PAZARTESİ: SEVERANCE
Pazartesi zaten işe gidiyoruz; biraz da Lumon Industries’in tuhaf koridorlarında dolaşalım. Severance, çalışanların iş ve özel hayatlarına ait anılarını birbirinden ayıran bir operasyon üzerine kurulu. Adam Scott’ın canlandırdığı Mark, ofise girdiğinde dışarıdaki hayatını, çıktığında ise içeride ne yaptığını hatırlamıyor. Ancak burada mesele yalnızca iyi bir bilimkurgu fikri değil. Ne işe yaradığı anlaşılmayan makro veri görevleri, bitmek bilmeyen koridorlar, tuhaf kurumsal ritüeller ve hatta bir odada karşınıza çıkabilen bebek keçiler… Dizi, iş hayatının absürtlüğünü giderek büyüyen bir gizemin içine yerleştiriyor.
SALI: SLOW HORSES
Bond sever misiniz? Tam tersini düşünün. Slow Horses, MI5’da hata yapmış, gözden düşmüş ajanların gönderildiği Slough House’un hikâyesi. Ekibin başında, Gary Oldman’ın canlandırdığı kaba ve pasaklı ama herkesten birkaç adım ileride düşünen Jackson Lamb var. Casusluk gerilimi, İngiliz mizahıyla yan yana ilerliyor. Dizi, son yıllarda Emmy Ödülleri adaylıklarında da düzenli olarak karşımıza çıkıyor.
ÇARŞAMBA: MARGO’S GOT MONEY TROUBLES
Genç yaşta anne olan Margo’nun para kazanmak ve hayatını ayakta tutmak için bulduğu çözümler pek alışıldık değil. Rufi Thorpe’un romanından uyarlanan Margo’s Got Money Troubles, annelik, para ve sınıf meselelerini komedinin içine yerleştiriyor. Elle Fanning’in başrolünde olduğu dizide Michelle Pfeiffer ve Nick Offerman da yer alıyor. Margo bazen yaratıcı, bazen de kendi hayatını daha fazla karıştıran biri. Onu ilginç kılan, kolayca örnek bir kahramana dönüşmemesi.
PERŞEMBE: WIDOW’S BAY
Matthew Rhys’in canlandırdığı belediye başkanı Tom Loftis, geçmişi karanlık hikâyelerle dolu küçük bir sahil kasabasını turizm merkezine dönüştürmek istiyor. Sorun şu: Kasaba halkı buranın lanetli olduğuna inanıyor. Sisli sokaklar, eksantrik ada sakinleri ve şehir efsaneleri derken Widow’s Bay, korku ile kara mizah arasında gidip geliyor. Kasabanın tuhaflıkları arttıkça neyin hurafe, neyin gerçek olduğu giderek bulanıklaşıyor. Geçtiğimiz hafta Emmy Ödülleri’nde 14 ödül kazanarak bir komedi dizisinin tek yılda kazandığı Emmy rekorunu kıran yapım, kara mizah sevenlerin radarına girmesi gereken dizilerden.
CUMA: THE STUDIO
Sinemayı çok seviyorsunuz ve sonunda büyük bir Hollywood stüdyosunun başına geçiyorsunuz. Hayal gibi… Ancak bu hayalin Matt Remick için kabusa dönüşmesi uzun sürmüyor. Seth Rogen’ın başrolünde olduğu The Studio’da Matt’in ilk görevlerinden biri, Kool-Aid’i milyar dolarlık bir sinema markasına çevirmek. Martin Scorsese’den Ron Howard’a pek çok isim de kendilerinin abartılmış versiyonlarıyla karşımıza çıkıyor. Sanat ile gişe arasındaki eski kavga, burada Hollywood’un kendi kendisiyle dalga geçtiği bir komediye dönüşüyor. Ünlüler geçidi de cabası.
CUMARTESİ: TED LASSO
Futboldan pek anlamayan Amerikalı bir koçun bir İngiliz takımının başına geçmesiyle başlayan Ted Lasso, kısa sürede futbolun dışına taşıyor. Birbirine pek benzemeyen insanların zamanla takım olmayı öğrenmesi, hikâyenin merkezinde yer alıyor. Futbol maçları anlatının önemli bir parçası olsa da dizi, esas olarak arkadaşlık, aidiyet ve birlikte yaşama meseleleriyle ilgileniyor. Bu yüzden futbolu takip etmeyenlere de kapısı açık.
PAZAR: SHRINKING
Haftayı biraz gülümseyip biraz hüzünlenerek bitirelim. Shrinking, eşini kaybettikten sonra kendi hayatını bile toparlayamayan terapist Jimmy’nin hastalarına gerçekten ne düşündüğünü söylemeye başlamasıyla açılıyor. Jason Segel’in canlandırdığı Jimmy’ye, Harrison Ford’un hayat verdiği sert ve sarkastik ama zaman zaman şefkatli Paul eşlik ediyor. Dizi, yas, arkadaşlık ve ebeveynlik gibi ağır konulara mizahı tamamen terk etmeden yaklaşıyor.