‘The Anatolian Garden - Anadolu Bahçesi’ fikrini doğuran ilk görüntü ya da kişisel hatıra neydi?
Benim zihnimde Anadolu Bahçesi tek bir yere ait değil; Anadolu’nun farklı coğrafyalarından, renklerinden, çiçeklerinden ve kültürel katmanlarından oluşan hayali bir bahçe. Çocukluğumdan beri gördüğüm çiçekler, doğadaki renk geçişleri ve Anadolu’nun zenginliği zaman içinde zihnimde birleşti. Koleksiyonda bu bahçeyi birebir anlatmak yerine kendi tasarım dilimle yeniden yorumlamak istedim.
Bu geniş coğrafyanın hangi bölgelerinden, bitkilerinden ya da zanaatlarından izler var?
Anadolu’yu belirli bir bölgeyle sınırlamak istemedim. Güzelliği, farklı kültürlerin, renklerin ve zanaatların bir arada bulunmasından geliyor. Organik çiçek formları, danteller, işlemeler ve yoğun el işçiliği bu mirastan izler taşıyor. Fakat bunları geleneksel motifler olarak tekrarlamak yerine Barrus’un çağdaş diliyle yorumladık. Her çiçeğe ayrı bir isim ya da sembolik anlam da yüklemedim. Bazıları narin, bazıları güçlü ve heykelsi; tıpkı kadınlar gibi birbirlerinden farklı ama aynı bahçenin içindeler.
Üç boyutlu çiçeklerin bedene yerleşimi heykelsi bir etki yaratıyor. Bu detaylar nasıl hazırlandı?
Koleksiyonun en yoğun emek isteyen bölümlerinden biriydi. Çiçeklerin büyük bölümü tek tek hazırlandı, ardından giysinin üzerinde bir kompozisyon oluşturacak biçimde yerleştirildi. Yalnızca güzel görünmeleri yetmiyordu; kadın yürüdüğünde, kumaş hareket ettiğinde nasıl davranacaklarını da düşünmemiz gerekiyordu. Bazı yerleşimleri defalarca değiştirdik. Her parçanın arkasında çok yoğun bir el işçiliği var.
Romantik malzemeleri güçlü ve zaman zaman mimari silüetlerle dengelemişsiniz. Anadolu’yu yalnızca narin ve nostaljik bir anlatıya dönüştürmekten özellikle mi kaçındınız?
Kesinlikle. Barrus kadını benim için hiçbir zaman yalnızca romantik ya da narin olmadı; feminen ama aynı zamanda güçlü ve kendinden emin. Bu nedenle tül, dantel ve çiçekleri mimari formlarla dengeledim. Anadolu’yu da geçmişe ait nostaljik bir hikâye olarak göstermek istemedim. Geleneksel unsurları doğrudan kopyalamak yerine bende bıraktıkları duygudan yola çıktım. El işçiliği, katmanlar, renkler ve doğa çıkış noktamızdı; silüetler ise bugünün Barrus kadınına ait. Böylece Anadolu referansları motif olmaktan çıkıp koleksiyonun ruhuna dönüştü.
Yaklaşık bir yıl süren hazırlıkta atölyenin ve gençlerin rolü neydi?
Her şey kardeşim Nurşah’la uzun uzun düşünerek ve araştırarak başladı. Fikirler çizimlere, kumaşlara, formlara ve sonunda gerçek parçalara dönüştü. Koleksiyon bir yıl boyunca sürekli gelişti; bazen ilk fikrimizi tamamen değiştirdik, bazen küçük bir detay bizi başka bir tasarıma götürdü. Kalıplardan kumaş seçimlerine, işlemelerden üç boyutlu çiçeklere kadar Barrus atölyesindeki herkesin dokunuşu var. Londra, Paris ve farklı şehirlerden gelen öğrenciler ve stajyerler de İstanbul’daki hazırlıkta ve Londra’daki defilede bizimle çalıştı. ‘The Anatolian Garden’, atölyede başlayıp farklı kültürlerin katkısıyla Londra podyumuna uzanan büyük bir ekip çalışmasına dönüştü.

Defileyi neden Esra Oflaz Güvenkaya açtı? Taşıdığı özel tasarım, koleksiyondan nasıl ayrılıyordu?
Esra Hanım’ı güçlü, üretken ve sosyal sorumluluk konusunda duyarlı bir kadın olarak görüyorum. Podyumdaki kadınların da bir hikâyesi olsun istedik. Açılışı onun yapması, güçlü kadın fikriyle eğitime destek düşüncesini bir araya getirdi. Tasarımını başından itibaren özel bir parça olarak ele aldık. Koleksiyonun çiçek, el işçiliği ve güçlü kadın temasını taşıyor; aynı zamanda Esra Hanım’ın karakterine göre biçimleniyor. Hikâyesi, onu taşıyan kadınla tamamlanıyor.
Bu tasarımın satış gelirinin TEGV’e aktarılması fikri nasıl doğdu?
Modanın ve Londra Moda Haftası gibi uluslararası bir platformun geniş kitlelere ulaşan bir iletişim gücü var. Bu görünürlüğün yalnızca marka için değil, fayda yaratmak için de kullanılabileceğine inanıyoruz. Bu nedenle özel tasarımın satış gelirini TEGV’e (Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı) aktarmaya karar verdik. Fikir defile hazırlıkları sırasında gelişti ama koleksiyonun hikâyesiyle doğal biçimde örtüştü. ‘Anadolu Bahçesi’ büyümeyi, dönüşümü ve geleceği anlatıyor. Bir bahçenin büyümesi için nasıl emek gerekiyorsa bir çocuğun geleceği için de eğitim gerekiyor.
Bu sosyal sorumluluk adımı defilenin ardından devam edecek mi?
Bunun tek gecelik bir iletişim çalışması olarak kalmasını istemiyorum. İlk somut adım, özel tasarımın satışından elde edilecek gelirin TEGV’e aktarılması. Bundan sonra da Barrus’un uluslararası görünürlüğünü sosyal faydayla buluşturacak projeler geliştirmek istiyorum.
Defilenin Esra Oflaz Güvenkaya ile başlayıp Juliet Mayhew ile kapanması nasıl bir kadın anlatısı kurdu?
İkisini birbirine bağlayan Barrus kadını. Farklı yaşlardan, hayat hikâyelerinden ve dünyalardan gelebiliriz; güç, zarafet ve kendine güven ise ortak olabilir. Podyumda yalnızca kıyafetleri değil, gerçek kadınların enerjisini göstermek istedim. Barrus için güzellik tek bir yaşa, bedene ya da kalıba ait değil. Bir kadının kendisini taşıma biçimi, enerjisi ve karakteri çok daha önemli.
Lady Victoria Hervey ve Lady Amelia Windsor’un izleyiciler arasında olması koleksiyonun İngiliz cemiyet dünyasıyla buluşmasına farklı bir anlam kattı mı?
Barrus’un Londra ile uzun yıllara dayanan güçlü bir bağı var. Anadolu’dan ilham alan bir koleksiyonun burada sunulması ve uluslararası konuklar tarafından izlenmesi çok anlamlıydı. Lady Victoria Hervey ve Lady Amelia Windsor’un katılımı da Anadolu’dan doğan bir hikâyenin Londra’da ve uluslararası çevrede karşılık bulduğunu gösterdi.
Fashion Britain Campaign’de yer alan tek Türk markası olmak size nasıl bir sorumluluk yükledi?
Bu benim için yalnızca görünürlük değil, büyük bir sorumluluktu. Londra’da koleksiyonumu gösterirken arkamda Türkiye’den ve Anadolu’dan taşıdığım güçlü kültürün farkındaydım. Fashion Britain kapsamında yer almak, Barrus’un uluslararası görünürlüğünün yanı sıra Türk tasarımını, yaratıcılığını ve işçiliğini gösterebilmek açısından önemliydi.
Londra’daki izleyici koleksiyonda en çok hangi Anadolu referanslarını ve görünümleri fark etti?
İlk anda çiçekleri, dokuları ve yoğun el işçiliğini görüyorlar. Oysa benim için Anadolu yalnızca görünen çiçeklerden ibaret değil; katmanlarda, renklerin birlikteliğinde, işçilikte ve güçlü ama feminen silüetlerde de var. Özellikle üç boyutlu çiçeklerin yoğun kullanıldığı heykelsi parçalar güçlü bir karşılık aldı. Tek bir favori seçmek zor; her görünüm aynı bahçenin başka bir bölümünü anlatıyor. Benim için asıl önemli olan koleksiyonun bütün olarak hafızada kalması.

Styling, müzik ve yürüyüş temposu bu bahçenin hikâyesini nasıl tamamladı?
Styling’i İrem Akalın hazırladı; her görünümün karakterini korurken koleksiyonun bütünüyle uyumlu olmasına dikkat edildi. REİS’in takıları da güçlü ve feminen silüetleri tamamladı. Adil Kaan müziği yalnızca bu defile için hazırladı. İzleyicinin ‘The Anatolian Garden’ı yalnızca görmesini değil, hissetmesini istedik. Styling, müzik ve yürüyüş temposu aynı hikâyenin parçalarıydı; Barrus kadınının güçlü ve romantik tarafını bütün bir atmosfer içinde anlattı.
Nanoteknoloji geçmişiniz bu koleksiyonda ve Barrus’un geleceğinde nasıl bir yer tutuyor?
Akademik geçmişimde tekstil ve moda tasarımının yanında nanoteknoloji de önemli bir yere sahip. Tekstilin yalnızca nasıl göründüğüyle değil, gelecekte kullanıcıya neler sağlayabileceğiyle de ilgileniyorum. Geleneksel el işçiliği bizim için çok kıymetli; aynı zamanda tekstilin geleceğini araştırıyoruz. İkisini birbirinin karşıtı görmüyorum. Yıllardır var olan işçiliği yeni teknolojilerle aynı tasarım dünyasında buluşturmanın Barrus’un geleceğinde önemli bir yeri olacak.
‘Anadolu Bahçesi’ni gündelik hayata taşıyacak parçalar nasıl şekillenecek?
Podyumdaki her detayın günlük hayata birebir taşınması gerekmiyor. Üç boyutlu çiçekleri küçültebilir, silüetleri sadeleştirebilir, koleksiyonun renklerini daha giyilebilir parçalara aktarabiliriz. Önemli olan couture parçanın ruhunu kaybetmemek. Ticari koleksiyonda da aynı kadın var; yalnızca hayatının başka bir anı için giyiniyor.
Bu bahçeden bir sonraki koleksiyona taşıyacağınız bir hikâye var mı?
Anadolu tek bir koleksiyonla anlatılabilecek bir coğrafya değil. Hazırlık sırasında bile yeni hikâyeler, zanaatlar ve fikirlerle karşılaştık. ‘The Anatolian Garden’ benim için kapanmış bir konu değil. Belki bundan sonraki koleksiyonlarda bu bahçenin başka bir mevsimini, başka bir katmanını ya da teknolojiyle daha fazla buluştuğu yeni bir hâlini görebiliriz.