<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/sovmen-demna-guccinin-ruhuna-karsi-79830</guid>
            <pubDate>Sun, 24 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Şovmen Demna, Gucci’nin ruhuna karşı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>New York’un Taksim’i kıvamındaki Times Meydanı’nda sıra dışı bir gün. Meydanın kaotik yapısına, moda dünyasının yıldızları eşlik etti… Bu isimlerin sebebi ziyareti ise, Demna’nın  Gucci için hazırladığı ilk Cruise koleksiyonunu ‘yerinde’ görmek. Meydanın tamamına yayılan billboard’lar, sahte Gucci reklamlarına <strong>Anna Wintour</strong>, <strong>Mariah Carey</strong>, <strong>Kim Kardashian</strong> gibi ünlüler eşlik etti. Podyumda ise emektar top model Cindy Crawford’dan <strong>Paris Hilton</strong>’a ve <strong>Gisele Bündchen</strong>’in eski eşi <strong>Tom Brady</strong>’ye uzanan yıldız kadrosu vardı. Şovun amacı belliydi: Sosyal medyada yankı yaratmak. Bu konuda <strong>Demna</strong> yine başarılıydı. Ancak mesele kıyafetlere geldiğinde aynı başarıdan bahsetmek mümkün mü, orası tartışılır…</p>
<p>Öncelikle yaratılan kavram kargaşasıyla başlayalım. Cruise koleksiyonları, bol seyahat eden, mevsim kargaşası yaşayan, kışın ince, yazın kalınca giysilere ihtiyaç duyan ‘çilekeş’ elitler için icat edilmiş bir ‘resort’ konsepti. Hal böyleyken podyumda kürk manto, elbise, baştan aşağı deri parçalar görmek daha baştan abes bir durum yaratıyor. Ancak konu Demna olunca zaten kavrama hizmet etmek gibi bir durum söz konusu değil. Hatırlayalım: Tasarımcı işçiliğin, terziliğin ve yaratıcılığın zirvesi olarak bilinen Paris Couture Haftası’nda çöp poşetinden ürettiği ‘elbise’ sergilemiş, üzerine “Zaten couture’ü takan yok” tadında da açıklamalar yapmıştı. Benzer tavrı ‘cruise’ tasarımlarında da göstermiş. Yani “Ben ne dersem o olur” şeklindeki bir yaklaşımla karşı karşıyaydı izleyiciler…</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a0fee677f105-1779428967.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><strong>BAŞARILI FORMÜLÜN TEKRARI</strong></p>
<p>Koleksiyonun merkezinde Demna’nın ‘GucciCore’ adını verdiği yaklaşım vardı. Banker çizgili takımlar, düşük bel pantolonlar, deri ceketler, dev kabanlar, yoga matı taşıyan modeller, elde iPhone’lar… New York sokaklarının kaotik ruhunu lüks moda estetiğine çevirmeye çalışıyordu. Fakat akıllardaki soru: Bu fikir yeni mi? Zira Demna bunu yıllardır Balenciaga’da zaten yapıyordu. Gucci’ye geldiğinde ise markanın içine işleyen İtalyan seksapeli, sofistike maksimalizmi ve ince işçiliği yerine yine aynı distopik şehir kaosunu sahneye koydu.</p>
<p>Peki Gucci’nin ruhu, gerçekten bu mu? <strong>Tom Ford</strong> döneminin erotik ihtişamı, <strong>Alessandro Michele</strong>’in eksantrik romantizmi ya da <strong>Sabato De Sarno</strong>’nun sadeleşme arayışı birbirinden çok farklı olsa da hepsi Gucci’ye ait, onunla özdeş bir dünya kuruyordu. Demna’nın koleksiyonunda ise tasarımların ruhu Gucci’den başka her şeye benziyor: Az biraz Vetements, az biraz Balenciaga, fazlasıyla Demna.</p>
<p>Tasarımcının ‘ironi yaratma’ çabası da artık yorucu olmaya başladı. Sahte Gucci ürünleri, yapay zekâ estetiği, ‘Gucci Gym’ ya da ‘Gucci Pets’ gibi billboard şakaları ilk bakışta eğlenceli görünse de moda zaten aşırı tüketime, logomania’ya ve gösteriş ekonomisine boğulmuş durumda. Demna bunu eleştiriyor mu, yoksa köpürtüp yeniden satışa mı sunuyor, bu da bir muamma…</p>
<p>İyi tarafları da atlamayalım: Koleksiyonun en güçlü tarafı aksesuarlardı. Çantalar, sivri burun ayakkabılar ve deri parçalar ticari başarı sinyalini baştan verdi. Kan kaybında olan Kering Grubu’nun satış baskısı altında olduğu düşünülürse bunun tesadüf olmadığı açık. Lüks moda grubu Nisan ayında yaptığı açıklamada, İran savaşının Orta Doğulu müşterilerin harcamalarını olumsuz etkilemesi ve uluslararası seyahatleri kısıtlaması nedeniyle markanın satışlarının ilk çeyrekte bir önceki yıla göre yüzde 8 düştüğünü belirtti. Hal böyleyken Gucci’ye düşen görev yalnızca kültürel heyecan yaratmak değil; yeniden satışları patlatmak! Sözün özü: Demna’nın Gucci’si ilk bakışta çok gürültülü, çok viral ve çok “anlık”. Ve belki de ‘satış başarısı’ garantili. Ama markanın DNA’sında olan ihtişam, zarafet ve seksapele şimdilik ulaşılamıyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/sovmen-demna-guccinin-ruhuna-karsi-79830</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/3/0/1280x720/sovmen-demna-guccinin-ruhuna-karsi-1779429002.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Son defilesiyle Times Meydanı’nı dev bir Gucci reklamına çeviren Demna, Cruise koleksiyonunda pop kültürünü, ironiyi ve tüketim çılgınlığını sahneye taşıdı. Peki Gucci’nin özü, gerçekten bu mu? ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/odagimiz-istanbul-mutfagi-79829</guid>
            <pubDate>Sun, 24 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Odağımız İstanbul mutfağı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Loya Brasserie</strong>, Beyoğlu’nun çok katmanlı gastronomi hafızasını günümüzün yaşam ritmine taşıyan yeni nesil bir buluşma noktası. <strong>Canopy by Hilton Taksim</strong>’in içinde, Tarlabaşı’nın kültürel dokusundan beslenen mutfak yaklaşımıyla dikkat çeken restoran, otel restoranlarına dair alışılmış sınırları aşarak şehre açık, gündelik ve yaşayan bir deneyim sunuyor. Tarihî avlusunun dönüştürücü atmosferi ve İstanbul mutfağına odaklanan yorumuyla Loya, Beyoğlu’nun mutfak dilini bugünün ifadesiyle konuşuyor. Şef <strong>Merve Nur Aşık</strong> vizyonunu, Tarlabaşı’nın ilham veren hikâyelerini ve sürdürülebilirlikten mevsimselliğe uzanan gastronomi anlayışını anlattı.</p>
<p><strong>Canopy by Hilton Taksim’in “lifestyle” yaklaşımı mutfak kurgunuzu nasıl etkiledi?  </strong>Genel olarak Türkiye’de hâlâ otel restoranlarının sadece otel misafirlerine ait olduğu gibi bir algı var ve insanlar dışarıdan girmekte çekinebiliyor. Ancak Canopy olarak, Loya Brasserie’de biz bu algıyı kırıyoruz. Çünkü burada sadece otel misafirlerine değil, şehre açık, sokakla ve mahalleyle iç içe yaşayan bir yapımız var. Lifestyle yaklaşımı da aslında tam olarak bunu ifade ediyor: rahat, akışkan ve erişilebilir bir yaşam biçimi. Loya’nın da temel felsefesi bu. Loya Brasserie sadece otel içinde bir restoran değil; Tarlabaşı’na, Beyoğlu’na ve İstanbul’a açılan bir yaşam alanı. Avlu yapımız ve sokağa doğrudan temas eden mimarimiz de bunu destekliyor. Misafirlerimiz burada çok daha rahat, gündelik ve doğal bir deneyim yaşıyor.</p>
<p><strong>Loya</strong>’<strong>nın menüsünü oluştururken Beyoğlu</strong>’<strong>nun çok kültürlü gastronomi mirasından nasıl beslendiniz?  </strong>Beyoğlu ve çevresi, yüzyıllardır farklı kültürlerin, farklı mutfakların ve yaşam biçimlerinin bir arada var olduğu çok katmanlı bir gastronomi hafızasına sahip. Sokak lezzetleri, eski Pera’nın yemek kültürü, saray mutfağına uzanan etkiler… Tüm bu detaylar aslında bize sonsuz bir hikâye alanı sunuyor. Biz de menüyü oluştururken bu hikâyeleri günümüze taşıyarak yeniden yorumlamayı tercih ettik. Amacımız sadece geçmişi birebir tekrar etmek değil; o kültürel mirası bugünün diliyle, daha sade ama daha anlamlı tabaklarla yeniden anlatabilmekti. Böylece hem İstanbul’un gastronomi hafızasına dokunan hem de modern bir deneyim sunan bir menü ortaya çıktı.</p>
<p><strong><em>Menünün çıkış noktası Tarlabaşı’nın kendisi</em></strong></p>
<p><strong>Tarlabaşı’nın çok katmanlı tarihi ve kültürel dokusunu tabaklarınıza yansıttınız mı?  </strong>Kesinlikle yansıttık, hatta menünün temel çıkış noktalarından biri Tarlabaşı’nın kendisi oldu diyebilirim. Çünkü burası sadece bir lokasyon değil; içinde çok farklı kültürlerin, yaşamların ve hikâyelerin biriktiği bir alan. Bu çok katmanlı yapı, mutfağa da doğal olarak yansıyor. Azınlık mutfaklarından esinlenen dokular, İstanbul sokak lezzetlerine göndermeler ve unutulmuş tariflerin yeniden yorumlanması… Hepsi aslında Tarlabaşı’nın geçmişinden besleniyor. Biz tabakları oluştururken bu bölgenin tarihini bir hikâye gibi ele aldık. Her tabak, bu coğrafyanın farklı bir dönemine ya da farklı bir kültürel katmanına dokunsun istedik ve bu bölgenin hafızasını anlatan bir deneyim sunmayı hedefledik.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a0fed4daf97c-1779428685.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><strong>Loya</strong>’<strong>nın gün boyu yaşayan bir brasserie olması menü akışını nasıl şekillendirdi? Kahvaltıdan akşam servisine uzanan kurguda öne çıkan ayrıntılar neler?  </strong>Loya’nın temellerini atarken bizim için en önemli nokta, misafirlerin günün her saatinde burada kendine bir alan bulabilmesiydi. Güne kahvaltıyla başlayıp kahve ve tatlı eşlikçileriyle vakit geçirebilecekleri, öğle yemeği, akşamüstü atıştırmalıkları, arkadaş buluşmaları ve akşam yemeği derken tüm günü geçirebilecekleri bir mekân hayal etmiştik. Bunu da hazırladığımız menüde kahvaltıdan salatalara, atıştırmalıklardan wine &amp; bites konseptine kadar geniş bir yelpazeyle destekledik. Avlumuz ve konumumuz sayesinde de burası günün tamamını kapsayan bir yaşam alanına dönüşüyor.</p>
<p><strong><em>İstanbul’un kendi mutfak kimliği</em></strong></p>
<p><strong>Menüde Türk ve dünya mutfakları arasında nasıl bir diyalog kurdunuz?</strong></p>
<p>Biz menümüzde klasik anlamda İtalyan ya da Japon gibi belirgin dünya mutfaklarını merkeze almıyoruz. Elbette otel misafirlerinin beklentileri doğrultusunda pizza gibi bazı global ürünler bulunuyor ama odağımız İstanbul mutfağı. Sokak lezzetleri, İstanbul tarifleri ve Tarlabaşı’nın tarihinden gelen gastronomik miras bizim için çok daha belirleyici. Dünya mutfağını bir çerçeve olarak değil, İstanbul’un kendi mutfak kimliği üzerinden yorumluyoruz.</p>
<p><strong>Restoranın tarihî avluya açılan yapısı, yemek deneyimini sizce nasıl dönüştürüyor?</strong></p>
<p>Avlumuz bizim için çok özel bir alan. Eski mahalle kültüründeki bahçe deneyimini burada yeniden yaşatıyoruz. Burada misafirler uzun süre vakit geçirebiliyor, paylaşım odaklı büyük sofralar kurulabiliyor. Şehrin tam merkezinde olmasına rağmen oldukça sakin, izole ve özel bir alan hissi veriyor. Sanki şehirden kopmadan, kendi özel bahçenizde yemek yiyor gibisiniz. Bu nedenle avlunun bu deneyimi ciddi anlamda dönüştürdüğünü düşünüyoruz.</p>
<p><strong>Sürdürülebilirlik ve mevsimsellik mutfağınızda nasıl bir rol oynuyor?  </strong>Sürdürülebilirlik artık şefler için bir tercih değil, bir zorunluluk. Çünkü iklim koşulları sizi buna yönlendiriyor. Doğaya duyduğumuz saygı gereği mevsiminde ve doğru ürünle çalışmak artık kaçınılmaz bir gereklilik. Mevsiminde ürün kullanmak hem misafir deneyimi açısından çok önemli hem de verimlilik açısından daha doğru bir sistem kurmanızı sağlıyor. Çünkü doğru zamanda kullanılan her ürün, hem daha güçlü bir tat bırakıyor hem de tabak kalitesini yükseltiyor.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/odagimiz-istanbul-mutfagi-79829</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/2/9/1280x720/odagimiz-istanbul-mutfagi-1779428749.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Şef Merve Nur Aşık liderliğinde şekillenen Loya Brasserie, Beyoğlu’nun çok kültürlü gastronomi hafızasını bugünün brasserie anlayışına dönüştürüyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/trendler-gecicidir-biz-kalici-olanin-pesindeyiz-79828</guid>
            <pubDate>Sat, 23 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Trendler geçicidir, biz kalıcı olanın peşindeyiz</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Yeni konseptinizi anlatırken, sık sık ‘kürasyon ve keşif alanı’ tanımını kullanıyorsunuz. Bugünün tüketicisi neden artık sadece alışveriş değil, keşif deneyimi de arıyor?</strong></p>
<p>Çünkü artık her şeye bir tıkla, çok hızlı ulaşılabiliyor; bu da sahip olma duygusunu sıradanlaştırdı. Bugünün tüketicisi, özellikle de bilinçli olan kitle, bir üründen fazlasını, o ürünün neden orada olduğunu, kim tarafından ve hangi duyguyla yapıldığını bilmek istiyor. Alışveriş bir işlem olmaktan çıkıp bir deneyime dönüşmeli ki zihinde ve ruhta bir iz bıraksın. Keşfetmek, kişiye kendini özel hissettirir biz de bu duygudan yola çıktık diyebilirim.</p>
<p><strong>Bir sneaker’ın yanında sanat kitabı ya da analog kamera görmek alışılmış perakende düzenini kırıyor. Bu ‘beklenmedik karşılaşmalar’ fikrini nasıl kurguladınız?</strong></p>
<p>Hayatın kendisi de aslında böyle, değil mi? Zevklerimiz kutulara hapsolmuş değil. Biz "beklenmedik komşuluklar" yaratarak ürünleri kendi bağlamlarından çıkarıyoruz. Bir ayakkabı sadece bir ayakkabı değildir; o bir yaşam biçiminin parçasıdır. Onu bir sanat kitabıyla yan yana koyduğunuzda, ikisi arasında yeni bir diyalog başlar. Bu kurgu, müşterinin mağaza içinde lineer bir çizgide değil, sürprizlerle dolu bir yolculukta yürümesini sağlıyor.</p>
<p><strong>Bu konsept hangi ihtiyaçtan doğdu?</strong></p>
<p>Klasik mağazacılık anlayışı uzun yıllardır ağırlıklı olarak satış ve kategori odaklı bir yapı etrafında şekilleniyordu. Bizim çıkış noktamız, insanın keşfetme arzusunu ve estetik bir bağ kurma ihtiyacını merkeze almaktı. COMMUNITÉ, sadece bir şeyler satın alınan bir yer değil; içinde vakit geçirilen, yeni hikayelerle tanışılan ve yaşayan bir alan olarak kurgulandı. İnsanların her yerde gördüğü tek düze seçkilerdense, kendine özgü olanı keşfettiği ve bulduğu o boşluğu doldurmak istedik.</p>
<p><strong>Burada ürün seçerken en önemli kriter trend mi, hikâye mi, duygu mu?</strong></p>
<p>Trendler gelip geçicidir, biz daha kalıcı olanın peşindeyiz. En önemli kriterimiz kesinlikle hikaye ve o hikayenin bizde uyandırdığı duygu. Bir tasarımın ruhu varsa, bir derdi anlatıyorsa ve özgün bir duruş sergiliyorsa bizim seçkimize girebilir. Trend olanı değil, keşfedilmeye değer olanı önemsiyoruz.</p>
<p><strong>Dünyanın farklı şehirlerinden bağımsız markaları bir araya getirirken nasıl bir araştırma süreci yürüttünüz?</strong></p>
<p>Bu bizim için çok tutkulu bir yolculuktu. Sadece ana akım moda haftalarını takip etmekle kalmadık; Tokyo’nun arka sokaklarından Seul’un yükselen tasarım mahallelerine, Kopenhag’ın fonksiyonel estetiğinden New York’un özgür tavrına kadar geniş bir hat çizdik. Yerinde gözlem yapmak, o şehirlerin enerjisini solumak bizim için kritikti. Biz aslında yalnızca markaları değil, her birinin taşıdığı yaratıcı bakış açısını, arkasındaki kültürel hikayeyi ve yaşam tarzını bir araya getirdik.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a0fec38196cd-1779428408.jpg" alt="" width="500" height="667" /></p>
<p><strong>Türkiye’de concept store kültürünün yeterince gelişmediğini düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p>Aslında Türkiye bu konuda çok potansiyelli ve keşfe açık bir kitleye sahip. Ancak uzun süre tüketim alışkanlıkları daha çok görünürlük ve marka odağı üzerinden şekillendi. Concept store kültürü ise bunun ötesinde, bir yaşam biçimi kürasyonu sunmayı gerektirir. Biz bu alandaki anlatım eksikliğini gidermeyi ve bu kültürü daha derinlikli bir seviyeye taşımayı hedefliyoruz.</p>
<p><strong>“Ürün satmaktan çok kültür inşa etmek istiyoruz” diyorsunuz. Sizce bir mağaza nasıl kültürel bir alana dönüşebilir?</strong></p>
<p>Mağaza, içinde barındırdığı objelerle, çalan müzikle, sunduğu yayınlarla ve hatta kokusuyla bir dünya kuruyorsa kültürel bir alandır. Eğer siz oraya girdiğinizde sadece bir askıdaki kıyafeti değil, bir sanatçının perspektifini veya bir tasarımcının felsefesini de görüyorsanız, o mekan artık bir ticaret alanı olmaktan çıkıp bir ilham merkezine dönüşmüş demektir.</p>
<p><strong>Mağazanın içinde gastronomi, tasarım objeleri, kitaplar ve moda aynı dünyada buluşuyor. Bu multidisipliner yaklaşım neden önemliydi?</strong></p>
<p>Çünkü yaşam tek bir disiplinle sınırlı değil. İyi bir kahve içerken bir tasarım objesine bakmak ya da bir palto denerken bir sanat kitabına göz atmak aslında birbirini tamamlayan deneyimler. Biz de bu karşılaşmaları doğal bir akış içinde bir araya getirmek istedik. Gastronomi, tasarım, kitaplar ve moda burada bu yüzden yan yana geliyor; birlikte daha bütüncül ve yaşayan bir atmosfer oluşturuyor.</p>
<p><strong>Bugünün müşterisi sizce logoya mı, hikayeye mi yatırım yapıyor?</strong></p>
<p>Bilinçli tüketici artık logoya değil, anlama yatırım yapıyor. Logonun sağladığı o eski ‘aidiyet’ hissi, yerini ‘özgünlük’ ve ‘değer birliğine’ bıraktı. İnsanlar artık üzerinde devasa bir marka ismi taşımaktansa, o markanın sürdürülebilirliğiyle, duruşuyla veya sanatsal derinliğiyle bağ kurmayı tercih ediyor.</p>
<p><strong>Özellikle genç tüketicide ‘sessiz lüks’ yerine daha kişisel ve niş seçimlere yönelim görüyor musunuz?</strong></p>
<p>Kesinlikle. Genç kuşak için lüks, başkaları tarafından hemen tanınan bir şey olmak zorunda değil. Onlar için asıl lüks, kimsenin bilmediği bir markayı keşfetmek veya kendine has bir stil oluşturmak. ‘Sessiz lüks’ bile onlar için bazen fazla steril kalabiliyor; daha kişisel, daha karakteristik ve hikayesi olan niş seçimler şu an çok daha revaçta.</p>
<p><strong>Türkiye’de yeni nesil bağımsız tasarımcıları desteklemek neden önemliydi?</strong></p>
<p>Yerel yeteneklerin küresel bir vizyonla buluşması gerektiğine inanıyoruz. Bağımsız tasarımcılar modanın can damarıdır, çünkü en özgün fikirler genellikle o büyük yapılardan değil, bağımsız ve cesur atölyelerden çıkar. Onlara COMMUNITÉ gibi kürasyon odaklı bir platformda alan açmak hem bizim seçkimizi zenginleştiriyor hem de yerel tasarım ekosistemini daha görünür ve güçlü hale getiriyor.</p>
<p><strong>Fiziksel mağazacılığın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Sizce insanlar artık mağazalara alışveriş için mi yoksa deneyim için mi gidiyor?</strong></p>
<p>Fiziksel mağazacılık bitmiyor, sadece şekil değiştiriyor. Dijital dünya bize hızı verdi ama dokunmayı, koklamayı ve o anın içinde olma hissini aynı şekilde sunamıyor. Bu yüzden gelecekte mağazalar yalnızca alışveriş yapılan yerler olmaktan çok, vakit geçirilen ve deneyim yaşanan alanlara dönüşecek. İnsanlar mağazaya sadece bir şey almak için değil; atmosferi hissetmek, sosyalleşmek ve fiziksel bir bağ kurmak için de gidecekler.</p>
<p><strong>Son dönemde moda, sanat ve yaşam stili arasındaki sınırlar sizce nasıl değişti?</strong></p>
<p>Sınırlar giderek daha geçirgen hale geldi. Moda artık sadece giyinmek, sanat ise yalnızca müzede deneyimlenen bir alan değil; birbirini besleyen ve iç içe geçen disiplinler haline geldi. Bir tasarımcı koleksiyonlarını bir sanatçı gibi kurgularken, bir şef de bir küratör gibi deneyim tasarlıyor. Bu geçişkenlik, hem daha yaratıcı hem de daha katmanlı bir dünya yaratıyor.</p>
<p><strong>Müşteri kitlenizi birkaç cümlede nasıl tarif edersiniz?</strong></p>
<p>Meraklı, dünyayı takip eden, kalıplara sığmayı reddeden ve estetik bir derinliği olan bir profil. Onlar için bir ürünün ‘ne’ olduğu kadar ‘neden’ olduğu da önemli. Keşfetmekten heyecan duyan, özgünlüğü statünün önüne koyan vizyoner ruhlar diyebiliriz.</p>
<p><strong>Her mağazanın farklı bir karaktere sahip olacağı söyleniyor. Bir lokasyonun ruhunu nasıl oluşturuyorsunuz?</strong></p>
<p>Her lokasyonun kendi bir hafızası ve enerjisi var. İstinyePark’ın dinamizmi, Galataport İstanbul mağazası ise tarihi dokusu ve denizle kurduğu güçlü bağ ile farklı bir karakter taşıyor. Biz mağazanın bulunduğu binanın mimarisinden mahallenin dokusuna kadar her şeyi analiz ediyoruz. Oraya bir şablon oturtmak yerine, o lokasyonun ruhuna COMMUNITÉ’nin kürasyon yaklaşımını ekliyoruz.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/trendler-gecicidir-biz-kalici-olanin-pesindeyiz-79828</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/2/8/1280x720/trendler-gecicidir-biz-kalici-olanin-pesindeyiz-1779428448.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Sneaker’lar, sanat kitapları, analog kameralar ve gastronomi deneyimleri… Galataport’ta 4300 metrekarelik yeni mağazasını açan COMMUNITÉ hikâye, duygu ve keşif odaklı yeni bir yaşam alanı yaratmayı hedefliyor. Detayları Üründen Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Sebla Refiğ Devidas anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/galaksinin-en-beklenmedik-ikilisinin-donusu-79825</guid>
            <pubDate>Sat, 23 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Galaksinin en beklenmedik ikilisinin dönüşü</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>‘The Mandalorian’, Disney+’ın Star Wars evreninden çıkan en sevilen yapımlarından biri. Bu başarının arkasında ise “bebek Yoda” olarak gördüğümüz Grogu var. Üç sezondan oluşan dizi, İmparatorluk sonrası kaos içindeki galakside yaşayan yalnız ödül avcısı Din Djarin’in, bir görev sırasında Grogu’yla karşılaşınca değişen hayatını anlatıyordu. Başta onu teslim etmeye çalışsa da, ufaklık ya da onların tabiriyle “çocuk” üzerinde deneyler yapıldığını görünce sistemi karşısına alıp onu korumayı seçmiş; hikâye de klasik bir ödül avı macerasından güçlü bir baba-oğul yolculuğuna dönüşmüştü. İlk sezon western tonuyla ilerlerken, sonraki sezonlarda Ahsoka Tano, Boba Fett ve Luke Skywalker gibi tanıdığımız karakterlerle hikâye Star Wars mitolojisinin daha büyük parçalarına bağlandı. Yine de dizinin duygusal merkezinde Din ve Grogu arasındaki bağ vardı. Son sezonun ardından geçen dört yılın ardından ‘The Mandalorian &amp; Grogu’, bu ilişkiyi beyazperdeye taşıyor.</p>
<p>Hikâye, İmparatorluk’un çöküşünün ardından galakside düzenin hâlâ tam olarak kurulamadığı bir dönemde geçiyor. Yeni Cumhuriyet sistemi toparlamaya çalışırken, dış bölgelerde eski İmparatorluk savaş lordlarının etkisi sürüyor. Din Djarin ise artık yalnızca görev peşinde koşan bir ödül avcısı değil. Grogu’yla birlikte daha korumacı, daha temkinli ve giderek daha “baba” bir karaktere dönüşmüş durumda. Zaten ‘The Mandalorian’ın bu kadar karşılık bulmasının nedeni de biraz buydu. Star Wars’ın büyük savaşlarının ortasında odağını hiçbir zaman iki karakter arasındaki bağdan uzaklaştırmadı. ‘The Mandalorian and Grogu’ da bu ilişkiyi büyüterek devam ediyor. Din Djarin artık Yeni Cumhuriyet adına görevler üstlenirken, Grogu da yalnızca korunması gereken gizemli bir çocuk olmaktan çıkıyor. Luke Skywalker’dan aldığı Jedi eğitiminin etkisini taşıyan karakter, aynı zamanda bir Mandalorian çırağı olarak yetişiyor. Bu ikili yapı da Grogu’yu Star Wars evrenindeki en ilginç figürlerden birine dönüştürüyor. Bir yanda Güç’le kurduğu bağ, diğer yanda hayatta kalmayı öğrenen savaşçı tarafı var.</p>
<p><strong>Eğlenceli bir macera</strong></p>
<p>Jon Favreau ve Dave Filoni’nin yaklaşımıysa dizinin sevilen ruhunu koruyor. Western estetiği, yalnız kovboy hissi, diğer galaksilerde geçen görevler dizideki gibi var ancak bu kez ölçek daha büyük. Film IMAX için çekilirken yapım ekibi gerçek setler, minyatürler, animatronikler ve kuklalarla Star Wars evrenini olabildiğince canlı hâle getiriyor. Grogu yalnızca sonradan eklenen bir CGI figüründen ziyade, konuşmasa da yaşayan bir karakter hissi yaratıyor. Pedro Pascal’ın performansı da yine serinin en güçlü yanlarından biri olmaya devam ediyor. Sigourney Weaver’ın canlandırdığı Colonel Ward karakteri de hikâyeye Yeni Cumhuriyet tarafında önemli bir figür olarak dahil oluyor. ‘The Bear’ın şefi Carmy olarak son dönemde büyük başarıya imza atan Jeremy Allen White ve Jonny Coyne gibi isimler de filmin dünyasını genişleten oyuncular arasında. Star Wars evrenini ve diziyi seven, ailece keyifli vakit geçirmek isteyenler için ‘The Mandalorian and Grogu’, büyük galaktik savaşlardan çok eğlenceli bir macera vadediyor. Yeni yaratıklar, hareketli aksiyon sahneleri ve Grogu’nun o sempatik halleriyle film, keyifli bir Star Wars yolculuğu sunuyor.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/galaksinin-en-beklenmedik-ikilisinin-donusu-79825</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/2/5/1280x720/galaksinin-en-beklenmedik-ikilisinin-donusu-1779427815.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Star Wars evreni yıllardır savaşlar, güç mücadeleleri ve aile mirasları üzerinden ilerleyen hikâyeler anlattı. Bu galaksinin merkezinde yalnızca iyilik ve kötülüğün savaşı değil; hangi soyun söz hakkına sahip olduğu, kimin “seçilmiş” kabul edildiği ve gücün kimin içinde olduğu da vardı. Ancak son dönemin en güçlü bağı bir Jedi’dan ya da Skywalker soyundan değil, yalnız bir ödül avcısıyla küçücük, yeşil ve sevimli bir çocuğun arasında kuruldu. ‘The Mandalorian and Grogu’ sinemada. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
