<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/mavi-dunya-saygi-ister-83870</guid>
            <pubDate>Tue, 28 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Mavi dünya saygı ister</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Deniz ve rüzgarla saatlerce mücadele ettikten sonra sakin bir koyda demir atanların korkulu rüyası çoğu zaman enginlerin temel görgü kurallarına dikkat etmeyen diğer tekne sahipleri olur. Bu durum ülkemizde amatör denizcilerin yakındığı konuların başında geliyor. Özellikle adına tur teknesi denilen yüzen gürültü adalarının ve ne yazık ki onları andıran bazı yelkenli ve motor yatların kıyılarımızda sergilediği tablolar an geliyor apar, topar bir başka koya gidilmesine yol açıyor. Oysa işin özü: saygı… Yaz sezonu bireysel deniz taşıtlarının kıyılarımızda oldukça yoğun kullanıldığı bir dönem. Geçen günlerde ustam ve kuzenim <strong>Tayfun Erkul</strong>’la yaptığım kısa bir seyirde, denizde görgü kurallarının ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gördüm. Çeşme’den Seferihisar’a motor yelken seyir halindeyken tanık olduklarım denizde görgü kurallarının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu nedenle amatör denizciliğin evrensel görgü kurallarını bilen ve ülkemizde mükemmel uygulayan Koç Topluluğu Şeref Başkanı Sayın <strong>Rahmi M. Koç</strong>’un görüşlerini kamuoyu ile yeniden buluşturmaya karar verdim. Böyle bir hatırlatmanın faydalı olacağını düşünüyorum.</p>
<p>Yıllar önce Setur Marinaları’nda <em>‘Denizde Nezaket’</em> başlıklı bir kitapçık dikkatimi çekmişti. Hal böyle olunca edinmek ve okumak benim için kaçınılmaz olmuştu.</p>
<p>Gelelim denizde görgü kurallarına: Sayın Rahmi M. Koç, <em>“Bir dostunuzun yatına binecekseniz davetli dahi olsanız önce müsaade isteyeceksiniz. Yata çıkınca sahibinden başka gemici veya kaptanın elini sıkarak, ona moral ve önem verdiğinizi gösterin. Bir yata, kim olursanız olun ayakkabı ile çıkılmaz. Ayağınızdaki ayakkabının altı lastik dahi olsa çıkarmayı teklif ediniz. Yat sahibi ısrar ediyorsa çıkarıp altını silip tekrar giyin. Şayet önceden davetli olarak geliyorsanız bir çift önceden yere hiç basmamış ayakkabı getirin”</em> diyor.</p>
<p><strong>DENİZCİLİK CİDDİ İŞTİR</strong></p>
<p>Sayın Rahmi M. Koç’un önerileri bunlarla sınırlı değil. Deneyimli isim sözlerini şöyle sürdürüyor: <em>“Bir dostunuzun teknesine gecelemeye veya hafta sonunu geçirmeye gitmeniz halinde bavul bulundurmayın. Yumuşak bir çanta veya gemici torbası taşıyın. Muhakkak onları düşündüğünüzü gösteren küçük bir hediye götürün. Yatacağınız yer size gösterilinceye kadar soyunup dökünmeyin. Arkadaşlarınızı iyi tanımıyorsanız teknenin yaşama adetlerini sorun ve kendinizi ona göre hazırlayın. Bir yatta ne misafir gibi bir kenarda oturup herkesin size servis yapmasını bekleyin ne de işgüzarlık yaparak mutfağa girip aşçıbaşı olun. Öğleyin büfe olsun, beş çayı olsun mayoyla dahi olsanız üzerinize bir gömlek veya t-shirt giyin. Hanımlar tek parça mayo giyiyorsa bellerine pareo sarmaları şık olur. Suyu dikkatli kullanın. Yat sahibine su durumunu önceden sormanız gerekir. Tuvaletlere hiçbir şey atılmaz. Şayet vana açmak gerekiyorsa işiniz bitince mutlaka kapatın. Yatın lastik botuna sahilden binecekseniz ayakkabınızı orada çıkarın ve çıplak ayakla adım atın.  Güneş yağı havlu, mayo, gözlük, terlik, fular gibi eşyanızı ortada bırakmayın. Güvertesi ‘teak’ olan yatlarda güneş yağı sürüp yatılmamalı. Mutlaka havlu serilmelidir. Denize girecekseniz tekneye tekrar nasıl çıkacağınızı sormadan suya kesinlikle atlamayın.”</em></p>
<p><strong>SAYGININ TEMELİ </strong></p>
<p>Türk Dil Kurumu sözlüğünde nezaket “Başkalarına karşı saygılı ve incelikli davranmak” olarak ifade ediliyor. Günün veya gecenin bir vakti demirli bulunduğunuz koyda bangır bangır müzik açanlar, teknenizin yakınından dalga yaratarak geçenler, telsizle konuşma adabına uymayanlar, denizde yüzen olup olmadığına bakmaksızın sürat denemesini yapanlar, çevresinden yardım esirgeyenler var ne yazık ki! İşte bu nedenle denizde nezaket son derece önemli ve gereklidir.</p>
<p>Alaçatı Ovacık açığında, Seferihisar rotasında yelken seyri yaparken nedense bizimle yarışan (!) birkaç mega kayığa (!) uymadan rotamızı izledik. Onları görmemezlikten geldik. Lakin, o anlarda bu yazıyı kaleme almamın kaçınılmaz olduğu düşüncesi hafızamda belirginleşti. Rahmi Bey’in görüşlerini ders alınması için özellikle paylaşıyorum. Çünkü nezaket çağdaş yaşamın temelidir. Ne mutlu kıymetini bilenlere. Değerli okurlar gelecek yazıda yeniden buluşmak umuduyla esen kalın.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/mavi-dunya-saygi-ister-83870</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/7/0/1280x720/mavi-dunya-saygi-ister-1784877172.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Denizcilik dünyasında Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi Koç’un yeri ve önemi farklıdır. Kendisinin denizde nezaketle ilgili düşüncelerini yıllar önce kaleme almıştım. Ancak konu güncelliğini hiç yitirmedi. Bu nedenle önerilerini güncelleyerek yeniden paylaşıyorum. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/istanbul-yazinin-gastro-ritmi-83868</guid>
            <pubDate>Mon, 27 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> İstanbul yazının gastro ritmi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bana mı öyle geliyor, yoksa İstanbul daha mı hareketli? Bunda Dünya Futbol Şampiyonası'nın da etkisi var galiba. Özellikle çeyrek finallerden itibaren birçok otel ve bahçeli mekânda futbol karşılaşmaları için özel organizasyonlar düzenlendi. Ben de bunlardan iki harika etkinliğe katıldım.</p>
<p>Bunlardan ilki, Metro Türkiye'nin Tarabya Bayırı'nda yeni açılan <strong>Arogan</strong>'daki organizasyonuydu. Yeni açılan Arogan, başarılı menüsü ve bahçesiyle dikkat çekiyordu. O akşam gastro-pub atmosferinde Fransa-İspanya maçını izledik. Hilton İstanbul Bosphorus'u ise şampiyonanın ana sponsorlarından Visa'nın organizasyonu sayesinde yenilenmiş hâliyle yeniden görme fırsatı buldum. Hilton İstanbul Bosphorus'un bizim için de özel anıları var. Klasik duruşunu bozmadan yenilenmiş. Bahçedeki etkinlikler oldukça başarılıydı. Mutfağında yeni restoranlar da bulunuyor; onları deneyimledikten sonra ayrıca yazacağım. Finalde İspanya-Arjantin maçını da burada izledik. Böylece futbolun markalar için geniş kitlelere ulaşmada hâlâ ne kadar güçlü bir araç olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Gelelim lezzet turumuza… İstanbul'daki yaz rotamızda beş farklı mekâna uğradık. Bunların ikisi Anadolu Yakası'nda yer alıyor. Anadolu Yakası gastronomi sahnesine hızlı bir dönüş yapıyor. Bağdat Caddesi çevresinde açılan yeni mekânlar ve büyüyen gastronomi hareketiyle önümüzdeki dönemde rotamızı daha sık bu yakaya çevireceğiz gibi görünüyor.</p>
<p><strong>Anadolu mutfağının bütünsel ritmi</strong></p>
<p>Yedi yılı geride bırakan ve Michelin Guide seçkisinde hak ettiği yeri alan Sapa, Anadolu mutfağını hiç zorlamadan, doğal kimliğiyle sunuyor. Şef Ümit Dere'nin felsefesi oldukça net. Mutfakta gösterişe ya da tek bir "imza tabağa" odaklanmak yerine, baştan sona dengeli ve tutarlı bir lezzet akışı kuruyor. Üç ayda bir mevsime göre yenilenen menüde humus, vişneli yaprak sarma ve dana kaburga gibi klasikler ise mekânın değişmeyen kimliğini oluşturuyor. Gösterişten uzak, tuz ve karabiberin merkezde olduğu sağlam bir mutfak tekniğiyle ilerliyorlar.</p>
<p><strong>Denizle kurulan bağ</strong></p>
<p>Rotayı Anadolu Yakası'na çevirdiğinizde Küçükyalı sahilinde deniz kültürünü en samimi şekilde yaşatan adreslerden biri sizi karşılıyor: Calipso Fish. Son yıllarda yükselişiyle dikkat çeken restoran, Ege ve Akdeniz aromalarını doğal bir şekilde tabaklara taşıyor. Mevsim balıkları, özenle dinlendirilmiş deniz ürünleri ve zengin ot çeşitleri öne çıkıyor. Calipso Fish, 40 yılı aşkın sektör deneyimine sahip Ziya Kaçar ve Hakan Veli Şahin tarafından kuruldu. Yakaladıkları esnaf sıcaklığı ile fine dining özenini başarılı bir dengede buluşturuyorlar. Sağlıklı tabaklar oluşturma konusundaki hassasiyetleri de ayrıca takdiri hak ediyor.</p>
<p><strong>Galataport'ta yeniden doğuş</strong></p>
<p>Frankie bizim kuşağımız için adeta bir efsane. Kaya Demirer tarafından kurulan, bir dönem Sezen Aksu'nun da ortakları arasında yer aldığı bu mekân, hafızalarda özel bir yere sahip. Yeni Frankie, Galataport'ta Doğuş Grubu ortaklığında ve yeni şefiyle farklı bir yolculuğa çıkmış. Enerjisini koruyor, hatta yeni şef Hakan Çabuk'un dokunuşlarıyla bunu tabaklara da yansıtıyor. Ortam mı daha etkileyici, yemekler mi? Sanırım ikisi de… Menüde iddialı tabaklar var. Bunlardan biri de aslan balığı. Bu denizlerin istilacı türlerinden biri olan balık, lezzetiyle sofrada bambaşka bir kimlik kazanıyor. Yerel ve mevsimsel ürünler, Akdeniz ile Asya mutfağından esinlenen modern pişirme teknikleriyle buluşuyor.</p>
<p><strong>Yeni nesil çilingir sofrası</strong></p>
<p>Beşiktaş sırtlarında Conrad'ın terasına çıktığınızda sizi karşılayan Boğaz ve Tarihi Yarımada manzarası geceye başlı başına ayrı bir ritim katıyor. Meyhane Teras, klasik meyhane kültürünü modern bir yorumla sunuyor. Sade atmosferi, etkileyici İstanbul manzarası ve yıllardır oradaymış hissi veren sıcaklığıyla öne çıkıyor. Kömür ateşinden çıkan lezzetler ve taze mezeler tam kıvamında. Boğaz'ın ışıkları altında sohbetin lezzetle koyulaştığı keyifli bir İstanbul akşamı için güçlü bir seçenek.</p>
<p><strong>Mikla'da ‘lezzet uçuşu’</strong></p>
<p>Mikla, her zamanki doğal gösterişiyle İstanbul'un en özel restoranlarından biri olmayı sürdürüyor. Cihan Çetinkaya ve ekibi yine çok başarılı işlere imza atıyor. Çetinkaya'nın birçok projeye danışmanlık yapması da tesadüf değil. Mikla'nın terasından Tarihi Yarımada'ya baktığınızda gerçekten kendinizi bir "lezzet uçuşu"nda hissediyorsunuz. Gittiğinizde mutlaka tadım menüsünü deneyin. Her tabak kendi içinde kusursuz bir dengeyle geliyor.</p>
<p><strong>Çırağan'da Brunch rüyası</strong></p>
<p>Eskilerin deyimiyle "brunch'lar brunch iken" Çırağan Palace Kempinski her zaman ayrı bir deneyimdi. Şimdi bu geleneği Rüya Restoran'da gerçekten rüya gibi bir brunch ile yeniden yaşatıyor. Olumsuz bir şey söylemek neredeyse imkânsız. Son derece zengin açık büfenin öne çıkan yıldızları da var. Çeşit sayısını sormadım; saymak zaten kolay değil. Deniz ürünleri, Rüya'nın meşhur pidesi ve simit havyarı ilk akla gelenler. Börekler de en az onlar kadar başarılı. Canlı müzik eşliğinde pazar keyfi yapmak ise ayrı bir güzellik. İlgi çok yoğun; rezervasyon yaptırmayı ihmal etmeyin.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/istanbul-yazinin-gastro-ritmi-83868</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/6/8/1280x720/istanbul-yazinin-gastro-ritmi-1784876995.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yazın hareketlenen İstanbul gastronomi sahnesinde Anadolu Yakası&#039;nın yükselişinden Boğaz&#039;a karşı yeni nesil meyhanelere, fine dining deneyimlerinden efsane mekânların dönüşüne uzanan lezzet rotası… ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/insan-gercekten-hic-degismemis-83867</guid>
            <pubDate>Mon, 27 Jul 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> İnsan gerçekten hiç değişmemiş</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Tarih bazen tek bir taşta, bazen kil tablete kazınmış bir şikâyette, bazen de yüzyıllardır anlatılan bir efsanede saklıdır. O izleri okumayı bildiğinizde, antik kentler yalnızca geçmişin kalıntıları olmaktan çıkar; yeniden yaşayan hikâyelere dönüşür. Erman Ertuğrul da Mundi etiketiyle raflarda yerine alan <em>‘Arkeofili: Taşlar, Kemikler, Efsaneler’</em> kitabında okuru tam bu yolculuğa davet ediyor.</strong></p>
<p><strong>Kitabınızda, “Geçmişe başkalarının merceğinden bakıyoruz” diyorsunuz. Sizce Anadolu gibi insanlık tarihinin merkezlerinden birinde yaşamamıza rağmen neden kendi hikâyelerimizi yeterince bilmiyoruz?</strong></p>
<p>Dönemin en ünlü heykeltıraşlarından birinin yaptığı bir heykel, Knidos’ta, yani Datça’da bir tapınağa konuyor ve sayısız antik yazar bu heykel hakkında çok garip anekdotlar anlatıyor. Anlatılanlara göre Knidos bu heykel sayesinde o kadar ünleniyor ki, her yerden ziyaretçiler sadece bu heykeli görmeye geliyor. Hatta genç erkekler bu heykele aşık olup geceleri gizli gizli tapınağa girmeye çalışıyor. Bu kadar çok antik yazarın eserine konu olmasına rağmen bu olayı kaçımız biliyor? Ülkemizde çok okunan popüler bilim kitaplarının neredeyse hiçbiri kendi dilimizde yazılmadı. Bunun bir sonucu olarak da diğer alanlarda olduğu gibi arkeoloji konusunda da Batılıların bakış açısına maruz kalıyoruz. Bu çeviri kitaplarda binlerce yıl önce yaşanmış büyük olayların Anadolu yönü hep es geçiliyor. Oysa Anadolu’da gerçekleşen o kadar fazla önemli ve ilginç hikâye var ki, bunları birçoğumuz daha önce hiç duymadık bile. Bugün tarihin babası olarak anılan Herodotos ve antik coğrafyacı Strabon gibi önemli yazarlar Anadolu’da doğmuşken, anlattıkları anekdotların buradan kopuk olması zaten düşünülemezdi.</p>
<p><strong>Kitabınızda sık sık ‘Bizden örnekler’e dönüyorsunuz. Sizce bizim hala farkında olamadığımız fakat Türkiye’nin en büyük arkeolojik zenginliği diyeceğiniz şey nedir?</strong></p>
<p>Birçok ülkenin kıskanacağı kadar kültüre, arkeolojik eserlere, antik kentlere sahibiz. Ancak bence asıl farkında olmadığımız zenginlik, bu toprakların göz ardı edilmiş küçük ve sıra dışı hikâyeleri. At eğitimi üzerine bilinen ilk metni, Hitit başkenti Hattuşa’da yazan Kikkuli adlı at eğitmenini nasıl duymadık? Efeslilerin Artemis Tapınağı’nı ayağa kaldırmak isteyen Büyük İskender’i bundan nasıl vazgeçirdiklerini niye bilmiyoruz? Bugün bir sendroma da adını veren ve o dönemde ismi yasaklanan bir çılgının Efes’te yaşadığını ve neler yaptığını kaçımız biliyor? Asıl zenginlik bu hikâyeler ve bunlarla kurulan bağ.</p>
<p><strong> </strong><strong>Bu kitapta mağara resimlerinden Spartaküs’e, hayaletlerden Nazca Çizgiler’'ne kadar uzanan çok geniş bir yelpaze var. Peki, bir konu özelinde “Bu mutlaka kitapta olmalı” dedirten ölçünüz neydi? Okuru şaşırtması mı, bilim dünyasında yeni tartışılıyor olması mı, yoksa sizi heyecanlandırması mı?</strong></p>
<p>Arkeofili kitaplarının ikisinde de bir konunun çok popüler olması gibi kriterlerim hiç olmadı. Uzun yıllardır Arkeofili’ye çeşitli yollarla ulaşan insanların sorduğu en merak ettiği konuları dahil ediyorum. Önce bu soruların cevaplarını bulmak için bugüne kadar arkeologlar tarafından bulunan tüm ipuçlarını ortaya döküyorum ve sonra yavaş yavaş ipuçlarını bir araya getirerek cevaba yaklaşıyorum. Yani bölümün sonunda arkeolog olan da olmayan da eşitleniyor. Çünkü artık ikisinde de aynı bilgiler var. Sanki bir bulmaca çözmek gibi. Bu beni en çok heyecanlandıran yöntem.</p>
<p><strong>Kitabın en hoş taraflarından biri, binlerce yıl önce yaşamış insanları birer tarih figürü olmaktan çıkarıp gündelik hayatlarıyla anlatmanız. Sizi en çok şaşırtan ya da “Demek ki insan gerçekten hiç değişmemiş” dedirten hikâye ne peki?</strong></p>
<p>Özellikle internet ortamında oldukça meşhur olan ve 3.750 yıl önce yaşamış Ea-naşir isimli bir Mezopotamyalı tüccar var. Bilinen ilk müşteri şikâyeti olarak bilinen mektuplardan birinde, müşterilerinden biri kendisine söz verilenin aksine kalitesiz bakır verildiğinden bahsediyor. 2021 yılında ise uluslararası ticaret yapan bir firmanın aldığı 10.000 ton bakırın, bakır rengine boyanmış rastgele taşlar olduğu anlaşıldı. Bence bu olay, arada kaç yıl olursa olsun insanların pek de değişmediğini göstermesi açısından trajikomik bir örnekti.</p>
<p><strong>Yani sizce binlerce yıl önce yaşayan insanlarla aramızdaki mesafe düşündüğümüz kadar büyük değil…</strong></p>
<p>Binlerce yıl önce yaşayan insanların ‘mağara adamı’ gibi hayal edilmesi çok şaşırtıyor beni. Aslında teknolojik farklılıklarımız dışında aramızda hiçbir fark yoktu. Binlerce yıl önce de insanlar bizim gibi birilerini seviyordu, birilerinden nefret ediyordu, çocuk yapıyorlardı, yas tutuyorlardı, gülüyorlardı, eğleniyorlardı. Kralların, firavunların, savaşların hikayesi hep anlatılıyor, peki ya o zamanki şakalar, aşklar, korkular? Bence bu binlerce yıllık insanlarla bağ kurmamızı asıl sağlayan işte bu küçük ‘şeyler.’</p>
<p><strong>Bir yanda ‘Paleo diyeti’, diğer yanda hayaletler, uzaylılar ya da piramitler… Arkeoloji neden komplo teorilerinin en sevdiği alanlardan biri hâline geliyor? Bilim insanları bu hikâyelerle mücadelede yeterince başarılı olabiliyor mu?</strong></p>
<p>Bunun biraz da insanın yapısıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. İnsanlar açıklayamadığı ya da bilgi eksiği olan şeyleri ‘basit’ bir şekilde doldurma ihtiyacı hissediyor. Piramitleri uzaylılar yaptı demek basit seçenek, çünkü böylece her şey açıklanmış oluyor. Ancak ilginç olan şu ki, bu binlerce yıl önce de böyleydi. 2.500 yıl önce Mısır’daki piramitleri ziyaret eden Herodotos, piramitlerin nasıl yapıldığına dair o dönem anlatılan bir hikâyeyi bize aktarıyor. Bu hikâyeye göre Kheops o kadar kötü bir adammış ki, kızını bir geneleve kapatıp, kendisine para getirmesini istemiş. Babasını dinlemek zorunda kalan kız bir süre sonra bir anıt yapmak istemiş ve yanına gelen herkesten bir taş getirmesini istemiş. İşte piramit de bu taşlarla yapılmış. Herodotos oradayken, piramitlerin yapılmasının üstünden 2.000 yıl geçmişti bile ve o zaman da böyle uçuk teoriler vardı. Arkeoloji; bilinmeyenlerle dolu bir alanda ipuçlarını bulma ve bir araya getirme işi. Arkeologlar elde ettikleri ipuçlarını doğru bir dille herkesle paylaşmaya başladığında uçuk komplo teorileriyle daha kolay baş edebileceklerine inanıyorum.</p>
<p><strong>Geçmişi anlatırken en büyük rakibiniz cehalet mi, komplo teorileri mi, yoksa insanların merak etmeyi bırakmış olması mı?</strong></p>
<p>Beni bunların hiçbiri zorlamıyor. Bunca yıllık deneyimimle insanların arkeolojiye olan meraklarının çok yüksek olduğunu görüyorum. Sadece merak edilen bir soruya tek ve basit cevap istendiğinde zorlanıyorum. Çünkü öyle bir cevap yok. Mesela insanlar ne zamandan beri hayaletlerden korkuyor? Bu soruya “şu tarihten” gibi basit bir cevap vermek imkânsız. Çünkü bu sorunun kesin bir cevabı varsa bile biz arkeologlar da bilmiyoruz. Ancak bazı bulgularımız var, elimizde bazı antik yazılar var ve bazı tahminlerimiz var. Arkeologlar basitçe “bilmiyoruz” diyerek ellerindeki tüm bilgileri paylaşmalı ve herkesi bu soruyu cevaplamak için ipuçlarıyla birlikte yolculuğa çıkarmalı. Ben cevabı bulma yolculuğuna herkesi çıkarmaya çok dikkat ediyorum. Bu bir düşünce antrenmanı ve bunun için arkeolog olmanıza gerek yok.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/insan-gercekten-hic-degismemis-83867</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/8/6/7/1280x720/insan-gercekten-hic-degismemis-1784876844.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ “Anadolu’nun en büyük zenginliği yalnızca antik kentleri değil, gözden kaçan hikâyeleri” diyen Erman Ertuğrul, yeni kitabı ‘Arkeofili: Taşlar, Kemikler, Efsaneler’ ile binlerce yıllık yaşamın izlerini bugünün okuruyla yeniden buluşturuyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
