Çaykovski’nin klasikleşen Fındıkkıran balesi, bu kez bir Noel masalının sınırlarından çıkarak savaşın hafızasında yeni bir hikâye kuruyor. Art Seasons organizasyonuyla İstanbul’a gelen Novaya Opera/Balet Moskva’nın “Fındıkkıran: Bu Bir Masal Değil” prodüksiyonu, Birinci Dünya Savaşı’ndan dönen genç asker Nathaniel’in travmasını, hafızasını ve sevgilisi Clara’nın iyileştirici gücünü merkeze alıyor. Yapımın koreograf ve yönetmeni, 2022 Altın Maske Ödülleri’nde Yılın En İyi Koreografı seçilen Pavel Glukhov, Çaykovski’nin müziğine dokunmadan klasik eserin dramatik yapısını yeniden kurarken, Fındıkkıran’ın masalsı dünyasının altında yetişkin bir insan hikâyesi arıyor. Glukhov, eseri Hafta’ya anlattı.
Fındıkkıran’ın gücü masalsı dünyasından geliyor ama “Bu Bir Masal Değil” diyerek masalın altında yatan yetişkin hikâyesini görünür kılmak mı istediniz?
Hikâyemizin temelinde 20’nci yüzyılın başında yaşamış belli bir insanın kaderi değil, travma sonrası stres bozukluğu taşıyan bir Birinci Dünya Savaşı askerinin genelleştirilmiş imgesi var. Sevgilisinin aşkı, onun bu ağır durumdan çıkıp sakin, barış içindeki hayata dönmesine yardım ediyor. Klasik “Fındıkkıran” ile karşılaştıracak olursak, burada tersinden ilerledim. Fındıkkıran, prense dönüşen tahta bir kukladır, bizim hikâyemizde ise tam tersi; yaşayan bir insan var ama savaşta yaşadıkları yüzünden ruhu tahtalaşıyor. Gösterinin odağı Klara’nın ya da Maşa’dan çok, Fındıkkıran’ın - bizim durumumuzda Nathaniel’in- hikâyesi. Ve biz bu öyküye yeniden insan oluş perspektifinden bakıyoruz.
Klara’nın bakış açısından Nathaniel’in belleğine geçmek hikâyenin duygusal odağını nasıl değiştirdi?
Elbette odak değişti ama bunun tek nedeni hikâyemizin kahramanını değiştirmiş olmamız değil. Hikâyenin tamamı bambaşka bir biçimde açılıyor; psikolojik olarak daha karmaşık ve daha gerçekçi. Bizim versiyonumuzda merkezde Nathaniel var ve her şey onun kaderinin çevresinde dönüyor. Yan karakterler de bu yörüngenin içine giriyor; elbette olayların akışını etkiliyor ve kahramanımızı kurtarıyorlar. Duygusal tona gelince, bu her hâlükârda trajik bir hikâye. Konuyu gerçekçiliğe doğru çektiğimiz için de seyircinin yaşadığı duygulanım bana kalırsa daha güçlü hâle geliyor. Sanki somut insanlara dair somut bir hikâye izliyorlar; bu da seyirci üzerinde duygusal olarak daha kuvvetli çalışıyor. Ama yalnızca hikâye değil, detaylar, sahne tasarımı, kostümler ve koreografinin kendisi de çalışıyor: bir duygunun ya da olayın nasıl ifade edildiği, bunun için hangi jestlerin bulunduğu, karakterler arasındaki ilişkilerin nasıl kurulduğu, her şeyin müzikal olarak nasıl inşa edildiği. Her şey önemli, her bir öge. Bir de tabii seyircinin kişisel olarak işin içine girmesi, karakterlerle ânında özdeşleşmesi önemli. Burada “Bu insanla neden duygudaşlık kurmalıyım?” diye uzun uzun düşünmeye gerek yok. Bu, seyircinin kalbine, ruhuna öylesine doğrudan giden bir yol ki, bana kalırsa kayıtsız kalan kimse olmamalı.
Partisyonun neşeli ve masalsı geçişlerini, savaş travması ya da psikolojik felç yaşayan bir karakterin iç dünyasıyla nasıl uzlaştırdınız? Müzik ile çağdaş hareket dili arasındaki bu kontrpuan koreografide nasıl bir gerilim yaratıyor?
Bu zorluğu hep hissettim ama trajedinin majör tonda daha güçlü tınladığını da biliyorum ve burada kontrpuan ilkesi devreye giriyor. Kahramanın psikolojik durumunun bütün ağırlığını kavrıyoruz ama çevresindeki dünya, savaşın bitmesine seviniyor. Bu yüzden müziğin bayram havasını, kent halkına ve barış düzenine yeniden uyum sağlayabilmiş olanlara bıraktım. Yine de savaş yalnızca dış dünyada bitti; karakterlerimizin içinde bitmedi, savaşın yankısı her birinin içinde yaşamayı sürdürecek. Müzikte bunun açığa çıktığı anlar var; en başta 2’nci perdenin doruk noktasındaki adagio. Orada Nathaniel’in iç draması gerçek anlamda açılıyor ve bu drama, trajediyi onunla paylaşmaya çalışan sevgilisi Klara’ya geçiyor.

Klasik Fındıkkıran’ın 2’nci perdesi, Şeker Perisi’nin ülkesinde çeşitli divertismanlar ve karakter danslarıyla (İspanyol, Çin, Rus vb.) geçer. Siz Nathaniel’in anılarına ve bir Fransız kasabasına odaklanarak bu yapıyı psikolojik duraklara mı dönüştürdünüz, yapıyı yeniden nasıl kurdunuz?
2’nci perde, hikâyenin sürdürülmesi açısından kesinlikle epey zorlu bir alana dönüşüyor. Klasik versiyonda temel olayların tümü ilk perdede geçer; 2’nci ise daha çok dansın şölenidir. Ama ben bu yoldan gidemezdim çünkü hikâyenin 2’nci perdede de devam etmesi gerekiyordu. Çaykovski’nin yazdığı divertismanların kopuk numaralar olarak kalmayıp konunun dramaturjik gelişiminin aynı ölçüde bir devamı hâline geleceği bir yaklaşım bulmam gerekti. Savaştan sonra doğdukları kente dönen karakterlerin başına tam olarak neler gelmiş olabileceğini düşünmek zorundaydım. Bu fikri 2’nci perdenin ana ekseni olarak tuttum ve askerlerin her birinin başına neler gelebileceğini, nasıl davranabileceğini, tanıdıklarıyla, yakınlarıyla ve eviyle karşılaşmasının davranışını nasıl değiştirdiğini kurgulamaya başladım.
Psikolojiyi seyirciye açıklamak yerine, onu bedenle duyurmak koreografinizde nasıl karşılık buluyor?
Bir sözcüğü telaffuz ettiğimizde somutlaşırız, mesajımız daha yalındır. İçeriği hareketle ifade etmeye çalıştığındaysa çok daha temkinli ve titiz olman gerekir; bir jesti ya da hareketi, içinde nasıl anladığın seyirciye de geçmelidir. Bu süreçte her şeyden önce karakterin hâlinden yola çıkıyorum. O hâl, onun nasıl hareket edebileceğini ve o âna hangi koreografinin uygun ve organik düşeceğini bana söylüyor. Şu ya da bu hareketi de bu hâlden hareketle arıyorum.
Orkestrayı sahnenin içine yerleştirmek dramaturjiyi nasıl değiştirdi?
Gösterimizde orkestra sahnenin üzerinde konumlanıyor ve bu iki yönlü çalışıyor. Bir yandan gerçekçilik katıyor: Bir kentte, meydandaki bir kutlamada orkestra çalabilir, neden olmasın? Görsel olarak da olay örgüsü açısından da şaşırtmıyor, sahte durmuyor. Öte yandan bu, sahnedeki taşların ilginç bir biçimde yer değiştirmesi demek. Orkestranın alışıldık biçimde çukurda yer aldığını ve duyduğumuzu biliriz. Burada ise konumu tümüyle değiştiriyoruz ve seyircinin konumu da değişmiş oluyor. Gösteri boyunca seyirci müzisyenleri de izleyebiliyor; onlar da gösterinin birer karakteri hâline geliyor, onu tamamlıyor, mekâna hacim ve gerçeklik, elbette bir de güzellik katıyor.

Yapım, 11-12 Eylül’de saat 20.30’da Atatürk Kültür Merkezi Türk Telekom Opera Salonu’nda sahnelenecek.