<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/ofkem-ya-da-huznumden-mizah-cikariyorum-91585</guid>
            <pubDate>Sat, 07 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Öfkem ya da hüznümden mizah çıkarıyorum</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>İzmir’deki amatör tiyatro günlerinden bugünkü profesyonel sahne yaşamınıza uzanan yolculuk... Oyunculuğa ilk başladığınız yıllardaki heyecanınızla bugün sahneye çıktığınızda hissettikleriniz arasında neler değişti, neler aynı kaldı?</strong></p>
<p>Aslında çok şey değişmedi. İlk zamanlarda sahneye çıkarken daha fazla paniğe kapılıyordum. Kafamdakileri sahneye ne kadar yansıtabileceğimin telaşı vardı. Şimdi daha kontrollüyüm, kendimden daha eminim ama heyecan hâlâ aynı yerde duruyor. Çünkü heyecan meselesi her yeni projeyle birlikte sıfırlanıyor. Mesela bir oyunu yüzlerce kez sahnelediğimde artık o heyecanı yönetmeyi öğreniyorum. Ama yeni bir oyuna, diziye ya da filme başladığımda her şey yeniden başa sarıyor. Aynı belirsizlik, aynı heyecan geri geliyor. Sanırım bizim işin doğasında bu var. Deneyim insana güven kazandırıyor ama heyecanı ortadan kaldırmıyor. Ne kadar tecrübeli olursan ol, o duyguyu hiçbir zaman tamamen kontrol altına alamıyorsun.</p>
<p><strong>Aynı zamanda üreten birisiniz. Kaleme sarıldığınız o anlarda sizi en çok besleyen şey nedir; karakterler mi yoksa hayatın içindeki iniş ve çıkışlar mı?</strong></p>
<p>Aslında bugüne kadar stand-up dışında çok fazla şey üretmedim. İlk kez ‘Film Adam’ adında bir şey yazdım. Tamamen çevremdeki insanlardan ve kendi deneyimlerimden esinlendiğim bir hikâye. Çıkış noktası da “Hayat böyle değil de başka türlü olsaydı nasıl olurdu?” sorusuydu. Genel olarak üretirken en çok beslendiğim kaynak, çevremdeki insanlar ve yaşadıklarım. Elbette izlediğiniz bir filmden ya da diziden ilham alabilir, bir fikir edinebilirsiniz. Ama bence üretimi besleyen asıl şey, bizzat yaşadıklarınız, tanıdığınız insanlar ve onlardan biriktirdikleriniz. Gerçek deneyimlerin yaratıcılığa kattığı şey çok daha başka…</p>
<p><strong>Stand-up gösterileriniz dışında ‘Organize İşler’in son yapımında da rol aldınız. Nasıl bir yolculuktu sizin için?</strong></p>
<p><em>Organize İşler’i</em> ilk kez sinemada izlemiştim. O dönem henüz profesyonel olarak oyunculuk yapmıyordum. Amatör tiyatrolarda çalışıyor, gişede bilet satıyordum. Filmi izlerken “Ah, keşke ben de böyle bir işin içinde olabilsem” diye iç geçirdiğimi hatırlıyorum. Yıllar sonra İstanbul’a gelip BKM’ye girdiğimde ‘<em>Sazan Sarmalı’nın</em> çekileceğini öğrendim ve Yılmaz Abi’den (Yılmaz Erdoğan) rica ettim. Sağ olsun, beni kırmadı. Herhangi bir seçme sürecinden geçmeden beni o büyülü dünyanın içine dahil etti. Bu yüzden kariyerimde her zaman çok özel bir yeri olacak.  Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda “Vay be, gerçekten bu işin bir parçası olmuşum!” diye hatırlayacağım projelerden biri. ‘<em>Karun Hazinesi’</em> de keza öyle. Umarım devamı gelir.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aede4495372a-1793975369.png" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Bir espriyi sahneye taşımadan önce nasıl bir süzgeçten geçiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Çok sık sahneye çıktığım için şakalarımı test etme imkânım oldukça fazla. Bazen bana çok komik gelen bir şey seyircide aynı karşılığı bulmayabiliyor. O zaman onu eliyorum. Çünkü mizah üretirken beni harekete geçiren şey, ‘Bu çok komik, hemen anlatmalıyım’ düşüncesi değil. Genellikle bir derdim oluyor ve şaka oradan doğuyor. Kafama taktığım, öfkelendiğim ya da hüzünlendiğim bir şeyden mizah çıkarıyorum. Bence bu, yapılan şakayı çok daha kıymetli kılıyor. Seyirciden beklediğiniz kadar büyük bir reaksiyon almasanız bile, sizin için bir anlamı olan, bir derdi bulunan mizah üretmiş oluyorsunuz.</p>
<p><strong>Peki, sizce bugün insanları güldürmek geçmişe kıyasla daha mı zor?</strong></p>
<p>Stand-up gösterilerimde seyirciyi güldürmek konusunda hiçbir zaman sıkıntı yaşamadım. Çünkü insanlar bilet alıp özellikle beni izlemeye, bana gülmeye geliyorlar. Yüzlerce kez sahneye çıktım ve bu anlamda bir sorunla karşılaşmadım.  Ama iş televizyona ya da dijital platformlara geldiğinde durum değişiyor. Eskiden hepimiz aynı şeyleri izlerdik. Mesela <em>Devekuşu Kabare</em> vardı, herkes onu izlerdi. Şimdi ise çok farklı izleyici kitleleri var. Seküler, muhafazakâr, farklı kuşaklardan insanlar… Bir kesimin yere göğe sığdıramadığı bir işi, bir başkası yerden yere vurabiliyor. Dolayısıyla daha geniş kitlelere hitap eden, göz önündeki işlerde mizah üretmek çok daha zor.  Ama yine de gerçekten iyi bir mizahın -bütün bu farklılıklara rağmen- eninde sonunda kendi seyircisini bulduğuna inanıyorum.</p>
<p><strong>Sizi en çok ne güldürür?</strong></p>
<p>Aslında beni en çok güldüren belirli bir şey yok. Hiç beklemedik bir anda, izlediğim bir komediye kahkahalarla gülebiliyorum. Mesela en son Gibi dizisini izlerken gülmekten mahvolmuştum. Bu yaz G.O.R.A. yı çektik. Cem Yılmaz’ın canlandırdığı Arif Işık karakterinin sahnelerinde de çok güldüm. Gerçekten çok komik anlar vardı. Çok ama çok güzel bir iş geliyor.</p>
<p>Bir de anlatmadan geçemeyeceğim bir şey var. Cem Yılmaz, geçirdiği kalp krizinin ardından, -çok geçmiş olsun; tekrar buradan da söylemek isterim- sosyal medyada bir paylaşım yapmıştı. “Evet, sigarayı bıraktım. Toplumun istediğini yaptım. Herkes damarına baktırdığına göre…” diye bir şey yazmıştı. Ben buna saatlerce güldüm. Düşünsenize, daha yeni ciddi bir sağlık sorunu yaşamış, büyük bir badire atlatmış ama o hâlde bile insanların damarına baktırmasıyla ilgili bir mizah yapabiliyorsun. O tespit bana inanılmaz gelmişti.  İşte komedyen olmak böyle bir şey.</p>
<p><strong>Bugünlerde toplumsal olarak üzerimizde ağır bir gerginlik var. İnsanların gülmeye ve biraz olsun hafiflemeye çok ihtiyacı var. Komedyenler olarak insanlara bu nefes alanını açmak sizin için ekstra bir sorumluluk mu, yoksa aksine “İyi ki bu işi yapıyorum” dediğiniz bir şey mi?</strong></p>
<p>Aslında bunu bir sorumluluk olarak görmüyorum. Bu benim yapım; kendimi ifade etme biçimim. Yani bilinçli olarak bir sorumluluk üstlenip insanlara nefes aldırmaya çalışmıyorum. Sahne benim için bir sığınaksa, seyirciyi de o sığınağa davet ediyorum. Birlikte nefes alabilelim diye. Ama komedinin insanlara nefes aldırmak gibi bir sorumluluğu varsa, o zaman Türk televizyonlarının da biraz dramalara ara verip komediye daha fazla alan açması gerekiyor. Çünkü komedinin insanlara nefes aldırabilmesi için önce kendisi nefes alabilmeli. O yüzden bu sorumluluğun karşılıklı olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><strong>Ekranda ve sahnede enerjisi hiç düşmeyen bir Okan Çabalar var. Işıklar kapandığında, kendi kabuğunuza çekildiğinizde komedi hayatınızın neresinde kalıyor?</strong></p>
<p>Günlük hayatımda aslında oldukça ciddi biriyim. Tek başıma yaşıyorum ve evde kendi kendime oturup gülen, sürekli espriler yapan biri değilim. Daha çok düşünüyorum, sorguluyorum, eleştiriyorum. Öfkelendiğim, hüzünlendiğim, kafama taktığım şeyler oluyor. Bunları yazıya dökerken de son derece ciddi bir yerden yaklaşıyorum. Ama sahneye çıkıp insanlara anlattığımda, bütün o düşüncelerin bir komediye dönüştüğünü görüyorum. Sahneden indiğimde ise günlük hayatında sürekli komiklik yapan biri değilim. Elbette eğlenceli bir ortamda herkes gibi ben de eğleniyorum, hatta genellikle masada hikâyeleri anlatan kişi ben oluyorum. Ama sahnedeki hâlimle günlük hayattaki hâlim arasında belirgin bir fark var.</p>
<p><strong>Öyleyse kendinizi en çok ne zaman özgür hissediyorsunuz; sahnedeyken mi, kamera karşısındayken mi, yoksa tamamen kendiniz olduğunuz anlarda mı?</strong></p>
<p>“Sahnede kendimi özgür hissediyorum” demeyi çok isterdim. Umarım sahnede çok daha özgür hissedebileceğimiz günler gelir.</p>
<p> </p>
<p><em>Photo credit: Zeynep Özkanca</em></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/ofkem-ya-da-huznumden-mizah-cikariyorum-91585</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/5/8/5/1280x720/ofkem-ya-da-huznumden-mizah-cikariyorum-1793975432.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Günlük hayatında ciddi, sahnede ise kahkahanın peşinde... Oyuncu Okan Çabalar, komedinin insanlara nefes aldıran gücünü ve sahneyle kurduğu bağı anlatıyor: “Sahne benim için bir sığınaksa, seyirciyi de o sığınağa davet ediyorum.” ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/olum-sirasi-kendisine-gelince-91584</guid>
            <pubDate>Sat, 07 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Ölüm sırası kendisine gelince</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Şili’de Salvador Allende hükümetini devirecek askerî darbeye sayılı günler kalmış. General Pinochet’nin iktidara gelmesiyle ülke, 17 yıl sürecek bir diktatörlüğe sürüklenecek. Darbenin hazırlıklarında payı olan iki CIA ajanı ise Paskalya Adası’na gönderiliyor. <strong>John Malkovich</strong>’in canlandırdığı Chris Carlisle ile <strong>Sam Rockwell</strong>’in oynadığı eski dostu Lee Chesterfield için bu, görünüşte kısa bir tatil. Ancak dünyanın bu ücra köşesine neden gönderildikleri belirsiz.</p>
<p>CIA’in eski kurtlarından Chris, 72 yaşında ve ölümcül bir kanser hastalığıyla mücadele ediyor. Ağrılarını morfinle dindiriyor; hafızası giderek zayıflarken bir yandan da anılarını sesli olarak kaydediyor. Dünyanın dört bir yanında gizli operasyonlara katılmış bir adamın anlatacakları pek masum değil. Üstelik artık hiçbir şeyi umursamayan Chris’in sır saklamak gibi bir derdi de yok. <strong>Steve Buscemi</strong>’nin canlandırdığı CIA yöneticisi MJ’i endişelendiren de bu. Yıllarca teşkilatın kirli işlerini üstlenen Chris, şimdi aynı teşkilatın gözünde bir güvenlik riski.</p>
<p>İki eski dostun sohbetleri, nasıl insanlar olduklarını ele veriyor. Chris, Kongo’nun ilk başbakanı Patrice Lumumba’nın öldürülmesindeki rolünü anlatırken Lumumba’nın, kendi ölümünün Afrika’da demokrasinin de sonu olacağını söylediğini hatırlıyor. Chris’in verdiği yanıt ise ürpertici: “Amaç zaten bu.” Bugünse cinayetteki rolünden çok, son sözleriyle Lumumba’yı üzmüş olmasına hayıflanıyor.</p>
<p><strong>Martin McDonagh</strong>’nın kara mizahını bilenlere bu durum yabancı değil. Dünyanın çeşitli köşelerinde cinayetler işlemiş iki adam, geçmişlerinden söz ederken meslek anılarını paylaşan eski iş arkadaşlarını andırıyor. Chris, Lee’nin sandviç yerken bir adamı vurmasını hâlâ hazmedemiyor. Cinayete değil, arkadaşının iştahını kaybetmeden tetiğe basmasına takılıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aede3b96ff13-1793975225.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p>Chris’in hafıza kaybı işleri karıştırıyor. Kime güvenebileceğini hatırlamak için cebinde notlar taşıyor. Lee ise dostunu korumaya çalışırken CIA’in emirleriyle de baş etmek zorunda. Üstelik Chris, ağrıları dayanılmaz hâle gelmeden hayatına son vermek için Lee’den yardım istiyor. Lee’nin bunu yapması dostluğunun gereği mi olacak, yoksa teşkilatın işine mi yarayacak?</p>
<p>Filmin en büyük keyfi, Malkovich ile Rockwell’i birlikte izlemek. Chris hafızasını kaybediyor ama huysuzluğundan, kibrinden ve insanları çileden çıkarma becerisinden hiçbir şey eksilmiyor. Rockwell ise sürekli bir şeyler atıştıran, söylenen, arkadaşına kızsa da onu yalnız bırakmayan Lee rolünde çok başarılı. Birbirlerine çoğu zaman tahammül edemiyorlar ama birbirlerini herkesten iyi tanıyorlar. <strong>Parker Pose</strong>y de Lee’nin eşi Marge rolünde, birkaç telefon konuşmasıyla hikâyeye dahil oluyor.</p>
<p>Chris, ömrünün sonunda daha az insan öldürmüş, daha çok şiir yazmış olmayı diliyor. Bu dilek, McDonagh’nın <em>‘The Banshees of Inisherin’</em> filmindeki, geride kalıcı bir eser bırakmak için dostluğuna sırt çeviren müzisyeni hatırlatıyor. Bütün geçmişine rağmen Chris’e yakınlık duymamak zor. Malkovich’in ödülü neden hak ettiğinin yanıtı da burada bence. <em>‘Wild Horse Nine’</em>, yılın en başarılı filmlerinden biri.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/olum-sirasi-kendisine-gelince-91584</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/5/8/4/1280x720/olum-sirasi-kendisine-gelince-1793975245.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Martin McDonagh’nın ‘Wild Horse Nine’ filmi, iki CIA ajanının Paskalya Adası’ndaki günleri üzerinden ölüm korkusuna, dostluğa ve pişmanlığa kara mizahla bakıyor. Venedik Film Festivali’nde John Malkovich’e ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülünü kazandıran yapım, 1973 Şili darbesinin hemen öncesinde geçiyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bir-sehrin-iki-imparatorlugu-londrada-91582</guid>
            <pubDate>Sat, 07 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bir şehrin iki imparatorluğu Londra’da</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>En son modacı <strong>Schiaparelli</strong>’nin sergisini gezdiğim Victoria and Albert Müzesi, uygulamalı sanatlar, dekoratif sanatlar ve tasarım alanında dünyanın en büyük müzesi. Şimdi de Koç Holding iş birliğiyle <em>‘Constantinople to Istanbul: One City, Two Empires’</em> (Konstantinopolis’ten İstanbul’a: Bir Şehir, İki İmparatorluk) sergisini ağırlıyor.</p>
<p>İki büyük imparatorluğa başkentlik yapan İstanbul’un 1600 yıllık görkemli geçmişini gözler önüne seren serginin açılışı için Koç Holding’in davetiyle Londra’daydık.</p>
<p>V&amp;A’nın Güney Kensington’daki 38 ve 39 numaralı galerilerinde 200 kadar nadide eseri bir araya getiren sergiyi müzenin kıdemli küratörleri <strong>Tim Stanley</strong> ve <strong>Bella Radenović</strong> eşliğinde gezdik.</p>
<p>Hazırlığı iki yıl süren sergi için Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Ayasofya Tarihi Müzesi, İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Türkiye Yazma Eserler Kurumu, İstanbul Harbiye Askeri Müzesi, Atina Benaki Müzesi, Venedik San Marco Hazinesi, British Museum ve British Library’nin de bulunduğu pek çok kurumun koleksiyonlarından eserler ödünç alındı. Tabii V&amp;A’nın zengin koleksiyonundan Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait parçaları da sergide görmek mümkün.</p>
<p>Nitekim ayaküstü sohbetimizde <em>‘Bir Şehir, İki İmparatorluk’</em> sergisinin nasıl doğduğunu sorduğum Tim Stanley şunları söylüyor:</p>
<p><em>“Kanımca Bizans sanatı biraz haksızlığa uğramış durumda. Zira V&amp;A’da bu sanata ait Orta Çağ ve Rönesans Avrupası bölümlerinde gösterilen değerli objeler var. Tek başına bir Bizans bölümü yok. Öte yandan Osmanlı sanatına ait görkemli bir koleksiyonumuz var ancak o da sadece Orta Doğu İslam sanatıyla ilgili bölümde yer alıyor. Constantinople/İstanbul üzerine odaklanarak bu iki kültürü bir araya getirme şansına sahip olduk. Bu şehir iki büyük kültürel geleneğin oluşmasına neden oldu.”</em></p>
<p>Sergi açılışına Koç ailesinin fertleri <strong>Ali Koç, Caroline Koç, İpek Kıraç, Çiğdem Simavi, Kerim R. Koç, Esra Koç</strong> ile birlikte katılan Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı <strong>Ömer Koç</strong>, sergi kataloğundaki önsözünde, 16. yüzyılda yaşamış Fransız hümanist <strong>Pierre Gilles</strong>’in <em>“Konstantinopolis kendisine bir nevi ölümsüzlük atfediyor” </em>sözlerinden yola çıkarak İstanbul’un zamansız niteliğinin onu dünyadaki tüm şehirlere göre apayrı bir yere koyduğunu belirtiyor.</p>
<p>Koç’a göre Osmanlılar, kendi zengin kültürel geleneklerini Bizans geçmişiyle birleştirerek daima ticaret, sanat ve zanaatı odağına alan İstanbul’da “olağanüstü bir sentez” yarattılar.</p>
<p>Ömer Koç sözlerine şöyle devam ediyor: <em>“Yüzyıllar boyunca burada üretilmiş ve bugün dünyanın dört bir yanındaki müze ve koleksiyonlarda korunup sergilenen sanat eserleri, İstanbul’un kültürel mirasının evrensel niteliğine ve kalıcı etkisine şahitlik ediyor. Bu eserler hep birlikte bir dayanıklılık, yenilenme ve kültürel canlılık hikâyesi anlatıyor. Bu hikâye, Konstantinopolis’ten günümüz Türkiye’sinin İstanbul’una uzanan bir yolculuktur. Bu nedenle Victoria and Albert Müzesi’nin düzenlediği</em> ‘<em>Konstantinopolis’ten İstanbul’a: Bir Şehir, İki İmparatorluk’</em> sergisine destek vermekten büyük gurur ve onur duyuyoruz.”</p>
<p><strong> <img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aede2652c111-1793974885.jpg" alt="" width="500" height="334" /></strong></p>
<p><strong>BİZANS’IN DEVAMI MI?</strong></p>
<p>Ömer Koç’un yukarıdaki alıntısında “olağanüstü bir sentez” sözcüklerinin üzerinde durmak istiyorum.</p>
<p>Çünkü tarihçiler öteden beri “Osmanlı, Bizans’ın devamı mı?” sorusunu tartışıyor. Müzenin Asya Bölümünde Orta Doğu koleksiyonunun küratörü olan İslam sanatı uzmanı Tim Stanley’ye bu tartışmayı sorduğumda şöyle cevap veriyor:</p>
<p><em>“Sergide paylaşmaya çalıştığımız gibi bazı alanlarda bir devamlılık söz konusu zira fiziki şartlar aynıydı. Örneğin Tarihî Yarımada’da bir su sıkıntısı vardı. Osmanlı Bizans’tan kalan su kanallarını yeniden canlandırmak, benzer su sistemlerini kurmak zorunda kaldı. Vergi sistemlerini Bizans’tan aldıklarını biliyoruz. Yani bazı alanlarda devamlılık olduğunu söyleyebilirim.”</em></p>
<p>Tarihçilerin tartışmalarını bir yana bırakırsak “olağanüstü bir sentez” sözcüklerinin Bizans ile Osmanlı ilişkisinin güzel bir tarifi olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Sergiye dönersem, İstanbul’da göremediğim ya da görme fırsatını bulamadığım pek çok eserle karşılaşmak şaşırtıcı ve güzeldi.</p>
<p>Sultanahmet’teki <em>‘Yılanlı Sütun’</em>un üç yılan başından birinin İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde olduğunu bile bilmiyordum. Londra’da karşıma çıktı. Yine Hipodrom ile Ayasofya arasında yer alan Bizans Büyük Sarayı’nın renklerini günümüze kadar koruyan olağanüstü taban mozaiklerinden biriyle karşılaşmak heyecan vericiydi. Büyük Saray’ın özgün bezemelerinden günümüze ulaşan tek örnek olan, 6. yüzyıla ait çarpıcı mozaikler, 1935 yılında gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılmalarından bu yana ilk kez İstanbul dışında sergileniyor.</p>
<p>Bizans uzmanı küratör Bella Radenović, 1324 yılında Venedik’te ortaya çıkan, Bizans hükümdarlarına ait 10. yüzyıl yapımı bir tacın büyük olasılıkla Haçlı Seferleri sırasında kaçırıldığını anlatıyor. Tacın madalyonunda Meryem Ana kristal bir mağaranın içinde tasvir ediliyor. Değerli taç şimdi San Marco Bazilikası hazinesinde.</p>
<p>Bizans’ın ihtişamlı bir döneminden kalan, yuvarlak kubbeli altın bir buhurdanlık da aynı hazinede. Homeros’un ‘İlyada’ destanının Konstantinopolis’te 10. yüzyılda üretilen en eski el yazması kopyası da sergide.</p>
<p>Şimdi gelelim Victoria and Albert Müzesi’nin koleksiyonundaki nadide Bizans fildişi kutularına. Üzerlerinde Yunan ve Roma mitolojisinden hikâyeler ya da sarayın günlük yaşamından sahneler tasvir ediliyor.</p>
<p>Serginin kataloğunda fildişi kutucuklar, Bizanslı entelektüel elitlerin Yunan kültürünü nasıl odaklarına aldıklarının kanıtı olarak gösteriliyor. Tiflis’teki Gürcistan Ulusal Müzesi’nden gelen kıymetli taşlarla bezemeli altı madalyon Bizans’ın Gürcistan’ı da kapsayan etki alanına işaret ediyor kuşkusuz. Cenova’daki Sant’Agostino Müzesi’nden gelen, 13. yüzyıla ait İznik işi ipek dokuma, Bizans yaşamını ve geleneklerini tasvir ediyor. İşte bu nadide ipek dokumada Bizanslıların korkunç işkence yöntemlerini de görebiliyoruz.</p>
<p>İşkenceyi ipek gibi narin bir kumaşa dokumak da nasıl yaman bir çelişki. İstanbul’daki Bizans medeniyetinin benzersiz objelerini Londra’da görmek de öyle.</p>
<p>Nitekim Tim Stanley’ye “İstanbul’a bir Bizans müzesi gerekli mi?” diye sorduğumda İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin zengin bir Bizans koleksiyonu olduğunu, geçmişte de bir Bizans bölümünün bulunduğunu hatırlatıyor. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin böyle bir boşluğu doldurabileceğini söylüyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aede29162403-1793974929.jpg" alt="" width="500" height="321" /></p>
<p><strong>KOÇ’UN 100. YILI</strong></p>
<p>Serginin Osmanlı’ya ayrılan bölümü <em>‘Yeniden Doğan Bir Başkent’</em> başlığını taşıyor.</p>
<p>Bu bölümde Topkapı Sarayı’ndan Dublin’deki Chester Beatty Müzesi’ne kadar pek çok kurumdan ödünç alınan muazzam koleksiyon parçaları var. Anladığım kadarıyla Dublin’deki müzede Osmanlı tasvirlerine yer veren çok sayıda minyatür var. Dublin’e kadar nasıl ulaştıkları kafamda ayrı bir soru.</p>
<p>Londra’daki National Gallery’den gelen <em>‘<strong>Fatih Sultan Mehmet</strong> Portresi’</em> serginin odağında. İtalyan ressam <strong>Gentile Bellini</strong>’nin eseri 1480 tarihli.</p>
<p>New York’taki Metropolitan Müzesi’nden gelen siyah beyaz portre, Muhteşem Süleyman’ın gerçeğe en yakın portresi olabilir. Eser, 1555-1559 yılları arasında Alman elçilik heyetiyle İstanbul’u ziyaret eden Danimarkalı sanatçı <strong>Melchior Lorck</strong>’a ait.</p>
<p>Yine Metropolitan’dan gelen, Venedik’te yapılmış bir başka portrede <strong>Kanuni Sultan Süleyman</strong> mücevherlerle donatılmış bir miğferle karşımızda.</p>
<p>Nadide kaftanlar, altın taht, kıymetli taşlarla bezenmiş mataralar, sırma işlemeli halılar Topkapı Sarayı’nın hazinesini ziyaretçilerin ayaklarına getiriyor bu sergiyle. Sergiyle ilgili haberlerde sıkça kullanılan 19. yüzyıla ait sarı ipek entari ise Sadberk Hanım Müzesi’nden.</p>
<p>V&amp;A’da gece verilen kalabalık resepsiyonda karşılaştığımız Sadberk Hanım Müzesi Direktörü <strong>Hülya Bilgi</strong>, sergiye koleksiyonlarından dokuz parça ödünç verdiklerini anlatıyor.</p>
<p>Bilgi çok iyi tanıdığı küratör Tim Stanley’in <em>‘Bir Şehir, İki İmparatorluk’</em> projesine hazırlanırken Sadberk Hanım Müzesinde kendisini ziyaret ettiğini ve bazı eşyaları ödünç almak istediğini anlatıyor.</p>
<p><em>“Stanley projesini anlatırken Koç Topluluğu’nun 100. yıl kutlamaları kapsamında yurt dışında bir sergiye destek olabileceğini düşündüm ve Ömer Koç’a projeyi önerdim”</em> diye anlatıyor.</p>
<p>Tabii önerisi hemen kabul görmüş ve V&amp;A’nın bu muazzam sergisi Koç iş birliğiyle hayata geçmiş. Çin kökenli <strong>Huo Family Foundation</strong>, 9 Mayıs 2027’ye kadar devam edecek sergiye 200 bin sterlin destek sağladı.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bir-sehrin-iki-imparatorlugu-londrada-91582</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/5/8/2/1280x720/bir-sehrin-iki-imparatorlugu-londrada-1793974962.JPG" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bizans Büyük Sarayı’nın taban mozaiğinden bir parça ile Bellini’nin ‘Fatih Sultan Mehmet Portresi’ Londra’da aynı çatı altında. Victoria and Albert Müzesi’ndeki sergi, İstanbul’un iki imparatorluğa başkentlik ettiği yüzyıllara bakıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/turk-gulleri-parfum-dehasinin-radarinda-91581</guid>
            <pubDate>Sat, 07 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Türk gülleri parfüm dehasının radarında</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Kilian Paris’in kurucusu <strong>Kilian Hennessy</strong>, adını konyakla duyuran Hennessy ailesinden geliyor. 2007’de kendi parfüm markasını kurarken ailesinden öğrendiği bir ilkeyi de yanında getirmiş: Bir harmanda her malzemenin kalitesi kadar, diğerleriyle nasıl bir araya geldiği de önemli. Kokteyllerden esinlenen The Cocktails serisinin tanıtımı için Berlin’den İstanbul’a, ardından Dubai’ye uzanan bir yolculuğa çıkan Hennessy ile İstanbul durağında buluştuk. Bir kokteylin aromasını parfüme nasıl aktardığını, İstanbul’da bir miksolojistle çalışma fikrini ve Türk güllerine duyduğu ilgiyi konuştuk.</p>
<p><strong>Ailenizin konyak üretimindeki geçmişinden parfüm yaratırken nasıl yararlanıyorsunuz?</strong></p>
<p>Bu miras bana her şeyden önce ustalığa, sabra ve zanaatta mükemmelliğe derin bir hayranlık kazandırdı. Bu anlayış, bugün de parfümleri tasarlama biçimimi etkiliyor. Tıpkı seçkin içkilerde olduğu gibi, ham maddelerin kalitesinin, harmanlamadaki hassasiyetin ve her ayrıntıya gösterilen özenin fark yarattığına inanıyorum.</p>
<p><strong>Markanızı kurduğunuz 2007’den bu yana lüks sizin için nasıl bir anlam kazandı?</strong></p>
<p>Lüks anlayışım temel bir ilkeye sadık kaldı: Gerçek lüks sonsuza dek sürmeli. Markanın ilk gününden itibaren yeniden doldurulabilen şişeler tasarlamamı sağlayan da bu düşünceydi. Geçici eğilimler yerine her zaman ham maddelerin kalitesine, yaratıcılığa ve duyguya öncelik verdim. Bugün lüksün yalnızca bir üründen ibaret olmadığına her zamankinden daha fazla inanıyorum. Lüks; bir deneyim, sakladığımız bir nesne, üzerimizde taşıdığımız bir hikâye ve zaman içinde bize eşlik eden bir anıdır.</p>
<p><strong>Peki, insanların parfüm seçerken nelere dikkat ettiğini görüyorsunuz?</strong></p>
<p>Bence hayat boyu tek bir imza parfüm kullanma fikrinden giderek uzaklaşıyoruz. Bugün tüketiciler parfümlerini de giysileri gibi ruh hâllerine, bulunacakları ortama ya da günün saatine göre seçiyor. Her parfümün insana bir yol arkadaşı gibi eşlik ettiği, gerçek bir koku gardırobu hayal etmeyi seviyorum.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aede0a4c81d7-1793974436.jpg" alt="" width="500" height="281" /></p>
<p><strong>Bunca kokudan sonra bugün sizi en çok hangi fikir heyecanlandırıyor?</strong></p>
<p>Son 20 yılda 40’tan fazla koku yarattım; dolayısıyla yeni ilham kaynaklarına ihtiyacım var. Kokteyller bu açıdan çok heyecan verici. İleride az bilinen kokteylleri de keşfetmek istiyorum. Hatta İstanbul’da özgün kokteyller yaratan bir miksolojistle çalışıp kullandığı malzemeleri parfüme uyarlamak harika olur.</p>
<p><strong>Bir kokteylin tadını parfümü koklayan kişiye nasıl hissettiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Amacım, parfümü kokladığınızda kokteylin tadını da neredeyse alabilmenizdi. Piña Paraíso’da ananası ve Hindistan cevizi sütünü gerçekten hissetmenizi istedim. Piña Paraíso ve Midnight Espresso için özel bir tedarikçi seçtim. CO₂ ekstraksiyonu sayesinde doğal kokulara çok daha yakın sonuçlar elde ediyoruz. Daha maliyetli ama en iyi içerikleri kullanıyoruz. Belki bir gün Türkiye’den gül esansı da kullanırım.</p>
<p><strong>Bir kokuyu yıllar sonra bile hatırlamamızı sağlayan şey sizce ne?</strong></p>
<p>Bence yalnızca benzersiz kokular hatırlanır. Birbirine benzeyen çok fazla parfüm var; zamanla hepsi karışıyor. İnsanlarda da öyle: Birini özel kılan mükemmelliği değil, hafif eğri bir burun ya da Cindy Crawford’un beni gibi küçük detaylarıdır. Parfüm yaratırken ben de bazen bilinçli olarak küçük bir kusur eklerim. Yani hem formül hem de o kokuyla ilgili anılar önemlidir.</p>
<p><strong>İlk günden beri parfüm şişelerinizi yeniden doldurulabilecek şekilde tasarlıyorsunuz. Bu fikrin ardında nasıl bir hikâye var?</strong></p>
<p>Benim için gerçek lüks tek kullanımlık olamaz. Güzel bir çantayı kullandıktan sonra atmazsınız; parfüm şişesi de öyle olmalı. Büyükannemin baş harfleri işlenmiş bir şişesi vardı, bitince parfümörüne götürüp doldurturdu. Ben de bu eski geleneği modern biçimde sürdürüyorum. Bir şişenin yıllarca kullanılacağını bilmek, her detayına daha fazla özen göstermenizi sağlıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aede0b471168-1793974452.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/turk-gulleri-parfum-dehasinin-radarinda-91581</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/5/8/1/1280x720/turk-gulleri-parfum-dehasinin-radarinda-1793974486.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Hennessy ailesinin harmanlama geleneğinden aldığı ilhamı parfüm dünyasına taşıyan Kilian Hennessy, kokteyllerin kokusunu şişelere aktarmanın inceliklerini ve büyükannesinden hatırladığı parfüm geleneğini nasıl yaşattığını anlatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bazi-duygularin-yasi-yok-91464</guid>
            <pubDate>Fri, 06 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bazı duyguların yaşı yok</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Bugün IF Beşiktaş’ta dinleyicilerle buluşacaksınız. Konserin repertuvarını nasıl hazırladınız?</strong></p>
<p><strong>MURAT BAŞDOĞAN: </strong>Repertuvarın kendi içinde bir hikayesi, inişleri çıkışları, temposu olmalı. IF Beşiktaş gibi seyirciyle yakın temas kurabildiğimiz mekanlarda bu hikaye biraz daha kendiliğinden şekillenebiliyor. Bir tarafta artık bizim olduğu kadar dinleyicilerin de olan şarkılar var. Diğer tarafta da belki uzun zamandır çalmadığımız, sahnede çalmayı özlediğimiz şarkılar.</p>
<p><strong>Yıllardır çaldığınız bir şarkının anlamı sizin için zamanla değişiyor mu?</strong></p>
<p><strong>M.B.: </strong>Kesinlikle. Çünkü şarkı aynı kalsa da biz aynı insanlar değiliz. Yirmili yaşlarında başka duygularla çaldığın bir şarkıyı kırklı yaşlarında bambaşka bir yerden hissedebiliyorsun.</p>
<p><strong>Seyirci şarkılarınıza eşlik ettiğinde sizi en çok ne etkiliyor?</strong></p>
<p><strong>M.B.: </strong>Bir şarkıyı yazarken ya da kaydederken oldukça kişisel bir yerden yola çıkıyorsunuz. Sonra yıllar geçiyor ve o şarkının başkalarının hayatında da bir karşılığı olduğunu görüyorsunuz. Birbirini hiç tanımayan yüzlerce insanın birkaç dakika boyunca aynı duyguda buluşması bizim için çok özel.</p>
<p><strong>Gripin’in müziğinde hep bir kırgınlık hissi var. Bugün sizi en çok ne besliyor?</strong></p>
<p><strong>BİROL NAMOĞLU: </strong>Bugün kafalar karışık. Hayat ve iyisiyle kötüsüyle insanlık.</p>
<p><strong>Eski şarkılarınızı dinlerken “Bugün olsa bu sözü değiştirirdim” dediğiniz oluyor mu?</strong></p>
<p><strong>B.N.: </strong>Şarkı sözleriyle ilgili bir pişmanlık olduğunu düşünmüyorum. Benim yok. Gripin’in sözlerini seviyorum.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6aec5c33b0bac-1793874995.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><strong>Bunca yıl birlikte kalmak size ne öğretti?</strong></p>
<p><strong>M.B.: </strong>Her şeyden önce, aynı fikirde olmak zorunda olmadığımızı. Zamanla her anlaşmazlığın çözülmesi gerekmediğini, bazen birbirinize alan tanımanın daha önemli olduğunu öğreniyorsunuz. Bir grubun içinde olmak biraz da kendi egonla kurduğun ilişkiyi sorgulamak demek. Üstelik yıllar geçtikçe herkes değişiyor. Birlikte kalabilmenin en önemli tarafı belki de birbirinizin değişmesine izin verebilmek.</p>
<p><strong>Bir şarkı üzerinde anlaşamadığınızda son kararı nasıl veriyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>M.B.: </strong>Bazen birimizin çok sevdiği bir fikir diğerine hiçbir şey ifade etmeyebiliyor. Böyle durumlarda mümkün olduğunca fikirleri denemek gerekiyor. Stüdyoda harika olduğunu düşündüğünüz bir şeyin provada çalışmadığını ya da tam tersini görebiliyorsunuz.</p>
<p><strong>Sizi ilk kez dinleyen gençlerle yıllardır takip edenler arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>M.B.: </strong>Eski dinleyicilerimizle paylaştığımız çok uzun bir geçmiş var. Bazı şarkılarımızın onların hayatındaki belirli dönemlere eşlik ettiğini biliyoruz. Genç dinleyiciler ise aynı şarkılarla bambaşka bir zamanda, farklı koşullarda tanışıyor. Bazı duyguların gerçekten yaşı yok. Sahneden baktığımızda iki kuşağın aynı şarkıyı birlikte söylemesi aradaki bütün farkları ortadan kaldırıyor.</p>
<p><strong>Şarkıların hızla tüketildiği bir dönemde kendi üretim ritminizi nasıl koruyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>İLKER BALİÇ: </strong>Yıllar içinde tüketim alışkanlıkları tamamen değişti. Artık hızlı tüketiyoruz ama tükettiklerimizin ne kadar tadına varabiliyoruz? Üretim hızı da arttı ama kaliteyi koruyarak üretmek zorlaştı. Biz de geçmişe göre daha hızlı üretmeye ve bunu yaparken kendi ölçülerimize göre kaliteyi korumaya çalışıyoruz.</p>
<p><strong>Gripin için en büyük hayaliniz ne?</strong></p>
<p><strong>İ.B.: </strong>Ölene kadar beraber müzik yapabilmek…</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bazi-duygularin-yasi-yok-91464</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/4/6/4/1280x720/bazi-duygularin-yasi-yok-1793875016.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Gripin, IF Beşiktaş konseri öncesinde iki kuşağın aynı şarkıya eşlik etmesini ve yıllar içinde birbirlerine alan tanımayı nasıl öğrendiklerini anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
