<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/sanat-cografyasi-kahveyle-genisliyor-82094</guid>
            <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 13:15:00 +03:00</pubDate>
            <title> Sanat coğrafyası kahveyle genişliyor</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Genç sanatçılar için İstanbul dışındaki kentlerde görünür olmak, profesyonel ağlara erişmek ve çağdaş sanat pratikleriyle temas kurmak her zaman kolay olmuyor; çünkü çağdaş sanatın kalbi çoğunlukla metropollere sıkışmış durumda. Ancak bugün, gündelik hayatın en samimi paylaşım ritüellerinden biri olan kahve, coğrafi sınırları eriten ve sanatı merkezden çevreye taşıyan güçlü bir köprüye dönüşüyor; son dönemde hayata geçirilen bazı projeler bu tabloyu değiştirmeye yönelik önemli adımlar atıyor. Nescafé Gold’un, İstanbul Modern ve Migros iş birliğiyle yürüttüğü “Bu Fincan Sanat Yolunda” projesi de bu vizyoner girişimlerden biri. Sanatı ve üretimi destekleyen bu “fincan”, bir sponsorluktan öte, Anadolu’daki genç yeteneklerin erişim sorununu çözen bir ekosisteme aracılık ediyor. İki yıl önce Nevşehir, Mardin, Trabzon ve Van’da başlayan program, bu yıl Adana, Diyarbakır, Artvin ve Kars’a uzanan 2’nci etap çalışmalarını tamamladı. Böylece iki yılda sekiz farklı şehirde birçok genç sanatçıya ulaşan proje, sanat coğrafyasının kahveyle genişleyebileceğini, eğitiminin ve üretim süreçlerinin büyük şehirlerin dışına taşınabileceğini somut bir şekilde göstermiş oldu.</p>
<p>Programın ardından gerçekleştirilen değerlendirme buluşmasında, akademisyenler, atölye yürütücüleri ve projeye katılan genç sanatçılar bir araya geldi. Toplantıda hem proje çıktıları hem de sanatın farklı şehirlerde nasıl üretildiği ve genç sanatçıların karşılaştığı fırsat ve zorluklar da ele alındı. Projenin en dikkat çekici yönü, genç sanatçılara yalnızca teknik eğitim sunmaması. Atölyeler ve çevrim içi seminerler aracılığıyla katılımcılar, çağdaş sanatın kuramsal altyapısından üretim süreçlerine kadar geniş bir içerikle buluşma fırsatı yakalamış. Sanat tarihi seminerlerinden panel programlarına kadar uzanan eğitimler, genç sanatçıların, ürettiklerini anlamlandırmalarını ve tartışabilmelerini de hedeflemiş.</p>
<p><strong><em>Yaratıcı birikimin çağdaş sanatla buluşması</em></strong></p>
<p>Nestlé Türkiye İçecekler İş Birimi Genel Müdürü Umut Tavaşoğlu'nun değerlendirmesi de projenin ulaştığı noktayı özetliyor. Tavaşoğlu, <em>“İki yıl boyunca farklı şehirlerde gerçekleştirdiğimiz eğitimler ve at</em><em>ö</em><em>lyeler sayesinde yalnızca genç sanatçılarla buluş</em><em>mad</em><em>ık; aynı zamanda her şehrin kendine </em><em>ö</em><em>zgü </em><em>hik</em><em>âyelerinin ve yaratıcı birikiminin çağdaş sanatla buluş</em><em>mas</em><em>ına da tanıklık ettik” </em>diyor. Bu sözler, projenin şehirlerin kültürel hafızasına da temas ettiğini de gösteriyor.</p>
<p>Tavaşoğlu'n <em>“Bugün geldiğimiz noktada projenin, g</em><em>ö</em><em>rünürlüğün </em><em>ö</em><em>tesine geç</em><em>en, </em><em>öğrenmeyi, üretimi ve dayanışmayı destekleyen güçlü bir sosyal etki modeli hâline geldiğini g</em><em>ö</em><em>rmekten büyük mutluluk duyuyoruz”</em> sözleri ise kültür-sanat projelerinde giderek daha fazla önem kazanan sürdürülebilirlik meselesine işaret ediyor. Nitekim projenin 3’üncü yılında da devam edecek olması, elde edilen etkinin kalıcı hâle getirilmek istendiğini ortaya koyuyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a4247e8dc918-1782728680.jpg" alt="" width="500" height="334" /></p>
<p><strong><em>Üretim ekosistemi oluşturmak</em></strong></p>
<p>İstanbul Modern Eğitim ve Sosyal Projeler Direktörü Neslihan Varol da projenin temel hedefini sanat eğitimine erişim üzerinden tanımlıyor. Varol, “<em>Sanat eğitimini yalnızca merkezde değil, farklı şehirlerde de erişilebilir kılmayı hedefliyor”</em> derken, genç sanatçıların üretim süreçlerini desteklemenin yanı sıra çağdaş sanat tarihi ve kuramlarına ilişkin birikimlerini güçlendirmeyi amaçladıklarını vurguluyor.</p>
<p>Bugün sanat alanında en çok ihtiyaç duyulan konulardan biri, genç sanatçıların yaşadıkları şehirlerde üretim yapabilmelerini sağlayacak ekosistemlerin oluşturulması. Çünkü yetenek kadar erişim de belirleyici bir unsur. Bu nedenle Nevşehir'den Kars'a, Mardin'den Adana'ya uzanan bu tür programlar eğitim faaliyeti olmanın ötesinde, kültürel kalkınmanın parçası olarak da değerlendirilmeli. İki yıllık süreçte gerçekleştirilen atölyelerin temalarına bakıldığında da bu yaklaşımın tortusu görülüyor. İnsan etkisi, ses ve kültür, doğa ve sanat, kolektif hafıza, yeni form arayışları, nesneler ve gölgeler ya da yapay zekâ destekli araştırmalar gibi farklı başlıklar altında yürütülen çalışmalar, genç sanatçıların güncel sanatın farklı alanlarıyla temas kurmasına imkân sağlamış. Anlıyorum ki “Bu Fincan Sanat Yolunda”nın 3’üncü hazırlıklarının başlaması da bu temas kurma çabalarının uzun vadeli bir kültür-sanat yatırımı olarak görüldüğünü gösteriyor.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/sanat-cografyasi-kahveyle-genisliyor-82094</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/9/4/1280x720/sanat-cografyasi-kahveyle-genisliyor-1782728722.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Büyük şehirlerin dışındaki genç sanatçılara sürdürülebilir bir üretim alanı sunmayı amaçlayan ‘Bu Fincan Sanat Yolunda’ projesi, 2’nci etabını tamamlayarak 3’üncü yıl hazırlıklarına başladı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/akilli-evrim-renault-megane-e-tech-electric-81920</guid>
            <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> AKILLI EVRİM  Renault Mégane E-Tech Electric</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Türkiye’de 5.500’den fazla satılmış olan ilk Renault Mégane E-Tech Electric, tasarımından sürüş dinamiklerine, iç mekan kalitesinden elektrifikasyon stratejisine kadar pek çok açıdan övgüyle karşılanmış, ilk nesil Twingo’dan bu yana markanın en karizmatik modeli olarak çok beğenilmişti.</p>
<p>CMF-EV platformunun sağladığı 4,21 metrelik kompakt boyutlara rağmen, 2,70 metrelik dingil mesafesi ve düz taban sayesinde sunulan ferah iç hacim ile 440 litrelik bagaj kapasitesi, aracı sınıfında ayrıcalıklı bir konuma taşımış; özellikle 110 mm’lik ince batarya paketinin, aracın 1,50 metrelik zarif tavan çizgisini korumasına olanak tanıması büyük bir tasarım başarısı olarak nitelendirilmişti.</p>
<p>Ancak rekabetin adeta bir endüstriyel savaşa dönüştüğü 2026 yılının ortalarında, Renault bu kez elindeki hamurla değil, o hamuru işleyen şasi aklı ve yazılım zekasıyla yeniden sahneye çıkıyor.</p>
<p>2026’nın son çeyreğinde Türkiye pazarına da giriş yapacak olan yeni tam elektrikli Mégane E-Tech, sadece bir makyaj operasyonu değil; tasarım, batarya kimyası ve dijital ekosistem üzerine kurgulanmış felsefi bir sentez olarak karşımızda duruyor. İlk neslin en büyük zaferi olan form-fonksiyon dengesi korunurken, görsel kimlik keskinleştirilmiş durumda… Tamamen yenilenen ön cephe, kapalı radyatör ızgarasındaki elmas desenler ve yeni ışık imzalarıyla çok daha sportif bir duruş sergilerken, arka tarafta şeffaf kapaklarından arındırılmış 3 boyutlu stoplar, aracın genişletilmiş çamurluk kemerleriyle birleşerek yere sağlam basan bir hatchback illüzyonu yaratıyor. Saten Arduvaz Mavi gibi yeni renk seçenekleri ve yıldız siyah tavan opsiyonu, aracın premium algısını bir üst basamağa taşıyor.</p>
<p>Kabin içine geçtiğimizde ise ilk nesil hakkında en sık dile getirdiğimiz eleştiri olan küçük cam alanlarının yarattığı loş kabin atmosferi ve bazı yüzeylerdeki sert plastik kullanımları, yerini dijital salon zarafetine bırakmış görünüyor. Techno versiyonundaki ahşap ve açık gri süslemeler, suni deri ön konsol kalitesiyle birleşerek kalite algısını belirgin şekilde yükseltirken; Esprit Alpine versiyonundaki koyu griden maviye uzanan spektral gri kapı döşemeleri, elektrikli masaj özellikli koltuklar ve Harman Kardon ses sistemi, aracı bir ulaşım aracından yaşam alanına terfi ettiriyor. Kişiselleştirilebilir ambiyans aydınlatması, o ilk neslin eksikliği hissedilen ferahlık hissini artık görsel bir şölene dönüştürüyor. Dijital ekosistemde ise referans gösterilen OpenR ekran mimarisi, şimdi Google Gemini yapay zekası ve yüz tanıma teknolojisiyle kişisel asistan kimliğine bürünmüş durumda. Sol A sütunundaki kamera ile sürücüyü tanıyan sistem, koltuk pozisyonundan OpenR Link arayüzüne kadar tüm preferansları otomatik yüklerken; Google Haritalar’ın batarya ön koşullandırma ve rota planlayıcısı ile entegre çalışması menzil stresini minimize ediyor. MySense modunun yerini alan SMART fonksiyonu ise sürücünün davranışlarını analiz ederek Eko, Konfor ve Spor modları arasında otonom geçişler yaparak otomobilin sizi değil, sizin ritminizi takip ettiği yeni nesil bir etkileşim modeli sunuyor.</p>
<p><strong>RASYONEL GÜÇ</strong></p>
<p>Gelelim işin en tartışmalı kısmı olan bataryaya… İlk nesil, 470 km’lik menziline rağmen otoyol sürüşlerinde 300 km civarına düşen tüketim değerleriyle fizik kurallarının acımasız yüzünü gözler önüne sermişti. Renault, 600 km’lik sahte menzil hayali peşinde koşmak yerine, rasyonel ve sürdürülebilir bir yol seçerek LFP yani Lityum Demir Fosfat bataryaya geçiş yapmış. Nadir toprak elementleri içermeyen, 220 HP 300 Nm üreten sargılı senkron motorla eşlenen yeni 67 kWh’lik batarya, dünyada bir ilk olan hücreden pakete C2P mimarisini kullanıyor. Bu düzen hem enerji yoğunluğunu hem de kullanılabilir kapasiteyi optimize ederek yüzde 53’lük optimum bir paketleme verimliliği sağlarken, WLTP standardında 500 km’ye varan menzil sunuyor. Şarj performansındaki iyileştirme ise takdire şayan; 165 kW’a çıkarılan DC hızlı şarj gücü ile batarya yaklaşık 24 dakikada yüzde 15’ten yüzde 80’e doluyor. Ayrıca çift yönlü 11 kW veya opsiyonel 22 kW AC şarj özelliği ve V2L işlevi, kullanıcıların 3,7 kW’a kadar nominal güce sahip 220V’luk cihazları bataryaya bağlamasına olanak tanıyarak kompakt segmentte farklı bir esneklik sağlıyor.</p>
<p>Sürüş dinamikleri açısından bakıldığında, ilk neslin 1.624 kg’lık ağırlığıyla segmentinin en hafifi olması ve çevik şasi karakteriyle termik araç hissiyatına en yaklaşan elektrikli model unvanı, yeni nesilde de korunmuş. Tek Pedal Sürüş işlevi ve dört kademeli rejeneratif fren sistemi, yumuşak ve kademeli bir yavaşlama süreciyle aracı tamamen durdurabilecek; araç durduktan birkaç saniye sonra elektrikli park freni otomatik devreye girerek yüzde 20’ye varan eğimlerde bile hareketsiz kalmasını sağlayacak.</p>
<p>Güvenlik tarafında ise akıllı adaptif hız sabitleyici, acil durum fren yardımcısı, öngörülü eko sürüş tavsiyesi, geliştirilmiş gerçekçi görünüm, güvenlik puanı, güvenlik koçu ve güvenlik monitörü dahil otuza varan sürüş destek sistemi, her koşulda güvenliği artıracak.</p>
<p>Teknik verilere derinlemesine baktığımızda; 4.200 mm uzunluk, 1.782 mm genişlik, 1.522 mm yükseklik ve 2.685 mm aks mesafesiyle kompakt ama ferah bir yapı korunuyor. Yüksüz ağırlık 1.772 kg seviyesindeyken, maksimum hız 160 km/h, 0-50 km/h hızlanması 3,4 saniye ve 0-100 km/h sprinti 7,6 saniye olarak belirtiliyor. Bagaj yükleme yüksekliği 522 mm, diz mesafesi 209 mm ve yerden yükseklik 124 mm ile günlük kullanım pratikliği maksimize edilmiş.</p>
<p>Özetle; en yeni mühendislikle yenilenmiş tam elektrikli Mégane E-Tech’in ilk neslin karizmasını koruyarak teknolojik olgunluğa erişmiş, LFP bataryayla sürdürülebilirliği merkeze almış, dijital ekosistemiyle insan-makine etkileşimini yeniden tanımlamış olduğunu belirtelim.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/akilli-evrim-renault-megane-e-tech-electric-81920</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/2/0/1280x720/akilli-evrim-renault-megane-e-tech-electric-1782403442.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Sanal zeka entegrasyonu ve rafine sürüş dinamikleriyle rasyonel verimliliği yükseltilen elektrikli Megane’nın yeni hali, 2026 bitmeden Türkiye’ye geliyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bir-tabakta-cografyayi-okumak-81919</guid>
            <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bir tabakta coğrafyayı okumak</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Önceki yıllarda Kıbrıs mutfağını tanıtmak amacıyla düzenlenen ‘Şeflerin Düeti’ etkinlik serisinden birine katılmak adına Elexus Hotel’i ziyaret etmiştim. Bu sefer ki ziyaretimin temelinde de yine lezzet var. Yenilenen ultra her şey dahil konsepti ile sezonu açan otelde, öne çıkan başlıklarından biri tabi ki gastronomi... Otelin mutfağının başına birkaç ay önce geçen Executive Chef Hüseyin Yılmaz, yeni gastronomi yaklaşımı ile Kıbrıs mutfağının yerel değerlerini uluslararası mutfak anlayışıyla buluşturuyor.</p>
<p>Şef ve ekibi tarafından hazırlanan Mediterasian (Asya-Akdeniz) ve Kıbrıs yerel ürünlerinden oluşan imza menülerini özel bir etkinlikte iki gün boyunca deneyimleme fırsatım oldu. Ekinlik özelinde tattığımız tabaklar hem lezzet hem görsel açıdan oldukça zengindi. Peki Hüseyin Şef, otel misafirleri için Elexus’un mutfağına genel olarak ne tür yenilikler getirecek, Kıbrıs’ın yerel ürünlerinden nasıl beslenecek, nasıl reçeteler çıkaracak? Biraz ona bakalım…</p>
<p><strong>Kariyeriniz boyunca Türkiye’nin farklı destinasyonlarında, Amerika, Rusya ve Yunanistan’da çalıştınız. Kıbrıs mutfağıyla yakın temas kurduğunuzda sizi en çok şaşırtan ya da etkileyen unsur ne oldu?</strong></p>
<p>Her mutfağın kendine özgü bir karakteri var ancak Kıbrıs mutfağıyla yakın temas kurduğumda beni en çok etkileyen unsur, Akdeniz'in farklı kültürlerini son derece doğal bir şekilde bir araya getirmesi oldu. Türk, Rum, Orta Doğu ve Levanten mutfaklarının izlerini aynı sofrada görmek oldukça etkileyici.</p>
<p>Bunun yanında, malzeme odaklı yaklaşım dikkatimi çekti. Özellikle hellim, molehiya, kolakas gibi yerel ürünlerin günlük yaşamda hâlâ güçlü bir şekilde yer bulması ve geleneksel tariflerin nesilden nesile aktarılması beni etkiledi. Kıbrıs mutfağı gösterişten uzak ama lezzet açısından son derece zengin bir mutfak. Yerel ürünlere duyulan saygı ve yemeklerin paylaşım kültürüyle iç içe olması, bana göre onu özel kılan özelliklerden biri.</p>
<p><strong>Elexus’a birkaç ay önce katıldınız. Mutfağa ilk girdiğiniz gün ile bugün arasında neleri değiştirdiniz ya da değiştirmeyi hedefliyorsunuz? </strong></p>
<p>Elexus mutfağı zaten hali hazırda güçlü bir mutfaktı, önceliğim her zaman motivasyon ve ekip ruhunu kazanmak. Çünkü güzel işler iyi bir ekip ve motive takım ile oluyor. Mutfakta sınır yok, ‘tamam oldu’ demek yok. Hep daha iyisini kovalamalıyız. Ekibi güçlendirerek bu duyguyu yakaladık. Çok güzel işler yapıyoruz, yapacağız.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d509f6306e-1782403231.jpg" alt="" width="500" height="607" /></p>
<p><strong>Yeni görevinizde kendinize nasıl bir gastronomi vizyonu belirlediniz? Elexus mutfağını birkaç yıl sonra nasıl bir noktada görmek istiyorsunuz?</strong></p>
<p>Geçmişte yaptığım doğru işleri burada da sürdürmeyi hedefliyorum. Sınırım yok, belirlediğim bir hedef yok; ekibimle beraber her zaman en iyisini yapma peşindeyim. Elexus mutfağını birkaç yıldan daha kısa sürede, kendine özgü bir tarza kavuşturmak ve misafirlerimize “sadece Elexus’da yiyoruz” dedirten yemekler sunmayı istiyoruz.</p>
<p><strong>Kıbrıs mutfağı çoğu zaman hellim ve birkaç yerel ürünle anılıyor. Sizce yeterince tanınmayan, daha fazla öne çıkarılması gereken lezzetler hangileri?</strong></p>
<p>Hellimli kabak çiçeği dolması, hellimli zeytinli köy ekmeği, hostes otu, ayrelli, kolokas, kaymak yağlı sini katmeri, dilifti ve sayamadığım daha birçok ürün... Gerçekten beklediğimin ve bildiğimin çok üzerinde bir yemek kültürü var burada. Mümkün oldukça Kıbrs’ın yerel esnaf lokantalarına gidip yemek yemeye çalışıyorum ve bu yemekleri doğasını bozmadan ufak dokunuşlarla modern gastronomiye uyarlayıp Elexus mutfağına taşımak hedefindeyim.</p>
<p><strong>Geleneksel bir tarifi günümüz damak tadına uyarlarken sizin için sınır nerede başlıyor peki? Bir yemeğin ruhunu korumak mı yoksa onu yeniden yorumlamak mı daha önemli?</strong></p>
<p>Bir yemeğin ruhunu koruyarak onu yeniden yorumlamak önemli. Bu hem çok zor hem riskli bir iş. Fakat bunu yapmak, üretmek kendimize has yeni lezzetler oluşturmak zorundayız. Bunu yapabilirsek başarılı oluyoruz.</p>
<p><strong>Akdeniz mutfağının dünyada yükselen bir değeri var. Kıbrıs mutfağını bu büyük gastronomi haritasında nereye konumlandırıyorsunuz?</strong></p>
<p>Kıbrıs mutfağı hali hazırda Akdeniz mutfağının içinde bir yerde. Fakat sadece Akdeniz mutfağı ile kısıtlayamayız. Çünkü çok daha fazlası var. Ataların yıllar önce yorumlaması var, farklı pişirme teknikleri var. Kıbrıs mutfağını bir yerde konumlandırmak için, bu mutfağı daha fazla geliştirmeli ve tanıtmalıyız.</p>
<p><strong>‘Ultra her şey dahil’ konsepti zaman zaman standartlaşmış mutfaklarla eleştirilebiliyor. Sizce bu sistem içerisinde özgün ve yüksek kaliteli bir gastronomi deneyimi yaratmanın sırrı nedir?</strong></p>
<p>Ultra her şey dahil konseptte çok farklı ülkelerin mutfaklarını misafirlere sunuyoruz, bu mutfakları canlı tutmalıyız, her yıl menü revizeleri olmalı, çünkü gastronomi her geçen gün kendisini yeniliyor. Yerimizde saymadan, güncel gastronomiyi takip edip, kendimize has dokunuşlar yapmak önemli...</p>
<p><strong>Günümüzde oteller için gastronomi artık başlı başına bir seyahat motivasyonu haline geldi. Sizce misafirler artık tabakta ne arıyor?</strong></p>
<p>Ben sadece şef gözüyle bakmıyorum; empati yaparak kendimi misafirlerin yerine de koyuyorum çoğu zaman. Her şef de böyle yapmalı bence. Önceliğimiz misafirlere kesinlikle lezzetli bir yemek sunmak. Aynı zamanda görsel de en az lezzet kadar ön planda olmak zorunda. Hedefim her zaman, misafire tabak gidince yemeye başlamadan önce o tabağın fotoğrafını çektirebilmek. Bu görsel olarak tabağı beğendiği anlamına geliyor ve tabi ki devamında yemeği tattıktan sonra yüzündeki o gülümsemeyi görmek.</p>
<p>Misafirler her zaman ‘ilk’i veya ‘en iyisini’ arıyor. Mutfak anlayışımda da bu var: Ya ‘ilk’ yapan, ya da en iyisini yapan olmalıyız.</p>
<p><strong>Menülerinizde yerel üreticilerle çalışma yaklaşımınız var mı? Kıbrıs'ın tarımsal ve gastronomik zenginliklerinden nasıl faydalanıyorsunuz?</strong></p>
<p>Çiftçi ve turizmci bir ailenin çocuğuyum. Yerel üreticilerin emeklerini çok iyi bilirim. Ayrıca yerel ürün kullanmak, ürünlerin işlenmemiş doğal organik olmasını da sağlıyor. Bu da bizim en önemli kriterlerimizden biri. İşletme olarak konuya aynı şekilde bakıyor, mümkün olduğunca Kıbrıs’ta yetişen, yerel ürünler alma peşindeyiz.</p>
<p><strong>Bir şef olarak sizi en çok heyecanlandıran şey yeni bir tarif geliştirmek mi, bir ekibi yönetmek mi yoksa misafirden gelen geri dönüşler mi?</strong></p>
<p>Hepsi diyebilirim. Misafirden güzel geri dönüşler olması için önce ekibin mutlu olması ve o ekibin iyi yönetilmesi gerekiyor. Güzel işler, mutlu ve motive bir ekiple çıkar. Sıralama yapmak zorundaysam eğer, önce misafirden gelen olumlu dönüşler, sonra mutlu ve motive bir ekibi yönetmek… Sonrasında zaten hep birlikte tarif geliştiriyoruz. Fakat tam anlamıyla heyecanlanmam için buna, yatırımcı ve üst yönetim memnuniyetini de eklememiz gerekli.</p>
<p><strong>Bugün dünyanın birçok yerinde otel mutfakları birbirine benzemeye başladı. Sizce bir misafirin tabağa baktığında 'Ben şu anda Kıbrıs'tayım' demesini sağlayan şey nedir?</strong></p>
<p>İşte tam olarak bu sorunun cevabını uygulamaya çalışıyorum. Yemeği herkes yapıyor, mevzu çok başka. Amacım her zaman, kendimize özgü, sadece Elexus menülerinde olan Kıbrıs ürünleriyle yemek yapmak…</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bir-tabakta-cografyayi-okumak-81919</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/9/1280x720/bir-tabakta-cografyayi-okumak-1782403249.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Executive Chef Hüseyin Yılmaz, Kıbrıs’ın yerel hafızasını uluslararası mutfak diliyle yeniden yorumlayarak Elexus’ta sadece lezzet değil, aidiyet duygusu da servis etmeyi amaçlıyor. Pusulası ise net: Ya ‘ilk’ iz bırakan ya da yemeği hafızalarda yer edecek kadar iyi yapan olmak… ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/cazin-ruhu-bize-yon-veriyor-81918</guid>
            <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Cazın ruhu bize yön veriyor</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>33’üncü İstanbul Caz Festivali, 30 Haziran’da başlayacak ve şehrin her noktasında iki hafta boyunca caz müziğinin tınıları yükselecek. <strong>Harun İzer</strong>’in direktörlüğünde, İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) düzenlediği festivalin, <strong>Marcus Miller</strong>’dan <strong>Robert Plant</strong>’e, <strong>Arooj Aftab</strong>’dan <strong>Thee Sacred Souls</strong>’a uzanan bir programı var. Festivalin en sevilen geleneklerinden <em>‘Caz Vapuru’</em> da 12 Temmuz’da Boğaz’a açılarak müzikseverlere İstanbul manzarası eşliğinde unutulmaz bir gün yaşatacak. Ayrıca, Yaşam Boyu Başarı Ödülü, Türk ezgilerini cazla harmanladığı özgün müziğiyle uluslararası alanda Türkiye’yi başarıyla temsil eden <strong><a href="https://caz.iksv.org/tr/yasam-boyu-basari-odulleri/senem-diyici">Senem Diyici</a></strong>’ye sunulacak. Ayrıntıları İzer’le konuştuk.</p>
<p><strong>33 yıldır düzenlenen İstanbul Caz Festivali bugün geldiği noktada nasıl bir kimliğe sahip? Siz festivalin ruhunu nasıl tanımlarsınız?</strong></p>
<p>Bir festivalin karakterini belirleyen etkenler çok çeşitli olabiliyor; gerçekleştiği ülke ve şehir, şehrin yapısı ve mekânları, müzik tarzı, seyircinin ilgisi, ekibin vizyonu ve tabii ki festivalin geçmişi. İstanbul Caz Festivali için de bütün bunlar etkenler arasında. İlk yıllarından bu yana festivalimizin kimliği değişmekle birlikte özünde koruduğu çok önemli noktalar var. Başta cazın yaratıcı, özgür, yenilikçi ruhu festivalin hep içinde; şimdi de bize yön vermeye, ışık tutmaya devam ediyor. Programımızda çok önemli isimlere yer verdiğimiz kadar, yeni keşiflere, ücretsiz etkinliklere ve caz sanatının gelişmesini destekleyen programlara da alan açıyoruz. Bu açıdan festivalin kimliğini renkli ve çok yönlü, bir geleneği yaşattığı kadar yeniliklere de açık bir şehir festivali olarak tanımlayabilirim. Tabii ki dönemin zorlukları, ekonomik şartlar da işin içinde. Bunlar festival kimliğini belirlemese de etki ediyor. Bu açıdan da şanslı bir festival olduğumuzu düşünüyorum; tam 29 yıldır festivalimizin sponsoru olan Garanti BBVA’nın ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın destekleri başta olmak üzere çok sayıda destekçi ve sponsorumuzun varlığı bizi canlı tutuyor.</p>
<p><strong>EVRENSEL BİR KÜLTÜR ALANI</strong></p>
<p><strong>Festivalde cazın yanı sıra soul, dünya müziği ve elektronik etkileri olan projeler de yer alıyor. Bu çeşitlilik festivalin vizyonunda nasıl bir rol oynuyor?</strong></p>
<p>‘Caz Festivali’ ifadesi bizim en temel belirleyicilerimizden. Diğer taraftan günümüzde müziğin evrensel bir kültür alanı olduğunu ve bunu kategorilere ayırmanın giderek anlamını yitirdiğini de unutmamak lazım. Caz müziğinin bile kendi içindeki farklı tarzları çok değişik yerlere uzanıyor, kimi zaman bunu yapan müzisyenler bile <em>“Bizi caz müzisyeni diye sınırlamayın”</em> diyorlar. Günümüzde müzikte sınırlar giderek muğlaklaşıyor, müzisyenler aynı anda birkaç tarza girebilecek işleri rahatlıkla bir arada sunabiliyorlar. Mesela bu yılki programımızdan Arooj Aftab, bu açıdan en güzel örneklerden. Köklerini doğudan alan ama şu anda New York’ta yaşayan bu isim, ‘spiritual jazz’ diyebileceğimiz bir tarzın içinde ama öte yandan çok farklı müzik tür ve duygularına aynı anda hitap edebiliyor. Diğer taraftan festivalimizde diğer müzik türlerine de sıkça ve genişçe yer verebiliyoruz. Güncel müzikteki gelişmeleri, dünya kültürüne etki eden başarılı veya yeni projeleri, bir kültür başkenti olan İstanbul’un seyircisine sunmak da festivalimizin bir özelliği. Örneğin efsanevi rock müzisyeni Robert Plant, bu yıl <em>Saving Grace</em> projesi ile festivalde yer alacak. Bir başka Amerikalı grup, 1960’ların soul ve R&amp;B tarzını günümüze o dönemin estetiğini de kaybetmeden başarıyla taşıyan Thee Sacred Souls, bu açıdan çok güzel bir örnek. İstanbul Caz Festivali olarak bu çeşitlilik bizim her zaman tercih ettiğimiz bir şey.</p>
<p><strong>Özellikle Caz Vapuru etkinliği yıllardır festivalin en sevilen geleneklerinden biri. Bu etkinliği farklı kılan nedir?</strong></p>
<p>Caz Vapuru, festivalin tematik etkinliklerinden biri; biraz İstanbul’a özgü, <em>“Sadece İstanbul’da yaşanır”</em> dediğimiz işlerden. Bu kapsamda <em>‘Parklarda Caz’</em> konserlerimizi veya <em>‘+1’li Gece Gezmesi’</em>ni de sayabiliriz. Ama tabii <em>‘Caz Vapuru’</em>nun yeri ayrı. Özellikle İstanbul Boğazı’nda ve şehrin doğal ulaşım araçlarından olan Şehir Hatları vapurlarından birinde gerçekleştirdiğimiz bu etkinliğimiz yıllardır devam etmekte. Bazı yıllarda ara verdiğimiz de oldu ama festival ve şehir sakinlerinin de İstanbul Caz Festivali deyince hep hatırladığı etkinliklerin başında geliyor. Dediğim gibi, bunun başta gelen sebebi de bunların gerçek anlamda İstanbul Caz Festivali’ne, İstanbul’a özgü işler olması sanırım.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/cazin-ruhu-bize-yon-veriyor-81918</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/8/1280x720/cazin-ruhu-bize-yon-veriyor-1782402956.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ 33 yıldır İstanbul’un kültür hayatının önemli duraklarından biri olan İstanbul Caz Festivali, bu yıl da dünya çapında isimleri ağırlayacak. Festival Direktörü Harun İzer, festivalin değişen ama özünü koruyan kimliğini ve İstanbul’a özgü geleneklerini anlattı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/akra-cazin-genc-yildizi-81917</guid>
            <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Akra Caz’ın genç yıldızı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Antalya’da, Akra Hotels tarafından dokuz yıldan beri düzenlenen caz festivalini, bu yıl iyi ki kaçırmamışım. Fazıl Say’ın menajerliğini yaptığı yıllardan tanıdığım eski dost ve Akra Caz’ın Genel Koordinatörü Kadir Dursun’un davetiyle, hem Richard Bona gibi cazın dev ismiyle tanışma fırsatını buldum, hem büyük gelecek vaat eden genç bir yetenek olan Su Yavuz’un Türkiye’deki ilk konserini dinledim.</p>
<p>Bu yıl Kenan Doğulu’nun ‘İhtimaller’ caz projesiyle açılan festivalde, Igor Butman &amp; Sergey Mazayev, Moskova Caz Orkestrası, Dianne Reeves, Joss Stone, Kenny Garrett gibi isimler sahnedeydi. Ancak ben festivalin son üç gününe yetiştim ve Richard Bona &amp; Alfredo Rodriguez Trio; Akra Genç Caz kapsamında Mojo5, Leviers ve Su Trio, Fazıl Say ile Aslıhan And Say’ı izledim.</p>
<p>Henüz 20 yaşında olan Su Yavuz, 2007 yılında hayatını kaybeden gazeteci Turan Yavuz’un kızı. Eğitimini Berklee College of Music’te sürdüren genç sanatçı; caz, R&amp;B, neo-soul, hip-hop, funk, fusion, pop ve klasik müzik gibi farklı türlerde çalışmalar sürdürüyor. Sahnede cıvıl cıvıl ve iki ayrı piyanoda çalıyor.</p>
<p>Akra Genç Caz kapsamında sahneye çıkan diğer gençleri de çok sevdim, yolları açık olsun.</p>
<p>Hemen not düşeyim: 10. Uluslararası Akra Caz Festivali, 02-20 Haziran 2027 tarihleri arasında ve caz dünyasının efsanevi isimlerinden Grammy ödüllü Dee Dee Bridgewater ve kızı China Moses’ı aynı sahnede ağırlayacak.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/akra-cazin-genc-yildizi-81917</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/7/1280x720/akra-cazin-genc-yildizi-1782402600.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Dokuzuncu yılında Antalya’yı cazın ritmiyle buluşturan Akra Caz Festivali, Richard Bona’dan Fazıl Say’a uzanan güçlü programının yanı sıra, genç piyanist Su Yavuz gibi gelecek vaat eden isimlere de sahnesini açtı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/serinleten-yaz-ekrani-81916</guid>
            <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Serinleten yaz ekranı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Yaz mevsimi yalnızca tatil planlarının değil, güçlü hikâyelerle buluşmanın da zamanı. Festival devlerinden merakla beklenen yeni filmlere, ödüllü yönetmenlerin son işlerinden sezonun dikkat çeken dizilerine uzanan bu seçkide; insan doğasının karanlık taraflarını irdeleyen dramlar, geçmişle hesaplaşan etkileyici hikâyeler, kahkaha vaat eden yerli yapımlar ve büyük sorular sorduran bilimkurgular bir araya geliyor. Ekran başına geçmek için iyi bir neden arıyorsanız, bu yapımlar listenize eklenmeyi hak ediyor.</p>
<p>MUBI’nin bu yıl Cannes’da haklarını satın aldığı <em>‘Coward’</em>, <strong>Jane Schoenbrun</strong>’un yeni filmi ve <strong>Paweł Pawlikowski</strong>’nin ödüllerle dönen son filmi <em>‘Fatherland’</em>in platforma geleceği günü sabırsızlıkla beklerken, bu ayın seçkisi de dikkat çekici yapımlarla dolu. Bunlardan biri, geçen yılın en beğendiğim filmlerinden birine imza atan ve bu yıl Cannes Film Festivali’nde jüri başkanlığı yapan Güney Koreli yönetmen <strong>Park Chan-wook</strong>’un yeni filmi <em>‘No Other Choice’</em>.</p>
<p>İnsan doğasının karanlık taraflarını kurcalamayı seven yönetmen, bu kez işini kaybeden bir adamın hikâyesi üzerinden modern çalışma hayatına bakıyor. Başlangıçta sıradan bir geçim mücadelesi gibi görünen hikâye, zamanla başarı baskısı, erkeklik algısı ve rekabet kültürü üzerine sert bir sorgulamaya dönüşüyor. Film, işsiz kalmanın yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kimliksel bir kırılma yarattığını gösterirken, <em>“Hayatta kalmak için ne kadar ileri gidebiliriz?”</em> sorusunu kara mizahla beklenmedik noktalara taşıyor.</p>
<p>Oscar ödüllü <em>‘Son of Saul’</em>un yönetmeni <strong>László Nemes</strong>’in yeni filmi <em>‘Orphan’ </em>da ayın öne çıkan yapımları arasında. Nemes, hikâyesiyle bir kez daha izleyicileri Macaristan’a götürüyor. 1950’lerde, savaş sonrası dönemde geçen film, aile sırlarıyla yüzleşen 12 yaşındaki Andor’un gözünden savaşın geride bıraktığı sessiz yaraları ve aidiyet arayışını anlatıyor.</p>
<p><em>“Biraz gülelim”</em> diyenler için <em>‘Doğu’</em>, dördüncü sezonuyla HBO Max’te. Yeni sezonda Doğu, şöhretle birlikte ortaya çıkan yeni hayatının içinde; ailesi, arkadaşları ve hayatına giren yeni insanlarla türlü komik olayların ortasında kalmaya devam ediyor. <strong>Doğu Demirkol</strong>’a <strong>Evliya Aykan</strong>, <strong>Kubilay Tunçer</strong>, <strong>Banu Fotocan</strong>, <strong>Keremcem</strong>, <strong>Sümeyye Aydoğan</strong> ve <strong>Muhammet Uzuner</strong> eşlik ediyor.</p>
<p><strong>Nuran Evren Şit</strong>’in kaleminden çıkan sevilen dostluk hikâyesi <em>‘Zeytin Ağacı’</em>, üçüncü sezonuyla Netflix’e geldi. Hayatlarını değiştiren Ayvalık’ta yeniden bir araya gelen Ada, Sevgi ve Leyla, bu kez karşılarına çıkan yeni zorluklarla omuz omuza mücadele etmek için yeniden bir araya geliyor.</p>
<p><strong>SALONLARDA AKSİYON ZAMANI</strong></p>
<p>İnsanlık binlerce yıldır gökyüzüne bakıyor. Sayısız yıldız ve milyarlarca gezegen keşfetmiş olsak da aynı soru hâlâ aklımızı kurcalıyor: Bir yerlerde bize doğru bakan gözler var mı? Bu soruya yıllardır takıntılı isimlerden biri de <strong>Steven Spielberg</strong>. <em>‘E.T.’</em>, <em>‘War of the Worlds’</em> ve <em>‘Taken’</em>, bunun en bilinen örneklerinden sadece birkaçı.</p>
<p>Spielberg şimdi bu temaya, yılın en merakla beklenen yapımlarından biri olan <em>‘Disclosure Day’ </em>ile geri dönüyor. <strong>Emily Blunt</strong>, <strong>Josh O'Connor</strong>, <strong>Colman Domingo</strong> ve <strong>Colin Firth</strong> başrolleri paylaşıyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/serinleten-yaz-ekrani-81916</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/6/1280x720/serinleten-yaz-ekrani-1782402450.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ MUBI&#039;de yılın merakla beklenen filmleri, HBO Max&#039;te yeni sezon heyecanı ve Steven Spielberg&#039;den iddialı bir bilimkurgu... Sıcak günlerde evinizin serinliğinde izleyecek kaliteli yapımlar için önerilerimiz burada. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/kadin-direncinin-hikayesi-81915</guid>
            <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Kadın direncinin hikayesi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Bir tarafta Londra’nın deneysel tiyatro sahnesi, diğer tarafta Anadolu’nun bin yıllık kadın hafızası, mitleri ve gotik ögeleri var. Bu tezat gibi görünen ama birbirini besleyen iki farklı dünya, bu oyunda nasıl bir potada eridi? </strong></p>
<p><strong>DEREM ÇIRAY:</strong> Aslında o iki dünyanın birbirine çok uzak olduğunu düşünmüyoruz. Deneysel tiyatronun da Anadolu folklorunun da ortak bir yanı var: İkisi de görünmeyeni görünür kılmaya çalışıyor. Londra’da parçası olduğumuz tiyatro yaklaşımları ile Anadolu’nun hikâye anlatıcılığı arasında da güçlü bir akrabalık görüyoruz. Her ikisi de yeni anlatım biçimleri ararken hafızayla, bedenle, sesle ve hikâye anlatıcılığıyla ilişki kuruyor. Bu nedenle bizim için mesele iki farklı dünyanın çatışması değil, birbirini beslemesi oldu.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d4c14acc35-1782402068.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Projenin ilk kıvılcımı kimden, nasıl çıktı?</strong></p>
<p><strong>IŞIK KAYA</strong>: Oyunun ilk kıvılcımı Derem Çıray’ın yazdığı metinle ortaya çıktı. Metinle karşılaştığımız ilk anda bizi etkileyen şey, çok güncel ve yaygın bir kadın hikâyesini halk anlatılarının, hayalet öykülerinin ve Anadolu’nun sözlü kültürünün içinden kurabilmesiydi. Biz de bu metni sahneye taşırken bir yandan çağdaş ve deneysel performans araçlarından yararlandık, diğer yandan hikâyenin kök saldığı coğrafyanın ritmini, karanlığını ve hafızasını korumaya çalıştık.</p>
<p><strong><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d4c2d35dfd-1782402093.jpg" alt="" width="500" height="625" /></strong></p>
<p><strong>Cazu’nun maruz kaldığı şiddet ve dışlanma ile doğanın, toprağın tahribatı ya da Anadolu’nun unutturulmaya çalışılan ritüelleri arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>IRAZ AKÇAM:</strong> Oyunda Cazu’nun bedeni ve içinde yaşadığı coğrafya sürekli bir mücadele alanına dönüşüyor. Bir yandan da Anadolu’daki pek çok ritüel, masal ve sözlü kültür geleneği kadınlar aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarılmış. Bu hafıza silindikçe yalnızca kültürel bir miras değil, dünyayla kurduğumuz alternatif ilişki biçimleri de kayboluyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a3d4c3e32511-1782402110.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>D.Ç.:</strong> Biz oyunda bu ilişkiyi doğrudan anlatmak yerine hikâye, atmosfer, dil ve imgeler aracılığıyla hissettirmeyi tercih ettik. Bu nedenle kadın bedenlerinde taşınan hafıza ile toprağın ve doğanın hafızası arasında; şiddet, sömürü ama aynı zamanda direnç ve yeniden var olma biçimleri üzerinden bağlar kurmaya çalıştık. O yüzden bu oyun bizim için yalnızca Cazu’nun hikâyesi değil, kuşaklar boyunca aktarılan kadın deneyimlerinin, hafızanın ve direncin hikâyesi.</p>
<p><strong>Cazu karakteriyle kadınlara yüklenen ‘cadı’, ‘deli’, ‘albastı’ gibi kalıpları kaleme almak, yazarken neler hissettirdi size?</strong></p>
<p><strong>D.Ç.: </strong>Kadınlara atfedilen isimler değişiyor ama altında yatan mekanizma pek değişmiyor. Cadı, deli, albastı, cinli... Bunların hepsi aslında belirli davranışları cezalandırmanın farklı yolları. Bu durum sadece Anadolu’ya özgü de değil. Kadınlar tarih boyunca çoğu zaman ‘melek’ ya da ‘canavar’ ikiliğine sıkıştırılmış. İtaatkar kadın idealize edilirken, öfkesini ifade eden, bağımsız ya da normların dışına çıkan kadın korkulacak bir figüre dönüştürülüyor.</p>
<p>Cazu’yu yazarken beni heyecanlandıran şey, bu hikayeyi ‘canavar’ ilan edilen kişinin gözünden anlatmaktı. Eğer söz hakkı ona verilseydi, kendini nasıl anlatırdı? Oyun biraz bu sorunun peşinden gidiyor.</p>
<p><strong>Peki, sohbetimizi birazda yönetmen koltuğuna çevirelim… Karşınızda hem çok katmanlı, fantastik bir metin hem de tek kişilik bir performans var. En çok nerede zorlandınız ya da heyecanlandınız?</strong></p>
<p><strong>I.K.: </strong> Aslında beni en çok heyecanlandıran şey, fiziksel tiyatro öğeleriyle kurduğumuz fantastik dünyayı jenerasyonlar boyunca aktarılan travmalarla ve çok gerçek bir duygusal zeminle köklendirmek oldu. Oyundaki dönüşüm, yalnızca bireysel bir dönüşüm değil; kadınların, hafızanın ve doğanın birbirine bağlandığı daha büyük bir döngünün parçası. Metin bir genç kızın hikâyesini anlatıyor gibi görünse de, prova sürecinde sürekli kendimize şu soruyu sorduk: Bu hikâyenin hangi kısmı annemizi, anneannemizi ya da sokakta karşılaştığımız bir kadını anlatıyor? Bence oyunun asıl gücü de burada yatıyor.</p>
<p><strong>I.A.: </strong>Cazu’nun hikâyesinde beni en çok besleyen şey, kendi seçimi olmayan bir geri dönüşü kendi seçtiği bir mücadeleye dönüştürmesi oldu. Çünkü Cazu’nun öfkesi yalnızca bireysel bir öfke değil; kuşaklar boyunca susturulmuş, suçlanmış ve görünmez kılınmış kadınların hafızasını da taşıyor. Bu yüzden karaktere yaklaşırken öfkeyi tek başına bir patlama olarak değil, hayatta kalma isteğiyle, merakla ve mücadele arzusuyla birlikte düşünmeye çalıştım.</p>
<p>Bugün kendi hayatımda da sistemlerin yarattığı kaçınılmaz mücadelelerin içinde, direncimi canlı tutan şeyin mücadele etme arzusu olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle Cazu’yla aramızda güçlü bir bağ kurdum. Onun geri dönüşü benim için yalnızca bir intikam hikâyesi değil; var olmaya, anlatmaya ve görünür olmaya devam etmenin ısrarı.</p>
<p><strong>Sahnedeki o ‘yalnızlık’ ile oyundaki seslerin getirdiği ‘kalabalık’ arasındaki ilişkiyi nasıl yönettiniz?</strong></p>
<p><strong>I.K.:</strong> Oyunda sahnede fiziksel olarak yalnız bir beden görüyoruz; ancak Cazu hiçbir zaman gerçekten yalnız değil. Onun etrafı sürekli seslerle, yargılarla, söylentilerle, korkularla ve toplumsal baskılarla çevrili. Böylece Cazu’nun yalnızlığı ile etrafını kuşatan kalabalık arasında sürekli bir gerilim oluşuyor.</p>
<p><strong>I.A.:</strong> Reji açısından ilgimizi çeken şey, sahnedeki tek bir bedenin bu görünmez kalabalıkla nasıl mücadele edeceğiydi. Oyunculuk tarafında ise bu seslerle yalnızca karşılaşan değil, onların arasından kendi sesini duyurmaya çalışan bir genç kadının varlığını araştırdık. Çünkü oyunun merkezinde, on yedi yaşında bir genç kızın bütün bu gürültünün içinde kendini var etme ve hikâyesini anlatma çabası var.</p>
<p><strong>Londra’dan sonra İstanbul’a taşıyorsunuz hikayenizi…</strong></p>
<p><strong>I.A.:</strong> Oyunun bu yolculuğu bizim için çok değerli. Londra’da oyunu ilk kez seyirciyle buluşturmak heyecan vericiydi, ancak hikayenin doğduğu coğrafyaya doğru yürüyor olması ayrı bir anlam taşıyor. Anadolu'dan beslenen, Türkiye'nin toplumsal ve kültürel hafızasıyla ilişki kuran bir hikâyeyi İstanbul'da paylaşacak olmak bizi hem heyecanlandırıyor hem de derinden etkiliyor. Hikâyenin kendi evine dönüyor olmasının yarattığı özel bir heyecan hissediyoruz.</p>
<p><strong>D.Ç.:</strong> Londra'daki seyircilerimizin oyuna yaklaşımı bizi çok etkiledi. Birçok uluslararası izleyicimiz, Türkçe bilmemesine rağmen Iraz'ın sahnedeki varlığıyla ve Cazu'nun mücadelesiyle güçlü bir bağ kurduklarını; adaletsizliği, yalnızlığı ve direnişi hissedebildiklerini paylaştı.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Sahne kapandığında İstanbul izleyicisinin hangi duygularla veya soru işaretleriyle salondan ayrılmasını dilersiniz?</strong></p>
<p><strong>I.K.: </strong>Seyircilerin Cazu’yla birlikte geçtiği duygusal yolculuğu içtenlikle deneyimlemelerini istiyoruz. Ama bunun yanında, salondan tamamen rahatlamış ya da teselli bulmuş bir halde çıkmalarını da beklemiyoruz, aksine, biraz huzursuz olmalarını umuyoruz. Kendilerini, çevrelerindeki insanları, ailelerini, komşularını, patronlarını, arkadaşlarını ve çocuklarını yeniden düşünmelerini istiyoruz. Çünkü inandığımız şey şu: Toplumsal değişim çoğu zaman empatinin yarattığı huzursuzluktan doğuyor. Bir başkasının hikâyesini gerçekten duyduğumuzda, kendi konumumuzu ve sorumluluklarımızı sorgulamaya başlıyoruz.</p>
<p><strong>D.Ç.:</strong> Son yıllarda maruz kaldığımız şiddet haberleri, adaletsizlikler ve can yakıcı olaylar ne yazık ki bizlerde bir alışılmışlık hissi ve zaman zaman da çaresizlik yarattı. Oysa sanatın gücü, tam da bu uyuşmuşluğu kırabilmesinde yatıyor.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/kadin-direncinin-hikayesi-81915</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/5/1280x720/kadin-direncinin-hikayesi-1782402221.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Anadolu’nun bin yıllık kadın hafızasını Londra’nın deneysel tiyatro sahnesiyle buluşturan ‘Hortlak Kızın Hikayesi’, Londra’nın ardından İstanbul seyircisiyle buluştu. Feminist ve ekolojik bir perspektifle kuşaklar boyunca dışlanan kadınların izini süren oyunu; yazar Derem Çıray, yönetmen Işık Kaya ve oyuncu Iraz Akçam ile konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/bilginin-sifanin-ve-yasamin-rotasi-81914</guid>
            <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bilginin, şifanın ve yaşamın rotası</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Anadolu uygarlıkları serimizde bu hafta Kuzey Ege’ye, Bergama’dan Ayvalık ve Cunda’ya uzanan keyifli bir rotaya gidiyoruz. Geçen hafta Troya’da efsanenin arkasındaki kenti, Assos’ta felsefenin Ege manzarasıyla buluştuğu coğrafyayı görmüştük. Bu hafta Pergamon’un görkemli akropolünde krallık gücünü, Asklepion’da antik dünyanın şifa anlayışını, Kozak Yaylası’nda üretim kültürünü, Ayvalık ve Cunda’da ise Kuzey Ege’nin taş sokaklarını ve deniz kokusunu hissedeceğiz.</p>
<p>Bergama, bugünkü İzmir’in kuzeyinde, Bakırçay havzasında yer alır. Antik adı Pergamon’dur. Savunması kolay, bereketli ve stratejik konumuyla Hellenistik Çağ’da Attalos Hanedanı’nın başkenti olmuş, sanat, mimarlık, bilim ve sağlık alanlarında dönemin en önemli merkezlerinden birine dönüşmüştür.</p>
<p>Bugün Bergama’yı gezerken Tunç Çağı’ndan Hellenistik döneme, Roma’dan Bizans’a, Osmanlı’dan günümüze uzanan çok katmanlı bir şehir hafızasıyla karşılaşırız.</p>
<p><strong>YAŞAYAN ŞEHİR: BERGAMA</strong></p>
<p>Bergama gezisine Akropol’den başlamak gerekir. Kale Dağı’nın tepesindeki bu alan, kente yukarıdan bakan bir yönetim ve kültür merkezidir. Pergamonlular yapıları vadiden bakıldığında etkileyici görünecek biçimde yerleştirmişlerdir. Bu nedenle Bergama Akropolü, antik dünyanın en teatral kent düzenlerinden biridir.</p>
<p>Akropolde Athena Kutsal Alanı, kütüphane, tiyatro, Dionysos Tapınağı, Traianus Tapınağı, agora ve Zeus Sunağı’nın yeri görülebilir. Bergama Tiyatrosu, dik yamaca yerleşmiş haliyle çok etkileyicidir. Oturma sıralarından aşağı baktığınızda sahnenin ötesinde bütün vadi açılır. Burada mimarlık, manzarayla birlikte düşünülmüştür.</p>
<p>Bergama’nın en ünlü yapılarından biri Zeus Sunağı’dır. Bugün sunağın büyük bölümü Berlin’de Pergamon Müzesi’nde sergilenir. Bergama’daki yerinde ise bu anıtın konumunu ve bıraktığı boşluğu görürsünüz. Tanrılarla devlerin savaşını anlatan frizler, Pergamon krallarının zaferlerini yücelten güçlü bir siyasi dildir.</p>
<p>Akropoldeki kütüphane de Bergama’nın kültür gücünü gösterir. Antik dünyanın en ünlü kütüphanelerinden biri kabul edilen Bergama Kütüphanesi’nin çok zengin bir koleksiyona sahip olduğu bilinir. Parşömen geleneğinin Pergamon adıyla ilişkilendirilmesi, kentin bilgi dünyasındaki yerini daha da anlamlı kılar.</p>
<p>Öğleden sonra Asklepion’a geçilmeli. Burası antik dünyanın önemli sağlık merkezlerinden biridir. Şifa tanrısı Asklepios’a adanan bu kutsal alanda tedavi bedene, zihne ve ruha birlikte yönelirdi. Su, uyku, rüya, yürüyüş, tiyatro, dinlenme ve telkin tedavinin parçalarıydı. Girişteki ünlü söz bu anlayışı çok iyi anlatır: <em>“Tanrıların adına, ölümün buraya girmesi yasaktır.”</em> Hastaya daha kapıdan umut veren güçlü bir başlangıçtır bu.</p>
<p>Bergamalı Galenos’u da burada hatırlamak gerekir. MS 129’da Bergama’da doğan Galenos, Hipokrates’ten sonra antik dünyanın en önemli hekimlerinden biri kabul edilir. Onun çalışmaları yüzyıllar boyunca tıp düşüncesini etkilemiştir.</p>
<p>Aynı gün Kızıl Avlu da görülmeli. Roma İmparatoru Hadrianus döneminde Mısır tanrılarıyla, özellikle Serapis kültüyle ilişkili olarak yapılmış bu büyük tuğla yapı, daha sonra Hıristiyan bazilikasına dönüştürülmüştür. Bu da Bergama’nın inanç tarihindeki çok katmanlı yapısını gösterir.</p>
<p>Günün sonunda Bergama’nın merkezine zaman ayırmak gerekir. Eski sokaklar, çarşı, arasta havası ve yerel esnaf lokantaları, antik kentin yaşayan şehirle bağını kurar. Bergama köftesi, çığırtma, tulum peyniri, keşkek ya da yerel ev yemekleriyle bu tarih yolculuğu sofraya taşınır.</p>
<p><strong>KOZAK YAYLASI’NDAN AYVALIK’A</strong></p>
<p>İkinci gün rotayı Bergama’dan batıya, Kozak Yaylası üzerinden Ayvalık’a çevirmek güzel olur. Kozak Yaylası çam fıstığı, granit kayalıkları, ormanları ve köyleriyle Bergama’nın tarih yoğunluğundan sonra nefes aldıran bir geçiş coğrafyasıdır. Burada üretim kültürü öne çıkar. Çam fıstığı, köy kahvaltıları, zeytinlikler ve sakin yollar, Kuzey Ege’nin başka bir yüzünü gösterir.</p>
<p>Kozak’tan Ayvalık’a indiğinizde manzara değişir. Artık taş evlerin, dar sokakların, zeytinyağının, eski kiliselerin ve deniz kokusunun içindesiniz. Ayvalık, 19. yüzyılda gelişen mimari dokusu, Rum evleri, çarşısı, kiliseleri ve liman hayatıyla başlı başına gezilmesi gereken bir kenttir.</p>
<p>Ayvalık merkezde Taksiyarhis Anıt Müzesi, Saatli Cami, Çınarlı Cami, Macaron Mahallesi, eski sokaklar ve sahil hattı görülebilir. Burada acele etmeden yürümek gerekir. Ev cephelerine, taş işçiliğine, kapılara, sokakların denize açılışına dikkat ettiğinizde Ayvalık’ın yalnız bir tatil kenti olmadığını, Kuzey Ege’nin çok katmanlı kültürünü taşıdığını görürsünüz.</p>
<p>Akşamı Ayvalık’ta geçirmek iyi olur. Zeytinyağlı otlar, deniz ürünleri, papalina, lor tatlısı ve sakızlı lezzetler bu rotanın sofra tarafını güçlendirir. Ayvalık’ta bir gece kalmak, üçüncü gün Cunda’yı daha sakin gezmeyi sağlar.</p>
<p><strong>TAŞ SOKAKLAR VE KİLİSELER</strong></p>
<p>Üçüncü gün Cunda’ya, yani Alibey Adası’na ayrılmalı. Cunda, Ayvalık adaları içinde yerleşimi, mimarisi ve atmosferiyle en özel duraktır. Köprüyle ulaşılması kolaydır; ama adaya geçince ritim değişir.</p>
<p>Cunda’da Taksiyarhis Kilisesi, taş sokaklar, eski Rum evleri, sahil hattı ve Âşıklar Tepesi görülmeli. Burası büyük anıtlardan çok ayrıntılarla güzelleşir: Bir pencere süsü, taş bir kapı, avludan taşan begonviller, denize bakan bir kahve, eski bir kilise cephesi…</p>
<p>Cunda’da yürüyüş, mola ve sofra gezinin parçasıdır. Deniz ürünleri, zeytinyağlı mezeler, sakızlı kurabiye, kahve molaları ve ada akşamı bu üçüncü günü tamamlar.</p>
<p>Bergama’da kralların, hekimlerin ve mimarların dünyasını görürüz. Kozak’ta üretim kültürüne, Ayvalık’ta kent hafızasına, Cunda’da ise Kuzey Ege’nin yaşayan gündelik hayatına yaklaşırız.</p>
<p><strong>ROTAYI ÖZEL YAPAN NE?</strong></p>
<p>Bu rotayı anlamak için üç kavram önemli: Bilgi, şifa ve yaşam.</p>
<p>Bilgi, çünkü Bergama Kütüphanesi antik dünyanın önemli düşünce merkezlerinden biriydi. Şifa, çünkü Asklepion’da beden ve ruh birlikte düşünülüyordu. Yaşam, çünkü Ayvalık ve Cunda’da tarih hâlâ sokaklarda, sofralarda ve taş evlerde hissediliyor.</p>
<p>Bu rota bize şunu hatırlatır: Anadolu’da büyük tarih her zaman uzak ve soyut değildir. Bazen bir tiyatronun dik yamacında, bazen bir kutsal tünelin serinliğinde, bazen bir zeytin ağacının gölgesinde, bazen de Cunda’da denize bakan taş bir evin cephesinde karşımıza çıkar.</p>
<p><strong>LEZZETLER</strong></p>
<ul>
<li>Bergama köftesi<br />• Bergama tulum peyniri<br />• Bergama çığırtması<br />• Kozak çam fıstığı<br />• Ayvalık tostu<br />• Papalina balığı<br />• Cunda’da deniz ürünleri ve zeytinyağlı mezeler<br />• Lor tatlısı<br />• Sakızlı kurabiye ve sakızlı kahve<br />• Kuzey Ege otları ve zeytinyağları</li>
</ul>
<p><strong>BU ROTADA…</strong></p>
<ul>
<li>Bergama Akropolü<br />• Bergama Tiyatrosu<br />• Zeus Sunağı’nın yeri<br />• Bergama Kütüphanesi<br />• Asklepion<br />• Kızıl Avlu<br />• Bergama çarşısı<br />• Kozak Yaylası<br />• Ayvalık merkezi<br />• Cunda / Alibey Adası</li>
</ul>
<p><strong>PRATİK BİLGİ</strong></p>
<p><strong><em>Nasıl gidilir?<br /></em></strong>İzmir’den Bergama’ya araçla gitmek en pratik seçenektir. İstanbul yönünden gelenler Soma hattı üzerinden de bu rotaya bağlanabilir.</p>
<p><strong><em>Rota</em></strong></p>
<ol>
<li>gün: Bergama Akropolü – Asklepion – Kızıl Avlu – Bergama merkezi</li>
<li>gün: Kozak Yaylası – Ayvalık merkezi – Ayvalık’ta konaklama</li>
<li>gün: Cunda – sahil ve ada sokakları</li>
</ol>
<p> </p>
<p><strong><em>Süre</em></strong><br />3 gün idealdir. İki güne sıkıştırılabilir ama Ayvalık ve Cunda’yı rahat gezmek için bir gece Ayvalık’ta kalmak iyi olur.</p>
<p><strong><em>Ne zaman gitmeli?<br /></em></strong>İlkbahar ve sonbahar en rahat dönemlerdir. Yaz aylarında Ayvalık ve Cunda kalabalık olabilir; Bergama Akropolü için sabah saatleri tercih edilmelidir.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/bilginin-sifanin-ve-yasamin-rotasi-81914</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/1/4/1280x720/bilginin-sifanin-ve-yasamin-rotasi-1782401898.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Kralların, hekimlerin ve düşünürlerin izini süren Bergama’dan; zeytin ağaçları, taş evler ve ada akşamlarıyla Kuzey Ege’nin ruhunu taşıyan Ayvalık ve Cunda’ya uzanan bu yolculuk, Anadolu’nun katmanlı hafızasına dokunuyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
