<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/her-sey-tohumla-baslar-85935</guid>
            <pubDate>Sat, 22 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Her şey tohumla başlar</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Şef <strong>Sefa Birinci</strong>’nin <em>‘Malva’</em> için hazırladığı tabaklarda güçlü bir mutfak fikri ve özgün dil hemen hissediliyor. Tarhanayı kristal berraklığında bir çorbaya dönüştürürken lezzet hafızasını koruyor, domatesi farklı dokularla yorumlarken ürünün kimliğini öne çıkarıyor, mantıda Anadolu’nun ruhunu yaşatıyor. Kadim tohumlardan yerel ürünlere, sürdürülebilirlikten mevsimselliğe uzanan yaklaşımı, Birinci’nin Anadolu mutfağını sadece bir miras olarak görmediğini ortaya koyuyor. Onun mutfağında gelenek; yaşayan, dönüşen ve yeni kuşaklara aktarılan bir kültür. Ürünü merkeze alan, geçmişin bilgisini bugüne taşıyan ve her tabağın arkasına bir hikâye yerleştiren Birinci, mutfak kariyerinde adından söz ettirecek güçlü bir çizgide yürüyor. Malva’daki tabaklarını ve bu tabakların arkasındaki düşünceyi dinledikçe, önümüzdeki yıllarda adını çok daha sık duyacağımız şeflerden biri olduğunu düşünmemek mümkün değil.</p>
<p><strong>Malva, bir tür ebegümeci ve Anadolu’da doğanın kendi ritmiyle kendiliğinden yetişen bir çiçek. Günümüzün gastronomi dünyasında, mutfağınızı böyle yabani ve dirençli bir bitkinin felsefesi üzerine kurmak size ne hissettiriyor?</strong></p>
<p>Malva’nın beni en çok etkileyen tarafı karakteri. Kimsenin ekip biçmediği, tarımsal müdahaleden uzak yerlerde varlığını sürdüren ve doğanın ritmiyle uyum içinde yetişen bir bitki. Anadolu mutfağını da biraz böyle görüyorum. Yüzyıllardır savaşlar, göçler, değişen iklimler ve dönüşen kültürler yaşandı ancak mutfak özünü kaybetmedi. Bizim mutfaktaki amacımız doğayı anlamak. Bir ürünü dönüştürmeye çalışmadan önce, onun bize ne anlatmak istediğini dinliyoruz. Bence bir şefin en önemli sorumluluklarından biri, ürünün gerçek karakterini mümkün olan en dürüst ve saygılı şekilde ortaya çıkarmaktır. Bu yaklaşım bana büyük bir yaratıcı özgürlük sağlıyor ancak derin bir sorumluluk da yüklüyor. Çünkü Anadolu mutfağını temsil ettiğinizi söylediğiniz anda artık yalnızca kendiniz için yemek yapmıyorsunuz. Bu coğrafyanın mutfak hafızasını da koruma sorumluluğunu üstleniyorsunuz. Her tabak, geçmişle bugün arasında kurulan bir köprüye dönüşüyor.</p>
<p><strong>Menüde sizi geçmişe götüren, bulduğunuzda “İşte aradığım hafıza bu” dediğiniz bir lezzet ya da malzeme oldu mu?</strong></p>
<p>Anadolu, geçmişte aile sofralarımızı, ziyaretlerimizi, kutlamalarımızı ve buluşmalarımızı şekillendiren olağanüstü bir lezzet zenginliğine sahip. Bence bizim rolümüz, bu lezzetleri yeniden hatırlamak. Tek bir malzemenin ya da lezzetin peşinden koşmaktan ziyade, çok daha derin bir şeyin; nesiller boyunca aktarılan ortak bir hafızanın ve yemeğe bakış biçiminin peşinden gidiyorum. Bu nedenle tek bir ürün söylemek oldukça zor. Aslında aradığım şey o lezzetlerin arkasındaki ruh. Yine de bir örnek vermem gerekirse hiç tereddüt etmeden ‘tarhana’ derim. Anadolu’nun en eski fermantasyon geleneklerinden biri olan ve insanların doğal olarak koyu kırmızı renkte görmeye alışık olduğu tarhanayı, kendine özgü lezzetini kaybetmeden kristal berraklığında bir çorba olarak sunabilmek benim için olağanüstü bir deneyim.</p>
<p><strong><em>Coğrafyanın mutfak </em></strong><strong><em>hafızası</em></strong></p>
<p><strong>En temel karbonhidratlarda Sarıkılçık ve Karakılçık gibi genetiği korunmuş kadim tohumları kullanarak tarım tarihinin somut bir parçasını da sunuyorsunuz. Tabakta tohumu başrole koyma fikrini açar mısınız?</strong></p>
<p>Her ürünün hikâyesinin tohumda başladığına inanıyorum. Kadim tohumlarla çalışma kararımızın temelinde nostalji değil, karakter var. Çünkü bir tohum sadece bir ürün ortaya çıkarmaz; yüzyıllar boyunca yetiştiği coğrafyanın iklimini, toprağını ve aromatik hafızasını da içinde taşır. Bu nedenle bu ürünleri tattığımızda bize tanıdık gelen, çocukluğumuzu ya da geçmişimizi hatırlatan tatlarla yeniden karşılaşırız. Tosya pirinci olarak da bilinen Sarıkılçık bunun çok güzel bir örneği. İyi gastronomi gösterişli tekniklerden önce doğru ve nitelikli ürünle başlar. Teknik, ancak ürünün gerçek kimliğini ortaya çıkarmaya hizmet ettiği zaman anlam kazanır.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a87f127bffbe-1787293991.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Domatesi hem başlangıçta hem de dondurma olarak görüyorum. Onu kimliğinin ötesine taşıyarak kullanmak nasıl bir yaratıcı süreçti?</strong></p>
<p>Bu tabakta tek bir ürünün ne kadar farklı ifadeye dönüşebileceğini göstermek istedim. Bunu yaparken menünün genel felsefesine meydan okumak ya da ondan uzaklaşmak gibi bir amacım olmadı. Aksine, kendi saf hâliyle zaten olağanüstü olan bir ürünü farklı dokular ve deneyimler aracılığıyla kutlamak istedim. Domates beklenmedik biçimlerde ve tatlarda karşımıza çıksa bile, hiçbir zaman olduğu şeyden vazgeçmiyor. Kimliğini ve mutfak geleneğimizdeki yerini korumaya devam ediyor.</p>
<p><strong>Mantıda sarımsaklı yoğurdun yerine bozkır tahini kullanıyor ve tabağa yanık tereyağlı beurre monté ekliyorsunuz. Mantıyı yeniden yorumlarken yenilik ile gelenek arasındaki sınırı nasıl çizdiniz?</strong></p>
<p>Klasikler bozulamaz ve bozulmamalı. Çünkü onların yıllardır varlığını sürdürmesinin bir nedeni var. Benim ilgilendiğim nokta, aynı duyguları yaşatmaya devam ederken yemeğe yeni lezzet katmanları ve farklı bir bakış açısı kazandırabilmek. Ancak yeniden yorumlamak ile bütünüyle yeniden yaratmak arasında oldukça ince bir çizgi bulunuyor. Amacımız bu yemekleri başka bir şeye dönüştürmek değil. Zaten var olanı, ruhunu koruyarak yüceltmeye çalışıyoruz. Sonuçta ortaya çıkan yemek hâlâ tartışmasız biçimde Anadolu’ya ait ve hâlâ geleneksel kalıyor.</p>
<p><strong><em>Vejetaryende </em></strong><strong><em>ilhamımız </em></strong><strong><em>Anadolu </em></strong></p>
<p><strong>Vejetaryen tabakların mutfak kimliğini bütünüyle yansıtan bağımsız yemekler olmasını sağlayan yaklaşımınız nedir?</strong></p>
<p>Vejetaryen menümüzün, tüm yemekler kadar güçlü ve etkileyici olması gerektiğine inanıyoruz. Çünkü Türk mutfağı, zeytinyağlı yemekler sayesinde zaten olağanüstü bir vejetaryen mirasa sahip. Bu kadar zengin bir ilham kaynağının içinde, vejetaryen menüyü ikincil ya da alternatif olarak kurgulamak bizim için mümkün değildi. İlham aldığımız kaynak yine Anadolu oldu. Örneğin vejetaryen mantımız, Bilecik’in geleneksel nohutlu mantısından ilham alıyor. Bu nedenle vejetaryen ve vejetaryen olmayan yemekler arasında felsefi bir ayrım yapmıyoruz.</p>
<p><strong>Malva’da sürdürülebilirlik mutfağın temelini oluşturan bir yaklaşım gibi görünüyor. Dry-aged akya tabağında balığın kendi suyunu sos olarak kullanıyor, midye tabağında ise ürünün her unsurunu değerlendiriyorsunuz. Sürdürülebilirliğin yaratıcılığınızı besleyen bir unsura dönüştüğünü söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Her zaman inandığım bir düşünce var: İnsan ancak zorlandığı zaman gerçekten gelişir. Sürdürülebilirlik de bizi birçok açıdan zorluyor. Farklı düşünmeye, yerleşmiş alışkanlıkları sorgulamaya ve yaratıcılığımızı daha ileriye taşımaya mecbur bırakıyor. Sürdürülebilirlik atığı azaltmak ya da artan ürünleri komposta dönüştürmekten ibaret değil; bir ürünün her parçasını anlamlı, lezzetli ve beklenmedik yeni bir unsura nasıl dönüştürebileceğimizi keşfetmekle ilgili. Bunu benimsediğinizde inovasyon kaçınılmaz hâle geliyor; sürdürülebilirlik yaratıcılığın en önemli itici güçlerinden birine dönüşüyor. Bu yaklaşımın tabağa kattığı lezzet zenginliği de yadsınamaz. Midyenin pişme suyuyla hazırlanan bir pilav ya da sos, tabaktaki midye lezzetini doğal biçimde yoğunlaştırıyor ve güçlendiriyor. Akya balığının kemikleri de en az balığın eti kadar lezzetli. Yıllar içinde, asıl lezzetin bazen kabukta, bazen de kemikte olduğunu fark ediyorsunuz. Bu kemiklerden hazırladığımız sostan yalnızca yarım kaşık kullanmak bile bütün bir tabağı bambaşka bir seviyeye taşıyabiliyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/her-sey-tohumla-baslar-85935</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/3/5/1280x720/her-sey-tohumla-baslar-1787294312.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Hilton Istanbul Bosphorus’ta yer alan ‘Malva’, dirençli ve zarif ebegümeci çiçeğinden ilham alan mutfak anlayışını sofraya taşıyor. “Her tabak, geçmişle bugün arasında kurulan bir köprüye dönüşüyor” diyen Şef Sefa Birinci; kadim tohumlardan yerel ürünlere uzanan çizgisinde Anadolu’nun lezzet hafızasını yaşatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/mucevhere-donusen-kisisel-yolculuk-85933</guid>
            <pubDate>Sat, 22 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Mücevhere dönüşen kişisel yolculuk</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bir takı ne anlatabilir? Sevdiğiniz bir insanı, kaybetmek istemediğiniz bir anıyı, hayatınızın yeni bir dönemini, belki de yalnızca sizin bildiğiniz bir hikâyeyi… Avustralya’da büyüyen ve ardından İngiltere’ye giderek Londra’da kendine yeni bir hayat kuran <strong>Charlie Shires</strong>’ın tasarım dünyasının merkezinde bu sorular var. Bugün kendi adını taşıyan markasıyla özgün bir mücevher dili yaratan Shires için takı, görünümü tamamlayan bir aksesuardan çok, insanın hayatından bir parçayı üzerinde taşımasının yolu.</p>
<p>Charlie Shires’ın tasarım yolculuğunun temelleri Avustralya’da atıldı. Mücevher dünyasının zanaatla, hikâyeyle ve güçlü bir kişisel ifadeyle buluşabileceğini burada keşfetti.</p>
<p>Kariyerinin ilk döneminde, Melbourne merkezli Metal Couture’un kurucusu ve sıra dışı tasarım diliyle tanınan Avustralyalı mücevher tasarımcısı <strong>William Llewellyn Griffiths</strong>’in yanında çalıştı. Geleneksel kuyumculuk tekniklerini güçlü semboller ve alışılmışın dışında bir estetikle bir araya getiren bu yaratıcı dünyanın içinde edindiği deneyim, Charlie Shires’ın kendi tasarım anlayışının şekillenmesinde önemli bir rol oynadı. Daha sonra Avustralya’dan İngiltere’ye uzanan yeni bir hayat kuran Shires, bu birikimini kendi hikâyesiyle birleştirerek Charlie Shires markasını yarattı. Her parçasında bir anlam, kişisel bir bağ ve sahibine özel bir hikâye taşıyan tasarımlarının arkasında da aslında bu yolculuk var.</p>
<p>Bugün Charlie Shires takıları Londra’daki atölyesinde sipariş üzerine üretiliyor. Markanın koleksiyonlarında geri dönüştürülmüş gümüşün yanı sıra altın, inciler ve farklı değerli taşlar kullanılıyor. Kafatasları, çiçekler, iskeletler, kalpler ve doğadan gelen formlar ise Shires’ın dünyasında yaşam ile ölüm, kırılganlık ile güç arasındaki ilişkiyi anlatan sembollere dönüşüyor.</p>
<p><strong>TAKILARIM, İNSANLARIN </strong><strong>ÖYKÜLERİNİ TAŞIMASININ YOLU</strong></p>
<p>Charlie Shires tasarımlarının çıkış noktasını şöyle anlatıyor: <em>“Benim için mücevher hiçbir zaman sadece güzel bir obje olmadı. Takılarımızı hayatımızın çok özel anlarında seçiyoruz; sevdiğimiz birini, bir kaybı, yeni bir başlangıcı ya da kim olduğumuzu hatırlatmaları için üzerimizde taşıyoruz. Ben, insanların baktıklarında kendilerinden bir şey bulabilecekleri parçalar yaratmak istiyorum.”</em></p>
<p><em><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a87efa7ec906-1787293607.jpg" alt="" width="500" height="754" /></em></p>
<p>Bu nedenle kişiselleştirme Charlie Shires dünyasının önemli bir parçasını oluşturuyor. Taş seçimi, yüzey alternatifleri, gravürler ve sipariş üzerine yapılan uygulamalar sayesinde tasarım, onu satın alan kişinin hikâyesine göre şekillenebiliyor.</p>
<p>Shires, <em>“Bir parçayı ben tasarlıyorum ama onun gerçek anlamını çoğu zaman onu takacak kişi yaratıyor. Bence mücevheri bu kadar güçlü ve kişisel yapan da bu”</em> diyor.</p>
<p><strong>KAZANCIN YÜZDE 15’İ </strong><strong>KIZ ÇOCUKLARININ EĞİTİMİNE</strong></p>
<p>Charlie Shires için Türkiye’ye açılmak markanın uluslararası yolculuğunda yeni bir adım olmanın ötesinde, oldukça kişisel bir anlam taşıyor. Bir Türk ile evli olan Shires için Türkiye, aslında uzun zamandır hayatının bir parçası. İstanbul’a birçok kez gelip giden tasarımcı, kenti yalnızca ziyaret ettiği bir yer olarak değil, bir gün yaşamayı hayal ettiği şehirlerden biri olarak görüyor. İstanbul’un tarih katmanları, Boğaz’ın iki kıtayı birleştiren yapısı ve gündelik yaşamın içine sinmiş estetik duyarlılık, Shires’ın yaratıcı dünyasında da güçlü bir karşılık buluyor.</p>
<p>Özellikle hamam kültürünün ritüel, arınma ve dönüşüm fikri, onun tasarımlarında sıkça işlediği ‘bedensel hafıza’ temasını derinleştiriyor. Bu nedenle Charlie Shires markasının Türkiye’ye gelişi, onun açısından yeni bir pazara açılmaktan çok, uzun süredir bağ kurduğu ve kendisini yakın hissettiği bir coğrafyada kendi hikâyesinin yeni bir bölümünü başlatmak anlamına geliyor. Kendi ülkesinden ayrılarak başka bir ülkede hayatını ve kariyerini sıfırdan kurmuş bir kadın olarak Charlie Shires, Türkiye yolculuğunu özellikle kız çocuklarının geleceğine dokunacak bir modelle başlatmak istiyor.</p>
<p>Marka bu nedenle Türkiye’de elde edeceği kazancın yüzde 15’ini kız çocuklarının eğitimine aktaracak. Shires bu kararını şöyle anlatıyor: <em>“Avustralya’dan ayrılıp Londra’ya geldiğimde önümde hazır bir yol yoktu. Kendi hayatımı, mesleğimi ve sonunda kendi markamı kurdum. Bugün geriye baktığımda, bir genç kadının kendi geleceğini seçebilmesinin ne kadar değerli olduğunu çok daha iyi görüyorum. Bunun başlangıç noktalarından biri eğitim. Markam Türkiye’de gelişirken, aynı zamanda kız çocuklarının kendi yollarını çizebilmelerine katkıda bulunmak istiyorum.”</em></p>
<p>Shires, markasının yeni dönemine ilişkin yaklaşımını şu sözlerle ifade ediyor: <em>“Kendi markamı kurarken özgürce yaratabileceğim bir hayat kurmak istedim. Şimdi markam büyürken başarıya biraz daha farklı bakıyorum. Başarı yalnızca ne kadar sattığınız ya da kaç ülkede olduğunuz değil; büyürken arkanızda nasıl bir iz bıraktığınız da. Türkiye’deki hikâyemizin böyle başlamasını istiyorum.”</em></p>
<p>Avustralya’da başlayan, Londra’da bir markaya dönüşen Charlie Shires’ın hikâyesi şimdi Türkiye’de yeni bir sayfa açıyor. Bir yanda kişinin kendi hikâyesini taşıyabileceği, elde üretilmiş takılar; diğer yanda başka genç kadınların kendi hikâyelerini yazmalarına katkı sağlayacak bir iş modeli. Charlie Shires’ın dediği gibi; <em>“Mücevherin gerçek değeri yalnızca hangi taştan yapıldığıyla değil, taşıdığı ve yarattığı anlamla ölçülüyor.”</em></p>
<p><strong>KAYIP MUM TEKNİĞİ İLE ÜRETİM</strong></p>
<p>2021’de Londra’nın tarihi mücevher bölgesi Hatton Garden’da kurulan Charlie Shires</p>
<p>mücevherlerinin tamamı bugün de Hatton Garden’daki atölyede, geleneksel ‘kayıp mum tekniği’ ile üretiliyor. Her tasarım önce mum üzerinde elle şekillendiriliyor; ardından mum eritilerek yerini değerli metale bırakıyor. Dökümden çıkan parça yeniden tezgâha geliyor, tek tek işleniyor, taşları yerleştiriliyor ve son dokunuşları elle yapılıyor.</p>
<p>Charlie Shires’ın kullandığı taşlar arasında elmas, safir, yakut, zümrüt, alexandrite, spinel, topaz, akuamarin, ametist, sitrin, garnet, ay taşı, opal, inci, peridot, hematit, pembe kuvars ve dumanlı kuvarsın yanı sıra mozanit ve kübik zirkon da yer alıyor. Taş seçiminde yalnızca renk ve estetik değil, dayanıklılık ve parçanın kullanım biçimi de belirleyici oluyor.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/mucevhere-donusen-kisisel-yolculuk-85933</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/3/3/1280x720/mucevhere-donusen-kisisel-yolculuk-1787293644.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Avustralya’da başlayan tasarım yolculuğunu Londra’nın tarihi mücevher bölgesi Hatton Garden’da kendi markasına dönüştüren Charlie Shires, Türkiye’ye geliyor. Aşkı, kaybı, hafızayı ve kişisel hikâyeleri geleneksel kuyumculuk teknikleriyle mücevhere dönüştüren Shires, Türkiye’deki büyümesini sosyal etkiyle buluşturacak. Marka, Türkiye’den elde edeceği kazancın yüzde 15’ini kız çocuklarının eğitimine aktaracak. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/super-kahramanliga-karanlik-bakis-85876</guid>
            <pubDate>Fri, 21 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Süper kahramanlığa karanlık bakış</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Green Lantern, evrenin farklı bölgelerini koruyan galaksiler arası bir polis teşkilatının üyelerine verilen isim. Her birinin, sahibinin iradesi ve hayal gücüyle çalışan bir yüzüğü var. Bu yüzük, hayal edilenleri enerjiye dönüştürerek kalkanlardan silahlara kadar akla gelebilecek türlü nesneyi yaratabiliyor. <strong>Kyle Chandler</strong>’ın canlandırdığı Hal Jordan, yıllardır yüzüğü taşıyan deneyimli isim. <strong>Aaron Pierre</strong>’in hayat verdiği John Stewart ise teşkilata yeni katılan, Hal’ın yanında yetişirken bir gün onun yerini almaya hazırlanan genç Lantern. İkili, Nebraska’nın küçük Rushville kasabasında işlenen bir cinayeti araştırmak üzere bir araya geliyor. İlk bakışta yerel bir suç vakası gibi duran olayın ucu, kısa sürede uzaylılara ve çok daha büyük bir kozmik tehdide uzanıyor.</p>
<p>Dizinin asıl gerilimi ise yalnızca çözülmesi gereken vakadan kaynaklanmıyor. Hal, elindeki gücü ve konumunu bırakmaya hiç niyetli değil; John ise yeni kuşağın temsilcisi olarak onun karşısında duruyor. Dizinin yürütücü yapımcıları <strong>Damon Lindelof</strong>  (aynı zamanda senarist), <strong>Tom King</strong> (aynı zamanda senarist) ve <strong>Chris Mundy</strong>’le (dizi sorumlusu) bu dünyayı nasıl kurduklarını, Hal ile John arasındaki çatışmayı ve Green Lantern mitolojisini neden farklı bir açıdan ele aldıklarını konuştuk.</p>
<p><strong>Green Lantern’ı ekrana taşırken neyi farklı yapmak istediniz? Hem çizgi roman okurlarına tanıdık gelecek hem de yeni seyircinin bağ kurabileceği bir dünya yaratmak için neye odaklandınız?</strong></p>
<p><strong>TOM KING</strong>: Ben çizgi roman dünyasından geliyorum ve her türden çizgi romanın büyük hayranıyım. En başından beri yapmak istediğim şeylerden biri, -kulağa biraz saçma gelebilir ama- çimi gerçekten hissedebilmekti.</p>
<p>Bugün çizgi roman uyarlamalarında o kadar çok şey bilgisayarla yapılıyor ki her şey yeşil perdeye, CGI’a dönüşebiliyor. Bir noktadan sonra ölçek duygusu kayboluyor ve süper güçlere inanmayı bırakıyorsunuz. Ben, güçlerin yeniden gerçekten güçlü hissedileceği bir ölçek yaratmak istedim. Bunun için dünyayı insan ölçeğine geri çekmek gerekiyordu. İnsan ölçeği yoksa ‘süper’ olan şey de artık süper gelmiyor; hayranlık ve şaşkınlık duygusu kayboluyor.</p>
<p>Ayaklarımızın yere bastığını, altımızdaki kumun sesini hissedebilmek istedim. Böylece süper bir şey karşınıza çıktığında, ‘Game of Thrones’taki ejderhalar gibi bir anda belirip aklınızı başınızdan alabilsin.</p>
<p><strong>DAMON LINDELOF: </strong>Ben de hayatım boyunca çizgi roman okuyarak büyümüş biri olarak şunu düşünüyorum: “Bu bir çizgi roman dizisi” cümlesi, çizgi roman sevenler için davetkâr olabilirken o dünyayla aynı bağı kurmamış insanlara çocukça ya da saçma gelebiliyor.</p>
<p>Bizim görevimiz, Lanterns karakterlerini onlarca yıldır yaşatan özellikleri korurken diziyi o dünyaya yabancı seyirciler için de ilgi çekici hale getirmekti. Günün sonunda her şey karakterlere dayanıyor. Hogwarts’ta büyücü olmaları, Westeros’ta taht için savaşmaları ya da hayal güçlerini fiziksel bir şeye dönüştüren sihirli bir yüzüğe sahip olmaları fark etmiyor. O insanları önemsemiyorsanız dizi işlemez. Başlangıç noktamız hep şuydu: Hal kim ve ne istiyor? John kim ve ne istiyor? Uzay polisi olmalarının getirdiği diğer unsurlar da karakterlere hizmet ediyor.</p>
<p><strong>Son dönemde “süper kahraman yorgunluğu” çok konuşuluyor. Buna rağmen ‘Spider-Man: Brand New Day’ gibi filmler bu hikâyelere yönelik güçlü ilginin sürdüğünü gösteriyor. Sizce seyircinin bu karakterleri önemsemeye devam etmesinin anahtarı ne?</strong></p>
<p><strong>D.L.:</strong> Anahtarı gerçekten bilseydik hiçbir zaman ıskalamazdık. Ama ‘Spider-Man: Brand New Day’in büyük bir hayranı olarak şunu söyleyebilirim: <strong>Tom Holland</strong>’ın dördüncü solo filmi olmasına rağmen hâlâ anlatacak yeni şeyler bulabilmesi etkileyiciydi. Süper kahraman hikâyeleri büyük aksiyonlar ve görkemli anlarla dolu; sonuçta bu karakterler bir anlamda modern mitolojik figürler. Ama seyircinin onlarla asıl bağ kurduğu yer güçleri değil, insani tarafları.</p>
<p>Superman başka bir gezegenden geliyor olabilir, ‘Green Lanterns’ta uzaylı karakterler olabilir. Ama ‘Brand New Day’de benimle kalan şey Peter’ın MJ ve Ned’le ilişkisi, Aunt May üzerinden kurduğumuz duygusal bağ. Bunlar, kötü karakterin kim olduğundan ya da Manhattan’ın bir kez daha kurtarılmasından daha kalıcı. Elinizde çok büyük bir şey olduğunu anlamanız gerekiyor ama çok küçük düşünmelisiniz: Ben bu insanları neden önemsemeliyim?</p>
<p><strong>T.K.:</strong> Bence insanlar bazen türe fazla güvenebiliyor. <em>“Nasıl olsa belli bir seyircisi var, o yüzden çok iyi olmak zorunda değil” </em>diye düşünebiliyorlar. Oysa süper kahraman seyircisinin beklentisi artık çok daha yüksek; iyi yapılmış, bağ kurabilecekleri hikayeler görmek istiyorlar.</p>
<p>James Gunn’ın yaklaşımında beni etkileyen şey de buydu. Damon Lindelof ve Chris Mundy gibi televizyonu gerçekten bilen insanlarla çalışıyor. <em>“Bu zaten bir tür işi, bir şekilde yürür”</em> demek yerine sağlam bir dizi kurmaya çalışıyor.</p>
<p><strong>İki farklı zaman çizgisi var; 2016 ve 2026 arasında gidip geliyoruz. Bu yapı, Hal ve John’un ilişkisi hakkında tek bir zaman çizgisinde göremeyeceğimiz neyi ortaya çıkarıyor?</strong></p>
<p><strong>D.L.:</strong> Doğrusal olmayan anlatımla her zaman ilgilenmişimdir çünkü dünyayı da bir ölçüde böyle deneyimliyoruz. Bir anlatıyı kısa bir zaman diliminde kurmak, karakterlerin dönüşümünü sınırlıyor. ‘Lanterns’ta çözmemiz gereken meselelerden biri, John Stewart ve Hal Jordan’ı Guy Gardner’ın zaten var olduğu DCU yapısına nasıl yerleştireceğimizdi. John’ın yolculuğunu yalnızca bir ‘eğitim süreci’ olarak anlatmak, onu sezon sonunda ulaştırmak istediğimiz nokta için yeterli değildi. Bu yüzden ciddi bir zaman sıçramasına ihtiyaç duyduk.</p>
<p>Bir de spoiler vermeyeyim ama iki zaman dilimi arasında gidip gelmezsek buddy cop ilişki dinamiğinin potansiyelinden yararlanamıyoruz. Biz buna kendi aramızda <em>“Ghost’ fikri”</em> diyorduk. <strong>Patrick Swayze</strong> filmde erken ölmesine rağmen yapım, bir aşk hikâyesi olarak devam ediyor. Biz de Hal ve John’un ilişkisini sürdürebilmek için iki farklı zaman çizgisine ihtiyaç duyduk.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>CHRIS MUNDY / YÜRÜTÜCÜ YAPIMCI VE DİZİ SORUMLUSU:</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Fantastik olanla sıradan hayatı yan yana getirdik</strong></span></p>
<p>Green Lantern’ı uyarlarken çizgi romanlardan mutlaka korumak istediği unsurun ne olduğunu ve bunu dizinin kendine özgü tonuyla nasıl bir araya getirdiğini sorduğumuz Mundy’nin yanıtı şöyle oldu: “Bence en temel mesele, Green Lantern’ı ilginç kılan ruhu korumaktı. Bizim için bunun merkezinde yaratıcılık vardı. Elinizde bir yüzük var ama asıl güç fiziksel üstünlükten değil, hayal gücünden geliyor. Bunu özellikle Hal ve John üzerinden göstermek istedik. İkisi dünyaya farklı gözlerle bakıyor, dolayısıyla yarattıkları şeyler de birbirinden farklı. Aynı zamanda yüzüğün fantastik gücüyle gündelik hayatın sıradanlığını yan yana getirmek bizim için önemliydi.</p>
<p>Diğer uyarlamalardan özellikle farklılaşmak gibi bir hedefimiz yoktu. Karakterleri yalnızca görevleri üzerinden değil, birer insan olarak da anlamak istedik. Sezonun sonunda Hal ve John’u başlangıçtakinden çok daha derin bir düzeyde tanıyorsunuz. Ebeveynlik ile bir insanı yetiştirmek ve programlamak arasındaki fark üzerine de çok konuştuk. Manhunter’lar programlanıyor, insanlar ise yetiştiriliyor. Sonuçta bunun bir karakter çalışması olmasını istedik ama aynı zamanda eğlenceli bir yolculuk da sunması gerekiyordu. Eğlenceli değilse işimizi iyi yapamamışız demektir.”</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/super-kahramanliga-karanlik-bakis-85876</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/7/6/1280x720/super-kahramanliga-karanlik-bakis-1787225885.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ HBO Max’in yeni dizisi ‘Lanterns’, klasik süper kahraman anlatısını karanlık bir polisiye ve kuşaklar arası güç çatışmasıyla buluşturuyor. Ekipte yer alan ‘True Detective’ten Chris Mundy, ‘Lost’un yaratıcılarından Damon Lindelof ve çizgi roman dünyasının önemli ismi Tom King, Green Lantern evrenini neden daha gerçekçi bir bakış açısıyla kurduklarını anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bizi-makinelerden-ayiran-ozgunlugumuz-85875</guid>
            <pubDate>Fri, 21 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bizi makinelerden ayıran özgünlüğümüz</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Masaüstü bilgisayarlardan notebook’lara, akıllı telefonlardan yapay zekâlı cihazlara… Teknoloji yalnızca kullandığımız cihazları değil, onlardan beklentilerimizi de değiştirdi. Bu dönüşümün 25 yıllık tanığı olan Casper Türkiye CMO ve COO’su Feray Karaman’a göre şimdi yeni bir kırılmanın içindeyiz. Yapay zekânın bilgisayarlarla ve hayatla kurduğumuz ilişkiyi yeniden tanımladığı bu dönemde, hız kadar insanın neyi koruyacağı da önemli. Karaman’la teknolojinin geleceğini, değişen kullanıcı alışkanlıklarını, yapay zekânın sınırlarını ve insanın bu yeni dünyadaki yerini konuştuk.</p>
<p><strong>Siz çeyrek asırdır aynı şirket içindesiniz. Geriye dönüp baktığınızda değişen sadece bilgisayarlar olmamıştır muhakkak ki; bu sürede Türkiye’deki teknoloji kullanıcısının beklentisi nasıl bir noktaya evrildi?</strong></p>
<p>Teknoloji artık kullanıcılar için vazgeçilmez bir tema. 25 yıl önce Casper’a katıldığımda bilgisayarlar yalnızca masaüstü formundaydı. Kocaman kasalar ve tüplü monitörlerden notebook’lara, ardından akıllı telefon ve tabletlere geçtik. Masaüstünden notebook’a geçişle mobilite hayatımıza girdi; akıllı telefon ve tabletlerle bu daha da güçlendi. Bugün ise yapay zekâlı bilgisayarları konuşuyoruz. Önümüzdeki dönemde bilgisayar kavramının yapay zekâlı bilgisayarla eşdeğer hale geleceğini düşünüyorum.</p>
<p>Kullanıcı beklentileri de bu dönüşümle birlikte değişti. Başlangıçta temel işler için kullanılan bilgisayarlar zamanla araştırma, içerik üretimi ve oyun gibi farklı ihtiyaçlara cevap vermeye başladı. Dolayısıyla hem cihazların formu değişti hem de bilgisayarlar ekonomik olarak daha ulaşılabilir hale geldi.</p>
<p><strong>Bilgisayarlar hızlandı ama insanlar aynı oranda rahatlamış görünmüyor. Sizce teknoloji gerçekten hayatı kolaylaştırıyor mu, yoksa sadece daha fazla işi daha kısa sürede yapmamızı mı sağlıyor?</strong></p>
<p>“Bilgisayar olmasaydı neyle yapıyor olacaktık?” diye sormak lazım. Buradaki asıl katkısı, tekrarlayan işleri üzerimizden alarak yaratıcılığımıza alan açması ve muhakeme yeteneğimizi daha güçlü kullanmamızı sağlaması. Aslında bu, teknolojiyi nasıl kullandığımızla ilgili. Onu nasıl kullanacağımız ise bize bağlı.</p>
<p><strong>Eskiden bilgisayar seçerken işlemciyi konuşuyorduk, bugün yapay zekâyı konuşuyoruz. Sizce beş yıl sonra insanlar yeni bir bilgisayar alırken neyi konuşacak?</strong></p>
<p>Kullanıcıların son yıllarda beklentileri büyük ölçüde aynı yönde ilerliyor: Daha ince, daha dayanıklı, daha mobil cihazlar istiyorlar. Yapay zekâ artık olmazsa olmaz. Ancak bilgisayardan yalnızca teknik özellikler de beklenmiyor; tasarımının da kullanıcıya hitap etmesi gerekiyor. Önümüzdeki dönemde bu ilişkinin çok daha önemli hale geleceğini düşünüyorum.</p>
<p><strong>Bilgisayarlar giderek daha hızlı düşünüyor. Sizce insanlar da aynı hızda düşünüyor mu yoksa teknolojinin hızı bizi daha sabırsız bireylere mi dönüştürüyor?</strong></p>
<p>Eğer bütün işi yapay zekâya yaptırmaya çalışırsak evet, bu durum bizi daha sabırsız bireylere dönüştürebilir. Özellikle özgünlük gerektiren, sıfır hata beklenen ve mutlaka insanın üzerinden geçip kontrol etmesi gereken işlerde bu fark çok daha net ortaya çıkıyor.</p>
<p>Sosyal ilişkilerde, pazarlamada, satışta, kurumsal iletişimde ve ürün geliştirmede yapay zekâdan yararlanmak önemli ama bütün iş ona bırakılmamalı. Öte yandan tekrar eden işlerde yapay zekâdan faydalandığımda karar alma mekanizmam hızlanıyor. Bizi makinelerden ayıran şey ne? Özgünlüğümüz, yaratıcı düşünme becerimiz, muhakememiz, etik anlayışımız ve ahlaki değerlerimiz. Bunları her zaman işin içine katarak yapay zekâyla ilişkimizi kurduğumuzda kazanan biz oluruz. Ama yapay zekâyı kendimizin yerine koyarsak, o zaman kaybederiz.</p>
<p><strong>Bu noktada şunu sormak isterim. Bugün teknoloji şirketlerinin en büyük sorumluluğu sizce daha güçlü cihazlar üretmek mi, yoksa insanların teknolojiyle daha sağlıklı bir ilişki kurmasına katkı sağlamak mı? </strong></p>
<p>Hem teknoloji şirketlerinin hem de yapay zekâ teknolojilerini kurumlarına entegre eden liderlerin burada büyük bir sorumluluğu var. Yapay zekâyı etik değerlere uygun ve doğru şekilde kullanmamız, bunu yaparken de kendi özgünlüğümüzü kaybetmememiz gerekiyor. Benim gördüğüm kadarıyla yapay zekâyı yalnızca teknolojik bir mesele olarak değil; sosyolojik, ekonomik, bireysel ve şirket kültürü açısından da ele alan şirketlerin sayısı giderek artıyor. Bu adaptasyon sürecinde yavaş kalan ya da hiç adım atmayan şirketler, rekabet ve verimlilik açısından geri kalacak. Dolayısıyla hata yapıp o hataları düzelterek ilerleyeceğimiz bir dönemden geçiyoruz. Bundan korkmayacağız, korkmamalıyız da. Çünkü bu dalga artık geldi, biz de onun içindeyiz. Yapmamız gereken sörf yapmayı öğrenmek.</p>
<p><strong>Casper, kullanıcıyı takip eden bir marka mı olmak istiyor, yoksa alışkanlıklarını değiştiren mi?</strong></p>
<p>Ben bunun cevabını üç perspektiften paylaşabilirim. Birincisi, kullanıcıyı çok yakından dinliyoruz, sahada her gün kullanıcılarla temas ediyoruz. İkincisi, profesyonel pazar araştırmalarıyla farklı kullanıcı gruplarının teknoloji beklentilerini anlamaya çalışıyoruz. Üçüncüsü ise bütün bu içgörüleri ürün ve Ar-Ge süreçlerine yansıtıyoruz.</p>
<p>Burada genel kullanıcının yanı sıra yeni teknolojileri ilk deneyimlemek isteyen ‘early adopter’leri de önemsiyoruz. Sonuçta hem her segmente hitap etmek hem de Türkiye’de bazı teknolojileri tüketiciyle ilk buluşturan marka olmak istiyoruz.</p>
<p><strong>Bugün size ‘2035 yılında insanların masasındaki bilgisayarı tasarlayın’ deseler, vazgeçmeye razı olacağınız ilk özellik ne olurdu? </strong></p>
<p>Mutlaka bir ekran olacak ama belki bilgisayarın gövdesinde değil, farklı bir yüzeyde. Klavye de bugünkü formunda olmayabilir; dokunacağız ama çok daha farklı bir arayüzle. Gelecekte 3D ekranlarla, kulağımıza taktığımız cihazlarla komut verebildiğimiz, hatta düşüncelerimizi okuyabilen cihazları hayal etmek mümkün. Teknoloji üzerinde düşünen biri olarak tasarımın bu noktaya gidebileceğini düşünüyorum.</p>
<p><strong>Bir teknoloji yöneticisi olarak sizi bugün en çok heyecanlandıran gelişme hangisi?</strong> <strong>Yapay zekâ, kuantum, robotik... </strong></p>
<p>Yapay zeka sanırım. Yapay zekanın kapasitesi belli bir noktaya ulaştığında düşünsel, dokunsal becerili olan cihazlar üretilmeye başladığında bilgisayarla ilişkilerimiz farklılaşıyor olacak. Çünkü henüz yolun çok başındayız. Ben üç büyük kırılmaya tanıklık ettim: masaüstünden notebook’a, mobiliteye ve internet çağına geçiş. Şimdi ise bütün bu platformları etkileyebilecek yeni bir kırılmanın içindeyiz. Yapay zekâ, yalnızca cihazları değil, bütün sektörleri değiştirecek. Bence heyecan verici olan da tam olarak bu dönüşümün hâlâ devam ediyor olması.</p>
<p><strong>İnsanların teknolojiye dair sizce en derin korkuları ne sizce? </strong></p>
<p>Korku, toplumları yönetmek için çok güçlü bir koz. Bu nedenle yapay zekâyla ilgili söylemlerin korku yaratmasından hoşnut değilim. Ben teknolojiye korkulacak bir şey olarak bakmıyorum; tam tersine, onu daha iyi öğrenmek için bir teşvik olarak görüyorum. Bu yüzden korku yerine kullanımına ve öğrenmeye odaklanmalıyız. Çünkü korku bizi pasifleştiriyor. Bizim donma lüksümüz yok; sürekli gelişimin içinde ilerlemeliyiz.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>KUSURUN GÜZELLİĞİNİ YAKALAYAMAZ</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Son yıllarda yapay zekâ hep ‘ne yapabildiği’ ile konuşuluyor. Ben tersini sormak istiyorum: Sizce yapay zekânın hiçbir zaman yapamayacağı, insana özgü kalacak şey ne?</strong></span></p>
<p>Bence yapay zekâ, bizim ürettiğimiz şeyleri yeniden üretirken aynı ölçüde özgünlüğü ve kusurun güzelliğini yakalayamayacak. Çünkü algoritmanın temelinde kusursuza odaklanmak var. Bir yağlı boya resminin ya da bir senfoninin kendine has ruhuna yaklaşabiliriz ama tamamen karşılığını verebileceğini düşünmüyorum. Yapay zekâ öğrendiği fikirleri analiz edebilir; ama asıl mesele, bunların üzerine yeni bir fikir koyup koyamayacağı. Özellikle sosyoloji, felsefe ve sanatsal üretim gibi alanlarda makinenin becerisi gelişecek, ancak insanı gerçekten tatmin edip edemeyeceği ayrı bir mesele. Çünkü mesele yalnızca üretmek değil; o üretimden aldığımız hazzı ve anlamı koruyabilmek.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bizi-makinelerden-ayiran-ozgunlugumuz-85875</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/7/5/1280x720/bizi-makinelerden-ayiran-ozgunlugumuz-1787225709.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Casper Türkiye CMO ve COO’su Feray Karaman, bilgisayardan yapay zekâya uzanan dönüşümün insanın rolünü de yeniden tanımladığını söylüyor. Karaman’a göre asıl mesele, makinelerin kazandırdığı hız ve beceriyi insanın yaratıcılığı, muhakemesi ve merakıyla buluşturabilmek: “Yapay zekâyı kendimizin yerine koyarsak kaybederiz.” ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/fesini-tuvalden-silen-pasa-85874</guid>
            <pubDate>Fri, 21 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Fesini tuvalden silen paşa</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Pera Müzesi’ndeki <em>‘Suyun Kıyısında: Halil Paşa’nın Yaşamı ve Sanatı’</em> sergisini aylar önce hızlıca gezdiğim için kapanmadan önce bir kez daha, bu defa müze ekibinden biriyle sindire sindire görmek istedim. İyi ki de öyle yapmışım.</p>
<p>Zira Asker Ressamlar Kuşağı’nın en üretken ve öncü isimlerinden <strong>Halil Paşa</strong>’nın eserlerine odaklanan sergi; tasarımı ve kurgusuyla olduğu kadar, ressam üzerine uzun yıllardır araştırmalar yapan küratör ve yazar Dr. <strong>Özlem İnay Erten</strong>’in yakaladığı ayrıntıları öne çıkarmasıyla da hayli ilginç.</p>
<p>Erten’in kapsamlı araştırmalarına yer veren sergi kataloğu, 1852 yılında Beylerbeyi’nde, babası Osmanlı bürokratı <strong>Ferik Selim Paşa</strong>’nın adıyla anılan bir yalıda dünyaya gelen Halil Paşa’nın hayatına ve sanatına ışık tutarken, Cumhuriyet öncesi ve sonrasındaki sanat anlayışını kavramamızı da sağlıyor.</p>
<p>Mühendishane-i Berrî-i Hümâyun’dan, bugünkü adıyla İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezun olan Ferik Selim Paşa, <strong>II. Mahmud</strong> döneminde askerî eğitim alanında hayata geçirilen modernleşme girişimleri kapsamında Avrupa’ya gönderilen öğrenciler arasında yer alıyor.</p>
<p>Yani resme ilgisi küçük yaşlarda başlayan, hatta altı-yedi yaşlarındayken doğduğu yalının duvarlarına resimler çizdiği söylenen Halil Paşa, Batı kültürünü benimsemiş bir ailede dünyaya geliyor.</p>
<p>Babasıyla aynı okuldan teğmen olarak mezun olduktan sonra reform yanlısı ve sanata büyük ilgi duyan <strong>Sultan Abdülaziz</strong>’in yaveri oluyor. Padişahın yeteneğini fark etmesi üzerine bir yıl sonra ressam sınıfına alınıyor.</p>
<p>Sarayda yabancı ressamlarla çalıştığı dönemde, sanat eğitiminin en önemli merkezi kabul edilen Paris’e gitmek istediğini Sultan Abdülaziz’e iletiyor. Ancak babasının yaşlı olması gerekçe gösterilerek bu talebi uygun görülmüyor.</p>
<p>Halil Paşa, Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden üç yıl sonra, 1879’da, 27 yaşındayken gerekli izinleri alarak nihayet Paris’e gidiyor. Dönemin en prestijli sanat kurumlarından École des Beaux-Arts’ta öğrenim görüyor.</p>
<p>Pera Müzesi’nin üç katına yayılan <em>‘Suyun Kıyısında’ </em>sergisi; sanatçının Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul Modern, Türkiye İş Bankası ve Yapı Kredi gibi Türkiye’nin önde gelen kurumları ile özel koleksiyonlardan gelen eserlerini bir araya getiriyor. Sergide ayrıca Halil Paşa’nın ailesinden, oğlu <strong>Ali Halil Sözel</strong>’in torunları ve torunlarının çocuklarından gelen portreler, natürmortlar ve ağırlıklı olarak deniz manzaraları da yer alıyor.</p>
<p>Sözel ailesinin günümüze kadar koruduğu arşiv malzemelerinin yanı sıra çeşitli eşya ve objeler aracılığıyla Halil Paşa’nın atölyesi de bugüne taşınıyor.</p>
<p>Serginin tasarımını, müze bilimci ve endüstriyel tasarımcı <strong>Burçak Madran</strong>’ın kurucu ortakları arasında yer aldığı Tetrazon üstlenmiş.</p>
<p>Bir sergiyi gezerken en büyük meraklarımdan biri tasarımcısını öğrenmektir. Zira küratörler kadar sergi tasarımcılarının da sergiye kişilik ve yaratıcılık kattığına inanırım.</p>
<p>Nitekim Halil Paşa’nın katıldığı bir salon sergisinden yola çıkılarak hazırlanan siyah-beyaz duvar kâğıdında, sanatçının tablosunun sergilendiği noktaya gerçek eser asılmış. Müthiş yaratıcı bir sergileme biçimi.</p>
<p><strong>HALİL PAŞA VERSACE’NIN KOLEKSIYONUNDA</strong></p>
<p>Müzenin üç katına yayılan <em>‘Suyun Kıyısında’</em> sergisinin ilk katında Halil Paşa’nın ailesinin, doğup büyüdüğü ve hayatını kaybettiği yalının, uçsuz bucaksız bahçesinin fotoğraflarını ve sanatçının bunlardan etkilenerek yaptığı tabloları görüyorsunuz.</p>
<p>Geçen aylarda Sotheby’s’te 537 bin 600 sterline, yaklaşık 32 milyon 853 bin liraya satılan ve dört panelden oluşan <em>‘Dört Mevsim’</em> (1912) tablosunun farklı bir versiyonu da Pera Müzesi’ndeki sergide yer alıyor.</p>
<p>Sergiyi gezerken Halil Paşa’nın merkezinde olduğu, Sotheby’s müzayede evinde yaşanan ilginç bir satış hikâyesini de öğrendim.</p>
<p>1997 yılında Miami Beach’teki evinin önünde öldürülen ünlü İtalyan modacı <strong>Gianni Versace</strong>’nin resim koleksiyonu, 2009 yılında Sotheby’s’te satışa çıkarılıyor. Müzayede evi, koleksiyonda yer alan bir süvari resmini İtalyan ressam <strong>Francesco Saverio Altamura</strong>’ya atfederek müzayedeye koyuyor.</p>
<p>Ne var ki imzasız eserin Halil Paşa’ya ait <em>‘Süvari’</em> tablosu olduğunu keşfeden Türk bir koleksiyoner, tabloyu satın alarak Türkiye’ye getiriyor. Ressam ve restoratör <strong>Fethi Kayaalp</strong>’e göre Halil Paşa’nın Latin harfleriyle attığı imza, muhtemelen ticari amaçlarla silinmiş ve tablo yurt dışına çıkarılmış. Kim bilir hangi sahtekâr satıcı, Halil Paşa ile yaklaşık aynı dönemde yaşayan Altamura’nın adını kullanarak Versace’yi kandırdı?</p>
<p>Halil Paşa’nın Paris dönüşünün ardından yaptığı 1898 tarihli <em>‘Süvari’</em> tablosu, bugün Köksal Kızılca Koleksiyonu’nda bulunuyor.</p>
<p>Edebiyat tarihimizin ilk resimli romanı <em>‘Araba Sevdası’</em>nın yazarı <strong>Recaizade Mahmud Ekrem</strong>, kız kardeşi Aliye’nin eşi olan Halil Paşa’nın <em>‘Süvari’</em> tablosunu ‘Servet-i Fünun’ dergisindeki yazısında uzun uzun övüyor.</p>
<p>Paris sonrası döneme ait <em>‘Süvari’</em>, Halil Paşa’nın Paris öncesindeki eserlerinden teknik açıdan hayli farklı. Bu arada dönemin en önemli ressamlarından Halil Paşa, hem dostu hem de akrabası olan Mahmud Ekrem’in talebi üzerine <em>‘Araba Sevdası’</em> romanının resimlerini de çiziyor. Bu çizimleri sergide görmek mümkün.</p>
<p>1879-1889 yılları arasında Paris’te kalan ressam, École des Beaux-Arts’ta usta ressam <strong>Jean-Léon Gérôme</strong>’un öğrencisi oluyor. Aynı zamanda heykeltıraş olan Gérôme, pek çok önemli sanatçının yetişmesinde rol oynayan bir isim. <strong>Şeker Ahmed Paşa</strong>, <strong>Osman Hamdi Bey</strong> ve <strong>Süleyman Seyyid</strong> gibi ressamların da hocalığını yapıyor.</p>
<p>Halil Paşa’nın hocalarından bir diğeri ise portre çalışmalarıyla tanınan <strong>Gustave Courtois</strong>. Ressamın Paris döneminde yaptığı, Sakıp Sabancı Müzesi ve İstanbul Modern koleksiyonlarında bulunan portre ve nü çalışmaları da sergide yer alıyor.</p>
<p>Paris’e gidişinin ikinci yılından itibaren her yıl düzenlenen ve <em>‘Salon’</em> adıyla bilinen sergilere katılan Halil Paşa, Eyfel Kulesi’nin açıldığı 1889 Paris Evrensel Sergisi’nde <em>‘Madam X Portresi’</em> adlı eseriyle bronz madalya kazanarak uluslararası alanda önemli bir başarıya imza atıyor.</p>
<p>Pera Müzesi’ndeki sergide, Sakıp Sabancı Müzesi Koleksiyonu’nda bulunan bu ödüllü tablonun bir replikası yer alıyor.</p>
<p><strong>OTOPORTRESINDEKI FESİ NEDEN SİLDİ?</strong></p>
<p>‘Madam X Portresi’nin kazandığı başarı İstanbul’da büyük yankı uyandırıyor. Madalya kazandığı yıl İstanbul’a dönen Halil Paşa, Paris’e gitmeden önce görev yaptığı Kuleli Askerî Lisesi’ne yeniden resim öğretmeni olarak atanıyor.</p>
<p>Burada 34 yıl boyunca öğretmenlik yapıyor; ayrıca Harp Okulu ve diğer askerî okullarda resim muallimi olarak görev alıyor. Halil Paşa’nın askerî okuldaki en önemli yeniliklerinden biri, açık havada resim çalışmasına dayanan eğitim sistemini yerleştirmesi oluyor.</p>
<p>Fransa’da Gérôme’un atölyesinde tanışıp arkadaşlık kurduğu ressam <strong>Julien Thibaudeau</strong> ile başta Bretonya olmak üzere Fransa’nın farklı bölgelerine açık hava çalışmaları yapmak için sık sık seyahat ettiği biliniyor.</p>
<p>Açık havada resim yapmak Halil Paşa için öylesine büyük bir tutku ki yazlarını geçirdiği Bostancı’daki evinde bir atölyesi bulunmasına rağmen denize açıldığı kotrasına paletini ve fırçalarını götürmeyi ihmal etmiyor. Halil Paşa’nın kotrasında resim yaparken çekilmiş bir fotoğrafı da bulunuyor.</p>
<p>Öte yandan doğayı daha rahat gözlemleyebilmek için Beylerbeyi’ndeki yalısının bahçesine tekerlekli, camdan bir kameriye yaptırıyor. Derdi ışığı yakalamak olan Paşa, yalının çevresinde güneşin konumuna göre hareket ettirdiği kameriyesinde resim çalışmalarını sürdürüyor.</p>
<p>Halil Paşa, sanatçıların hamisi <strong>Prens Abbas Halim Paşa’</strong>nın daveti üzerine 1920’lerden itibaren 14 yıl boyunca kışlarını Mısır’da geçiriyor. O dönemde oğlu <strong>Selim</strong>, Mısır’da yaşayan Prenses <strong>Şivekâr</strong> ile evli. Sanatçının Mısır yıllarında yaptığı çarşı ve Nil resimleri son derece başarılı.</p>
<p>Serginin en dikkat çekici eserlerinden biri ise Halil Paşa’nın Cumhuriyet’in ilanından sonra otoportresindeki fesi sildiği resim.</p>
<p>Fesli ve fessiz iki otoportre yan yana sergileniyor. Fessiz olan eserdeki silinme izleri bariz biçimde görülüyor.</p>
<p>Küratör Dr. Özlem İnay Erten, sergi kataloğunda kaleme aldığı <em>‘Modernleşmenin Estetik Hafızası’</em> başlıklı yazısında şöyle diyor:</p>
<p><em>“90 yıllık ömrü boyunca hem Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine hem Cumhuriyet’in kültürel dönüşümüne tanıklık eden Halil Paşa’nın resimleri, iki rejim arasındaki zihinsel dönüşümün izlerini taşır.”</em></p>
<p>Erten’e göre Osmanlı’nın güçlü sembollerinden fesin otoportreden silinmesi, Osmanlı ile Cumhuriyet arasında kurulan kırılgan geçişe sanatçının kendi bedeni üzerinden verdiği bir yanıt.</p>
<p>23 Ağustos’ta sona erecek sergiyi, son gün saat 17.30’da Dr. Özlem İnay Erten eşliğinde gezebilirsiniz.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/fesini-tuvalden-silen-pasa-85874</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/7/4/1280x720/fesini-tuvalden-silen-pasa-1787225503.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Pera Müzesi’ndeki ‘Suyun Kıyısında: Halil Paşa’nın Yaşamı ve Sanatı’ sergisi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan zihinsel dönüşümü bir ressamın otoportresinden sildiği fes üzerinden anlatıyor. Paris’te eğitim gören, uluslararası ödül kazanan Halil Paşa’nın eserleri arasında Versace’nin koleksiyonuna başka bir sanatçının adıyla giren ‘Süvari’ tablosu da bulunuyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bir-kitap-gibi-kendi-hikayeme-donustum-85873</guid>
            <pubDate>Fri, 21 Aug 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bir kitap gibi, kendi hikâyeme dönüştüm</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Sahne ışıklarının gerisinde, bir şarkının ilk kelimelerinden provasına uzanan o sessiz süreci her şeyden çok önemseyen bir sanatçı duruyor karşımızda. Sanatın iyileştirici gücüne olan inancını konuştuğumuz bu söyleşide, popüler kültürün hızına kapılmadan kendi müzik dilini kurmanın hikâyesine yaklaşıyoruz. Yarım asırlık bu yolculukta otosansürlerini, yarım kalmış şarkılarını ve özgürlüğü ararken düştüğü notaları konuştuğumuz Bülent Ortaçgil, sahnede dinleyicisiyle buluşmaya ve kendi deyimiyle “50 yılın hesabını vermeye” hazırlanıyor.</p>
<p><strong>Hala üretmeye, sahneye çıkıp şarkılarınızı sevenlerinizle hep bir ağızdan söylemeye devam ediyorsunuz. Sahnede olmak size nasıl hissettiriyor?</strong></p>
<p>Doğrusunu isterseniz, sahnede olmak tabii ki çok güzel bir duygu ama bir şarkı yazarı için bu, aslında sürecin son aşaması. Ondan önce şarkı sözleriyle ve müziğiyle uğraşmak, parçanın oluşum sürecine tanıklık etmek, provalarını yapmak… Bunların her biri, sahne kadar kendine özgü ve insana ayrı zevk veren süreçler.</p>
<p><strong>Geriye dönüp baktığınızda, müzikle geçen bu yarım asırda Bülent Ortaçgil’de neler değişti?</strong></p>
<p>İlk şarkılarımı yazdığımda 19-20 yaşlarındaydım, şimdi 70 yaşımı geçtim. Hayat insanı sürekli değiştiriyor; karakterini, müzik anlayışını, yüzünü, hatta bütün hücrelerini değiştiriyor. Zaten her şey bir değişime uğruyor. Zevkleriniz, söylediğiniz sözler, dünyaya bakışınız… Dolayısıyla tüm bu değişimlerin sonucunda ortaya çıkan Ortaçgil, yıllar içinde bir kitap gibi, kendi hikâyesine dönüştü.</p>
<p><strong>Düşünüyor musunuz hiç, müzik yapmasaydım hayatım nasıl olurdu diye?</strong></p>
<p>Müziksiz bir hayatı hiç düşünmedim. Sadece müzikle yaşamaya karar vermiş olmam, neredeyse hayatımın yarısını kapsıyor. Müziksiz bir hayatı düşünemediğim için bu yolda ilerlemeye karar verdim. Daha önce bana öğretilen, olmam gerektiği söylenen şeyleri yapmaya çalıştım, hayatımda farklı yollar denedim. Ama sonunda kendim için doğru olanın sadece müzikle uğraşmak olduğuna karar verdim.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong><em>Her tanım biraz eksiktir</em></strong></span></p>
<p><strong>O günlerden bugüne müzik endüstrisi, üretim biçimleri ve dinleme alışkanlıkları da büyük ölçüde değişti. Buna rağmen bugün hâlâ müziğinizle aynı duygusal bağı kuran bir dinleyici kitlesi var. Sizce müziğinizin yıllar sonra bile bu karşılığı bulmasının sırrı nedir? Zamansızlık mı?</strong></p>
<p>Sadece pop müzik penceresinden bakanlar için aslında bu durum geçerli. Bir sır yok yani aslında. Pop müzik zamanla pek uğraşmaz; çiklet gibidir, çiğner ve atarsın. İnsanın, zamanla daha az değişen, daha kalıcı özelliklerine dokunan şarkılar ise o an popüler olmasalar bile zaman içinde daha kalıcı ve başarılı olabiliyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a86e4ec01c2b-1787225324.png" alt="" width="500" height="751" /></p>
<p><strong>Şarkılarınızın bu kalıcılığı ve insanın değişmeyen taraflarına dokunması, size yıllardır yakıştırılan ‘kent ozanı’ tanımını açıklıyor sanırım.</strong></p>
<p>Bu tanım bana ait değil tabii. İnsanlar öyle diyorlarsa elbette desinler, sorun yok. Ama unutmamalı ki her tanım biraz eksiktir.</p>
<p><strong>Zannediyorum, müziğinizin Türkiye’deki sektörel dönüşüme de tanıklık etmiş olması bunun sebeplerinden biri. Caz, folk, pop-rock ve bossa nova gibi türleri bir araya getirmeniz, o yıllar için oldukça yenilikçi işlerdi.</strong></p>
<p>Aslında evet, ben kentlerde yaşayıp, kentlerde eğitim alıp dünya müziğini takip edebildiğim için yerel motifleri daha az kullandım. Tanıdığım, bildiğim şeyleri kullanmak daha içtenlikli geldi doğrusu. </p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong><em>Otosansürümü aşmak artık zor</em></strong></span></p>
<p><strong>Son birkaç yıldır toplumdaki genel gerginlik ve müzisyenlerin hissettiği sıkışmışlık duygusu giderek daha görünür hale geldi. Bu atmosfer, üretiminize ve kaleminize nasıl yansıyor?</strong></p>
<p>Sanatla uğraşan insan asla vazgeçmiyor zaten. Siz de çıkıp kısıtlanmış özgürlüklerin şarkısını yazarsınız, örneğin. Ama tabii ki her düşüncenin özgürce yer alabildiği, insanların yalnızca karın doyurmakla değil, hayatın başka güzellikleriyle de ilgilenebildiği bir dünya özlemini hepimiz taşıyoruz. Şarkılar da biraz böyle bir dünyaya ulaşabilmek için varlar.</p>
<p><strong>Peki, yeni şarkılar yazıyor musunuz bu aralar?</strong></p>
<p>Yeni şarkı yazmak ve kendi otosansürümü aşmak gerçekten artık biraz zor.</p>
<p><strong>Merak ediyorum, bugüne kadar hiç yayınlamadığınız, saklı kalan şarkılarınız var mı?</strong></p>
<p>Kullanmadığım, eski haliyle kalmış, sözleri yarım kalmış ya da hiç yazılmamış sözleri olan çalışmalar var. Onlar zaman zaman hatırlanıyor, kim bilir belki günün birinde tekrar canlanırlar, şarkı olurlar…</p>
<p><strong>İstanbul’da sevenlerinizle buluşmaya hazırlanıyorsunuz. Dinleyemeye gelecek olan konuklarınıza buradan neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>Konserimde yine benim şarkılarım olacak. Yine 50 yılın hesabını vereceğiz…</p>
<p><u> </u></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bir-kitap-gibi-kendi-hikayeme-donustum-85873</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/7/3/1280x720/bir-kitap-gibi-kendi-hikayeme-donustum-1787225364.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yarım asrı aşan bir müzik yolculuğunun ardından Bülent Ortaçgil, geriye dönüp baktığında karşısında kendi hikâyesini buluyor. Şarkılarının yıllara direnen kalıcılığından müzikle yaşamaya karar verdiği günlere, değişen dünyadan aşmaya çalıştığı otosansürlere uzanan bu söyleşide, kendi deyimiyle “50 yılın hesabını” konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
