Bir tarafta Londra’nın deneysel tiyatro sahnesi, diğer tarafta Anadolu’nun bin yıllık kadın hafızası, mitleri ve gotik ögeleri var. Bu tezat gibi görünen ama birbirini besleyen iki farklı dünya, bu oyunda nasıl bir potada eridi?
DEREM ÇIRAY: Aslında o iki dünyanın birbirine çok uzak olduğunu düşünmüyoruz. Deneysel tiyatronun da Anadolu folklorunun da ortak bir yanı var: İkisi de görünmeyeni görünür kılmaya çalışıyor. Londra’da parçası olduğumuz tiyatro yaklaşımları ile Anadolu’nun hikâye anlatıcılığı arasında da güçlü bir akrabalık görüyoruz. Her ikisi de yeni anlatım biçimleri ararken hafızayla, bedenle, sesle ve hikâye anlatıcılığıyla ilişki kuruyor. Bu nedenle bizim için mesele iki farklı dünyanın çatışması değil, birbirini beslemesi oldu.

Projenin ilk kıvılcımı kimden, nasıl çıktı?
IŞIK KAYA: Oyunun ilk kıvılcımı Derem Çıray’ın yazdığı metinle ortaya çıktı. Metinle karşılaştığımız ilk anda bizi etkileyen şey, çok güncel ve yaygın bir kadın hikâyesini halk anlatılarının, hayalet öykülerinin ve Anadolu’nun sözlü kültürünün içinden kurabilmesiydi. Biz de bu metni sahneye taşırken bir yandan çağdaş ve deneysel performans araçlarından yararlandık, diğer yandan hikâyenin kök saldığı coğrafyanın ritmini, karanlığını ve hafızasını korumaya çalıştık.

Cazu’nun maruz kaldığı şiddet ve dışlanma ile doğanın, toprağın tahribatı ya da Anadolu’nun unutturulmaya çalışılan ritüelleri arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
IRAZ AKÇAM: Oyunda Cazu’nun bedeni ve içinde yaşadığı coğrafya sürekli bir mücadele alanına dönüşüyor. Bir yandan da Anadolu’daki pek çok ritüel, masal ve sözlü kültür geleneği kadınlar aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarılmış. Bu hafıza silindikçe yalnızca kültürel bir miras değil, dünyayla kurduğumuz alternatif ilişki biçimleri de kayboluyor.

D.Ç.: Biz oyunda bu ilişkiyi doğrudan anlatmak yerine hikâye, atmosfer, dil ve imgeler aracılığıyla hissettirmeyi tercih ettik. Bu nedenle kadın bedenlerinde taşınan hafıza ile toprağın ve doğanın hafızası arasında; şiddet, sömürü ama aynı zamanda direnç ve yeniden var olma biçimleri üzerinden bağlar kurmaya çalıştık. O yüzden bu oyun bizim için yalnızca Cazu’nun hikâyesi değil, kuşaklar boyunca aktarılan kadın deneyimlerinin, hafızanın ve direncin hikâyesi.
Cazu karakteriyle kadınlara yüklenen ‘cadı’, ‘deli’, ‘albastı’ gibi kalıpları kaleme almak, yazarken neler hissettirdi size?
D.Ç.: Kadınlara atfedilen isimler değişiyor ama altında yatan mekanizma pek değişmiyor. Cadı, deli, albastı, cinli... Bunların hepsi aslında belirli davranışları cezalandırmanın farklı yolları. Bu durum sadece Anadolu’ya özgü de değil. Kadınlar tarih boyunca çoğu zaman ‘melek’ ya da ‘canavar’ ikiliğine sıkıştırılmış. İtaatkar kadın idealize edilirken, öfkesini ifade eden, bağımsız ya da normların dışına çıkan kadın korkulacak bir figüre dönüştürülüyor.
Cazu’yu yazarken beni heyecanlandıran şey, bu hikayeyi ‘canavar’ ilan edilen kişinin gözünden anlatmaktı. Eğer söz hakkı ona verilseydi, kendini nasıl anlatırdı? Oyun biraz bu sorunun peşinden gidiyor.
Peki, sohbetimizi birazda yönetmen koltuğuna çevirelim… Karşınızda hem çok katmanlı, fantastik bir metin hem de tek kişilik bir performans var. En çok nerede zorlandınız ya da heyecanlandınız?
I.K.: Aslında beni en çok heyecanlandıran şey, fiziksel tiyatro öğeleriyle kurduğumuz fantastik dünyayı jenerasyonlar boyunca aktarılan travmalarla ve çok gerçek bir duygusal zeminle köklendirmek oldu. Oyundaki dönüşüm, yalnızca bireysel bir dönüşüm değil; kadınların, hafızanın ve doğanın birbirine bağlandığı daha büyük bir döngünün parçası. Metin bir genç kızın hikâyesini anlatıyor gibi görünse de, prova sürecinde sürekli kendimize şu soruyu sorduk: Bu hikâyenin hangi kısmı annemizi, anneannemizi ya da sokakta karşılaştığımız bir kadını anlatıyor? Bence oyunun asıl gücü de burada yatıyor.
I.A.: Cazu’nun hikâyesinde beni en çok besleyen şey, kendi seçimi olmayan bir geri dönüşü kendi seçtiği bir mücadeleye dönüştürmesi oldu. Çünkü Cazu’nun öfkesi yalnızca bireysel bir öfke değil; kuşaklar boyunca susturulmuş, suçlanmış ve görünmez kılınmış kadınların hafızasını da taşıyor. Bu yüzden karaktere yaklaşırken öfkeyi tek başına bir patlama olarak değil, hayatta kalma isteğiyle, merakla ve mücadele arzusuyla birlikte düşünmeye çalıştım.
Bugün kendi hayatımda da sistemlerin yarattığı kaçınılmaz mücadelelerin içinde, direncimi canlı tutan şeyin mücadele etme arzusu olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle Cazu’yla aramızda güçlü bir bağ kurdum. Onun geri dönüşü benim için yalnızca bir intikam hikâyesi değil; var olmaya, anlatmaya ve görünür olmaya devam etmenin ısrarı.
Sahnedeki o ‘yalnızlık’ ile oyundaki seslerin getirdiği ‘kalabalık’ arasındaki ilişkiyi nasıl yönettiniz?
I.K.: Oyunda sahnede fiziksel olarak yalnız bir beden görüyoruz; ancak Cazu hiçbir zaman gerçekten yalnız değil. Onun etrafı sürekli seslerle, yargılarla, söylentilerle, korkularla ve toplumsal baskılarla çevrili. Böylece Cazu’nun yalnızlığı ile etrafını kuşatan kalabalık arasında sürekli bir gerilim oluşuyor.
I.A.: Reji açısından ilgimizi çeken şey, sahnedeki tek bir bedenin bu görünmez kalabalıkla nasıl mücadele edeceğiydi. Oyunculuk tarafında ise bu seslerle yalnızca karşılaşan değil, onların arasından kendi sesini duyurmaya çalışan bir genç kadının varlığını araştırdık. Çünkü oyunun merkezinde, on yedi yaşında bir genç kızın bütün bu gürültünün içinde kendini var etme ve hikâyesini anlatma çabası var.
Londra’dan sonra İstanbul’a taşıyorsunuz hikayenizi…
I.A.: Oyunun bu yolculuğu bizim için çok değerli. Londra’da oyunu ilk kez seyirciyle buluşturmak heyecan vericiydi, ancak hikayenin doğduğu coğrafyaya doğru yürüyor olması ayrı bir anlam taşıyor. Anadolu'dan beslenen, Türkiye'nin toplumsal ve kültürel hafızasıyla ilişki kuran bir hikâyeyi İstanbul'da paylaşacak olmak bizi hem heyecanlandırıyor hem de derinden etkiliyor. Hikâyenin kendi evine dönüyor olmasının yarattığı özel bir heyecan hissediyoruz.
D.Ç.: Londra'daki seyircilerimizin oyuna yaklaşımı bizi çok etkiledi. Birçok uluslararası izleyicimiz, Türkçe bilmemesine rağmen Iraz'ın sahnedeki varlığıyla ve Cazu'nun mücadelesiyle güçlü bir bağ kurduklarını; adaletsizliği, yalnızlığı ve direnişi hissedebildiklerini paylaştı.
Sahne kapandığında İstanbul izleyicisinin hangi duygularla veya soru işaretleriyle salondan ayrılmasını dilersiniz?
I.K.: Seyircilerin Cazu’yla birlikte geçtiği duygusal yolculuğu içtenlikle deneyimlemelerini istiyoruz. Ama bunun yanında, salondan tamamen rahatlamış ya da teselli bulmuş bir halde çıkmalarını da beklemiyoruz, aksine, biraz huzursuz olmalarını umuyoruz. Kendilerini, çevrelerindeki insanları, ailelerini, komşularını, patronlarını, arkadaşlarını ve çocuklarını yeniden düşünmelerini istiyoruz. Çünkü inandığımız şey şu: Toplumsal değişim çoğu zaman empatinin yarattığı huzursuzluktan doğuyor. Bir başkasının hikâyesini gerçekten duyduğumuzda, kendi konumumuzu ve sorumluluklarımızı sorgulamaya başlıyoruz.
D.Ç.: Son yıllarda maruz kaldığımız şiddet haberleri, adaletsizlikler ve can yakıcı olaylar ne yazık ki bizlerde bir alışılmışlık hissi ve zaman zaman da çaresizlik yarattı. Oysa sanatın gücü, tam da bu uyuşmuşluğu kırabilmesinde yatıyor.