Yazarlık, bestecilik ve oyunculuk gibi farklı disiplinlerin kesişim kümesinde kendine özgü bir alan yaratan Alper Kul, bu çok katmanlı deneyimini yeni tek kişilik performansı “Çok Tatlı Bi Hikaye Ama Finalde Üzüyor Az Biraz" ile sahneye taşıyor. Başlangıçta bir roman fikriyle yola çıkan ancak şarkıların ve sahnenin dinamik yapısıyla evrilerek kendi formunu bulan oyun; izleyiciyi bir erkeğin iç dünyasına, ifade etmekte zorlandığı duygularına ve zihin akışındaki renkli imgelere ortak ediyor. Metninden yönetmenliğine, bestelerinden sahnelemesine kadar her ayrıntısı Kul’un imzasını taşıyan bu proje aynı zamanda Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı’nın (TÜRSAK) sinema kültürünü destekleme misyonuna katkı sağlamak amacıyla perdelerini açtı. Sanatın dayanışma gücüyle birleşen, Türk sinemasına omuz veren bu özel anlatıyı gelin ünlü oyuncudan dinleyelim.
Sanatın her alanında üretiyorsunuz aslında… Farklı disiplinlerde edindiğiniz çok katmanlı deneyim, bugün sahnedeki Alper Kul’u nasıl dönüştürüyor?
Bir hikaye anlatımını desteklemek açısından yorumlayabileceğim tüm disiplinlerden faydalanmaya çalışıyorum. Duygu anlatımı açısından her biri birbirini destekliyor, tamamlıyor. Sahnede işimi kolaylaştırıyorum diyebilirim.
Bir söyleşinizde “Kitap yazarken içimi döküyorum” diyorsunuz. Sahnede binlerce kişiyle gülmek mi, yoksa kağıtla, kalemle baş başa kalıp iç dökmek mi sizi daha çok iyileştiriyor?
Sahnedeki performans; sonucunu orada, o anda aldığın, yorumlayıp, etkileşime geçebildiğin bir terapi yöntemi gibi. Bunu çok seviyorum. İzleyici sana orada reaksiyon veriyor ya da vermiyor. Diyalog var. ‘Jungian’ bir yaklaşıma yakıştırdık diyelim bunu hadi… Çok severim! Yazarlığa da ‘Freudyen’ bir yaklaşım desek, sanki çok saçmalamış da olmayız gibi. Kendi kendine konuşa konuşa, dilden, kalemden akıtarak rahatlamaya çalıştığın bir yol gibi. İkisinin de tadı, deneyimi farklı. Ama özünde ikisinin de ortak kümesinde kendini ifade etme ihtiyacı var. Çabuk sonuç almak, sahnede olmak benim için daha cezbedici.
Gelelim yeni heyecanınıza. ‘Çok Tatlı Bi Hikaye Ama Finalde Üzüyor Az Biraz’ hem bir tebessüm hem de bir merak uyandırıyor. Bu hikayeyi tek başınıza sahnede anlatma fikri nasıl doğdu?
Hikayesi çok tatlı… Aklımda dolanıyordu uzun süredir. Hangi mecraya yakışır diye düşünürken; roman geliyor diye oturdum klavyenin başına, o kendini oyun olarak yazdırdı. Sanırım şarkılara ihtiyaç vardı. Ya besteleri yapıp, ilgili sahnelerde QR kodu okutarak izleyiciye spotify’dan dinletecektim ya da sahnede paylaşacaktım. İkinci yolu tercih ettim. Ayrıca ilgili konu anlatımlarında duygularıma denk düşen imgeleri (bir anlamda serbest çağrışan zihin akışımı) led ekranlara yansıtmak iyi bir fikir gibi tınladı. Bu yolu denedim.
Şarkılar için, karakterin konuşamadığı yerlerdeki ‘çığlığı’ diyebiliriz öyleyse…
Evet. “Şarkı söylerken sanki başka birinin duygularını ifade ediyorum gibi geliyor, o zaman utanmadan, sıkılmadan anlatabiliyorum kendimi” diye bir replik var hatta oyunda.

Metni yazan, yöneten ve sahneleyen isim sizsiniz. Bu ‘tek kişilik dev kadro’ hali bir özgürleşme alanı mı?
Daha kolay oluyor diyebilirim. Metinde ya da yorumda eksik hissettiğim yerlere hızlı ve kolay çözümlerle müdahale edebiliyorum. Bir iddiadan değil bir ihtiyaçtan yalnızlaşıyorum. Yoksa her işin erbabıyla çalışmanın lüksünü, kalitesini deneyimlemiş, önemini bilen birisiyim.
Türk sineması için sahnedesiniz bu sefer. Ne anlam ifade ediyor sizin için?
Tebessüm ettirici bir rahatlığı var. Bir yerlere dokunmak, aidiyet duyduğun değerlere bir gram dahi fayda sağlayabilmek mutlu ediyor.
TÜRSAK gibi vakıfların sanatın sürdürülebilirliği konusundaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kendi adıma her mecranın vakıfları, sendikaları çok kıymetli. Elimden geldiğince bir fayda üretmeye gayret ediyorum.
Oyunda canlandırdığınız İsmail, duygularını ifade etmekte zorlanan bir karakter. Bu içe kapalılığı sahnede kurarken nelere yaslandınız?
Dar bir alanda, oturduğum sandalyeden dahi kalkamadan hikayeler anlatıyorum. O sıkışık bedene tezat, anlattığım hikayelerle izleyiciyle birlikte ferah ferah evreni dolanıyoruz.
‘Güldür Güldür Show’ gibi uzun soluklu bir komedi işinin ardından, duygusal yoğunluğu olan projeyle sahnedesiniz. Sizin için komediyle dramın bu iç içeliği, hayatın kendisine mi karşılık geliyor?
Oyunun duygu yoğunluğu çok ağır değil aslında. Hatta tek kişilik bir komedi oyunu olarak nitelendirebiliriz. Sadece yaşadıklarına anlam veremeyen bir adamın şaşkınlığı var. O da tatlı bir empati duygusu oluşturuyor izleyicide sanırım.
Bugüne kadar yer aldığınız onlarca senaryodan sonra, Alper Kul’un cebinde en çok iz bırakan karakter hangisi diye sorsak?
Geçen sene çektiğimiz ‘Cam Sehpa’ var, enteresan bir iş oldu. Zannediyorum Ağustos, Eylül gibi Disney’de gösterime girecek. Güldür Güldür’den ‘Yalayut’ ve ‘Ilgaz’lı bir amca var. Değişik skeçlerde hep hayatımı kurtarmıştır, tatlı bir adam. Sonra, ‘Ölümlü Dünya’dan - Oktay var. O da bir başkadır... Bunlarla bir masa kurup sohbet etmek isterim.
Peki, var mı yeni projeleriniz?
Film yazmam gerekiyor, ona çalışıyorum bu aralar…
