<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/gecmisle-bugunun-karistigi-kent-89332</guid>
            <pubDate>Sat, 10 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Geçmişle bugünün karıştığı kent</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu hafta Pamphylia rotasında Side ve Manavgat’tayız. Geçen hafta Perge, Köprüçay ve Aspendos üzerinden su, ticaret ve kent ilişkisini izlemiştik. Şimdi aynı coğrafyanın doğusuna, Pamphylia’nın en önemli liman kentlerinden Side’ye ve onu tamamlayan Manavgat Irmağı’na gidiyoruz. Roma döneminde Pamphylia’nın önemli liman kentlerinden biri olan Side, deniz ticareti, tarım, zeytinyağı, şarap üretimi, balıkçılık ve ticaretle zenginleşmiştir. Side’nin baştanrıçası Athena’dır. Deniz ticaretinin koruyucusu olarak da kabul edilen Athena, Side sikkelerinde en sevilen figürlerden biri olmuştur. Kentin adıyla özdeşleşen nar motifi de sikkelerde sıkça görülür. Eski bir Anadolu dilinde ‘nar’ anlamına gelen ‘side’ kelimesi, kentin Helen kolonizasyonundan önce de var olduğuna işaret eder.</p>
<p><strong>NARIN, LİMANIN VE TANRILARIN KENTİ</strong></p>
<p>Side’nin tarihi İÖ 7. yüzyıla kadar götürülür; ancak adının Anadolu kökenli olması, daha eski bir geçmişi düşündürür. Sidelilerin konuştuğu dilin Luvi dil grubuna ait olduğu tespit edilmiştir. Bu ayrıntı önemlidir: Side, Helen dünyasına açılmış bir liman kenti olsa da köklerinde Anadolu’nun yerli kültürleri vardır.</p>
<p>Büyük İskender’den sonra Side, Selevkosların ve kısmen Ptolemaiosların egemenliği altında kalmıştır. En parlak dönemini, Roma İmparatorluğu’yla iyi ilişkiler kurduğu İÖ 2. yüzyıl civarında yaşamış; bu canlılık İS 3. yüzyıla kadar sürmüştür. Bugün kentte görülen etkileyici yapıların çoğu bu Roma refahının ürünüdür.</p>
<p>Side, İS 5. ve 6. yüzyıllarda yeniden önemli bir ticaret merkezi ve Doğu Pamphylia’nın dini metropolisi olmuştur. Sonrasında depremler, saldırılar ve yangınlar kentin terk edilmesine yol açmıştır. 1895’te Giritli göçmenlerin Selimiye köyünü kurmasıyla Side’de yeni bir yaşam başlamış, bugün eski kent ile modern yerleşim iç içe geçmiştir.</p>
<p><strong> </strong><strong>SURLARDAN SÜTUNLU CADDEYE…</strong></p>
<p>Side gezisine iyi korunmuş kent surları arasındaki ana kapıdan başlamak gerekir. Kapı oldukça tahrip olmuş olsa da kente girişin anıtsal etkisi hâlâ hissedilir. Kapıdan sonra sütunlu cadde başlar. Modern yol, eski caddenin üzerine oturmuştur; bu durum Side’de antik ve modern yaşamın nasıl iç içe geçtiğini hemen gösterir.</p>
<p>Sütunlu cadde agoraya, oradan da tiyatroya ulaşır. Yol üzerinde Bizans bazilikası kalıntıları, Roma hamamı ve kırık sütun parçaları görülür. Roma hamamı onarılarak müzeye dönüştürülmüştür. Side Müzesi’nde özellikle Roma dönemine ait heykeller ve lahitler sergilenir. Bu müze, ören yerini anlamak için önemli bir duraktır.</p>
<p>Agoranın kalıntıları Side’nin ticari yaşamını hatırlatır. Antik kaynaklarda ve gelenekte buranın korsanların köle sattığı bir alan olarak anılması, Side’nin Akdeniz ticaret ağındaki karmaşık rolünü de gösterir. Bir liman kenti olarak Side, zenginliğini denizden, ticaretten ve verimli Pamphylia Ovası’ndan almıştır.</p>
<p><strong>SİDE’NİN SİMGESİ: APOLLON TAPINAĞI</strong></p>
<p>Agoradan sonra Side Tiyatrosu’na ulaşılır. Anıtsal kapı ve çeşmesiyle tiyatronun günümüze ulaşan kalıntıları İS 2. yüzyıla tarihlenir. Yaklaşık 15 bin seyirci kapasiteli bu yapı, Pamphylia’nın en etkileyici tiyatrolarından biridir. Geç Roma döneminde gladyatör dövüşleri için kullanıldığı, İS 5. ve 6. yüzyıllarda ise açık hava kilisesine dönüştüğü anlaşılır.</p>
<p>Tiyatronun yakınında erken Roma dönemine tarihlenen Dionysos Tapınağı bulunur. Ancak Side’nin en bilinen görüntüsü, yarımadanın ucunda, liman yakınındaki Apollon ve Athena tapınaklarıdır. Apollon, Sideliler tarafından ‘Apollon Sidetes’ olarak anılmış, kentin kurucusu ve atası sayılmıştır. Bugün ayağa kaldırılmış sütunlarıyla Apollon Tapınağı, Side’nin simgesine dönüşmüştür.</p>
<p>Günün sonunda tapınakların bulunduğu alana inmek gerekir. Burada deniz, liman, gün batımı ve antik kalıntılar aynı manzaranın içinde birleşir. Side’yi özel yapan şey de budur: Antik kent bir müze alanı gibi değil, yaşayan bir sahil yerleşimi gibi karşımıza çıkar.</p>
<p><strong>GEZİNİN DOĞAL TAMAMLAYICISI</strong></p>
<p>İkinci gün Manavgat Nehri’ne ayrılabilir. Antik adı Melas olan Manavgat Nehri, Toroslar’dan doğup Akdeniz’e dökülen, 93 kilometre uzunluğunda bir akarsudur. Türkiye’nin akım rejimi en düzenli nehirlerinden biri sayılır. Oymapınar ve Manavgat barajlarıyla enerji üretimine katkı sağlar; dünyanın büyük yeraltı nehirlerinden Dumanlı kaynakları da Manavgat’ı besler.</p>
<p>Nehir, Oymapınar köyünün biraz aşağısında ve Manavgat ilçe merkezinin kuzeyinde ünlü Manavgat Şelalesi’ni oluşturur. Şelale çok yüksek değildir; ama geniş yatağı, bol suyu ve güçlü akışıyla etkileyicidir. Side’nin denizci ve ticari karakterinden sonra Manavgat bu rotaya gölge ve serinlik katar.</p>
<p>Manavgat Nehri, şelaleden sonra sakinleşir ve denize doğru ilerler. Tekneler kıyıdan içerideki Manavgat kasabasına kadar ulaşabilir. Bu nedenle Manavgat, Side gezisinin doğal tamamlayıcısıdır. Bir yanda antik liman ve tapınaklar, diğer yanda nehir, şelale ve ırmak kıyısı yaşamı vardır.</p>
<p><strong>BU ROTAYI ÖZEL YAPAN NE?</strong></p>
<p>Bu rotayı özel yapan şey, Side’nin antik liman kimliğiyle Manavgat’ın su coğrafyasını yan yana getirmesidir. Side’de Athena ve Apollon kültü, nar motifi, tiyatro, agora, hamam, müze ve liman üzerinden Pamphylia’nın denize açılan yüzünü görürüz. Manavgat’ta ise Toroslar’dan gelen suyun ovaya ve denize nasıl hayat verdiğini izleriz.</p>
<p>Side, eski ile yeninin iç içe geçtiği yerlerden biridir. Antik caddenin üzerinden modern yolun geçmesi, tapınakların yanında bugünkü yaşamın sürmesi, burayı durağan bir arkeolojik alan olmaktan çıkarır. Side, hâlâ yaşayan bir Akdeniz sahil kentidir.</p>
<p>Bu rota bize şunu hatırlatır: Pamphylia yalnızca büyük tiyatrolar ve sütunlu caddelerden ibaret değildir. Narın bereketi, limanın hareketi, tanrıların koruması, nehrin serinliği ve denize açılan yarımada bu coğrafyanın asıl ruhunu oluşturur.</p>
<p><strong>LEZZETLER</strong></p>
<ul>
<li>Manavgat çevresinde ırmak kıyısı balık sofraları<br />• Side’de deniz ürünleri ve Akdeniz mezeleri<br />• Antalya usulü piyaz<br />• Tahinli kabak tatlısı<br />• Nar, turunç reçeli ve narenciye<br />• Zeytinyağlılar ve yerel otlar</li>
</ul>
<p><strong>SİDE VE MANAVGAT ROTASI</strong></p>
<ul>
<li><strong><em>Side:</em></strong> Pamphylia’nın önemli liman kenti<br />• <strong><em>Nar:</em></strong> Side adının ve sikkelerinin simgesi<br />• <strong><em>Athena: </em></strong>Kentin baştanrıçası ve deniz ticaretinin koruyucusu<br />• <strong><em>Apollon Sidetes:</em></strong> Side’nin kurucu ata tanrısı<br />• <strong><em>Side Tiyatrosu:</em></strong> Yaklaşık 15 bin kişilik Roma yapısı<br />• <strong><em>Side Müzesi:</em></strong> Roma heykelleri ve lahitleriyle öne çıkar<br />• <strong><em>Apollon Tapınağı:</em></strong> Side’nin simgesel yapısı<br />• <strong><em>Manavgat Nehri:</em></strong> Antik adı Melas olan nehir, Toroslar’dan Akdeniz’e uzanır</li>
</ul>
<p><strong>Rota</strong></p>
<ol>
<li>gün: Side Antik Kenti, ana kapı, sütunlu cadde, agora, Side Müzesi, tiyatro, Dionysos Tapınağı, Apollon ve Athena tapınakları…</li>
<li>gün: Manavgat Nehri, Manavgat Şelalesi, ırmak kıyısı, Side’ye dönüş veya sahil molası.</li>
</ol>
<p><strong>Süre</strong><br />1 gece 2 gün idealdir. Zamanı sınırlı olanlar Side Antik Kenti’ni ve Manavgat Şelalesi’ni aynı güne sığdırabilir; Side gün batımını kaçırmamak gerekir.</p>
<p><strong>Ne Zaman Gitmeli?<br /></strong>İlkbahar ve sonbahar en rahat dönemlerdir. Yazın şapka, su ve rahat ayakkabı şarttır; antik kent gezisi günün serin saatlerinde yapılmalıdır.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/gecmisle-bugunun-karistigi-kent-89332</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/3/2/1280x720/gecmisle-bugunun-karistigi-kent-1791469386.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Pamphylia’nın en önemli liman kentlerinden Side, antik tiyatrosu, tapınakları ve agorasıyla olduğu kadar eski kentle bugünkü yaşamın iç içe geçtiği atmosferiyle de şaşırtıyor. Rotayı Manavgat’a çevirdiğimizde ise bu kez nehir ve kıyı yaşamı eşliğinde Akdeniz’in başka bir yüzünü görünür kılıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/shakespearele-lezzet-sahnesi-89331</guid>
            <pubDate>Sat, 10 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Shakespeare’le lezzet sahnesi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><span style="font-size: 14pt;">Telezzüz’ün konsept menülerinde mutfak, daha çok sanatın izlerini sürüyor. Daha önce ‘Folia’ sergisinden ilhamla hazırlanan; bitkiler, mevsimler, ölüm ve yeniden doğuş etrafında şekillenen menüde ve yedi büyük günah üzerinden kurgulanan tabaklarda olduğu gibi, bu kez de mutfak başka bir sanat dalıyla ilişki kuruyor. Şef <strong>Bahtiyar Büyükduman</strong>’ın 14 Ekim’e kadar servis edeceği <em>‘Taçlar, Tufanlar ve Tercihler Üzerine’</em> adlı tadım menüsü, Shakespeare oyunlarındaki iktidar, aşk, ihanet ve tercihleri tabaklara taşıyor. Büyükduman, karakterleri birebir temsil etmek yerine onları birer ‘yemek karakteri’ne dönüştürmüş. Çıkış noktası ise Shakespeare külliyatının yanı sıra güncel bir sinema deneyimi olan <em>‘Hamnet’</em>. <em>“Filmden etkilenerek, Shakespeare ile ilgili neler yapabileceğimi düşündüm”</em> diyen Büyükduman, menüsünü Shakespeare’in oyunları üzerine kurgulamış.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">Şefin Shakespeare’le ilişkisi, klasik bir edebiyat hayranlığından çok dramaturji üzerinden ilerliyor. <em>“Çok ciddi bir Shakespeare hayranı değilim. İşin dramaturjik tarafından hoşlanıyorum</em>” diyor. Arkeoloji eğitimi ise bu yaklaşımın başka bir katmanını oluşturuyor. Orta Çağ, Rönesans ve Helenistik dönemin yeme alışkanlıklarına, saraylarda ve evlerde tüketilen yiyeceklere duyduğu ilgi, oyunların tarihsel atmosferini doğrudan tabaklara taşımaktan çok, yemek ile hikâye arasında farklı bir bağlantı kurmasını sağlıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">Menünün adı da bu nedenle oldukça yerinde. Shakespeare’in dünyasında karakterlerin kaderini belirleyen kararlar, çoğu zaman iktidar ve tutkuyla iç içe. ‘Kral Lear’da kralın kızları arasında yaptığı tercih, dürüstlük ile dalkavukluk arasındaki ayrımı trajediye dönüştürüyor. <em>“Kral tahtını paylaştırırken kızları arasından onu en çok öveni tercih ediyor, dürüst olanı değil</em>” diyor Büyükduman. <em>‘Hamlet’</em>te ise sorun, tersine, karar verememek. Bu kez tercih yapamamak hikâyenin merkezinde.</span></p>
<h1><span style="font-size: 14pt;">GERÇEKLİKLE RÜYA ARASINDA</span></h1>
<p><span style="font-size: 14pt;">İlk perdede Shakespeare’in en oyunbaz metinlerinden <em>‘Bir Yaz Gecesi Rüyası</em>’ var. Sumakla marine edilmiş çilek, mantar, kızarmış ekmek, badem peyniri ve frenk soğanı yağıyla kurulan tabak, oyunun gerçeklikle düş arasında gidip gelen yapısına karşılık geliyor. Çileğin canlı ve ekşi tadı ile mantarın topraksı karakteri aynı tabakta buluşuyor. Ardından ‘Kral Lear’ geliyor. Beyaz ve kırmızı hindiba, sultani bezelye, Yedikule marulu, havuç, alabaş ve bakladan oluşan tabaktaki sebze çeşitliliği, Lear’ın krallığını kızları arasında bölüştürme kararını çağrıştırıyor. Oyun boyunca bir babanın iktidarı bırakırken yaptığı yanlış tercihin nasıl geri dönülmez sonuçlara yol açtığını izleriz. Büyükduman’ın menüdeki ‘tercih’ meselesini özellikle Lear üzerinden tarif etmesi de bu yüzden önemli.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">İkinci perdede <em>‘Hamlet’</em>; vol-au-vent, kuşkonmaz velouté, taze otlar ve mantar demi-glace ile geliyor. Hamlet’in meşhur kararsızlığı bu kez mutfakta daha katmanlı bir tabakta karşılık buluyor. Oyunun merkezindeki ‘olmak ya da olmamak’ ikilemi, tek bir kararın ağırlığını hissettirirken tabak da farklı dokuların ve aromaların bir arada bulunduğu bir kompozisyon sunuyor. <em>‘Othello’ </em>ise patates terini, trüf mantarı, mantar ve hardal dolgusu, soğan jus ve besin mayasından yapılmış bir ‘mendil’ ile masaya geliyor. Yazarın kıskançlık, manipülasyon ve güvensizlik üzerine kurduğu trajedide masumiyetin yerini kuşku aldıkça hikâye zehirleniyor. Tabaktaki mendil de bu hikâyenin en tanınabilir nesnelerinden birine gönderme yapıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ac7a58e92c03-1791468942.jpg" alt="" width="500" height="572" /></span></p>
<h1><span style="font-size: 14pt;">ŞEFİN NÜMİZMATIK İLGİSİ TABAKTA</span></h1>
<p><span style="font-size: 14pt;">Üçüncü perdeyle birlikte atmosfer koyulaşıyor. <em>‘Macbeth’</em> tabağında konfi ve ızgara kuzugöbeği mantarı, beluga mercimeği ragù, firik kreması ve vişne sosuyla karşılaşıyoruz. Macbeth’in iktidar hırsının kehanetler ve cinayetlerle şekillendiği hikâyede, mantarın topraktan çıkıp tabağın merkezine yerleşmesi oyunun karanlık atmosferine bir gönderme oluşturuyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">Menünün en ayrıntılı tarihsel göndermelerinden biri <em>‘Antonius ve Kleopatra’</em> tabağında yer alıyor. Tabakta bütün bir enginar ikiye ayrılmış ve iki farklı sosla pişirilmiş. Büyükduman, bunu iki karakterin ilişkisi üzerinden kurgulamış: <em>“Bu iki farklı kişi bir bütünü temsil ediyo</em>r” diyor. Tabakta ayrıca yenilebilir gümüşle kaplanmış sikkeler var. Sikkelerin kalıpları dönemin örneklerinden çıkarılmış; bir yüzünde Kleopatra, diğer yüzünde Antonius var. Burada Büyükduman’ın arkeoloji geçmişi devreye giriyor. Nümizmatik ilgisini Shakespeare’in aşk hikâyesiyle birleştirerek edebî karakterleri tarihsel bir nesne üzerinden anlatıyor.</span></p>
<h1><span style="font-size: 14pt;">SONDA HAYLAZLIK VAR</span></h1>
<p><span style="font-size: 14pt;">Dördüncü perdede yazarın son dönem oyunlarından <em>‘Fırtın</em>a’ var. Finalde ise Shakespeare denince akla ilk gelen hikâyelerden <em>‘Romeo ve Juliet’ </em>bulunuyor. Badem ve fesleğen dolgulu beyaz çikolata bonbon, karadut ve güllü pâte de fruits, meyan kökü ve acı badem şekeri, <em>‘Romeo, Juliet ve İk</em>sir’ adıyla servis ediliyor. Büyükduman bu oyunu başta menüye almak istememiş. Çünkü hikâye fazla tanıdık. Bu nedenle tabakta büyük bir aşk öyküsü anlatmak yerine, trajedinin sonuna küçük bir oyun yerleştirmeyi seçmiş: bir lolipop. <em>“Hikâye hüzünlü ama tabak eğlenceli. Bu ortamda kimse en son birbirine bakarak lolipop yemeyi düşünmez. Ben böyle bir haylazlık yapmak istedim</em>.”</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">Büyükduman’ın mutfağında böylece taçlar sebzelere, aşk bir enginara, kıskançlık bir mendile, trajedi ise bir lolipopa sığıyor.</span></p>
<h1><span style="font-size: 14pt;">YENİ TEMA KLASİK MÜZİK</span></h1>
<p><span style="font-size: 14pt;">Telezzüz’ün bir sonraki menüsünün teması ise klasik müzik. Büyükduman, menünün dört perdeden oluşacağını ve amuse-bouche ile birlikte dokuz yemek içereceğini söylüyor. Dokuz farklı bestecinin dokuz farklı eserinden seçilen bölümler, yemeklerin çıkış noktasını oluşturacak. Şef Bahtiyar Büyükduman, <em>“Menüyü tatmaya</em> gelenlerden kulaklıklarıyla gelmelerini rica edeceğim çünkü dinlediklerinizi yiyeceksiniz” diyor. Mozart, Wagner, Prokofiev ve Vivaldi’nin de aralarında bulunduğu bestecilerin eserlerinden esinle hazırlanan menü, müziğin ritmini, yapısını ve</span> duygusunu yemek üzerinden düşündürecek.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/shakespearele-lezzet-sahnesi-89331</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/3/1/1280x720/shakespearele-lezzet-sahnesi-1791468964.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Şef Bahtiyar Büyükduman, Telezzüz’ün tadım menüsünde Shakespeare’in ölümsüz oyunlarını tabaklara taşıyor. Karakterleri yemeklerin aromalarıyla yorumlayan şef, sıra dışı bir lezzet dramaturjisine imza atıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/zamanin-kiyisinda-bulusma-89329</guid>
            <pubDate>Sat, 10 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Zamanın kıyısında buluşma</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Antonis Donef’in işleriyle ilk karşılaşmanızı hatırlıyor musunuz?</strong></p>
<p><strong>MAYA PORTAKAL: </strong>Benim dünyamda Antonis’in keşfi, kıymetli <strong>Bülent Eczacıbaşı</strong>’na aittir. İstanbul Modern koleksiyonundaki olağanüstü bir eserinin bugün müzede sergilenmesi, bu ilk karşılaşmayı İstanbul için daha da anlamlı kılıyor. Donef’in işlerinde beni etkileyen, geçmişten gelen malzemeyi bugünün diliyle yeniden düşündürmesi ve her bakışta başka bir katmanın açılmasıydı.</p>
<p><strong>Donef’in İstanbul’daki ilk sergisini gerçekleştirme kararınızı ne belirledi?</strong></p>
<p><strong>M.P.: </strong>İstanbul’da ilk kez sergileniyor olması elbette önemliydi; ama kararımı asıl belirleyen, bu işlerin burada karşılık bulacağına duyduğum inançtı. Antonis’in sanatında hafıza, bilgi ve zaman iç içe. İstanbul da geçmişi bugünün içinde taşıyan, katmanlarıyla yaşayan bir şehir. Bu buluşmanın burada anlamlı bir karşılık bulacağını hissettim.</p>
<p><strong>‘Zamanın İki Yakası: Atina–İstanbul’ başlığı sizin için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p><strong>ANTONIS DONEF: </strong>Zamanın ölçtüğümüz bir şey olduğu fikriyle büyüdüm. Şimdi ise içinde yaşadığımız bir şey olduğunu anlıyorum. Atina ve İstanbul aynı zamanda yaşıyor, ama farklı hafızalara sahipler. Onları iki ayrı ülkenin şehirleri olarak değil, aynı nehrin iki kıyısı olarak görüyorum. Bu beni duygulandırıyor. Başlık coğrafi değil, psikolojik.</p>
<p><strong>M.A.: </strong>Başlık, iki kent arasındaki coğrafi yakınlıktan fazlasını anlatıyor. Atina ile İstanbul, tarih boyunca birbirine bakmış, birbirinden izler taşımış iki şehir. “İki yaka” derken ayrılıktan çok aradaki geçişi ve karşılaşmayı düşündüm. İzleyicinin şu soruyla sergide dolaşmasını isterim: Zaman, bizi birbirimizden ayıran bir çizgi mi; yoksa farklı geçmişleri bugünde buluşturan ortak bir alan mı?</p>
<p><strong>İşlerinizi İstanbul’a getirme fikrinin sizi heyecanlandıran yanı ne?</strong></p>
<p><strong>A.D.: </strong>Kullandığım malzeme zaten buradan geliyor. Atina’nın bitpazarlarında sürekli İstanbul haritaları, Osmanlıca sözlükler, Konstantinopolis’te basılmış ansiklopediler buluyorum. Sanki şehri ziyaret etmemden yıllar önce İstanbul bana malzeme göndermeye başlamıştı.</p>
<p>Neleri sakladığımız, neleri attığımız üzerine bir diyalog başlatmak istiyorum. Her iki şehir de pek çok kütüphaneyi elden çıkardı. Ben atılanlarla çalışıyorum.</p>
<p><strong>Portakal ile Kalfayan Galleries arasındaki iş birliği nasıl başladı?</strong></p>
<p><strong>M.P.: </strong>Kalfayan Ailesiyle dostluğumuz, sevgili babam ve uzun yıllardır Amerika’da yaşayan amcam <strong>Yervant Arden Portakal</strong>’la başlayan, kırk yılı aşan çok kıymetli bir dostluğa dayanıyor. Bu dostluğun bugün İstanbul’da bir sergiyle meyve vermesi benim için ayrıca anlamlı. Sergi, ortak bir heyecanın ve uzun bir dostluğun doğal sonucu oldu.</p>
<p><strong>ROUPEN KALFAYAN: </strong>Maya’nın babası <strong>Raffi Portakal</strong>’ı onlarca yıldır tanıyoruz. Bu iş birliği, birbirimizin çalışmalarına duyduğumuz hayranlığın sonucu. Hepimiz, Antonis Donef’in etkileyici üretimini İstanbul’un sanatseverleriyle buluşturmanın çok yerinde bir adım olacağını düşündük.</p>
<p><strong>Donef’le uzun yıllardır çalışıyorsunuz. Onun üretiminde sizi etkilemeye devam eden şey ne?</strong></p>
<p><strong>R.K.: </strong>Antonis’le yaklaşık 20 yıldır çalışıyoruz. Ürettiği eserlerin olağanüstü niteliğiyle bizi şaşırtmaktan hiç vazgeçmiyor.</p>
<p><strong>Sergideki 19 eserin seçiminde nasıl bir yaklaşım benimsediniz?</strong></p>
<p><strong>A.D.: </strong>Kronolojik bir mantıkla seçim yapmadık. Birbiriyle konuşan işleri seçtik. Çok yoğun, neredeyse siyah işler de var; rengin devreye girdiği, daha açık kompozisyonlar da.</p>
<p>İşlerimi daha önce hiç görmemiş birine, orta boy bir eserin önünde durmasını söylerdim. İki adım geri, sonra iki adım ileri gitmesini… Uzaktan görüntüyü, yakından ise zamanın kendisini görürsünüz.</p>
<p><strong>R.K.: </strong>Maya’yla Antonis’in eserlerini incelerken İstanbul’daki izleyiciye onun farklı üsluplarından bir seçki sunmamız gerektiğini düşündük. Portakal’ın binasında sergilenen 19 eserin seçiminin ardında bu düşünce var.</p>
<p><strong>Bulduğunuz bir sayfanın bir eserin yönünü değiştirdiği oldu mu?</strong></p>
<p><strong>A.D.: </strong>Bir keresinde 1920 tarihli bir ansiklopedide, denizci düğümlerinin bütün çeşitlerini gösteren bir sayfa buldum. Yanına meleklerin olduğu bir sayfa yapıştırmıştım. Birden düğümler halelere dönüştü. Bunu ben düşünmemiştim; sayfa bana gösterdi. Böyle şeyler sık sık oluyor: Tesadüfen bulunan bir parça, eserin merkezine dönüşüyor.</p>
<p><strong>Kullandığınız metnin anlamı sizi etkiliyor mu?</strong></p>
<p><strong>A.D.: </strong>Eskiden çok etkilerdi. Şimdi beni etkilemesine izin vermemeye çalışıyorum. Anlamadığım dil daha çok ilgimi çekiyor. Çinceyi ya da Arapçayı okuyamadığımda harfler yalnızca çizgi oluyor. Beni yönlendirmiyorlar; hiyerogliflere dönüşüyorlar. Bu daha dürüst, çünkü bugün çoğumuz bilgiyi böyle görüyoruz: Aslında okuyamadığımız bir görüntü olarak.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ac7a4b0ad39e-1791468720.jpg" alt="" width="500" height="651" /></p>
<p><strong>Bir eseriniz nasıl ortaya çıkıyor?</strong></p>
<p><strong>A.D.: </strong>Neredeyse bir ritüel gibi. Önce aylar boyunca topluyorum. Sonra malzemeleri yere yayıp kesiyor, yapıştırıyorum. Sararmış kâğıt benim tuvalim. Ardından zor kısım başlıyor: Boş alan meselesi. Zaten dolu olan bir yüzeye ilk izi nasıl bırakırsınız? Çok ince uçlu bir kalemle başlıyorum. Var olan bir çizgiyi takip ediyorum. Sonra daha sert müdahalelerde bulunuyorum. Küçük yaratıklar, mimari biçimler, labirentlere dönüşen çizgiler… Aylarca üzerine eğilerek çalışıyorum. Ona zarar vermeden artık hiçbir şey ekleyemeyeceğim noktada bitiyor. Bunu karnınızda hissediyorsunuz.</p>
<p><strong>Zaman algınız nasıl değişti?</strong></p>
<p><strong>A.D.: </strong>Zamanın geçmiş olduğunu düşünürdüm. Şimdi onun bir yoğunluk olduğunu düşünüyorum. Bir eserimde tek bir zaman yok; birbirine sıkışmış pek çok zaman var. 1930’daki baskının zamanı, kâğıdı sarartan küfün zamanı, üzerine altı ay boyunca çizdiğim kendi zamanım ve önünde iki dakika duracak izleyicinin zamanı.</p>
<p><strong>Renk, üretiminize nasıl girdi?</strong></p>
<p><strong>A.D.: </strong>Renk bir ihtiyaçtan doğdu. Siyah mürekkeple çizilen çizgi kontrol ve hafızadır. Renk ise tesadüf, şimdi ve duygudur. Yalnızca ciddi olmayı istemekten vazgeçtiğimde işlerime girdi. Çocuğum hiç suçluluk duymadan renklerle çiziyor. Buna imrendim.</p>
<p><strong>Serginin yerleşiminde eserlerin uzaktan ve yakından farklı görünmesini nasıl ele aldınız?</strong></p>
<p><strong>M.P.: </strong>Eserlerin iki ayrı mesafeden etkisini göstermesini istedik. Uzaktan bakıldığında renk, ritim ve bütünlük öne çıkıyor; yaklaştığınızda yazıların, çizgilerin ve kâğıt parçalarının taşıdığı ayrıntılar beliriyor. Yerleşimi, izleyicinin bu iki bakış arasında rahatça hareket edebileceği şekilde düşündük. Donef’in işlerinde bakmak; yaklaşmak, geri çekilmek ve yeniden görmektir.</p>
<p><strong>Atina ile İstanbul arasındaki sanat bağının güçlenmesi için neye ihtiyaç var?</strong></p>
<p><strong>M.P.: </strong>Bence eksik olan ilgi değil, süreklilik. İki şehir arasında güçlü tarihsel ve kültürel bağlar var; fakat bu bağların düzenli sergiler, sanatçı buluşmaları ve uzun soluklu iş birlikleriyle beslenmesine ihtiyaç duyuyoruz. Sanat ortak bir dil kurabiliyor. Bu dili tek bir sergiyle başlatıp daha kalıcı bir diyaloğa dönüştürmek önemli.</p>
<p><strong>R.K.: </strong>İstanbul ve Atina, Doğu Akdeniz’in geniş coğrafyasındaki iki canlı metropol. Antonis Donef’in kişisel sergisi gibi bir sanat etkinliğiyle, iki şehir arasındaki bağın daha yakın ve güçlü hâle gelmesine katkıda bulunabiliriz.</p>
<p><strong>Bu iş birliğinin sergi sonrasında nasıl devam etmesini istersiniz?</strong></p>
<p><strong>M.P.: </strong>Bu serginin bir başlangıç olmasını isterim. Atina ile İstanbul arasında sanatçıları, kurumları ve izleyicileri buluşturan yeni karşılaşmaların önünü açsın.</p>
<p><strong>R.K.: </strong>Bu serginin, zaten güçlü olan İstanbul sanat ortamının çağdaş sanattaki uluslararası eğilimlere daha da açılmasına yardımcı olacağını düşünüyoruz.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/zamanin-kiyisinda-bulusma-89329</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/2/9/1280x720/zamanin-kiyisinda-bulusma-1791468744.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Antonis Donef’in İstanbul’daki ilk kişisel sergisi ‘Zamanın İki Yakası: Atina-İstanbul’, 8-28 Ekim’de Portakal Sanat, Kültür ve Müzayede Evi’nde... Sergi vesilesiyle sanatçı Donef, Maya Portakal ve Kalfayan Galleries’den Roupen Kalfayan ile zaman, hafıza ve iki şehir arasındaki sanatsal bağları konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/carrie-ile-zorbaligin-yuzu-89324</guid>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Carrie ile zorbalığın yüzü</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><span style="font-size: 14pt;"><strong>Brian De Palma</strong>’nın <strong>Sissy Spacek</strong>’li 1976 klasiğinden sonra <em>‘Carrie’</em>, sinema ve televizyon için yeniden uyarlandı. Daha önce <strong>Stephen King</strong> uyarlamalarına imza atan <strong>Mike Flanagan</strong>, şimdi yazarın 1974 tarihli ilk romanını sekiz bölümlük bir Prime Video dizisi olarak ekrana taşıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>Summer H. Howell</strong>’ın canlandırdığı Carrie, evde eğitim görmüş; telefondan, internetten ve yaşıtlarından uzak büyümüş bir genç kız. Babasının ölümünün ardından Ewen Lisesi’ne başladığında, hiç tanımadığı bir sosyal düzenin içine giriyor. Flanagan, Chris üzerinden de evde biriken öfkenin okula nasıl taşındığını gösteriyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><em>‘Carrie’</em> uyarlamaları, kadınlık, beden ve güç üzerine değişen korkuların izini taşıyor. Flanagan’ın yorumu ise bu mirası, genç kadınlığın sosyal medya üzerinden izlendiği ve yargılandığı bir dünyaya taşıyor. Bir zamanlar koridorda kalabilecek bir aşağılanma artık kaydedilip paylaşılabiliyor; zorbalığın biçimi değişiyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">Carrie’nin telekinetik gücü hâlâ hikâyenin merkezinde; ancak bu kez onu keşfetmeye ve kontrol etmeye çalışan daha meraklı bir genç kız var. Flanagan ve oyuncular, bu yorumun King’in hikâyesinden nerelerde ayrıldığını anlatıyor.</span></p>
<p><span style="color: #e03e2d; font-size: 14pt;"><strong>MIKE FLANAGAN — DİZİNİN YARATICISI</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 14pt; color: #e03e2d;"><strong>Trajedilerin birçok yazarı olduğuna inanıyorum</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>Yeni bir Carrie uyarlaması fikrini ilk duyduğunuzda “Neden?” diye düşündüğünüzü söylemiştiniz. Sizi, hikâyeyi bu kuşak için yeniden anlatmaya ikna eden neydi?</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">Bu projeyi düşünürken en büyük oğlum liseye başlamak üzereydi. Onun adım atacağı dünya üzerine çok düşünüyordum. Ben 1990’larda liseye gittim; bugünün lise dünyası ise tamamen farklı.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">Sonra 1990’ların da Stephen King’in lise dünyasını anlattığı 1970’lerden ne kadar farklı olduğunu düşündüm. Kitabın üzerinden yarım yüzyıl geçti ama nezaket, acımasızlık, zorbalık ve şiddet hâlâ en az o zamanki kadar güncel. Sosyal medya, zorbalığın normalleşmesi, Amerika’da okullarda şiddetin sıradanlaşması... Bunlar benim gençliğimde düşünmek zorunda kalmadığım şeylerdi. Bu hikâyeyi bugün yeniden anlatmanın anlamlı olabileceğini fark ettim.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>Bu projeyi “yeniden yaratım” olarak tanımlıyorsunuz. En zor değişiklik neydi?</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">Çok şeyi değiştirdiğimizi biliyorduk. Carrie’nin temel karakterini bile değiştiriyorduk. Eskiden fazlasıyla korkutulmuş, travma yaşamış ve ürkekti. Bu versiyonda ise daha açık, meraklı ve dünyaya karşı hevesli. Margaret da değişti. Daha önce kızından korkan ve ondan nefret eden bir karakterdi. Şimdiyse Carrie’yi çok güçlü, hatta vahşi denebilecek kadar yoğun bir sevgiyle seviyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">Asıl soru şuydu: Ne kadarı fazla olur? Hangi değişiklik bizi insanların Carrie denildiğinde beklediği şeyden uzaklaştırır? Çünkü balo sahnesi gibi mutlaka olması gereken şeyler var. Zorluk, bu beklentilere saygı gösterirken farklı bir yorum getirmekti.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>Bunu film yerine dizi olarak anlatmanızın nedeni karakterlere daha fazla zaman ayırmak mıydı?</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">Uzun formatı seviyorum. Mini dizi, görsel anlatıda kitap okumaya en çok yaklaşabildiğimiz format. Önceki uyarlamaların sahip olmadığı zamanı kullanıp karakterleri ve fikirleri daha derinlemesine incelemek büyük bir fırsattı.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>Bir baba olarak bakmanız, Margaret’ı anlama biçiminizi değiştirdi mi?</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">Kesinlikle. Margaret’la tahmin ettiğimden fazla özdeşleştim. Çocuklarımı nasıl koruyacağımı bilememenin yarattığı duyguyu da anlıyorum. Birçok anne-baba çocuklarını seviyor ama onları korumaya çalışırken istemeden zarar verebiliyor. Bu dizi sayesinde çocuklarımla bazı konuları konuştuk; proje olmasa belki de bunları konuşmam gerektiğini fark etmeyecektim.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>Bu Carrie’nin bir korku hikâyesinden çok trajedi olduğunu söylüyorsunuz. Trajedi nerede başlıyor?</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">Her gün verdiğimiz küçücük kararlarda. Nazik ya da acımasız olmayı seçebileceğimiz anlarda. Bu kararlar genellikle o kadar önemsiz görünür ki birikip büyük bir şeye dönüşebileceklerini düşünmeyiz. Trajedilerin birçok yazarı olduğuna inanıyorum. Trajedi, birine karşı nazik ya da acımasız davranmayı seçebileceğimiz anlarda başlıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ac79e3c2cccd-1791467068.jpg" alt="" width="500" height="333" /></span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>Carrie okulu, arkadaşlığı, sosyal medyayı, acımasızlığı ve güçlerini aynı anda keşfediyor. Bunların onu nasıl değiştirmesini istediniz?</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">Asıl soru Carrie’nin ne kadarının değişmesi, ne kadarının aynı kalması gerektiğiydi. Dünya hepimizi, dolayısıyla çocuklarımızı da değiştiriyor. Bunun bir kısmını kontrol edemeyiz. Benim için heyecan verici olan Carrie’nin kendisini nelerin değiştirmesine izin vereceğine karar vermesiydi. “Ben nazik kalacağım. Merakımı koruyacağım. Karşımdaki bütün kanıtlara rağmen insanların içinde iyilik olduğuna güvenmeye devam edeceğim” dediği anlar benim için çok önemliydi.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>Genç izleyicilerin diziden çıkarmasını istediğiniz asıl mesaj ne?</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;">Her gün karşılarına çıkan küçük anlara dikkat etmelerini isterim. Birbirlerine nasıl davranacaklar, nasıl bir insan olmayı seçecekler? Özellikle yaptıklarının yalnızca bir sosyal medya paylaşımı ya da yorum olduğunu düşündüklerinde, harekete geçmeden önce bir iki saniye durup düşünürlerse çok mutlu olurum.</span></p>
<p><span style="color: #e03e2d; font-size: 14pt;"><strong>SUMMER H. HOWELL VE SAMANTHA SLOYAN</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 14pt; color: #e03e2d;"><strong>Sadece telekineziden değil, içindeki güçten bahsediyorum</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>Bu karakterler daha önce de canlandırıldı. Sizi bu versiyonda en çok heyecanlandıran neydi?</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>SUMMER H. HOWELL:</strong> Bunun dizi olması heyecan vericiydi, çünkü Carrie’yle daha fazla zaman geçirebilecektik. Bu Carrie hikâyeye mutlu ve iyimser başlıyor. Babasını kaybetmiş ama yeni bir özgürlüğü var; okula gitmek ve insanlarla tanışmak için heyecanlı.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>SAMANTHA SLOYAN:</strong> Ben de Mike’ın yorumunu görmek istiyordum. Daha önce onunla çalışmıştım. Margaret ve Carrie’nin bu kez birbirini seven bir anne-kız olarak yazılması bize kendi versiyonumuzu yaratmak için daha geniş alan açtı.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>Summer, Carrie’nin kırılganlığını ve içindeki gücü keşfetmesini bir arada canlandırmak nasıldı?</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>H.:</strong> Onunla en başından beri güç duygusu üzerinden bağ kurdum. Sadece telekineziden değil, içindeki güçten bahsediyorum. Büyük bir öfke ve yoğun bir yas taşıyor, aynı zamanda bir yere ait olmaya çalışıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>Samantha, Margaret’ın sevgisinin kontrol ve tehdide dönüşen tarafını nasıl kurdunuz?</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>S.:</strong> Mike sevgiyi senaryoya güçlü biçimde yerleştirmişti. Benim için önemli olan Margaret’ın hâlâ tehlikeli biri olarak kalmasıydı. Carrie’nin her zaman güvenebileceği biri olmaması gerekiyordu. Asıl soru, sevginin kontrol etme ve koruma ihtiyacını nasıl dönüştürdüğüydü. Sevgi, Carrie’yi tehdit eden davranışlara nasıl dönüşüyor? Ben bunun peşinden gittim.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>Carrie’nin yaşadığı acının önemli bir kısmı başka kadınlardan geliyor. Bu size bugün özellikle anlamlı geliyor mu?</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>S.:</strong> Bir kadının başka bir kadına böyle davranması bana çok daha büyük ve kişisel bir ihanet gibi geliyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>H.:</strong> Ben de katılıyorum. Bu hikâyede herkesin payı var ama kadınların kadınlardan nefret etmesi gerçekten üzücü. Birbirimizi desteklememiz gerekiyor. İlerliyoruz ama hâlâ kat etmemiz gereken uzun bir yol var.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>Bunca karanlık sahnenin arasında setteki atmosfer nasıldı?</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>S.:</strong> Ekranda çok karanlık görünse de setteki ilişkimiz aydınlık, yaratıcı ve eğlenceliydi.</span></p>
<p><span style="font-size: 14pt;"><strong>H.:</strong> Çekimler arasında ortamı mümkün olduğunca hafif tuttuk. Kimse metot oyunculuğu yapmıyordu; bütün gün o karanlık ruh hâlinin içinde kalmak istemiyorduk. Birlikte olduğumuz sürede birbirimizin arkadaşlığından keyif almaya çalıştık.</span></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/carrie-ile-zorbaligin-yuzu-89324</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/2/4/1280x720/carrie-ile-zorbaligin-yuzu-1791467105.JPG" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Mike Flanagan ve başrol oyuncularıyla ‘Carrie’nin Prime Video uyarlamasını, zorbalığın değişen biçimlerini ve anne-kız ilişkisinin hikâyedeki yerini konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/genc-yeteneklerin-pesinde-89322</guid>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Genç yeteneklerin peşinde</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Akbank Caz Festivali’nin bu yılını da geride bırakırken, festivalin uzun soluklu yolculuğunu ve bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>HAKAN BİNBAŞGİL:</strong> 36 yıllık bu yolculuğa baktığımızda, festivalin belki de en güçlü tarafları, kendini hiçbir zaman tekrar etmemesi, çağdaş ve yenilikçi çizgisini koruması ve de tabii ki standartlarını hep yüksek tutması. Yıllar boyunca sürdürdüğü bu çizgi sayesinde Akbank Caz bugün yalnızca ülkemizde değil, yurt dışında da bilinen ve takip edilen önemli bir festival. Çok güçlü bir mirasımız var. Ama biz de festivalimizi yakından takip eden cazseverler gibi hâlâ ilk günkü heyecanımızı sürdürüyor, festivali daha da ileriye taşımaya çalışıyoruz. Bence festivalin asıl gücü de belki burada.</p>
<p><strong>Genç müzisyenlere nasıl bir alan yarattığını düşünüyorsunuz? </strong></p>
<p><strong>H.B.:</strong> Bir gencin ilk kez bizim sahnemize çıktığı anı düşünün. Belki ilk defa profesyonel müzisyenlerle çalıyor, belki ilk kez yüzlerce kişinin karşısında sahne alıyor. O birkaç dakika, onun hayatında muhtemelen çok büyük bir dönüm noktası. Dünyadaki büyük caz sanatçılarının hemen hemen hepsi de bu şekilde bir başlangıç yapmış. Ne mutlu ki Akbank Caz da yıllardır bunu başarıyor, genç yeteneklerin önünü açıyor. JAmZZ de yıllar önce bu amaçla kurgulandı. Son üç yıldır da masterclass format dönüşümüyle çıtasını daha da yükseltti. JAmZZ bugün ülkemizdeki genç yeteneklerin uluslararası standartlarda müzisyen olması yolunda kapıları açmaya çalışıyor. Gençler ülkemizdeki en iyi ustalarla çalışıyor, öğreniyor, deniyor, kendi sesini buluyor. Sonra bir bakıyorsunuz, uluslararası sahnedeler. Hayalleri büyümüş, cesaretleri artmış, kendilerine daha çok güveniyorlar. Beni en çok heyecanlandıran da bu. Bir festivalin genç bir müzisyenin hayatında ‘öncesi’ ve ‘sonrası’ yaratabildiğini görmek. Siz bir kapı açıyorsunuz; gerisini onların yeteneği, emeği ve tutkusu getiriyor.</p>
<p><strong>JAmZZ’in bir de Berklee’ye kadar uzanan uluslararası boyutu var. Bunu biraz açar mısınız? </strong></p>
<p><strong>H.B.:</strong> Çıtası ve hedefleri oldukça yüksek. JAmZZ atölyelerinde her sene öne çıkan iki genç müzisyeni Berklee at Umbria Jazz Clinics’e gönderiyoruz. Burada gençler dünyanın dört bir yanından gelen yaşıtlarıyla aynı ortamda çalışıyor, uluslararası caz sahnesinin önemli isimlerinden ders alıyor. Umbria Caz Festivali sırasında sahneye çıkma fırsatını yakalıyorlar. Bu başarılar elbette her şeyden önce gençlerimizin yeteneğinin, emeğinin ve cesaretinin sonucu. Bizim katkımızsa o yeteneğin doğru zamanda doğru insanlarla ve doğru fırsatlarla buluşmasını sağlamak. Bir gencin önünde yeni bir kapının açıldığını görmek, JAmZZ’in bizim için en büyük karşılığı.</p>
<p><strong>Program son 3 yıldır masterclass formatına evrilmiş durumda. Bu değişiklik genç müzisyenlere ne kazandırdı?</strong></p>
<p><strong>H.B.:</strong> Müzisyenlere bir yarışmanın ötesinde gerçek bir müzik deneyimi sunmak oldu. Sahneye çıkıyorlar, usta müzisyenlerle aynı ortamı paylaşıyor, birlikte çalıyor, soru soruyor, deniyor, hata yapıyor ve yeniden deniyorlar. Müzik de aslında böyle öğreniliyor. Programdan çıktıklarında daha iyi birer müzisyen olmalarını elbette amaçlıyoruz. Ama aslında bizim amacımız bundan da büyük. Biz onların daha cesur, daha özgüvenli, daha meraklı ve kendi sesini bulmaya daha yakın sanatçılar olmalarını hedefliyoruz. En güzeli de programa girerken “Acaba yapabilir miyim?” diye düşünen bir gencin, çıktığında “Ben bunu yapabilirim” duygusunu taşıdığını görmek; JAmZZ’in asıl gücü de burada.</p>
<p><strong>Peki, caza hayatını adamış müzisyenler olarak siz bu program hakkında neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p><strong>FERİT ODMAN:</strong> JAmZZ’ın en sevdiğim tarafı genç müzisyenleri yalnızca teknik açıdan değerlendirmemesi. Cazın temelinde iletişim ve birbirini dinlemek var. Birlikte çalarken ne kadar alan bırakıyorsun, diğer müzisyenin söylediği bir şeye nasıl cevap veriyorsun, formu ve zamanı nasıl taşıyorsun… Bunların hepsi enstrüman hâkimiyeti kadar önemli. Masterclass’larda da mümkün olduğunca gerçek sahne deneyiminden yola çıkmaya çalışılıyor. Çünkü konservatuvarda ya da çalışma odasında öğrenilenlerle sahnede dört müzisyenle birlikte müzik yapmak arasında ciddi bir fark var. Bazen genç bir müzisyene verebileceğiniz en önemli tavsiye daha fazla çalması değil, tam tersine biraz daha az çalıp daha fazla dinlemesi olabiliyor.</p>
<p><strong>KAĞAN YILDIZ:</strong> Ben güç ve motivasyon kaynağı olduğunu düşünüyorum. Genç müzisyenler ile ustaları bir araya getirmesi de oldukça değerli. Müzisyenlere yeni istihdam alanlarının açılmasının çok değerli olacağını düşünüyorum. Programa katılan gençlere bildiklerimi ve bugüne kadar olan tecrübelerimi aktarmaya çalışıyorum. Umarım başarılı oluyorumdur.</p>
<p><strong>Ülkemizde uzun soluklu bir caz festivalinin olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>K.Y.:</strong> Çok değerli ama festivalin uzun soluklu olmasından ziyade nasıl bir niteliğe sahip olduğu hususunun daha değerli olduğunu düşünüyorum. Örneğin festivalin bir hikâyesinin olması ya da festivali düzenleyen insanlarla müzik sohbetleri yapabilmemiz gibi.</p>
<p><strong>F.O.:</strong> Akbank Caz Festivali’nin 36 yıldır devam ediyor olması başlı başına çok değerli. Caz gibi sürekli değişen, gelişen ve canlı performans üzerinden yaşayan bir müzik için böyle uzun soluklu bir festivalin varlığı çok önemli. Ben de yıllar içerisinde festival kapsamında farklı projelerle sahne aldım, reklamında oynadım, jingle’ını kaydettim, yani A’dan Z’ye festivalle iç içeydim. Bir festivalin sadece konser düzenlemekten öte, Türkiye’de bir caz kültürünün oluşmasına ve kuşaklar arasında bağ kurulmasına katkı sağlaması bence asıl önemli tarafı.</p>
<p><strong>Cazın Türkiye’deki dinleyici kitlesini bugün geldiği noktada nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce caz artık daha geniş bir kitleye ulaşabiliyor mu?</strong></p>
<p><strong>K.Y.:</strong> Caz maalesef genel anlamda Türkiye’de olamadı. İstanbul ve bir nebze Ankara ile sınırlı kalıyor caz. Bugüne kadar olan sahne tecrübemle söyleyebilirim ki, gerçek ama azınlık bir caz dinleyicisi var ve bu kitle çok değerli.</p>
<p><strong>F.O.:</strong> Bence kesinlikle ulaşıyor. Özellikle son yıllarda bunu konserlerde çok net hissediyorum. Daha genç bir dinleyici kitlesi var ve cazı keşfetme konusunda çok daha meraklılar. Dijital platformların da bunda büyük etkisi olduğunu düşünüyorum; bugün bir genç birkaç dakika içinde 1950’lerin bir Blue Note kaydından güncel bir New York caz grubunun Smalls’taki canlı yayınına kadar çok geniş bir dünyaya ulaşabiliyor. Ama benim için hâlâ en önemlisi canlı müzik. Cazın ne olduğunu gerçekten anlamanın en güzel yolu iyi müzisyenleri sahnede, birbirlerini dinlerken ve o anda müziği şekillendirirken görmek.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/genc-yeteneklerin-pesinde-89322</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/2/2/1280x720/genc-yeteneklerin-pesinde-1791466769.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ 36. Akbank Caz Festivali, İstanbul’un farklı sahnelerinde müzikseverlerle buluşurken, cazın genç yeteneklerini ‘JAmZZ Masterclass Programı’ ile destekliyor. Programın vizyonunu ve geleceğini, Akbank Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Hakan Binbaşgil ile caz sanatçıları Ferit Odman ve Kağan Yıldız anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/yeryuzunden-insanin-kalbine-89320</guid>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Yeryüzünden insanın kalbine</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu yıl dokuzuncusu yapılan 212 Photography Istanbul etkinliğinin yıldız isimlerinden biri kuşkusuz ünlü Fransız fotoğrafçı, gazeteci, film yönetmeni ve çevreci <strong>Yann Arthus-Bertrand</strong>’tı.</p>
<p><em>‘Bir Bakışın Mirası’ </em>başlıklı sergisi Tophane-i Amire’de 25 Ekim’e kadar devam edecek olan Bertrand ile Soho House’da ‘Home’ belgeselinin gösteriminden önce bir araya geldik. Bu, Yann Arthus-Bertrand ile ikinci buluşmam.</p>
<p>2007 yılında Davos’ta satış rekorları kıran <em>‘Gökyüzünden Yeryüzü’</em> başlıklı efsane kitabının tanıtım toplantısında aynı masada yan yana oturunca uzun uzadıya konuşmuştuk.</p>
<p>Soho House’da Şubat 2007 tarihli <em>‘Gökyüzünden Yeryüzünü Kucaklayan Adam’</em> başlıklı yazımı gösterince pek sevindi, fotoğrafına güldü ve sohbetimiz uzun zamandır birbirini tanıyan iki arkadaşın yıllar sonra yeniden buluşması tadında devam etti.</p>
<p><strong>Tophane-i Amire’deki serginiz tek kelimeyle muazzam. Kenya’daki işleriniz ile başlıyor. Fotoğrafçılık serüveninizin de Kenya’da başladığını biliyoruz. Tam olarak nasıl başladı acaba?</strong></p>
<p>Dört yıl eşim ve çocuklarımla Kenya’da Masai Mara rezervinde yaşadım. Fransa’dan, iki küçük çocukla aslanlarla ilgili bir araştırma için yola çıkmıştık. Dört yıl boyunca fotoğraf makinemle bir aslan ailesinin hayatını kayıt altına aldım. Kenya’da hayatımı kazanmak için sıcak hava balonu pilotuydum. Hava fotoğrafçılığını öyle keşfettim. Havadan hayvanların nasıl hareket ettiklerini, nasıl avlandıklarını anlamak çok daha kolay. Çektiğim fotoğraflar eşimle sürdürdüğümüz araştırmaya inanılmaz bilgi sağladı.</p>
<p>Fransa’ya döndüğümde aslanlar üzerine ilk kitabım yayımlandı. Daima söylerim. Fotoğraf çekmeyi ve sabrı bana aslanlar öğretti. Kenya’da ailem ve hayvanlarla uyum içinde yaşadık. Çok mutlu oldum orada.</p>
<p><strong>Tam bir yıl önce kaybettiğimiz primatolog ve antropolog, “Şempanzelerle Yaşayan Kadın” olarak bilinen Jane Goodall’dan etkilendiğinizi okumuştum.</strong></p>
<p>Sonradan yakın arkadaşım olan <strong>Jane Goodall</strong> idolümdü. Hayvanlara numara vermek yerine isim takan ilk kişiydi. Gorilleri araştıran <strong>Dian Fossey</strong> de öyle. Onların peşinden Afrika’ya gittim. Gençliğimden beri yaban hayatıyla ilgiliyim. Fransa’da bir vahşi yaşamı koruma parkında çalıştım. Bebek kurtlarla ilgileniyordum. Eğitim hayatımda hiç parlak değildim. Ailemle bu yüzden aram hep açık oldu. Tam 14 okuldan kovuldum. Bugün ise Fransa’da 14 okul adımı taşıyor. Okumadım ama tezimi aslanlar üzerine yazdım! Bir sünger gibi olduğumu düşünüyorum. Gördüğüm her şeyi, doğayı, insanları sevdim. Dünya o kadar çabuk değişiyor ki sen de gelişiyorsun, büyüyorsun. “<em>Yaşlanmıyorum, sadece büyüyorum” </em>duygusuna sahibim.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ac79c34d5d93-1791466548.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><strong>Önemli bir çevreci, doğa savunucusunuz. Havadan çektiğiniz fotoğraflarda yeryüzünün uğradığı tahribat net bir şekilde görülüyor. Çevreci kimliğinizin nasıl oluştuğunu merak ediyorum.</strong></p>
<p>Hava fotoğrafçılığı yaptığınızda ormanların nasıl yok olduğunu, nehirlerin nasıl kuruduğunu öyle açık görüyorsunuz ki. Yeryüzünün kırılganlığını fark ediyorsunuz. Ancak çevreciliğim için dönüm noktası Birleşmiş Milletler’in çevre ve iklim üzerine Rio’da 1992 yılında düzenlediği zirve oldu diyebilirim.</p>
<p>Zaten çevre aktivisti fotoğrafçı ve yakın arkadaşım <strong>Sebastião Salgado</strong> ile yollarımız Rio 92’de kesişti. İkimiz de zirveden sonra büyük çevre projelerine giriştik. Ben UNESCO’nun sponsorluğunda 5 yıl süren projede 6 kıtada 60’ın üzerinde ülkeyi havadan çektim. Hayatımı değiştiren bir projeydi. Dünyanın kırılgan güzelliği ve doğanın insan eliyle yok edilmesi apaçık ortadaydı. 1999 yılında ‘<em>Gökyüzünden Yeryüzü’</em> kitabımız yayımlandı.</p>
<p><strong>Davos’ta tanışmamıza vesile olan kitabınız satış rekorları kırdı sanırım. Sergisini de milyonlarca kişi görmüş.</strong></p>
<p><em>‘Gökyüzünden Yeryüzü’</em> kitabı yayımlandığında kimse iklim değişikliğini konuşmuyordu. Konuyla ilgili farkındalık yaratan eski ABD Başkan Yardımcısı <strong>Al Gore</strong>’un 2006’da yer aldığı <em>‘Uygunsuz Gerçek’</em> belgeselidir. Dolayısıyla havadan çektiğim etkileyici fotoğrafları 2000 yılında hiçbir müze göstermek istemedi. İşte bu yüzden “açık havada sergi” denen sergileme şeklini icat ettim. Fotoğraflar Paris başta olmak üzere Montreal, Tokyo gibi büyük şehirlerde parklarda, kamuya açık alanlarda sergilendi. Sergileri 100 milyon insan gezdi, kitap ise milyonlarca sattı.</p>
<p><strong>Çekimi 3 yıl süren, dünyaya bir aşk mektubu diyebileceğim ve az sonra burada izleyeceğimiz <em>‘Home’</em> (Yuva) belgeselinin yanı sıra <em>‘Human’</em> (İnsan) ve <em>‘Woman’</em> (Kadın) gibi belgeselleriniz var. Bunlarla ilgili ne söyleyebilirsiniz?</strong></p>
<p><em>‘Human’</em> ve <em>‘Woman’</em> benim gözümde yönetmenliğini yaptığım en önemli filmler. <em>‘Human’</em>ı da 3 yılda çektik. 60’ın üzerinde ülkede yaklaşık iki bin kişiyle söyleşiler yaptık. <em>“Bizi insan yapan nedir?” </em>sorusunun peşinde gerçek insan hikâyelerini kayıt altına aldık. Sıradan insanların yanı sıra dünyanın en yoksul başkanı diye bilinen Uruguay’ın eski başkanı <strong>José Mujica</strong> ile de konuştuk. Çok sevmiştim Mujica’yı.</p>
<p>Ukraynalı yönetmen <strong>Anastasia Mikova</strong> ile birlikte çektiğimiz <em>‘Woman’</em> filminde 50 ülkede 2 bin kadınla konuştuk. Cinsellik, eğitim, evlilik, yoksulluk, kadına yönelik şiddet; her şeyi ele aldık. Ekipte 18 kadın ile 2 erkek vardı. Aslında kadınlar tarafından kadınlar için yapılan bir film <em>‘Woman’</em>.</p>
<p><strong>“Dünyayı değiştirmek için kadınların sesine kulak verin” cümlenize rastlamıştım. Feminist olduğunuz söylenebilir mi?</strong></p>
<p>Kesinlikle feminist değildim. Ancak filmi çektikten sonra günümüz dünyasında kadın olmanın erkek olmaktan çok daha zor olduğunu anladım. Kadınlar bazı bölgelerde tarımsal iş gücünün yüzde 50’sini yaparken arazi mülkiyetinin yüzde 1’ine sahipler. Film kadınlarla, annemle, kız kardeşimle, eşimle ilgili görüşümü tamamen değiştirdi. Şunu iyice anladım: Kadınlar erkekler kadar özgür değil. Kadın haklarına inanıyorum; dilerseniz feminist diyebilirsiniz. Bu neyi değiştirir? Bu arada şunun da altını çizeyim: Çevre savunuculuğunun en büyük kahramanları kadınlar. DDT’nin zararlarına dikkat çeken <strong>Rachel Carson</strong>, <strong>Jane Goodall</strong>, <strong>Vandana Shiva</strong>, <strong>Jane Fonda</strong>, <strong>Greta Thunberg</strong>… Dünyanın geleceğiyle ilgili kadınların kaygıları çok daha büyük, buna karşın egoları erkeklerin egosu kadar şişkin değil.</p>
<p><strong><em>‘France, une histoire d’amour’</em></strong><strong> (Fransa, Bir Aşk Hikâyesi) belgeselinizde Fransa’nın dört bir yanında Fransızların portrelerini çektiniz. <em>‘Human’</em>, <em>‘Woman’,</em> Fransızlar… İnsan portreleri mi yoksa doğa mı? Hangi konu sizi daha mutlu ediyor?</strong></p>
<p>Hayatımın 25 yılını dünyanın en güzel manzaralarının fotoğrafını çekmekle geçirdim. Şimdi insanları çekmeyi daha çok seviyorum. Çünkü insanlarla karşılaşmak, onlarla konuşmak, hikâyelerini dinlemek beni daha mutlu ediyor.</p>
<p><strong>Yeni bir proje üzerinde çalışıyor musunuz?</strong></p>
<p>Evet, büyük bir filme başlıyorum yakında. Konusu spor olacak. İsmini şimdilik açıklayamam ama önemli bir iş insanı projeyi destekliyor ve beni özgür bırakıyor. Sporun hayatımızı nasıl değiştirdiğini ortaya koyacağız. Spor sağlık demek ama aynı zamanda özgürlük, kendine güven de demek. Çekim iki yıl, montaj ise 1 yıl sürecek. Sürekli ünlü sporcuların hayatlarını okuyorum. <strong>Pelé</strong> ve Olimpiyatlarda harikalar yaratan eski Rumen jimnastikçi <strong>Nadia Comăneci</strong> gibi sporcuların ilham veren yaşamları olmuş.</p>
<p><strong>Çevre farkındalığını artırmak amacıyla 2005 yılında kurduğunuz GoodPlanet Vakfı nasıl çalışmalar yürüyor?</strong></p>
<p>Öncelikle eğitim kurumlarıyla çalışıyoruz. Çevre, biyoçeşitlilik ve sürdürülebilir kalkınmayla ilgili farkındalığı artırmaya yönelik eğitimler ve etkinlikler düzenliyoruz. Karbon dengeleme işlemleri çalışmalarımız arasında. Hindistan’da biyogaz depoları yaptık; bu sayede 5 bin Hintli aile yakıta kavuştu. Vakfın başkanıyım, yönetim profesyonel bir ekipte.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/yeryuzunden-insanin-kalbine-89320</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/2/0/1280x720/yeryuzunden-insanin-kalbine-1791466578.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ ‘Bir Bakışın Mirası’ sergisi için İstanbul’a gelen Yann Arthus-Bertrand ile doğayı, insan hikâyelerini ve kadınların dünyayı değiştiren gücünü konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/nesiller-farkli-ama-eglence-ayni-89319</guid>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Nesiller farklı ama eğlence aynı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bir dönemin pazar akşamları, evde televizyonun karşısında buluşulan ortak bir zamandı. Çocukların banyosunu yaptığı, ertesi günün okul hazırlıklarının tamamlandığı saatlerde ‘Şahane Pazar’ açılır; aynı oyunlara gülünür, aynı şarkılara eşlik edilirdi. Süheyl ve Behzat Uygur kardeşlerin sunduğu program, yalnızca bir eğlence programı olarak değil, bir kuşağın çocukluk ve gençlik anılarının parçası olarak da hâlâ hafızalarda…</p>
<p>Şimdi o hafıza, 25 yıl sonra ‘Şahane Pazar Sahnede’ ile yeniden seyircinin karşısında. Bu sefer ekranlar yok, sahne var… Yine samimi, yine komik. Üstelik Uygur kardeşler, geçmişin çocuklarına tatlı bir nostalji yaşatırken bugünün gençlerini de unutmuyor. Aradan yıllar geçse de amaç değişmiyor: Hep birlikte gülmek…</p>
<p><strong>Şahane Pazar, uzun süre geçmişte güzel bir anı olarak kalması gerektiğini düşündüğünüz bir işti. 25 yıl sonra yeniden sahneye taşıma fikri nasıl doğdu peki? </strong></p>
<p><strong>BEHZAT UYGUR: </strong>Çok doğru söylediniz aslında. Bugüne kadar Şahane Pazar’ı yeniden yapmamız adına çok fazla teklif geldi. Gelen teklifleri de ‘seyircinin hafızasında oldukça iyi iz bırakmış bir Şahane Pazar var ve bunu tekrar yapmanın gereği yok’ düşüncesiyle geri çevirdik hep. İzleyiciler için de güzel bir anı kalsın dedik.</p>
<p>O zamanlar çocuk olanlar büyüdüler. Son birkaç yıldır da sosyal medyadan duygularını yazmaya başladılar. Biz onları sadece eğlendirmemişiz, ciddi anlamda kalplerine dokunmuşuz. Programı tekrar yapmamıza yönelik bize pazar günleri mutlaka tweetler, paylaşımlar gelirdi. Fakat son 5-6 aydır bu talepler yoğunlaşmıştı. “Annenizi, babanızı seviyorsanız” ya da “Vatanınızı, milletinizi seviyorsanız, Şahane Pazar’ı yapın”  diye tatlı mesajlar almaya başladık.</p>
<p><strong>SÜHEYL UYGUR:</strong> Zorbalama diyorlar ya hani… Ona döndü iş. (Gülüyor) “Stüdyo olmazsa bizim salon müsait, yapabilirsiniz” diyenler oldu. Çok esprili, tatlı bir linç yedik.</p>
<p>Ve sonra sahnede olması ve geçmişteki o lezzeti verecek koşulların oluşması şartıyla “yapalım” dedik. Çok yorucu bir iş oldu ama biz seyircimize mahcup olmadık. Onlar da çok mutlu oldular.</p>
<p><strong>Biraz içerikten de bahsetmek isterim. Nasıl bir kurgu var sahnede? </strong></p>
<p><strong>S.U.: </strong>‘Belediye Çukuru’, ‘Dönme Dolap’, ‘Balon’ oyunumuz var mesela. ‘Bodyguard’ı da entegre ettik. Behzat’ın fikri olan ‘Türk Sineması’ diye yeni bir oyun koyduk ki çok eğlenceli geçiyor. Ben seyircinin bu denli eğleneceğini tahmin etmiyordum ama yanılmışım. Behzat’la ben Şahane Pazar’da oyunlardan sıkıldığımızda hemen değiştirirdik. Burada da aynı şekilde sıkıldıkça değiştireceğiz.</p>
<p><strong>B.U.:</strong> Update ederek tam bir şova döndürdük diyebiliriz. Güncellenmeden olmazdı. Çünkü şunu da düşünüyoruz: İnsanlara nostalji yaşatalım ama daha önceden programı seyretmemiş olanlara da aynı keyfi yaşatalım…</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ac79b1acdd1d-1791466266.png" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>25 yıl önce komik olan bir şeyin bugün de aynı karşılığı bulup bulmayacağını düşündünüz mü hiç peki? Böyle bir kaygınız oldu mu?</strong></p>
<p><strong>S.U.: </strong>Bende hiç olmadı. Çünkü oyunların kendisi zaten komik. Bir de Süheyl ve Behzat sununca, seyircilere beraber karşılıklı sohbet edince gayet keyifli oluyor. Son derece de güzel gidiyor. Nesiller farklı; evet kabul ediyorum ama eğlence aynı.</p>
<p><strong>B.U.: </strong>Şahane Pazar, bir eğlence klasiği ve son derece de organikti. Yaptığımız oyunlar özelinde konuşursak; ben hiç “O gün buna gülüyorlardı, bugün bu oyundan keyif alırlar mı?” diye şüphe etmedim. Organiklikten kastım da daha saf ve temiz olması; katkısız… Bugün hepimiz doğal, katkısız beslenmeye çalışıyoruz mesela. Bu sanat için de geçerli. Tabii ki bizim yaptığımız şey sanat değil. Bunun altını çizelim. Bu yapılan bir eğlence, gösteri, şov... Ama söylediğim gibi günümüzün kuşağını da düşünerek bazı oyunları güncelledik. Gelen genç seyircilerimizin, programı bilmeyenlerin de çok keyif aldığını gördük. Bu da bizi mutlu etti tabii.</p>
<p><strong>Eskiden bir eğlence programının milyonlarca kişiyi aynı anda güldürdüğü zamanlar vardı. Bugün herkes kendi ekranında başka bir şey izliyor.</strong> <strong>Sizce ortak kahkaha atmayı unuttuk mu?</strong></p>
<p><strong>B.U.:</strong> Çok, çok önemsediğimiz bir konu bu. Soru için de teşekkür ederim. Sadece Şahane Pazar’la ilgili değil. Tiyatro oyunlarımızla da yapmaya çalıştığımız hatta altını çizerek söylediğimiz bir şey bu. ‘Hey Gidi Günler’ adlı gösterimizde final konuşmamızı buna ayırıyoruz.</p>
<p>Bir tiyatro oyunu ya da bir gösteride farklı siyasi görüşü olan, farklı futbol takımını tutan ya da farklı dünya görüşü olan insanlar bir araya geliyor. Birlikte gülüp, birlikte eğlenip, birlikte alkışlıyorlar. Bunu sağlayan ne o zaman? Tiyatro, şov, gösteri gibi nitelikli eğlenceler.</p>
<p>O zaman bu ülkeye ne gerekiyor? Daha fazla sanat, daha fazla tiyatro. Yani bunun hiçbir sakıncası yok.</p>
<p>Allah bir daha göstermesin ama biz ülke olarak kötü günlerde hep bir araya geldik. Kötü günleri paylaştığımız gibi mutlulukları, eğlenceyi de paylaşabilmenin çok kıymetli olduğuna inanıyoruz. Ki Şahane Pazar’da da yapmaya çalıştığımız bu zaten. İki saatte de olsa birlikte eğlenmek, insanlara neşe katmak…</p>
<p><strong>S.U.:</strong> Ben ortak gülmeyi unuttuğumuzu da çok düşünmüyorum. ‘Hey Gidi Günler’ oyunumuz için turnedeydik. Ara oldu ve bir hanımefendi geldi. Dünyanın en güzel kovulmasını orada o hanımefendi ile yaşadık. Bize dedi ki: “Ne olur ikinci perdeyi oynamayın, gidin artık.”</p>
<p>Şaşırdık ve neden böyle söylediğini sorduk. “Çenem ağrıdı çok gülmekten, dayanamıyorum” dedi. O kadar güzel eleştirdi ki. Çok hoşumuza gitti.</p>
<p>Biz gülmelerimizde olduğu kadar beğenilerimizde de temkinli olmaya başladık. Bunu beğenirsem ayıp mı olur? Ben bu kesimdenim aman bunu gülmemeliyim, övmemeliyim... Böyle bir şey yok. Çok birbirine girdi bunlar; beğeniyorsan öveceksin de güleceksin de…</p>
<p><strong>Televizyonda seyirciyle aranızda bir ekran vardı; şimdi seyirci karşınızda ve gösterinin parçası. Sahne size Şahane Pazar’da televizyonda yapamadığınız neyi yapma özgürlüğü veriyor?</strong></p>
<p><strong>S.U.:</strong> Ekran başka bir konu. Bir kere ekranda canlı yayın yapıyorsunuz ve milyonlar seyrediyor sizi. Ağzınızdan çıkan ters bir kelime veya cümle başınızı belaya sokabilir. Çok şükür ki yıllarca yaptık biz bu işi ve hiç öyle bir şeyle karşılaşmadık. Biz Şahane Pazar’ı yaparken de stüdyodaki seyirciyi tiyatro seyircisi gibi gördük. Stüdyoyu da tiyatro sahnesi gibi gördük. Ama tabii ki sahnede daha özgürüz.</p>
<p><strong>B.U.:</strong> O yıllarda bazı şeyleri ekranda yapıyorduk. Yani hicivler, göndermeler... Bugün onlar ne kadar yapılabilir? Buna kanallar ne kadar müsaade eder bilmiyorum. Ustamız Nejat Uygur’dan, yani babadan gördüğümüz, aldığımız ders şudur: “Öyle bir hicvedin ki muhatabı da gülsün.” Hep bu yoldan gidiyoruz. Ama artık kraldan çok kralcılar da olduğu için ekranlar zor, o yüzden de ekranı çok tercih etmiyoruz.</p>
<p><strong>Peki dijital bir platform hiç düşündünüz mü?</strong></p>
<p><strong>B.U.:</strong> Çok istek var ama biz ücretli bir şey olsun istemiyoruz. Biz seyirciden para alarak Şahane Pazar’ı seyrettirmeyiz ekranda, çok ayıp olur. Bu nedenle muhtemelen ilerleyen dönemde YouTube’da olacak.</p>
<p><strong>25 yıl önceki Süheyl ve Behzat ile bugünkü Süheyl ve Behzat arasında nasıl bir fark var?</strong></p>
<p><strong>S.U.:</strong> Ben hiçbir fark görmüyorum. Kendi adıma hiç değişmedim. 25 sene önceki bakışım, fikrim, düşüncelerim neyse şu anda da aynı. Ne fiziksel ne ruhsal ne de iş anlamında değiştiğimizi sanmıyorum ben.</p>
<p><strong>B.U.:</strong> Kendimizle çok eğlenen insanlarız. Kendimizle dalga geçebilen insanlarız. Ve bunu da hiç yitirmedik. Ayrıca hiç ara vermeden çalıştık, tiyatro yaptık. Yani bu sürede üstüne bir de tecrübe kattık.</p>
<p><strong>Otuz yılı aşkın süredir aynı sahneyi paylaşıyorsunuz. Birbirinizin ritmini bu kadar iyi bilmek sahnede büyük bir avantaj mı, yoksa hâlâ birbirinizi şaşırtmaya ihtiyaç duyuyor musunuz?</strong></p>
<p><strong>B.U.:</strong> Bunca yıl birlikte oynamak, aynı sahneyi, ekranı paylaşmak tabii ki büyük bir avantaj. ‘Leb’ demeden ‘torun’ diyebiliyoruz birbirimize. Ama yine de tabii ki birbirimizi şaşırtacak bir şeyler mutlaka yaparız. Bu da bizi daha diri, daha dinç tutuyor. Ama nerede sinirimiz bozulacak, kim nerede güler ya da kim nerede sinirlenir bunu da çok iyi biliriz. Bu da ikililer için mükemmel bir avantaj.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/nesiller-farkli-ama-eglence-ayni-89319</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/1/9/1280x720/nesiller-farkli-ama-eglence-ayni-1791466293.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ 25 yıl sonra ‘Şahane Pazar’ı sahneye taşıyan Süheyl ve Behzat Uygur kardeşler, herkesin kendi ekranına çekildiği bir zamanda ortak kahkahanın ve birlikte eğlenmenin bugün de mümkün olduğunu gösteriyorlar: “Bu ülkeye gereken şey, daha fazla sanat, daha fazla tiyatro.” ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
