İnsanı kucaklayan bir şehir olarak tanıdığım, geçmişin izlerini çokça taşıyan neşeli sokaklarında dolaşmayı pek sevdiğim Çanakkale, bienali besleyen 20 yıllık bir kültür-sanat birikimine sahip.
Çanakkale Bienali İnisiyatifi (CABININ) kurucusu Doç. Dr. Seyhan Boztepe, yönetici küratör Deniz Erbaş ve tutkulu genç ekipleri sayesinde bugünlere gelen bienal, her seferinde daha sürprizli, daha kapsayıcı.
Su ve toprak ilişkisini ele alan ‘Metcezir / Ebb & Flow’ başlığıyla 20 Kasım’a kadar devam edecek 10. bienal kapsamında, dokuz ülkeden 60’ın üzerinde sanatçının üretimleri şehir merkezindeki Mahal, StudioMAHAL, Balıkhane, Demirhan, Çanakkale Bienali Parkı, Korfmann Kütüphanesi, Mavi Ev ve ASTİM gibi mekânların yanı sıra Troya Müzesi, Yukarı Tartışık köyü, Adatepe Zeytinyağı Müzesi ve Adatepe İda Blue Oteli’nde sergileniyor.
Çanakkale’nin gelgitlerinden ilham alan bienalin odağında bu yıl seramik var ve eserlerin birçoğu Yasemin Ülgen’in küratörlüğünde Troya Müzesi’nde. Müzenin hemen önüne Uğur Cinel’in ‘Monet’nin Bahçesi’ adlı eseri yerleştirilmiş. Müzeye girer girmez karşınıza Burçak Bingöl’ün ‘Cargo’ adlı eseri çıkıyor.
Füreya Koral, Melike Abasıyanık Kurtiç, Elif Uras, Canan Bozbağ, Lara Ögel, Nermin Kura, Merve Mepa, Aylin Zaptçıoğlu, Volkan Aslan, Kale Grubu’nun desteğiyle üretilen ‘Sofra’ adlı eseriyle Yasemin Özcan, Ayça Telgeren, Oddviz, SENA, Yaren Yıldız, Serkan Aka, Meral Değer, Edward Burtynsky ve Alkan Avcıoğlu ile metal eserleri bahçedeki dev ağaca asılı Tardu Kuman, Troya Müzesi’nin ağırladığı sanatçılar arasında.
Çanakkale ASTİM Sanayi Sitesi bir önceki bienale göre daha sakin diyeceğim ama Mihran Tomasyan, Berke Can Özcan ve Serkan Aka’nın yer aldığı Tophane Noise Band’in performansı hayli gürültülüydü.
Manfred Heinze ile birlikte ASTİM’de yer alan Gözde Mimiko Türkkan’ın, duvardan yere sarkan pirinç kâğıdı rulolar üzerine yaptığı ‘Dalga’ adlı eseri, ‘Metcezir’ temasına pek uygun. Zaten burada, StudioMAHAL’de üretilmiş.
Agah Uğur Koleksiyonu'ndan seçilen eserlerle, Halil Altındere’nin küratörlüğünde hazırlanan ‘Bedenin Mücadele Alanındır’ sergisinde gerçekleştirdiği boks maçı performansıyla tanıdığım sanatçıyı, ikinci isminden ötürü Japonya ile bağlantılı sanıyordum. Japonya sevdası yüzünden Mimiko adını kendi seçmiş.
Sürekli seyahat ettiği ve stüdyosu olmadığı için “gezgin sanatçı” olarak tanımlanan Gözde Mimiko Türkkan’ın bienaldeki diğer bir eseri Mahal’de.
Mahal’de ayrıca Ece Kibaroğlu, Eda Çekil, Hyeseung Lee, Johannes Vogl, Meliha Coşkun ve Sunbin Lim’in eserleri yer alıyor.

Yönetici Küratör Deniz Erbaş (soldan üçüncü), Kurucu Direktör Seyhan Boztepe (sağda) ve Koordinatörler Helin Sude Boztepe (solda), Burak Topçakıl (soldan ikinci).
UZAK DOĞULU SANATÇI VE KÜRATÖRLER
Bu arada bu yıl Çanakkale’de Uzak Doğulu sanatçılar ve küratörler hayli görünür. Korfmann Kütüphanesi’ndeki serginin iki küratörü de Uzak Doğulu: Alex Long Yuan ile Gu Zhenqing.
Davet ettikleri sanatçılar ise şöyle: Ece Kibaroğlu, Burcu Erden, Eymen Aktel, Funda Susamoğlu, Murat Yıldız.
Ece Kibaroğlu’nun dalga hareketini taklit eden ‘Seni Tanıyorum’ işiyle Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Funda Susamoğlu’nun ‘Horoz Taşıyan Çocuklar’ işini not etmişim. StudioMAHAL’de ise Hakan Yılmaz görülebilir.
Çanakkaleli Musevi bir aileye ait Mavi Ev’in birinci katında, akademisyen Ebru Nalan Sülün’ün küratörlüğünde Derya Geylani, Gülden Ataman ve Kemal Tizgöl’ün seramik eserleri var.
Yıllardır kapalı olan evi açtıklarında bir moloz yığınıyla karşılaştıklarını anlatan Ebru Nalan Sülün, “Evi temizledik ama her şey olduğu gibi kaldı. Mutfaktaki dolapları açarsanız 50 yıllık çatal bıçakları görürsünüz. Evde, sonradan eklenmiş değil, hep buradaymış etkisi yaratan eserler var” diyor.
Geylani’nin kırık fincanlardan taşan kahveyi andıran eseri, duvarları yer yer dökülmüş mutfakla gerçekten uyum içinde. Küratörün dediği gibi sergi dediğimiz etkinlik aynı zamanda tarihi, yaşanmışlıkları hatırlamak için.
Balık pazarının hemen yanı başındaki Balıkhane’nin birinci katına çıkarken genç Romanyalı sanatçı Adina Mocanu’nun duvardaki sardalye sürüsü sizi izliyor.
Sardalye balıklarına âşık olan Mocanu, işini konuk sanatçı olarak Çanakkale’de üretmiş.
Birinci katta Andreas Treske, Annika Boll, Carmen Bouyer, ‘ARK199’ ile Dilara Akay, ‘Günebakan’ ile Fulya Çetin, ‘İki Deniz’ ile Gizem Boyacıoğlu, Laurent Lacotte, Leyla Pekmen, Serdar Yılmaz ve deniz kıyısı, eski kilise ve harabelerden oluşan müthiş Enez çizimleriyle İlhan Sayın var.
Fulya Çetin, tavandan sarkıtarak kendi akışlarına bıraktığı kâğıt panolarında, topladığı doğal malzemelerin üzerine sprey ya da boya püskürtmüş. Eseri, alacakaranlığın içinde açmış çiçekleri andırıyor.
Çanakkale Bienali Parkı’nda, İngiliz seramik sanatçısı Kay Aplin’in Troya’nın dokuz yerleşim katmanından esinlenerek yaptığı ‘Katmanlar I–IX’ adlı eserini görebilirsiniz. Eserinin başında olduğu için sohbet imkânı bulduğum Kay Aplin, değişik formlardaki göz alıcı renkli seramiklerinin Kaleseramik’in fabrikasında üretildiğini anlatıyor. Kamusal alandaki bu güzel eserin Çanakkale’de kalacağını umut ediyorum.
LONDRA İLE TARTIŞIK ARASINDA SANAT KÖPRÜSÜ
Londra ile Çanakkale’deki Tartışık Köyü arasında nasıl bir bağ olabilir? Çanakkale Bienali’ne dahil olan Tartışık, başta Öktem Aykut galerisinin kurucularından Tankut Aykut olmak üzere sanatla içli dışlı bir grup insanın yaşadığı bir köy. Köyün girişindeki mağaramsı, kabin şeklindeki küçük sanat alanında, Öktem Aykut sanatçılarından İstanbul doğumlu Renée Levi’nin neon renkleriyle ‘Lékélée’ tablosu var.
Tam bugünlerde Londra’daki Southbank Centre bünyesindeki Hayward Gallery’nin cephesinde Renée Levi’nin benzer neon renklerdeki ‘September’ (Eylül) adlı çalışmasını görebilirsiniz. Londra’daki eserle Tartışık köyündeki eser, mesafelere rağmen diyalog hâlinde.
Yine Öktem Aykut sanatçılarından Can Altay’ın köyün kuyusu üzerindeki yerleştirmesiyle Stijn Ank’ın köyün konukevindeki fıskiyesi, suyla bağlantılı eserler.
Adatepe Zeytinyağı Müzesi’nde Fulya Çetin’in yine alacakaranlık renklerindeki zeytin ağaçlı panoları, müzenin objeleriyle uyum içinde.
Adatepe’nin efsane oteli İda Blue’nun değişik ve beklenmedik köşelerinde yer alan sanatçılar Dilara Akay, Hakan Yılmaz ve Meliha Coşkun.
Oteldeki öğle yemeğinde sohbet ettiğimiz yönetici küratör Deniz Erbaş, Çanakkale Bienali’nin, şehrin hem kimliğini hem hafızasını hem de kaderini belirleyen suyla ilişkisi etrafında şekillendiğini söylüyor.
“Her edisyonun temasını hem şehirle hem ülke ve dünya gündemiyle ilişkilendirmeye çalışıyoruz. Çanakkale bu anlamda çok cömert bir şehir; her seferinde yeni alanlar açıyor” diyor.
Şehrin gelgitleri, toprakla suyun ilişkisi, dikkati doğal olarak Çanakkale’nin özgün değerlerinden seramiğe çeviriyor. Deniz Erbaş’a göre, Çanakkale son yıllarda seramik mirasını yeniden sahiplenmiş. “Şehirde hem endüstri ve zanaat hem tasarım ve sanat var. Bu edisyonda yeni üretimler oldukça fazla” diyor.
Yeni eserler üreten bazı sanatçıların Kaleseramik’te çalıştıklarına dikkat çeken Erbaş, “Bu bölgenin iki önemli markası Kale ve Dardanel’in sponsorlukları bizim için değerli” diye konuşuyor.
CABININ’ın hedefinin bir müze üzerinde yoğunlaşmak olduğunu da söylüyor.
Paris’te Ramize Erer’den ayrılık resimleri
Son zamanlarda resme yoğunlaşan, efsane dergi ‘Bayan Yanı’nın kurucularından ve karikatüristi Ramize Erer, Paris’teki Hôtel Langlois’de 19 Ekim’de ‘Séparation’ (Ayrılık) başlıklı sergisini açıyor.
Hôtel Langlois’in 44 numaralı odasını bir sergi mekânına dönüştüren Ramize Erer’in portre, figür ve natürmortlarından oluşan 25 eseri, Nazlı Pektaş küratörlüğünde bir araya geliyor.
Çağdaş sanat fuarı Art Basel Paris ile eş zamanlı olarak düzenlenen ve 31 Ekim’e kadar izlenebilecek sergide, Erer’in bir video serisi de resimlerine eşlik ediyor.
Kimseye ait olmayan, farklı insanların gelip geçtiği bir otel odasının sergi mekânı olarak seçilmesi, ayrılık ve geçicilik kavramları etrafında şekillenen serginin temel unsurlarından birini oluşturuyor.
Küratör Pektaş’a göre, yaşamını Paris ile İstanbul arasında geçiren Ramize Erer’in eserlerinin bir galeri yerine otel odasında bir araya gelmesi rastlantısal değil; geçiciliğin kendisi, ayrılık fikrinin mekânda yeniden karşılık bulmasını sağlıyor. Erer’in “Neşeyle, mutlulukla yaptığım resimler şimdi neden hüzünlü?” sözleri serginin duygusal dünyasına dair önemli bir ipucu veriyor.
