‘Okul Tıraşı’yla Berlin’de önemli bir başarı elde etmiştiniz. Şimdi de ‘Cinlerin Düğünü’ Toronto Film Festivali’nde... Uluslararası izleyiciyle buluşmak sizin için nasıl bir anlam taşıyor?
FERİT KARAHAN: Toronto bizim için gerçekten çok iyi bir deneyimdi. ‘Cinlerin Düğünü’, ‘Okul Tıraşı’ndan hem biçim hem de anlatı olarak daha farklı ve daha zor bir film. Üç ayrı zaman diliminde ilerleyen, karakterler arasında sürekli bağlar kuran ve seyirciden daha aktif bir ilişki talep eden bir yapısı var. Bu nedenle filmin bütün katmanlarını ilk karşılaşmada hemen açan bir film olmadığının farkındaydım. Buna rağmen Toronto’daki karşılığının ve özellikle eleştirilerin genel olarak iyi olması beni çok memnun etti. Çünkü böyle filmlerde seyircinin filmi hemen sevmesinden çok, filmin dünyasına girmesi, üzerine düşünmesi ve film bittikten sonra da bazı soruları yanında taşıması benim için daha önemli.

Oyuncular olarak neler hissediyorsunuz?
SARP BOZKURT: Sadece ülkemizdeki değil dünyadaki tüm oyuncuların gitmek istediği bir festivalde açılış yaptık. Gelen global ilgi de bize hayal gibi geliyor. Toronto’da zaman zaman olduğumuz yerin farkına varıp, insanların ilgisini görüp “Biz şu anda ne yaşıyoruz?” dedik. Tabii ki ifade edemeyeceğim kadar mutluyuz.

HELİN KANDEMİR: Ferit Hoca, ‘Cinlerin Düğünü’nden önce de filmlerini heyecanla takip ettiğim, çalışmak adına büyük bir heyecan duyduğum bir yönetmendi. Senaryo elime ilk ulaştığında da bu ortaklık ihtimali için çok heyecanlıydım.

Senaryo da sizin kalemizden... Ülkemiz topraklarında birçok gerçekliği bir araya getirdiğinizi ve derinleştirdiğinizi görüyoruz. Neden böyle bir hikâye üzerinden ilerlemek istediniz?
F.K.: Filme başlamadan fikir olarak bende dönüp duran bir cümle vardı. “Kendi karanlığını reddeden insan, kaderini gerçekten değiştirebilir mi?” sorusu beni bu filmi yapmaya itti. Bana göre insanın en tehlikeli yanı karanlık dürtülere sahip olması değildir. Asıl tehlike, bunların varlığını inkâr etmektir. Kendimizde kabul edemediğimiz karanlıkların her parçasından düşmanlar yaratırız. Günün sonunda karşımızda hiç kimsenin ve herkesin olduğu bir düşmanlar ordusu yaratmış oluruz. Bir süre sonra o düşmanlar bizden daha büyük hâle gelir. Öyle bir hal alır ki, biz, yarattığımız bu suni düşman ordusunun kuklasına dönüşürüz. Bu sadece bireyler için değil, toplumlar için de geçerli. Bugünden bakıldığında her topluluğun yarattığı suni düşmanları görüyoruz.
Sizi bu hikâyeye ve karakterinize çeken temel unsur ne oldu?
H.K.: Yönetmenimizle beraber keyifli bir hazırlık sürecimiz oldu. Bir oyun provası deneyimlemedik çünkü çekimlerde yaşanacak keşfin önünü hiç kapatmadık. Daha çok hikâyenin içine yönelik, karakterlerimizin dünyalarını ve bağlantılarını kavramak üzerine uzun uzun sohbet ettik. Hikâyenin ruhuna çok uygun bir coğrafyada çekim yaptığımız için, o dokuya temas etmek hepimize iyi geldi.
S.B.: Hikâyede gördüğüm şey bize miras kalan duygulardı. Bu gerçekte inandığım bir şey. Filmin bu duyguyu, bu kadar sert bir şekilde anlatması çok hoşuma gitmişti. Yaşadığımız bazı şeyler veya biz yaşamasak da bazı hayatlar zannettiğimizden daha sert. Yasin karakteri ise uzun zamandır hayalini kurduğum bir roldü. Bu miras kalan duyguların en saf haliydi. Filmdeki en temiz şeydi, Yasin karakteri...
Peki, karakterinizdeki o ham duyguyu yakalamak için kendi konfor alanınızdan ne kadar çıkmanız gerekti?
S.B.: Oldukça. Filmi çektiğimiz Erzincan ve o bölgenin atmosferi o ham duyguyu yakalamakta çok yardımcı oldu aslında. Orada biraz yalnız kaldık hepimiz. Bence bu film için bu duygu çok doğruydu. Yasin karakteri özelinde, her şeyi çocukluğundan beri kendi yapmaya alışmış bir Sarp olarak, sürekli yardıma ihtiyaç duyan bir Yasin’i canlandırmak için bütün bildiklerimi unutmak yardımcı olacaktı. Bu yüzden bütün konfor alanımı terk etmem gerekti ve bu bana çok iyi geldi.
H.K.: Aile yarasının ve tanımsız ilişkilerin çok evrensel şeyler olduğunu düşünüyorum. ‘Cinlerin Düğünü’ bir olay üzerinde dönmüyor, bir sosyal yapıyı hedef almıyor. Bunun ulaşılabilirliğini arttırdığına inanıyorum.

Yerel ve Anadolu kökenli bir hikâyenin evrensel sinema çevrelerinde bu derece hızlı karşılık bulmasını neye bağlıyorsunuz?
F.K.: Ben yerel olanla evrensel olan arasında büyük bir ayrım olduğunu düşünmüyorum. Sinemada belirli bir coğrafyaya, kültüre ve insana ne kadar yaklaşırsanız, oradan çok daha geniş bir dünyaya bakabileceğinize inanıyorum. Bazen büyük resmi görebilmek için kamerayı, onun içinde neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir çatlağa yaklaştırmak gerekir. ‘Cinlerin Düğünü’nde tarihsel olayların kendisinden çok, bu olayların insanların hayatlarında bıraktığı izler ilgimi çekiyor. Sanırım diğer insanlarda karşılık bulmasının sebebi, bu minör tarih anlayışının anlatıda hâkim olması.
O bastırılmış karanlık ve nesiller boyu aktarılan travmalar, sinemanızda nasıl bir anlatı biçimine dönüşüyor?
F.K.: Filmde, anlatıyı klasik anlamda neden-sonuç ilişkileriyle ilerleyen bir yapıdan çok, hafızanın çalışma biçimine yaklaştırmaya çalıştım. Daha döngüsel ve sarmal bir yapı... Çünkü hafıza kronolojik değil; bazı anları büyütüyor, bazılarını siliyor, bazen de yıllar önce yaşanmış küçücük bir ayrıntıyı bugünün en önemli meselesi hâline getiriyor. Benim için filmin biçimini belirleyen şey de buydu: Seyirciye geçmiş hakkında bilgi vermekten çok, geçmişin hâlâ orada olduğunu hissettirmek. Böylelikle, başkalarına büyü gibi gelen şeyin bizim gerçekliğimiz olduğunu gösterebilecektim.
Aslında geçmişin bugünü sürekli etkilediği bir yapı kuruyorsunuz. Sizce insanın ailesinden ve geçmişinden devraldığı şeylerle kendi hayatı arasında nasıl bir mücadele var?
F.K.: Geçmiş yalnızca hatırladığımız bir şey değil, bugünün içinde sürekli yeniden ürettiğimiz bir şey. Bunun politik bir tarafı da var. Toplumlar da bireyler gibi neyi hatırlayacaklarına, neyi unutacaklarına, hangi acıyı canlı tutup hangisini görmezden geleceklerine bugünün çıkarlarından yola çıkarak bakıyorlar. Geçmişi her şeyi açıklayan bir mazerete dönüştürmemek gerektiğine inanıyorum. Bir noktadan sonra insan kendisine yapılanla ne yapacağına karar vermek zorunda.
S.B.: Eğer bu mirası kabullenirseniz ve taşıdıklarınızın farkına varırsanız bunlardan kurtulmak mümkün bence. Ama çoğumuz taşıdığımız şeyleri ya bilmiyor ya da kabul etmiyor. Bir noktada bunlarla yüzleşip, kabullenip, bunlardan kurtulmak gerektiğine inanıyorum.

Cinlerin Düğünü, 6 Kasım’da vizyonda...