<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/yelkende-olan-yelkende-kalmasin-88332</guid>
            <pubDate>Mon, 28 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Yelkende olan yelkende kalmasın</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke. İstanbul Boğazı’ndan Ege kıyılarına uzanan yarış parkurlarına, güçlü kulüplere, uluslararası organizasyon deneyimine ve yetişmiş sporculara sahip. Buna rağmen yelken hâlâ geniş kitlelerin uzağında, pahalı ve erişilmesi zor bir spor olarak algılanıyor.</p>
<p>Oysa yelkenin etrafında yalnızca yarışlardan oluşan bir dünya yok. Turizmden lojistiğe, marinalardan ekipmana, konaklamadan sigortaya, sponsorluktan medyaya uzanan ciddi bir ekosistem var. Dünyadaki örnekler, bu ekosistem doğru kurgulandığında yelkenin şehirler ve ülkeler için önemli bir ekonomik değere dönüşebildiğini gösteriyor.</p>
<p>Rüzgâr Üstü Kurucusu <strong>Rana Akkurt</strong>’a göre Türkiye’nin deniz, sporcu ya da yarış açısından bir eksikliği yok. Eksik olan, eldeki gücü ortak bir hedef etrafında bir araya getirmek ve Türkiye’nin özgün yelken deneyimini daha görünür kılmak.</p>
<p>Rana Akkurt, <em>“Rüzgâr Üstü, Türkiye’de yelkene dair üretilen bilgi, deneyim ve hikâyeleri görünür ve kalıcı hale getirmek amacıyla kuruldu. Yelken dünyasını farklı paydaşlarıyla buluşturan bağımsız bir platform olarak faaliyetlerine başladı. Kâr amacı gütmeyen, hiçbir kulüp, okul, yarış, kurum ya da markayla ticari ilişkisi olmayan bir yapıya sahip. Rüzgâr Üstü’nün kuruluş nedeni aslında basit bir boşluğa dayanıyor. Her sezon çok sayıda yarış yapılıyor, çok sayıda ekip kuruluyor ancak bunlar kalıcı bir yerde birikmiyor”</em> diyor.</p>
<p>Platformun birinci işinin bu hafızayı tutmak, ikinci işinin ise sporu anlaşılır kılmak olduğunu söyleyen Akkurt, üçüncü hedefin pazarlama profesyonelleri ve karar vericilere yelken sponsorluğunu farklı boyutlarıyla anlatan Türkçe bir kaynak oluşturmak olduğunu ifade ediyor: <em>“Çıkış noktamız, yelkende olanın yelkende kalmaması. Yarışların, insanların, ekiplerin, markaların ve bu sporun etrafında oluşan tüm hikâyelerin daha görünür, erişilebilir ve kalıcı olması için çalışıyoruz.”</em></p>
<p><strong>GERÇEKTEN PAHALI MI?</strong></p>
<p><em>“Yelkenin Türkiye'de dar bir kesimin sporu olarak algılanmasının üç ayrı katmanı var. Birincisi maliyet. Görünen kısmı tekne sahipliği olduğu için yelken pahalı bir spor olarak biliniyor. Oysa denize çıkan insanların büyük bölümü tekne sahibi değil, ekip üyesi. Yelken her zaman yüksek bütçeler gerektirmiyor” </em>diyen Akkurt’a göre asıl maliyet, yetenekli gençlerin üst sınıflara ilerlemesiyle ortaya çıkıyor ve yük çoğu zaman ailelerin üzerinde kalıyor. Bu nedenle kulüplerin ve genç sporcuların sponsorluk desteğine ihtiyacı var. Markaların katkısı ise yalnızca finansmanla sınırlı değil; tekne nakli, ekip ulaşımı, konaklama ve teknik servis gibi alanlar da önemli. Akkurt şöyle devam ediyor: <em>“İkincisi, spora başlamak için geç kalındığı düşüncesi. Otuzlu yaşlarında yelkene başlayıp eğitmen olan, ulusal yarışlarda derece alan ve kariyerini bu yönde değiştiren insanlar var.”</em></p>
<p>Üçüncü sorun ise spora nasıl başlanacağının bilinmemesi ve kapalı grup algısı. Akkurt, kulüplerin, yelken okullarının, eğitmenlerin ve yeni katılımcılara açık takımların tarafsız ve erişilebilir biçimde tek yerde listelenmesinin önemli bir yol gösterici olabileceğini söylüyor.</p>
<p><strong>TÜRKİYE’NİN EKSİK HALKASI NE?</strong></p>
<p>“<em>Türkiye yelken sporunun gelişimi için ciddi adımlar atılıyor. Türkiye Yelken Federasyonu yarış düzeni, sınıf yapılanması ve eğitim tarafında yıllardır kurumsal bir zemin kuruyor”</em> diyen Akkurt’a göre Türkiye’nin asıl avantajlarından biri kopyalanması mümkün olmayan yarış deneyimi: <em>“Boğaz'da yarışan bir yelkenci, burada yaşadığı deneyimle güçlü bir bağ kuruyor. Kuvvetli ve değişken akıntı, kıyıdan kırılan rüzgâr, tepelerin ve yapıların yarattığı sağanaklar ve gemi trafiği çok farklı bir yarış deneyimi yaratıyor. Taktik burada rüzgâr kadar akıntıyı okumakla kuruluyor ve bu, dünyada çok az parkurda yaşanan bir zorluk. Ege ise bambaşka bir deneyim sunuyor.”</em></p>
<p>Ancak bu zenginlik henüz yeterince anlatılmıyor. Akkurt, <em>“Bence eksik halka tam da burada başlıyor. Tüm paydaşlar ortak bir hedef etrafında yeterince buluşamıyor. Uluslararası bir yelken merkezi olmak tek bir kurumun başarabileceği bir konu değil. Kulüplerin, federasyonun, yelkene gönül vermiş markaların, yerel yönetimlerin, liman ve marina işletmecilerinin, turizm sektörünün ve medyanın aynı hedefi paylaşması gerekiyor.”</em></p>
<p>Akkurt’un altını çizdiği üç unsur net: “<em>Ortak bir hedef, paylaşılmış sorumluluk ve sahip olduğumuz özgün yelken deneyimini dünyaya anlatacak güçlü mecralar”</em> diyor.</p>
<p><strong>DÜNYAYA BAKMAK YETERLİ</strong></p>
<p>İşin ekonomik boyutu ile ilgili de açıklama yapan Rana Akkurt, şunları söyledi: “Bu ekonominin ne kadar büyüyebileceğini görmek için dünyaya bakmak yeterli. Barselona'da yapılan 37. America's Cup şehre 1,03 milyar Euro’luk ekonomik katkı ve 208,5 milyon Euro vergi geliri üretti. Etkinlik için 460 binden fazla ziyaretçi geldi ve yaklaşık 12 bin 900 kişilik istihdam karşılığı yarattı. Tedarikçilerin yüzde 90'ı yerel işletmelerdi.</p>
<p>SailGP 2025 sezonunda ise ev sahibi bölgelerde 230 milyon dolarlık ekonomik etki açıkladı. Etkinlik başına ortalama 18 milyon izleyiciye ulaşıldı. Yelkenin ölçeği doğru kurulduğunda ciddi bir ekonomik değer yaratabildiği açık.”</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/yelkende-olan-yelkende-kalmasin-88332</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/3/2/1280x720/yelkende-olan-yelkende-kalmasin-1790319990.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Türkiye’nin güçlü kulüpleri, yetişmiş sporcuları ve dünyada benzeri az bulunan parkurları var. Ancak yelken hâlâ geniş kitlelerin uzağında. Rüzgâr Üstü Kurucusu Rana Akkurt’a göre eksik olan yeni yarışlar değil; ortak hedef, sorumluluk ve Türkiye’nin özgün yelken deneyimini dünyaya anlatacak güçlü bir yapı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/tarzin-yeni-akli-88331</guid>
            <pubDate>Mon, 28 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Tarzın yeni aklı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><span style="font-size: 12pt;">Bir zamanlar erkek modasında yenilik denildiğinde akla yeni bir kumaş, farklı bir sneaker silüeti ya da podyumdan sokağa inen sıra dışı bir kesim gelirdi. Bugün ise gardırobumuzu değiştiren en önemli gelişmelerden biri, elle tutulur bir parça bile değil: yapay zekâ. Üstelik etkisi yalnızca tasarım stüdyolarında hissedilmiyor. Alışveriş yapma biçimimizden üzerimize yakışanı bulmaya, markaların koleksiyon hazırlamasından kişisel stilimizi oluşturma şeklimize kadar moda ile kurduğumuz ilişkinin hemen her noktasına sessizce yerleşiyor.</span></p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">MASADAKİ YENİ OYUNCU</span></h2>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yapay zekânın moda dünyasındaki en görünür etkilerinden biri tasarım sürecinde ortaya çıkıyor. Tasarımcılar artık eskiz, renk, kumaş ve silüet fikirlerini çok daha hızlı görselleştirebiliyor; aynı ceketin onlarca farklı oranını ya da bir desenin farklı yüzeylerde nasıl çalışacağını üretim aşamasına geçmeden deneyebiliyor. Yapay zekâ böylece yalnızca görüntü üreten bir teknoloji olmaktan çıkıp yaratıcı süreci hızlandıran bir tasarım aracına dönüşüyor. Buradaki asıl mesele ise “Yapay zekâ tasarımcının yerini alacak mı?” sorusunun ötesine geçiyor. Çünkü modayı değerli kılan yalnızca yeni bir görüntü yaratmak değil; kültürü okumak, doğru zamanda doğru fikri ortaya koymak ve bir markaya kimlik kazandırmak. Yapay zekâ yüzlerce alternatif gösterebilir; ancak hangisinin gerçekten heyecan verici olduğuna karar vermek hâlâ insan gözüne, zevkine ve sezgisine bağlı.</span></p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">CEPTEKİ DENEME KABİNİ</span></h2>
<p><span style="font-size: 12pt;">Erkekler açısından daha somut değişim ise alışverişte yaşanıyor. Özellikle çevrim içi alışverişin o klasik sorusu -“Bu, üzerimde gerçekten böyle duracak mı?”- giderek teknolojiyle yanıt buluyor. Sanal deneme uygulamaları sayesinde bir gömleğin, ceketin ya da pantolonun kişinin üzerinde nasıl görünebileceğini satın almadan önce görmek artık daha mümkün. Teknoloji henüz kusursuz değil; kumaşın gerçek dökümü, kalıbın vücuda oturuşu ya da küçük ayrıntılar ekrandaki görüntüyle her zaman birebir örtüşmeyebilir. Yine de bir ceketi sipariş etmeden önce omuzlarınızda nasıl görüneceğini, geniş paça bir pantolonun vücut oranınıza uyup uymadığını ya da normalde tercih etmeyeceğiniz bordo bir trikoyu kendinizde görmek, satın alma kararını ciddi biçimde değiştirebilir.</span></p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">HERKESİN KENDİ STİLİSTİ</span></h2>
<p><span style="font-size: 12pt;">Belki de yakın geleceğin en ilginç gelişmesi kişiselleştirme olacak. Bugünün algoritmaları bize “Bunu alanlar şunu da aldı” diyor. Yarının stil asistanı ise gardırobunuzu, bedeninizi, sevdiğiniz renkleri, sık kullandığınız parçaları ve hatta günün programını hesaba katabilecek.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Sabah telefonunuza baktığınızda “Bugün yağmur var; akşam yemeğin de olduğu için lacivert trençkotunu, gri triko polonu, ekru pantolonunu ve kahverengi loafer’ını giy” diyen dijital bir stil danışmanı düşünün. Bu senaryo artık bilim kurgu kadar uzak görünmüyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bunun erkek modası için ayrı bir önemi var. Çünkü gardırobunu önemseyen, ancak trendleri sürekli takip etmek istemeyen geniş bir erkek kitlesi bulunuyor. Yapay zekâ burada trendleri anlatan bir otoriteden çok, kişinin kendi stilini daha iyi kullanmasını sağlayan görünmez bir yardımcıya dönüşebilir.</span></p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">BEDEN DEĞİL, BİREY…</span></h2>
<p><span style="font-size: 12pt;">Hazır giyimin temel mantığı, uzun yıllardır bizi belirli bedenlerin içine yerleştirmek üzerine kurulu. Yapay zekâ ise bunun tersini mümkün kılabilir: kıyafetin kişiye yaklaşmasını. Vücut ölçülerinin dijital olarak analiz edilmesi, kişisel tercihlerin öğrenilmesi ve sanal prova teknolojilerinin gelişmesi, gelecekte çok daha kişiselleştirilmiş bir erkek gardırobunun kapısını açabilir. Bu gelişme özellikle erkek takım elbisesi, gömlek, pantolon ve dış giyimde heyecan verici. Omuz genişliğinden kol uzunluğuna, pantolon boyundan kişinin tercih ettiği kalıba kadar farklı verileri anlayan sistemler yaygınlaştıkça “standart beden” fikrinin yanına daha erişilebilir bir dijital kişiselleştirme kültürü eklenebilir. Terziliğin teknolojiyle yeniden buluşması, belki de önümüzdeki yılların en ilginç lükslerinden biri olacak.</span></p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">ALIŞVERİŞ DE DEĞİŞECEK</span></h2>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yapay zekânın etkisi yalnızca ne giyeceğimizle sınırlı kalmayacak; ne kadar satın aldığımızı da değiştirebilir. Gardırobunuzdaki parçaları gerçekten tanıyan bir sistem, beşinci lacivert kazağı önermek yerine zaten sahip olduklarınızla yeni kombinler yaratabilir. Hatta eksik olan tek parçayı belirleyerek daha bilinçli bir alışveriş listesi hazırlayabilir. Markalar açısından ise tüketicinin ne aradığını daha iyi anlamak, talebi öngörmek ve doğru ürünü doğru zamanda sunmak giderek daha fazla önem kazanacak. Bu da gelecekte daha kontrollü koleksiyonlara ve ihtiyaca göre şekillenen üretim modellerine alan açabilir.</span></p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">FAZLA KUSURSUZLAŞIRSA</span></h2>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bütün bunların küçük bir paradoksu var: Moda biraz da hata yapmaktır. Bir ceketi beklenmedik bir pantolonla giymek, babanızdan kalan saati yeni bir sneaker’la yan yana getirmek ya da algoritmanın asla önermeyeceği bir rengi denemek, kişisel stilin gerçek tarafını oluşturuyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yapay zekâ bizi sürekli “en doğru” kombinlere yönlendirirse herkesin giderek birbirine benzediği, kusursuz ama sıkıcı bir gardırop dünyasıyla karşılaşabiliriz. Tam da bu nedenle geleceğin iyi giyinen erkeği, teknolojiye en fazla teslim olan değil; onu ne zaman dinleyip ne zaman görmezden geleceğini bilen kişi olacak. Çünkü yapay zekâ bize binlerce seçenek gösterebilir, gardırobumuzu düzenleyebilir, bir parçanın üzerimizde nasıl duracağını tahmin edebilir ve hatta henüz üretilmemiş bir ceketi görselleştirebilir. Ancak ayna</span>nın karşısında son düğmeyi kapatıp “Evet, bu benim” diyebilmek hâlâ son derece insani.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/tarzin-yeni-akli-88331</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/3/1/1280x720/tarzin-yeni-akli-1790319818.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yapay zekâ; tasarımdan sanal provaya, kişisel stil önerilerinden üretime kadar erkek modasının kurallarını yeniden yazıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/frankensteinin-karanlik-hikayesi-88329</guid>
            <pubDate>Mon, 28 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Frankenstein’ın karanlık hikâyesi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Sahnede klasik tiyatro kalıplarının ötesine geçen, canlı müziğin ve rock enerjisinin hakim olduğu bir atmosfer var. Bu yüksek tempo performansınızı ve aranızdaki sahne kimyasını nasıl etkiledi?</strong></p>
<p><strong>CEM ÖZÇELİK:</strong> Aslında alışık olduğum bir konsept. Senforock konserlerinde edindiğim tecrübe, bu müzikalde sahne performansımı sergilememde çok yardımcı oldu. Sahnede birden fazla ögeye dikkat etmemiz gerekiyor. In-ear sistemle altyapı-metronom kulağımıza gelirken aynı zamanda canlı orkestra ve ‘rock band’in müziğini dans ve repliklere senkronize şekilde seyirciye yansıtmak, heyecan verici ve bir o kadar da konsantrasyon isteyen bir şey. Sahnede üç kişiyiz ve neyi nerede yapmamız gerektiğini çok iyi bilen sanatçılarız. Berrak’ın tiyatroculuğu bizi sahnede motive ederken, Musa Göçmen’in yılların getirdiği şeflik ruhu bizi dinamik tutuyor.</p>
<p><strong>BERRAK ATLI:</strong> Gotik atmosfer ve karanlık motifleri her zaman çekici bulmuşumdur. O yüzden Musa Göçmen'in sahnede yarattığı bu dünya, alıştığım klasik bir sahneleme yaklaşımından daha büyük bir keyifle var olmamı sağlıyor. Melodilerin hem hırçın hem de nahif oluşu, hikâyemizin özünü de en iyi şekilde icra edebilmemizi sağlıyor. Yüksek tempo aynı zamanda iç aksiyonumuzda da olduğu için, senfonik müzik ile kimyamızı kurmakta zorlanmadık. Musa Göçmen, Cem ve orkestra ile hemen bir bütün oluverdik.</p>
<p><strong>Peki, hem besteci hem de şef kimliğinizle bu hikâyenin içinde olmak, eseri deneyimleme biçiminizi dönüştürdü mü?</strong></p>
<p><strong>MUSA GÖÇMEN</strong>: Bu kez orkestranın önünde durup bir hikâyeyi müzikle anlatmak yetmedi. Hikâyenin içine girmek istedim. Victor’u oynarken bir taraftan onun duygularını yaşıyorum, diğer taraftan besteci olarak o duyguların müziğini duyuyorum. Aynı zamanda şef olarak sahnedeki bütün dünyanın nabzını kontrol etmem gerekiyor.</p>
<p>Beni Victor’a çeken asıl şey onun deliliği değil, merakı oldu. Victor’un içinde çok tehlikeli bir cümle var: “Neden olmasın?” Ben de hayatım boyunca müzikte bunu sordum. Senfoni orkestrasıyla rock yapılır mı? Bir konser tiyatroya dönüşebilir mi? Bir orkestra şefi karakterin içine girip hikâyenin parçası olabilir mi? Victor da “Ölüm neden kaçınılmaz olsun?” diye soruyor. Aramızdaki benzerlik burada başlıyor. Farkımız ise umarım burada bitiyor. Çünkü Victor bana şunu hatırlatıyor: İnsanın sınırları aşacak cesareti kadar, aştığı sınırın arkasında ne bıraktığını düşünecek vicdanı da olmalı.</p>
<p><strong>Hikâyeyi yaratılış anından değil de, “son gün” üzerinden ele alma fikri nasıl doğdu?</strong></p>
<p><strong>M.G.:</strong> Çünkü beni Yaratık’ın nasıl yaratıldığı kadar ertesi sabah ne olduğu da ilgilendiriyor. Bir insan hayat yaratmayı başardı, diyelim. Peki sonra? O hayatı sevecek misin? Sorumluluğunu alacak mısın? Sana benzemediğinde onu kabul edecek misin? Yoksa kendi yarattığın şeyden korkup kaçacak mısın? İşte <em>‘Frankenstein'ın Son Günü’</em> buradan doğdu.</p>
<p><strong>Karakteriniz Victor'un karanlık ve tutkulu dünyasını notalara nasıl yansıttınız?</strong></p>
<p><strong>M.G.:</strong> Victor’un müziğinin “korku müziği” olmasını hiç istemedim. Ben onun zihnini bestelemeye çalıştım. Çünkü Victor’un kafasının içinde müthiş bir şey var: Takıntı, aşk, bilim, ego, korku ve büyük bir yaratma arzusu aynı anda yaşıyor. Senfonik orkestranın genişliği bana Victor’un ihtişamını verdi; rock ise onun isyanını. Benim için en önemli şey yüksek ses değil, sessizlik. Çünkü bütün o orkestranın, elektriğin ve sahne görkeminin ardından bir anda her şeyi susturduğunuzda Victor tek başına kalıyor. Bence müzikalin en güçlü müziği bazen tam da orada, hiçbir enstrümanın çalmadığı anda ortaya çıkıyor.</p>
<p><strong>Bu oyunda sizi kişisel olarak en çok sarsan ya da etkileyen tema ne oldu?</strong></p>
<p><strong>B.A.:</strong> Yaratıcının kendi yarattığını tamamıyla sahiplenmesi fikri beni çok etkiliyor. Yaratılanın, yaratıcının sınırlarının dışına çıktığında yok edilmesi gerektiği düşüncesi, beni tüm varoluşumuzu ve insanlığı sorgulamaya itiyor. İnsanın, kendine hak bulduklarının aslında ne kadar vahşi sınırlarda olabileceğini düşündürtüyor.  </p>
<p><strong>C.Ö.:</strong> Bu hikâye aslında korkunç bir dram. İnsan denilen varlığın açgözlülüğü, yetinme duyusunun olmaması ve önlenemez kibrinin sonunda bir güç kölesine dönüşmesini anlatıyor. Tanrı’ya ahkâm kesmesi, elleriyle inşa ettiği ama dev bir trajediyle son bulan olayları peşi sıra yaşatıyor. Bu olaylara tüm insanlık şahit olurken biz de bu yüzleşmeyi seyircinin yüzüne haykırıyoruz. Yaratığın bu acımasız dünyada bir yer edinmeye çalışması, bir insan gibi umutlanması ve sonra hayal kırıklığı içinde sonsuz bir yalnızlıkla evine dönüşünü görüyoruz. Eserde beni en çok etkileyen an Yaratık’ın dünyaya gerçekleri haykırdığı bölüm.</p>
<p><strong>Eliza, Victor’un hırsı ile Yaratık’ın öfkesi arasında nasıl bir denge kuruyor?</strong></p>
<p><strong>C.Ö.:</strong> Eliza aslında Yaratık’a, daha ilk yaratıldığı andan itibaren tüm benliğiyle saygı duyuyor ve onu seviyor. Bu sevgiyi bir noktada anne, bir noktada ise sevgili gibi düşünebiliriz. Dünyaya, parça parça birleştirilerek getirilmiş bir yaratık var ortada ve ilk gördüğü şey Eliza. İlk dokunduğu, kendisine ilk değer veren de Eliza. Zira Victor yarattığı bu varlığın kendi hegemonyasından çıkmaması için elinden geleni yaparken sırf Eliza ve Yaratık yakınlaşmasın diye bir ‘kadın’ yaratmak istiyor. Ancak Eliza ve Yaratık arasındaki o bağ çok farklı. Bizim hikâyemiz klasik Frankenstein hikâyesinden burada ayrılıyor. Bizim sahnelediğimiz hikâye daha duygu yüklü, daha insani ve sonu da bir o kadar dramatik.</p>
<p><strong>B.A.:</strong> Bizim yorumumuzda Eliza güçlü bir karakter. Sevgiyi yaşamaktan korkmayan... Ne yaşarsa yaşasın hayata tutunmayı seçmiş, vicdanlı biri. İyilik kadar kötülüğün de var olduğunu bilen; kötülüğü yenmek ya da dönüştürmek için sevgiyi kullanan biri.</p>
<p><strong>Seyircinin bu müzikalden hangi duygularla ayrılmasını umuyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>M.G.: </strong>Ben, hikâyeyi bir yaratılış öyküsünden çıkarıp bir hesaplaşmaya dönüştürmek istedim. Çünkü bunun yalnızca Victor Frankenstein’ın meselesi olmadığını düşünüyorum. İnsanlık sürekli bir şeyler yaratıyor. Ama belki de yeterince sık sormadığımız bir soru var: “Yapabiliyor olmak, yapmayı gerektirir mi?” Victor’un son gününde aslında bütün mesele bu. Yaratıcı, yarattığı şeyin karşısına çıkıyor. Ve artık kaçacak yeri yok. Bence seyircinin de olmamalı.</p>
<p>Ben insanların bu oyundan çıkarken “Ne güzel dekor, ne güzel müzik” demelerinden elbette mutlu olurum. Ama asıl istediğim, eve giderken hâlâ tartışıyor olmaları. “Yaratık gerçekten canavar mıydı?” Ve biraz daha ileri gidersek: “Ben Victor’un yerinde olsaydım ne yapardım?” İşte o soru seyircinin peşinden eve kadar gelirse, yapmak istediğimiz müzikal gerçekten tamamlanmış olacak.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/frankensteinin-karanlik-hikayesi-88329</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/2/9/1280x720/frankensteinin-karanlik-hikayesi-1790319668.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Mary Shelley’nin iki yüzyılı aşkın süredir yaşayan ölümsüz hikâyesi, ‘Frankenstein’ın Son Günü’ ile yeniden yorumlanıyor. Victor Frankenstein, Yaratık ve Eliza’nın ilişkisini odağına alan müzikalde tiyatro ile rock enerjisi buluşuyor. Musa Göçmen, Berrak Atlı ve Cem Özçelik’le yapımın detaylarını konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/appleda-ne-izlesek-88327</guid>
            <pubDate>Sun, 27 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Apple’da ne izlesek?</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>PAZARTESİ: SEVERANCE</strong></p>
<p>Pazartesi zaten işe gidiyoruz; biraz da Lumon Industries’in tuhaf koridorlarında dolaşalım. Severance, çalışanların iş ve özel hayatlarına ait anılarını birbirinden ayıran bir operasyon üzerine kurulu. <strong>Adam Scott</strong>’ın canlandırdığı Mark, ofise girdiğinde dışarıdaki hayatını, çıktığında ise içeride ne yaptığını hatırlamıyor. Ancak burada mesele yalnızca iyi bir bilimkurgu fikri değil. Ne işe yaradığı anlaşılmayan makro veri görevleri, bitmek bilmeyen koridorlar, tuhaf kurumsal ritüeller ve hatta bir odada karşınıza çıkabilen bebek keçiler… Dizi, iş hayatının absürtlüğünü giderek büyüyen bir gizemin içine yerleştiriyor.</p>
<p><strong>SALI: SLOW HORSES</strong></p>
<p>Bond sever misiniz? Tam tersini düşünün. Slow Horses, MI5’da hata yapmış, gözden düşmüş ajanların gönderildiği Slough House’un hikâyesi. Ekibin başında, <strong>Gary Oldman</strong>’ın canlandırdığı kaba ve pasaklı ama herkesten birkaç adım ileride düşünen Jackson Lamb var. Casusluk gerilimi, İngiliz mizahıyla yan yana ilerliyor. Dizi, son yıllarda Emmy Ödülleri adaylıklarında da düzenli olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p><strong>ÇARŞAMBA: MARGO’S GOT MONEY TROUBLES</strong></p>
<p>Genç yaşta anne olan Margo’nun para kazanmak ve hayatını ayakta tutmak için bulduğu çözümler pek alışıldık değil. <strong>Rufi Thorpe</strong>’un romanından uyarlanan <em>Margo’s Got Money Troubles</em>, annelik, para ve sınıf meselelerini komedinin içine yerleştiriyor. <strong>Elle Fanning</strong>’in başrolünde olduğu dizide <strong>Michelle Pfeiffer</strong> ve <strong>Nick Offerman</strong> da yer alıyor. Margo bazen yaratıcı, bazen de kendi hayatını daha fazla karıştıran biri. Onu ilginç kılan, kolayca örnek bir kahramana dönüşmemesi.</p>
<p><strong>PERŞEMBE: WIDOW’S BAY</strong></p>
<p><strong>Matthew Rhys</strong>’in canlandırdığı belediye başkanı Tom Loftis, geçmişi karanlık hikâyelerle dolu küçük bir sahil kasabasını turizm merkezine dönüştürmek istiyor. Sorun şu: Kasaba halkı buranın lanetli olduğuna inanıyor. Sisli sokaklar, eksantrik ada sakinleri ve şehir efsaneleri derken <em>Widow’s Bay</em>, korku ile kara mizah arasında gidip geliyor. Kasabanın tuhaflıkları arttıkça neyin hurafe, neyin gerçek olduğu giderek bulanıklaşıyor. Geçtiğimiz hafta Emmy Ödülleri’nde 14 ödül kazanarak bir komedi dizisinin tek yılda kazandığı Emmy rekorunu kıran yapım, kara mizah sevenlerin radarına girmesi gereken dizilerden.</p>
<p><strong>CUMA: THE STUDIO</strong></p>
<p>Sinemayı çok seviyorsunuz ve sonunda büyük bir Hollywood stüdyosunun başına geçiyorsunuz. Hayal gibi… Ancak bu hayalin Matt Remick için kabusa dönüşmesi uzun sürmüyor. <strong>Seth Rogen</strong>’ın başrolünde olduğu <em>The Studio</em>’da Matt’in ilk görevlerinden biri, Kool-Aid’i milyar dolarlık bir sinema markasına çevirmek. <strong>Martin Scorsese</strong>’den <strong>Ron Howard</strong>’a pek çok isim de kendilerinin abartılmış versiyonlarıyla karşımıza çıkıyor. Sanat ile gişe arasındaki eski kavga, burada Hollywood’un kendi kendisiyle dalga geçtiği bir komediye dönüşüyor. Ünlüler geçidi de cabası.</p>
<p><strong>CUMARTESİ: TED LASSO</strong></p>
<p>Futboldan pek anlamayan Amerikalı bir koçun bir İngiliz takımının başına geçmesiyle başlayan <em>Ted Lasso</em>, kısa sürede futbolun dışına taşıyor. Birbirine pek benzemeyen insanların zamanla takım olmayı öğrenmesi, hikâyenin merkezinde yer alıyor. Futbol maçları anlatının önemli bir parçası olsa da dizi, esas olarak arkadaşlık, aidiyet ve birlikte yaşama meseleleriyle ilgileniyor. Bu yüzden futbolu takip etmeyenlere de kapısı açık.</p>
<p><strong>PAZAR: SHRINKING</strong></p>
<p>Haftayı biraz gülümseyip biraz hüzünlenerek bitirelim. <em>Shrinking</em>, eşini kaybettikten sonra kendi hayatını bile toparlayamayan terapist Jimmy’nin hastalarına gerçekten ne düşündüğünü söylemeye başlamasıyla açılıyor. <strong>Jason Segel</strong>’in canlandırdığı Jimmy’ye, <strong>Harrison Ford</strong>’un hayat verdiği sert ve sarkastik ama zaman zaman şefkatli Paul eşlik ediyor. Dizi, yas, arkadaşlık ve ebeveynlik gibi ağır konulara mizahı tamamen terk etmeden yaklaşıyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/appleda-ne-izlesek-88327</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/2/7/1280x720/appleda-ne-izlesek-1790319524.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Apple TV’nin Türkiye kataloğunda bilimkurgudan casusluğa, komediden dramaya farklı türlerde pek çok dizi var. Nereden başlayacağınıza karar veremiyorsanız haftanın her günü için seçtiğimiz yedi yapımdan birine göz atabilirsiniz. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/elektrikli-luks-kamp-donemi-88326</guid>
            <pubDate>Sun, 27 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Elektrikli lüks kamp dönemi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Volkswagen Ticari Araç’ın ID. California Cruise ile attığı adım, kampçılık dünyasında bugüne dek görülen en doğasever ve en köklü dönüşümlerden biri. 1988’den bu yana kompakt kamp aracı denince ilk akla gelen California ailesi, şimdi ilk kez tam elektrikli bir modelle tanışıyor. ID. Buzz temelli bu keyif aracı, bir aktarma organı değişiminin üstünde; Bulli formatının özgürlük, esneklik ve gündelik kullanılabilirlik vaadini elektrik çağına taşıyan bir yorum.  </p>
<p>Almanya’da 60.761 Euro’dan başlayacak fiyatı ve 2027 başı için planlanan ilk teslimatlarıyla ID. California Cruise, elektrikli California dünyasına giriş kapısı olmayı hedefliyor. Aynı zamanda 2028’e kadar genişleyecek yeni bir tam elektrikli ailenin de ilk halkası. VW Grubu, cesur fakat temkinli bir stratejiyle önce hafif, gündelik ve erişilebilir bir versiyonla pazarı yoklamak, sonra daha donanımlı ve farklı karakterlerde tam elektrikli California’ları sırayla yelpazeye eklemek istiyor.</p>
<p>Tasarım tarafında ID. California Cruise, ID. Buzz’ın ikonik siluetini bozmadan California kimliğini incelikli dokunuşlarla harmanlamış. ‘Miwo’ desenli özel koltuk kılıfları, arka bölümdeki California yazısı ve yan gövdedeki ‘Cruise’ çıkartmaları, aracı sıradan bir ID. Buzz’dan ayırıyor. Kısa ve uzun aks mesafesi seçenekleri, ID. Buzz Pro temeli üzerine inşa edilen yapıyı gündelik hayatta da kullanışlı kılacak. Burada Volkswagen’in lüks algısını abartılı deri ve parlak yüzeylerle değil, sadelik, işlevsellik ve sessizlik üzerinden kurması, modern lüks anlayışıyla örtüşüyor. Elektrikli bir kamp aracının en büyük cazibesi zaten doğayla gürültüsüz ve kokusuz kaynaşabilmek. ID. California Cruise bu iddiayı tasarımına da yansıtıyor.</p>
<p>Aracın kampçılık donanımı, iki kişilik uyku düzeni etrafında şekillendirilmiş. 2,03 metre uzunluğunda ve 1,20 metre genişliğindeki yatak, dokuz santimetre kalınlığında yeni geliştirilmiş katlanır konfor matıyla desteklenmiş. Ön yan camlar için havalandırma ızgaraları, tüm camlar için karartma perdeleri, iki kamp sandalyesi ve bir kamp masası araçta güvenle ve kompakt biçimde saklanabiliyor. Panoramik cam tavan tercih edilirse buna uygun karartma perdesi de düşünülmüş.</p>
<p>Ancak asıl yenilik, kamp için özel geliştirilen California modu. Bu mod, seçili aydınlatma ve konfor fonksiyonlarını ayarlarken USB portlarına kesintisiz güç sağlıyor ve kabin içini geceye hazırlıyor. Klima, bataryanın şarj durumuna ve iç-dış sıcaklık farkına bağlı olarak 48 saate kadar kesintisiz konforlu uyku sıcaklığı sunabiliyor. Bu, elektrikli kampçılıkta sessiz ve temiz bir iklimlendirme deneyimi anlamına geliyor; fakat sürenin batarya kapasitesine ve dış koşullara ne kadar bağlı olduğu, gerçek dünya kullanımında en çok merak edilecek noktalardan biri…</p>
<p>Enerji yönetimi tarafında araç, kampçıların elektrik ihtiyacını dış kaynağa bağımlı olmadan karşılayabilecek donanıma sahip. 2.000 Watt sürekli ve 3,6 kW tepe çıkışıyla V2L vehicle-to-load fonksiyonu, ID. California Cruise’u mobil bir güç kaynağına dönüştürüyor. Kahve makinesi, su ısıtıcısı, portatif indüksiyon ocak, soğutucu, aydınlatma sistemleri, e-bisiklet ve e-scooter şarj cihazları doğrudan yüksek voltajlı araç bataryasından beslenebiliyor. Mobil çalışma istasyonları ve açık hava mutfakları da dış elektrik bağlantısı olmadan çalıştırılabiliyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab61ab37e5a7-1790319283.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><strong>ÖZGÜRLÜĞÜN EN </strong><strong>ÇEVRECİ HALİ </strong></p>
<p>Dijital tarafta California App, elektrikli California modelleri için şarj duraklı rota planlaması sunuyor; Plug&amp;Charge desteğiyle uyumlu istasyonlarda kablo takıldığında ayrı kimlik doğrulama gerekmeden şarj başlıyor. Bu entegrasyon, elektrikli kampçılığın en kırılgan noktası olan şarj planlamasını markanın dijital ekosistemi içinde çözmeye çalışacak. Yine de uzun mesafeli kamp seyahatlerinde şarj altyapısının yoğunluğu ve ID. Buzz’ın gerçek menzili, aracın sınırlarını belirleyecek en önemli unsurlar olarak kalıyor.</p>
<p>California Cruise’un konumlandırması, klasik California’nın tüm donanımını taşıyan bir karavan değil, daha çok hafif, esnek ve gündelik kullanıma uygun bir kamp aracı olduğu yönünde. Ocak, mutfak ünitesi, pop-up tavan veya banyo gibi unsurlar, belki sonradan eklenebilecek ancak daha çok ‘beach’ ruhuna yakın bir yorum olduğu aklımıza geliyor. Belki de, elektrikli aracın ağırlığını ve maliyeti düşürmek için bilinçli bir tercihtir.</p>
<p>Nitekim ID. California Cruise, ID. Buzz Pro temeli üzerine ‘Interior Style’ ve ‘Comfort’ paketleri ile V2L adaptörünü standart olarak taşıyor. Dolayısıyla lüks segmentte hafta sonu kaçamakları, festival kampları veya uzun yolculuklarda otel konforunu arayan ama doğayla bağını koparmak istemeyen kullanıcılar için ideal bir ‘elektrikli keyif’ aracı ortaya çıkıyor. Geleneksel California tutkunları için ise şimdilik bir başlangıç modeli… Tam donanımlı elektrikli bir California için birkaç yıl daha beklenecektir.</p>
<p>Volkswagen’in bu hamlesi, Hannover’de 250.000’inci California’nın üretilip sahibine teslim edilmesiyle aynı döneme denk geldi. Bu sembolik eşik, markanın kampçılık geleneğini ne kadar ciddiye aldığını gösteriyor.</p>
<p>2003’ten itibaren T-serisi üretim sorumluluğunu üstlenen Volkswagen Ticari Araç, şimdi aynı mirası elektrikli geleceğe taşıma iddiasında. ID. California Cruise, bu mirasın son noktası değil; aksine elektrikli California Welt’in kapılarını aralıyor. Fiyatının 60.761 Euro’dan başlaması, elektrikli bir kamp aracı için erişilebilir bir giriş seviyesi sunarken, 2027 başındaki teslimatlar ve 2028’e kadar genişleyecek aile planı, Volkswagen’in bu segmentte uzun vadeli oynayacağını gösteriyor.</p>
<p>California Cruise, özgürlüğe doğru sessiz, temiz ve dijital olarak bağlantılı bir keyif taşıyıcısı. Elektrikli kampçılık, dünyada şimdi başlıyor. Ancak, Volkswagen Ticari Araç’ın attığı bu adım, geleceğin karavan kültürünün nasıl şekilleneceğine dair güçlü bir işaret.</p>
<p><span style="color: #236fa1;"><em>2.000 Watt sürekli ve 3,6 kW tepe çıkışıyla V2L vehicle-to-load fonksiyonu, ID. California Cruise’u mobil bir güç kaynağına dönüştürüyor. Kahve makinesi, portatif indüksiyon ocak, soğutucu, e-bisiklet şarj cihazları vb. doğrudan yüksek voltajlı araç bataryasından beslenebiliyor.</em></span></p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/elektrikli-luks-kamp-donemi-88326</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/2/6/1280x720/elektrikli-luks-kamp-donemi-1790319325.JPG" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ VW NFZ, kompakt kampçılığın simgesi olan ‘California’yı şimdi elektrikle yeni bir yolculuğa çıkarıyor. ‘ID. California Cruise’, doğayla baş başa kalmanın sesini kısarken Volkswagen’in yeni tamamen elektrikli kampçı ailesinin de ilk halkasını oluşturuyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/tastan-kentlerin-su-hikayesi-88325</guid>
            <pubDate>Sun, 27 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Taştan kentlerin su hikâyesi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu hafta Pamphylia rotasına devam ediyoruz. Phaselis ve Attaleia’dan sonra Antalya Ovası’nın iki büyük antik kentine, Perge ve Aspendos’a gidiyoruz. Bu rota, Pamphylia’yı su, kent ve ticaret ilişkisi üzerinden okumak için iyi bir fırsat sunar. Perge Aksu, yani antik Kestros Nehri’yle; Aspendos ise Köprüçay, yani antik Eurymedon’la birlikte düşünülmelidir.</p>
<p>Bu rota bir gece iki gün planlanırsa rahat gezilir. İlk gün Perge’ye, ikinci gün Köprüçay, Belkıs Köprüsü ve Aspendos’a ayrılabilir.</p>
<p><strong>PERGE: ROMA’NIN </strong><strong>ANITSAL YÜZÜ</strong></p>
<p>İlk gün Perge’ye ayrılmalı. Antalya’nın doğusunda, Aksu yakınlarında yer alan Perge, Pamphylia’nın en önemli kentlerinden biridir. Helenistik bir tepe üstü yerleşimiyken, Roma döneminde planlı ve anıtsal bir kent haline gelmiştir. Bugün tiyatro, stadion, agora, hamam, anıtsal kapı, sütunlu cadde, çeşme ve bazilika gibi temel bileşenleri birlikte görebildiğimiz önemli Roma kenti örneklerindendir.</p>
<p>Perge’nin ayırt edici özelliklerinden biri sudur. Kent halkı suyu içme, temizlik ve sulama için kullandığı gibi, serinlik, görüntü ve ses etkisi için de değerlendirmiştir. Perge’de su, mimariyle birleşen sanatsal bir öğeye dönüşür.</p>
<p><strong>PLANCİA MAGNA’NIN </strong><strong>GÖRKEMLİ MİRASI</strong></p>
<p>Kente girişte Roma Kapısı ve Helenistik kapı alanı ziyaretçiyi karşılar. Helenistik kapı, iki yuvarlak kuleyle korunan anıtsal bir giriş düzenine sahiptir. Bu alan, İS 2. yüzyılda Perge’nin en ünlü kadınlarından Plancia Magna tarafından yeniden düzenlenmiş ve Şeref Avlusu’na dönüştürülmüştür.</p>
<p>Plancia Magna, Artemis’in başrahibesi, kentin hamisi ve seçkin bir hayırsever olarak Perge tarihinde özel bir yere sahiptir. Kentin girişini heykellerle, yazıtlarla ve anıtsal düzenlemelerle görkemli hale getirmiştir.</p>
<p><strong>CADDELER, ÇEŞMELER </strong><strong>VE GÜNDELİK HAYAT</strong></p>
<p>Perge’nin en etkileyici bölümlerinden biri kuzey-güney doğrultulu sütunlu caddedir. Hadrianus Takı’ndan Kestros anıtsal nymphaionuna kadar uzanan bu cadde yaklaşık 480 metre uzunluğundadır. İki yanında revaklar ve dükkânlar yer alır.</p>
<p>Caddenin ortasından geçen açık su kanalı, Perge’yi diğer antik kentlerden ayıran güzel bir ayrıntıdır. Kanalın amacı sadece su taşımak değildir; sıcak yaz günlerinde kente serinlik, görsel canlılık ve su sesi katmak için düşünülmüştür.</p>
<p>Stadion, yaklaşık 12 bin kişilik kapasitesi ve tonozlu alt odalarıyla kentin spor yaşamına ışık tutar. Tiyatro ise yaklaşık 14 bin kişilik kapasitesi ve sahne binasındaki Dionysos kabartmalarıyla dikkat çeker. Günün sonunda güney hamamı, agora/macellum ve anıtsal çeşmeler gezilebilir.</p>
<p><strong>KÖPRÜÇAY: ANTİK </strong><strong>EURYMEDON’UN İZİNDE</strong></p>
<p>İkinci gün rotayı Köprüçay’a çevirmek iyi olur. Antik Eurymedon olan Köprüçay, Toroslar’dan doğup dar ve derin kanyonlardan geçerek Akdeniz’e ulaşır. Yaklaşık 184 kilometre uzunluğundaki nehir, doğal güzelliğinin yanında Pamphylia kentleri arasındaki ulaşım ve ticaret bağlantılarıyla da önemlidir.</p>
<p>Köprülü Kanyon, 14 kilometrelik uzunluğu ve yüksek kayalıklarıyla bölgenin etkileyici doğa alanlarından biridir. Bugün rafting alanı olarak tanınır, ancak antik dünyada Selge, Aspendos ve Side gibi kentleri birbirine bağlayan yolların ve köprülerin önemli bir geçiş noktasıydı. Köprüçay üzerindeki Oluk Köprü, Pisidia’daki Selge ile Pamphylia kentleri Aspendos ve Side arasındaki bağlantıyı sağlaması bakımından önemlidir. Nehrin aşağı kesimindeki Belkıs Köprüsü ise Roma temelleri ve Selçuklu onarımlarıyla farklı dönemleri birlikte taşır.</p>
<p><strong>ASPENDOS’UN ZAMANA </strong><strong>DİRENEN TİYATROSU</strong></p>
<p>Köprüçay’dan sonra Aspendos’a geçilir. Aspendos, Antalya’ya yaklaşık 30 kilometre uzaklıkta, Eurymedon Nehri yakınındaki tepede kurulmuş önemli bir Pamphylia kentidir. Nehir bağlantısı ve ticaret ağı, kentin zenginliğinin temelidir.</p>
<p>Aspendos denince akla ilk gelen yapı tiyatrodur. Marcus Aurelius döneminde, İS 2. yüzyılda Aspendoslu Zenon tarafından yapılan tiyatro, Akdeniz dünyasının en iyi korunmuş Roma tiyatrolarından biridir. Sahne binasının büyük ölçüde ayakta kalması yapıyı benzersiz kılar.</p>
<p>Tiyatronun korunmasında Selçuklu dönemi kullanımı da etkili olmuştur. Selçuklular bu yapıyı saraya dönüştürerek kullanmış, onarımlar sayesinde tiyatro günümüze sağlam ulaşmıştır. Aspendos’un diğer büyük eseri su kemerleridir. Kente su, yaklaşık 15 kilometrelik uzaklıktan bu sistemle getirilmiştir. Ayakta kalan su kuleleri ve sifon bölümleri, antik mühendisliğin gücünü gösterir.</p>
<p><strong>BU ROTAYI ÖZEL </strong><strong>YAPAN NE?</strong></p>
<p>Bu rotayı özel yapan şey, Pamphylia’nın su, kent ve ticaret ilişkisini göstermesidir. Perge’de su, caddenin ortasındaki kanal, çeşmeler ve hamamlarla kamusal yaşamın parçasına dönüşür. Köprüçay, Toroslar’dan Akdeniz’e inen doğal ve tarihsel bir koridor oluşturur. Aspendos ise tiyatrosu, su kemerleri ve nehir bağlantısıyla Roma dönemi Pamphylia’sının zenginliğini anlatır.</p>
<p><strong>LEZZETLER</strong></p>
<ul>
<li>Antalya usulü piyaz<br />• Tahinli kabak tatlısı<br />• Serik çevresinde köfte ve et yemekleri<br />• Köprüçay çevresinde alabalık<br />• Narenciye, turunç reçeli ve yerel ürünler</li>
</ul>
<p><strong>PERGE, KÖPRÜÇAY VE ASPENDOS ROTASI</strong></p>
<ul>
<li><strong>Perge:</strong> Planlı Roma kenti ve su mimarisi<br />• <strong>Aksu/Kestros:</strong> Perge’yi Akdeniz’e bağlayan nehir<br />• <strong>Plancia Magna:</strong> Perge’nin hayırsever kadın hamisi<br />• <strong>Pergeli Apollonios:</strong> Büyük Geometrici<br />• <strong>Köprüçay/Eurymedon</strong>: Toroslar’dan Akdeniz’e tarihî suyolu<br />• <strong>Belkıs Köprüsü: </strong>Roma ve Selçuklu izlerini taşıyan köprü<br />• <strong>Aspendos:</strong> Tiyatrosu ve su kemerleriyle ünlü Pamphylia kenti</li>
</ul>
<p><strong>Rota</strong></p>
<p><strong>1. gün:</strong> Antalya – Perge – stadion – tiyatro – Helenistik kapı – sütunlu cadde – agora – hamamlar</p>
<p><strong>2. gün:</strong> Köprüçay – Belkıs Köprüsü – Aspendos Tiyatrosu – su kemerleri – Antalya’ya dönüş</p>
<p><strong>Süre</strong><br />1 gece 2 gün idealdir. Erken başlanırsa Perge, Köprüçay ve Aspendos aynı güne de sığdırılabilir; ancak Perge için geniş zaman ayırmak gerekir.</p>
<p><strong>Ne zaman gitmeli?<br /></strong>İlkbahar ve sonbahar en rahat dönemlerdir. Yazın şapka, su ve rahat ayakkabı şarttır; ören yerleri sabah erken saatlerde gezilmelidir.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/tastan-kentlerin-su-hikayesi-88325</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/2/5/1280x720/tastan-kentlerin-su-hikayesi-1790319116.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Perge’nin sütunlu caddesinden Köprüçay’ın derin kanyonlarına, oradan Aspendos’un görkemli tiyatrosuna uzanan bir rota… Pamphylia’nın kentlerini bu kez suyun açtığı yollar üzerinden keşfediyoruz. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/siz-izlerken-manzara-degisiyor-88324</guid>
            <pubDate>Sun, 27 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Siz izlerken manzara değişiyor</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>‘Seyir’in çıkış noktasında nasıl bir fikir ya da kişisel deneyim vardı?</strong></p>
<p>Uzun süredir şehirlerin dokusu ve insanın onlarla kurduğu ilişki üzerine çalışıyorum. Daha önceki işlerimde kayıtlı görüntüyü parçalayıp kenti yeniden kuruyordum. ‘Seyir’de ise bu ilişkinin canlı hâlini yakalamak istedim. Mekânı gezerken dışarıda kendi hâlinde akan, kimseye bağlı olmayan bir manzara gördüm. İçeri girince o manzara kesiliyordu. Beni harekete geçiren buydu: Dışarıdaki görüntüyü içeri almak ve içeride ona bakan kişinin bakışına bir karşılık vermek.</p>
<p><strong>Neden bu çalışmanın merkezine Haliç’i yerleştirdiniz? Haliç’in sizin belleğinizde nasıl bir karşılığı var?</strong></p>
<p>Dürüst cevap şu: Haliç’i ben seçmedim, mekân seçti. Eser Tersane’de duruyor; kamera da Haliç’e bakıyor. İşin bütünüyle mekâna bağlı olmasını istedim. Başka bir yere taşınsa aynı iş olmaz.</p>
<p>Kişisel tarafı ise daha küçük ama gerçek: Babam Haliç’te doğdu, o mahallede büyüdü. Benim belleğimde büyük bir Haliç anlatısı yok ama babamın belleğinde olduğunu biliyorum. İş de biraz bunun üzerine kurulu. Ekranda benim hatıram değil, dünün kaydı var. Şehir kendi hatırasını taşıyor; biz sadece önünden geçiyoruz.</p>
<p><strong>Eser, Haliç’in gerçek zamanlı görüntüsünü izleyicinin hareketleriyle dönüştürüyor. İzleyiciyi yalnızca bakan değil, manzaraya müdahale eden bir konuma taşımak sizin için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>Bakmak hiçbir zaman nötr bir eylem değil. Neye, nereden baktığınızı seçiyorsunuz; bu da bir müdahale. Ben bunu icat etmiyorum, yalnızca görünür kılıyorum.</p>
<p>Ama bu bir kontrol paneli değil. İzleyiciye ne yapacağını söylemiyor, eline bir düğme vermiyorum. Orada olması ve hareket etmesi yetiyor. Benim için önemli ayrım şu: İşin izleyiciye yeni bir güç vermesini değil, zaten sahip olduğu etkiyi ona göstermesini istiyorum.</p>
<p><strong>‘Seyir’ adı hem bakmayı hem de bir yolculuğu çağrıştırıyor. Bu ismi seçmenizin özel bir nedeni var mı?</strong></p>
<p>Evet, tam da bu çift anlam için seçtim. Türkçede “seyir” hem izlemeyi hem de bir şeyin gidişatını anlatıyor. İş de bu ikisinin iç içe geçtiğini söylüyor: Siz izlerken gidişat değişiyor. Seyir genellikle pasif bir eylem sanılıyor. İsmi seçerken bu algıyı da işin içine katmak istedim.</p>
<p><strong>Gerçek zamanlı veriyle çalışmak, sanatçı olarak kontrolünüzün bir bölümünü teknolojiye ve tesadüfe bırakmak anlamına geliyor mu?</strong></p>
<p>Evet, ama bunu bir kontrol kaybı olarak görmüyorum. Kontrol, sistemin kuruluşunda. Kuralları ben yazıyorum, sonucu değil. Hangi görüntünün ortaya çıkacağını bilmiyorum ama sistemin nasıl davranacağını biliyorum. Beni bu alanda tutan da bu. Bir video işinde her kareyi siz belirliyorsunuz ve iş hep aynı kalıyor. Burada dışarıda hava, ışık ve izleyici değişiyor; iş her gün başka bir şeye dönüşüyor. Tesadüfü dışarıda bırakmaya çalışsam işin beni en çok ilgilendiren yanını da çıkarmış olurum.</p>
<p><strong>Dijital teknoloji eserlerinizde yalnızca bir araç mı, yoksa anlatının ve estetik dilin bir parçası mı?</strong></p>
<p>İkisi de, ama sırası önemli. Teknoloji benim için başlı başına bir konu değil; onu “Bakın neler yapabiliyor” demek için kullanmıyorum. Erişilebilir araçları çoğunlukla amaçları dışında kullanıyorum. Hangi yazılımı kullandığım işin merkezinde değil. Ama ‘Seyir’ gibi bir işte teknolojiyi anlatıdan ayıramazsınız, çünkü işin konusu karşılık vermek. Gerçek zamanlılık yalnızca teknik bir özellik değil, işin kendisi. Onu çıkarırsanız geriye bir video kalır; o da başka bir iş olur.</p>
<p><strong>Berlin ve İstanbul arasında yaşıyorsunuz. Bu iki şehrin teknoloji, kamusal alan ve sanatla kurduğu farklı ilişkiler üretiminizi nasıl etkiliyor?</strong></p>
<p>İkisi de büyük şehir, ama katmanları farklı işliyor. İstanbul’da dönemler üst üste duruyor; şehir geçmişini silmeden taşıyor. Berlin’de kopuşlar daha görünür, katmanlar daha ayrı.</p>
<p>Üretimdeki fark ise şehirlerin karakterinden çok altyapıdan kaynaklanıyor. Berlin’de bu tür işler için uzun süredir yerleşik bir yapı var: kurumlar, fonlar, üretim alanları. Türkiye’de bu yapı daha yeni kuruluyor ve çoğunlukla proje bazında ilerliyor. ‘Seyir’ bu yüzden benim için anlamlı. Trendyol Sanat’ın desteği, bu ölçekte ve teknolojiyle çalışan bir işi kendi karakterini koruyarak hayata geçirmemizi sağladı.</p>
<p><strong>Yapay zekânın sanat üretiminde giderek daha fazla kullanıldığı bir dönemde, sanatçı ile teknolojinin sınırı sizce nerede başlıyor, nerede bulanıklaşıyor?</strong></p>
<p>Benim için ayrım şu: Teknoloji üretiyor mu, yoksa algılıyor mu? ‘Seyir’de makine öğrenmesi var, ama görüntü üreten bir yapay zekâ yok. Bu teknolojiyi izleyiciyi mekândan ayırmak ve derinliği okumak için kullanıyorum; yani bir algı katmanı olarak. Ekranda gördüğünüz her şey ya kameradan geliyor ya da kurduğum sistemin bu görüntüyü işlemesiyle oluşuyor.</p>
<p>Üretim sürecimde yapay zekâyı araştırma, yazışma ve kod hatalarını ayıklama gibi işler için kullanıyorum. Ama eserin içinde yapay zekâ tarafından üretilmiş tek bir kare yok.</p>
<p>Sınırın bulanıklaştığı yer de burası. Bence cevap araçta değil, kararda: İşin neye benzeyeceğine kim karar veriyor? Bir sistem kurup ne çıkacağını bilmemek benim kararım. Hazır bir modele “Şöyle bir görüntü yap” demek ise başka bir şey. İkisi de meşru olabilir ama aynı iş değil.</p>
<p><strong>Uluslararası festivallerde ve farklı coğrafyalarda işleriniz sergilendi. İzleyicilerin dijital sanata yaklaşımında kültürel farklılıklar gözlemliyor musunuz?</strong></p>
<p>Açıkçası kültürel bir fark gözlemlediğimi söyleyemem. Fark daha çok bağlamla ilgili. Festivalde insanlar deneyimlemeye hazır geliyor; dokunuyor, deniyor. Sergi mekânında ise daha temkinliler: Önce buna izin olup olmadığına bakıyorlar. Aynı işi iki farklı yere koysanız farklı tepkiler alırsınız. Bunun ülkeyle değil, insanların oraya geliş amacıyla ilgisi var.</p>
<p>Contemporary Istanbul’da merak ettiğim de bu. Fuar ortamında insanlar bakmaya alışkın, dokunmaya değil. İşin önünde bu alışkanlığın kırılıp kırılmayacağını göreceğiz.</p>
<p><strong>Sanat ile teknolojinin giderek iç içe geçtiği günümüzde, dijital sanatın geleceğini nasıl görüyorsunuz?</strong></p>
<p>“Dijital sanat” tanımının giderek anlamını yitirdiğini düşünüyorum, çünkü üretimin büyük bölümü zaten dijital araçlarla yapılıyor. Tuvalle çalışanlar bile bu araçlardan yararlanıyor. Bu nedenle dijital sanatın ayrı bir kategori olmaktan çıkacağını düşünüyorum.</p>
<p>Asıl ilgimi çeken, ekranın dışına çıkmak. Bugün dijital iş dendiğinde akla hâlâ bir yüzeye bakmak geliyor. Bence ilginç olan, işin bir yüzey olmaktan çıkıp mekâna, nesneye ve bedene yayılması. Ayrıca bu işler, izleyicinin yalnızca baktığı değil, kurcaladığı ve üretime katıldığı şeylere dönüşecek. Trendyol Sanat’ın bu tür üretimlere fiziksel alan açması ve sanatçıların işlerini kendi platformunda daha geniş kitlelerle buluşturması bu açıdan önemli. Özellikle genç ve bağımsız sanatçılar için böyle görünürlük alanlarının çoğalması gerekiyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/siz-izlerken-manzara-degisiyor-88324</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/2/4/1280x720/siz-izlerken-manzara-degisiyor-1790318865.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Balkan Karışman’ın Contemporary Istanbul’da izleyiciyle buluşan ‘Seyir’ adlı işi, Haliç’in canlı görüntüsünü izleyicinin hareketleriyle dönüştürüyor. Sanatçıyla bakmanın manzaraya etkisini, şehrin hafızasını ve dijital sanatın geleceğini konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
