<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/kendime-meydan-okudum-80923</guid>
            <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Kendime meydan okudum</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Biraz başa sararsak; müzikle tanışmanız nasıl oldu, bu serüven nasıl başladı?</strong></p>
<p>Kısaca özetlemem gerekirse, enstrüman çalmayı ve şarkı söylemeyi çocukluktan itibaren sevdim. 16 yaşında aşkla tanışınca, şarkı yazmak favori ifade etme şeklime dönüştü. Gençlikte kurduğumuz gruplarla yaşadığımız sahne deneyimleri de sonraki yılların temelini oluşturdu.</p>
<p><strong>Geçmişten bugüne baktığınızda, müzik yolculuğunuzda sizi en çok şekillendiren deneyim veya dönüm noktası hangisiydi?</strong></p>
<p>Aslında birbirinden ayıramayacağım birkaç olay var. İlki Gazetecilik okurken<strong> Cengiz Köroğlu</strong>’yla tanışıp, <strong>Engin Yörükoğlu</strong>’nun Beyoğlu’ndaki ‘Jazz-Stop’ isimli kulübünde düzenli çalmaya başlamam. Müzisyen olarak gelişimimde paha biçilmez yıllardı doksanlar… Sonra <strong>Nazan Öncel</strong> prodüktörlüğünde kaydedilip yayınlanamayan albüm (1998)… Sonra yine Cengiz ve <strong>Kıraç</strong>’ın sayesinde TMC Müzik ile tanışmam ve 2006’da ilk albümüm ‘Duygusal Tuzaklar’ın yayınlanması. Ve tabii <strong>Onur Gökdal</strong>’la beraber 2024’te yeniden turnelere başlayışımız…</p>
<p><strong>Yıllar geçse de ‘Yağmur’ hala ilk günkü gibi taze ve anılarla dolu... Şarkının o dönemki hissiyle bugünkü yansıması arasında sizce nasıl bir bağ var?</strong></p>
<p>Yağmur bir geniş zaman şarkısı. Hayatın akması gereken yönü kendimce zorlamadan anlattığım ve bu şekliyle kitlelerde karşılık bulmuş olan bir parça. Tabii geçen yıllarda bu şekilde insanların hayatlarına değdi ve anılarında yerini aldı. Anlamı bugün de değerini koruduğu için genç kitlelerle de kolayca buluştuğunu görünce keyifleniyorum ve şarkının hayalini kurduğu bir yaşamı çocuklarımıza bırakmanın yükümlülüğümüz olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><strong>Şarkıyı ilk yayınladığınız o zamanlar, bu kadar büyük ve kalıcı bir yankı uyandıracağını tahmin ediyor muydunuz?</strong></p>
<p>Açıkçası hayır. Tahminlerimin çok ötesinde bir ilgi gördü ve görmekte. Şükür ki öyle…</p>
<p><strong>‘Yağmur’dan bugüne uzun bir zaman geçti. Peki, bu zaman içinde müzik tarzınız ve sound’unuz nasıl bir evrim geçirdi?</strong></p>
<p>2006’dan beri yayınladığım işlere bakılırsa, sound’um da iki koldan ilerliyor: Anadolu etkisinde olan ve modern funk-rock etkisinde olan. Elbette akustik 1 işleri de seviyorum ama asıl olayım ilk ikisi. Yayınlamayı heyecanla beklediğim yeni şarkılar da o iki koldan devam edecek.</p>
<p><strong> </strong><strong>Akustik Öyküler EP’sini yaparken sizi en çok ne motive etti, bu şarkıları akustik bir ruhla yeniden kaydederken neler düşündünüz?</strong></p>
<p>Şarkılarımdan en başarılı olmuş olanları yeniden yorumlamak biraz cesaret işiydi ve kendime bir anlamda meydan okumaktı. Riskliydi de. Ama bugünkü halimle onlara başka bir bakış açısı getirerek ve birbirinden kıymetli meslektaşlarımla söyleyerek genç kuşakla buluşturmak istedim. Başarabildiysem ne mutlu bana.</p>
<p><strong>Bu EP ile ‘Yağmur’u yeniden dinleyicilerinizle buluşturuyorsunuz. Üstelik Birsen Tezer düeti ile birlikte… Bu süreç nasıl gelişti?</strong></p>
<p>Proje menajerimiz sevgili <strong>Mahmut Çınar</strong> sayesinde oldu. En sevdiğim seslerden, müzisyenlerden biri olmasına rağmen hiç tanışmıyordum sevgili <strong>Birsen</strong>’le. Sonra ilk olarak uzaktan tanışıp şarkının kayıt aşamasını bitirdik. Sonra da klip çekiminde Ankara’da yüz yüze tanışıp muhabbet etme imkanımız da oldu. Aynı sevgili <strong>Çisil Egeli</strong>, <strong>Su Soley</strong>, <strong>Begüm Yiğit</strong> ve <strong>Gökçe</strong> ile olduğu gibi, sevgili Birsen’le de çok iyi anlaştık. Bu proje sayesinde sadece 5 pırlanta meslektaşımın yanı sıra beş harika arkadaş edinmiş oldum. Çok şanslı hissediyorum.</p>
<p><strong>Son çalışmalarınıza bakarsak tüm bunlar yeni şarkılarınız için bir geçiş süreci niteliğinde gibi duruyor... Neler hissediyorsunuz?</strong></p>
<p>Kesinlikle öyle ve bunu amaçlamıştık. Batı- Doğu ekseninde gezecek yine müziğim ve yine dünyaya baktığım ve şu hayatta durduğum yerden insanlara değmeye, onlara hissettirmeye ve onları düşündürmeye çalışacak. Elbette akustik sound’a ara ara döneceğiz ama rock faktörü ve groove’umuz hiç eksik olmayacak.</p>
<p><u><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a2ac868c058a-1781188712.jpg" alt="" width="500" height="500" /></u></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/kendime-meydan-okudum-80923</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/2/3/1280x720/kendime-meydan-okudum-1781188755.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Sevilen şarkılarını akustik bir ruhla yeniden kaydeden ve bu süreci “risk ve meydan okuma” olarak tanımlayan Bertuğ Cemil, sohbetimizde rock tınılarına dönüş sinyalleri verdi. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/ozlenen-zamanlara-yolculuk-80921</guid>
            <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Özlenen zamanlara yolculuk</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>1990’larda genç olanlar burada mı? Yazı yazlıkta, güneşten korunmanın pek de bilinmediği, bronz tenle bütün sezonu deniz kıyısında geçiren, müzikle sabahlayan, sorumlulukların henüz omuzlara çökmediği o özgür günleri hatırlayanlar...</p>
<p>Hele konu Bodrum’da geçen gençlik yıllarıysa... Kalabalığa karışabilmek için dar yolları aşan minibüslerle otogara ulaşmak, indiğin anda yüzüne fön tutulmuş gibi çarpan sıcak havayı hissetmek, sonra kendini Hadigari, Körfez gibi mekanlara bırakmak, gecenin sonunda kumsalda güneşin doğuşunu izlemek... Bunlar size hiç yabancı gelmeyecektir. Belki de yaz hikayelerinin büyüsü tam burada saklı.  Herşeyin daha hararetli hissedildiği zamanlarda ilk aşklara, sıkı dostluklara, kim olduğumuzu keşfetmeye çalıştığımız o yıllara geri götürüyorlar. Prime Video’nun yeni filmi ‘Yaz Evi’ de bize bu nostaljik hisleri yaşatmak için kararlı. Hikayede 21 yaşındaki Selin, bir anda 1996 yazında uyanıyor ve annesinin gençliğindeki en yakın arkadaşı oluyor. Annesinin babasını seçmesine yardım etmeye çalışırken, geçmişte alınan kararların bugünlerini nasıl şekillendirdiğini keşfediyor. Zamanda yolculuk, aile sırları, yaz aşkları ve bolca 90’lar nostaljisi. Yönetmenliğini Erdem Tepegöz’ün yaptığı filmin başrollerinde genç oyuncular Mina Demirtaş ,Derya Pınar Ak, Onur Seyit Yaran’ın yanı sıra, Selma Ergeç, Nehir Erdoğan, Çağdaş Onur Öztürk ve Kamil Güler gibi tecrübeli isimler var. Filmin lansmanı için oyuncular ve tüm yapım ekibiyle Bodrum’daydık. Filmi birlikte izledik, ardından merak ettiklerimizi kendilerine sorduk.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Ailemizi suçlamak yerine anlamalıyız</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;">⁠<strong>Mina Demirtaş/Selin</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a2ac5a21e668-1781188002.png" alt="" width="363" height="430" /></strong></span></p>
<p><strong>Selin, annesiyle sürekli çatışan bir gençken kendini bir anda onun gençliğiyle karşı karşıya buluyor. Ancak geçmişe gittiğinde bugünkü annesinden çok farklı bir Zeynep’le tanışıyor. Bu karşılaşma sizce Selin’in annesine bakışını nasıl değiştiriyor?</strong></p>
<p>Selin’in tanıdığı Zeynep, sadece anne olan Zeynep. Selin sadece o kadarını görmüş. İşinden mutsuz, ailesiyle arası iyi olmayan bir Zeynep biliyor sadece. Ve belki bu yüzden annesinin hep böyle olduğunu düşünüyor ama geçmişe gidip ne kadar neşeli olduğunu gördüğünde; aslında hep böyle olmadığını, onu bu hale getiren bir şeyler olduğunu fark ediyor.</p>
<p>⁠<strong>Film, anne ve babalarımızın da bir zamanlar hayalleri, korkuları ve büyük kararları olan genç insanlar olduğunu hatırlatıyor. Bu hikaye sizi kendi ailenize farklı bir gözle bakmaya itti mi?</strong></p>
<p>Biz çoğu zaman ailemizin de bir zamanlar genç insanlar olduğunu unutuyoruz. Ancak onlar da gençken heyecanlı, hayat dolu, özgür, hayalperestti. Zaman geçtikçe yorulabileceklerini, kırılabileceklerini unutmamak gerek. Sonuçta bizden daha çok deneyim yaşamışlar. O yüzden ailemizi suçlamak yerine onları anlamaya çalışmamız gerektiğini bir kere daha hatırlatıyor.</p>
<p>⁠<strong>Selin, Zeynep ve Sevinç üç farklı kuşağı temsil ediyor. Sizce aşkı yaşama ve ifade etme biçimleri arasındaki en büyük fark ne?</strong></p>
<p>Bence önceki kuşaklar biriyle ilgili aşktan önce geleceği düşünüyor daha çok. İlerde zor bir hayat yaşamayı göze almak istemiyor, garanti olsun istiyor. Ama bence günümüze yaklaştıkça insanlar önemli olanın birbirine olan güven, aşk ve saygı olduğunu düşünüyor. Gerisinin beraber oldukça bir şekilde halledilebileceğini düşünüyor ve başka insanların ne düşündüğünü önemsemeden içlerinden geldiği gibi yaşayabiliyorlar. Ama bu sadece benim kuşağım için geçerli değil, her kuşak kendisi ve kendinden önceki nesiller için böyle düşünüyor galiba.</p>
<p>⁠<strong>Selin, annesinin bazı ilişki dinamiklerine bugünün kavramlarıyla bakıyor. Sizce farklı kuşaklar ilişkilerde kırmızı bayrakları farklı mı okuyor? </strong><strong>⁠</strong></p>
<p>Ben doğru ya da yanlış olduğunu düşünmüyorum ama bir taraf kırıyor veya kırılıyorsa bunu fark etmek önemli. Karşı tarafın kişisel hayatına saygı duymuyorsa, hayallerinin peşinde koşması için ona destek olmuyor ve yanında olduğunu hissettirmiyorsa bunlar farkına varılması ve değerlendirilmesi gereken şeyler bana göre.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Günümüzde ilişkiler daha çabuk tüketiliyor</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Onur Seyit Yaran/Sinan</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a2ac5c7b7a75-1781188039.jpg" alt="" width="500" height="750" /></strong></span></p>
<p><strong>Sizce Sinan’ı Zeynep’te ilk etkileyen şey neydi?</strong></p>
<p>Bence sesi ve aurası. Devamında ise onu tanıdıkça; eğlenceli ruhu, hayata bakış açısı, hayalleri ve onların peşinden koşma cesareti etkiledi.</p>
<p><strong>Sinan, Zeynep’in hayatında ona gerçekten inanan ve cesaret veren biri. Sizce onu diğer karakterlerden ayıran asıl şey ne?</strong></p>
<p>Kendi hayallerinin peşinden gidebilen bir çocuk olduğu için aynısını sevdiklerine de aşılamak istiyor. Onun, hayalleri konusunda heyecanını diri tutmasına yardımcı oluyor ve destekliyor. Bu da onu, arkadaş çevresi ve aile baskısı altında iyi hissettiren ve diğerlerinden ayıran şey oluyor.</p>
<p><strong>Filmde kuşak farkını, erkeklik hallerini, dostluğu ve aşkı da izliyoruz. Sizce Sinan’ın sevme biçimi kendi kuşağından ve bugün sizin kuşağınızdan farklı mı? </strong></p>
<p>Bence biraz farklı. Sinan, 90’larda çok daha cesur ve çok daha sadık bir yerden seviyor. Şimdilerde ilişkiler biraz daha kolay tüketilebiliyor. Sinan, günümüz erkeklerine göre biraz daha cesurdur diye tahmin ediyorum.</p>
<p><strong>Sizce aşk konusunda daha cesur olan kuşak hangisi: 90’larda büyüyenler mi, yoksa bugünün gençleri mi? </strong></p>
<p>Geçmiş nesilde daha cesur aşklar yaşandığını düşünüyorum. Her şeyden önce bazı şeylerin daha ulaşılmaz ve daha imkânsız olması, aşkı daha kıymetli kılıyor. Mutlaka günümüz gençleri arasında da bu denli cesur sevenler vardır; ancak geçmiş jenerasyon bence bu konuda daha iyi.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Her yeni nesil çağının ruhunu taşıyor</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Nehir Erdoğan/Sevinç</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a2ac5f1281b6-1781188081.jpg" alt="" width="550" height="825" /></strong></span></p>
<p><strong>Sevinç ilk bakışta oldukça katı ve baskıcı bir anne gibi görünüyor. Sizce bu tavrının ardında ne var? Korku, koruma içgüdüsü, yoksa geçmişten taşıdığı pişmanlıklar mı?</strong></p>
<p>Bir anne için en büyük sınavlardan biri sanırım evladı için hem özgür olduğu, hem emniyetli bir hayat inşa etmek. Sevinç de ülkemizin nice merhametli, fedakar annesi gibi çoğunlukla kaygı üretiyor. Klasik bir cümle vardır, sanırım pek çoğumuz çokça duymuşuzdur. “Sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum.” Sevinç karakterinde de bu çelişkiye sıklıkla rastlıyoruz.</p>
<p><strong>Filmde üç kuşak kadının birbirine çok benzediğini, aynı zamanda birbirlerinin yarım kalmış hikayelerini taşıdığını görüyoruz. Sizce ailelerde sonraki kuşaklara daha çok hayaller mi miras kalıyor, yoksa korkular ve pişmanlıklar mı?</strong></p>
<p>Yarım kalmış hikayeleri taşıma işine katılıyorum. Korku mu, hayal mi peki? Sanırım her ikisi de…Bir önceki kuşağın korkularını mı yoksa hayallerini mi takip edecek olmak daha çok yeni gelen kuşağın inisiyatifinde bence. Her gelen yeni kuşak hem çağının ruhunu taşıyor hem yeni kolektif bilincin sadece dezavantajlarından değil, avantajlarından da faydalanıyor. Her geçen zaman kendini tanımak, yüksek farkındalık artıyor gibi hissediyorum. Hele de günümüzde bilgiye ve açık duyguya bu kadar kolay ulaşılabilirken. Bizim zamanımızda korkular ve hayaller daha iç içe, daha belirsiz gibiydi sanki… Şimdi bu duyguları tanımlamak, birbirinden ayırmak, ne hissettiğinin farkına varmak nispeten daha rahatladı. Umarım dozunda korku, çokça hayal gerçekleşmesi yeni neslin ömrü olur.</p>
<p><strong>Film boyunca "Ben asla annem gibi olmayacağım" diyen karakterlerin aslında birbirlerine ne kadar benzediğini görüyoruz. Sizce insanlar belli bir yaştan sonra anne-babalarına mı benziyor?</strong></p>
<p>Evet, bu oluyor… Fiziksel ve duygusal genetik aktarımın da bir yolculuğu var. Çoğumuzun başına geldi, annemizde en çok şikayet ettiğimiz şeyin aynısını gün gelip yaparken yakaladık kendimizi. Burada sanırım özdeşleşmemek kavramı önemli… Anne babalarımıza benzeyebiliriz. Benziyoruz. Ama onların aynısı değiliz…</p>
<p><strong>Siz 96’ya ışınlanabilseniz, neyi değiştirmek isterdiniz?</strong></p>
<p>Hiçbir şeyi değiştirmek istemem. Kelebek etkisi misali, minicik bir farklılığın bile bugünü bugünden başka yapacağını bildiğim için kaderle oynamak istemem. İyi zannettiğim şeyler çok başka sonuçlar da doğurabilir. Hep birlikte inşa ettiğimiz bu hayatın içinde iyisiyle, kötüsüyle yaşamayı seviyorum. Hayatı sürprizleriyle kabul etmek hayatı hayat kılıyor….</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>İki kuşağın ortak hayalleri ve korkuları</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Erdem Tepegöz/Yönetmen</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a2ac62330947-1781188131.jpg" alt="" width="500" height="750" /></strong></span></p>
<p><strong>Zaman yolculuğu sinemada sık gördüğümüz bir tür olsa da ‘Yaz Evi’ bunu bir bilim kurgu hikayesinden çok anne-kız ilişkisini anlatmak için kullanıyor. Sizi bu fikre çeken şey neydi?</strong></p>
<p>Aslında senaryoyu ilk okuduğumda beni etkileyen şey, zaman yolculuğu temasının geleceği ya da içinde bulunduğumuz durumu değiştirmek için değil; mevcut durumu anlayabilmek adına geçmişe şahit olmak fikriydi. Selin de geçmişe gidip geleceği değiştirmiyor; aksine geçmişe gidip annesini daha iyi anlıyor ve kendi hayallerine kavuşabilmek için daha cesur adımlar atma cüreti gösteriyor. Bir şeyleri değiştirmektense anlamanın, kabullenmenin ve kararlarımıza yön verebilmenin çok daha değerli olduğu fikrini hissettirdiği için ilk okuduğum andan beri beni heyecanlandıran bir iş oldu ‘Yaz Evi’.</p>
<p><strong>90'ları anlatırken özellikle kaçınmak istediğiniz klişeler var mıydı?</strong></p>
<p>Günümüzden baktığımızda klişe olarak gördüklerimiz aslında o gün için yenilikçi detaylar. Geçmişe baktığımız zaman, her dönemin kendi zaman dilimi içinde yenilikçi olduğunu görebiliriz. Bu yüzden ‘Yaz Evi'nde, gerek sanat tasarımında gerekse görsel tasarımda en çok korumaya çalıştığımız şey yaratıcı ekip olarak, günümüzden geçmişe bakmamaktı. "Biz de tıpkı Selin gibi tamamen geçmişe gideceğiz," dedik. O dönemi romantikleştirmek yerine, "O dönemde yaşasaydık -ki yaşadık- nasıl algılardık?" duygusuyla yaklaştık; yani o zamanlara dışarıdan bakmıyoruz, doğrudan o zamanların içine gidiyoruz.</p>
<p><strong>Filmde kuşaklar arasında kurmak istediğiniz temel duygu neydi?</strong></p>
<p>Hepimizin korkularının ve endişelerinin olması çok normal. Selin de annesinin şarkı söyleme konusundaki yeteneğine şahit oluyor. Annesinin korktuğu için gitmekten vazgeçtiği konservatuvara gitmesini destekleyerek, aslında hayal ettiklerimizi ve yeteneklerimizi denememiz gerektiğini ispat etmiş oluyor. Kuşaklar arasında birbirini anlamanın temel noktalarından biri de bu. Kendi korkularımızı ve endişelerimizi bir sonraki kuşağa yüklediğimizde tıkanıklıklar yaratılabiliyor. Yaz Evi, bu iki kuşak arasında hatta belki X ve Z kuşağı diyebileceğimiz iki jenerasyon arasında, ortak korkuları ve ortak hayalleri anlamlandırma adına harika bir görsel duygu yaratmış oluyor.</p>
<p><strong>Müziği hikayenin merkezine yerleştirme kararınız nasıl ortaya çıktı?</strong></p>
<p>90’lar dediğimizde zaten dönemi müzikten bağımsız düşünmek mümkün değil. Günümüzde bile hâlâ sadece 90’lar müziklerinin çaldığı özel geceler ve etkinlikler en popüler eğlencelerden biri biliyorsunuz. Bu yüzden biz 90’ları tasarlarken müzikleri de sahnelerin duygularıyla ve o dünyanın işitsel evreniyle bütünleştirecek şekilde kurguladık. Radyodan çalan bir parça veya deniz kenarı barda çalan bir müzik filmin içinde bizi o yaza ve o yıllara direkt ışınlıyordu.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/ozlenen-zamanlara-yolculuk-80921</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/2/1/1280x720/ozlenen-zamanlara-yolculuk-1781188158.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ 90’ların nostaljisi, yazın sıcaklığı ve gençliğin özgürlüğü:  Prime Video’nun yeni yapımı Yaz Evi, bu duyguları yaşatmaya aday. Filmin lansmanı için oyuncular ve tüm yapım ekibiyle Bodrum’daydık. Filmi birlikte izledik, ardından merak ettiklerimizi kendilerine sorduk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/tiyatro-bir-ritueldir-80918</guid>
            <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Tiyatro bir ritüeldir</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bir hikâyenin etkisi, süresiyle ölçülür mü? Eğer böyle olduğunu düşünüyorsanız bunun tam aksini söyleyen bir festivalden bahsedeceğim. 18-21 Haziran’da DasDas’ta gerçekleşecek ‘Kısalar Festivali’, tam da bu noktada yeni bir ifade alanı açmayı hedefliyor. Genç sanatçıların fikirlerini görünür kılabilecekleri bir buluşma zemini sunan festival, yalnızca oyunların sergilendiği bir etkinlik değil; üretimin, tartışmanın ve birlikte düşünmenin de parçası olmayı amaçlıyor. Bu etkinliğin hayata geçmesinde rol alan isimlerden biri olan Aytek Şayan ile kısa anlatıların gücünü, tiyatronun neden bir "deneyim" olduğunu ve oyunculuğa dair kendi yaklaşımını konuştuk.</p>
<p><strong>Kısalar Festivali’ni doğuran o temel düşünce, ‘bu işi yapmalıyız’ dedirten motivasyon neydi?</strong></p>
<p>Ben konservatuar tiyatro bölümü mezunuyum ama esasen amatör tiyatro çıkışlı olarak görüyorum kendimi. Uludağ Üniversitesi’nde Veterinerlik okurken, tiyatro topluluğunda 4-5 yıl çalıştım. Çok da iyi eğitim alıyorduk. Sene sonunda öğrendiklerimizi uygulamamız için kısa oyunlar sahneliyorduk ve sahneye koyuş biçimimizle kendimizi ifade ediyorduk.</p>
<p>Tiyatro topluluğunun en güzel yanı ile konservatuarın en kötü yanı aynı aslında. Tiyatro topluluğunda oyunculuk ikinci, üçüncü planda, diğerinde birinci planda.</p>
<p>Oyunculuk birinci planda olduğunda tiyatroyla değil, kendiyle ilgilenen bir nesil yaratmanız yüksek ihtimal ama eğer oyunculuk ikinci, üçüncü planda olursa neden tiyatro yaptığını anlayan ve bunun bir öğesinin de oyunculuk olduğunu düşünen bir nesil yaratmanız muhtemel. Üniversite tiyatro topluluğunun en güzel tarafı da -bizim Kısalar Festivali’nde de çok önemsediğimiz bir konu- oyun bittikten sonra üzerine konuşmak.</p>
<p>Üniversitedeki bu yaklaşım benim aklımda kalan bir şeydi. En güzel tarafı, biri sana “gel şunu oyna” demiyor. Biri sana bir şey öğretiyor ve sen ne yapmak istediğine öğrendiklerin dahilinde karar veriyorsun. “Ben ne yapmak istiyorum” düşüncesinin üstü örtülmüyor.</p>
<p><strong>Ve bu düşünceden yürüdünüz…</strong></p>
<p>Herkesin aslında 10 dakikalık bir fikri var bu işle ilgili. Ama satamam diye düşünüyor. Kendini göstereceği, öğrendiklerini, fikrini, vizyonunu göstereceği en önemli örneği belki hiç bir zaman deneyemeyecek ve çalışamayacak onun üzerine. Biz de 20-30 yaş arasında, konservatuarın 3 ya da 4. sınıf öğrencilerine ya da yeni mezun olmuş kişilere veya yıllardır profesyonel olarak çalışan ama profesyonelliğin içine girdikten sonra fikrinin üstünü örtmek zorunda kalanlara o 10 dakikalık fikrini hatırla; gel şimdi onu basit, özgün şekilde yap diyoruz.</p>
<p>Çok ve yanlış çalışılmış olacağına az çalışılmış, ama fikrin daha görünür olduğu bir şey olsun istiyoruz. Kendine hangi problemi edindiğini, nasıl çözmeye çalıştığını göster diyoruz.</p>
<p>Görünür olmayan, görünmeyecek fikirlerin üstünü açıp, “hadi gel onu beraber izleyelim; görelim” diyoruz. Çıkış noktası buydu.</p>
<p><strong><em>Enteresan ve </em></strong><strong><em>cazibeli </em></strong><strong><em>olmalıyız</em></strong></p>
<p><strong>“Sadece oyun izlenen bir alan değil bu festival” diye bir ifadeniz var. Biraz bunu açar mısınız?</strong><strong> Burada asıl kelime ‘d</strong><strong>eneyim’ mi? </strong></p>
<p>Bugünün dertlerinin artistik bir şekilde anlatıldığı bir alanda, hep beraber romantik bir dört gün geçirmek bizim niyetimiz. Bu ana cümlemiz.</p>
<p>Temalara karar veriyoruz ama festivale gelecek oyunların ne olduğuna karar vermiyoruz. Geçen sene başvurular arasında mutfakta yapılan oyun da vardı, mekana yayılan, interaktif oyunlar da vardı. Tüm bunlar olmasa dahi bizim seyirci için yaşattığımız deneyim kısmı söyleşiler. “Sen de bir şey söyle” diyoruz. İzleyici sorsun: Ne anlatmak istedin? Hangi yöntemlerle çalıştın? Nasıl bir etki oluştu? Oyunu oynayan kişi için de bir geri bildirim alanı bir anlamda. Oyunu oynayan kişinin de “Ben bu fikri geliştirmeye devam edeyim mi” sorusunun yanıtını görebilmesi için olabildiğince nitelikli seyirci alanı yaratmaya çalışıyoruz.</p>
<p>Tiyatronun bir deneyim olduğunu unuttuğumuz 1000 yıl geçirmiş durumdayız ne yazık ki.</p>
<p><strong>Nasıl yani? </strong></p>
<p>Tiyatro, salonlara hapsedilen, bir yazarın bir başka üst akıl tarafından “şunu insanlara anlatsana” dediği bir şey değildir. Tiyatro Antonin Artaud’un dediği gibi esasında bir ritüeldir, deneyimdir.</p>
<p>Tiyatro canlı oynanan bir şey. Ama şimdi araya dördüncü bir duvar koyup izleyicileri bir yere oyuncuyu bir yere koyduğunda her gece yeni bir şeylerin yaşanmasına izin vermiyoruz. Şöyle şeyler duyuyoruz ya hani: “Seyirci öksürdü, ben de ona döndüm dedim ki...” Bu değil ki tiyatronun yeniden her gün yaşanıyor olması. Aslında %40'ının sabit, %60'ının yeniden kurgulanabiliyor olması gerekiyor.</p>
<p>Biz ‘Kısalar’da kendi adımıza bir deneyim yaşatmaya çalışıyoruz insanlara. Festivalde bu sene 48 tane oyun var. Ama bizim adımıza hepsi kısa. Bizim derdimiz biraz da bu aslında;  bir kavram yaratalım, sonra da onu markalaştıralım. İnsanlara nitelikli bir şey öğreten ortam yaratalım...</p>
<p>Seyirci de ileride kötü bir şey izlemek istemiyorsa buraya gelmeli bence. Ama izleyen de bir şeye kötü diyorsa, neden kötü dediğini anlatabilmeli. Benim için sanatta iyi, kötü, güzel, çirkin diye şeyler yok. Enteresan diye bir şey var. O da deneyimle ilintili zaten. Biz enteresan olmak, ilgi çekici olmak zorundayız. Cazibeli olmak zorundayız. Bizim kavramlarımız bunlar.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a2ac36f01dcf-1781187439.jpg" alt="" width="500" height="625" /></p>
<p><span style="color: #3598db;"><em>Fotoğraflar: Muhsin Akgün</em></span></p>
<p><strong>Anladığım kadarıyla ‘kısalar’ fikrini sadece bir festival formatı olarak görmüyorsunuz, yeni bir dil yaratma çabası sanırım.</strong></p>
<p>Tabii, onun arayışı içerisindeyiz.</p>
<p><strong>Festival başvuruları bitti. Bu yıl festivale ilgi nasıldı, seçimler neye göre yapıldı? </strong></p>
<p>Biz elemeyi sevmiyoruz. İnanmıyoruz da. Yarışmaktan, elenme usulünden nefret ederim. Bizim yaptığımız ‘arayı’ bulmaya çalışmak. Temalarımız var ve o temalar özelinde gelen başvuruların olabildiğince homojen bir şekilde dağılmasını sağladık. Bunu yaparken bir filtre oluşuyor zaten. Sonra ciddi araştırma yapıyoruz. Ayrıca sorularımız da var. Başvuru yapanlara işin temayla ilintisini bize anlatın diyoruz. Yine gençlere alan açmaya çalıştık seçim yaparken.</p>
<p><strong>Festival seçkisini oluştururken sizi en çok hangi işler heyecanlandırıyor: anlatısını güçlü kuranlar mı, sahne dilini zorlayanlar mı, yoksa bu ikisi arasında yeni bir alan açabilenler mi?</strong></p>
<p>Bir kere ben söze inanmıyorum. Dil benim için müthiş bir bariyer. Eğer dil, anlaşmamızın bir yolu olsaydı zaten dünyada savaşlar olmazdı. Manipülasyona çok açık bir şey olduğu için bunları söylüyorum. Ama bir yandan da çok folklorik ve kültürel bir sürü his taşıdığını düşünüyorum. Şiirlere, kitaplara, şarkı sözlerine inanıyorum.</p>
<p>Aramızda tamamen dile inanan arkadaşlarımız var ama iş sahneye aktarma kısmına gelince ben fiziksel olana daha fazla inanıyorum. Yani sahne dilini zorlayan diyebilirim. Benim en çok ilgilendiğim şey şu oluyor: Neyi öğrenmek için, kendine ne katmak için yola çıkmış?</p>
<p>Mesela bir arkadaşımız geçen sene trapez öğrenmek istemiş ve sirklerde çalışan arkadaşlardan eğitim almış. Sonra da bu öğrendiği şeye bir tekst bulmuş.</p>
<p>Artık uçmaktan vazgeçmiş. Kafes kuşu olmaktan mutlu, “yemeğim, suyum önümde. Neden uçayım” diyerek bambaşka bir yerden kara mizahla eleştiri yapmış. Ama bunu yaparken de fiziksel bir dil kurmuş, bir kuş olmuş. Zaten konservatuvar mezunu, kazandığı beceriyi mesleğiyle birleştirmiş. Bizim oyuncu olarak hayattaki görevimiz bu. En güzel konuşan olmak gibi sorumluluğumuz yok bizim. Hayatta kendine ne katmak için yola çıkmış; oyunlarda benim ilgilendiğim şey bu.</p>
<p><strong>‘Kırılgan Köprüler’, ‘Çevresel Kıyamet’, ‘Modern Oburluk’, ‘Kimlik ve Aidiyet’ ile ‘Neşeli Direniş’... Bu temalar sadece bir seçki çerçevesi mi, yoksa sanatçıları düşünsel olarak provoke eden bir başlangıç noktası diyebilir miyiz? </strong></p>
<p>Evet öyle. Zaten söyleşimizin başında hedef kitlemiz ve yaş aralığından söz ettim. Bu temalar bizim oturup bir günde düşünüp bulduğumuz şeyler değil. Biz dünyadaki fonları araştırıyoruz, başka festivalleri araştırıyoruz. İstiyoruz ki, katılımcılar bu festivale çalışmış ve burada da bir karşılık bulmuşsa, yaptığı işle gidip başka bir fona da başvurabilsin ya da farklı bir festivale... Dünyayla ilintili olsun ama en başta da kendisiyle, çevresiyle dünyada olup bitenle alakadar olsun. Onun üzerine düşünsün.</p>
<p>Başka bir açıdan da Kısalar Festivali ile bir sosyoloğun da psikoloğun da ilgilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü 20-30 yaş arasındaki gençlerin bu temalar bağlamında kendileri ve dünyayla ilintili ne düşündükleriyle ilgili de bir röntgen çekme şansı buluyoruz. Biraz günlüğe dönen işler de oluyor. Ülkesinde bir genç olmanın ona getirdiği yükü, sözel olarak veya reji fikri olarak doğru düzgün anlatan da oluyor. Biz bu işi yapan çocukların, kendileriyle, etrafıyla ya da dünyayla arasında bağlantı kurmak istiyoruz aslında.</p>
<p><strong>Festivaller doğal olarak birkaç günle sınırlı kalıyor. Bunun hem mekana hem zamana yayılmasıyla ilgili planlar var mı?</strong></p>
<p>Tabii ki. Ama bu ne kadar kaynağımız olduğu ile de alakalı oluyor. Alternatif workshop planlarımız da var. Geçen sene de 3 tane kısayı seçtik. Onları devam ettirip ayda bir oynattık. Bu noktada mekan destekçisi olarak DasDas’ı unutmamak lazım. Hem Mert’in (Fırat) hem İlksen’in (Başarır) -İlksen aynı zamanda bizim kısalar ekibinde- çok destekleri oluyor. Yaptıkları çok kıymetli. Bu sene için de bu yaz biraz ona koşturacağım diyebilirim. Buradan sesimizi duyan, bize destek olmak isteyen insanlar varsa, onlara da seslenmiş olayım. Bu çok anlamlı bir proje sektörümüz için. Kamera önü oyunculuğa kadar giden bir sektörden bahsediyorum.</p>
<p><strong><em>Kontrolü </em></strong><strong><em>bırakmaya </em></strong><strong><em>inanıyorum</em></strong></p>
<p><strong>20 dakika sınırı, bir hikâyeyi “eksiltmeye” mi zorlar, yoksa onu daha keskin bir dile mi iter? Bir sanatçının yaratım refleksini nasıl değiştirir? </strong></p>
<p>Festivalde deneyimlediğimiz en ilginç şey şuydu: 20 dakika aslında o kadar uzun ki. Ama işin ilginç de bir yanı var. Siz iki saatlik bir oyuna gittiğinizde “25 dakika zaten sıkılacağım” diye kabul ederek gidiyorsunuz. Ama 20 dakikalık bir oyunun 3 dakikası boş geçtiğinde, deli gibi sıkılmaya başlıyorsun.</p>
<p>Aslında burada bence sanatçıyı keskinleştirmeye yönelik bir amaç var. Ama bunu böyle olduğunu anlamak için de örneklerini okumak ve izlemek lazım. Benim aslında insanlara tavsiyem o olabilir. Kısa oyunları okumaları. Kısa öykü okumak ya da şiir okumak gibi. Ümit Yaşar Oğuzcan’ın, “Kaderde senden ayrı düşmek de varmış” diye başlayıp, 10 dakika okuduğu şiirini de çok seviyorum, Özdemir Asaf’ın, “Sana güzel diyorlar; sakın olma” diye iki satırda anlatmasına da bayılıyorum. Bu iki satır bitmiyor; gün boyunca yaşıyorum. Başka şeyler yapmama, düşünmeme sebep oluyor. Kısa oyunlar da bir yönüyle böyle…</p>
<p><strong>Bilet fiyatları ve ekonomik koşullar malum… İnsanlar hesap kitap yapmak zorunda kalıyor. Kısa süreli oyunlar ya da sahne performansları</strong><strong> insanlara “</strong><strong>20 dakika için değer mi” dedirtir mi yoksa 5 dakika bile olsaydı değerdi “Helal olsun” derler mi? </strong></p>
<p>Biz tiyatrocuların kabul etmediği bir şey var; o da bizim de bazen üstüne az çalışılmış, yeterli özeni göstermediğimiz işler yaptığımız. Bazen de kötü oyun yaptığımızı kabul etmemiz gerekiyor. Bir kere öncelikle bizim ‘neyi anlatalım, ne yapalım’ araştırmasına girmemiz lazım. Deneyim dediğimiz şey aslında orada başlıyor.</p>
<p>Ben insanlara, “bir saat yol gelecek, bilet satacağım, 20 dakika oyun izleyecek ve gidecek” de demiyorum. Bunu da geliştirerek bir konsept bulabiliriz.</p>
<p>Mesela açık alanda yapalım. Biz ışığa, elektriğe ihtiyacımız olmadığını anlamak zorundayız. Mum yaktığında oluşacak atmosfer üzerine düşünmeye şevkli olmak lazım mesela. Akşam rüzgarın sana hissettirdiği şeyden yola çıkıp bir şey yapman lazım ya da. İnsanlar 20 dakikalık bir oyun izlemez ama bir deneyim yaşar birkaç tane 20 dakikalık iş izler mesela…</p>
<p><strong>Bir karakteri canlandırırken en zor kırılma noktası sizce nerede başlıyor: Karakteri “anlamakta” mı, yoksa onu “bırakabilmekte” mi? Oyuncu olarak kontrolü kaybetmeye ne kadar izin veriyorsunuz?</strong></p>
<p>Kişisel olarak masa başı çalışmasına yani dramaturji çalışmasına çok inanan biriyim. Ben neyin anlatıldığı bir şeyin içindeyim, bunun hangi ögesiyim? Yaşı, fiziksel özellikleri, psikolojik durumu, içinde bulunduğu sosyoloji… Bunlara bakarım. ‘Bırakabilmek’ kısmında sanırım benim en önemsediğim şu: Ben oynarken bile soru soruyorum, cevap vermiyorum. Ben oynarken bile soru soruyorum; cevap vermiyorum. Benim için enteresan olan, izleyenlerin de soru sorduğumu fark etmeden, soru sormaya başlamalarını sağlamak. Gitmek istediğim yer tabii ki belli ama bir yandan da hala cümlelerle, eylemlerle bir oluş halinde… O kaotik durumu gözler önüne sermek benim niyetim. O yüzden, kontrolü bırakmaya inanıyorum. Öyle de oynamaya çalışıyorum.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/tiyatro-bir-ritueldir-80918</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/8/1280x720/tiyatro-bir-ritueldir-1781187474.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Genç sanatçılara görünür olabilecekleri bir alan açan ‘Kısalar Festivali’ne sayılı günler kaldı. Kısa formatı bir süre kısıtı değil, yeni bir anlatı imkânı olarak gören oyuncu Aytek Şayan da festivalin mimarlarından. “Herkesin aslında 10 dakikalık bir fikri var” diyen oyuncu; tiyatronun deneyimle, merakla ve soru sormakla kurduğu ilişkiyi, festivalin çıkış hikâyesini ve kendi oyunculuk anlayışını anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bodruma-fransiz-imzasi-80917</guid>
            <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bodrum’a Fransız imzası</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Dünyanın önde gelen destinasyonlarında gastronomi ve deneyim odaklıkonseptler yaratan Paris Society, uluslararası büyümesini sürdürerek Mandarin Oriental, Bodrum’da Maison Revka ve Gigi Rigolatto konseptlerini birleştirdi. Türk Rivierası’nın öne çıkan resort adreslerinden birinde konumlanan bu iki mekân, Bodrum’un yaşam keyfi anlayışında yeni sayfalar açıyor. Ayrıntıları Paris Society International &amp; RIKAS Hospitality Group Global Marka Direktörü <strong>Nazlı Sönmez Vallee</strong> anlattı.</p>
<p><strong>Paris Society’nin destinasyon seçimlerinde nasıl bir strateji var? Bodrum’da ve Mandarin Oriental’de sizi çeken özellikler nelerdi?</strong></p>
<p>Paris Society’nin destinasyon seçimlerinde öncelikli olarak baktığı şey, bir lokasyonun yalnızca popüler bir seyahat noktası olması değil; aynı zamanda kendi kültürel ritmini, sosyal enerjisini ve yaşam tarzını organik biçimde oluşturabilen güçlü bir karaktere sahip olması. Biz her yeni açılışta, bulunduğumuz yerin mevcut dinamiğine nasıl anlamlı bir katkı sunabileceğimizi değerlendiriyoruz. Gastronomi, tasarım, müzik, servis kültürü ve sosyal hayatın bir araya geldiği bütüncül bir atmosfer yaratabilmek bizim için çok önemli. Bodrum son yıllarda Akdeniz’in en güçlü uluslararası yaşam noktalarından biri oldu. Özellikle global seyahat alışkanlıklarının değişmesiyle birlikte, insanların daha uzun zaman geçirdiği, sosyal hayatla doğal biçimde iç içe olan, güçlü bir yaşam ritmine sahip destinasyonlar öne çıkmaya başladı. Bodrum da bugün bu dönüşümün çok önemli merkezlerinden biri. Mandarin Oriental Bodrum ise konumu, mimari yaklaşımı, servis anlayışı ve misafir profiliyle Paris Society’nin dünyasıyla çok doğal bir uyum yakalıyor.</p>
<p><strong>Birçok benzer mekân, konsept ve menü varken Maison Revka ile Gigi Rigolatto’nun farklarını ve Türkiye’ye getireceği bakış açısını biraz açar mısınız?</strong></p>
<p>Bugün global ölçekte, özellikle yaz destinasyonlarında benzer yeme-içme ve lifestyle konseptiyle karşılaşıyorsunuz. Ancak bizim yaklaşımımızda asıl fark yaratan şey, her markanın kendi dünyasını güçlü bir kimlikle kurabilmesi. Paris Society’de hiçbir konsepti yalnızca menü ya da sosyal hayat etrafında kurgulamıyoruz; mimariden müziğe, servis dilinden günün ritmine kadar bütüncül bir yapı oluşturuyoruz. Maison Revka tarafında bu yaklaşım çok daha karakter odaklı ilerliyor. Revka’nın dünyasında Fransız zarafeti ile Slav kültüründen gelen teatral, sıcak ve rafine atmosfer bir araya geliyor. Bugün birçok mekânda ‘luxury dining’ yaklaşımını görüyoruz; ancak Maison Revka yalnızca şık bir ortam yaratmakla sınırlı kalmıyor. Misafirin günün farklı saatlerinde içinde kalmak isteyeceği bir dünya kuruyor. Gigi Rigolatto ise farklı bir enerjiye sahip. Daha canlı, güneşli ve Akdeniz yaşam tarzına yakın bir ritim sunuyor. İtalyan sahil evi yaklaşımı, Bellini Bar, butik alanları, ailelere yönelik Gigi Circus ve gün boyu yaşayan yapısıyla Bodrum’un sosyal dinamizmiyle çok doğal bir bağ kuruyor. Türkiye’ye getirdiğimiz bakış açısının önemli kısmı da burada başlıyor aslında.</p>
<p><strong>Maison Revka için Slav kültürü ile Fransız şıklığını bir araya getirdiğini söylüyorsunuz. Bu kontrast bize ne anlatıyor?</strong></p>
<p>Maison Revka’nın karakteri, iki farklı kültürel yaklaşımın yarattığı güçlü dengeden besleniyor. Fransız yaşam tarzının rafine, detaycı ve estetik dili; Slav kültürünün daha cömert, sıcak, teatral ve kutlama hissi taşıyan tarafıyla bir araya geliyor. Ortaya çıkan atmosfer de bu yüzden çok katmanlı bir karakter taşıyor. Bu kontrast Maison Revka’nın tüm kimliğinde hissediliyor. Menü kurgusundan servis anlayışına, mekânın tasarım dilinden masadaki ritme kadar her detayda hem Fransız inceliğini hem de Slav kültürünün daha güçlü, renkli ve davetkâr enerjisini görmek mümkün.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a2ac1cd732de-1781187021.jpg" alt="" width="500" height="749" /></p>
<p><strong>Gigi’nin Paris, Saint-Tropez, Dubai, Roma ve Bodrum hattına baktığınızda, sizce global lüks dünyasının ortak arayışı ne?</strong></p>
<p>Bugün misafirler artık yalnızca iyi servis ya da güzel bir manzara aramıyor. Daha rahat, spontane ama hâlâ rafine hissettiren; gün içinde plajdan öğle yemeğine, akşam kokteylinden uzun sofralara doğal şekilde geçebilen yerler öne çıkıyor. Gigi’nin saydığınız yerlerde güçlü karşılık bulmasının nedeni de bu. Her şehirde aynı enerjiyi kopyalamıyor; İtalyan sahil evi ruhunu bulunduğu yerin temposuyla yeniden kuruyor. Bodrum’da da bu enerji çok doğal çalışıyor.</p>
<p><strong>Bodrum’da artık Türk misafirin yanı sıra; Londra, Dubai, Moskova, Paris ve New York'tan gelen yeni bir profil var. Siz bu dönüşümü nasıl okuyorsunuz?</strong></p>
<p>Bodrum’un uluslararası ölçekte geldiği konumun doğal bir sonucu olarak görüyorum. Artık Bodrum yalnızca sezonluk bir yaz adresi değil; güçlü bir yaşam ve gastronomi odağı hâline geldi. Bu profilin beklentisi oldukça net: yüksek servis standardı, iyi kurgulanmış bir atmosfer, güçlü mutfak, sosyalleşme imkânı ve bulunduğu destinasyonla anlamlı bir bağ kuran markalar. Bodrum’un bugün bu kadar ilgi görmesinin nedeni de yerel dokusunu korurken uluslararası misafirin beklentilerine cevap verebilen bir yapı sunması. Paris Society açısından Bodrum’u değerli kılan nokta da tam olarak bu; global ölçekte düşünen ama bulunduğu yerle ilişki kurabilen konseptler için çok güçlü bir zemin sunuyor.</p>
<p><strong> </strong><strong>Grup bünyesindeki markalar farklı bir karaktere sahipken siz onları birleştiren ortak imzayı nasıl tanımlarsınız?</strong></p>
<p>Paris Society’de her marka önce kendi hikâyesi, estetik kodları ve misafirle kurduğu ilişki üzerinden şekilleniyor. Bu yaklaşımın temelinde çok güçlü bir detay kültürü var. Maison Revka’da bunu özellikle hissediyorsunuz; porselenden servis diline, Matruşka kokteylinden paylaşım odaklı masalara kadar her detay, markanın Slav-Fransız dünyasını Bodrum’a özgü atmosferle buluşturuyor. Paris Society markalarını farklılaştıran şey de tam olarak bu sinematik yaklaşım.</p>
<p><strong>Sizce hospitality dünyasında geleceğin en büyük rekabet alanı ne olacak? </strong></p>
<p>Rekabet artık yalnızca gastronomi ya da tasarım üzerinden ilerlemiyor. Bugün misafirler çok daha bilinçli, çok daha fazla yere erişimi olan ve detaylara çok daha fazla dikkat eden bir profile sahip. Bu yüzden gelecekte asıl farkı yaratan şey; insanların gerçekten bağ kurabildiği, güçlü bir atmosferi olan ve kendi dünyasını tutarlı şekilde yaratabilen markalar olacak. Maison Revka ve Gigi’de bizim en çok odaklandığımız alan da bu bütünsel yaklaşım. Gastronomi elbette çok önemli ama tek başına yeterli değil. Servis dili, atmosfer, müzik, mimari, günün akışı, misafirin kendini nasıl hissettiği… Bunların hepsi birlikte çalıştığında marka gerçekten akılda kalıyor. Özellikle bugün insanlar standart lüksten çok, kişiliği olan ve hafızada yer eden yerler arıyor. Bence geleceğin en büyük rekabet alanı da tam olarak burada şekillenecek.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bodruma-fransiz-imzasi-80917</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/7/1280x720/bodruma-fransiz-imzasi-1781187046.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Maison Revka’nın Fransız-Slav zarafeti ile Gigi Rigolatto’nun İtalyan sahil evi ruhu, Mandarin Oriental Bodrum’da buluştu. Paris Society’nin uluslararası büyüme stratejisini ve Bodrum&#039;a bakışını Nazlı Sönmez Vallee anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/sanat-danismanliginda-kurumsallastim-80916</guid>
            <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Sanat danışmanlığında kurumsallaştım</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Sanat danışmanı ve art dealer <strong>Sevil Dolmacı</strong>’yı, <strong>Demet Sabancı Çetindoğan</strong> ve <strong>Cengiz Çetindoğan </strong>tarafından kurulan Demsa’da çalıştığı yıllarda tanıdım. 2009 ile 2015 yılları arasında Çetindoğan çiftinin, o yıllarda değerinin 100 milyon doların üzerinde olduğu söylenen koleksiyonuyla ilgilenen Dolmacı, daha sonra kendi kanatlarıyla uçarak uluslararası alanda sanat danışmanlığı ve art dealer kimlikleriyle öne çıkmayı başardı. Hacettepe Üniversitesi’nde sanat tarihi eğitimi alan Sevil Dolmacı’nın yüksek lisans tezinin konusu, ‘1939-1950 Yılları Arasında Devlet Resim ve Heykel Sergileri’. Hâlen Ankara Üniversitesi’nde yazım aşamasında olan doktora tezinin konusu ise bunun devamı niteliğinde: ‘1970-1990 Yılları Arasında Türk Resim Sanatında Dönüşüm ve Kimlik Arayışları’. Başkent Üniversitesi’nde 2004-2008 yılları arasında öğretim görevlisi olarak çalışan Sevil Dolmacı, Demsa döneminden sonra hem eğitim hem de çalışma hayatındaki birikimiyle sanat alanında kendine bir yön çizmeye karar vermiş. <em>“Bizim sektörde yaptığım işin eğitimini alan tek kişiyim. Bugün yaşadığım süreç, eğitimim ve Demsa’daki iş deneyimimin sonucudur” </em>diyor sohbetimizde.</p>
<p><strong>Geçenlerde ‘sanat danışmanlığı hizmeti’ konusunda holdingleştiğinize dair sözleriniz ilgimi çekti. Bunun tam olarak ne anlama geldiğini açar mısınız?</strong></p>
<p>Tabii. İstanbul’da 2015 yılında şirketimi kurdum. Önce Narmanlı Han’da, ardından Villa İpranosyan’da Sevil Dolmacı Galerisi’ni açtım. Avrupa’da daha rahat yol alabilmek için Amsterdam’da sanat danışmanlığı hizmeti veren şirketimi 2019 yılında kurdum. Arkasından Dubai’de, beş yıl önce kurduğum şirket ve Design District’teki galeri geldi. Şimdi de Paris şirketimizin eli kulağında. Finansal nedenlerden ötürü holdingleştim diyebiliriz. Çünkü danışmanlık hizmeti veren şirketimi kurduğum ilk günden beri amacım yüksek bütçeli işler yapmak, yüksek bütçeli sanatçılarla çalışmaktı. Dolayısıyla bunu yapabilmem için her şeyin usulüne uygun olması gerekiyordu. Avrupa ve Amerika’da işler ‘alaturka’ gitmez. Buna izin veren bir sistem yok. O yüzden Amsterdam’a gittim. Şunu da ilave edeyim. Uluslararası çalışan, güvendiğim iş insanları ve koleksiyonerler bana yol gösterdi. Çabuk öğrenen ve güvendiğim insanların sözlerine önem veren biriyim açıkçası.</p>
<p><strong>Dubai’ye gitmeye nasıl karar verdiniz?</strong></p>
<p>İki nedenden ötürü: Birincisi, sanat konusunda gelişmekte olan bir coğrafyada faaliyet göstermek. Dubai’de görünür olmak Avrupa ve ABD’ye kıyasla benim için çok daha kolaydı. Çok ilginç bir şey söyleyeceğim. Kadın girişimci orada el üstünde tutuluyor. Ortadoğu’da bir kadın galerici olarak varlık göstermeyi başardığım için orada kurumsallaşmayı istedim. Dubai’yi seçmemin ikinci nedeni ise vergi avantajları. Şunu fark ettik Dubai’de. Avrupalı koleksiyonerler, Amerikalı sanatçıları Avrupa’dan almak yerine vergi kolaylıkları nedeniyle bizden almayı tercih ediyorlar. Dubai’de zamanla güçlü bir Avrupalı koleksiyoner portföyüm de oluştu. Oradaki çevrem hayli geniştir.</p>
<p><strong>DUBAİ'NİN YERİNİ TÜRKİYE ALIR MI?</strong></p>
<p><strong>Dubai’nin savaşa dâhil edilmesi ve saldırılar nedeniyle ekonominin kötü gitmesi işlerinizi etkiledi mi?</strong></p>
<p>Etkilemez mi? Ben oradaki evimi kapatmak zorunda kaldım. Bir süredir gitmiyorum ama elbette gideceğim; evraklar ve bürokratik işler beni bekler. Galeri açık. Türk sanatçılardan oluşan karma sergimiz devam ediyor. Sanat piyasası sarsıldı, biz burada ikinci el sanat piyasasına yöneldik. Şu anda daha çok devlet alım yapıyor. Devlete sunduğumuz portföy, Ortadoğulu sanatçılardan oluşuyor. Bu arada Dubai ekonomisinin ve dolayısıyla sanat piyasasının zora girmesini Türkiye iyi değerlendirebilir. Eğer doğru stratejiler geliştirilirse İstanbul, önümüzdeki 5-10 yıl içinde Paris ve Londra ile yarışmasa da Doğu Avrupa, Kafkasya, Orta Asya ve Ortadoğu arasında güçlü bir sanat ve kültür merkezi olma şansına sahip olabilir.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a2ac009b349e-1781186569.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Uluslararası sanat piyasasında hayli iddialısınız gördüğüm kadarıyla…</strong></p>
<p>Bu konuda tevazu gösteremeyeceğim. Uluslararası sanat piyasasına oldukça yakın ve agresif çalışan tek kişi benim. Zira uluslararası ağım çok geniş. Bakın, size sattığım bir Miró tablosunun hikâyesini anlatacağım. Düsseldorf Sanat Fuarı’nda rastladığım tanıdık bir art dealer, elinde iyi bir Miró tablosu olduğunu söyleyince aklıma ABD’de Miró toplayan bir koleksiyonerim geldi. Koleksiyoneri arayınca tabloyu hemen görmek istediğini söyledi. Tablonun sahibi oldukça tanınmış Avrupalı bir koleksiyoner ve eseri New York’taki bir depoda muhafaza ediyor. Amerikalı koleksiyoner, aldığımız özel izinle açılan depoya gidip tabloyu beğendi ve satın almak istediğini bildirdi. 45 günlük bir süreçte, iki tarafın avukatlarını devreye sokarak, para transferlerini ve gerekli belgeleri tamamlayarak satışı Dubai ofisi üzerinden gerçekleştirdik. Burada önemli olan şu: Avrupa’dan bir Miró tablosu alarak Amerikalı koleksiyonerime ulaştırdım. Satıcı da alıcı da Türk değil. Bu iş, uluslararası ağımın ne kadar güçlü olduğunu ve tarafların bana ne kadar güvendiğini gösteriyor. Zamanında Cengiz Çetindoğan çok büyük alımlar yaptığı için bu konulara zaten hâkimdim. Bu benim önemli avantajlarımdan biri. Diğeri ise hukuk ve finans gibi konulara iyi hâkim olan ekibim.</p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">BASELİTZ’İ TÜRK ALICILARA SATTIM</span></h2>
<p><strong>Şimdi neden Paris?</strong></p>
<p>Aslında bizim ana hikâyemiz ABD bu arada. Zira ağırlıklı olarak Amerikalı sanatçıları temsil ediyorum. <strong>Jeff Koons</strong> ile birlikte modern tüketim toplumunu eleştiren Neo Geo akımının kurucusu olan <strong>Peter Halley</strong>, şu anda Venedik’te Palazzo Cini’de sergisi devam eden <strong>David Salle</strong>, <strong>Ross Bleckner</strong> temsil ettiğim sanatçılar arasında. Sanat tarihi kitaplarında, müzelerde yerlerini alan star isimler. Ancak sanatın kökleri Avrupa’da. Dediğim gibi Avrupalı koleksiyoner portföyüm de oluştu. En önemlisi bugün çağdaş sanatın merkezi Paris. Londra Brexit’ten sonra tahtını Paris’e kaptırdı. Bütün uluslararası önemli galerilerin şubeleri burada. Sanatseverler Londra’da Frieze Sanat Fuarı yerine Art Basel Paris’i tercih ediyorlar. Tarihleri birbirine yakın. Uluslararası bir galeri olduğumuzu kanıtladık ama Paris’te olmak biraz da prestij meselesi. Ayrıca Paris’te beni destekleyen küratör, sanat yönetmeni ve eleştirmeni Jerome Sans gibi isimler var. Borusan’da Doug Aitken sergisinin küratörlüğünü yapmıştı.</p>
<p><strong>Avrupalı sanatçılarla aranız nasıl?</strong></p>
<p>Gayet iyi, Avrupalı galerilerle iş birliği halindeyiz. Mesela Sabancı Müzesi’nde sergisi yapılan Alman sanatçı <strong>Georg Baselitz</strong>’i ölümünden kısa bir süre önce merkezi Salzburg’da olan ünlü Ropac Galeri’yle iş birliği neticesinde galeride sergiledim. İki tuval, iki tane de kâğıt işini getirtmiştim sanatçının. Tümü Türk koleksiyonerlere satıldı. Baselitz vefat edince koleksiyonerler işleri satın aldıkları için bana nasıl teşekkür ettiler bilseniz!</p>
<p><strong>Peki yurt dışına Türk sanatçılar satabiliyor musunuz?</strong></p>
<p>Tabii. Çok güzel bir hikâyem daha var. Bir pazar günü bir çift geldi galeriye. <strong>Ebru Döşekçi</strong>,<strong> Ekrem Yalçındağ</strong>’ın işlerinin de olduğu güzel bir sergi vardı galeride. Biz sonradan öğrendik meğer çift ABD’de müze sahibi. Bizden altı iş satın aldılar. Bunlardan ikisi Türk sanatçılar Ebru Döşekçi ve Yalçındağ’a ait. Çok mutlu olduk. Amerikalı çift; Baselitz, <strong>Katharina Grosse</strong> gibi sanatçıları sergilediğimiz için bizi radarlarına almış.</p>
<p><strong>Kişisel bir sorum olacak size. Karşımdaki kadın; Türkiye ve uluslararası sanat piyasasını iyi bilen, bankaların koleksiyonlarına ekspertiz hizmeti veren, işini önemseyen biri. Oysa Instagram hesabınızda bambaşka biri var. Giyinmeye, gösterişe aşırı meraklı, zamanının çoğunu süslenmeye ayıran biri gibisiniz.</strong></p>
<p>Bakın, ben lisedeyken coğrafya hocam süslenmeyi sevdiğim için <em>“Sen okuma bence, git zengin biriyle evlen.” </em>demişti. Neden süslenmek ve meslek sahibi olmak bir arada olamıyor? Hiç aklımdan çıkmadı bu sözler. Üniversitede makyajım, giyim tarzım nedeniyle tepkilerle karşılaştım. Sanat okuyan biri illa bohem tarzında mı olmalı? İş hayatında da devam etti bu tepkiler. Sarışın genç kadın olmak, bekâr kadın olmak... Hiç bitmedi hayatımda. Ama günün sonunda ben şunu göstermek istedim: Giyinmeyi, süslenmeyi seven bir kadın olarak var olmayı ve sanatla ilgili bir iş yapmak istiyorum. Instagram’da kasıtlı olarak böyle bir profil ortaya koydum.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/sanat-danismanliginda-kurumsallastim-80916</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/6/1280x720/sanat-danismanliginda-kurumsallastim-1781186604.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Amsterdam, İstanbul ve Dubai’de faaliyet gösteren sanat danışmanı Sevil Dolmacı, uluslararası sanat piyasasında büyümenin kurumsallaşmadan geçtiğini söylüyor. Yakında Paris’te de ofis açmaya hazırlanan Dolmacı, “Türkiye’den uluslararası sanat piyasasına yakın ve agresif çalışan tek kişi benim” diyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/11-hitay-vakfi-sanat-yarismasi-bu-yil-uluslararasi-boyuta-tasindi-80914</guid>
            <pubDate>Thu, 11 Jun 2026 16:55:00 +03:00</pubDate>
            <title> 11. Hitay Vakfı Sanat Yarışması bu yıl uluslararası boyuta taşındı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Geçtiğimiz yıl ilk kez Türkiye geneline açılarak 1.000’e yakın öğrenciden başvuru alan yarışma, bu yıl Türk Devletleri Teşkilatı iş birliği ile programlandı ve Türkiye, Azerbaycan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kazakistan, Kırgızistan, Macaristan, Özbekistan ve Türkmenistan’dan öğrencilerin başvurularına açıldı. Uluslararası boyut kazanan yarışmaya başvurular <a href="http://www.yarisma.hitayvakfi.com">www.yarisma.hitayvakfi.com</a> adresli web sitesi üzerinden <strong>21 Mayıs – 30 Haziran 2026 </strong>tarihleri arasında gerçekleştirilebilecek. Başvuru sonuçları <strong>14 Temmuz</strong>’da duyurulacak.</p>
<p><strong>Hitay Vakfı Sanat Yarışması sınırlarını genişletiyor </strong></p>
<p><strong>Hitay Vakfı Kurucu Başkanı Emin Hitay</strong>’ın özel girişimiyle 2013 yılından bu yana düzenlenen Hitay Vakfı Sanat Yarışması, genç sanatçı adaylarının uluslararası sanat ortamıyla buluşmasına katkı sunmayı amaçlıyor. 8 kez Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, bir kez Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ile düzenlenen <strong>Hitay Vakfı Sanat Yarışması</strong>, 2025 yılı itibarıyla büyüyerek tüm Türkiye’den öğrencilere seslenmişti. Yarışma bu yıl ise Türk Devletleri Teşkilatı iş birliği ile programlanarak uluslararası katılıma açıldı. Türkiye’nin yanı sıra Azerbaycan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kazakistan, Kırgızistan, Macaristan, Özbekistan ve Türkmenistan’da; resim, heykel, fotoğraf gibi bölümlerde aktif olarak öğrenim gören lisans ve yüksek lisans öğrencileri yarışmaya başvurabilecek.</p>
<p>Yapılan başvurular uluslararası jüri kadrosu tarafından değerlendirildikten sonra seçilecek olan 10 portfolyo sahibi yarışmacı, <strong>9 Mayıs – 22 Kasım 2026</strong> tarihleri arasında gerçekleştirilecek 61. Venedik Bienali kapsamında 7 günlük bir keşif programına katılma hakkı kazanacak. Program kapsamında öğrencilere Venedik Bienali sanat dünyasını yakından deneyimleme, bienali ve gerçekleştirilecek sergileri yerinde inceleme olanağı sunulacak. </p>
<p><strong>Genç sanatçılar için global sanat deneyimi </strong></p>
<p>Şimdiye kadar tüm yarışmalar sonucunda <strong>40</strong> öğrencinin uluslararası sanat alanında yer alan alternatif projeleri deneyimlemelerine ve kişisel üretimlerine yeni vizyon eklemelerine destek olundu. İlk yıllarında 4 öğrenci ile başlayan program kapsamında Art Basel ve Berlin Bienali gibi dünyanın önemli sanat organizasyonları ziyaret edilirken, geçtiğimiz yıl bu sayı 10’a çıkarılmıştı. Bu yıl da 10 öğrencinin 61. Venedik Bienali’ni keşfetmesi planlanıyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/11-hitay-vakfi-sanat-yarismasi-bu-yil-uluslararasi-boyuta-tasindi-80914</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/4/1280x720/11-hitay-vakfi-sanat-yarismasi-bu-yil-uluslararasi-boyuta-tasindi-1781186219.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Görsel sanatlar alanındaki güncel çalışmalara alan açmak ve üniversiteli öğrencilere destek olmak amacıyla Hitay Vakfı tarafından 11. kez düzenlenen Hitay Vakfı Sanat Yarışması’na başvurular başladı ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
