<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>Hafta |  Tüm haftayı kapsayan gazete</title>
        <description>Hafta rss servisi</description>
        <link>https://www.hafta.com.tr</link>
        <atom:link href="https://www.hafta.com.tr/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/ayasofyadan-londraya-uzanan-ilmekler-90947</guid>
            <pubDate>Mon, 02 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Ayasofya’dan Londra’ya uzanan ilmekler</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>V&amp;A Müzesi’nin 7 Kasım’da başlayacak sergisinde yer alacak ‘Hagia Sophia’nın ilham kaynağı neydi?</strong></p>
<p>İstanbul, hem kişisel hikâyemizde hem de Dice Kayek’in yaratıcı dünyasında özel bir yere sahip. İstanbul Contrast koleksiyonunu hazırlarken bizi heyecanlandıran, şehrin mimarisini olduğu gibi aktarmak değil, kültürel birikimini yeni bir tasarım diline dönüştürmekti. Hagia Sophia’nın yıllar sonra bu sergide yer alması, bir tasarımın kendi döneminin ötesinde anlam taşıyabildiğini gösteriyor. İlham aldığımız şehrin tarihine farklı dönemlerden eserlerle bakılan bu sergi, yaratıcı yolculuğumuzun anlamlı bir karşılığı.</p>
<p><strong>2013’te Jameel Prize 3 ödülünü kazandınız. Victoria and Albert Müzesi ile ilişkinizin bugün de sürmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>İstanbul Contrast ile bu ödülü kazanmamız bir dönüm noktasıydı. Ardından Hagia Sophia, Caftan ve Dome tasarımlarımız müzenin daimi koleksiyonuna dâhil edildi. Kültürel mirası çağdaş tasarımla yorumlayan yaklaşımımızın uluslararası bir sanat kurumu tarafından takdir edilmesi değerliydi. Hagia Sophia’nın şimdi yalnızca bir giysi olarak değil, kültürel ve sanatsal referanslarıyla değerlendirilmesi de o hikâyenin devamı.</p>
<p><strong>Ayasofya’nın hangi özellikleri tasarımda belirleyici oldu?</strong></p>
<p>Anıtsal hacmi, geometrik çizgileri ve farklı kültürlerin izlerini bir arada taşıması önemli ilham kaynaklarıydı. Amacımız mimariyi doğrudan bir giysiye aktarmak değildi. Yapının görkemini güçlü omuzlar ve heykelsi bir siluetle yorumlamak istedik. Mozaiklerdeki Başmelek Cebrail tasvirinin kanatlarından esinlenen grafik nakışlar, tasarımın belirgin unsurlarından biri oldu. Çıkış noktamız, mimari referansları kumaş, hacim ve işçilikle çağdaş bir forma dönüştürmekti.</p>
<p><strong>Üç ay süren üretim süreci, zanaata yaklaşımınızı nasıl yansıttı?</strong></p>
<p>Bir tasarımın değeri, yalnızca siluetinde değil, onu mümkün kılan bilgi, emek ve ustalıkta da yatıyor. Hagia Sophia için Paris’in köklü nakış atölyelerinden Maison Hurel ile çalıştık. Kullanılan 1920’lerden kalma antika Murano üfleme cam boncukları, eserin tarihsel referanslarıyla özel bir bağ kuruyor. Kırık beyaz düşes saten kumaşın yapısı, nakışların geometrisi ve siluetin mimari karakteri bir bütün olarak düşünüldü. Zanaat bizim için sonradan eklenen bir ayrıntı değil, yaratıcı sürecin ayrılmaz parçası.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ae490e64b98d-1793364198.jpg" alt="" width="500" height="796" /></p>
<p><strong>Paris ve İstanbul, Dice Kayek’in tasarım dilini nasıl şekillendiriyor?</strong></p>
<p>Paris, Dice Kayek’in doğduğu ve tasarım anlayışımızın geliştiği şehir. Sanat, moda ve zanaat geleneğiyle kurduğumuz ilişki, markanın kimliğinde belirleyici oldu. İstanbul ise tarihi, mimarisi, kültürel çeşitliliği ve karşıtlıklarıyla tükenmeyen bir ilham kaynağı. İstanbul Contrast da geçmişle bugünün, Doğu ile Batı’nın bir arada var olduğu bu çok katmanlı kimlikten doğdu. İstanbul’un kültürel mirasını Paris’te geliştirdiğimiz tasarım ve zanaat anlayışıyla buluşturuyoruz.</p>
<p><strong>İstanbul Contrast’ın yaratıcı yolculuğunuzdaki yeri ne?</strong></p>
<p>Moda ile mimari arasında kurduğumuz ilişkinin en güçlü ifadelerinden biri. Ödül kazanması ve bugün Hagia Sophia’nın yeniden sergilenmesi, koleksiyonun farklı bağlamlarda değer görmeye devam ettiğini gösteriyor. Bizi mutlu eden, bir tasarımın ortaya çıktığı dönemle sınırlı kalmayıp yıllar sonra yeni anlamlar kazanabilmesi.</p>
<p><strong>Moda ile sanat arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz?</strong></p>
<p>Birbirinden tamamen ayrı alanlar olduklarını düşünmüyoruz. İkisi de dönemin kültürel, estetik ve toplumsal dünyasından besleniyor. Bizim için önemli olan, tasarımın estetik bir nesne olmanın ötesinde bir düşünce ve anlatı taşıması. Mimari bir referans ya da geleneksel bir zanaat tekniği, moda aracılığıyla farklı bir ifade kazanabiliyor. Hagia Sophia’nın tarihsel eserlerle birlikte sunulması da modanın ifade alanının genişliğini gösteriyor.</p>
<p><strong>Hızlanan üretim ve tüketim döngüsünde zamansızlık anlayışınızı nasıl koruyorsunuz?</strong></p>
<p>Bir tasarımın yalnızca sezonun ihtiyaçlarına cevap vermesini değil, yıllar sonra da değerini ve karakterini korumasını önemsiyoruz. Bu yaklaşım, malzeme seçimimizi ve el işçiliğine verdiğimiz önemi belirliyor. Bazı tasarımlar zaman ve büyük ustalık gerektiriyor. Süreci hızlandırmak uğruna tasarımın karakterinden ödün vermek istemiyoruz.</p>
<p><strong>Gelecekte sanat ve kültürle ilişkinizi nasıl sürdürmek istiyorsunuz?</strong></p>
<p>Sanat, mimari ve kültürel mirasla ilişkimizi belirli koleksiyon veya projelerle sınırlı görmüyoruz. Kültürel mirası çağdaş bir bakışla yorumlamaya, moda, sanat ve mimari arasındaki ilişkileri keşfetmeye devam etmek istiyoruz.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/ayasofyadan-londraya-uzanan-ilmekler-90947</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/4/7/1280x720/ayasofyadan-londraya-uzanan-ilmekler-1793364261.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Dice Kayek’in Ayasofya’dan ilham alan tasarımı, Victoria and Albert Müzesi’nin Bizans ve Osmanlı dönemlerinden yaklaşık 200 eseri bir araya getiren ‘Konstantinopolis’ten İstanbul’a: Bir Şehir, İki İmparatorluk’ sergisinde yer alıyor. Tarihî miras ile çağdaş moda arasında köprü kuran tasarımın öyküsünü Ayşe ve Ece Ege’den dinledik. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/prime-videodan-yeni-sezon-surprizleri-90943</guid>
            <pubDate>Mon, 02 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Prime Video’dan yeni sezon sürprizleri</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Prime Video Türkiye’nin yeni yapımlarını tanıttığı davette, romantik dramdan absürt komediye uzanan geniş bir seçkiyle karşılaştık. Yerli filmlerin, dizilerin ve yarışmaların konuşulduğu toplantının sürprizlerinden biri, ‘Eşref Rüya’nın başkarakterinin bilinmeyen geçmişini anlatacak ‘Eşref Tek’ oldu. TİMS&amp;B Productions ekibi ve ‘The Traitors Türkiye’nin sunucusu <strong>Giray Altınok</strong> da davetin konukları arasındaydı.</p>
<p>Prime Video Türkiye Ülke Müdürü <strong>Alptuğ Çopuroğlu</strong> ve İngiltere ve Kuzey Avrupa Orijinal Yapımlar Başkanı <strong>Tara Erer</strong>’le buluştuğumuz davette önce rakamlar konuşuldu. Çopuroğlu’na göre Türkiye, Prime Video’nun en hızlı büyüdüğü pazarlardan biri. Otuzdan fazla Türk dizisinin yaklaşık 4 bin bölümü, Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya ve Avrupa’ya uzanan geniş bir coğrafyada izleniyor. Erer de Türkiye’nin öncelikli pazarlar arasında olduğunu, yerli yapımlara yönelik yatırımların her yıl arttığını anlattı. Türk dizilerinin dünyadaki başarısı ortada. Prime Video da bu ilgiden daha fazla pay almak istiyor.</p>
<p><strong>EŞREF’İN BİLİNMEYEN GEÇMİŞİ</strong></p>
<p>‘Eşref Rüya’ dizisinin Eşref Tek karakteri neden bu kadar sevildi? Yapımcı <strong>Timur Savcı</strong>’ya göre sırrı, kimseyi taklit etmemesinde. Savcı ve <strong>Burak Sağyaşar</strong>’ın anlattığı sekiz bölümlük ‘Eşref Tek’, hikâyenin devamını değil, öncesini konu alıyor. <strong>Çağatay Ulusoy</strong> yine başrolde. Eşref’in Kıbrıs’ta Kadir’le tanışmasını, ikilinin kardeş gibi olmasını ve İstanbul’un yeraltı dünyasında yükselmesini izleyeceğiz.</p>
<p>Proje önce film olarak düşünülmüş. Hikâye filme sığmayınca diziye dönüşmüş. Senaryosunu <strong>Ethem Özışık</strong> ve Lokman Maral’ın yazdığı, <strong>Uluç Bayraktar</strong>’ın yöneteceği yapımın aralık ayında yayımlanması planlanıyor. Ulusoy da davete bir video mesajıyla katıldı.</p>
<p><strong>GİRAY ALTINOK: “BEN BU KADAR HAİN İNSANI BİR ARADA HİÇ GÖRMEDİM”</strong></p>
<p>‘The Traitors Türkiye’nin ikinci sezon çekimleri tamamlanmış. İlk sezonda yarışmacılar oyunu öğrenmeye çalışıyordu. Yeni yarışmacılar ise programın dünyadaki diğer versiyonlarını izlemiş, stratejilerini hazırlamış.</p>
<p>Giray Altınok’un anlattığına göre herkes, hiç utanmadan oyunun gerektirdiği her şeyi sonuna kadar yapmış. Altınok da yarışmacıları kışkırtacak cümleler seçmiş. ‘The Traitors’ı izlerken işin en eğlenceli yanı, kimin yalan söylediğini bulmaya çalışmak. Bir yandan yarışmacıların birbirini nasıl kandırdığını izliyor, bir yandan da kendimizce ipuçları topluyoruz. Ekran başından yorum yapmak kolay elbette; ta ki bizim de yanlış kişiye güvendiğimiz ortaya çıkana kadar! İkinci sezon, 2027’nin ilk çeyreğinde geliyor.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ae48fbd485fc-1793363901.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p><strong> </strong><strong>AŞK, AYRILIK VE ESKİ DEFTERLER</strong></p>
<p><strong>Özcan Deniz</strong>’in yönettiği ve <strong>Öykü Karayel</strong>’le başrollerini paylaştığı ‘Son Yemek’, piyanist Sebahat ile Bekir’in 25 yıllık aşkını anlatıyor. Bekir’in kayboluşundan yıllar sonra yeniden karşılaşan ikili, geçmişle hesaplaşıyor. <strong>Nejat İşler</strong>, <strong>Tilbe Saran</strong> ve <strong>Ceyda Düvenci</strong> de kadroda. Film, 19 Kasım’da yayımlanacak.</p>
<p>‘İmroz’da Bahar’ da merak ettiğim yapımlardan. ‘Muhteşem Yüzyıl’ın Kanuni Sultan Süleyman’ı <strong>Halit Ergenç</strong> ile Hürrem Sultan’ı <strong>Meryem Uzerli</strong>, yıllar sonra yeniden bir arada. Bu kez sarayda değil, Gökçeada’da! <strong>Özcan Alper</strong>’in yönettiği film, adada karşılaşan iki insanın geçmişin yaralarıyla yüzleşmesini anlatıyor. Ocak 2027’de izleyeceğiz.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ae49009c92ee-1793363977.jpg" alt="" width="500" height="281" /></p>
<p><strong>HALUK BİLGİNER VE ALİ ATAY’DAN ABSÜRT KOMEDİ</strong></p>
<p><strong>Ali Atay</strong>, kendi mizah anlayışını sevenlerin ilgisini çekecek ‘Güneye Giderken’de <strong>Haluk Bilgine</strong>r’le birlikte rol alıyor. Atay’ın yazıp yönettiği film, ölmek üzere olan bir adamla gönülsüz bir taksi şoförünün yolculuğunu anlatıyor. İzlediğimiz bataklık sahnesindeki atışmaları, ikilinin uyumuna dair güzel bir ipucuydu.</p>
<p>‘Arıza Noktası’nda da ise dört askerlik arkadaşı, gittikleri düğünün damadını bir otomobilin bagajında ölü bulunca cinayet şüphelisi hâline geliyorlar!<strong> Çağlar Çorumlu, Ahmet Kürşat Öçalan, Esra Ruşan, Hazal Türesan, Safa Sarı</strong> ve <strong>Bora Akkaş</strong> kadroda. Biraz ‘Hangover’ın Trakya versiyonu gibi.</p>
<p><strong>İSTANBUL MUTFAĞININ ŞEFİ KİM OLACAK?</strong></p>
<p>Başarılı Japon dizisi ‘Grand Maison Tokyo’ şimdi İstanbul’a uyarlanıyor. Prestijli bir restoranda çalışan iki şefin ortaklığı aşka dönüşürken rekabet ve ihanet de işin içine giriyor. Yemek hikâyelerini seven biri olarak özellikle oyuncu kadrosunu merak ediyorum. Bakalım İstanbul mutfağının başına kim geçecek?</p>
<p>‘Çukur: Vartolu’, Salih’in Vartolu’ya dönüşümünü yapay zekâ destekli görüntülerle anlatacak. ‘Ata Demirer Gazinosu’ ise Taşkın Sabah’ın orkestrası eşliğinde yıl sonunda geliyor.</p>
<p>Yabancı yapımlar arasında ‘Blade Runner 2099’, ‘Reacher’, ‘Road House’un devam filmi ve Michael B. Jordan’ın rol aldığı ‘The Thomas Crown Affair’ var. NBA yayınları da sürüyor.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/prime-videodan-yeni-sezon-surprizleri-90943</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/4/3/1280x720/prime-videodan-yeni-sezon-surprizleri-1793364006.JPG" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ ‘Eşref Tek’le geçmişe yolculuk, ‘The Traitors Türkiye’de yeni oyunlar, Halit Ergenç ile Meryem Uzerli’yi buluşturan bir film… Prime Video Türkiye’nin yeni sezon programı, romantik dramdan absürt komediye uzanıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/suv-bedeninde-gt-ruhu-90942</guid>
            <pubDate>Mon, 02 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> SUV bedeninde GT ruhu</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Affalterbach’ın 59 yıllık tarihinde ilk kez tamamen kendi bünyesinde geliştirdiği dört kapılı GT’nin ardından sıra full-size SUV’a geldi. AMG.EA yüksek performans mimarisinin ikinci modeli Mercedes-AMG GT SUV, teknik açıdan yüksek bir coupé hissi veriyor. Ancak AMG bu kez işi yalnızca gövdeyi irileştirmekle bırakmamış… GT 53 SUV, GT 55 SUV ve GT 63 SUV olmak üzere üç farklı elektrikli versiyon sunuluyor. Giriş modeli GT 53 SUV, 400 kW (544 HP) güç ve 800 Nm tork üretiyor. GT 55 SUV’da değerler 600 kW (816 HP) ve 1.860 Nm’ye çıkarken, serinin zirvesindeki GT 63 SUV 860 kW (1.169 HP) güç ve 2.000 Nm tork üretiyor.</p>
<p>0-100 km/h verileri rollout’lu tabloda 3,8, 2,8 ve 2,5 saniye; rollout’suz 4,2, 3,1 ve 2,7 saniye… Maksimum hız GT 53’te 250 km/h, 55 ve 63’te Driver’s Package ile 270 km/h. Kağıt üzerindeki bu rakamlar, sadece kaput altı gösterişi değil; AMG, özellikle batarya ve termal yönetim tarafında tekrarlanabilir performans sözü veriyor.</p>
<p>Bu vaadin merkezinde 800V AMG Yüksek Performanslı Elektrikli Batarya var. Doğrudan soğutmalı silindirik hücreler, Formula 1 tabanlı yaklaşımın izlerini taşıyor. GT 53’te 106 kWh net batarya ve 600 kW’a kadar DC şarj bulunuyor; GT 55 ve GT 63’te ise 106 veya 128 kWh seçenekleri var. 128 kWh’lik batarya 710 kW’a kadar DC şarj hızına çıkıyor ve 10 dakikada 450 kilometreye kadar menzil ekleyebiliyor. 106 kWh’lik versiyonda bu değer 600 kW ve 10 dakikada 380 kilometre civarında. Yüzde 10-80 arası şarj süresi 11-12 dakika bandında; 400 kW’lık istasyonlarda bu süre 14-16 dakikaya uzuyor. Hücrelerin NCMA katot ve silikon içeren anot kimyası, 298 Wh/kg üzeri enerji yoğunluğu hedefliyor. Plastik modüller içindeki hücrelerin çevresinden elektrik iletmeyen yağın akıtılması, homojen soğutma ve sürekli yük altında güç kaybını sınırlama adına önemli…</p>
<p>Güç aktarma tarafında GT 55 ve GT 63’te üç eksenel akılı motor var. Arkada iki eksenel akılı motoru kompakt planet dişli kutularıyla tek gövdede birleştiren HP.EDU, önde ise tek eksenel akılı motor ve düz dişli kutusu görev yapıyor. Öndeki e-motor çoğunlukla destek/boost işlevinde; düşük yükte Ayırma Ünitesi devreye girerek sürüklenme kayıplarını azaltıyor. GT 53’te ise ön ve arka aksta iki senkron motor, arkada iki vitesli şanzımanla birleşiyor. Bu, giriş modelini sadece daha yavaş değil, karakter olarak daha ‘verimlilik odaklı’ yapsa da; 2,5 tonu aşan ağırlıklarla birlikte düşününce, GT 53 SUV’un ‘yeterince AMG’ olup olmadığı tartışılabilir.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ae48e84d02e8-1793363588.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p>Şasi tarafında bu ilk SUV AMG, GT 63’te standart, GT 55’te opsiyonel olan yeni AMG ACTIVE RIDE CONTROL+ ile geliyor. Üç kademeli havalı süspansiyon, 8,2 litrelik basınç deposu ve hidrolik bağlantılı amortisörler sayesinde gövde salınımı ve yalpalama hareketleri aktif olarak kontrol ediyor. Aktif arka aks yönlendirme 6 dereceye kadar iz açısı değiştiriyor; 60 km/h altında arka tekerlekler ters yönde dönerek çeviklik, üzerinde ise aynı yönde dönerek stabilite sağlıyor. AMG Performance 4MATIC+ tam değişken tork dağıtımı da sunarken; AMG Race Engineer ise Response, Agility ve Traction kontrolüyle aracın tepkisini, viraj davranışını ve patinaj karakterini kişiselleştiriyor. Aerodinamikte Aerokinetics tavan spoyleri 150 km/h’ten itibaren devreye giriyor; ön paneldeki hava kanatları ise soğutma ihtiyacına göre açılıp kapanıyor. Hepsinin hem pist hem günlük kullanım için ciddi bir mühendislik paketi olduğunu belirtelim.</p>
<p><strong>İRİ GÖVDE, ATLETİK ÇİZGİLER</strong></p>
<p>Tasarımda AMG GT SUV, GT dört kapılıdan daha güçlü ve tutarlı duruyor. Dik burun, uzun aks mesafesi, geniş iz açıklığı, güçlü omuzlar ve arkaya doğru alçalan tavan çizgisiyle atletik bir silüet oluşmuş. 5.084 mm uzunluk, 2.001 mm genişlik, 3.040 mm dingil mesafesi ve 1.656 mm yükseklik, aracı olduğundan daha alçak gösteriyor. Ön ızgaradaki Panamericana göndermesi, yıldız desenli gündüz farları ve altı dairesel arka stop tanıdık AMG kodlarını taşıyor. Kabin içindeyse hiperscreen yok; 14,0 inç merkezi ekran sürücüye dönük, 10,2 inç gösterge paneliyle bütünleşiyor, ön yolcuya ayrı 14 inç ekran veriliyor. MB.OS tabanlı MBUX, ChatGPT, Bing ve Gemini destekli yapay zeka ajanları ve AMG Performance Menu, Set-Up, Track Pace uygulamaları taşıyor. Arka yaşam alanı ve 607/1.740 litre bagaj hacmi, 78 litrelik frunk ile birlikte fonksiyonel SUV tarafını da hatırlatıyor.</p>
<p>Gelelim can alıcı noktaya… AMGForce Sport+ modunda GT 55 ve GT 63, gerçek bir AMG V8’in sesini; GT 53 ise altı silindirli AMG karakterini taklit ediyormuş. Ses, referans araçlardan 16 mikrofonla yapılan 100’ün üzerinde ölçümle kaydedilmiş; simüle edilmiş vites geçişleri, kulakçıklarla manuel müdahale ve koltuk titreştiricileriyle destekleniyor. Hatta ses sadece kabin içine değil, egzoz bölgesinden dışarıya da veriliyor. Bu, elektrikli performansı duygusal olarak doldurmak için cesur fakat bir o kadar da tartışmalı bir çözüm. Çünkü aynı mühendislik disiplini, “neden gerçek bir V8 koymuyoruz?” sorusunu da beraberinde getiriyor. Yine de AMG’nin burada yaptığı şey bir hoparlör efekti değil, gerçek zamanlı ve sürüş koşullarına uyum sağlayan bir deneyim tasarımı.</p>
<p>GT 53 SUV için Almanya’da 113.000 Euro başlangıç fiyatı konuşuluyor; GT 55 ve GT 63 SUV ise 2027 ilkbaharında geliyor. Performans, teknoloji ve günlük kullanım açısından iddialı Mercedes-AMG GT SUV’un üretimi, Sindelfingen’de AMG.EA için yeniden düzenlenen 32 numaralı montaj holünde yapılacak. Elektrikli bir SuperSUV’da yapay V8 kulisi ve simüle vitesler, “dahice mi, gereksiz mi?” sorusunu havada bırakıyor. AMG’nin mühendislik gücüne şüphe yok; fakat bu kadar yapaylığın içinde gerçek bir GT hissinin ne kadar kaldığı soru işareti!..</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/suv-bedeninde-gt-ruhu-90942</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/4/2/1280x720/suv-bedeninde-gt-ruhu-1793363685.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ AMG, 59 yıllık tarihinde ilk kez kendi geliştirdiği full-size SUV ile sahnede. 1.169 HP güç, yapay V8 sesi ve simüle vites geçişleriyle Mercedes-AMG GT SUV, performansın ötesinde otomobilin ruhunu da sorgulatıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/asiden-akdenize-tarih-yolculugu-90941</guid>
            <pubDate>Sun, 01 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Asi’den Akdeniz’e tarih yolculuğu</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu hafta Akdeniz yolculuğumuza Hatay’la devam ediyoruz. Tarsus ve Adana’dan sonra Kilikya’nın doğusuna, Anadolu ile Suriye ve Doğu Akdeniz dünyasının buluştuğu coğrafyaya gidiyoruz. Rotamız Antakya’dan başlayıp Samandağ kıyılarına uzanıyor. Bu yolculukta Roma’nın görkemli Antiokheia’sını (Antakya), Hristiyanlığın ilk topluluklarını, mozaik sanatını ve antik mühendisliğin olağanüstü örneklerini keşfedeceğiz.</p>
<p>Hatay, tarih boyunca farklı dillerin, dinlerin ve kültürlerin birlikte yaşadığı bir bölge oldu. Akadlardan Hititlere, Selevkoslardan Romalılara, Bizans, Selçuklu, Memlûk ve Osmanlı dönemlerine uzanan zengin bir geçmişe sahip.</p>
<p>Ancak Hatay’ı anlatırken 6 Şubat 2023 depremlerini görmezden gelemeyiz. Antakya’nın tarihî dokusu büyük zarar gördü, çok sayıda insan yaşamını yitirdi. Kent hâlâ yeniden yapılanma sürecinde. Bu nedenle gezimiz, geçmişin ihtişamını hatırlarken bugün yaşanan zorlukları da dikkate alan bir yolculuk olacak.</p>
<p><strong>ANTİK ANTİOKHEİA</strong></p>
<p>Hatay’ın coğrafyasını anlamak için önce Asi Nehri’ne bakmak gerekir. Antik adı Orontes olan nehir, Lübnan’dan doğup Suriye üzerinden Hatay’a ulaşır ve Samandağ yakınlarında Akdeniz’e dökülür. Güneyden kuzeye doğru akışı nedeniyle halk arasında ters aktığı düşünülmüş, adının da buradan geldiği anlatılmıştır.</p>
<p>Antakya, İÖ 300 yılında Büyük İskender’in generallerinden I. Selevkos Nikator tarafından kurulmuştur. Selevkos Krallığı’nın başkenti olan kent, Roma döneminde imparatorluğun en önemli metropollerinden birine dönüşmüştür.</p>
<p>Antiokheia (Antakya), Roma, Konstantinopolis ve İskenderiye ile birlikte imparatorluğun dört büyük kentinden biri olarak anılırdı. Sütunlu caddeleri, tapınakları, hamamları, anıtsal çeşmeleri ve görkemli konutlarıyla Doğu Akdeniz’in zenginliğini yansıtırdı. Bu zenginlik özellikle mozaik sanatında karşımıza çıkar. Antakya’nın Roma villalarının zeminlerini süsleyen mozaikler, gündelik yaşamı, mitolojiyi, eğlenceyi ve dönemin estetik anlayışını bugüne taşır.</p>
<p><strong>HRİSTİYANLIĞIN İLK İZLERİ</strong></p>
<p>Antakya’nın en önemli duraklarından biri, Habib Neccar Dağı’nın eteklerindeki Aziz Petrus Kilisesi’dir. Saint Pierre adıyla da bilinen bu yapı, kayalara oyulmuş bir mağara-kilisedir.</p>
<p>Hristiyan geleneğine göre Aziz Petrus ve Aziz Barnabas burada ilk Hristiyan topluluklarına vaaz vermiştir. İsa’nın takipçileri için ‘Hristiyan’ adının ilk kez Antakya’da kullanıldığı kabul edilir. Bu nedenle Antakya, Kudüs’ten sonra Hristiyanlığın yayılmasında önemli bir merkez olmuştur.</p>
<p>Mağaranın içinde erken dönem mozaik ve duvar resmi kalıntıları bulunur. Kayalardan sızan su geçmişte kutsal kabul edilmiş, vaftiz törenlerinde kullanılmıştır. Haçlılar döneminde mağaranın önüne anıtsal bir cephe eklenmiştir. Kilise, 1963 yılında Papa VI. Paul tarafından hac yeri ilan edilmiştir.</p>
<p>Antakya’nın inanç mirasında Habib-i Neccar Camii de özel bir yere sahiptir. Depremlerde ağır hasar gören cami, restorasyonun ardından 2026 başında yeniden ibadete açılmıştır. Bu gelişme, kentin kültürel hafızasının yaşatılması açısından önemlidir.</p>
<p><strong>KENTİN MOZAİK HAFIZASI</strong></p>
<p>Hatay Arkeoloji Müzesi, dünyanın en önemli Roma mozaiği koleksiyonlarından birine sahiptir. Antakya, Harbiye ve Samandağ çevresindeki kazılarda bulunan mozaikler, Roma döneminin zengin konut kültürünü gözler önüne serer.</p>
<p>Koleksiyonun en ilginç eserlerinden biri Neşeli İskelet Mozaiği’dir. Bir yastığa yaslanan iskelet, yanında ekmek ve içki kabıyla tasvir edilmiştir. Eski Grekçe yazıyla birlikte bu sahne, hayatın geçiciliğini ve yaşama sevincini hatırlatır. Dionysos sahneleri, Okeanos ve Tethys, Narkissos, Apollon ve Daphne gibi mitolojik anlatılar da Antakya mozaiklerinin dikkat çekici konularındandır.</p>
<p>Hatay Arkeoloji Müzesi, deprem sonrası çalışmalar nedeniyle hâlen ziyarete kapalı. Bu nedenle dünyaca ünlü mozaik koleksiyonunu şimdilik yerinde göremiyoruz. Müzenin yeniden açılması, Antakya’nın kültürel yaşamı açısından büyük önem taşıyor.</p>
<p>Kentteki bir başka olağanüstü keşif, The Museum Hotel Antakya’nın inşaatı sırasında ortaya çıkarılan devasa Roma dönemi zemin mozaiğidir. Yaklaşık 1.050 metrekarelik, dalgalı görünümüyle dikkat çeken mozaik, bulunduğu yerde korunmuştur. Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi adıyla ziyarete açık olan bu alanda, Hatay Arkeoloji Müzesi’nden getirilen bazı eserler de sergileniyor. Böylece ziyaretçiler, Antakya’nın zengin arkeolojik mirasının bir bölümünü görme fırsatı bulabilirler.</p>
<p><strong>AZİZ SİMEON’DAN ANTİK LİMANA</strong></p>
<p>Antakya’dan Samandağ yönüne ilerlediğimizde erken Hristiyanlığın başka bir dünyasına giriyoruz. Aziz Simeon (St. Simon) Manastırı, yaklaşık 480 metre yükseklikte, bölgeye hâkim bir tepede yer alır. Aziz Simeon, sütun üzerinde yaşayarak çile çekmeyi seçen Hristiyan münzevilerinin temsilcilerindendir. Stilit adı verilen bu kişiler, kendilerini dünyadan uzaklaştırarak ibadet ve inzivaya adamışlardı. İS 6. yüzyıla tarihlenen manastırda kiliseler, vaftizhane, sarnıçlar ve Simeon’un üzerinde yaşadığına inanılan sütunun kalıntıları bulunur. Burası erken Hristiyanlığın farklı ibadet ve çilecilik anlayışını görmek için etkileyici bir duraktır.</p>
<p><strong>ROMA MÜHENDİSLİĞİNİN GÜCÜ</strong></p>
<p>Samandağ yakınlarındaki Seleukeia Pieria, antik Antiokheia’nın (Antakya) Akdeniz’e açılan limanıydı. Kent, Selevkos döneminden itibaren Doğu Akdeniz ticaretinde önemli bir rol oynamıştır.</p>
<p>Buradaki en çarpıcı yapı Titus Tüneli’dir. Romalı mühendisler, sel sularının taşıdığı kum ve çakılların limanı doldurmasını önlemek için kayaları oyarak büyük bir su kanalı oluşturmuştur.</p>
<p>Vespasianus döneminde başlayan ve sonraki imparatorlar zamanında tamamlanan sistemin açık ve kapalı bölümleriyle toplam uzunluğu yaklaşık 1.380 metredir. Bazı kesimlerde yüksekliği 7 metreyi bulan bu devasa yapı, yaklaşık iki bin yıl önce suyun yönünü değiştirmek için gösterilen mühendislik becerisini ortaya koyar.</p>
<p>Tünelin yakınındaki Beşikli Mağara ise kayaya oyulmuş görkemli bir Roma mezar kompleksidir. Adını, beşiğe benzeyen yan yana iki taş sandukadan alır. Sütunlu girişleri, mezar odaları ve kaya süslemeleriyle Seleukeia Pieria’nın zenginliğini hatırlatır.</p>
<p>Titus Tüneli ve Beşikli Mağara birlikte gezildiğinde Roma dünyasının iki farklı yüzü görülür: Yaşamı kolaylaştıran mühendislik ve ölümden sonra hatırlanma isteği.</p>
<p><strong>BU ROTAYI ÖZEL YAPAN NE?</strong></p>
<p>Hatay, Anadolu’nun en güçlü kültürel buluşma noktalarından biridir. Antakya’da Helenistik ve Roma kent kültürünü, Aziz Petrus Kilisesi’nde erken Hristiyanlığı, mozaiklerde gündelik yaşamı, Samandağ’da ise antik liman mühendisliğini izleriz. Bu yolculuğun bugün ayrı bir anlamı var. Depremlerde ağır yaralanan Hatay’ın kültürel mirasını korumak, yeniden ayağa kaldırmak ve gelecek kuşaklara aktarmak hepimizin sorumluluğudur.</p>
<p><strong>LEZZETLER</strong></p>
<p>Antakya tepsi kebabı ve kâğıt kebabı</p>
<p>Oruk, kaytaz böreği ve biberli ekmek</p>
<p>Humus, zahter salatası ve sürk</p>
<p>Künefe ve haytalı</p>
<p>Samandağ biberi ve narenciye</p>
<p>Defne sabunu ve yöresel ürünler</p>
<p><strong>NEDEN ŞİMDİ GİTMELİ?</strong></p>
<p>Hatay için ilkbahar ve sonbahar uygun dönemlerdir. Ancak bugün seyahat planında hava koşulları kadar deprem sonrası ulaşım, konaklama ve ziyaret alanlarının durumu da önemlidir.</p>
<p>Hatay’a gitmek, bu eşsiz kültürel coğrafyayı tanımak ve yerel ekonomiye katkıda bulunmak açısından anlamlıdır. Kentin toparlanma sürecine saygılı, bilinçli bir ziyaret anlayışı benimsenmelidir.</p>
<p><strong>HATAY ROTASI</strong></p>
<p><strong>Antiokheia:</strong> Selevkos başkenti, Roma metropolü</p>
<p><strong>Asi Nehri:</strong> Antik Orontes</p>
<p><strong>Aziz Petrus Kilisesi:</strong> Erken Hristiyanlığın önemli merkezlerinden</p>
<p><strong>Habib-i Neccar Camii:</strong> Yeniden ibadete açılan tarihî yapı</p>
<p><strong>Aziz Simeon Manastırı:</strong> Sütun münzeviliğinin izleri</p>
<p><strong>Seleukeia Pieria:</strong> Antakya’nın antik limanı</p>
<p><strong>Titus Tüneli:</strong> Roma su mühendisliğinin anıtsal örneği</p>
<p><strong>Beşikli Mağara:</strong> Kayaya oyulmuş Roma mezar kompleksi</p>
<p><strong>Süre:</strong> </p>
<p>1 gece 2 gün idealdir. Antakya merkezi ve Samandağ çevresi ayrı günlere bırakılmalıdır.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/asiden-akdenize-tarih-yolculugu-90941</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/4/1/1280x720/asiden-akdenize-tarih-yolculugu-1793363487.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Asi Nehri’nin kıyısından Roma’nın mozaiklerine, Aziz Petrus’un mağara kilisesinden Titus Tüneli’nin taş koridorlarına… Hatay’da her durak, antik dünyanın inançlarını, sanatını ve mühendislik dehasını gözler önüne seriyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/daha-uzun-yasamak-icin-hayati-ertelemeyin-90939</guid>
            <pubDate>Sun, 01 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Daha uzun yaşamak için hayatı ertelemeyin</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Uzun yaşamak mı, sağlıklı ve dolu dolu yaşamak mı? Dr. Esra Çavuşoğlu için mesele yalnızca kaç yıl yaşadığımız değil, o yılları nasıl geçirdiğimiz. ‘Ayık Kafa’ podcast’leri ve aynı adlı kitabıyla bilimi gündelik hayatla buluşturan Çavuşoğlu, sağlığa hastalık ortaya çıkmadan önce odaklanmayı öneriyor. Yaklaşımının temelinde ise hazır cevaplar vermekten çok, insanlara doğru soruları sormayı ve bilimsel bilgiyi sorgulamayı öğretmek var. Kendisiyle sağlıklı yaşlanmadan biohacking’e, koruyucu sağlık yaklaşımından bağımlılıkla mücadeleye uzanan geniş bir çerçevede sağlığı konuştuk.</p>
<p><strong>Ayık Kafa’nın çıkışındaki temel soru “Neden harekete geçmek için hastalanmayı bekliyoruz?” Bu sorunun sizin için kişisel ve mesleki karşılığı neydi?</strong><strong> </strong><strong><br /></strong>Benim hikayem aslında hastalandıktan sonra iyileşmeye çalışmakla başladı. 20 yıldır ‘ayık’ biriyim. Bağımlılıkla mücadele ettiğim yıllarda, insanın doğru koşullar sağlandığında ne kadar büyük bir iyileşme kapasitesine sahip olduğunu bizzat deneyimledim. Psikoloji doktoru ve bağımlılık terapisti olarak gördüğüm en önemli şeylerden biri, insanların genellikle ancak hayatları ciddi biçimde etkilendiğinde yardım aramaları oldu. Neden o noktaya gelmeyi bekliyoruz? Ayık Kafa’nın çıkış noktası da buydu. İnsanlara, kendi biyolojilerini anlamaları ve sağlıkları üzerinde daha fazla söz sahibi olmaları için bilimsel bilgiye erişim sağlamak. Çünkü bence sağlık, hastalığın yokluğundan çok daha fazlası: Fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak hayatı gerçekten yaşayabilme kapasitesi. </p>
<p><strong>Sizce önleyici sağlık anlayışının yaygınlaşmasının önündeki en büyük engel ne: Sağlık sisteminin işleyişi mi, hekimlerin yaklaşımı mı, yoksa insanların ancak bir sorun ortaya çıktığında harekete geçmesi mi?</strong><strong> </strong><strong><br /></strong>Bence üçünün birleşimi. Ama en büyük yapısal problem, sağlık sistemimizin hastalığı tedavi etmek üzere tasarlanmış olması. Hastalık riskini azaltmaya yönelik uzun vadeli müdahaleler yeterince önceliklendirilmiyor. Bir başka problem de tıpta uzmanlık alanlarının birbirinden kopuk olması. Elbette uzmanlaşma gerekli. Ama insan biyolojisi birbirinden bağımsız çalışan organlardan oluşmuyor.</p>
<p>Bunun yanında insanların da sağlık algısını değiştirmesi gerekiyor. Önleyici sağlık yalnızca pahalı testler, cihazlar veya özel klinikler demek değil. Egzersiz, uyku, beslenme, sigaradan uzak durmak ve sosyal ilişkiler hâlâ elimizdeki en güçlü araçlar arasında.<br /> </p>
<p><strong>‘Ayık Kafa’ kitabınızda “kök neden” kavramı önemli bir yerde duruyor. Ancak sağlık alanında kök neden arayışı, bilimsel kanıtı aşan iddialara da açık. Siz bir bilgiyi kitabınıza alırken neye bakıyorsunuz?</strong> <br />Bu benim çok önemsediğim bir ayrım. Çünkü bugün sağlık sektöründe bilimsel kavramların pazarlama amacıyla kullanılmasına çok sık rastlıyoruz. Bir mekanizmanın laboratuvarda gösterilmiş olması, o mekanizmayı hedefleyen bir tedavinin insanlarda işe yaradığını kanıtlamıyor. Bir bilgiyi değerlendirirken araştırmanın insanlarda yapılıp yapılmadığına, sonuçların başka araştırmalarla doğrulanıp doğrulanmadığına ve gerçek bir sağlık kazanımı gösterip göstermediğine bakıyorum. Benim amacım kesin cevaplar dağıtmak değil, insanlara bilimsel düşünmeyi öğretmek. Çünkü bilim, her soruya yanıt vermek değil; doğru soruları sormak ve yeni kanıtlar karşısında fikrini değiştirebilmektir.</p>
<p><br /><strong>Dünyanın farklı ülkelerinden hekim ve bilim insanlarıyla yaptığınız görüşmeleri kitapta bir araya getiriyorsunuz. Farklı, hatta zaman zaman çelişen görüşlerle karşılaştığınızda bunları nasıl değerlendirdiniz?</strong> <br />Bence Ayık Kafa YouTube podcast’imin en değerli taraflarından biri tam olarak bu. Benim yaklaşımım bir taraf seçmek değil, farklı görüşlerin hangi bilimsel kanıtlara dayandığını anlamak. Kitapta okuyucunun tek bir uzmanın görüşüne bağlı kalmasını istemiyorum. Farklı yaklaşımları görmesini, sorgulamasını istiyorum. Bana göre iyi bir bilim iletişimcisi, insanlara ne düşüneceklerini değil, nasıl düşüneceklerini öğretmeli. <br /> </p>
<p><strong>Longevity artık sağlık ve wellness sektörünün de konusu. Sizce bu alanın bugün en büyük riski, bilimsel araştırmaların ticari vaatlerin gerisinde kalması mı?</strong> <br />Kesinlikle önemli risklerden biri bu. İlk kez yaşlanmanın biyolojik mekanizmalarını bu kadar ayrıntılı anlayabiliyoruz. Ama aynı zamanda çok büyük bir ekonomik pazar oluştu. İnsanların yaşlanma, hastalanma korkusu üzerinden para kazanmak son derece kolay. <br />Bence burada özellikle healthspan ile lifespan ayrımını yapmak gerekiyor. Benim için önemli olan yalnızca 100 yaşına ulaşmak değil. O yaşlara geldiğimizde yürüyebilmek, düşünebilmek, hayattan keyif alabilmek. Longevity’nin bir başka riski de daha genç görünmeye, daha iyi biyolojik yaş skorları elde etmeye çalışırken hayatın kendisinin kaçırılması. Oysa amaç daha uzun yaşamak için yaşamayı ertelemek olmamalı. </p>
<p><strong>Bugün insanlar doktorlardan, influencer’lardan, podcast’lerden ve yapay zekadan aynı anda bilgi alıyor. Bu kadar çok kaynağın olması insanları bilinçli mi yapıyor, yoksa neye güveneceğimizi zorlaştırıyor mu?</strong><strong> </strong><strong><br /></strong>Bilgiye erişimin demokratikleşmesi son derece değerli. Ben de Ayık Kafa’yı, akademik çevrelerde konuşulan konuları daha geniş kitlelere ulaştırmak için başlattım. Ama bilgiye erişim ile bilgiyi değerlendirebilmek aynı şey değil. Bugün sosyal medyada bilimsel doğruluk ile popülerlik birbirine karıştırılıyor. Bir kişinin milyonlarca takipçisinin olması, anlattıklarının bilimsel olarak doğru olduğu anlamına gelmiyor. Üstelik algoritmalar çoğu zaman en doğru bilgiyi değil, en çarpıcı ve en korkutucu iddiayı öne çıkarıyor. Bence bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla sağlık bilgisi değil, daha güçlü bir sağlık okuryazarlığı.</p>
<p><strong>‘Ayık Kafa’ adındaki “ayık” kelimesi, bağımlılıktan iyileşme hikayeniz düşünüldüğünde ayrı bir anlam taşıyor. Bugün sizin için “ayık kafa” ne demek?</strong> <br />Ayık olmak benim için yalnızca alkol veya madde kullanmamak değil. Hayatla, kendimle ve gerçeklikle kurduğum ilişkinin değişmesi demek. Bağımlılık yalnızca bir maddeyle ilgili değildir. Bazen kontrol ihtiyacına, başarıya, onaylanmaya, ilişkilere, hatta sağlıklı yaşamaya bile bağımlı hale gelebiliriz. Benim için “ayık kafa,” bütün bunların farkında olabilmek demek. Kendi düşüncelerini sorgulayabilmek, otomatik davranış kalıplarını fark edebilmek, korkularının veya dürtülerinin seni yönetmesine izin vermemek. Bir anlamda özgürlük. Ve bence gerçek sağlık da biraz bununla ilgili. Yalnızca bedenimizin değil, zihnimizin de özgür olması. <br /> <br /><strong>Sağlık sorumluluğunu bireyin üstlenmesini önemsiyorsunuz. Ancak genetik, çevre, çalışma koşulları vb. kişinin kontrolünde olmayan faktörler de var. “Kendi sağlığının sorumluluğunu üstlenmek” nerede başlıyor?</strong> <br />Bence burada çok önemli bir ayrım yapmalıyız: Sorumluluk almak ile insanları hastalıklarından dolayı suçlamak aynı şey değil. Genetik yatkınlıklarımız, yaşadığımız çevre, ekonomik koşullarımız… Hepsi sağlığımız üzerinde büyük rol oynuyor. Tabii bu sorumluluk almamak anlamına gelmez. Özellikle genetik yatkınlıkları, yaşam koşullarımızı optimize ederek değiştirebilmemiz büyük ölçüde mümkün.  <br />Bence gerçek önleyici sağlık anlayışı sağlıklı seçimleri mümkün kılan toplumsal koşulları da oluşturmalı. Longevity’nin yalnızca maddi imkanı olan insanların erişebildiği bir ayrıcalığa dönüşmesini istemiyorum. <br /> <br /><strong>Kadın sağlığı, özellikle menopoz ve hormonlar, son yıllarda çok daha fazla konuşuluyor. Sizce kadın biyolojisi konusunda tıbbın hâlâ yeterince hesaba katmadığı temel mesele nedir?</strong><strong> </strong><strong><br /></strong>Bence en temel problem, kadın biyolojisinin uzun yıllar boyunca erkek biyolojisinin bir varyasyonu gibi ele alınmış olması. Kadın bedeni yalnızca daha küçük bir erkek bedeni değil! <br />Özellikle perimenopoz ve menopoz döneminde meydana gelen hormonal değişimlerin kadın sağlığı üzerindeki etkilerini yeterince erken ve bütüncül biçimde ele almıyoruz. Mesela menopoz geçişinin beyin sağlığı üzerindeki etkileri çok daha fazla araştırılmayı hak ediyor. Kadınların sağlık sorunlarının uzun yıllar boyunca normal yaşlanmanın kaçınılmaz bir parçası olarak değerlendirilmesi de önemli bir problem. Bence kadın sağlığında artık yalnızca üreme dönemine değil, yaşamın tamamına odaklanan bir tıp anlayışına ihtiyacımız var. <br /><br /></p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ae48d00ddc87-1793363200.jpg" alt="" width="500" height="681" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/daha-uzun-yasamak-icin-hayati-ertelemeyin-90939</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/3/9/1280x720/daha-uzun-yasamak-icin-hayati-ertelemeyin-1793363230.JPG" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Klinik Psikolog, Bağımlılık Terapisti ve Biohacker Dr. Esra Çavuşoğlu, sağlıkla ilgili ezberleri bozan kitabı ‘Ayık Kafa’da bilimsel bilgiyi sorgulamanın ve kendi biyolojimizi tanımanın önemini anlatıyor: “Bana göre iyi bir bilim iletişimcisi, insanlara ne düşüneceklerini değil, nasıl düşüneceklerini öğretmeli.” ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.hafta.com.tr/gulusunun-ardindaki-hikaye-90937</guid>
            <pubDate>Sun, 01 Nov 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Gülüşünün ardındaki hikâye</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Dünya onu Chandler Bing olarak tanıyordu. Ailesi ve yakın dostları içinse o, Matty’ydi. Netflix’in 27 Ekim’de yayımladığı <em>‘The One About Matthew Perry’</em> belgeselinde, 28 Ekim 2023’te henüz 54 yaşındayken kaybettiğimiz oyuncunun hikâyesini bu kez ailesinden, eski sevgililerinden ve dostlarından dinliyoruz.</p>
<p>Perry, 2022’de yayımladığı <em>‘Friends, Lovers and the Big Terrible Thing’</em> adlı otobiyografisinde bağımlılığını ve yaşadığı zorlukları bütün açıklığıyla anlatmıştı. Yönetmen <strong>Mary Robertson</strong>’ın arşiv görüntüleri ve röportajlarla hazırladığı belgesel, çok fazla yeni bilgi sunmuyor. Ama zaten onu izlemek için asıl nedenimiz yeni şeyler öğrenmek değil; özlediğimiz Perry’yi bir kez daha görmek ve onu yakından tanıyanların anılarını dinlemek.</p>
<p>En keyifli bölümler, Perry’nin henüz ünlü olmadığı Hollywood yıllarına ait. <strong>Roger Castillo</strong> ve <strong>David Pressman</strong>’ın anıları, <strong>Hank Azaria</strong> ile arkadaşlığı ve oyunculuk seçmelerinde yaşadığı hayal kırıklıkları, genç Matthew’nun dünyasını gözümüzde canlandırıyor. Friends’in senaryosunu okuduğunda Chandler’ı kendine benzetmesine şaşmamalı. Perry’nin kendi sözleriyle, <em>“Ne kadar mutsuz olduğunu kimse anlamasın diye herkesi güldürmeye çalışan bir adam.”</em> Sanki rol onun için yazılmış.</p>
<p>Ardından gelen şöhretin boyutunu hatırlamak bile şaşırtıcı. <strong>Julia Roberts</strong> ile aşkı, <strong>Bruce Willis</strong> ile arkadaşlığı, Hollywood partileri, büyük film teklifleri… Ancak bütün bunlar Perry’yi mutlu etmeye yetmemiş. Anne ve babasının ayrılmasının ardından Kanada ile Kaliforniya arasında büyüyen oyuncunun yalnızlığı ve aidiyet arayışı, başarısına rağmen sürmüş.</p>
<p>Kariyerinde Chandler’ın gölgesinden çıkmak da kolay olmamış. <em>‘Fools Rush In’</em> ve <em>‘The Whole Nine Yards’ </em>ile sinemada, <em>‘Studio 60 on the Sunset Strip’</em> ve <em>‘Mr. Sunshine’</em> ile televizyonda yeni başarılar aramış. Ancak her projesi beklediği karşılığı bulmamış.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ae48bb29d7c6-1793362866.jpg" alt="" width="500" height="250" /></p>
<p>Kız kardeşi <strong>Mia Perry Bowick</strong>’in anlattıkları, belgeselin en dokunaklı bölümlerinden. <em>‘Friends’</em>te Chandler ile Monica’nın düğün sahnelerinin çekildiği dönemde rehabilitasyon tedavisi gören Perry’nin, gerçek hayatta evlenip çocuk sahibi olmayı ne kadar istediğini öğreniyoruz. Mia’nın, ağabeyinin 2018’de haftalarca komada kaldığı günleri anlattığı bölümü dinlemek de kolay değil. Belgesel, Perry’nin bağımlılıkla mücadele eden başkalarına yardım etmek için gösterdiği çabaya da yer veriyor.</p>
<p><em>‘Friends’</em>teki rol arkadaşlarının belgeselde röportajlarıyla yer almaması önemli bir eksiklik. Perry’nin en parlak ve en zor yıllarına tanıklık eden bu oyuncuların anlatacaklarını dinlemek isterdim. Ancak kendilerine teklif götürülmesine rağmen katılmak istememişler.</p>
<p>Son bölümde, ölümünün ardından yaşanan adli süreç de ele alınıyor. Perry’ye ketamin enjekte ettiğini kabul eden asistanı <strong>Kenneth Iwamasa</strong>’nın Mayıs 2026’da 41 ay hapis cezasına çarptırıldığını öğreniyoruz. Ailesinin de uzun yıllardır tanıdığı birinin bu ölümdeki rolü özellikle sarsıcı.</p>
<p>Belgesel yer yer tekrara düşse de Perry’nin eski görüntülerini izlemek, o kendine has mizahıyla yeniden karşılaşmak güzel. Özellikle kendi yazdığı <em>‘The End of Longing</em>’e ayrılan bölüm beni yıllar öncesine götürdü. Mia’nın, ağabeyinin başyapıtı olarak gördüğü bu oyunu Londra’da izlemiştim. Belgeseli seyrederken o akşam sahnede gördüğüm Matthew Perry’yi hatırladım. Chandler Bing’i hepimiz çok sevdik, orası kesin. Ama Matthew Perry’nin Chandler’ın ötesinde anlatacak başka hikâyeleri de vardı. Keşke onları da dinleme fırsatımız olsaydı.</p>
<p><img src="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/0/0/0/6ae48bca61047-1793362890.jpg" alt="" width="500" height="250" /></p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.hafta.com.tr/gulusunun-ardindaki-hikaye-90937</link>
                            <media:content url="https://www.hafta.com.tr/storage/uploads/9/3/7/1280x720/gulusunun-ardindaki-hikaye-1793362923.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Matthew Perry’yi kaybedeli üç yıl oluyor. Üç bölümlük ‘The One About Matthew Perry’ belgeseli, milyonları güldüren oyuncunun şöhret, bağımlılık ve yalnızlıkla mücadelesine yakınlarının tanıklıklarıyla bakıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ Hafta  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
