<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/kinetik-sanatin-cagdas-imzasi-88308</guid>
            <pubDate>Fri, 25 Sep 2026 08:52:00 +03:00</pubDate>
            <title> Kinetik sanatın çağdaş imzası</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Geometrik formlar, canlı renkler ve optik illüzyonlarla şekillendirdiği multidisipliner üretimleriyle tanınan Güney Koreli sanatçı Vakki, Contemporary Istanbul’un 21. edisyonu kapsamında İstanbul’a geldi. Kinetik heykellerden illüstrasyona, grafik tasarımdan video enstalasyonlarına ve dijital sanata uzanan çalışmalarında modadan mimariye farklı alanlarda üretimler yapan sanatçı, bu kez fuara özel hazırladığı ‘<em>Spaces of Memory and Cycles’</em> ile İstanbul’da.</p>
<p>Samsung Art TV iş birliğiyle hazırlanan çalışmada Vakki, ekranı yalnızca görüntünün bulunduğu bir yüzey olmaktan çıkarıyor. Hareket, renk ve görsel tekrar, mekânın içine yayılan bir deneyimin parçalarına dönüşüyor. Sanatçının dinamik formları ve optik hareketleri, bu projede The Frame, The Frame Pro, Micro RGB ve OLED TV teknolojileriyle buluşuyor.</p>
<p>Dijital görüntüler, eserin çevresindeki mekânla birlikte düşünülerek kurgulanıyor. Işık ve renklerin sürekli değişen yapısı, izleyicinin çalışmaya farklı açılardan bakmasına olanak tanırken ekran teknolojisi de görsel bütünlüğün bir parçası haline geliyor.</p>
<p>Vakki, İstanbul’un Doğu ile Batı arasında kurduğu bağın üretimine ilham verdiğini belirtiyor. Kentin kendisinde bıraktığı hissi sorduğumuzda ise şöyle yanıtlıyor: <em>“İstanbul, farklı kültürlerin, geçmiş ve bugünün, Doğu ve Batı’nın kesiştiği bir şehir. Bu nedenle Contemporary Istanbul’da gerçekleştirdiğimiz bu çalışma, benim için farklı dünyaların bir araya gelmesi açısından gerçekten çok özel bir anlam taşıyor.”</em></p>
<p>Teknolojiyle sanatı buluşturan iş birliğini ise şöyle anlatıyor: <em>“Çalışmalar, ekran teknolojisi ile görüntünün, ekran sınırlarının ötesine geçerek ışık, renk ve hareket aracılığıyla mekânla ilişki kurmasına olanak sağlıyor.”</em></p>
<p><strong><span style="background-color: #e03e2d;">EKRANDAN TAŞAN DENEYİM</span></strong></p>
<p>Samsung Electronics Türkiye Ses ve Görüntü Sistemleri Grubu Kıdemli Satış ve Pazarlama Direktörü Ulaş Soytürk ise, projeyi şu sözlerle anlatıyor: <em>“Bu yıl Samsung Art TV deneyim alanımızda sanatseverleri Vakki’nin özgün dünyasının yanı sıra farklı sanat eserleriyle buluştururken, sanat ve teknolojinin bir araya geldiği bu özel deneyimi daha geniş bir perspektiften keşfetme fırsatı sunuyoruz. Contemporary Istanbul gibi sanatın farklı disiplinlerini ve kültürlerini bir araya getiren önemli bir platformun parçası olmak bizim için çok değerli. Sanat ve teknolojinin birlikte yeni deneyimler yaratabileceğine inanıyoruz.”</em></p>
<p><em><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab60cb8519da-1790315704.jpg" alt="" width="500" height="333" /></em></p>
<p>Pazarlama Direktörü İbrahim Akdağ da fuarda yer almanın önemine değinerek şunları söylüyor: <em>“Teknolojinin yalnızca hayatımızı kolaylaştıran bir araç değil, hayata, tasarıma ve sanata yeni deneyim alanları açan bir güç olduğuna inanıyoruz. Burada yalnızca sanat eserlerini ekranlarımızda göstermiyoruz; ekranın kendisinin sanat deneyiminin bir parçasına dönüşebileceğini ortaya koyuyoruz. Teknoloji ve sanatın birlikte nasıl yeni bir deneyim yaratabileceğini keşfetmek bizim için büyük önem taşıyor.”</em></p>
<p>Fuardaki deneyim bununla da sınırlı değil. Ziyaretçiler, Vakki’nin optik illüzyonlara dayalı kinetik ve dijital çalışmalarının yanı sıra Samsung Art Store’un 5 bini aşkın eserden oluşan koleksiyonunu da inceleyebiliyor. Tate, Louvre ve İstanbul Modern gibi sanat kurumlarının seçkilerinden eserlerin yer aldığı dijital koleksiyon, sanat deneyimini fiziksel sergi alanının dışına taşıyor.</p>
<p>Etkinliğin bir diğer ayağında ise izleyici üretim sürecine dahil oluyor. ‘<em>Görünmeyen Bir Ritmin Portresi’</em> başlıklı interaktif atölyede katılımcılar, Vakki’nin sanat pratiğinde öne çıkan ritim, hareket ve geometrik döngülerden yola çıkarak kendi dijital eserlerini üretiyor. Böylece Vakki’nin disiplinlerarası yaklaşımı, yalnızca sergilenen işler üzerinden değil, ziyaretçilerin doğrudan dahil olduğu bir atölye aracılığıyla da karşılık buluyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab60ce522d47-1790315749.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/kinetik-sanatin-cagdas-imzasi-88308</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/3/0/8/1280x720/kinetik-sanatin-cagdas-imzasi-1790315852.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Contemporary Istanbul’un 21. edisyonunda sanat ile teknoloji aynı zeminde buluşuyor. Güney Koreli Pop Art sanatçısı Vakki’nin Samsung Art TV iş birliğiyle fuara özel hazırladığı ‘Spaces of Memory and Cycles’, hareket, renk ve ışığı mekânın parçasına dönüştürüyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/aski-unutturmalarina-izin-vermeyin-88269</guid>
            <pubDate>Fri, 25 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Aşkı unutturmalarına izin vermeyin</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>İstanbul’da farklı tarihler, kültürler ve politik gerçeklikler aynı alanda yan yana yaşıyor. Kentin hangi yönleri sanatsal dilinizde en güçlü karşılığı buluyor?</strong></p>
<p>Beni bu çeşitlilik etkiliyor: Farklı dinî, seküler ve toplumsal geleneklerin, Avrupa ile Asya’nın uyum içinde var olması… İstanbul’da insanların sıcaklığını ve farklı bakış açılarına gösterilen hoşgörüyü seviyorum.</p>
<p><strong>Şiiri ışık, ateş ve reklam panolarıyla kamusal alana taşıyan işlerinizle tanınıyorsunuz. Bu sergide resim daha belirgin. Sizi yeniden resme yönelten ne oldu?</strong></p>
<p>Edinburgh College of Art’ta resim eğitimi aldım; başlangıç noktam resimdi ve ona döneceğimi hep biliyordum. Son beş yıldır bunu giderek daha çok yapıyorum. ‘The Poets in the Cities’ kalbimde taşıdığım şairlerin mahrem resimlerinden oluşuyor. Birçoğu artık hayatta değil. Onları resmederek birlikte vakit geçirmek, yaşadıkları kentlere geri götürmek istiyorum.</p>
<p><strong>Resimlerinizdeki kişiler kişisel hafızaya da kolektif tarihe de ait görünüyor. Kim onlar?</strong></p>
<p>Merkezdeki resimde James Baldwin ile şairler ve şarkı yazarları var. Baldwin’ın 1961-1971 arasında İstanbul’da yaşaması beni büyülüyor. Siyah ve eşcinsel bir yazar olarak burada ABD’dekinden daha fazla özgürlük bulduğunu söylemişti. Umarım Türkiye bu hoşgörü geleneğini yaşatır. Sedat Pakay’ın 1966’da çektiği bir fotoğraftan yola çıktım: Baldwin Galata Köprüsü’nde yalnız duruyor, ardında Süleymaniye’nin romantik silueti yükseliyor.</p>
<p><strong>Bu görüntüyü resminizde nasıl dönüştürdünüz?</strong></p>
<p>Fotoğrafta yalnız görünüyordu; ona arkadaşlar getirmek istedim. Galata Köprüsü Baldwin’ın ‘balkonu’na dönüştü. Partiye Nina Simone’u, Bob Dylan’ı, Yevgeni Yevtuşenko’yu ve Edip Cansever’i davet ettim. Baldwin ile Cansever’in tanıştığına dair belge yok. Ama özellikle ‘Masa da Masaymış Ha’ şiirinin hayranıyım. Hayalimde Galata’da buluşup dost oluyor, Boğaz gecesinde şiir konuşuyorlar. Böyle bir partide olmayı kim istemez?</p>
<p><strong>İşlerinizde aşk, yas, hafıza ve yokluk gibi mahrem duygular daha geniş bir politik zeminle buluşuyor. İstanbul’daki eserlerde bu gerilim nasıl ortaya çıkıyor?</strong></p>
<p>Siyasi ortam öylesine gergin ki çocuklarımın geleceğinden korkuyorum. Trump ve ülkemdeki Nigel Farage gibi hoşgörüsüz sağcı figürlerin yükselişi; Gazze’deki soykırımın yaşanmasına izin verilmesi ve teknoloji oligarklarının askerî-endüstriyel kompleksle buluşması beni ürkütüyor. Buna nasıl karşı koyacağımı bilmiyorum. Elimizde şiir, nezaket, sevgi ve sevginin daha güçlü olduğuna dair umut var.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab53145269f5-1790259525.jpg" alt="" width="500" height="667" /></p>
<p><strong>Şiir işlerinizde yalnızca okunmıyor; görüntüye, nesneye, hatta müdahaleye dönüşüyor. Şiir görsel olarak neyi ifade edebilir?</strong></p>
<p>Somut şiiri görsel sanata taşıyıp farklı mecralarda araştırmak istedim. Apollinaire için şiirin sayfadaki grafik görünümü anlamının ayrılmaz parçasıydı. Ben de bu düşünce reklam panolarına, ışıklı tabelalara, resimlere ve telefon ekranlarına taşınırsa ne olur diye düşündüm. İşlerimin çoğu, somut şiiri kitaptan çıkarıp dünyaya yerleştirme arayışıdır. Sözcüklerle imgeler birleştiğinde anlam zenginleşir.</p>
<p><strong>Yeni bir işe başlarken önce görüntü mü, cümle mi geliyor?</strong></p>
<p>Bilmiyorum; belki her şey ateşli rüyalarda beliriyor. Sözcüklerle görüntüleri ayırmamaya, tek bir dil olarak görmeye çalışıyorum. Cansever’in ‘Masa da Masaymış Ha’ şiirinde adamın gökyüzünü masaya koyduğu bölüm vardır ya; ben de o gökyüzüne uzanmak, şiirdeki duyguyu yakalamak istiyorum.</p>
<p><strong>ISTANBUL’74’ün Arnavutköy’deki mekânı izleyicinin eserlerle karşılaşmasını nasıl değiştiriyor?</strong></p>
<p>ISTANBUL’74 sokağın enerjisini galeriye taşıyan canlı bir topluluk. Ahşap yapıların sıralandığı eski bir sokaktaki Boğaz manzaralı yeni mekân son derece şiirsel ve ilham verici.</p>
<p><strong>ISTANBUL’74 ile yollarınız nasıl kesişti?</strong></p>
<p>Jefferson Hack’in davetiyle ilk IST. Festival’e geldim. Olağanüstüydü; İstanbul’un New York kadar heyecan verici olduğunu o zaman fark ettim. O günden beri Demet, Alphan ve topluluklarının yaptıklarını hayranlıkla izliyorum.</p>
<p><strong>Bu sergi geliştirilirken İstanbul yalnızca bir fon muydu, yoksa eserin parçasına mı dönüştü?</strong></p>
<p>İstanbul serginin parçası; ruhu işlere işlemiş.</p>
<p><strong>Sanatınız hem romantik hem de sessizce meydan okuyan bir tavır taşıyor. Güzellik, insanları zor politik ve toplumsal meselelere yaklaştırmanın bir yolu mu?</strong></p>
<p>Bizi ancak birbirimize duyduğumuz sevginin ve ortak dünyamızın güzelliğini fark etmenin kurtaracağına inanıyorum.</p>
<p><strong>Kamusal dilin sloganlara, manşetlere ve sosyal medya parçalarına indirgendiği bir dönemde, sözcüklerle çalışan sanatçının sorumluluğu nedir?</strong></p>
<p>Siyasetin, sosyal ve haber medyasının dili çatışmacı ve ayrıştırıcı. Ben dili daha duygulu ve empatik kullanmaya çalışıyorum. Göçün toplumları zenginleştirdiğine, kentleri iyileştirdiğine ve mültecilere sığınak sunmamız gerektiğine inanıyorum. Fakat ‘Göçe karşı olanlar aptaldır’ demek istemiyorum. Bunun yerine Hafız-ı Şirazi’den ilhamla güneş ve sevgi üzerine bir eser yaptım: ‘Bunca zamandan sonra bile güneş dünyaya “Bana borçlusun” demez. Böyle bir sevgiyle bütün dünya çiçek açar. Güneşin her yolcu ve göçmenle paylaşılsın diye dünyaya sunduğu aşkı unutturmalarına izin vermeyin.’</p>
<p><strong>‘The People You Love Become Ghosts Inside of You’ en çok paylaşılan işlerinizden biri. Dijital dolaşım, izleyiciyle ilişkinizi değiştirdi mi?</strong></p>
<p>Sanatta ve şiirde izleyicinizle çoğu zaman tanışmaz, uzaktan yabancılara seslenirsiniz. Dijital kültürün pek çok yönü beni korkutuyor; sanat ve şiiri dünyayla paylaşabilmesi ise iyi yanlarından biri.</p>
<p><strong>Bir cümle Londra’da, İstanbul’da ya da başka bir kentte karşımıza çıktığında farklı bir anlam kazanır mı?</strong></p>
<p>Her zaman hayali, arketipsel bir kente sesleniyorum. Londra ile İstanbul’u birbirine bağlayan bir toplumsal ve sokak enerjisi var; bu da onları yakın kılıyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/aski-unutturmalarina-izin-vermeyin-88269</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/6/9/1280x720/aski-unutturmalarina-izin-vermeyin-1790259550.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Şiiri ışık, ateş ve kent yüzeyleriyle buluşturan Robert Montgomery, İstanbul’daki yeni sergisinde James Baldwin’dan Edip Cansever’e uzanan hayali bir buluşma kuruyor; sert siyasi dile karşı şiir, şefkat ve sevgiyi savunuyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/cazi-salondan-cikarip-sehre-birakiyoruz-88268</guid>
            <pubDate>Fri, 25 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Cazı salondan çıkarıp şehre bırakıyoruz</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Sonbaharın serinliği Boğaz sularına ve Beyoğlu’nun taş sokaklarına inerken, İstanbul bir kez daha 36 yıllık o tanıdık, ritmik kalp atışına teslim olmaya hazırlanıyor. 1990’ların başında mütevazı bir kulüp buluşması olarak filizlenen ve zamanla şehrin kültürel kimliğinin omurgalarından birine dönüşen Akbank Caz Festivali, yarın itibarıyla kapılarını 36. kez açıyor. 11 Ekim’e kadar sürecek festival, Yeldeğirmeni Sanat’tan Babylon’a, Frankhan’dan All Saints Moda Kilisesi’ne uzanan 24 farklı mekanda, 15’i aşkın ülkeden yaklaşık 200 müzisyeni ağırlayacak.</p>
<p>Bu yılki edisyon, cazın yalnızca tarihsel mirasına saygı duruşunda bulunmakla kalmıyor; türün sınır tanımaz, melez ve sürekli kendini dönüştüren güncel ruhunu da kucaklıyor. Programda Miles Davis’in 100. doğum yılı kutlamalarından Londra’nın nabzını tutan çağdaş groove’lara, bağımsız plak şirketi ACT Music gecelerinden yerli sahnenin usta ve genç yeteneklerine uzanan çok katmanlı bir rota çiziliyor. Festivalin yarınki başlangıcı öncesinde, bu kapsamlı müzik maratonunun arkasındaki vizyonu, programın düşünsel omurgasını ve İstanbul’un değişen dinamiklerinde cazın birleştirici gücünü festival yöneticisi <strong>Gözde Sivişoğlu</strong> ile konuştuk.</p>
<p><strong>Bugün size biri “Akbank Caz Festivali aslında ne festivali?” diye sorsa, cevabınız hâlâ yalnızca caz olur mu?</strong></p>
<p>Tabii ki bir caz festivali. Akbank Caz Festivali 36 yıldır farklı coğrafyalardan, farklı müziklerden beslenen bir caz festivali. Bugün onu yalnızca tek bir müzik türünün sınırları içinde tanımlamak biraz eksik kalır. Çünkü cazın kendisi zaten sınırları olan bir müzik değil. Farklı müziklerle temas eden, dönüşen, başka seslere alan açan bir yapısı var. Biz de programı oluştururken cazın etrafındaki dünyaya bakıyoruz. O yüzden bizim için Akbank Caz Festivali, cazı merkezine alan ama merak duygusunun sınırlarını mümkün olduğunca geniş tutan bir festival.</p>
<p><strong>Bir program hazırlarken daha heyecan verici olan hangisi: İstanbul’a Arturo Sandoval gibi çok büyük bir ismi getirmek mi, yoksa insanların henüz adını bilmediği birini iki yıl sonra “Ben onu ilk Akbank Caz’da izlemiştim” dedirtecek kadar erken yakalamak mı?</strong></p>
<p>İkisi de çok heyecan verici ama farklı sebeplerle… Arturo Sandoval gibi bir ismi İstanbul’da ağırlamak, festivalin hafızasında yer edecek çok özel bir buluşma yaratıyor. Ama henüz çok tanınmayan bir sanatçıyı erken keşfetmek ve onun yolculuğunun bir parçası olmak da kürasyonun en heyecan verici taraflarından biri. “Ben onu ilk Akbank Caz’da izlemiştim” cümlesini duymak bizim için gerçekten çok kıymetli. Çünkü o zaman sadece bir konser organize etmiş olmuyorsunuz, bir sanatçının Türkiye’deki hikâyesinin ilk sayfalarından birine dokunmuş oluyorsunuz. İyi bir festival programının bence ikisini de yapabilmesi gerekiyor: Geçmişin hafızasını bugünün büyük isimleriyle canlı tutmak ve geleceğin isimlerini daha bugünden fark etmek.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab52f218cb75-1790258977.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<p><strong>Bir festival direktörünün işi ne kadar müzik zevki, ne kadar içgüdü, ne kadar Excel?</strong></p>
<p>Üçü de. Hatta bazen aynı anda. Müzik zevkiniz ve merakınız yoksa iyi bir program kurmanız zor. İçgüdü, henüz kimsenin kesin olarak bilemediği bir şeyi hissedebilmekle ilgili. Ama bütün bunları gerçekleştirmek için Excel’e de ihtiyacınız var. Çünkü bir sanatçıyı çok sevmekle onu festivale getirebilmek arasında bütçe, tarih, turne rotası, mekân, prodüksiyon, seyirci kapasitesi, ajanslar ve daha birçok değişken var. O yüzden programı hazırlamak bizim için biraz hayal kurmak, biraz sezmek, sonra da o hayalin gerçekleşmesi için gereken her şeyi tek tek çözmek.</p>
<p><strong>Spotify ve TikTok’un insanlara sürekli yeni müzik önerdiği bir dönemde, insan küratörünün algoritmadan daha iyi yaptığı şey ne?</strong></p>
<p>Algoritma size çok iyi müzikler önerebilir. Ama bir festivalin yaptığı şey sadece “Bunu da dinleyebilirsin” demek değil. Biz bir bağlam kuruyoruz. Bir sanatçıyı neden başka bir sanatçıyla yan yana getirdiğimizi, neden o mekanda dinlemenin anlamlı olduğunu, neden o projeyi tam da bugün İstanbul’a getirmek istediğimizi düşünüyoruz. Bir de algoritmanın henüz sahip olmadığı çok önemli bir şey var: fiziksel karşılaşma. İnsanları aynı mekanda, aynı anda, daha önce hiç dinlemedikleri bir müzikle karşılaştırmak. Belki de bizim işimiz insanlara ne dinlemeleri gerektiğini söylemek değil, zaten sevdikleri bir yerden yola çıkarak onları hiç bilmedikleri başka bir yere götürmek.</p>
<p><strong>36 yıllık bir festivalin avantajı büyük bir hafızaya sahip olması. Bir festivalin yaşlanmaya başladığını nasıl anlarsınız? Bunu engellemek nasıl mümkün olur?</strong></p>
<p>Bence bir festivalin yaşlanması yaşının ilerlemesiyle değil, merakının azalmasıyla başlıyor. Aynı şeyleri, aynı yöntemlerle, aynı seyirciye anlatmaya başladığınızda kurumlaşma riski ortaya çıkıyor. Akbank Caz Festivali’nin 36 yıllık hafızası bizim için çok değerli. Müzisyenlerin, mekânların, seyircilerin ve festival ekibinin hafızası var. Ama hafızayı korumakla geçmişte yaşamak arasında önemli bir fark var. Biz her yıl yeniden bakıyoruz: Yeni ne üretiliyor? Genç dinleyici ne dinliyor? Bence genç kalmanın yolu geçmişi silmek değil, hafızayı bugünün üretimleriyle sürekli yeniden ilişkilendirmek. Çünkü 36 yıllık bir mirası ve tecrübeyi anlamadan, incelemeden ve içselleştirmeden yeni ve dinamik bir dünya kuramazsınız.</p>
<p><strong>Seni en önde göreceğimiz 3 konseri bizimle paylaşabilir misin?</strong></p>
<p>Üç konser söylemek benim için biraz zor. Çünkü 15 güne yayılan bir festivalde herkesin kendi üçlüsünü bulmasını istiyoruz. Ama benim özellikle heyecanlandığım üç buluşmayı söyleyebilirim. Arturo Sandoval, Yazmin Lacey, ve ACT Night – Young European Stars.</p>
<p><strong>Bu yıl bir de caz minibüsü var. Minibüsün hikayesi nedir?<br /></strong>‘Şehrin Caz Hali’ hep birlikte yaşayalım diliyoruz. Bir CazMobil yarattık. Cazın neşesini sokağa taşıyan bu araçta jantlardan zillere, gövdeden piyanoya, aynalardan üflemeli çalgılara kadar birçok detay cazdan ilham alıyor. İstanbul’un en tanıdık toplu taşıma araçlarından biri böylece cazın şehirle buluşmasının kendisine dönüştü. Çünkü cazı sadece konser salonlarında değil, sokağın içinde de duyulur ve görünür kılmak istiyoruz. Bir anlamda cazı salondan çıkarıp şehre bırakıyoruz.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/cazi-salondan-cikarip-sehre-birakiyoruz-88268</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/6/8/1280x720/cazi-salondan-cikarip-sehre-birakiyoruz-1790258998.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Akbank Caz Festivali yarın başlıyor. Programın çok katmanlı rotasını ve cazın birleştirici hafızasını festival yöneticisi Gözde Sivişoğlu ile konuştuk. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/25-yilin-gonul-isi-88267</guid>
            <pubDate>Fri, 25 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> 25 yılın gönül işi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>2001 yılında Murat Pilevneli tarafından yurt dışında yaşayan Türk sanatçılara alan açmak amacıyla kurulan Galerist, 25 yıllık sanat serüvenini 16 Eylül’den 7 Kasım’a kadar sürecek <em>‘Gönül İşi’</em> sergisiyle kutluyor.</p>
<p>İstiklal Caddesi’ndeki Mısır Apartmanı’ndan sonra 2011 yılında Meşrutiyet Caddesi’nde, 19. yüzyıla tarihlenen Passage Petits-Champs binasına (Pera Müzesi’ne komşu) taşınan Galerist, şimdiye kadar 200 sergiye ev sahipliği yapmış. Mekân ve sahiplik değişikliğine rağmen Türkiye’den ve yurt dışından 50’ye yakın sanatçıyı temsil eden galeri, yerel ve uluslararası sanat pratiklerinin yanı sıra farklı disiplinler ve kuşaklar arasında da diyalog kurmayı başarmış. Bu başarıda kuşkusuz galerinin The Armory Show, Frieze, Paris Photo ve Art Basel’in de bulunduğu önemli uluslararası sanat fuarlarına düzenli olarak katılmasının payı büyük.</p>
<p>2005 yılından beri Galerist ile çalışan Elif Uras’ı yanlış hatırlamıyorsam 2005 ya da 2007 yılında Art Basel’de tanıdım ve sevdim.</p>
<p>Serginin adı neden ‘Gönül İşi’ diye merak edenler için yanıtı basit: Çünkü galeriyle uzun soluklu birlikteliği olan sanatçılar arasında kuruluşundan beri bir gönül bağı var. Bu bağa sanatın bir ucundan tutan herkesi katabilirsiniz. Sanatçılar, koleksiyonerler, sanatseverler ve tabii galerinin çalışanları. Öte yandan galericilik de bir ‘gönül işi’; hele ekonomik koşullar zorladığında. Şimdiye dek tarihe karışmış sayısız galeri var.</p>
<p><em>‘Gönül İşi’</em> sergisinin ana teması otoportre…</p>
<p>Sergide kimi sanatçıların otoportreleri yer alırken, kimilerinin sanat pratiklerini otoportre olarak okuyoruz.</p>
<p>Örneğin İpek Duben, Taner Ceylan ve bu yaz Paris’teki Orsay Müzesi’nde keşfettiğim, İstanbullu bir koleksiyonerin eserini ödünç verdiği Mısırlı-Fransız fotoğrafçı ve yönetmen Youssef Nabil, otoportreleriyle sergide yer alıyor. Çoğunlukta ise Defne Tesal, Hera Büyüktaşcıyan ya da Julian Opie gibi isimlerin işlerini görür görmez tanıyacağınız, “otoportre okuması” yapacağınız eserler var.</p>
<p>Yani otoportre fikri, yalnızca sanatçının kendisini temsil ettiği bir imgeyi değil, tekrar eden biçimleri, malzeme seçimlerini, jestleri, sembolleri ve üretim yöntemlerini de kapsıyor. Sergide bir araya gelen eserler, sanatçıların kendi pratikleri içinde birer otoportre olarak okunabileceği gibi bir bütün olarak Galerist’in kolektif portresini de oluşturuyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab52e49b814a-1790258761.jpg" alt="" width="500" height="750" /></p>
<h2><span style="font-size: 12pt;">SERGİDE KİMLER VAR?</span></h2>
<p><em>‘Gönül İşi’</em> sergisine katılan isimler şöyle: mentalKLINIK, Hüseyin Bahri Alptekin, Haluk Akakçe, Yeşim Akdeniz, Rasim Aksan, Francesco Albano, Semiha Berksoy, Hera Büyüktaşcıyan, Taner Ceylan, Hüseyin Çağlayan, Michael Craig-Martin, Ergin Çavuşoğlu, İpek Duben, Ayşe Erkmen, Leylâ Gediz, Kendell Geers, Anton Henning, Mustafa Hulusi, İdil İlkin, Merve İşeri, Şahin Kaygun, Nuri Kuzucan, Arik Levy, Merve Morkoç, Youssef Nabil, Julian Opie, Lara Ögel, Serkan Özkaya, Güçlü Öztekin, Seza Paker, Thomas Ruff, Sarkis, Yusuf Sevinçli, Erinç Seymen, Arslan Sükan, Murat Şahinler, Ali Emir Tapan, Evren Tekinoktay, Ayça Telgeren, Defne Tesal, Margaret R. Thompson, TUNCA, Gavin Turk, Elif Uras, Viron Erol Vert, Erwin Wurm, Burcu Yağcıoğlu, Nil Yalter ve Nazım Ünal Yılmaz.</p>
<p>Sergi için 14 yeni iş üreten sanatçılar arasında Ayça Telgeren, Hüseyin Çağlayan ve artık galeri tarafından temsil edilmeyen Leylâ Gediz ile Erinç Seymen gibi isimler var. Sergi artık hayatta olmayan iki sanatçıyla başlıyor: Haluk Akakçe ile Hüseyin Bahri Alptekin.</p>
<p>Alptekin’in <em>‘H.Faktörü: Misafirperverlik/Husumet’</em> adlı eseri, üzerinde Hotel İstanbul yazıları bulunan neon ışıklı bir pano… Sarkis’in 85. yaşını kutladığı 2023 yılında ürettiği <em>‘Munch’tan Çığlık’</em> serisinden ışıklı vitray işi, galerinin 2014’ten beri temsil ettiği ve eserleri Berlin’deki Hamburger Bahnhof gibi kurumlarda sergilenen Semiha Berksoy’un <em>‘Aşk ve Yılan’</em>ı (1998), Nil Yalter’ın <em>‘Skin Story’</em>si, Burcu Yağcıoğlu’nun <em>‘Koruyucu T Hücresi Olarak Otoportre’</em>si ve Elif Uras’ın Galerist çalışanlarını yerleştirdiği <em>‘Kalbin Emeği’</em> adlı seramik heykeli objektifime takılanlar arasında.</p>
<p>Aslında 25 yılın görünmez emeği Uras’ın bu heykelinde.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/25-yilin-gonul-isi-88267</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/6/7/1280x720/25-yilin-gonul-isi-1790258786.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Galerist, 25. yılını 49 sanatçının eserlerini buluşturan ‘Gönül İşi’ sergisiyle kutluyor. Otoportre fikri etrafında kurulan sergi, galerinin sanatçılarla yıllara yayılan ilişkisine de bakıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/eksik-olan-da-tamamdir-88266</guid>
            <pubDate>Fri, 25 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Eksik olan da tamamdır</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bazı görüntüler ilk bakışta bize her şeyi anlatmaz. Bir sis perdesinin ardında kaybolan yol, boş bir koltuk, buz tutmuş bir gölün kıyısında tek başına duran bir ağaç… Kadrajda bir şey eksik gibidir ama belki de görüntüyü bize asıl ilginç kılan tam olarak o eksikliktir. Çünkü bazen görmediğimiz şey, gördüğümüz kadar hatta ondan daha fazla şey söyler. Yıllardır canlandırdığı karakterlerin dünyasına kendi bakışıyla hayat veren Ahmet Mümtaz Taylan’ın ilk fotoğraf sergisi ‘Noksan’da görünenle görünmeyen arasındaki boşlukta duruyor.</p>
<p>30 Eylül’de LEE Art Project’te açılacak sergide sanatçının farklı coğrafyalarda çektiği 53 fotoğraftan seçilen 29 çalışma yer alıyor. Sisli ovalardan donmuş göllere, kentsel yapılardan terk edilmiş nesnelere uzanan görüntüler, insanın çoğu zaman kadrajda olmadığı ama bıraktığı izlerin hissedildiği bir dünyayı bir araya getiriyor. Fotoğrafların tamamı farklı dönemlerde ve farklı mekânlarda çekilmiş olsa da aralarında yıllar bulunan kareler dahi bakış ve duygu bakımından aynı dünyanın parçaları gibi. Seçki de bu doğal bağı koruyacak şekilde hazırlanmış.</p>
<p><strong>Eksik olan da tamamdır ya bazen</strong></p>
<p>‘Noksan’ı duyduğumda sergi öncesi Ahmet Mümtaz Taylan’la uzun uzun konuşmayı istedim; ancak hayatın araya giren farklı planları bu sohbeti biraz daha kısa tuttu diyelim; yine de sergiye bakışını ve ‘noksan’ fikrini kendi sözlerinden dinledik.</p>
<p>Taylan sergiye klasik anlamda bir fotoğrafçılık çalışması olarak bakmıyor. Kendi ifadesiyle, <strong><em>“Ben fotoğrafçı değilim; bu sergi bir görme biçimi.”</em></strong> Bu cümle, ‘Noksan’ın da çıkış noktasını anlatıyor. Burada mesele yalnızca fotoğraf çekmek değil; bir görüntünün içinde neyi gördüğümüz, neyi görmediğimiz ve gördüklerimizin bizde ne bıraktığı.</p>
<p>Fotoğrafların ortaya çıkışında da önceden kurulmuş bir plan yok. Taylan bu anları, <strong><em>“Bazen yürürken, bazen sette dinlenirken gözümün gördüğü ve durduğu anların bir yansıması”</em></strong> olarak tanımlıyor. Dolayısıyla sergideki görüntüler, belirli bir hikâyeyi baştan sona anlatmak yerine, hayatın içinden çekilip alınmış kısa duraklar gibi karşımıza çıkıyor.</p>
<p>‘Noksan’ sözcüğünün kendisi de bu bakışın merkezinde. Taylan için kavram, yalnızca bir eksikliği ifade etmiyor. <strong><em>“Noksan; tamamlanmamış, hâlâ yarım olan, bir şeylerden eksik… Eksik olan da tamamdır ya bazen”</em></strong> diyerek eksiklikle bütünlük arasındaki alışıldık karşıtlığı tersine çeviriyor. Belki de bu yüzden fotoğraflarda insanın yokluğu bir boşluk gibi kalmıyor. Tam tersine, yokluğun kendisi görüntünün bir parçasına dönüşüyor. Bir koltuk orada birinin oturduğunu düşündürüyor. Bir ağaca bağlanmış dilek kumaşları, görünmeyen bir insanın dileğini taşıyor. Terk edilmiş bir nesne, geçmişteki bir hayatın sessiz tanığı gibi duruyor. İnsan kadrajdan çekilmiş olsa da bıraktığı izler kalıyor.</p>
<p>Taylan’ın şu sözleri de serginin bu tarafını anlatıyor: <strong><em>“Bir görüntüyü tamamlayan ve ona ruhunu veren şey, çoğu zaman içinde barındırdığı noksanlığın ta kendisidir.”</em></strong> Böyle bakıldığında sisin örttüğü bir manzara yalnızca sisli bir manzara olmaktan çıkıyor; görünmeyen tarafıyla da bir hikâye kuruyor. Sonu görünmeyen yol, yalnızca bir yol değil, nereye gittiğini bizim tamamlayacağımız bir ihtimal haline geliyor.</p>
<p>Bu eksiklik duygusu, sergideki kentsel görüntülerde başka bir biçim alıyor. Birbirine yaklaşan binalar ve sıkışan mimari çizgiler, doğadaki boşlukların karşısına bu kez başka bir dünya çıkarıyor. Bir tarafta geniş manzaraların sessizliği, diğer tarafta insan eliyle kurulmuş yapıların yoğunluğu var.</p>
<p><strong> <img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab52cc53698d-1790258373.jpg" alt="" width="500" height="333" /></strong></p>
<p><strong>Görünmeyenin bıraktığı iz</strong></p>
<p>Taylan’ın <strong><em>“Noksanlık, ne yaparsak yapalım dolmayan ve insana her resimde yalnızlığını anımsatan bir boşluktur. Buna rağmen eksikliklerin ve kesintilerin gerçek sevgiyi ve birbirine tutunmayı mümkün kıldığı bir bağa dönüşür”</em></strong> sözleri de serginin yalnızca görsel bir seçki olmadığını düşündürüyor. Eksiklik burada kapatılması gereken bir kusurdan çok, insanın dünyayla ve birbirleriyle kurduğu ilişkinin bir parçası.</p>
<p>Bu nedenle fotoğraflarda kesin cevaplar aramak gerekmiyor. Bir ağacın neden orada olduğunu, boş koltuğun kime ait olduğunu, yolun nereye çıktığını ya da kadrajın dışında ne bulunduğunu bilmiyoruz. Görüntüler bazı şeyleri özellikle dışarıda bırakıyor. İzleyici de o boşlukla baş başa kalıyor.</p>
<p>‘Noksan’ın asıl meselesi belki tam burada beliriyor: Görüntüyü tamamlamak değil, onun tamamlanmamış tarafına bakabilmek. Taylan’ın söylediği gibi, <strong><em>“Fotoğraflarımla değil de daha çok dünyayı kendi kadrajımdan nasıl gördüğüm ile alakalı yalnızca.”</em></strong></p>
<p>Ayrıca atlanmaması gereken bir detay daha: 30 Eylül-30 Ekim 2026 tarihleri arasında Polat Piyalepaşa Çarşı’daki LEE Art Project’te görülebilecek sergideki satışlardan elde edilen gelirin yüzde 50’si, kanser tedavisi gören çocukların ihtiyaçlarına destek olmak amacıyla bağışlanacak. Bu yönüyle ‘Noksan’, kadrajın dışında kalanlara da dokunan bir sergi aslında…</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Çok sakin ama güçlü bir bakış var</strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>LEE Art Project’in kurucusu ve ‘Noksan’ın sanat danışmanı Ece Eylem Yıldırım, sergiye ve galeriye dair sorularımızı yanıtladı. </strong></span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Noksan’ı bir sanat danışmanı olarak ele aldığınızda, Ahmet Mümtaz Taylan’ın fotoğraflarında sizi sergiye çeken ne oldu? Nasıl bir bakış gördünüz?</strong></span></p>
<p>Ahmet Mümtaz Taylan’ın fotoğraflarında beni en çok çeken şey, fotoğrafların bir şeyi anlatmak için kendini zorlamaması oldu. Çok sakin ama güçlü bir bakış var. Özellikle insanı doğrudan göstermeden, bıraktığı izler üzerinden bir dünya kurması benim için çok kıymetliydi. ‘Noksan’ ismi de benim için tam olarak bunu karşılıyor. Fotoğraflarda tamamlanmamış, geride kalmış ya da eksilmiş bir şey hissediyorsunuz ama o eksikliği seyirci tamamlıyor. Bence serginin en güçlü taraflarından biri de bu.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Taylan’ı uzun yıllardır oyuncu kimliğiyle tanıyoruz. Fotoğraf üretimini sergiye taşırken, bu farklı üretim alanının serginin diline nasıl katkı sunduğunu düşündünüz?</strong></span></p>
<p>Ahmet Mümtaz Taylan’ın oyunculuk kimliğinin fotoğraflara doğrudan bir anlatı olarak yansıdığını düşünmüyorum. Daha çok yıllardır geliştirdiği gözlem yetisinin fotoğrafa taşındığını düşünüyorum. Bir oyuncunun dünyaya bakma biçiminde ister istemez insan, davranış, mekân ve hikâye üzerine güçlü bir dikkat oluşuyor. ‘Noksan’da da bunu görüyoruz. Ancak oyunculuk geçmişi serginin önüne geçen bir unsur değil; onun bakışını besleyen, ama fotoğrafların kendi başına değerlendirilmesine de engel olmayan bir arka plan.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab52d188b65b-1790258456.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>LEE Art Project olarak genç sanatçılara alan açmak da hedefleriniz arasında. Sizce bugün genç sanatçıların en çok hangi tür desteğe ihtiyaçları var?</strong></span></p>
<p>Bence genç sanatçıların yalnızca eserlerini sergilemeye değil, üretimlerinin sürdürülebilir olmasına ihtiyaçları var. Bir sanatçının işini galeriye koymak aslında sürecin çok küçük bir bölümü. Üretim maliyetleri, malzeme, görünürlük, koleksiyonerlerle iletişim, doğru insanlarla buluşmak, uluslararası bağlantılar kurmak… Ben LEE Art Project’in sanatçıya sadece “Sergini yapalım” diyen bir galeri olmasını istemiyorum.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>Peki bunu pratikte nasıl kurmayı düşünüyorsunuz?</strong></span></p>
<p>Bunun tek bir yöntemi olduğunu düşünmüyorum. Her sanatçının ihtiyacı farklı. Bazı sanatçının üretim desteğine, bazısının uluslararası bağlantılara, bazısının doğru koleksiyonerlerle buluşmaya, bazısının ise yalnızca üretimini sürdürebileceği zamana ve alana ihtiyacı olabilir. Bizim yapmak istediğimiz, sanatçıyla sergiden çok daha önce iletişim kurmak. Birlikte düşünmek, üretim sürecini görmek, sanatçının ne anlatmak istediğini anlamak ve bunu doğru bir sergi diline dönüştürmek. Galerinin fiziksel alanı önemli ama benim için asıl değer, o alanın içinde oluşan ilişkiler.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ab52d26a1f4c-1790258470.jpg" alt="" width="500" height="625" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/eksik-olan-da-tamamdir-88266</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/6/6/1280x720/eksik-olan-da-tamamdir-1790258555.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bir fotoğraf gösterdiği kadar, geride bıraktıklarıyla da konuşabilir… Ahmet Mümtaz Taylan da ilk sergisi ‘Noksan’da, insanın görünmediği ama izlerinin kaldığı görüntüler üzerinden bu boşluğa bakıyor. Çünkü Taylan’a göre “Bir görüntüyü tamamlayan ve ona ruhunu veren şey, çoğu zaman içinde barındırdığı noksanlığın ta kendisi.” ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/muzayede-dijital-donusum-88221</guid>
            <pubDate>Thu, 24 Sep 2026 11:14:00 +03:00</pubDate>
            <title> Müzayede dijital dönüşüm</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Müzayedeye katılmak için artık fiziksel bir salonda bulunmak gerekmiyor. Evden, iş yerinden ya da seyahat sırasında internete bağlanarak eserleri incelemek, açık artırmayı anlık takip etmek ve dünyanın farklı noktalarından teklif vermek mümkün hale geliyor. Dijitalleşmeyle birlikte çevrim içi müzayedeler, geleneksel salon müzayedelerinin yanında sanat piyasasında daha fazla yer edinmeye başladı. Art Basel ve UBS’nin 2026 Küresel Sanat Piyasası Raporu’na göre çevrim içi satışların sanat piyasasındaki payının yüzde 20 seviyesine ulaşması bekleniyor. Dijital platformların yaygınlaşması, koleksiyonerlerin farklı coğrafyalardan müzayedelere katılımını kolaylaştırırken, daha geniş bir kitlenin sanat eserlerine erişmesine de olanak sağlıyor.</p>
<p>Türkiye’deki çevrim içi müzayede platformlarından Art-ı Müzayede de bu dönüşümün örnekleri arasında yer alıyor. Platform, 22 Eylül’de tamamlanan son organizasyonuyla bugüne kadar 17 çevrim içi müzayedeye ulaştı. Son seçkide David Çıraciyan, Bedri Rahmi Eyüboğlu, İbrahim Çallı ve Eren Eyüboğlu gibi Türk resim sanatının farklı dönemlerinden sanatçıların eserleri koleksiyonerlerin karşısına çıktı.</p>
<p><em><strong>Dijitalde fiyat avantajı</strong></em></p>
<p>Art-ı Müzayede Sanat Direktörü Zeynep Kızılkan, çevrim içi sistemlerin mekan sınırlarını ortadan kaldırdığını belirterek, dijital müzayedelerin hızlı ve geniş katılıma açık bir satış ortamı sunduğunu ifade ediyor. Kızılkan, farklı bütçelere hitap eden seçkilerle eser edinmeyi daha geniş bir kitle için ulaşılabilir hale getirmeyi amaçladıklarını söylüyor. Platformun dikkat çektiği bir diğer konu ise eserlerin yalnızca teknik ve maddi özellikleriyle değil, hikâyeleriyle birlikte ele alınması. Bir ressamın hayatındaki dönüm noktası, eserin üretildiği dönemin koşulları ya da bir koleksiyonerin yıllardır sakladığı kişisel bir anı, eserlerin anlatısının bir parçası olarak aktarılıyor.</p>
<p>Zeynep Kızılkan, bu yaklaşımın yalnızca bir tanıtım yöntemi olmadığını belirterek, eserleri bir alım satım nesnesinin ötesinde değerlendirdiklerini ifade ediyor. Platform, eserlerin az bilinen hikâyelerini araştırarak sanatseverlerle paylaşmayı ve böylece çevrim içi müzayedeyi yalnızca bir satış alanı olmaktan çıkararak sanat kültürünün daha geniş kitlelere ulaşmasına katkı sağlayan bir mecraya dönüştürmeyi hedefliyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/muzayede-dijital-donusum-88221</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/2/2/1/1280x720/muzayede-dijital-donusum-1790239269.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Sanat piyasasında çevrimiçi müzayedelerin payı giderek artarken, eser inceleme ve teklif verme süreçleri de dijital platformlara taşınıyor. Türkiye’de bu alanda faaliyet gösteren Art-ı Müzayede, 22 Eylül’de tamamlanan son organizasyonuyla çevrim içi müzayede sayısını 17’ye çıkardı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
