<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/padel-ozgun-bir-yasam-kulturu-86841</guid>
            <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Padel özgün bir yaşam kültürü</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Uzun yıllardır tenis kültürüyle iç içesiniz. Tenisten padele geçtiğinizde iki spor arasında nasıl bir ritim ve karakter farkı keşfettiniz?</strong></p>
<p><strong>Sara Sarar:</strong> Tenis stratejik yapısıyla güçlü ve disiplinli; padel ise daha hızlı ve tempolu. Dar ve kapalı kortta oyuncular arasındaki iletişim merkeze yerleşiyor. Tenisin köklü geleneğine karşılık padel, spora sosyal bir boyut ekliyor; kort bir buluşma alanına dönüşüyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9a89a05c05d-1788512672.jpg" alt="" width="500" height="626" /></p>
<p><strong>Robin Yayla:</strong> Tenis benim için klasik ve ritüelleri olan bir spor; padel ise dinamik, sosyal ve modern. Kompakt kort, camlar ve oyuncuların yakınlığı farklı bir görsel enerji yaratıyor. İşlerimde hareket, mizah ve beklenmedik ilişkiler önemli olduğu için padel bana doğal bir oyun alanı sundu.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9a8a104cc8a-1788512784.jpg" alt="" width="500" height="667" /></p>
<p><strong>Padel, sportif bir disiplin olduğu kadar yeni nesil bir sosyalleşme biçimi. Bu durum illüstrasyonlarınıza nasıl yansıdı?</strong></p>
<p><strong>RY:</strong> Günlük hayattaki şeylere farklı bakmayı seviyorum. Padeli yalnızca raket, top ve kortla sınırlamadım; çevresindeki insanları, şehri ve enerjiyi de işe kattım. Rekabetten çok eğlenceli ve sosyal tarafını öne çıkardım.</p>
<p><strong>Sarar ve Orange Padel Club’ın yolları nasıl kesişti?</strong></p>
<p><strong>SS:</strong> Padeli ve Orange Padel Club’ın çalışmalarını yakından izliyordum. Padelin Türkiye’de ilgi görmesi ve sporun ötesinde bir kültür yaratması, yeni bir şey üretme fikrini doğurdu. Burak’ın girişimci ruhu ve uzun yıllara dayanan arkadaşlığımız da sürecin sağlam ilerlemesini sağladı.</p>
<p><strong>Burak Eroğlu:</strong> Sarar’ın gündelik modaya daha fazla dokunma vizyonuyla Orange Padel’in genç ve sosyal dünyasının birbirini tamamlayacağını düşündük. Markanın Robin Yayla ile önceki projeleri de bize ilham verdi.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9a89b484530-1788512692.jpg" alt="" width="400" height="400" /></p>
<p><strong>İş birliğinin yaratıcı çerçevesi nasıl oluştu?</strong></p>
<p><strong>SS:</strong> Padelin sosyal hayat ve şehir yaşamıyla kurduğu bağ bize ilham verdi. Sarar’ın 82 yıllık terzilik ve tasarım mirasını padelin yeni nesil karakteriyle harmanladık. Daha önce farklı koleksiyonlarda çalıştığımız Robin’in kendine özgü illüstratif dili, sportif karakteri özgün ve eğlenceli bir görsel dünyaya taşıdı.</p>
<p><strong>RY:</strong> İyi bir iş birliğinde herkesin dünyasının görünür olması önemli. Sarar’ın moda ve üretim deneyimi, Orange Padel’in spor kültürü ve benim görsel dünyam aynı yerde buluştu. Bu üç alanı birbirine bağlayan ortak noktaları aradım. Sonuçta kendi hikâyesi ve görsel dili olan bir koleksiyon ortaya çıktı.</p>
<p><strong>BE:</strong> Tasarımlar giysilerle sınırlı kalmadı, Orange Padel’in duvarlarında da hayat buldu. Amacımız kendi tasarım dili, yaşam tarzı ve kültürü olan bir marka yaratmak.</p>
<p><strong>Koleksiyon için kurduğunuz görsel evrenin çıkış noktası neydi?</strong></p>
<p><strong>RY:</strong> İşlerim genellikle basit bir gözlemle başlıyor: Bir objeye bakıp “Bu başka ne olabilir?” diye düşünüyorum. Padel raketi, top, kort çizgileri ve fileyi İzmir’e ait imgelerle yan yana getirdim. Birbirinden bağımsız iki şeyi buluşturduğunuzda üçüncü ve tamamen yeni bir dünya ortaya çıkıyor.</p>
<p><strong>İzmir Saat Kulesi gibi kente özgü sembollere yer veriyorsunuz. İzmir ile padel arasında nasıl bir ilişki kurdunuz?</strong></p>
<p><strong>RY:</strong> Bir proje belirli bir şehirle ilişki kuruyorsa o şehrin tasarımın içinde gerçekten yaşamasını seviyorum. Bir simgeyi olduğu gibi çizmek yerine kendi dünyama dahil ediyorum. İzmir Saat Kulesi de güzel bir çıkış noktasıydı. Kentin açık hava yaşamı, rahatlığı ve sosyal enerjisiyle padelin karakteri arasında doğal bir bağ var; ikisi de insanları buluşturan, paylaşmaya açık bir kültüre sahip.</p>
<p><strong>BE:</strong> İzmir’in sokaktan ve sosyal yaşamdan beslenen enerjisi, padelin burada hızla karşılık bulmasını sağladı. Urla’da yalnızca kortlardan oluşan bir tesis değil, yaşayan bir topluluk alanı yaratmak istedik. Saat Kulesi de şehirle bağımızı simgeliyor.</p>
<p><strong>İzmirliler padeli sevdi mi? Diğer şehirlerle kıyasladığınızda nasıl bir fark görüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>BE:</strong> Kesinlikle sevdi. Bölge insanının yeni deneyimlere açıklığı ilgiyi büyüttü. Vizyonumuz yalnızca bir kulüp açmak değil, İzmir’i Türkiye’de padelin başkenti yapmaktı. Urla’daki model yeni yatırımlara öncülük etti; Westpark da kortları, sosyal alanları, akademisi ve organizasyonlarıyla bu vizyonun karşılığı oldu.</p>
<p><strong>İllüstrasyonları giysi üzerinde görmek nasıl farklı bir yaratıcı süreç gerektirdi?</strong></p>
<p><strong>RY:</strong> Bu kez tuvaliniz hareket ediyor. Ekranda kompozisyonu tek açıdan kontrol edebilirsiniz; giyside ise insan yürüdüğünde, oturduğunda ya da kolunu hareket ettirdiğinde çizim de değişiyor. “Bu çizim güzel mi?” sorusundan çok, “Bu parçanın üzerinde nasıl yaşayacak?” diye düşünüyorsunuz. İllüstrasyon, sabit bir görüntüden çıkıp hareketle yaşayan bir şeye dönüşüyor.</p>
<p><strong>Sarar’ın terzilik mirasıyla çağdaş ve modern çizgiler arasında nasıl denge kuruldu?</strong></p>
<p><strong>SS:</strong> Köklü mirasımızı ve üretim kalitemizi korurken bugünün yaşamına karşılık vermek temel noktaydı. Terzilik anlayışımızdan ödün vermeden konforlu, gündelik hayata uyum sağlayan bir yaklaşım benimsedik. Çizimlerin parçanın karakteriyle bütünleşmesine önem verdik; üretimde giysinin formuna ve kullanım alanına göre uyarlamalar yaptık.</p>
<p><strong>RY:</strong> Bir yanda Sarar’ın terzilik geleneği, diğer yanda benim çağdaş, minimal ve eğlenceli dilim var. Bu kontrast beni heyecanlandırdı; farklılığımız özgünlüğümüz oldu. Ekranda çalışan bir fikir kumaşta aynı sonucu vermeyebiliyor. Ölçek, yerleşim, dikişler, kıvrımlar ve hareket devreye giriyor. Bu nedenle bazı çizimleri yeniden ölçeklendirdik, bazılarının yerini değiştirdik.</p>
<p><strong>Performans giyimi ile gündelik stil arasındaki sınır giderek siliniyor. Spor giyimin şehir yaşamındaki karşılığı nedir?</strong></p>
<p><strong>SS:</strong> Sporun modayı yönlendiren etkisi yeni değil. Polo yakanın günlük gardıroba, basketbol ayakkabılarının sahadan sokağa taşınması bunun örnekleri. Yaşam ritmi değiştikçe kıyafetlerden hareket özgürlüğü, konfor ve çok yönlülük bekleniyor. Biz de padelin enerjisini kortun dışına taşıyan doğal bir geçiş kurduk.</p>
<p><strong>BE:</strong> Oyuncular maçtan sonra aynı kıyafetlerle günlük hayatlarına devam ediyor. Ürünlerin sahada hareket özgürlüğü sunarken kort dışında da kullanılabilmesi gerekiyor. Koleksiyondan bir parçayı İzmir sokaklarında görmek, markanın bir yaşam tarzına dönüştüğünün göstergesi.</p>
<p><strong>Padeli yaratıcı sektörler açısından cazip kılan özellikler neler?</strong></p>
<p><strong>SS:</strong> Padel hem bir spor hem de özgün bir yaşam kültürü. Kort mimarisinden oyuncuların stiline kadar pek çok görsel ve kültürel unsur, moda, sanat ve tasarım için zengin bir ilham alanı yaratıyor.</p>
<p><strong>RY:</strong> Görsel kodları henüz kalıplaşmadı. Tenis gibi köklü sporlarda hazır bir estetik var; padel ise kendi kültürünü yeni oluşturuyor. Moda, sanat, müzik ve sosyal hayatla rahatça yan yana gelebilmesi onu çekici kılıyor.</p>
<p><strong>BE:</strong> Padel, kendi kurallarını yazan bir ekosistem. Kortun renkleri, cam yüzeyler, raketlerin formu ve hızlı ritmi güçlü estetik unsurlar. Kapsayıcı yapısı sayesinde yaratıcı iş birlikleri gerçek bir toplulukla temas ediyor.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/padel-ozgun-bir-yasam-kulturu-86841</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/4/1/1280x720/padel-ozgun-bir-yasam-kulturu-1788504660.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Korttan sokağa taşan yeni ritim: Padelin sosyal enerjisi, Sarar’ın 82 yıllık terzilik mirası ve Robin Yayla’nın modern çizgileriyle buluştu. Sara Sarar, Robin Yayla ve Orange Padel’in kurucusu Burak Eroğlu, İzmir’den doğan iş birliğinin spor, moda ve kent yaşamı arasında kurduğu bağı anlatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/sessiz-gucun-yeni-zirvesi-e-range-rover-86827</guid>
            <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Sessiz gücün yeni zirvesi e-Range Rover</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Geleneksel, otoriter SUV algısını elektrifikasyonla yeniden tanımlayan Range Rover Electric, modern lüksü yalnızca bir ulaşım biçimi değil, bir “iç huzur” olarak sunuyor. Markanın ürün stratejisine yeni yönler veren Genel Müdür Martin Limpert’in ifadesiyle bu, 56 yıllık mirasın doğal evrimi. “Redüktif tasarım, huzurlu bir sığınak hissi veren sessiz kabin, ‘sihirli halı’ sürüş konforu ve yüzeylerin üzerinde süzülme hissi” gibi temel DNA unsurları, elektrikli güç aktarma organıyla ideal uyum yakalıyor. Elektrikli sistem, kabin içini 7 desibel daha sessiz hale getiriyor; akustik mühendisliğinde bu devasa bir fark. Tıpkı televizyonun açık olduğu bir oturma odasıyla bir kütüphane arasındaki fark gibi…</p>
<p>Fark yaratmayan, zaten farkın ta kendisi olan Range Rover Electric, artık ayrıcalıklı bir grubun başrol oyuncusu. Geleneksel SUV kalıplarının ötesinde, yalın zarafetle biçimlendirilmişti. Gaydon test merkezindeki sürüşlerimizin ardından ise onu elektrikli gücüyle daha sessiz, teknolojisiyle şaşırtıcı, konforuyla şımartan, modern lüksün vücut bulmuş hali olarak yorumlayabiliyoruz. 60 bin saat ve 1,5 milyon km’lik prototip test sürecinde jantlarının altına Kuzey Kutup Dairesi’nin buzlarını, Orta Doğu’nun kızgın kumlarını, Eastnor Castle’ın çamurlu yollarını ve Goodwood’un klas pistlerini alan bu araç, 300 yeni patentiyle de markanın “her Range Rover’ı bir öncekinden daha iyi yapma” anlayışının güçlü bir kanıtı.</p>
<p>MLA-Flex platformu üzerine geliştirilen Range Rover Electric, alüminyum yoğunluklu yapısı ve akıllıca konumlandırılmış 344 prizmatik hücreli 118,5 kWh NMC bataryası sayesinde yaklaşık 2,8 tonluk ağırlığına rağmen asla hantal hissettirmiyor. Mühendislik felsefesinde maksimum güç peşinde koşmak yerine denge tercih edilmiş. 800-1000 HP gibi ekstrem rakamlar, daha ağır bir batarya ve dolayısıyla çekme kapasitesiyle arazi kabiliyetinden ödün vermek anlamına gelirdi. Bu nedenle ön ve arka akstaki iki 240 kW’lık senkron e-motor, toplamda 405 kW (550 HP) güç ve 850 Nm tork üretirken, 800 V mimarisiyle 531 km menzil hedefleniyor. Mühendisler, yüzde 24 daha yüksek verimlilik ve yüzde 20 daha fazla torkla enerji mimarisini optimize ederek lüks anlayışında yeni bir yaklaşım benimsemiş: fazlasıyla değil, tam kararında…</p>
<p>Range Rover Sport’tan uyarlanan ikiz odacıklı havalı süspansiyon ve gelişmiş adaptif amortisörler, gövde kontrolünü adeta bir sanat formuna dönüştürmüş. Bataryanın ağırlık merkezini 88 mm aşağı çekmesiyle aktif denge çubuklarına ihtiyaç duyulmadan hem asfalt hem de arazi koşullarında üstün denge sağlanıyor. Çekiş yönetim sisteminin torku dört tekerlek arasında dağıtma süresi 50 milisaniye; Terrain Response ise patinaj ihtimalini 50 milisaniyede fark edip yalnızca 1 milisaniyede müdahale ediyor. Bu, geleneksel sistemlere göre yüz kat daha hızlı bir tepki. Kayalık tırmanışta yalnızca güç pedalını kullanarak ilerlemek mümkün; düşük vitese geçmeye veya herhangi bir ayarı değiştirmeye gerek kalmıyor. Sürtünmesiz, zahmetsiz… Yaklaşma açısı 34,7 derece, ayrılma açısı 29 derece, tırmanma kapasitesi 45 derece, iniş açısı 35 derece ve su geçiş derinliği 900 mm. Tüm bu değerler içten yanmalı kardeşiyle aynı. Yerden yükseklik 260-290 mm aralığında; tek pedal off-road sürüş desteği ise arazideki kontrolü daha da sezgisel kılıyor. Arka aksın 7,3 derece açılanması da manevraları kolaylaştırıyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9a57544ed89-1788499796.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p>Kabin içindeki değişim ise minimal tutulmuş. Fiziksel klima kontrolleri yerini dokunmatik arayüze bırakmış olsa da sadeliğin arkasında büyük bir mühendislik yatırımı var. ThermAssist adlı yeni nesil termal yönetim sistemi, 700 farklı adaptif ayarla kabini -15 °C’de verimli biçimde ısıtırken +50 °C çöl sıcaklığında da bataryayı optimum seviyede tutuyor. Geliştirilmiş ısı pompası, JLR’ın ilk elektriklisi I-Pace’e göre yüzde 40 daha verimli çalışıyor. Lüks deneyiminde Air Purification Pro sistemi kabin havasını iyileştirirken, Body and Soul koltuk teknolojisi transdüserler aracılığıyla akustik deneyimi vücutta hissedilebilir kılıyor. Elektrikli aktarma sisteminin bir kısmı bagaj zemini altında konumlanmış, ancak iç hacimden feragat edilmemiş. Özellikle uzun aks aralıklı versiyonda arka koltuk konforu Bentley veya Rolls-Royce düzeyine yaklaşmış. Bagaj hacmi 598 litre, ancak frunk sunulmuyor. Tek gerçek sorun, çamurlu bir doğa kaçamağından sonra şarj kablosunu nereye koyacağınızı düşünmek olabilir.</p>
<p>Tasarımda “biz elektrikliyiz” diye bağırmak yerine ince detaylarla yetinilmiş. Kapalı ön ızgara, optimize edilmiş aerodinamik detaylar ve jant göbeğinde SV modelleriyle aynı boyut ve fontta kullanılan özel EV imzası… “Hype” tasarım öğelerinden kaçınan, köklerine sadık bir lüks anlayışı yansıtılmış. Tedarik zincirinde ise tek bir batarya hücresi tedarikçisine bağımlı kalmama stratejisi benimsenmiş; modül montajı kendi tesislerinde gerçekleştirilerek esneklik korunmuş.</p>
<p>Range Rover, “push”, yani hacim dayatma yerine “pull”, yani arzu yaratıp müşteriyi çekme modelini uyguluyor. Üretim kısıtlı tutularak arzu edilirlik üst seviyede korunuyor. Bu sürdürülebilirlik hamlesiyle genç kitlenin de markaya çekilmesi hedefleniyor. SV Ultra’da deri yerine Ultrafabrics ve Kvadrat kumaşlar, geri dönüştürülmüş alüminyum, okyanus plastiklerinden üretilmiş paspaslar ve geri dönüştürülmüş kauçuk lastikler sunuluyor.</p>
<p>2030 yılına kadar her Range Rover modelinin tam elektrikli versiyonu gelecek. Mevcut büyük modeller MLA platformunun esnek yapısıyla içten yanmalı, hibrit ve elektrikli seçenekler sunarken, yeni Electric Modular Architecture (EMA), “BEV-first” felsefesiyle geliştiriliyor.</p>
<p>Yollara bu yıl sonunda çıkacak Range Rover Electric bir devrim değil; kendi efsanesinin akışı içinde gerçekleşen bir rafineleşme. Elektrifikasyon bu ikonik markayı değiştirmemiş, onu daha sessiz ve daha zarif kılmış. Geleneksel V8 karakteri artık sessiz ama bir o kadar etkileyici bir formda karşımızda.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/sessiz-gucun-yeni-zirvesi-e-range-rover-86827</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/2/7/1280x720/sessiz-gucun-yeni-zirvesi-e-range-rover-1788499847.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Range Rover Electric, 56 yıllık mirasını tam elektrikli güç aktarma sistemiyle buluştururken sessizlik, konfor ve arazi kabiliyetinden ödün vermiyor. Gaydon’daki ilk sürüş, markanın elektrikli lüksü bir devrimden çok kendi DNA’sının doğal evrimi olarak yorumladığını gösteriyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/tastan-denize-uzanan-tarih-86826</guid>
            <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Taştan denize uzanan tarih</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu hafta rotamızı Lykia’nın en etkileyici köşelerinden Demre, Myra, Andriake ve Kekova’ya çeviriyoruz. Fethiye çevresi yazısında Lykia’nın batı kapısına bakmıştık. Bu kez daha doğuya, Lykia’nın dini, ticari ve denizcilik hafızasının yoğunlaştığı bir bölgeye gidiyoruz.</p>
<p>Demre çevresi, Lykia’yı tek bir başlıkla anlatmanın zor olduğunu gösteren yerlerden biridir. Myra kaya mezarları ve tiyatrosuyla anıtsal Lykia’yı, Aziz Nikolaos Kilisesi Bizans ve Hıristiyanlık mirasını, Andriake liman ticaretini, Kekova ise denizle iç içe geçmiş arkeolojiyi anlatır.</p>
<p>Bu rota iki gece üç gün planlanırsa rahat gezilir. İlk gün Myra ören yeri ve Aziz Nikolaos Kilisesi’ne, ikinci gün Andriake Limanı ve Likya Uygarlıkları Müzesi’ne, üçüncü gün Kekova, Üçağız ve Simena’ya ayrılabilir. Erken başlayıp iyi planlanırsa iki güne de sıkıştırılabilir.</p>
<p><strong>KAYA YÜZEYİNDE </strong><strong>BİR ÖLÜLER ŞEHRİ</strong></p>
<p>İlk güne Demre’de Myra ile başlanmalı. Bugünkü Demre ilçe merkezi ve çevresinde yer alan Myra, Lykia dönemi kaya mezarları, büyük tiyatrosu ve Aziz Nikolaos Kilisesi’yle tanınır. Antik dönemde Lykia’nın en önemli uluslararası ticaret merkezlerinden biriydi.</p>
<p>Myra’nın gelişiminde Demre Çayı, yani antik Myros önemli rol oynamıştır. Nehir, deniz ticaretini kolaylaştırmış; fakat korsan baskınlarına da açık bir yol yaratmıştır. Myralılar bu yüzden limanları Andriake’de nehrin ağzına zincir çekerek baskınları engellemeye çalışmıştır. Bugün deniz Myra’dan daha uzaktadır; çünkü alüvyon dolgular kıyı çizgisini değiştirmiştir.</p>
<p>Myra’nın en çarpıcı görüntüsü kaya mezarlarıdır. Mezarlar kaya yüzünde neredeyse bir yerleşim dokusu gibi planlanmıştır. Karşıdan bakıldığında, yamaçta kurulmuş bir kent izlenimi verir. Lykia kaya mezarları burada yalnız ahşap ev mimarisinin taşa aktarımı değildir; bir ‘ölüler kenti’ anlayışı da vardır.</p>
<p>Mezarların çoğu İÖ 4. yüzyılın ilk yarısına tarihlenir. Bazıları tapınak cepheli, bazıları ev tipindedir. İçlerinde mezar odaları ve yatak düzenleri bulunur. Bazı cephelerdeki kabartmalar, aile hafızasını ve yerel inanç dünyasını yansıtır. Bitkiler arasından çıkan tanrıça figürü, Myra’nın adını çağrıştıran mersin ağacıyla ve yerel tanrıça imgesiyle ilişkilendirilir.</p>
<p><strong>LYKİA’NIN EN YÜKSEK </strong><strong>KAPASİTELİ TİYATROSU</strong></p>
<p>Myra Tiyatrosu, Lykia’nın en yüksek kapasiteli tiyatrosudur. Yaklaşık 11.500 kişiye hizmet edebilen yapı, hem Helenistik hem Roma özellikleri taşır. Kayalık yamaca oturan caveası, tonozlu alt yapıları ve zengin sahne süslemeleriyle bölgenin en görkemli tiyatrolarından biridir.</p>
<p>Sahne binasında tanrıça, mitolojik figür, maske ve girland kabartmaları yer almıştır. Tiyatrodaki yazıtlar da kentin ticari gücünü gösterir. Myra’nın Lykia Birliği’ne ödediği verginin Kaunos’tan yüksek olması, kentin önemini ortaya koyar.</p>
<p>Günün ikinci büyük durağı Aziz Nikolaos Kilisesi’dir. Myra, Aziz Nikolaos’un yaşadığı ve piskoposluk yaptığı kent olarak tanınır. İS 4. yüzyılda burada yaşayan Nikolaos, cömertliği ve mucizeleriyle ünlenmiş; zamanla dünyanın birçok yerinde Noel Baba figürüne dönüşen geleneğin kaynağı olmuştur.</p>
<p>Aziz Nikolaos Kilisesi, birçok yapı evresine sahip önemli bir Bizans yapısıdır. Mozaikleri, freskleri, apsisi ve Nikolaos’un yaşamını anlatan sahneleriyle Myra’nın dini önemini bugüne taşır.</p>
<p><strong>ANDRİAKE VE LİKYA </strong><strong>UYGARLIKLARI MÜZESİ</strong></p>
<p>İkinci gün Andriake’ye ayrılmalı. Myra’nın deniz tarafındaki asıl ticaret ve savunma noktası Andriake Limanı’dır. Helenistik ve Roma dönemlerinde gelişen liman ticareti, kuleler, depolar, agora, su yapıları ve liman düzeniyle korunmuştur.</p>
<p>Andriake’deki en dikkat çekici yapılardan biri Granarium’dur. Hadrianus döneminde yapılan bu büyük hububat deposu, bugün Likya Uygarlıkları Müzesi olarak düzenlenmiştir. Böylece ziyaretçi, liman kentinin içinde hem yapının kendisini hem de Lykia uygarlığının arkeolojik mirasını birlikte görür.</p>
<p>Bu müze rotaya mutlaka eklenmelidir. Myra’da kaya mezarları ve tiyatroyu gördükten sonra, Andriake’deki müze Lykia’yı daha geniş bir çerçeveye oturtur. Dağ kentleri, limanlar, ticaret, mezar gelenekleri ve bölgesel kimlik burada daha anlaşılır hale gelir.</p>
<p>Liman yerleşiminde agora, dükkânlar, sarnıç, su kanalları, liman caddesi, gemi barınakları ve gözetleme kulesi gibi kalıntılar da görülür. Bu alan, Lykia’nın güçlü bir deniz ticareti ağına sahip olduğunu hatırlatır.</p>
<p>Andriake’nin en özel buluntularından biri sinagog kalıntısıdır. Burada bulunan menorah levhası, şofar, hurma dalı ve adak yazıtları, Lykia’da Yahudi varlığına ilişkin önemli kanıtlar sunar. Bu keşif, Hıristiyanlığın güçlü olduğu Myra çevresinde, İS 5. yüzyılda Yahudi cemaatinin de var olduğunu gösterir.</p>
<p>Günün sonunda Demre’de kalınabilir ya da zaman uygunsa Üçağız yönüne geçilebilir.</p>
<p><strong>KEKOVA VE SİMENA: </strong><strong>BATIK KENTTEN KALEYE</strong></p>
<p>Üçüncü gün Kekova’ya ayrılmalı. Kekova aslında Üçağız ve Kale köylerinin karşısında yer alan ince uzun bir adadır; ama bugün bu ad, ada çevresindeki köyleri, koyları ve antik kalıntıları kapsayan daha geniş bir bölge için kullanılır. Kekova Adası ve çevresindeki doğal ve arkeolojik alanlar koruma altındadır.</p>
<p>Kekova’yı özel kılan en önemli özellik, adanın kuzeybatı kıyılarındaki batık kent kalıntılarıdır. Doliche ya da Dolichiste adıyla bilinen yerleşimin bazı bölümleri depremlerle su altında kalmış, bugün su yüzeyinden görülebilir hale gelmiştir.</p>
<p>Tersane Koyu, Bizans dönemi bazilika apsisi ve yoğun arkeolojik kalıntılarıyla tekne rotasının önemli duraklarından biridir. Burada tarih ve deniz iç içedir.</p>
<p>Kale köyü ise antik Simena ile özdeşleştirilir. Lykia ve Roma kalıntılarıyla iç içe yaşayan bu yerleşimde, sığlıkta duran Lykia lahti bölgenin simge görüntülerinden biridir. Kaleye çıkıldığında küçük tiyatro, sarnıçlar, nekropolis, kaya mezarları ve Kekova manzarası birlikte görülür.</p>
<p><strong>BU ROTAYI ÖZEL </strong><strong>YAPAN ŞEY NE?</strong></p>
<p>Bu rotayı özel yapan şey, Lykia’nın farklı yüzlerini aynı coğrafyada buluşturmasıdır. Myra kaya mezarları ve tiyatrosuyla anıtsal Lykia’yı anlatır. Aziz Nikolaos Kilisesi, bölgenin Hıristiyanlık tarihindeki önemini gösterir. Andriake ve Likya Uygarlıkları Müzesi, liman ticaretini ve Lykia kimliğini daha geniş bir bağlama yerleştirir. Kekova ve Simena ise denizle arkeolojinin nasıl iç içe geçebileceğini gösterir.</p>
<p>Lykia’yı anlamak için yalnız kaya mezarlarına bakmak yetmez. Bir limanın deposu, bir kilisenin freski, bir sinagog levhası, su altında kalmış bir kent ve bir kıyı köyündeki lahit aynı büyük hikâyenin parçalarıdır.</p>
<p><strong>LEZZETLER</strong></p>
<ul>
<li>Demre çevresinde balık ve deniz ürünleri<br />• Seracılık ürünleri ve taze sebzeler<br />• Narenciye, portakal ve limon<br />• Yerel bal ve reçeller<br />• Üçağız ve Kale çevresinde deniz kıyısı sofraları</li>
</ul>
<p><strong>DEMRE, MYRA VE KEKOVA ROTASI</strong></p>
<ul>
<li><strong><em>Myra:</em></strong> Kaya mezarları ve Lykia’nın en büyük tiyatrosu<br />• <strong><em>Aziz Nikolaos Kilisesi:</em></strong> Bizans mirası ve Noel Baba geleneği<br />• <strong>Andriake:</strong> Myra’nın limanı ve ticaret merkezi<br />• <strong><em>Likya Uygarlıkları Müzesi:</em></strong> Granarium içinde Lykia mirası<br />• <strong><em>Andriake Sinagogu:</em></strong> Lykia’da Yahudi varlığına dair önemli kanıt<br />• <strong><em>Kekova:</em></strong> Batık kent ve koruma altındaki kıyı alanı<br />• <strong><em>Simena:</em></strong> Kale, küçük tiyatro, lahitler ve Kekova manzarası</li>
</ul>
<p><strong>PRATİK BİLGİ</strong></p>
<p><strong>Rota</strong></p>
<ol>
<li><strong>gün:</strong> Demre, Myra kaya mezarları, Myra Tiyatrosu, Aziz Nikolaos Kilisesi</li>
<li><strong>gün:</strong> Andriake Limanı, Likya Uygarlıkları Müzesi, sinagog kalıntısı, Demre veya Üçağız</li>
<li><strong>gün:</strong> Kekova tekne gezisi, Simena/Kale, Üçağız, dönüş</li>
</ol>
<p><strong>Süre</strong><br />2 gece 3 gün idealdir. Erken başlayıp iyi planlanırsa 2 güne de sıkıştırılabilir.</p>
<p><strong>Ne zaman gitmeli?<br /></strong>İlkbahar ve sonbahar en rahat dönemlerdir. Yazın ören yerleri sabah erken gezilmeli, tekne gezisi için hava ve deniz durumu kontrol edilmelidir.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/tastan-denize-uzanan-tarih-86826</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/2/6/1280x720/tastan-denize-uzanan-tarih-1788499607.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bir kentin kayalara oyduğu mezarlar, bir limanın taşıdığı tahıl, bir kilisenin koruduğu hafıza ve denizin altında kalan bir kent… Demre, Lykia tarihinin birbirinden farklı katmanlarını aynı rotada buluşturuyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/kendi-gucunu-hatirla-86824</guid>
            <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Kendi gücünü hatırla</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>New York hızlı, İstanbul sabırlı… Çünkü bu şehir, yüzyıllardır aynı işi kusursuzlaştıran ustaların hafızasını taşıyor. Meri Kohen’in tasarım dünyası bu iki farklı ritmin arasında şekilleniyor.</p>
<p>Uzun yıllar dünyanın önde gelen moda markaları için çalışan Kohen, iyi tasarlanmış bir ürün yaratmak ona yetmemeye başladığında kendi hikâyesini anlatmaya, tasarladığı şeyle onu taşıyan kadın arasında daha kişisel bir bağ kurmaya karar veriyor. Meri Lou da bu arayıştan doğuyor.</p>
<p>Bugün Kohen için mücevher, görünümü tamamlayan bir aksesuardan çok daha fazlası. Tasarımlarının ortak mesajı, kadına kendi gücünü hatırlatmak.</p>
<p>Bu yaklaşım, onun lüks tanımını da şekillendiriyor. Kohen için geleceğin lüksü daha fazla tüketmekten değil; daha az ama daha iyi, uzun ömürlü ve anlamlı şeylere sahip olmaktan geçiyor. New York’un cesaretini İstanbul’un zanaat kültürüyle buluştururken fiyatın, nadirliğin ve logonun karşısına anlatıyı, ustalığı, etik üretimi ve şeffaflığı koyuyor.</p>
<p>Meri Kohen’le ‘buy less, buy better’ yaklaşımından geleceğin lüksüne, kadınların içsel gücünden bir mücevherin 50 yıl sonra taşımasını istediği anlama uzanan bir sohbet gerçekleştirdik.</p>
<p>“Uzun yıllar küresel markalar için tasarım yaptım. Bu deneyim bana yalnızca tasarımı değil, küresel düşünmeyi, farklı tüketicileri anlamayı, trendleri okumayı ve bir markanın arkasındaki büyük resmi görmeyi öğretti. Ama zamanla sadece güzel bir ürün yaratmanın bana yetmediğini fark ettim. Anlatmak istediğim daha büyük bir hikâye vardı. Meri Lou da aslında bu düşünceden doğdu. Mücevheri sadece bir aksesuar olarak değil, bir sembol ve günlük hatırlatıcı olarak görmek istedim. Bir kadının taktığı parçaya baktığında kendi gücünü, enerjisini ve kim olmak istediğini hatırlamasını istiyorum. Her koleksiyon farklı bir şey söylüyor ama hepsi aynı yere çıkıyor: Kendi gücünün farkına var.”</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9a55a1cb695-1788499361.jpg" alt="" width="500" height="625" /></p>
<p><strong>Gerçek lüks, ürüne uzun bir ömür kazandırmak</strong></p>
<p>“Mücevher tasarlarken benim için estetik hiçbir zaman tek başına yeterli değil. Bir parçanın güzel olması kadar, nasıl üretildiği, hangi malzemelerle yapıldığı ve yıllar sonra hâlâ değerini koruyabilmesi de önemli. Meri Lou’da zamansız ve uzun ömürlü parçalar yaratmaya odaklanıyoruz. Üretimimizi İstanbul Kapalıçarşı’daki ustalarımızla, küçük adetlerde ve büyük ölçüde sipariş üzerine gerçekleştiriyoruz. Ben sürdürülebilirliğe sadece kullanılan malzeme açısından bakmıyorum. Bir ürünün ne kadar uzun süre kullanılacağı da sürdürülebilirliğin önemli bir parçası. Trend olduğu için alınan ve kısa süre sonra unutulan bir mücevher yerine, anlamı olan, yıllarca taşınabilecek ve hatta bir sonraki nesle aktarılabilecek parçalar yaratmak istiyorum. Sonuçta benim için gerçek lüks, sadece değerli bir malzeme kullanmak değil; o malzemeye saygıyla yaklaşmak, iyi işçilikle uzun bir ömür kazandırmak ve gerçekten anlam taşıyan bir ürün yaratmak.”</p>
<p><strong>Geçmişin değerini korurken geleceği yaratabilmek</strong></p>
<p>“Bence Doğu ve Batı’nın birbirinden öğrenebileceği en önemli şey denge. New York bana hızı, cesareti, yeniliği ve sürekli ileriye bakmayı öğretiyor. İstanbul ise köklere, zanaata, emeğe ve bir şeyi gerçekten iyi yapmanın zaman istediğine dair çok güçlü bir kültür taşıyor.</p>
<p>Bugün Batı’nın Doğu’dan biraz daha sabırlı olmayı ve zanaata saygı duymayı, Doğu’nun ise Batı’dan yeniliğe açık ve daha cesur olmayı öğrenebileceğine inanıyorum. Meri Lou da aslında bu iki dünyanın buluştuğu yerde duruyor: New York’un çağdaş bakış açısıyla İstanbul’un yüzyıllara dayanan zanaat kültürünü bir araya getiriyor. Benim için geleceğin lüksü de tam olarak burada; geçmişin değerini korurken geleceği yaratabilmekte.”</p>
<p><strong>Geleceğin lüksünü fiyat değil, anlam belirleyecek</strong></p>
<p>“Lüks dünyasında değer artık sadece fiyatla, nadirlikle ya da bir logoyla değil; hikâye, kalite, etik ve şeffaflıkla ölçülecek. ‘Buy less, buy better’ benim için tam olarak bunu ifade ediyor. Daha az tüketmek ama aldığımız şeyin nasıl üretildiğini, kim tarafından yapıldığını, hangi değerleri taşıdığını bilmek ve onunla uzun yıllar bağ kurabilmek. Geleceğin tüketicisi sadece ‘Bu güzel mi?’ diye sormayacak; ‘Bunun arkasında nasıl bir hikâye var, nasıl üretildi ve benim değerlerimle örtüşüyor mu?’ diyecek. Ben gerçek lüksün geleceğini de burada görüyorum: zamansız tasarım, güçlü bir hikâye, ustalık, etik üretim ve şeffaflığın bir araya gelmesi.”</p>
<p><strong>Nesilden nesile aktarılan farkındalık</strong></p>
<p>“50 yıl sonra bir kadın Meri Lou parçasını eline aldığında, sadece ‘Ne kadar güzel bir mücevher’ demesini değil, ‘Bu parça onu takan kadına ne hissettirdi, ona neyi hatırlattı?’ diye düşünmesini isterim. Çünkü benim için mücevherin gerçek mirası sadece altın ve pırlantanın nesilden nesile aktarılması değil; taşıdığı anlamın da aktarılması. Belki o parçayı ilk takan kadın, her baktığında kendi gücünü hatırladı. 50 yıl sonra o parçayı takan başka bir kadının da aynı soruyu kendisine sormasını isterim: ‘Ben kim olmak istiyorum ve bugün enerjimi o kadına dönüşmek için nasıl kullanıyorum?’ Meri Lou’dan kalmasını istediğim asıl miras bu: Sadece nesilden nesile geçen bir mücevher değil, nesilden nesile geçen bir farkındalık.”</p>
<p><span style="color: #e03e2d;">‘Hayatını değiştirmeye başladığın ilk yer, kendi iç dünyandır’</span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;">“Geçmişteki Meri’ye bugün bir mücevher tasarlasaydım, ona her şeyin önce kendi içinde başladığını hatırlatan bir parça tasarlardım. Çünkü hayatım boyunca şunu çok net deneyimledim: Enerji her şeydir. Düşünce biçimimizin, kendimize nasıl baktığımızın ve hayata hangi enerjiyle yaklaştığımızın seçimlerimizi ve dolayısıyla hayatımızın yönünü ne kadar güçlü şekilde etkilediğine inanıyorum. Bu nedenle şu anda geliştirdiğim ve bitmek üzere olan ‘Frequency Collection’, aslında Meri Lou’nun hikâyesinin de bir sonraki aşaması. Daha önce renklerin enerjisi üzerinden kadınlara ‘Ne istiyorsun?’ diye soruyorduk. Şimdi ise daha derin bir soru soruyoruz: ‘Frekansın yükselirken, planın ne?’ Benim için Frequency, insanın giderek daha net, daha güçlü ve daha bilinçli bir versiyonuna dönüşmesini temsil ediyor. Her parça da bu dönüşümün günlük bir hatırlatıcısı olarak tasarlandı. Dolayısıyla geçmişteki Meri’ye vereceğim mesaj çok basit olurdu: ‘Enerjini koru. Zihnini nasıl yönettiğine dikkat et. Çünkü hayatını değiştirmeye başladığın ilk yer, kendi iç dünyandır.’”</span></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6a9a55aee2801-1788499374.jpg" alt="" width="500" height="500" /></span></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/kendi-gucunu-hatirla-86824</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/2/4/1280x720/kendi-gucunu-hatirla-1788499411.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ New York’un çağdaş tasarım anlayışını İstanbul’un köklü zanaat kültürüyle buluşturan Meri Lou’nun kurucusu Meri Kohen, mücevheri taşıyan kişiyle bağ kuran bir ‘günlük hatırlatıcı’ olarak görüyor. Kohen’e göre geleceğin lüksünü fiyat ya da logo değil; zamansız tasarım, ustalık, etik üretim, şeffaflık ve nesilden nesile aktarılabilecek anlam belirleyecek. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/zeynep-saglam-bir-temel-olusturmali-86823</guid>
            <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Zeynep sağlam bir temel oluşturmalı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Tenis dünyasının gözü 30 Ağustos-13 Eylül tarihleri arasında New York’ta olacak. Kariyerinde yedi Grand Slam şampiyonluğu bulunan Mats Wilander, US Open öncesinde turnuvanın favorilerini, New York’un kendine özgü koşullarını ve korta dönüş yapan yıldızları değerlendirdi. Wilander’ın gündeminde, ilk turda dünya 4 numarası Coco Gauff’ın karşısına çıkacak Zeynep Sönmez de vardı.</p>
<p><strong>New York; sıcak, gece geç saatlere uzayan maçlar ve gürültü nedeniyle en zorlu Grand Slam turnuvalarından biri kabul ediliyor. Oyuncular bu güçlüklerle baş edebilmek için hangi niteliklere sahip olmalı?</strong></p>
<p>İnsanların ne düşündüğünü önemsemeyen bir oyuncu olmalısınız. Seyirciler orada ve eğleniyor ama bunun mutlaka sizin tenisinizle ilgisi olmayabilir. Wimbledon’da her şey tenisle ilgilidir; insanlar alkışlar, ardından sessizleşir. New York’ta ise mesele atmosferdir. Büyük ekranda bir film yıldızının gösterilmesi ya da bir oyuncunun inanılmaz bir vuruş yapması seyirciyi heyecanlandırabilir. Skoru her an takip etmeyebilirler; servis kırma puanı ya da oyun puanı geldiğinde aynı tepkiyi vermeyebilirler. Bir oyuncunun her şeyi dışarıda bırakabilmesi gerekir. Burası New York; New York’un ne söylediğini dinlemiyoruz. Yalnızca o ortamın içinde ayakta kalmaya ve başarılı olmaya çalışıyoruz. Bunu başarabiliyorsanız zihinsel olarak çok güçlüsünüz demektir.</p>
<p><strong>Erkekler ve kadınlarda turnuvanın favorileri kimler?</strong></p>
<p>Erkeklerde Sinner, Alcaraz ve Djokovic’i bir gruba koyarım. Taylor Fritz, Ben Shelton, Alex de Minaur ve diğerleri ise başka bir grupta. Kadınlarda Sabalenka ve Coco Gauff’ı önde görüyorum; onlar herkesten ileride. Ardından Iga Świątek, Elena Rybakina ve Jessica Pegula’nın yer aldığı ikinci grup geliyor.</p>
<p><strong>Turnuvada mücadele eden yıldızımız var: Zeynep Sönmez. Üstelik ilk maçı da favori gösterdiğiniz Coco Gauff ile… Sporcumuz hakkında ne düşünüyorsunuz, ona tavsiyeniz nedir?</strong></p>
<p>Tabii ki Zeynep’i takip ediyorum. Ona verebileceğim tavsiye şu: Profesyonel turdaki genç bir oyuncu olarak topu oyunda tutmak ve kendi sınırlarınız içinde oynamak istersiniz. Çılgınca davranmak yerine, ilk 20 ya da ilk 30 olsun, belirli bir seviyeye ulaşıp kendinizi orada konumlandırmanız gerekir. Ardından başka neler yapabileceğinize bakarsınız: Risk alabilir misiniz, biraz daha fazlasını deneyebilir misiniz? Sönmez için bunun bir öğrenme süreci olduğunu düşünüyorum. Dünyanın en iyi oyuncusu olmak için, kendisini zorlayacağı noktaya gelmesi için üç ya da dört yıla daha ihtiyacı var. Her turnuva bir deneyim, bir fırsat… Şimdilik ‘Benim her gün ortaya koyabildiğim seviye bu’ diyebileceği sağlam bir temel oluşturmalı.</p>
<p><strong>Jannik Sinner turnuvada yokken ve Alcaraz uzun bir aranın ardından geri dönmüşken, bu US Open Novak Djokovic’in Grand Slam kazanmak için son şansı mı?</strong></p>
<p>Hayır. Novak’ın son dört Grand Slam turnuvasında da şansı vardı; Avustralya’da da kazanabilir. Avustralya Açık’ı seviyor ve orada 10 kez şampiyon oldu. US Open ise muhtemelen onun için en uygun zemine sahip değil. Kort çok hızlı değil, oldukça yavaş ve fiziksel açıdan çok zorlayıcı. Çok çalışmanız, çok yorulmanız ve uzun maçlar oynamanız gerekiyor. Bu nedenle Novak’ın burada şampiyon olmasının zor olacağını düşünüyorum. Ocak ayındaki Avustralya Açık’ın favorilerinden biri olarak gösterirdim ama burada yarı finale ulaşacağını söylüyorum.</p>
<p><strong>Sinner’ın yokluğunda, Alcaraz ile Djokovic’in de fiziksel açıdan en iyi durumda olmadığı düşünülürse Alexander Zverev’in şampiyon olamaması başarısızlık sayılır mı?</strong></p>
<p>Zverev’in favori olduğuna katılıyorum ama şampiyon olamamasını başarısızlık olarak nitelendirmem. Çünkü art arda yedi maç boyunca çok iyi oynamanız gerekiyor. Bence favoriler Zverev, Djokovic ve Alcaraz. Alcaraz’ın nasıl görüneceğini bilmiyoruz; dolayısıyla belki de favori değildir. Zverev kesinlikle ilk sırada, Djokovic de ona çok yakın. İkisi de kazanabilir. Ancak Taylor Fritz, Tommy Paul ya da Ben Shelton da bu yıl şampiyon olabilir.</p>
<p><strong>Iga Świątek son haftalarda büyük gelişim gösterdi ve New York’ta tekler turnuvasına odaklanmak için karışık çiftlerden çekildi. Şansını nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Şansının çok yüksek olduğunu düşünüyorum. Oynayabileceği en iyi tenisi henüz sergilemiyor ama gerçekten iyi oynuyor ve bu, turnuvaları kazanmak için yeterli. US Open’ı kazanmak için yeterli mi? Hayır. Muhtemelen maçlarından birinde, son dört-beş yılda oynadığından daha iyi oynaması gerekecek; çünkü oyun bu yönde gelişiyor. Ancak zihinsel istikrarı açısından gördüklerimi beğeniyorum. Yaptıklarını ve şu anki oyununu seviyorum. Bana göre Sabalenka ile Gauff’ın ardından turnuvanın üçüncü favorisi. Iga, Rybakina ve Jessica Pegula’yı aynı gruba koyuyorum.</p>
<p><strong>Sabalenka’yı en üst gruba yerleştiriyorsunuz ancak son turnuvalarda zor anlar yaşadı. US Open’da en iyi durumuna ulaşmak için neyi değiştirmeli?</strong></p>
<p>İhtiyacı olan tek şey gidip US Open’da oynamak. Daha küçük turnuvalarda biraz çılgınlaşabilir, o kadar disiplinli olmayabilirsiniz. US Open’a gittiğinde ise çok disiplinli olacağını, dağılmayacağını düşünüyorum. Çılgınca bir şey yapmayacak, paniğe kapılmayacak ya da öfkelenmeyecek. Tamamen sakinleşecek; çünkü mesele bu turnuvanın hayatındaki önemi. Cincinnati ve Montreal, Sabalenka için o kadar önemli değil. Bir maç kaybedersiniz ve sorun olmaz. US Open ise çok önemli hale geliyor. Sabalenka’nın sakinleşip inanılmaz bir tenis oynayacağını ve büyük olasılıkla şampiyon olacağını düşünüyorum.</p>
<p><strong>US Open’ı 1988’de Ivan Lendl’a karşı, yaklaşık beş saat süren turnuva tarihinin en uzun finalinde kazandınız. O maçtan en çok neyi hatırlıyorsunuz?</strong></p>
<p>Isınmadan itibaren, Ivan’a karşı oynarken daha önce hiç fark etmediğim bir şeyi gördüm. Backhand ile onun forehand’ine kesme vuruş yapabileceğimi ve rallide kalabileceğimi anladım. Üstten falsolu bir backhand vursaydım doğrudan kazandıran vuruşu yapar ve puanı bitirirdi. Kesme vuruş yapabileceğimi fark ettim, bunu benimsedim ve dört saat 53 dakika boyunca uyguladım. Söylendiğine göre binden fazla kesme backhand vurdum. Bu planda yoktu. O maçta, oynamak istediğim servis-vole ve fileye gelme oyununa tamamen zıt bir tarza geçtim. Bu nedenle benim için tüm zamanların en tatmin edici ve en fazla anlam taşıyan galibiyetiydi.</p>
<p><strong>Roger Federer 45 yaşında Arthur Ashe’te yeniden korta çıktı. Performansını nasıl buldunuz?</strong></p>
<p>McEnroe, Andy Roddick ve Andre Agassi ile oynadılar. Tempo oldukça düşüktü. Federer’in belki ikinci ya da üçüncü viteste oynadığını düşünüyorum; oysa beş vitesi vardı. Roger Federer bugün hâlâ US Open’da bir, hatta iki maç kazanabilir ama maçların ardından toparlanmakta sorun yaşar. 45 yaşında olmanın anlamı bu; toparlanamazsınız. Ancak oyun düzeyine bakarsak US Open’da bir maç kazanabileceğini söylüyorum. Hâlâ o kadar iyi.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/zeynep-saglam-bir-temel-olusturmali-86823</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/2/3/1280x720/zeynep-saglam-bir-temel-olusturmali-1788499076.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Tenis efsanesi ve Eurosport yorumcusu Mats Wilander, Amerika Açık’ın öne çıkan isimlerini değerlendirirken Zeynep Sönmez’in gelişim yolculuğunda sabırlı olması gerektiğine dikkat çekiyor… ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
