<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/korkunun-ardindaki-anne-89798</guid>
            <pubDate>Fri, 16 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Korkunun ardındaki anne</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Ayın 13’ü cumaya denk geldiğinde ürperiyor musunuz? Bunda, hokey maskesi ve palasıyla 46 yıldır korku sinemasına damga vuran Jason’ın payı büyük. Şimdi <em>‘13. Cuma’</em> evreni başa sarıyor. A24 imzalı, <strong>Linda Cardellini</strong>’nin başrolünde olduğu sekiz bölümlük <em>‘Crystal Lake’</em>, Jason’ın çocukluğuna ve annesi Pamela Voorhees’in geçmişine odaklanıyor. Dün HBO Max’te yayımlanmaya başlayan dizide bu kez korkulması gereken Jason değil, annesi.</p>
<p>Freddy Krueger, Michael Myers ve Jason Voorhees… Korku sinemasının unutulmaz katilleri arasında Jason’ın ayrı bir yeri var. 1980’de başlayan <em>‘Friday the 13th’ </em>(13. Cuma) serisi, 12 film boyunca pek çok genci Crystal Lake kampına gönderdi ve çoğunu sağ çıkarmadı. Ancak yıllar içinde hikâye tuhaf yerlere savruldu. Jason önce New York sokaklarında dolaştı, ardından uzaya bile çıktı. Bir türlü ölmeyen katilin maceraları giderek korkudan çok komediye yaklaşmaya başladı. Oysa bütün bu kanlı hikâyenin başlangıcında Jason değil, annesi Pamela vardı.</p>
<p>İlk filmi hatırlayanlar bilir: <strong>Betsy Palmer</strong>’ın canlandırdığı Pamela, oğlunun ölümünden sorumlu tuttuğu kamp görevlilerinden intikam almak için cinayetler işlemişti. Ancak oğlunu kaybetmeden önce nasıl bir kadın olduğunu pek bilmiyorduk. <em>‘Crystal Lake’</em>, şimdi bu boşluğu dolduruyor.</p>
<h1><span style="font-size: 12pt;">ANNESİNİN BİR TANESİ</span></h1>
<p>1972’nin New Jersey’sindeyiz. Küçük Jason, fiziksel farklılıkları nedeniyle dışlanan, annesine çok bağlı bir çocuk. Kamptaki tek arkadaşı, kendisi gibi dışlanan Grace. Pamela ise şarkıcılık hayallerinden oğlunu büyütmek için vazgeçmiş, kamp mutfağında çalışan bekâr bir anne. Ancak Jason’ın kampın bulunduğu gölde boğulmasıyla hayatı altüst oluyor.</p>
<p>Aradan neredeyse bir yıl geçmesine rağmen Jason’ın cesedi bulunamıyor. Oğlunun öldüğüne inanmayan Pamela, kampın yeniden açılacağını öğrenince öfkeleniyor. Bir yandan Grace’e yakınlaşıp oğlunun yokluğuyla baş etmeye çalışıyor, diğer yandan polis şefi Levon Brooks ile romantik bir ilişkiye adım atmaya hazırlanıyor. Tam hayatını yeniden kurmaya çalışırken geçmişinden iki gizemli adam çıkageliyor. Bu sırada kasabanın çevresindeki ormanda cesetler bulunmaya başlıyor. Polis şefi ve araştırmacı gazeteci kız kardeşi cinayetlerin peşine düşerken Pamela’nın geçmişinde, oğlunu kaybetmeden önceki döneme uzanan karanlık sayfalar da yavaş yavaş aralanıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ad0d9b1cea74-1792072113.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<h1><span style="font-size: 12pt;">KORKUDAN SUÇ HİKÂYESİNE</span></h1>
<p>Hollywood son yıllarda tanıdığımız canavarların geçmişini anlatmayı seviyor. <em>‘IT: Welcome to Derry’</em> ekibinden <strong>Brad Caleb Kane</strong>, Pennywise’ın ardından bu kez Jason’ın hikâyesinin başına dönüyor. Jason’ı New York’a, hatta uzaya gönderen bir serinin bundan sonra nereye gidebileceği zaten merak konusuydu.</p>
<p><em>‘Crystal Lake’</em> ise alıştığımız slasher formülünü biraz değiştiriyor. Gençlerin birer birer öldürüldüğü kamp hikâyesi, yerini 1970’lerin suç dramalarını hatırlatan, daha ağır ilerleyen bir anlatıya bırakıyor. Cinayetleri araştıran polisler, geçmişten gelen sırlar, travmalarıyla boğuşan kasabalılar… Elbette kanlı cinayetler de eksik değil. Hikâyenin geçtiği 1970’lerin Amerika’sındaki güvensizlik ve huzursuzluk ortamı da dizide kendini hissettiriyor. İlk filmde gençleri kamptan uzak durmaları için uyaran Ralph’in bu kez Vietnam gazisi olarak karşımıza çıkması, dönemin izlerini taşıyan ayrıntılardan biri.</p>
<h1><span style="font-size: 12pt;">PAMELA’NIN KARANLIK DÜNYASI</span></h1>
<p>Hikâyenin yıldızı Linda Cardellini. Onu <em>‘Dead to Me’</em>de kayıp ve suçlulukla boğuşurken, yakın zamanda <em>‘DTF St. Louis’</em>de sırları ve hesapları olan bir kadını canlandırırken izledik. Pamela da göründüğünden çok daha karmaşık bir karakter. Cardellini, Betsy Palmer’ın unutulmaz yorumunu tekrarlamak yerine hem şefkatli hem ürkütücü bir anne yaratıyor. Oğlunu koruyamamanın suçluluğu zamanla saplantıya dönüşürken sevgiyle şiddet arasındaki sınır siliniyor. Pamela’nın acısını anlamak kolay, ancak bu acı başkalarına zarar vermeye başladığında ona yakınlık duymak zorlaşıyor.</p>
<p>Neyse ki dizi, psikolojik derinlik peşinde koşarken <em>‘13. Cuma’</em> ruhunu unutmuyor. Jason’ın yıllar sonra cinayetlerinde kullanacağı meşhur palanın nereden geldiğini de öğreniyoruz: Annesi, kampta çalıları temizleyip kendine yol açabilsin diye almış. Bu masum hediyenin kanlı geleceğini bilmek, hikâyenin hoş ironilerinden biri. İlk filmin çekildiği Camp No-Be-Bo-Sco, meşhur fısıltılı müzik ve slasher filmlerini aratmayan vahşi cinayet sahneleri de hayranları bekliyor.</p>
<p>Jason’ın nasıl bir canavara dönüştüğünü biliyoruz. <em>‘Crystal Lake’</em> ise bu kez hokey maskesinin ardındaki katile değil, onu büyüten annenin hikâyesine odaklanıyor. Üstelik bunu serinin kanlı mirasından vazgeçmeden yapıyor. Cadılar Bayramı yaklaşırken <em>‘Crystal Lake’</em>, korkuseverlerin listesine eklemeye değer bir dizi.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/korkunun-ardindaki-anne-89798</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/9/8/1280x720/korkunun-ardindaki-anne-1792072185.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ ‘Crystal Lake’, ‘13. Cuma’ efsanesinin başlangıcına dönüyor. Linda Cardellini’nin canlandırdığı Pamela, annelikle saplantı arasındaki ürkütücü sınırda dolaşıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/eski-ekibin-yeni-oyunlari-89797</guid>
            <pubDate>Fri, 16 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Eski ekibin yeni oyunları</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>2005’te <em>‘Organize İşler’</em> vizyona girdiğinde, İstanbul’un tanıdık kurnazlıklarını sinemaya taşıyan bir dolandırıcılar topluluğuyla karşılaşmıştık. <strong>Yılmaz Erdoğan</strong>’ın Asım Noyan’ı insan zaaflarıyla iş görüyordu. 2019’daki ‘<em>Sazan Sarmalı’</em> bu dünyaya geri döndü. Şimdi seri, film yerine 8 bölümlük Netflix dizisine dönüşüyor. ‘<em>Organize İşler: Karun Hazinesi</em>’ bugün yayında. Peki bu evren, sinema salonundan dijital platforma taşınınca neleri yanında getiriyor, neleri geride bırakıyor?</p>
<p>Yanıtın ilk işaretlerini galada gördük. Oyuncularla birlikte izlediğimiz ilk iki bölüm, serinin alametifarikası sayılabilecek bir açılış oyunuyla başlıyor. Tanıdık ters köşe yerini bulduğunda salondan alkış yükseliyor. Asım Noyan hâlâ oyunu çok iyi oynayabiliyor, orası kesin.</p>
<p>Gizemli bir harita, Asım ve ekibini Karun Hazinesi’nin peşine düşürüyor. Peşlerinde hazine avcıları ve elbette alacaklıları var. Asım’ın aile meselesi de büyüyor: Baba-kız ilişkisinin yanına bir de torun eklenmiş. Kızına verdiği sözü tutmakla eski alışkanlıklarına dönmek arasında kalışı, maceranın insani tarafını derinleştiriyor.</p>
<p>Ancak bu kez <em>Organize İşler</em> daha gösterişli, biraz da daha az tanıdık. Asım’ın ‘çöplüğünde’ Amerikan filmlerini hatırlatan bir parti var; klasik otomobiller, tarihi yapılar ve İstanbul manzaraları daha fazla yer kaplıyor. Uluslararası izleyiciye göz kırpan bu estetik kötü çalışmıyor. Ama ilk filmin gücü, daha gerçekçi oluşuydu. Yeni hikâye zaman zaman bu gerçeklik duygusundan uzaklaşıyor. Özellikle <strong>Uraz Kaygılaroğlu</strong>’nun dahil olduğu, tarihi eser kaçakçılığı yapan kuralsız topluluk, neredeyse fantastik bir dünyanın kapısını açıyor. Dizi formatının başka bir yan etkisi de ritimde görülüyor. Bazı uzun sahnelerde 8 bölümün şart olup olmadığını arada düşünüyorsunuz.</p>
<p><strong><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ad0d7353cac7-1792071477.png" alt="" width="500" height="281" /></strong></p>
<p><strong>BANA DEĞİL YILMAZ ERDOĞAN’A SÖYLE</strong></p>
<p>Beden dilinden konuşma tarzına kadar Sarı Saruhan, her göründüğünde dikkati üzerine çekiyor. <strong>Kıvanç Tatlıtuğ</strong> karakterin öfkesini yalnızca sesini yükselterek anlatmıyor. Kendini tutmaya çalışan birinin bedenindeki sıkışmayı ve ardından gelen kontrol kaybını komedinin malzemesine dönüştürüyor. Patlayacağını önceden sezdiğimiz halde tam ne zaman patlayacağını kestiremiyoruz. Operadaki sahne de bunun en iyi örneği. Saruhan’ın bastırmaya çalıştığı öfke, orkestranın yükselişiyle açığa çıkıyor. Kurgu, müzik ve oyunculuk aynı ritimde buluşunca uzun açıklamalara ihtiyaç kalmıyor. Dizinin ses dünyası da burada kendini hissettiriyor: <strong>Nil Karaibrahimgil</strong>’in ikonik jeneriği tanıdık kapıyı açarken yeni müzikler dizinin temposuna çok iyi eşlik ediyor.</p>
<p>Gösterim sonrası partide Tatlıtuğ’la ayaküstü konuştuğumuzda, karakterini derinleştirmek için çok düşündüğünü söyledi. Sarı Saruhan’ın geçmişini anlatan bir spin-off izlemek istediğimi söyledim: Bu adam nasıl Sarı Saruhan oldu? Tatlıtuğ’un yanıtı netti: <em>“Bana değil Yılmaz Erdoğan’a söyle. O yazarsa seve seve oynarım, gerçekten isterim.”</em></p>
<p><em>‘Karun Hazinesi’</em> tanıdık karakterlerine yeni bir oyun alanı açıyor ama büyüttüğü dünyanın kimi köşelerinde eski samimiyetini aratıyor. Yine de Asım’ın kızına verdiği sözü tutup tutamayacağını, huyundan vazgeçip geçemeyeceğini merak ediyoruz. İzlenir mi? Evet. Serinin en iyi işi mi? Bu yanıt için erken. Ama Sarı Saruhan’ın geçmişine uzanacak bir hikâye için şimdiden yer ayırabilirim.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ad0d76011765-1792071520.jpg" alt="" width="500" height="281" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/eski-ekibin-yeni-oyunlari-89797</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/9/7/1280x720/eski-ekibin-yeni-oyunlari-1792071555.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Organize İşler, 20 yılı aşan serüvenine bu kez Netflix’te devam ediyor. Karun Hazinesi’nin ilk iki bölümünü galada izledik; değişen dünyasına, Kıvanç Tatlıtuğ’un dikkat çeken performansına ve sürpriz bir spin-off ihtimaline yakından baktık. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/canakkalede-sanatin-gelgiti-89796</guid>
            <pubDate>Fri, 16 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Çanakkale’de sanatın gelgiti</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><span style="font-size: 12pt;">İnsanı kucaklayan bir şehir olarak tanıdığım, geçmişin izlerini çokça taşıyan neşeli sokaklarında dolaşmayı pek sevdiğim Çanakkale, bienali besleyen 20 yıllık bir kültür-sanat birikimine sahip.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Çanakkale Bienali İnisiyatifi (CABININ) kurucusu <strong>Doç. Dr. Seyhan Boztepe</strong>, yönetici küratör <strong>Deniz Erbaş</strong> ve tutkulu genç ekipleri sayesinde bugünlere gelen bienal, her seferinde daha sürprizli, daha kapsayıcı.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Su ve toprak ilişkisini ele alan ‘Metcezir / Ebb &amp; Flow’ başlığıyla 20 Kasım’a kadar devam edecek 10. bienal kapsamında, dokuz ülkeden 60’ın üzerinde sanatçının üretimleri şehir merkezindeki Mahal, StudioMAHAL, Balıkhane, Demirhan, Çanakkale Bienali Parkı, Korfmann Kütüphanesi, Mavi Ev ve ASTİM gibi mekânların yanı sıra Troya Müzesi, Yukarı Tartışık köyü, Adatepe Zeytinyağı Müzesi ve Adatepe İda Blue Oteli’nde sergileniyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Çanakkale’nin gelgitlerinden ilham alan bienalin odağında bu yıl seramik var ve eserlerin birçoğu <strong>Yasemin Ülgen</strong>’in küratörlüğünde Troya Müzesi’nde. Müzenin hemen önüne <strong>Uğur Cinel</strong>’in <em>‘Monet’nin Bahçesi’</em> adlı eseri yerleştirilmiş. Müzeye girer girmez karşınıza <strong>Burçak Bingöl</strong>’ün <em>‘Cargo’</em> adlı eseri çıkıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"><strong>Füreya Koral, Melike Abasıyanık Kurtiç, Elif Uras, Canan Bozbağ, Lara Ögel, Nermin Kura, Merve Mepa, Aylin Zaptçıoğlu, Volkan Aslan,</strong> Kale Grubu’nun desteğiyle üretilen ‘<em>Sofra’ </em>adlı eseriyle <strong>Yasemin Özcan</strong>, <strong>Ayça Telgeren, Oddviz, SENA, Yaren Yıldız, Serkan Aka, Meral Değer, Edward Burtynsky</strong> ve <strong>Alkan Avcıoğlu</strong> ile metal eserleri bahçedeki dev ağaca asılı <strong>Tardu Kuman</strong>, Troya Müzesi’nin ağırladığı sanatçılar arasında.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Çanakkale ASTİM Sanayi Sitesi bir önceki bienale göre daha sakin diyeceğim ama <strong>Mihran Tomasyan</strong>, <strong>Berke Can Özcan</strong> ve <strong>Serkan Aka</strong>’nın yer aldığı Tophane Noise Band’in performansı hayli gürültülüydü.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"><strong>Manfred Heinze</strong> ile birlikte ASTİM’de yer alan <strong>Gözde Mimiko Türkkan</strong>’ın, duvardan yere sarkan pirinç kâğıdı rulolar üzerine yaptığı <em>‘Dalga’</em> adlı eseri, ‘Metcezir’ temasına pek uygun. Zaten burada, StudioMAHAL’de üretilmiş.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"><strong>Agah Uğur</strong> Koleksiyonu'ndan seçilen eserlerle, <strong>Halil Altındere</strong>’nin küratörlüğünde hazırlanan <strong><em>‘Bedenin Mücadele Alanındır’</em></strong> sergisinde gerçekleştirdiği boks maçı performansıyla tanıdığım sanatçıyı, ikinci isminden ötürü Japonya ile bağlantılı sanıyordum. Japonya sevdası yüzünden Mimiko adını kendi seçmiş.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Sürekli seyahat ettiği ve stüdyosu olmadığı için “gezgin sanatçı” olarak tanımlanan Gözde Mimiko Türkkan’ın bienaldeki diğer bir eseri Mahal’de.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Mahal’de ayrıca <strong>Ece Kibaroğlu</strong>, <strong>Eda Çekil</strong>, <strong>Hyeseung Lee, Johannes Vogl, Meliha Coşkun</strong> ve <strong>Sunbin Lim</strong>’in eserleri yer alıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ad0d42a50f44-1792070698.jpg" alt="" width="500" height="333" /></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><em>Yönetici Küratör Deniz Erbaş (soldan üçüncü), Kurucu Direktör Seyhan Boztepe (sağda) ve Koordinatörler Helin Sude Boztepe (solda), Burak Topçakıl (soldan ikinci).</em></span></p>
<h1><span style="font-size: 12pt;">UZAK DOĞULU SANATÇI VE KÜRATÖRLER</span></h1>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bu arada bu yıl Çanakkale’de Uzak Doğulu sanatçılar ve küratörler hayli görünür. Korfmann Kütüphanesi’ndeki serginin iki küratörü de Uzak Doğulu: <strong>Alex Long Yuan</strong> ile <strong>Gu Zhenqing</strong>.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Davet ettikleri sanatçılar ise şöyle: <strong>Ece Kibaroğlu, Burcu Erden, Eymen Aktel, Funda Susamoğlu, Murat Yıldız.</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Ece Kibaroğlu’nun dalga hareketini taklit eden <em>‘Seni Tanıyorum’</em> işiyle Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Funda Susamoğlu’nun <em>‘Horoz Taşıyan Çocuklar’</em> işini not etmişim. StudioMAHAL’de ise <strong>Hakan Yılmaz</strong> görülebilir.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Çanakkaleli Musevi bir aileye ait Mavi Ev’in birinci katında, akademisyen <strong>Ebru Nalan Sülün</strong>’ün küratörlüğünde <strong>Derya Geylani, Gülden Ataman</strong> ve <strong>Kemal Tizgöl</strong>’ün seramik eserleri var.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yıllardır kapalı olan evi açtıklarında bir moloz yığınıyla karşılaştıklarını anlatan Ebru Nalan Sülün, <em>“Evi temizledik ama her şey olduğu gibi kaldı. Mutfaktaki dolapları açarsanız 50 yıllık çatal bıçakları görürsünüz. Evde, sonradan eklenmiş değil, hep buradaymış etkisi yaratan eserler var”</em> diyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Geylani’nin kırık fincanlardan taşan kahveyi andıran eseri, duvarları yer yer dökülmüş mutfakla gerçekten uyum içinde. Küratörün dediği gibi sergi dediğimiz etkinlik aynı zamanda tarihi, yaşanmışlıkları hatırlamak için.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Balık pazarının hemen yanı başındaki Balıkhane’nin birinci katına çıkarken genç Romanyalı sanatçı <strong>Adina Mocanu</strong>’nun duvardaki sardalye sürüsü sizi izliyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Sardalye balıklarına âşık olan Mocanu, işini konuk sanatçı olarak Çanakkale’de üretmiş.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Birinci katta <strong>Andreas Treske, Annika Boll, Carmen Bouyer</strong>, <em>‘ARK199’</em> ile <strong>Dilara Akay</strong>, <em>‘Günebakan’</em> ile <strong>Fulya Çetin</strong>, <em>‘İki Deniz’</em> ile <strong>Gizem Boyacıoğlu</strong>, <strong>Laurent Lacotte, Leyla Pekmen, Serdar Yılmaz</strong> ve deniz kıyısı, eski kilise ve harabelerden oluşan müthiş Enez çizimleriyle <strong>İlhan Sayın</strong> var.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Fulya Çetin, tavandan sarkıtarak kendi akışlarına bıraktığı kâğıt panolarında, topladığı doğal malzemelerin üzerine sprey ya da boya püskürtmüş. Eseri, alacakaranlığın içinde açmış çiçekleri andırıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Çanakkale Bienali Parkı’nda, İngiliz seramik sanatçısı <strong>Kay Aplin</strong>’in Troya’nın dokuz yerleşim katmanından esinlenerek yaptığı <em>‘Katmanlar I–IX’</em> adlı eserini görebilirsiniz. Eserinin başında olduğu için sohbet imkânı bulduğum Kay Aplin, değişik formlardaki göz alıcı renkli seramiklerinin Kaleseramik’in fabrikasında üretildiğini anlatıyor. Kamusal alandaki bu güzel eserin Çanakkale’de kalacağını umut ediyorum.</span></p>
<h1><span style="font-size: 12pt;">LONDRA İLE TARTIŞIK ARASINDA SANAT KÖPRÜSÜ</span></h1>
<p><span style="font-size: 12pt;">Londra ile Çanakkale’deki Tartışık Köyü arasında nasıl bir bağ olabilir? Çanakkale Bienali’ne dahil olan Tartışık, başta Öktem Aykut galerisinin kurucularından <strong>Tankut Aykut</strong> olmak üzere sanatla içli dışlı bir grup insanın yaşadığı bir köy. Köyün girişindeki mağaramsı, kabin şeklindeki küçük sanat alanında, Öktem Aykut sanatçılarından İstanbul doğumlu <strong>Renée Levi</strong>’nin neon renkleriyle <em>‘Lékélée’</em> tablosu var.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Tam bugünlerde Londra’daki Southbank Centre bünyesindeki Hayward Gallery’nin cephesinde Renée Levi’nin benzer neon renklerdeki <em>‘September’</em> (Eylül) adlı çalışmasını görebilirsiniz. Londra’daki eserle Tartışık köyündeki eser, mesafelere rağmen diyalog hâlinde.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yine Öktem Aykut sanatçılarından <strong>Can Altay</strong>’ın köyün kuyusu üzerindeki yerleştirmesiyle <strong>Stijn Ank</strong>’ın köyün konukevindeki fıskiyesi, suyla bağlantılı eserler.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Adatepe Zeytinyağı Müzesi’nde <strong>Fulya Çetin</strong>’in yine alacakaranlık renklerindeki zeytin ağaçlı panoları, müzenin objeleriyle uyum içinde.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Adatepe’nin efsane oteli İda Blue’nun değişik ve beklenmedik köşelerinde yer alan sanatçılar <strong>Dilara Akay, Hakan Yılmaz</strong> ve <strong>Meliha Coşkun</strong>.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Oteldeki öğle yemeğinde sohbet ettiğimiz yönetici küratör Deniz Erbaş, Çanakkale Bienali’nin, şehrin hem kimliğini hem hafızasını hem de kaderini belirleyen suyla ilişkisi etrafında şekillendiğini söylüyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"><em>“Her edisyonun temasını hem şehirle hem ülke ve dünya gündemiyle ilişkilendirmeye çalışıyoruz. Çanakkale bu anlamda çok cömert bir şehir; her seferinde yeni alanlar açıyor” diyor</em>.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şehrin gelgitleri, toprakla suyun ilişkisi, dikkati doğal olarak Çanakkale’nin özgün değerlerinden seramiğe çeviriyor. Deniz Erbaş’a göre, Çanakkale son yıllarda seramik mirasını yeniden sahiplenmiş. <em>“Şehirde hem endüstri ve zanaat hem tasarım ve sanat var. Bu edisyonda yeni üretimler oldukça fazla”</em> diyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yeni eserler üreten bazı sanatçıların Kaleseramik’te çalıştıklarına dikkat çeken Erbaş, <em>“Bu bölgenin iki önemli markası Kale ve Dardanel’in sponsorlukları bizim için değerli”</em> diye konuşuyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">CABININ’ın hedefinin bir müze üzerinde yoğunlaşmak olduğunu da söylüyor.</span></p>
<p><span style="color: #3598db;"><strong>Paris’te Ramize Erer’den ayrılık resimleri</strong></span></p>
<p><span style="color: #3598db;"><strong>Son zamanlarda resme yoğunlaşan, efsane dergi ‘Bayan Yanı’nın kurucularından ve karikatüristi Ramize Erer, Paris’teki Hôtel Langlois’de 19 Ekim’de <em>‘Séparation’</em> <em>(Ayrılık)</em> başlıklı sergisini açıyor.</strong></span></p>
<p>Hôtel Langlois’in 44 numaralı odasını bir sergi mekânına dönüştüren <strong>Ramize Erer</strong>’in portre, figür ve natürmortlarından oluşan 25 eseri, <strong>Nazlı Pektaş</strong> küratörlüğünde bir araya geliyor.</p>
<p>Çağdaş sanat fuarı Art Basel Paris ile eş zamanlı olarak düzenlenen ve 31 Ekim’e kadar izlenebilecek sergide, Erer’in bir video serisi de resimlerine eşlik ediyor.</p>
<p>Kimseye ait olmayan, farklı insanların gelip geçtiği bir otel odasının sergi mekânı olarak seçilmesi, ayrılık ve geçicilik kavramları etrafında şekillenen serginin temel unsurlarından birini oluşturuyor.</p>
<p>Küratör Pektaş’a göre, yaşamını Paris ile İstanbul arasında geçiren Ramize Erer’in eserlerinin bir galeri yerine otel odasında bir araya gelmesi rastlantısal değil; geçiciliğin kendisi, ayrılık fikrinin mekânda yeniden karşılık bulmasını sağlıyor. Erer’in <em>“Neşeyle, mutlulukla yaptığım resimler şimdi neden hüzünlü?”</em> sözleri serginin duygusal dünyasına dair önemli bir ipucu veriyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ad0d4aba6be2-1792070827.jpg" alt="" width="500" height="708" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/canakkalede-sanatin-gelgiti-89796</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/9/6/1280x720/canakkalede-sanatin-gelgiti-1792070876.JPG" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ ‘Metcezir’ temalı 10. Çanakkale Bienali, seramiği odağına alıyor. Troya Müzesi’nden Tartışık ve Adatepe’ye uzanan eserler, şehrin su ve toprakla bağını görünür kılıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/basarinin-bir-vicdani-var-89788</guid>
            <pubDate>Fri, 16 Oct 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Başarının bir vicdanı var</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Yas sürecinden kendini keşfetmeye uzanan çok kişisel bir yolculuğu kaleme aldınız. İlk kitabınızı yazma fikri tam olarak nasıl ve ne zaman doğdu? Sizi bu hikâyeyi okurla paylaşmaya iten neydi? </strong></p>
<p>Bu kitabı yazmaya başladığımda aslında sadece hayatımı anlatacağımı sanıyordum. Fakat yazarken, hayatıma o güne kadar cesaret edemediğim kadar yakından baktığımı fark ettim. Beni bunu paylaşmaya iten şey, kadınlara, “Bakın ben bunları başardım, siz de yapın” gibi didaktik bir akıl verme arzusu değildi. Tam tersine… Ben de korktum, yanlış kararlar verdim, düştüm, dağıldım, bazen ne yapacağımı hiç bilemedim. Yaşadığım bir şeyin, yaptığım bir hatanın ya da atlattığım bir hayal kırıklığının başka bir kadına ‘Ben de yapabilirim’ dedirtebileceğini düşündüm. Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey akıl almak değil, yalnız olmadığını bilmektir.  </p>
<p><strong>Yazmak ne hissettirdi size peki? </strong></p>
<p>Yazmak benim için bir nevi kendimle yeniden tanışmak oldu. Çünkü hayatı yaşarken o an sadece başınıza geleni görüyorsunuz; bir kayıp, bir başarı, kapanan bir kapı, bir hayal kırıklığı… Ama bunları yıllar sonra satırlara döktüğünüzde, bazı noktaların arasında incecik çizgiler beliriyor. Ben buna “anlamlı tesadüfler” diyorum. Yazarken eski Aslılarla yeniden karşılaştım: Korkan, mahcup olan, hırslanan, çok ağlayan, bazen ne yapacağını bilemeyen hâllerimle... Ve bugün hiçbirini değiştirmek istemediğimi fark ettim. Çünkü hepsi bir şekilde bugünkü beni hazırlamış.</p>
<p><strong>Kitabınızın adı “Ne Gerek Vardı”. Sevdiklerimizi korumak için sıkça duyduğumuz bu söz, sizin için ne zaman bir engel olmaktan çıkıp bir duruşa dönüştü? </strong></p>
<p>Bazen bizi en çok sevenler, bizi korumak isterken en çok korkutanlar da olabiliyor. “Risk alma, elindekini kaybetme, boş ver, ne gerek var?” derken aslında niyetleri kötü değil. Ama bir noktadan sonra onların korkusu sizin hayatınızın sınırı haline gelebiliyor. Ben üniversitedeyken babamı kaybettiğimde, o güne kadar içinde yaşadığım korunaklı dünyadan bir anda çıktım. Sanırım o günden sonra “Ne gerek vardı?” benim için yavaş yavaş bir engel olmaktan çıktı. Çünkü şunu öğrendim: Hayat bazen sorumluluk almayı, risk almayı ve korksanız bile yürümeyi gerektiriyor. Bugün dönüp baktığımda hayatımdaki pek çok önemli kararın başında birilerinin “Ne gerek var?” dediğini görüyorum. Benim için asıl mesele, yıllar sonra dönüp o kararlara “İyi ki denemişim” diyebilmek.</p>
<p><strong>Kendinizle yüzleşmek nasıl bir duyguydu? </strong></p>
<p>Çok da kolay değildi; yalan söylemeyeyim. İnsan bazen en çok kendine itiraf etmekten kaçıyor. Yirmi üç yıllık evliliğini bitiren, bir davette sevdiğinden duyduğu beklenmedik bir sözle kırılıp tuvalete kapanarak hüngür hüngür ağlayan, gardırobun boş kalan yarısına bakıp dağılan o Aslı’yla yeniden yüzleşmek başlarda canımı yaktı. Ama yazarken çok önemli bir şeyi fark ettim: Bütün o kırılganlıklar beni zayıf yapmıyormuş. Güçlü olmak hiç dağılmamak değilmiş.</p>
<p><strong>Kitabı bitirip son noktayı koyduğunuzda hissettiğiniz ilk duygu neydi? </strong></p>
<p>Galiba en baskın duygum şükrandı. Çünkü son noktayı koyduğumda ilk kez hayatıma tek tek olaylar olarak değil, bir bütün olarak baktım. Bir de çok garip ve güzel bir heyecan vardı. Yıllardır konuşmalarımda ve sosyal medyada zaman zaman anlattığım, bazen de kendimden bile sakladığım şeyler artık satırlardaydı. Ve artık yalnızca benim hikâyem değildi. Kitabı eline alacak herkes kendi hayatından başka bir yer bulacaktı o satırlarda.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ad0c51437c61-1792066836.jpg" alt="" width="500" height="667" /></p>
<p><strong>Bir girişimcilik serüveniniz de var. Markanızı ilk kurduğunuz dönemde çevrenizden ya da iş dünyasından ‘Ne gerek vardı?’ diyenler olmuş muydu? </strong></p>
<p>Olmaz olur mu? Çevremdeki bazı insanlar yıllar önce evlendiğimde bile çalışmayı bırakacağımı düşünüyordu. Kendi markamı kurarken de “Dertsiz başına dert mi arıyorsun?”, “Bu saatten sonra ne gerek var?” diyenler elbette oldu. Ashley Joy’a başladığımda İstinye’de eksi ikinci katta, 10 metrekarelik penceresiz bir odada topu topu dört ürünüm vardı. O ürünlerle kapı kapı dolaşıyordum. Bugün dönüp baktığımda iyi ki o 10 metrekarelik odaya girmişim diyorum. Ben risk almadan, sadece güvenli köşemde oturarak hayatın hakkını verebileceğime hiçbir zaman inanmadım.</p>
<p><strong>Demek ki zaman, sizi de herkes gibi değiştirdi ve dönüştürdü öyleyse... </strong></p>
<p>Kesinlikle. İnsan yirmili yaşlarında kim ise ellili yaşlarında aynı kişi kalmıyor. Bence kalmamalı da.  Eskiden başarı benim için daha çok satmak, büyümek, rakamları yukarı çıkarmaktı. Bugün ise başarının bir vicdanı olduğuna inanıyorum. Sadece ne kadar büyüdüğünüze değil, büyürken geride ne bıraktığınıza, insanlara nasıl dokunduğunuza ve kendinizden ne kaybettiğinize de bakmalısınız. Hâlâ değişiyorum, öğreniyorum ve bundan sonra nasıl bir Aslı olacağımı ben de merak ediyorum.</p>
<p><strong>Hayallerini erteleyen veya ertelemek zorunda kalan kadınlara ne söylemek isterdiniz?</strong></p>
<p>Ben artık kadınlara “Korkmayın” demiyorum. Çünkü ben de çok korktum. Korkabilirsiniz. Emin olmayabilirsiniz. Yanlış karar verebilirsiniz. Sevdikleriniz sizi onaylamayabilir. Ama sırf başkaları rahat etsin diye kendi hayatınızı ertelemeyin. Çünkü günün sonunda insanın ait olması gereken ilk yer kendi içidir. Hayatınızın tamamını başkalarının sizden beklediği kişi olarak geçirirseniz, bir gün dönüp “Peki ben ne istiyordum?” diye sorabilirsiniz. O soruyu sormak için çok geç kalmayın.</p>
<p><strong>Son olarak, kitap yazma sürecinizin devamı gelecek mi? </strong></p>
<p>Şimdiden ikinci kitabı planlayan biri değilim. “Şu tarihte şu kitabı çıkaracağım” diye bir takvimim de yok. Ama yazmayı çok sevdim. Kendimle baş başa kalmayı, bazı duyguları kelimelere döktüğümde onları başka türlü görmeye başlamayı sevdim. Hayat önümde yeni hikâyeler, insanlar, kırılmalar ve benim deyimimle ‘anlamlı tesadüfler’ biriktirirse, içimde yeniden anlatma ihtiyacı doğarsa neden olmasın? Zaten hayat bana bir şeyi çok iyi öğretti: Büyük konuşmamak lazım. Belki de bundan sonraki kitabın ilk cümlesi yine birilerinin “Ne gerek vardı?” demesiyle başlar.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ad0c523cdce6-1792066851.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/basarinin-bir-vicdani-var-89788</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/8/8/1280x720/basarinin-bir-vicdani-var-1792066876.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Güçlü görünmenin ardındaki kırılganlıkları, kayıpları ve yeniden başlama cesaretini anlatan Aslı Gümüşel, ilk kitabı ‘Ne Gerek Vardı?’da kendi hayatına filtresiz bir gözle bakıyor. Kişisel bir yüzleşmeden yola çıkan kitap, kadın dayanışmasına ve insanın kendi sesini bulma yolculuğuna uzanıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
