“Uzun zaman önce, çok çok uzak bir galakside…” Sinema tarihinin en tanıdık açılışlarından biri ekranda belirir; ardından ‘Star Wars’un meşhur sarı yazıları yıldızların arasında süzülür. Neredeyse yarım yüzyıldır kuşaktan kuşağa aktarılan modern bir mitolojinin mimarı olan George Lucas, şimdi yıllardır peşinden gittiği hikâye anlatma tutkusunu beyazperdeden çıkarıp bir müzeye taşıyor.
Lucas’ın bu tutkusu sinemadan da eski. Gençliğinde antropolojiye ilgi duyan yönetmen, Joseph Campbell’ın mitler ve “kahramanın yolculuğu” üzerine çalışmalarından derinden etkilendi. Öğrencilik yıllarında 35 dolara aldığı V. T. Hamlin imzalı bir ‘Alley Oop’ çizgi bandıyla oluşturmaya başladığı çizgi roman ve illüstrasyon koleksiyonu, bugün 40 binden fazla esere ulaşmış durumda.
Müzenin açılış hikâyesi biraz çetrefilli. Lucas ve eşi Mellody Hobson projeyi önce San Francisco’daki Presidio’da hayata geçirmek istedi, ancak sonuç alamadı. Ardından Chicago gündeme geldi; o proje de rafa kalktı. Treasure Island seçeneği de sonuç vermeyince rota Los Angeles’a çevrildi. Müze sonunda Lucas’ın sinema eğitimi aldığı University of Southern California’nın hemen karşısındaki Exposition Park’ta yerini buldu. MAD Architects’in kurucusu Ma Yansong tarafından tasarlanan yaklaşık 28 bin metrekarelik yapı, 53 dönümlük bir kampüsün içinde yer alıyor. Neredeyse hiç düz çizgi kullanılmadan tasarlanan bina, merkezinden yükselerek parkın üzerinde hafifçe süzülüyormuş izlenimi veriyor.
Açılış gecesi, Los Angeles ölçülerinde bile hayli yıldızlıydı. George Lucas ve Mellody Hobson’ın ev sahipliğinde Steven Spielberg, Harrison Ford, Christopher Nolan, Francis Ford Coppola, Guillermo del Toro ve Peter Jackson gibi farklı kuşaklardan usta sinemacılar bir araya geldi. Lucas’a göre sanatın sınırlarını başkalarının çizmesine gerek yok; asıl mesele, bir görüntünün insanda ne uyandırdığı. Yıllar süren biriktirme, bekleyiş ve şehir şehir dolaşan müze arayışının ardından Lucas Anlatı Sanatı Müzesi, 22 Eylül’de ziyaretçilerini kabul etmeye başladı.
Adında Lucas geçince insanın aklına doğal olarak ‘Star Wars’ geliyor ama burası bir ‘Star Wars’ müzesi değil. Belki de en ilginç yanı bu. Norman Rockwell, Frida Kahlo, N. C. Wyeth, Maxfield Parrish ve Diego Rivera gibi isimlerin eserlerinin yanı sıra çizgi romanlar, mangalar, çocuk kitabı illüstrasyonları, fotoğraflar, fantastik sanat örnekleri ve sinema için üretilmiş tasarımlar da sergileniyor. Açılışta 30’dan fazla galeride 1.300’ü aşkın eser gösteriliyor; koleksiyonda, 1971-2012 yıllarını kapsayan Lucas Archives’ın tamamı da bulunuyor.
George Lucas

Lucas’ın illüstrasyona özel bir ilgisi var. Film okulundan bu yana yüzlerce illüstratörle çalışmasına rağmen bu sanatçıların uzun süre “ciddi sanat” dünyasının dışında tutulmasını anlamadığını söylüyor. Müzenin çıkış noktalarından biri de tam olarak bu: Büyük sanat kurumlarının uzun süre görmezden geldiği, ancak Lucas’ın hikâye anlatma gücüne inandığı görsel kültüre alan açmak.
‘Star Wars’ hayranları yine de eli boş dönmeyecek. Luke Skywalker’ın Landspeeder’ı, Ralph McQuarrie’nin prodüksiyon çizimleri, kostümler ve araç tasarımları koleksiyonun bir parçası. Açılış sergilerinden ‘Star Wars in Motion’ ise ilk altı filmdeki araç tasarımlarına ve hareket fikrine odaklanıyor. Ancak bütün bunlar, Lucas’ın biriktirdiği çok daha geniş bir görsel dünyanın içinde yer alıyor.
Mellody Hobson

ANLATI SANATI NEDİR?
Lucas’ın yıllardır peşinden gittiği fikir, müzenin tam kalbinde duruyor: Bir görüntü hikâye taşıyorsa anlatı sanatının parçası olabilir. Kökeni mağara resimlerine kadar uzanan bu yaklaşım; dinî ve mitolojik resimlerden illüstrasyona, çizgi romandan fotoğraf ve sinemaya kadar geniş bir alana yayılıyor. Burada mesele, eserin hangi kategoriye girdiği değil, görüntünün hikâyeyle nasıl bağ kurduğu. Lucas’ın ifadesiyle, “Anlatı sanatı hikâyeyi yaratmaz. Hikâye sanatı yaratır.”
Bu bakış, sanat ile illüstrasyon arasına çekilen kalın çizgiyi de bulanıklaştırıyor. Frida Kahlo ve Norman Rockwell’in yanında manga, çizgi roman ve ‘Star Wars’ için hazırlanmış prodüksiyon çizimlerini görmek bu yüzden şaşırtıcı değil. Lucas, bunları tek bir sanat türü altında toplamaya çalışmıyor; birbirinden uzak görünen imgelerin ortak bir anlatıda nasıl buluştuğuna bakıyor. Galeriler de bu düşüncenin izini sürüyor. Anlatı sanatının tarihine ayrılan bölümler, mağara resimlerinden farklı dönemlerin görsel dünyalarına uzanırken üst galerilerde aşk, aile, topluluk, çalışma hayatı, spor ve çocukluk gibi tanıdık temalar, farklı dönemlerden eserlerle yan yana geliyor. Böylece müze yalnızca sanat tarihinde ilerlemiyor; insanın değişmeyen meselelerinin de peşine düşüyor.
Araştırma kütüphanesi ise Lucas’ın bu dünyaya nereden baktığını daha görünür kılıyor. Herkese ücretsiz açık kütüphanede 30 binden fazla çizgi romanın yanı sıra Joseph Campbell’ın kişisel kütüphanesinden 2.900’ü aşkın cilt bulunuyor. Bunlar arasında Campbell’ın kendi notlarını taşıyan kitaplar da var. Lucas’ın gençliğinde karşılaştığı mit, kahraman ve hikâye fikirleri böylece yalnızca müzenin düşünsel arka planında kalmıyor, raflarda da yaşamaya devam ediyor.
Sinema elbette müzenin önemli bir parçası. Lucas Archives’dan gelen eserlerin yanı sıra iki sinema salonu, eğitim alanları ve Skywalker Grill de yapının içinde yer alıyor. Ancak hikâye binanın kapısında bitmiyor. Dışarıda Mia Lehrer ve Studio-MLA’nın tasarladığı park, California’nın tepelerden vadilere ve kanyonlara uzanan coğrafyasından esinleniyor. Jakarandalar, meşeler ve çamlar büyüdükçe; mevsimler değiştikçe manzara da dönüşecek. Bir anlatı sanatı müzesinin bahçesi için bundan daha uygun bir fikir bulmak zor.
Müzeyi görmek için sabırsızlanıyorum. Beni asıl meraklandıran, Frida Kahlo ile ‘Star Wars’un aynı binada buluşması değil; Lucas’ın birbirinden bu kadar uzak görünen görsel dünyalar arasında nasıl bir bağ kurduğu. Zaten müzenin asıl meselesi de kanımca bu: Hafızada kalan görüntülerden kurulmuş büyük bir görsel evren.