Tarab ve Emuná gösterilerinizle İstanbul seyircisinin hafızasında unutulmaz bir iz bıraktınız. Şimdi Flamenco on Fire ile geri dönüyorsunuz. Kendi ritminizin bu şehrin ritmiyle nerede buluştuğunu hissediyorsunuz?
İstanbul pek çok kültürün bir arada yaşadığı, oldukça hareketli, tutkulu bir şehir. Belki de içimde hissettiğim, bu şehirde hissedilen ritme benziyor; çünkü enerjiyle dolu olduğum, anlatacak çok şeyim olduğu ve bu topraklara dans etmek için dizginlenemez bir arzu duyduğum dönemdeyim. Üstelik yeni bir gösteriyi de sahneye koyuyorum.
Gösterinizin adı genellikle yoğun ve her şeyi alt üst eden bir tutkuyla ilişkilendiriliyor. Ama sahnede bu ateş, kendi küllerinden yeniden doğan bir şeyi mi, yoksa içeriden yanan sessiz bir direnişi mi temsil ediyor?
İkisi arasında seçim yapamam. O ateş, yeni bir şey yaratmaya her karar verdiğimde hissettiğim tutku aslında. Ve bu ateş, kendi küllerimden yeniden doğuyor; çünkü kim olduğumdan, yaşadıklarımdan ve geride bıraktıklarımdan besleniyor. Elbette içimde yanan sessiz bir direniş de var, çünkü bu da yaşadıklarımdan, ifade etme ihtiyacı duyduklarımdan doğuyor.
Flamenkoda dans ve müzik birbirinden ayrılmaz, ama her yolculuk ilk bir sesle başlar. Çocukluğunuza baktığınızda, evde ya da sokakta duyduğunuz ve sizi gerçekten etkileyen ilk melodi ya da ritim neydi? Müzik hayatınıza dans aracılığıyla mı girdi, yoksa önce sadece bir dinleyici miydiniz?
Küçüklüğümden beri dans benim eğlencem, oyunum, hissetme biçimim oldu... Her öğleden sonra odama kapanıp, o an ne müzik varsa onunla tek başıma koreografiler kurgulamaya çalıştığımı hatırlıyorum. Bazen haber bültenlerinin müziğinde bile dans ettiğimi söyleyebilirim. (Gülüyor) Sanırım müzik içimde dans etme arzusunu uyandırdı.

Dans sizin için ne ifade ediyor peki?
Dans küçüklüğümden beri benim için aynı anlamı taşıyor. Kuşkusuz iletişim kurmanın, iyileşmenin, kendimi tam hissetmenin ve mutlu olmanın en iyi yolu. Kelimelerle anlatılması imkânsız, bu kadar içsel ve derin bir şey var; ama sanırım bu, tamamen ışıkla ve hayatla dolu hissetmeye en çok benzeyen şey.
Yıllar içinde müzik zevkiniz nasıl gelişti? Ağırlıklı olarak geleneksel Flamenco mu dinliyorsunuz, yoksa flamenkonun ötesindeki müzikleri keşfetmekten de keyif alıyor musunuz? Sanatsal yolculuğunuzu zenginleştiren başka türler ya da çağdaş sesler size ilham veriyor mu?
Zaman geçtikçe müzik zevki elbette insanı zenginleştiren başka türlere doğru genişliyor. Her tür müziği dinlerim, o sabah nasıl uyandığıma bağlı olarak bazen Enrique Morente'yi, bazen James Morrison'ı dinlemeyi tercih ederim.
Ve elbette tüm müzik türlerinden ilham alıyorum. Her zaman derim ki, “Bazen bir melodi beni öyle güzel bir yere götürüyor ki, orada yaşamak isterdim.”
Her performansta seyirciyle sadece dansınızı değil, çok derin bir duygusal deneyimi de paylaşıyorsunuz. Bir kadın olarak sanat yoluyla hikâyeler anlatmanın sizin için özel bir anlamı var mı?
Dans aracılığıyla bir şeyler anlatabilme, iletebilme lüksüne sahip olmak, bu işe gönül vermenin en büyük ayrıcalıklarından biri. Ve bunu bir kadın olarak yapıyor olmak, sırf bu nedenle daha da değer kazanıyor sanırım. Sadece kadın olarak yaşanabilecek deneyimler var, anne olmak gibi; bu kadar derin bir şeyi seyirciyle paylaşabilecek alana ve konuma sahip olmak, paha biçilemez bir hediye. Bu kadar kişisel deneyimi paylaşabilmek ve insanların bunlara değer vermesi benim için büyük bir şans. Bunu sonsuz bir talih olarak görüyorum.
26 Ağustos gecesine dönmek istiyorum. Dört duvar arasında değil, açık havada, İstanbul'un gökyüzü altında ve yaz meltemi eşliğinde sahne alacaksınız. Bu ortamın ‘Flamenco on Fire’ın ateşini nasıl körükleyeceğini düşünüyorsunuz?
Açık havada sahne aldığınızda ortaya çıkan enerji, tiyatro duvarları arasında olandan çok farklıdır. Bir tiyatronun ağırbaşlılığının insana bir sükûnet ve derli toplu bir konsantrasyon verdiği doğru; ama sokağın havasıyla, yıldızlarla dolu gökyüzüyle ve o mekânda dolaşan tüm o güçle solunan enerji sonsuz derecede daha büyük. Elbette hem müzisyenlerde hem bende pek çok şeyi harekete geçiriyor. Bu yüzden İstanbul seyircisiyle birlikte ‘Pálpito’ (nabız gibi atmak) etmeyi dört gözle bekliyoruz.
Sahneye çıkmadan hemen önce size her zaman eşlik eden kelime ya da duygu nedir?
Saygı. Bir bailaora (flamenko dansçısı) olarak önce kendime, ardından birlikte sahneyi paylaştığım müzisyenlere ve projemin hayata geçmesi için emek veren herkese saygı duyuyorum. Aileme, hayatımın bir parçası olmalarına izin verdiği için; flamenkoya ise beni kendi yolculuğuna kabul ettiği için minnet duyuyorum. Ama en büyük saygıyı, salonda büyük bir beklentiyle oturan, bana güvenen ve anlattığım hikâyeye inanan seyirci hak ediyor. Bu, benim için çok büyük bir sorumluluk ve her defasında o güvene layık olmaya çalışıyorum.
Yakın gelecekte hayata geçirmeyi planladığınız yeni projeler var mı?
Şu sıralar, Farruquito’nun eylülde Sevilla Bienali’nde prömiyer yapacak yeni gösterisinin prova sürecindeyim. Bu, çocukluğumdan beri kurduğum bir hayalin gerçekleşmesi anlamına geliyor. Bir flamenko dansçısı olarak en büyük ilham kaynaklarımdan biri olan Farruquito ile aynı projede yer almak, kariyerimin en özel deneyimlerinden biri. Bu süreci büyük bir heyecanla yaşıyor; tüm enerjimi öğrenmeye, gelişmeye ve bu deneyimin her anının tadını çıkarmaya ayırıyorum.