<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/efsanenin-dogusu-77763</guid>
            <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Efsanenin doğuşu</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Michael Jackson söz konusu olduğunda mesele hiçbir zaman sadece müzik olmadı. Çocuk yaşta yakaladığı başarının ağır bedelleri de yıllar içinde ortaya çıktı. Bu hafta sonu vizyona giren film de buradan başlıyor; Jackson 5 döneminde, baskıcı baba figürünün gölgesinde büyüyen küçük bir Michael’la. O disiplinin ve kontrolün, ileride sahnede gördüğümüz kusursuz ama bir o kadar kırılgan karakteri nasıl şekillendirdiğini göstermeye çalışıyor.</p>
<p>Motown Records ile yollarını ayırıp Epic Records’a geçerek The Jacksons adıyla yeni bir sayfa açmaları, Michael’ın Quincy Jones’la kurduğu yaratıcı ortaklık… Bir de MTV meselesi var tabii. Siyahi sanatçılara mesafeli duran bir dönemde MTV kapısını zorlaması unutulmamalı. ‘Billie Jean’, ilk moonwalk, dev sahne performansları, ‘Thriller’ın hazırlık süreci gibi Michael’ı ikon haline getiren birçok önemli an, 1988’deki dev Wembley konseriyle doruğa ulaşıyor.</p>
<p>Yapımın arkasında Jackson mirasını yöneten ekip olunca anlatının sınırları da baştan belirlenmiş. Film, tartışmalı alanlara girmek yerine çocukluktan gelen yükü ve müzikteki yükselişi öne çıkaran daha kontrollü bir anlatıya yöneliyor.</p>
<p>Yönetmen <strong>Antoine Fuqua</strong>’yı ‘The Equalizer’dan tanıyabilirsiniz. Filmin yapımcısı <strong>Graham King</strong>’in ‘Bohemian Rhapsody’ ile yakaladığı geniş kitle başarısının izleri bu filmde de hissediliyor. Gerçek mekânların kullanımı, orijinal kostümlerin yeniden yapımı ve birebir kopyalanan performanslar filmi görsel olarak güçlü ve izlenmesi keyifli bir noktaya taşıyor. Başrolde Michael’ın 29 yaşındaki yeğeni <strong>Jaafar Jackson</strong> var. İlk oyunculuk deneyiminde amcasını canlandırırken şaşırtıcı derecede güçlü bir performans sergiliyor. Zalim baba rolünde ise <strong>Colman Domingo</strong>, başarılı oyunculuğuyla karaktere duyulan nefreti artırıyor.</p>
<p>Sonuç olarak ‘Michael’, nostalji ve müzikle izleyiciyi yakalayan, yer yer gerçekten etkileyici anlar sunan bir film. Sevenlerini mutlu edecek ve gişede başarı yakalayacak gibi görünüyor. Ancak skandallarla ilgili yapımları izleyenlerin aklındaki sorulara yanıt vermeye pek yanaşmıyor. Devam filmi gelirse bu mümkün olur mu, onu da zaman gösterecek. Merak edenler için: ‘Michael’ şu anda sinemalarda.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/efsanenin-dogusu-77763</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/6/3/1280x720/efsanenin-dogusu-1776946940.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Pop’un Kralı ve unutulmazı: Michael Jackson… Bugün vizyona giren biyografik film, bu efsanenin nasıl doğduğunu, yükselişini ve pek çok hayranını üzen sansasyonların öncesini anlatan ışıltılı bir portre sunuyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/melankoliyle-savasmiyorum-onu-kucakliyorum-77762</guid>
            <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Melankoliyle savaşmıyorum, onu kucaklıyorum</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Sizi özellikle son zamanlarda oldukça enerjik ve yenilenmiş görüyoruz. Hayatınızın, sanatınızın ve ruhunuzun nasıl bir dönemindesiniz?</strong></p>
<p>Hayatımın en farkında olduğum dönemlerinden birindeyim diyebilirim. Geçmişin bana öğrettiklerini alıp, yüklerini geride bıraktığım bir yerdeyim. Ruhum daha hafif, kalbim daha cesur... Bu da sahneme ve müziğime doğrudan yansıyor. Kendimi yeniden keşfettiğim, kabullendiğim ve sevdiğim bir dönemdeyim. Hepimiz mutlu olmak istiyoruz. Bu yönden kendimi çok iyi hissediyorum. Sanatla, müzikle yoğurduğum bir hayat var.</p>
<p><strong>Müzik üretmek ve sahnede olmak sizin için her zaman bir yeniden başlama evresi desek yanlış olmaz sanırım… Şu anki üretim sürecinizde size en çok ne ilham veriyor? Huzur mu, yoksa o tanıdığımız melankoli mi?</strong></p>
<p>Aslında ikisi de… Huzur bana üretme alanı açıyor, melankoli ise o alanı derinleştiriyor. Ama artık melankoliyle savaşmıyorum, onu kucaklıyorum. İlham dediğimiz şey zaten biraz da içsel yolculuk değil mi? Şu an içimdeki denge bana çok iyi geliyor.</p>
<p><strong>Klasikleşen çok fazla eseriniz var. Bir şarkının sadece ‘hit’ değil de bir ‘klasik’ olacağını, onu ilk seslendirdiğiniz anda hissediyor musunuz?</strong></p>
<p>Bazen evet. O ilk anda kalbinizde bir titreşim oluyor. “Bu başka bir şey” diyorsunuz. Ama klasik olmak zamanın kararı. Dinleyicinin kalbinde yer bulması gerekiyor. Ben sadece o duyguyu en gerçek haliyle aktarmaya çalışıyorum.</p>
<p><strong>Gelelim yeni heyecanınıza... ‘Seni Bana Katsam’, Neco’nun o muazzam yorumuyla 1977’den beri kulaklarımızda. Bu şarkıyı 2026 yılında yeniden yorumlama fikri nasıl doğdu? Sizi bu esere çeken özel bir anı ya da bağ var mı?</strong></p>
<p>Neco’nun yorumuyla büyüdüğüm şarkılardan biri… ‘Seni Bana Katsam’ benim için sadece bir şarkı değil, bir duygu hali, yaşadığın hayatımın özeti. Bu şarkıyı yeniden söyleme fikri uzun zamandır içimdeydi. Doğru zamanı bekledim diyebilirim. Kendi hikâyemle buluştuğu noktada artık kaçınılmaz oldu.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69ea0e165c26f-1776946710.jpg" alt="" width="500" height="500" /></p>
<p><strong>Joe Dassin’in dünyaca ünlü melodisi, Fikret Şeneş’in kaleminden çıkan zarif sözler... Bu kadar büyük ustaların imzasını taşıyan bir eseri emanet almak size bir sorumluluk yükledi mi?</strong></p>
<p>Kesinlikle. <strong>Joe Dassin</strong> ve <strong>Fikret Şeneş</strong> gibi ustaların izini taşıyan bir eseri yorumlamak büyük bir sorumluluk. Ama aynı zamanda büyük bir onur. O ruhu bozmadan, kendi kalbimi de içine katmak istedim. Bu şarkıyı tüm hücrelerimde hissettim.</p>
<p><strong>Peki, kendi yorumunuzu katarken, 70’lerin o naif ruhu ile bugünün modern sound’u arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz?</strong></p>
<p>Çok hassas bir dengeydi. Şarkının ruhuna sadık kalırken, bugünün dinleyicisine de dokunması gerekiyordu. Aranjede modern dokunuşlar var ama duygusu tamamen o eski zarafeti taşıyor. Aslında kalpten gelen şeyler hiçbir zaman eskimiyor.</p>
<p><strong>Geçmiş şarkılardan da söz etmişken, günümüzde özellikle rap müzikte belirgin bir yükseliş var. Bu değişimi müzik piyasası açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? İnsanların, hayatın pek çok alanında olduğu gibi şarkılarda da geçmişe bir özlem duyduğunu söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Müzik yaşayan bir şey ve sürekli değişiyor. Rap’in yükselişi de bunun bir parçası. Ama evet, insanlar bir yandan da geçmişin o samimiyetini özlüyor. Duygular değişmiyor aslında, sadece ifade şekilleri değişiyor. İyi müzik her zaman kalıcı oluyor.</p>
<p><strong>Klipten söz edersek… Türk sinemasının unutulmaz sahnelerini AI teknolojisiyle yeniden canlandırmak kimin fikriydi?</strong></p>
<p>Bu fikir aslında ortak bir heyecanın ürünüydü. <strong>İmre Haydaroğlu</strong> ile konuşurken “Neden geçmişi bugünün teknolojisiyle yeniden yorumlamayalım?” dedik. Çok heyecan verici bir süreçti.</p>
<p><strong>Kendi görüntünüzü Yeşilçam’ın o ikonik sahnelerinde görmek nasıl bir duyguydu? </strong></p>
<p>Anlatması zor… Bir yandan nostaljik, bir yandan büyülü. Sanki zamanın içinde yolculuk yapıyormuşum gibi hissettim. O sahnelerde var olmak benim için çok kıymetliydi.</p>
<p><strong>‘Seni Bana Katsam’ı tek bir kelimeyle tanımlamanızı istesek bu hangisi olurdu?               </strong></p>
<p>Teslimiyet... Beni bana anlatan bir şarkı. İlk duyduğumda ruhum resmen bedenimden ayrıldı. Günlerce bu şarkıyla yattım kalktım.</p>
<p><strong>Son olarak, sevenlerinizi yakın zamanda neler bekliyor?</strong></p>
<p>Yeni projeler, sürpriz sahneler ve bolca müzik… İçimden gelen her şeyi paylaşmaya devam edeceğim. Bu yolculukta benimle yürüyen herkese çok teşekkür ediyorum. Aslında bazı şarkılar hazırdı ama bu cover’i öne çektim. Kendi şarkılarım da var. 19 Mayıs Gökçeada konseri var. Yaz, renkli geçecek.</p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/melankoliyle-savasmiyorum-onu-kucakliyorum-77762</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/6/2/1280x720/melankoliyle-savasmiyorum-onu-kucakliyorum-1776946736.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Geçmişin yüklerini geride bıraktığını söyleyen Türk pop müziğinin güçlü seslerinden Deniz Seki, ‘Seni Bana Katsam’ ile içsel yolculuğunu notalara döküyor. Usta mirasına saygı duruşu niteliğindeki bu projeyle yeni müzikal döneminin kapılarını aralayan sanatçıyla, özel bir söyleşi gerçekleştirdik. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/tasarim-sanatla-birlesince-77761</guid>
            <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Tasarım sanatla birleşince…</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Londra Victoria &amp; Albert Müzesi’ndeki <em>‘Moda Sanat Olunca’</em> sergisi, iki Dünya Savaşı arasında Paris, Londra ve New York modasına yön veren <strong>Elsa Schiaparelli</strong>’nin kreasyonlarına odaklanıyor.</p>
<p>Sergi, İtalyan varlıklı aristokrat bir aileden Roma’da dünyaya gelen ve 23 yaşında aile baskısından kaçmak için memleketini terk eden Elsa Schiaparelli’nin, 1928 yılından itibaren moda dünyasındaki yolculuğunu ve modaevinin 2007 yılında İtalyan iş insanı <strong>Diego Della</strong> <strong>Valle</strong>’nin isim hakkını satın almasıyla yeniden dirilişini ele alıyor.</p>
<p><em>“Benim için elbise tasarımı meslek değil sanattır”</em> diyen Schiaparelli’nin sözleri haklı çıkıyor; çünkü moda tasarımları sanatla o kadar iç içe ki bir sanat sergisi geziyor gibisiniz.</p>
<p>1930’ların Paris’inde sürrealist ressam, heykeltıraş ve yazarlarla sıkı dostluğu olan Elsa Schiaparelli, en çılgın, en cesur kreasyonlarını onlarla iş birliği yaparak yaratıyor. Yenilikçi, yaratıcı ve cesur bir girişimci. O güne kadar kimsenin aklına gelmeyen unsurları birleştiriyor. Canlı parlak renkler, ışıltılı ipek iplikler, hatta seramik çiçekler bile kullanıyor tasarımlarında.</p>
<p><strong>Salvador Dalí</strong>’nin siyah bir telefonun üzerine kırmızı bir istakoz kondurduğu ünlü <em>‘Istakoz Telefonu’</em> sergide Schiaparelli’nin istakozlu elbisesiyle diyalog halinde. Şair, ressam, tasarımcı, yönetmen <strong>Jean Cocteau</strong> ile birlikte yarattığı, pembe güller ve vazo şeklindeki iki insan profili olan sırtı işlemeli gece kıyafeti; <strong>Picasso</strong>’nun İtalyan tasarımcının at nalı şeklindeki şapkasını takan <strong>Nusch Éluard</strong>’ın portresi de sergide. Schiaparelli’nin bu eseri Picasso’dan satın aldığını tahmin etmek güç değil.</p>
<p>Amerikalı ve İngiliz sanat fotoğrafçıları <strong>Man Ray</strong> ve <strong>Cecil Beaton</strong>, heykeltıraş <strong>Alberto Giacometti</strong>, gerçeküstü ressam <strong>Leonor Fini</strong>, Goncourt Edebiyat Ödülü’nü ilk kazanan kadın yazar ve şair <strong>Elsa Triolet</strong>, gerçeküstü sanatçı <strong>Meret Oppenheim</strong>; Elsa Schiaparelli’nin yakın ilişki ve iş birliği içinde olduğu sanatçılardan bazıları.</p>
<p><strong>FİLM VE TİYATRO SEKTÖRÜNÜN GÖZ BEBEĞİ</strong></p>
<p>Bu arada Elsa Triolet’in şair eşi <strong>Louis Aragon</strong> ile birlikte 1928-1930 arasında ürettikleri mücevherler, Schiaparelli’nin Paris’teki butiğinde satılıyor. Sergiyi gezerken, çiftin aspirin tabletleri şeklindeki mavi boncuklardan üretilmiş şık bir gerdanlığı dikkatinizi çekebilir. Dönemin başka ünlü bir modacısı <strong>Coco Chanel</strong>’in “elbise yapan İtalyan sanatçı” diye küçümsediği Schiaparelli’nin aksesuarları, eldiven ve ayakkabıları, giysilerindeki oyuncaklı düğmeleri, altın-gümüş payetli işlemeleri, parfüm şişeleri birer sanat eseri. Ünlü oyuncu <strong>Marlene Dietrich </strong>için özel yapılan kadife bir pantolon ceketin düğmeleri heykeltıraş <strong>Giacometti </strong>tarafından tasarlanmış. Dönemin ünlü oyuncularının, uluslararası jet sosyetenin yanı sıra film, tiyatro yönetmen ve yapımcılarının en sevdiği kostüm tasarımcısı Schiaparelli.1931 ile 1953 yılları arasında Fransa, İngiltere ve ABD’de yaklaşık 60 film ve tiyatro yapımına kostüm tasarımı yapmış.</p>
<p>Bu arada sergi, İngiliz tekstil sektörüyle yakından çalışan Schiaparelli’nin modacı <strong>Vivienne Westwood</strong>’dan çok önce İskoçya tartan deseniyle çalıştığını da ortaya koyuyor. Sergide, tartan tafta uzun bir etekle yan yana duran uzun paltonun uyumu dikkat çekici. Peki Roma’dan sonra İngiltere’ye giden, orada evlenen, ardından eşiyle New York’a geçen Elsa Schiaparelli’nin moda serüveni nasıl başlıyor?</p>
<p>Eşinden boşandıktan sonra kızıyla Paris’e gelen genç kadın, burada fotoğraf sanatçısı Man Ray sayesinde sanat çevresiyle kaynaşıyor, yolu modacı <strong>Paul Poiret</strong> ile kesişiyor. Bu karşılaşma moda dünyasının kapısını aralıyor.</p>
<p>Paris’te Rue de la Paix’de 1928 yılında <em>'Schiaparelli for Sport'</em> markasıyla dükkânını açan genç kadının ilk kreasyonu geometrik ve fiyonk desenli siyah-beyaz örgü kazaklar. Paris Ritz Oteli’ndeki bir öğle yemeğinde bu kreasyonunu giyen Schiaparelli’nin sözleriyle: <em>“Kazaklar bir anda fırtına gibi esti. Paris Ritz’in lokantası siyah-beyaz kazakları giyen her milletten kadınlarla doldu taştı.”</em> Kendi reklamı konusunda hayli becerikli olan Schiaparelli’nin İngiliz gerçeküstü akımının desteğini arkasına alarak 1933 yılında Londra’nın şık semti Mayfair’de butik açması uluslararası ününü pekiştiriyor.</p>
<p>1935 yılında sporun yanı sıra modern şehirli kadın ve gece hayatına yönelik <em>'haute couture'</em> tasarımlarını, bugün hâlâ açık olan Vendôme Meydanı No: 21’deki butiğine taşıyan Schiaparelli’nin vitrinleri Parisliler tarafından yıllarca ilgiyle izleniyor. Esaslı bir girişimci olan modacı, markasını lanse ettikten beş yıl sonra, yanında 400 kişi çalıştırarak yılda 7 bine yakın kıyafet ve aksesuar üretebiliyordu. Vendôme Meydanı’nda ise üretim, yılda 10 bin parçaya ulaşmıştı.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69ea0d141982f-1776946452.jpg" alt="" width="500" height="667" /></p>
<p><strong>ROSEBERRY UYUYAN GÜZELİ UYANDIRDI</strong></p>
<p>Fransa’nın 1939 yılında Almanya’ya savaş açması, ardından Paris’in Almanlar tarafından işgali üzerine Schiaparelli, 1941 yılında daha önce yaşadığı New York’un yolunu tutuyor. Savaşın sonuna kadar orada kalıyor. Döndüğünde moda değişmiş ve <strong>Christian Dior</strong>’un <em>'New Look'</em> tasarımları gözde. Schiaparelli’nin butiği ekonomik darboğazda ve hayli borçlu; modaevi 1954 yılında kapanıyor. Aynı yıl en büyük rakibi Coco Chanel İsviçre’den Paris’e dönüyor.Uzun yıllar uykuda kalan Schiaparelli modaevini, İtalyan Tod’s Grubu’nun başkanı Diego Della Valle, 2007 yılında satın alıyor. Uyuyan güzeli esas hayata döndüren kişi ise 2019 yılında modaevinin başına getirilen Amerikalı tasarımcı <strong>Daniel Roseberry</strong>.</p>
<p>Elsa Schiaparelli’nin gerçeküstü kreasyonlarının özünü koruyarak günümüze uyarlayan Roseberry’nin sergideki tasarımları oldukça etkileyici. Örneğin <strong>Jean Cocteau</strong> ile birlikte yaratılan ceketin gülleri bugüne taşınmış ve ultra geniş omuzlu bir ceketin etrafına yerleştirilmiş. Modaevini yeniden zirveye taşıyan Roseberry’nin müşterileri arasında <strong>Beyoncé</strong>, <strong>Michelle Obama</strong>, <strong>Kim Kardashian</strong>, <strong>Lady Gaga</strong> gibi isimler var. V&amp;A sergisinde yer alan kreasyonlar arasında <strong>Ariana Grande</strong>’nin 2025 Oscar törenindeki kırmızı pullu elbisesiyle, 2024 Altın Küre’de <strong>Dua Lipa</strong>’nın siyah üzerine altın işlemeli kıyafetini görmek mümkün.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/tasarim-sanatla-birlesince-77761</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/6/1/1280x720/tasarim-sanatla-birlesince-1776946512.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Dünyanın önde gelen tasarım müzesi Londra’daki Victoria &amp; Albert, bu yıl yine baş döndürücü bir moda sergisine ev sahipliği yapıyor: Schiaparelli: Moda Sanat Olunca. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/firsat-esitligi-lutuf-degil-haktir-77760</guid>
            <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Fırsat eşitliği lütuf değil, haktır</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Aydın Doğan Vakfı tarafından 2009 yılından bu yana geleneksel olarak düzenlenen ‘Başarı Bizi İstanbul’a Götürüyor’ programı, bu yıl da Türkiye’nin farklı illerinden gelen başarılı kız öğrencilere kapılarını açtı. ‘Baba Beni Okula Gönder’ seferberliği kapsamında hayata geçirilen yurtlarda kalan başarılı öğrenciler Türkiye’nin farklı illerinden gelerek İstanbul’un tarihi ve kültürel dokusuyla tanışma imkanı buldu. Genç kızların motivasyonlarını artırmak yanında onlara yeni vizyonlar kazandırmak ve akademik hedeflerini şekillendirmek adına önemli kazanımlar sunan ve bugün itibariyle bu yılki ayağı tamamlanan programın toplumsal dönüşüm ve değişim için nasıl bir rol oynadığını Aydın Doğan Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ’dan dinledik. </p>
<p><strong>‘Başarı Bizi İstanbul’a Götürüyor’ programının çıkış noktasını ve yıllar içinde nasıl evrildiğini sizden dinleyebilir miyiz? </strong></p>
<p>Vakıf olarak temel amacımız, kız çocuklarımızın eğitim yolculuğuna yeni bir vizyon getirmek, sadece maddi değil, manevi bir destek mekanizması da oluşturmaktı. Yıllar içinde bu program, sadece bir gezi olmaktan çıkıp genç kızlarımızın birbirleriyle bağ kurduğu, üniversite hedeflerini netleştirdiği ve farklı disiplinlerdeki kadın liderlerle buluştuğu kapsamlı bir gelişim platformuna dönüştü. Deneyim odaklı öğrenmenin etkisine inanıyoruz. Gençlerin vaka çalışmaları ve gerçek hayat senaryoları üzerinde çalışarak öğrenmeyi tercih ettiğini biliyoruz, bu nedenle programımızı her yıl bu ihtiyaçlara göre güncelliyoruz.</p>
<p><strong>Öğrencilerin, İstanbul’un tarihi ve kültürel mirasıyla buluştuğu bu deneyimin genç kızların hayal dünyası ve hedefleri üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? </strong></p>
<p>İstanbul gibi bir metropolün sunduğu tarihi ve kültürel derinlik, genç bir zihin için hayal dünyasının sınırlarını genişleten eşsiz bir laboratuvar. Başarı hikayeleriyle, sanattan bilime kadar farklı alanlardan kadınlarla tanışmak, ailelerin ve öğrencilerin eğitime olan motivasyonunu doğrudan artırıyor. İstanbul’un bu çok kültürlü yapısı, onlara dünyayla bütünleşmek ve büyük hedefler kurmak için ilham veriyor.</p>
<p><strong>Türkiye’nin farklı coğrafyalarından gelen öğrencilerin aynı programda buluşması sizce nasıl bir sosyal ve kültürel etkileşim yaratıyor? Bu çeşitliliğin programın ruhuna katkısı nedir? </strong></p>
<p>Bu buluşmalar, ön yargıları yıkan ve ortak bir gelecek ideali etrafında birleşmeyi sağlayan çok sesli bir dayanışma ağı oluşturuyor. Yıllardır aynı döngüye şahit oluyoruz. Kız çocuklarının ilk günkü çekingenliği programın son gününde birbirlerinden ayrılmanın hüznüne bırakıyor yerini. Farklı bölgelerden gelseler de hikayelerin benzer oluşları tüm önyargıları kısa sürede aşmalarını sağlıyor, onlara yalnız olmadıklarını hissettiriyor.</p>
<p><strong>Bu noktada ‘Baba Beni Okula Gönder’ seferberliğine değinmek isterim. Bugünden baktığınızda bu projenin yarattığı etkiyi nasıl tanımlarsınız? </strong></p>
<p>‘Baba Beni Okula Gönder’ kampanyasını 2005 yılında başlattığımızda kız ve erkek çocukların okullaşma oranları arasında derin bir uçurum vardı. Bugün gururla söyleyebilirim ki bu fark büyük ölçüde kapandı ve toplumsal bir bilinç dönüşümü sağlandı. Bu proje, eğitimde fırsat eşitliğinin sadece devletin değil, sivil toplum ve özel sektörün de ortak sorumluluğu olduğunu kanıtlayan en güçlü örneklerden biri oldu. Ancak son 20 yılda kat edilen mesafe çok kıymetli olsa da hâlâ bölgesel ve sosyo-ekonomik eşitsizliklerin devam ettiğini görüyoruz.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/69ea0b636742d-1776946019.jpg" alt="" width="500" height="316" /></p>
<p><strong><em>Daha fazla </em></strong><strong><em>çalışmamız </em></strong><strong><em>gerek</em></strong></p>
<p><strong>Küresel ölçekte de, kız çocuklarının eğitime erişimi ciddi bir sorun. Sizce Türkiye bu resmin neresinde duruyor? </strong></p>
<p>Türkiye, okullaşma oranlarında önemli bir başarı hikayesi yazdı ancak henüz yolun sonunda değiliz. Halen 1 milyonun üzerinde gencimizin açık öğretimde olması, eğitimin niteliği ve devamlılığı konusunda daha fazla çalışmamız gerektiğini gösteriyor. En kritik ihtiyaç, kırsal kesimdeki ailelerin maddi yetersizliklerini aşmak ve toplumsal cinsiyet kalıplarını kırmak. Araştırmalarımıza göre genç kadınların liderlik yolundaki en büyük engeli %91,4 ile ekonomik koşullar ve %76,7 ile toplumsal normlar oluşturuyor. Bu eşikleri aşmak için sanatta, sporda ve bilimde başarılı kadın rol modellerini daha görünür kılmalıyız.</p>
<p><strong>Peki, sizce kız çocuklarının eğitimi, Türkiye’nin geleceği açısından nasıl bir kaldıraç etkisi yaratır? </strong></p>
<p>Kız çocuklarının eğitimi, bir toplumun topyekûn kalkınması için en stratejik kaldıraç. Eğitimli bir kadın hem ailesinin hem de çevresinin dönüşümüne öncülük eder. Dünya genelinde yapılan araştırmalar, kadınların ekonomiye katılımının yarattığı devasa etkiyi kanıtlıyor. Örneğin, McKinsey Global Institute’un ‘Women Matter’ araştırmasına göre, Türkiye’de kadınların işgücüne katılım oranının artırılması, Gayri Safi Yurt İçi Hasılamızın (GSYİH) 200-250 milyar dolar daha fazla büyümesini sağlayabilir. Oysa TÜİK verilerine göre ülkemizde kadınların işgücüne katılım oranı henüz %36,8 seviyelerinde.</p>
<p>Bu tabloyu değiştirecek olan, genç kadınların sergilediği azim ve başarıdır. Bu, Türkiye’nin küresel rekabet gücünü artıracak olan temel bir unsur.</p>
<p><strong>‘Başarı Bizi İstanbul’a Götürüyor’ programına dönersek… Öğrencilere yeni vizyonlar kazandırmak hedefleniyor. Sizce “vizyon kazanmak” bu yaş grubundaki bir genç için ne anlama geliyor? </strong></p>
<p>Vizyon kazanmak, bir gencin sınırlarının sadece yaşadığı coğrafya ile kısıtlı olmadığını fark etmesidir. Kendi potansiyeline inanması ve “cam tavanları” aşabileceği bir dünyanın mümkün olduğunu görmesidir. Bu yaş grubundaki gençler için vizyon, merak etmek, soru sormak, farklı disiplinleri birleştirmek ve küresel sorunlara çözüm üretme cesareti göstermek demek. Biz onlara sadece bilgi değil, bu özgüveni ve liderlik yetkinliğini aşılamaya çalışıyoruz.</p>
<p><strong>23 Nisan haftasında gerçekleşen programın sembolik anlamını nasıl yorumluyorsunuz peki? Türkiye’den dünyaya, kız çocuklarının eğitimi konusunda verilmesi gereken en güçlü mesaj sizce ne olmalı?</strong></p>
<p>23 Nisan, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından egemenliğin kayıtsız şartsız millete devredildiği ve geleceği inşa edecek olan çocuklara bayram olarak sunulan çok özel bir gün. Programımızın bu haftada gerçekleşmesi, kız çocuklarımıza verdiğimiz “geleceğin sahibi sizsiniz” mesajını pekiştiriyor. Onların eğitimi ve güçlenmesi, Cumhuriyetimizin teminatıdır.</p>
<p>En güçlü mesajımız, eğitimde fırsat eşitliğinin bir lütuf değil, temel bir insan hakkı olduğudur. Bir kız çocuğunun hayallerinin hiçbir şekilde sınırlandırılmadığı, cinsiyetinden dolayı engelle karşılaşmadığı bir dünya, hepimizin ortak sorumluluğu. Türkiye olarak bu yolda attığımız adımlarla tüm dünyaya ilham vermeye devam etmeliyiz.</p>
<p><strong>Bu programa katılan genç kızların yalnızca bireysel başarı hikâyeleri yazmalarının ötesinde, nasıl bir toplumsal dönüşümün parçası olmalarını hayal ediyorsunuz? </strong></p>
<p>Hayalim, bu programdan mezun olan her genç kızın birer “farkındalık elçisi” olması. Sadece kendi kariyerlerini inşa etmekle kalmayıp, kendilerinden sonra gelen nesillere el uzatan, toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan ve adaletli bir toplumun inşasında görev alan liderler olmalarını diliyorum. Onların her bir başarısı, binlerce başka kız çocuğunun hayaline ilham verecektir.</p>
<p><strong><em>Kararlılık </em></strong><strong><em>en büyük </em></strong><strong><em>rehberimdi</em></strong></p>
<p><strong>Küresel dünyada liderlik, artık daha kapsayıcı ve çok sesli bir anlayışı gerektiriyor. Sizce bugün yetişen kız çocuklarının geleceğin liderleri olarak fark yaratabilecekleri alanlar nereler?</strong></p>
<p>Geleceğin liderliği teknik bilginin ötesinde; empati, etkili iletişim ve kapsayıcılık üzerine inşa ediliyor. Kız çocuklarımız özellikle teknoloji, çevre bilimleri, yapay zeka etiği ve sosyal girişimcilik gibi alanlarda büyük fark yaratabilirler. Bu genç nesil, çok sesli bir anlayışla dijitalleşen dünyanın etik ve insani sınırlarını çizecek olan liderler olacaktır.</p>
<p><strong>Önümüzdeki döneme baktığınızda, kız çocuklarının eğitimi konusunda en çok hangi küresel riskleri ve fırsatları görüyorsunuz? </strong></p>
<p>En büyük küresel risk, çatışmaların, ekonomik belirsizliklerin ve iklim krizi gibi afetlerin eğitim altyapısına verdiği zarardır. Ancak dijitalleşme ve küresel iş birliği ağları da büyük bir fırsat sunuyor.</p>
<p><strong>Son olarak, sizin kişisel yolculuğunuzda rol modellerin nasıl bir etkisi oldu diye sormak isterim? Bugün genç kızlara kendi deneyiminizden yola çıkarak ne söylemek istersiniz? </strong></p>
<p>Benim hayatımda da kararlılık ve pes etmemek en büyük rehberlerim oldu. Genç kızlarımıza mesajım şudur: “Kendine inan, hayallerinden asla vazgeçme ve seni sınırlayan hiçbir engelin seni durdurmasına izin verme.” Hayatta zorluklarla karşılaşacaksınız ama yalnız olmadığınızı bilin. Destek istemekten ve dayanışma ağlarından faydalanmaktan çekinmeyin. Cesur olun, çünkü sizin sesiniz ve gücünüz yarının dünyasını değiştirecek.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/firsat-esitligi-lutuf-degil-haktir-77760</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/7/6/0/1280x720/firsat-esitligi-lutuf-degil-haktir-1776946048.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Aydın Doğan Vakfı’nın Türkiye’nin dört bir yanından başarılı kız öğrencileri buluşturan ‘Başarı Bizi İstanbul’a Götürüyor’ programı, gezi etkinliği olmanın ötesinde, toplumsal dönüşümün kapısını aralayan bir vizyon barındırıyor. Etki alanı güçlü olan bu programı konuştuğumuz Vakfın Yönetim Kurulu Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın gençlere mesajı net: “Cesur olun, çünkü sizin sesiniz ve gücünüz yarının dünyasını değiştirecek.” ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
