Kreşendo’ya başlangıcından beri inanan herkese çok teşekkür ederim.</p>
<p><strong>Kreşendo’nun kuruluş manifestosu adil ekosistem, bağımsızlık ve alternatif alanlar yaratmak üzerine kurulu. Ancak festivalin ana ortağı ve biletleme altyapısı finans ve kripto sermayesiyle ilişkili. Alternatif ve bağımsız bir müzik hareketi inşa ederken bu bir çeşit uzlaşma mı, yoksa hayatta kalmanın zorunlu bedeli mi?</strong></p>
<p>Paribu Art bir kültür-sanat mekânı. Paribu’nun, kurucusu Yasin Oral’ın da açıkladığı biçimiyle, bu topraklara bir “geri verme” misyonuyla hayata geçirdiği bir iş. Biletleme tarafı ise bizim açımızdan oldukça teknik ve operasyonel bir konu. Mekân anlaşmalarında ortağımızla birlikte yürütülmesi ve bunun sonucunda bilet satışının da onlar üzerinden gerçekleşmesi gibi farklı sebepleri var. Uzlaşma mı bedeli mi kısmına gelirsek: ‘<em>Bu Festival Bizim’</em> çok indie bir iş. Bağımsızlığı nereden geliyor? Küratöryel içerik tamamen Kreşendo’ya ait. Hani “Değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” derler ya, öyle. Burası bize ait bir alan. Kreşendo’da en başından beri “küçük, sınırlı ve güvenli bir alanda kalalım” diye bir yaklaşımımız olmadı. Bir şeye etki etmek ve bir şeyi değiştirmek istediğinizde başka türlü adımlar atmanız gerekiyor. En azından kişisel görüşüm bu yönde. Ben bunu bir uzlaşıdan çok, bu alanlara etki etmenin, orayı dönüştürmenin bir parçası olarak görüyorum.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/akintinin-tersine-gitmeye-calisiyoruz-90238</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/3/8/1280x720/akintinin-tersine-gitmeye-calisiyoruz-1792608178.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ ‘Bu Festival Bizim’ beşinci yılında, yalnızca sahnesini değil festival denen şeyi nasıl kurmak istediğini de yeniden tarif ediyor. Festival Direktörü Beril Sarıaltun’la birbirine benzeyen line-up’lardan seyirci geliştirmeye, feminist festival kimliğinden bağımsızlık ile büyük iş birlikleri arasındaki gerilime uzanan bir sohbet gerçekleştirdik. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/once-sahnelerimiz-cogalmali-90236</guid>
            <pubDate>Fri, 23 Oct 2026 06:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Önce sahnelerimiz çoğalmalı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bir apartmanda sessizliği savunan Silensiya ile müziği, kahkahayı ve hareketi hayatının merkezine alan Viyol Ailesi karşı karşıya gelirse ne olur? <strong>Emre</strong> ve <strong>Gizem Karayel</strong>’in yapımcılığını üstlendiği, Üç Artı Prodüksiyon imzalı <em>Komşum Viyol Ailesi</em>, kuklaları, müziği, animasyonu ve tiyatroyu buluşturan dünyasında bu sorudan yola çıkıyor. Farklılıklarla bir arada yaşamayı ve insanın kendi sesini bulmasını anlatan oyun, çocuklarla yetişkinleri aynı hikâyede buluşturuyor.</p>
<p>Bugüne kadar sahnede ve beyaz perdede izlediğimiz Emre Karayel, Komşum Viyol Ailesi’nde yapımcı kimliğiyle karşımızda. Karayel’e çocuk tiyatrosuna bakışını, oyunculuktan yapımcılığa uzanan deneyimini sorduk.</p>
<p><strong>‘Komşum Viyol Ailesi’ni ortaya çıkaran ilk fikir neydi? Sizi böyle bir aile tiyatrosu yapmaya yönelten ihtiyaç ya da gözlem ne oldu?</strong></p>
<p>Yaklaşık 5 yıl yapım firması olarak TRT Çocuk’ta Dedektif Reptır adlı bir kukla animasyon projesi yürütütük. Ardından projenin sinema filmini de yaptık. Bu proje sonrasında çocuklar için kaliteli ve iyi projeler geliştirme niyetiyle yolumuza devam etme kararı aldık. Bir çocuk tiyatrosu, hatta çocuk-aile tiyatrosu yapalım istedik.</p>
<p>Ülkemizde bu alanda yapılan işlerden bazılarının içerikleri çok iyi, bazıları da çok istenilen düzeyde olmuyor açıkçası. “Çocukları müzikle buluşturabilir miyiz, müziği de anlatabileceğimiz, müzikal bir oyun yapabilir miyiz?” diye düşündük. Bununla ilgili proje araştırırken sevgili Sinem’in (Özlek Koç) oyununu okuduk. Kastı biraz kalabalık ve prodüksiyonu pahalı olmasına rağmen oyunu çok beğendik. Dolayısıyla da Komşum Viyol Ailesi’ni hayata geçirmek adına geçen Ağustos’ta çalışmalara başladık.</p>
<p><strong>Oyunda kendi sesini bulmak gibi temalar öne çıkıyor. Bu konuları çocuklara anlatırken özellikle kaçındığınız ya da dikkat ettiğiniz şeyler oldu mu?</strong></p>
<p>Aslında oyunda, çocuk yaşta müzikten ya da sanattan uzaklaştırılmış çocukların bu yolculuklarının yarım kalmaması gerektiğini hem çocuklara hem ebeveynlere anlatmaya çalışıyoruz. Yani “Her çocuk sanatçı doğar, önemli olan onu sanatçı tutabilmektir” denir ya…</p>
<p>Oyunumuz biraz da bunu anlatıyor. Çocukların sanata ilişkin eğilimlerini keşfetmelerine ve geliştirmelerine destek olmak üzerine kurulu... Bunu da oyunumuzda, müzikten uzaklaştırılmış Silensiya karakterinin yeniden müziğe kavuşması ve kalbinin sesini dinleyerek müziğe tekrar bağlanması üzerinden anlatıyoruz.</p>
<p><strong>Çocukların ekranlarla çok daha yoğun bir ilişki kurduğu bir dönemde, tiyatroyla erken yaşta tanışmaları sizce neden önemli? Canlı tiyatronun çocuklara sunduğu, başka mecralarda kolay kolay karşılığı olmayan ne var?</strong></p>
<p>Bir söz söylemek, çocuklara bir şey anlatmak, onların ufkunu genişletmek, hayal gücünü kullanabilmeleri adına yol göstermek çok kıymetli. Tiyatro, sosyoloji ve insan psikolojisi üzerindeki etkisini hiçbir zaman kaybetmeyecek bir sanat dalı. Bu nedenle de çok önemli. Tiyatro çocuklara müziği anlatır, resmi anlatır. Hatta fen bilimlerini, sosyal bilimleri eğlenceli bir şekilde anlatabilme becerisine sahip bir görsel sanattır tiyatro. O yüzden erken yaşta tiyatroya gitmenin, bir şeyleri canlı canlı izlerken öğrenmenin çocuklara daha keyifli geleceğini düşünüyorum ben. Ayrıca canlı tiyatronun sunduğu görsel keyif de var. Bizim oyunumuzda mesela belki de bu ülkede şu ana kadar görmediklerini düşündüğüm beden kuklalarıyla tanışacaklar. Bu da onlar için hem bir ilk hem de keyifli bir an olur diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Sizce çocukların nitelikli tiyatroyla daha fazla buluşabilmesinin önündeki en önemli engel ne?</strong></p>
<p>En önemli engel değil de imkânsızlık diyeyim… Türkiye’de çocukların nitelikli tiyatroya erişmesinin önündeki en büyük engel, sahnelerin azlığı. Ülkemizde bizim gibi, kendi sahnesi olmayan küçük ya da büyük tiyatroların en büyük sorunu salon bulmak. Bu konuda zorlanıyoruz. O yüzden de Kültür ve Turizm Bakanlığından, yerel yönetimlerden, salonu olan özel tiyatrolardan özellikle çocuk oyunlarına destek olmalarını bekliyoruz.</p>
<p>Önce sahnelerimiz çoğalmalı, sonra da tabii ki iyi prodüksiyonlar… Çocukların çok değerli olduğunu bilerek yapılan keyifli prodüksiyonlar bu engeli kaldırır diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Çocuk tiyatrosunu geleceğin seyircisini yetiştiren bir alan olarak da düşünürsek, tiyatrocuların bu sorumluluğu sizce nerede başlıyor?</strong></p>
<p>Çocuk tiyatrosu aslında çok önemli. Çünkü çocuklar bizim gelecekteki seyircilerimiz. Yani onlara tiyatroyu sevdirmemiz Türk tiyatrosu için geleceğe bir yatırım. Yine aynı şekilde müziği ve sanatı sevdirmemiz de… Dolayısıyla da çocuk tiyatrosunun çok önemli ve çok kıymetli bir alan olduğunu düşünüyorum. Özen gösterilmesi gereken bir alan. O yüzden de projeler çok titizlikle hayata geçirilmeli. Bence en önemli kıstas bu.</p>
<p> </p>
<p><strong><img src="/storage/uploads/0/0/0/6ad8f95b25367-1792604507.jpg" alt="" width="1280" height="720" /></strong></p>
<p><strong>Yapımcı olarak bir çocuk oyununda “iyi oyun” ölçünüz nedir peki?</strong></p>
<p>Tabii ki çocukların eğlendiği, keyif aldığı bir oyun iyi bir oyundur. Ama bunun sadece çocuklarla oyun oynayarak değil, sağlam bir metne de dayalı olarak yapılması benim önceliğim. Başka ebeveynler çok farklı oyunlar da tercih edebilirler. Ben, metin bütünlüğü olan; çocuğun zekâsını ve hayal gücünü küçümsemeyen, bu güce değer veren, ufkunu açıp gelişimini destekleyen oyunları daha doğru buluyorum. Bu oyunların müzikle ve hatta mümkünse dansla pekiştirilmesini de önemsiyorum.</p>
<p><strong>Yıllardır hem oyuncu olarak sahnedesiniz hem de artık yapımcılık ve yaratıcı süreçlerin içindesiniz. Oyuncunun sahneye bakışıyla yapımcının sahneye bakışı arasında sizde nasıl bir fark oluştu?</strong></p>
<p>Biz oyun oynarken tiyatronun giderlerini çok hesaba katmayız. Geliriz, oyunumuzu oynarız ve neyse yevmiyemiz onu alır, şükreder ve gideriz. Ama yapımcı olunca farklı parametrelere de bakmak gerekiyor. Bilet fiyatları belli; böyle kalabalık bir prodüksiyonu turneye çıkarmak da zor. Her şeyi çok ince hesaplamak lazım ki oyun sürekliliğini korusun, bu kadar emek verilmiş bir oyun uzun yıllar bu ülkenin çocuklarına hizmet edebilsin.  </p>
<p><strong>Tiyatro size insanları anlatmaktan çok, insanları anlamayı öğretti mi? Öğrettiyse en zor öğrendiğiniz şey neydi?</strong></p>
<p>“Ummadığınız taş baş yarar” diye esprili bir cevap vereyim bu soruya. (Gülüyor)</p>
<p><img src="/storage/uploads/0/0/0/6ad8f98b4de2d-1792604555.jpg" alt="" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/once-sahnelerimiz-cogalmali-90236</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/3/6/1280x720/once-sahnelerimiz-cogalmali-1792604684.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ “Çocuğun zekâsını ve hayal gücünü küçümsemeyen, sağlam metinlere dayalı oyunları daha doğru buluyorum” diyen Emre Karayel, çocuk tiyatrosunu geleceğin seyircisini yetiştiren bir alan olarak görüyor. Karayel’le Komşum Viyol Ailesi’ni ve çocuk tiyatrosunun sorumluluğunu konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
