Sizi sosyal medyadan üretken kimliğinizle tanıyoruz. Fakat Lal Saran İrdem kendi kelimeleriyle kendini nasıl anlatır?
Kendimi, topluma geri verme arzusu yüksek; hem kendi hayatında hem de çevresindekilerin hayatında küçük de olsa olumlu bir etki yaratmaya çalışan biri olarak tanımlardım. Küçük yaşlardan itibaren bana şükretmenin, paylaşmanın ve başkalarına fayda sağlamanın önemi öğretildi. Dönüp baktığımda, bunun bugün beni ben yapan en temel değerlerden biri olduğunu görüyorum. Yaptığım işlerde de, kurduğum markada da, ilişkilerimde de beni en çok motive eden şey; birilerine iyi gelebilmek ve anlamlı bir katkı sunabilmek. Sanırım günün sonunda, ardında yalnızca başarılı işler değil, aynı zamanda insanların hayatına dokunmuş güzel izler bırakabilen biri olarak hatırlanmak isterim.
Oldukça yoğun ve göz önünde bir temponuz var. Bu koşturmacanın içinde kendi iç dengenizi ve motivasyonunuzu korumayı nasıl başarıyorsunuz?
Durmayı ve kendime zaman ayırmayı bu kadar önemsememin sebebi tam olarak bu. Çünkü başka türlü bu kadar yoğun bir tempoyu sağlıklı bir şekilde sürdürmenin mümkün olduğuna inanmıyorum. En yoğun günümde bile, beş dakikalığına da olsa kendime ait bir alan yaratmaya çalışıyorum. Bu bazen küçük bir bakım ritüeli, bazen kısa bir yürüyüş, bazen de sadece sessizce nefes almak olabiliyor. Bu anlar gün içinde yeniden merkeze dönmemi sağlıyor.
Sohbetimizi yeni markanıza getirmek isterim. Her şey nasıl başladı? Daha önceden moda veya kişisel bakım sektörüne ilginiz var mıydı?
Küçük yaşlardan beri kişisel bakıma ve bakım ritüellerine ilgim vardı. Ancak bunun bir meraktan çıkıp bir amaca dönüşmesi psikoloji eğitimimle birlikte oldu. Yüksek lisans dönemimde, insanın kendine zaman ayırmasının ve bunu çoğu zaman bakım ritüelleri aracılığıyla yapmasının; zihinsel, duygusal ve fiziksel iyi oluş üzerinde ne kadar önemli bir etkisi olduğunu daha derinlemesine öğrenme fırsatı buldum. O dönemde dikkatimi çeken bir diğer konu ise, dünyanın birçok yerinde oldukça doğal karşılanan öz-bakım alışkanlıklarının Türkiye’de henüz yeterince benimsenmemiş olmasıydı. Belki de kendimize öncelik vermeyi uzun yıllar boyunca bencillikle karıştırmaya alışmış bir kültürden geliyoruz. Tüm bu öğrenimler, Türkiye’ye dönme ve kendi ülkemde anlamlı bir değer yaratma isteğimle birleşince, kuracağım işin bir şekilde öz-bakımı merkeze alması gerektiğini fark ettim. Lalive de bu düşünceden doğdu.
Nasıl tanımlıyorsunuz markanızı?
Lalive ile öz-bakım anlayışını sadece bir ürün olarak değil, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin önemli bir parçası olarak görüyoruz. Bu nedenle geliştirdiğimiz her ürün, günlük hayatın içinde küçük ama etkili ritüeller yaratmak üzere tasarlanıyor. Çünkü biz, doğanın sunduğu en saf içeriklerin yalnızca cilde değil, iyi hissetme haline de dokunabildiğine inanıyoruz.

Pek çok insan hayatın yoğunluğundan kaçmak için rotasını Ege’ye çevirir ama siz oradan yepyeni bir üretkenlik hikayesiyle döndünüz. Assos ve Koruba Köyü ile yolunuz nasıl kesişti? Oradaki zeytin ağaçları zihninizde ilk kıvılcımı nasıl çaktı?
Assos’da geçirdiğim zamanlarda, yüzyıllardır aynı topraklarda varlığını sürdüren zeytin ağaçlarından çok etkilendim. Bir yandan son derece güçlü ve dayanıklılar, diğer yandan da sakin ve mütevazılar. Bu denge beni hep düşündürdü. Çünkü aslında insanın da ihtiyaç duyduğu şey biraz bu; sürekli daha fazlasını yapmak değil, zaman zaman durup yeniden kökleriyle bağ kurabilmek.
O halde Assos’un o şifalı atmosferi size ilham verdi…
Kesinlikle. Assos bana durmayı hatırlattı. Durduğumuzda ise çoğu zaman ihtiyacımız olan pek çok şeyin zaten bizimle olduğunu fark ediyoruz. Doğanın iyileştirici gücünü, sade yaşamın değerini ve insanın zaman zaman kendine dönmeye ihtiyaç duyduğunu orada yeniden hatırladım.
Markanızın ilgi çeken özelliklerinden biri de yerel üretimi desteklemesi ve kadın emeğiyle şekillenen tedarik yapısı. Kadın gücünü bu projenin merkezine koymak sizin için neden bu kadar önemliydi?
Hayalim yalnızca kişiye iyi gelen ürünler üretmek değil, aynı zamanda topluma da iyi gelen bir yapı kurmaktı. Bu nedenle marka en başından itibaren “hep birlikte büyüyelim” anlayışıyla şekillendi. Lalive’in kuruluş dönemine denk gelen 6 Şubat depremi ise hepimiz gibi beni de derinden etkiledi. O süreçten sonra Hatay’daki kadın üreticileri desteklemek bizim için yalnızca bir tercih değil, bir sorumluluk haline geldi. Bugün ürünlerimizin bir kısmını hâlâ bölgedeki kadın üreticilerle birlikte üretiyoruz.
Bu bölgedeki kadın üreticilerle kurduğumuz bağ bizim için çok kıymetli bir dayanışma alanına dönüştü. Bu iş birliklerini yalnızca bir üretim modeli olarak değil, emeği görünür kılmanın, yerel bilgi ve zanaatı yaşatmanın ve uzun vadeli dayanışmanın bir parçası olarak görüyoruz. Bir markanın başarısının yalnızca sattığı ürünlerle değil, dokunduğu hayatlarla da ölçülebileceğine inanıyorum. Kadın emeğini ve yerel üretimi desteklemek bu yüzden bizim için bir proje değil, Lalive’in kuruluş amacının önemli bir parçası.
Geri dönüştürülebilir ambalaj tercihiniz ve doğaya saygılı üretim prensipleriniz hakkında neler söylemek istersiniz? Sürdürülebilirlik Lalive için ne kadar kırmızı çizgi?
Sürdürülebilirlik bizim için bir trend değil, bir sorumluluk. İlhamını doğadan alan bir marka olarak, aldığımız her kararda doğaya karşı da sorumluluk taşıdığımızı düşünüyoruz. Bu yüzden geri dönüştürülebilir ambalajlardan yerel üretime ve %100 doğal içeriklerimize kadar pek çok tercihimiz, yalnızca bugünü değil, uzun vadeyi de düşünerek şekilleniyor. Kusursuz olduğumuzu iddia etmiyoruz. Ancak her geçen gün daha bilinçli, daha saygılı ve daha sürdürülebilir bir yapı kurmaya çalışıyoruz.
Sırada neler var?
Başlangıcında da Lalive hiçbir zaman yalnızca bir bakım markası olarak kurgulamadım. Akıl, beden ve ruh sağlığını bir bütün olarak ele alan bir anlayışla çıktım yola. Bu nedenle gelecekte de Lalive’i yalnızca ürünlerle tanımlamıyorum. İnsanların kendilerine zaman ayırabildikleri, yavaşlayabildikleri ve yeniden kendileriyle bağ kurabildikleri deneyimler yaratmak beni en az ürün geliştirmek kadar heyecanlandırıyor.