Aşırı sağcı Le Pen’in danışmanlığını yapmış olan 30 yıllık eşi Bernard d’Ormale başucunda, St. Tropez’deki evi La Madrague’da son nefesini veren Brigitte Bardot, 91 yaşındaydı. Bir dönem paparazzilerin en büyük avı olan BB (bébé), hafızamda kalan fotoğraflarından birinde çizgili ya da pötikare capri pantolon ve basit bir tişört giymiş, gözlerinin içi gülerek bir eşeğe boynundan sarılıyor. Uzun sarı saçları yüzünü zarafetle çerçeveliyor ve yalın ayak... Poz vermediği zamanlar doğal ve genellikle yalın ayaktı Brigitte Bardot.
St. Tropez’deki mütevazı evi La Madrague’da, evin bahçesinde dans ederken çekilmiş sayısız fotoğrafı var, çıplak ayakla… Balerin edasıyla dimdik yürüyen, doğallığı bir star edasıyla taşıyan başka birini sanırım görmedim. İngiliz The Guardian gazetesine göre, 1950’lerde seks devriminden önce, feminizmden önce, Yeni Dalga sinemasından önce gençliğin, seksin ve modernliğin sembolü olarak Brigitte Bardot vardı.
Brigitte Bardot, 28 Eylül 1934 tarihinde Paris’te burjuva bir ailede dünyaya geliyor. Babası Louis Bardot, sanayi gazı üreten bir fabrikanın sahibi; annesi Anne-Marie ise gençliğinde kurduğu oyunculuk ve balerin olma hayallerini doğrudan kızına yansıtan disiplinli bir ev kadını. Kız kardeşi Marie-Jeanne ile varlıklı ve oldukça dindar bir ailenin kızı olarak katı kurallar çerçevesinde büyüyen Brigitte, henüz yedi yaşındayken klasik bale derslerine başlıyor ve Paris Konservatuvarı’na girmeyi başarıyor. Elle dergisinin kurucusu Hélène Lazareff, annesinin yakın arkadaşı ve Brigitte 16 yaşındayken dergi için mankenlik yapmaya başlıyor. Dudağını hafifçe yukarı doğru kıvıran kendine has somurtkan havasıyla, balerin zarafetiyle poz veren Brigitte Bardot, Paris’in en ünlü kapak kızı oluyor. Dönemin önde gelen yönetmenlerinden Marc Allégret’nin dikkatini çekiyor. Allégret’nin tanıştırdığı yardımcısı, 20’li yaşlarındaki Roger Vadim’i görür görmez vuruluyor. Ailesinin ilişkiye karşı çıkması üzerine başını fırına sokarak intihara teşebbüs ediyor ve nihayet 18 yaşında aşkıyla evleniyor.
VE TANRI KADINI YARATTI!
Plajlarda, henüz İspanya, İtalya ve ABD’de yasak olan bikinisiyle poz veren karısındaki ‘star kumaşını’ keşfeden Vadim, ona sinemada ufak tefek roller ayarlıyor ama önemli roller için fırsat kolluyor. Nitekim o rol, 1956 yılında kendi yönettiği ‘Ve Tanrı Kadını Yarattı’ filmiyle geliyor. Tabii film büyük bir gürültü koparıyor. Bardot henüz 22 yaşında ve oynadığı karakter, erkekler gibi çekinmeden zevk peşinde koşan, çıplak ayakla dans ederek erkekleri baştan çıkaran bir genç kadın. Bardot ileride bu rolü için “kendimi oynadım” diyecekti. Oyuncu o dönemde yazar Simone de Beauvoir tarafından “sınırsız özgürlüğün” ikonu olarak tanımlansa da, canlandırdığı karakter Paris Match tarafından “başından ayak başparmağına kadar ahlaksız” olarak lanse ediliyor. Brigitte Bardot’nun filmdeki rol arkadaşı Jean-Louis Trintignant’a âşık olup onunla kaçması başka bir skandal. Ama ne gam!
Kurallara, günün normlarına, “kim ne der”lere asla kulak asmayan güzel, yetenekli, “başından ayak başparmağına kadar” karizmatik Brigitte Bardot, ilişkilerini de oyunculuğu gibi yoğun yaşıyor. ‘Ve Tanrı Kadını Yarattı’, Fransa’nın yanı sıra İngiltere, Almanya ve ABD’de fazlasıyla ilgi çekiyor. The New York Times onu “Bardot inanmak için görülmesi gereken bir fenomen” olarak tanımlıyor. Life Magazine ise oyuncu için büyük bir dosya hazırlıyor ve “Özgürlük Anıtı’ndan bu yana hiçbir Fransız ABD üzerinde bu kadar etki yapmadı” sözlerine yer veriyor. Dört milyon kişi tarafından izlenen film hem Vadim hem BB için gerçek bir başarı.

HAVADA BB HARFLERİNİ ÇİZEN UÇAKLAR
Fransız sinemasının dev aktörü Jean Gabin ile birlikte oynadığı, Georges Simenon’un romanından uyarlanan Claude Autant-Lara yönetimindeki ‘Acil Durumda’ (1957), bir yıl sonra Venedik Film Festivali’nde gösterildiğinde gerçek bir kıyamet kopuyor. Fransız sinemasının eski ve yeni ikonu karşı karşıya. Uçaklar havada “BB” baş harflerini çizerken, panikleyen oyuncu burnunu dışarı çıkarmıyor ve gününü otel odasında geçiriyor. Peşindeki paparazzilerden, aşırı ilgiden, sağa sola çekiştirilmekten sıkılan Brigitte Bardot için 1958 yılında, St. Tropez henüz bir balıkçı köyüyken deniz kıyısında satın aldığı mütevazı evi La Madrague bir can simidi. Satın aldığında evin henüz elektriği ve suyu yok. Yürekleri hoplatan BB, deniz suyuyla bulaşık dâhil tüm ihtiyaçlarını gideriyor. Ölmeden kısa bir süre önce yaptığı söyleşide “Lüksü sevmiyorum, komünist değilim ama şatafatlı yatlardaki altın musluklar filan beni tiksindiriyor” diyen BB, yaşadığı aşklarla olmasa da mütevazı olma konusunda hayli tutarlı. Hayvanlar için kurduğu vakıf için gözünü kırpmadan tüm mücevherlerini ve değerli eşyalarını satmış olması, gerçekten lüks düşkünü olmadığının kanıtı.
Kariyerine dönersem; Henri-Georges Clouzot yönetimindeki ‘Hakikat’ (1960), Louis Malle’in ‘Özel Hayat’ı (1961), Avrupa’nın en saygın Yeni Dalga yönetmenlerinden Jean-Luc Godard’ın Alberto Moravia’nın kitabından uyarladığı ‘Nefret’ (1963) oyunculuk kariyerinin kült filmleri. 1965 yılında başrolü Jeanne Moreau ile paylaştığı Louis Malle imzalı ‘Viva Maria’ da bunların arasına eklenmeli. Sean Connery ile 1968’de çevirdiği ‘Shalako’, iz bırakmayan filmlerinden biri. ‘Petrolcüler’ (1971) dışında 1968–1973 yılları arasında çevirdiği filmler öyle fazla ses getirmiyor. Öte yandan geri çevirdiği Jacques Demy’nin ‘Cherbourg Şemsiyeleri’, ‘Rochefort’lu Genç Kızlar’ı ve Visconti’nin ‘Yabancı’sı dönemlerinin kült filmleri.
SİNEMA BENİ BIRAKMADAN BEN ONU BIRAKTIM
Bu arada oyunculuğunun yanı sıra tatlı, çocuksu sesiyle şarkı söylemeye başlıyor. Gunter Sachs ile evliyken kısa bir ilişki yaşadığı besteci ve söz yazarı Serge Gainsbourg’un şarkılarını seslendiriyor: ‘Güneş’, ‘Harley-Davidson’, ‘Comic Strip’ bunlardan bazıları. Gainsbourg’un sonradan Jane Birkin ile söylediği, tüm zamanların en çok çalınan şarkılarından ‘Je t’aime… moi non plus’nun ilk versiyonunu söylüyor ancak şarkının yayınlanmasını istemiyor. Bu şarkı yerine ‘Bonnie and Clyde’ı seslendiriyor. Ne ki şarkıcılık da Brigitte Bardot’ya yetmiyor. Işıltılı star hayatından sıkılıyor ve 1973 yılında, güzelliğinin ve ününün zirvesindeyken, 39 yaşında kendisini hayvan haklarına adamak için sinemayı bıraktığını ilan ediyor. Bu kararından birkaç yıl sonra Le Monde gazetesinde yazar Hervé Guibert ile yaptığı söyleşide içini döküyor: “Sinemanın bana, benim sinemaya bir katkım olmayacağını düşündüm. Birbirlerine söyleyecek sözleri kalmadığında ayrılan çiftler gibi. Vasatlığa düşmemek için bir son vermenin zamanı gelmişti. Ben daima terk edilmeden terk ettim. Sinema beni bırakmadan ben sinemayı bıraktım” diyor.
St. Tropez yakınlarında bir çiftlik alarak bölgedeki tüm hayvanlara kucak açacağını, hayvan hakları için mücadele edeceğini söylediğinde pek ciddiye alınmamıştı.Ancak sinemayı bırakır bırakmaz giriştiği geniş çaplı “hayvan kurtarma” kampanyaları ve 1986 yılında ‘Brigitte Bardot Hayvanları Koruma Derneği’ni kurması, bu yola gerçekten baş koyduğunun kanıtı. Vakfı kurduktan sonra vejetaryen olan Bardot, “Hayvanlar benim arkadaşlarım. Arkadaşlar yenmez” sözüyle ünlü. Henüz 1960’lı yıllarda kesimhanelerdeki hayvanların acı çekmeden öldürülmesi için tabanca kullanılması adına kampanya yapan Bardot, sinemayı bıraktıktan sonra Kanada’daki bebek fokların öldürülmemesi için de mücadele etmişti. Dönemin Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d’Estaing’i yanına çekerek fok avcılığıyla elde edilen ürünlerin satışını engelleyen bir yasanın çıkmasını başarmıştı. Hayvan haklarıyla ilgili son mücadelesi, Fransa’da at etinin yenmesinin yasaklanmasıydı.
ESTETİK YAPMADIM, YAŞLILIĞIMI KABUL ETTİM
Öldükten sonra eskiden yaptığı söyleşileri yeniden yayınlanan Brigitte Bardot’un yaşlılık ve estetikle ilgili düşüncelerini dinlemek hayli ilginç. “Ya yaşlanırsın ya ölürsün. Hayatta olduğuma göre yaşlanıyorum. Hiç hoş olmasa da her gün değiştiğimi kabul etmek zorundayım. O yüzden estetik yaptıranları anlamıyorum. Keşke benim gibi düşünenlerin sayısı daha fazla olsa” diyor.
Bir keresinde “Özgür bir kadınım ama feminist değilim, erkekleri severim” diyor ki bu açıklaması bana pek mantıklı gelmiyor. Feminist olmak erkekleri sevmemek değil zira. Zaten kadın haklarıyla ilgili sözleri de hayli tutarsız. 1996’da bir televizyon söyleşisinde “Kadının kadın olarak kalması gerektiğini düşünüyorum. Bir kadın, bir erkek hayatı sürmek için yaratılmamış” diyor. Hani kendi başının buyruğu özgür BB? Öte yandan hayvanları seviyor ama karnında taşıdığı yavrusunu istemiyor. İkinci kocası Jacques Charrier’den 1960 yılında dünyaya getirdiği tek çocuğu Nicholas ile ilgili, daha sonra BB harfleriyle yayımlanan anılarında “Hamileyken karnımda bir tümör büyüyordu ve bir köpek doğurmayı tercih ederdim” diyor. Neticede Jacques Charrier oğlunu tek başına büyütüyor. Nicholas ise yıllar sonra bu yazdıklarından ötürü annesine dava açıyor. Büyük ihtimalle 30 yıl birlikte yaşadığı son eşi Bernard d’Ormale nedeniyle aşırı sağ görüşleri benimseyen, Marine Le Pen’i ‘21. yüzyılın Jeanne d’Arc’ı”’olarak tanımlayan Bardot, tam beş kez ırkçı söylemleri nedeniyle para cezasına çarptırılmıştı. Göçmenleri ve özellikle Müslümanları, eşcinselleri hedef alan BB’ye göre can çekişmekte olan Fransa’nın tek çıkışı sağdaydı. 1960’lı yıllarda De Gaulle’ün talebi üzerine Cumhuriyet’in sembolü Marianne büstü için modellik yapan Bardot, siyasi görüşleriyle tam bir hayal kırıklığı. Kendi söylemiyle “kimse kusursuz değil”; BB de öyle.