Şili’de Salvador Allende hükümetini devirecek askerî darbeye sayılı günler kalmış. General Pinochet’nin iktidara gelmesiyle ülke, 17 yıl sürecek bir diktatörlüğe sürüklenecek. Darbenin hazırlıklarında payı olan iki CIA ajanı ise Paskalya Adası’na gönderiliyor. John Malkovich’in canlandırdığı Chris Carlisle ile Sam Rockwell’in oynadığı eski dostu Lee Chesterfield için bu, görünüşte kısa bir tatil. Ancak dünyanın bu ücra köşesine neden gönderildikleri belirsiz.
CIA’in eski kurtlarından Chris, 72 yaşında ve ölümcül bir kanser hastalığıyla mücadele ediyor. Ağrılarını morfinle dindiriyor; hafızası giderek zayıflarken bir yandan da anılarını sesli olarak kaydediyor. Dünyanın dört bir yanında gizli operasyonlara katılmış bir adamın anlatacakları pek masum değil. Üstelik artık hiçbir şeyi umursamayan Chris’in sır saklamak gibi bir derdi de yok. Steve Buscemi’nin canlandırdığı CIA yöneticisi MJ’i endişelendiren de bu. Yıllarca teşkilatın kirli işlerini üstlenen Chris, şimdi aynı teşkilatın gözünde bir güvenlik riski.
İki eski dostun sohbetleri, nasıl insanlar olduklarını ele veriyor. Chris, Kongo’nun ilk başbakanı Patrice Lumumba’nın öldürülmesindeki rolünü anlatırken Lumumba’nın, kendi ölümünün Afrika’da demokrasinin de sonu olacağını söylediğini hatırlıyor. Chris’in verdiği yanıt ise ürpertici: “Amaç zaten bu.” Bugünse cinayetteki rolünden çok, son sözleriyle Lumumba’yı üzmüş olmasına hayıflanıyor.
Martin McDonagh’nın kara mizahını bilenlere bu durum yabancı değil. Dünyanın çeşitli köşelerinde cinayetler işlemiş iki adam, geçmişlerinden söz ederken meslek anılarını paylaşan eski iş arkadaşlarını andırıyor. Chris, Lee’nin sandviç yerken bir adamı vurmasını hâlâ hazmedemiyor. Cinayete değil, arkadaşının iştahını kaybetmeden tetiğe basmasına takılıyor.

Chris’in hafıza kaybı işleri karıştırıyor. Kime güvenebileceğini hatırlamak için cebinde notlar taşıyor. Lee ise dostunu korumaya çalışırken CIA’in emirleriyle de baş etmek zorunda. Üstelik Chris, ağrıları dayanılmaz hâle gelmeden hayatına son vermek için Lee’den yardım istiyor. Lee’nin bunu yapması dostluğunun gereği mi olacak, yoksa teşkilatın işine mi yarayacak?
Filmin en büyük keyfi, Malkovich ile Rockwell’i birlikte izlemek. Chris hafızasını kaybediyor ama huysuzluğundan, kibrinden ve insanları çileden çıkarma becerisinden hiçbir şey eksilmiyor. Rockwell ise sürekli bir şeyler atıştıran, söylenen, arkadaşına kızsa da onu yalnız bırakmayan Lee rolünde çok başarılı. Birbirlerine çoğu zaman tahammül edemiyorlar ama birbirlerini herkesten iyi tanıyorlar. Parker Posey de Lee’nin eşi Marge rolünde, birkaç telefon konuşmasıyla hikâyeye dahil oluyor.
Chris, ömrünün sonunda daha az insan öldürmüş, daha çok şiir yazmış olmayı diliyor. Bu dilek, McDonagh’nın ‘The Banshees of Inisherin’ filmindeki, geride kalıcı bir eser bırakmak için dostluğuna sırt çeviren müzisyeni hatırlatıyor. Bütün geçmişine rağmen Chris’e yakınlık duymamak zor. Malkovich’in ödülü neden hak ettiğinin yanıtı da burada bence. ‘Wild Horse Nine’, yılın en başarılı filmlerinden biri.