Bu yıl 9 Mayıs ile 22 Kasım arasında yer alacak 61. Venedik Sanat Bienali Türkiye Pavyonu Nilbar Güreş’in ‘Gözlerinizden Öperim’ sergisine ev sahipliği yapıyor.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) koordinasyonunu üstlendiği Türkiye Pavyonu’nun sanatçısı Nilbar Güreş, sanat tarihçi ve akademisyen Dr. Ceren Özpınar, küratör, akademisyen ve yazar Chus Martínez, küratör Öykü Özsoy Sağnak ile küratör ve yazar Ulya Soley’den oluşan Danışma Kurulu tarafından seçilmişti. Tam bir yıl önce kanser nedeniyle 57 yaşında hayata veda eden Venedik Bienali’nin Kamerun asıllı İsviçreli küratörü Koyo Kouoh’un belirlediği, şiirsel bir dille çerçevesini çizdiği 'Minör Tonlar' teması izleyiciyi yavaşlamaya, durmaya ve yeniden düşünmeye davet ediyor. Koyo Kouoh’un kaleme aldığı metinde, yaşamının 10 yılını İstanbul’da geçiren Amerikalı yazar James Baldwin’in şu sözlerine yer vermesi çerçeveyi çizerken aklında ne olduğunu pek güzel anlatıyor: “Sonuçta bazı insanların Ay’ı kolonileştirmek istemesinin, diğerlerinin ise onun önünde eski bir dost olarak dans etmesinin bir sebebi var.” Ay’ı kolonileştirmek mi isteyenlerdensiniz? Yoksa önünde dans etmek mi?
Venedik Bienali’nin başlamasına günler kala, Ukrayna ve Gazze’de işlenen insanlık suçlarının sorumluları Rusya ve İsrail’in varlık gösterecek olmalarından ötürü Bienal Ödül Jürisi’nin, tümü kadın 5 üyesinin istifa ettiklerini not düşeyim. Türkiye Pavyonu’na İstanbul’da heykeltıraşlar, metal ustaları, terziler ve zanaatkârlarla birlikte ürettiği yeni işlerini yerleştirdiği bir sırada sanatçı Nilbar Güreş ile mail üzerinden söyleşi yaptık…
Beş yıl önce yaptığımız bir söyleşide “Ömrüm yeterse Venedik’te olurum” demiştiniz. Venedik Bienali’nin 61. Edisyonunda Türkiye Pavyonu sizin ‘Gözlerinizden Öperim’ sergisine ev sahipliği yapıyor. Mutlu musunuz?
Beş sene önceyi hatırlamanız ne güzel! Bu sözlerimle esprili şekilde şunu demek istemiştim: Sanat dünyası sisteminde desteklenen yaş aralıkları var ve istatistiklere göre kadın sanatçılar için kariyer anlamında en zor dönem 45-65 yaş arası. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu ise bildiğim kadarıyla son senelerde genç erkek sanatçıları ve 65 yaş üzerine kadın sanatçı tercih etmişti. Bu edisyonda Türkiye’yi 49 yaşında bir kadın sanatçı temsil ediyor. Bu yenilenmeye çok sevindim. Ben değil de başka 65 yaş altı bir kadın sanatçı seçilmiş olsaydı ona da çok sevinirdim çünkü bu sistemin değişmesi ve farkındalık anlamına geliyor. Mutlu olma konusuna gelirsek Venedik Bienali'nin bu edisyonundan sorumlu ana sergi küratörü Koyo Kouoh bildiğiniz gibi kanser nedeniyle vefat etti. Bir yandan da şu an Filistin’de bir soykırım yaşanıyor. İnanılmaz ama gerçek; İsrail Hükümeti burada sergisini açıyor. Açıkçası bu sene Venedik Bienali’nin de pavyonların da tamamen iptal edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Şu an büyük bir protestoya hazırlanıyor Venedik. 8 Mayıs’ta (bugün) ‘Katliam İttifakına Karşı Sanat’ oluşumu ve çok sayıda pavyon, küratör, sanatçı, sanat emekçisi protestoya katılacak. Buna biz yani Türkiye Pavyonu da dahil. Pavyon yerine pavilyon diyorum çünkü Türkiye’den seks işçisi bir dostum gazetelerde Bienal haberini okuyunca beni pavyonda çalışıyor sanmış. Bunu hiç dert etmedim de, Türkçede bu alanı neden pavyon şeklinde isimlendirdiğimizi de anlayamadım açıkçası.
NEDEN 'GÖZLERİNİZDEN ÖPERİM'?
Serginizin başlığı 'Gözlerinizden Öperim' hem çok güzel, hem çok anlamlı ve hem sanki mesafeli bir sevgiye işaret ediyor. Eskiden kaleme alınan mektuplardaki gibi. Bu başlık sizin için ne ifade ediyor?
Aile albümünde ben de bu sözlerin yazılı olduğu kart ve mektuplara rastladım. Bu haberleşme şekli daha samimi ve daha çok emek gerektiriyor. Bir fotoğraf stüdyosuna gidip fotoğraf çektirmişler, sonra bastırdıkları fotoğrafın arkasına bir şeyler yazıp ailelerine, akrabalarına postalamışlar. Büyükleri ellerinden, küçükleri gözlerinden öpmüşler. Fakat şimdi burası Venedik. Türkiye Pavyonu demek sahnede diğerleri ile eşit derecede görünür olmak demek. Peki ne göstermeli? Bizler ne görüyorsak onu göstermek istedim. Çünkü bence biz şimdiye dek hep Batı’dan ve Kuzey’den farklı baktık olan bitene. Bu son on senede ise olmayacak şeyler oldu. Korkunç şeylere tanık olduk; hastalıklar, savaşlar. Dünya olup biteni izliyor ama bakıyorum ki ülkeler, toplumlar eşit şekilde hissetmiyor, aynı şeyleri düşünmüyor ve hiç benzer şekilde tepki vermiyor. Sergiye ‘Gözlerinizden Öperim’ başlığını verdim çünkü bakan, gören ve empati duyabilen gözlere değer veriyorum. Öte yandan görmeyen, hissetmeyen, empati yapamayan kültürlere mesafeli bir selamlama anlamında.

Arter’de mayıs sonuna kadar devam eden serginizin adı ‘Kadife Bakış’. Bienal sergisi ise ‘Gözlerinizden Öperim’. Göz, bakmak, görmek sizde tekrarlanan bir tema mı?
Güzel bir soru, demek ki bakışa önem veriyorum. Açıkçası tecrübeme göre ayrımcılık gözlerle başlar. Gözleriniz yumuşak, insancıl, derin bakıyorsa ilk iş sizinle uğraşırlar. Bence gözlerimizde coğrafyamız, yani kültürümüz saklı. Arter’deki sergim ne yazık ki 10 Mayıs’ta sona eriyor. Ne yazık ki dedim çünkü çok istediğim ve beklediğim bir sergiydi. Geç kalmış bir sergiydi; çünkü bu solo sergiyi doğduğum şehirde, uluslararası solo sergilerimden çok sonra yaptım. Yine de tüm işlerimi kapsayan bir sergi elbette değildi. Kısacası başka bir sergi için hâlâ malzeme var. İleride üretimimin ilk senelerini, en son dönemini ve yeni üretimleri kapsayan bir sergi yapılır belki. Madem sizinle konuştuğumuz her şey oluyor, o zaman bu dileği de buraya dilek ağacına bağlar gibi bırakıyorum sevgili Gila.
MİNİMALİST AMA MEKÂNI KAVRIYOR
Türkiye Pavyonu’na seçilmenizin gerekçesi olarak, toplumsal cinsiyet, kimlik, kültürel bellek gibi meseleleri zekice, empati duygusuyla, hassasiyetle ve çarpıcı bir görsel dille ele almanız gösteriliyor. Venedik’teki serginiz bu meseleleri kapsıyor mu?
Sergimiz kesinlikle tüm bunları kapsıyor. Öteki olarak düşünülen herkes ve her şey bu sergide var. İnsan var, doğa var, ikisi arası hibrit şeyler var. Bir canlının özdeşleşebileceği tüm formları kucaklayan bir sergi ‘Gözlerinizden Öperim’. Venedik Bienali pavilyonunun çalışması ne kadar zor bir mekân olduğunu bilsen? Duvara, yere, tavana çivi çakmak yasak. Mekânın taşıyamayacağı ağırlıkta şeyler asmak, tavanla malzeme teması dahi yasak. Burada kıymetli İKSV ekibi ile tarihi bir mekânın getirdiği tüm zorluklara göğüs gererek çalıştık. Sergimizde heykeller, son 15 sene içinde üretilmiş sadece 3 adet fotoğraf ve yağlı boya resimler; kâğıt üzeri kolajlar mevcut. Minimalist ama mekânı kavrayan bir sergi oldu bize göre. Ve ben zanaat-sanat arası bir dilde üretiyorum. Dolayısıyla bu sergide de Türkiye’nin günlük, geleneksel ve görsel dilinden işaretler olacak.
Serginizin uluslararası bienal izleyicilerini evrensel bir dille “yakalayacağına” inanıyor musunuz?
Aslında ben yereli veya evrenseli hedefleyen bir sanat yapmıyorum. Böyle pragmatik ve stratejik düşünen sanatçılar var ama ben öyle biri hiç olmadım. Güdüsel biriyim ben, üretimim de öyle. Evet, sergimizin kesinlikle pek çok izleyiciye hitap edeceğini düşünüyorum. Çünkü bir yandan zaten 2000 senesinden beri hem Türkiye’de hem yurt dışında araştırıyor ve bienaller, sergiler için üretiyorum. Bu benim tam 17. bienalim! Hassas ve empati yapabilen insanları yakalayacağını düşünüyorum. Ve bize de başkası lazım değil açıkçası.
Bienal için üretmek sizin için farklı bir duygu mu?
Bienal için üretmek evet kesinlikle farklı. Çok emek isteyen, çok yıpratıcı bir süreç. Kesin teslim tarihleri olur ve genellikle davet edildiğiniz yer ile beraber düşünerek üretmeniz beklenir. 2014’te São Paulo Bienali’ne katılmıştım. Venedik dünyanın en eski bienalidir. Ardından São Paulo Bienali gelir. Bu da şu anlama geliyor: İstanbul Bienali, Yokohama Triennali, São Paulo Bienali, Venedik Bienali gibi bienaller ve diğerleri aynı duruşları temsil etmiyorlar. Öncelikle coğrafyaları, sonra bu coğrafyaların doğal fikirsel farklılıkları üzerinden türlü izleyicilere seslenmiş oluyorlar. Ben bienalleri evrensellik ya da evrensel izleyicileri var mı diye ayırmıyorum. Bazı bienaller çok lokal olabilir ama öyle güzel bir çeşitlilik ve ortam sunarlar ki küçük bütçe ile üretilen bir yapıt sürpriz bir şekilde dünyaca tanınır hâle gelebilir.
ÜÇ ŞEHİRDE YAŞAMAK ÇOK YORUCU
Bienaldeki yeni eserleri yaşadığınız hangi şehirde ürettiniz? İstanbul, Napoli, Viyana? Üç şehirde yaşamak ve üretmek çok yorucu değil mi?
Ben 26 senedir İstanbul’da üretiyorum. Venedik’te sergilenen eserleri İstanbul’da ürettik. Üç şehirde yaşamak çok yorucu ve bu tempoda son senem. Artık bana göre günlük hayatta ne antisemit ne de islamofobik olan İtalya’da olacağım. Devlet politikası katı ve yanlış olabilir ama en azından insanları insan.
Viyana ve Napoli’den bakınca Türkiye’de çağdaş sanatla ilgili ne söyleyebilirsiniz?
Viyana 2 milyonun yaşadığı, yüzden fazla müzenin olduğu, sanatla nefes alan bir şehir. Genelde müzelerin demokratik bir işleyişi söz konusu ve sanatına bize oranla bin kez daha fazla sahip çıkan bir devlet var. Sanat ortamı sanki kendi kendini idare ediyor. Bize benziyor. Türkiye’de galeriler sınırlı bütçelerle çalışıyorlar, sanatçı üretimine katkıda bulunmuyorlar ve genel olarak da satamıyorlar. Sanatçıların geçinebileceği bir galeri ortamı kalmadı artık. Bunun devletin bu konudaki strateji eksikliği ile ilgisi var. Çağdaş sanata fon yok ve diğer yandan da neredeyse salt bir şahsi para gündemi mevcut. Pavilyonumuz çok cömert ve benzersiz bir şekilde ayakta duruyor. Başka bir örneğini henüz duymadım. Türkiyeli sanatçıların bu ortamda var olması için pavilyonu destekleyen herkese içten teşekkür ederim.