İşlevsiz aile hikâyelerine pek de yabancı değiliz; ancak Karim Aïnouz, ‘Rosebush Pruning’de çıtayı yükseltiyor. Yönetmen, dışarıdan kusursuz görünen bir hayatın altında biriken öfkeyi, bastırılmış arzuları ve güç mücadelelerini kışkırtıcı bir aile portresine dönüştürüyor.
Katalonya güneşinin altında, dışarıdan bakıldığında oldukça rahat bir hayat sürdüğü düşünülen ancak kendi içinde pek de huzurlu olmayan Amerikalı bir aileyle tanışıyoruz. Barselona yakınlarındaki büyük villalarında her şey kusursuz görünüyor; biraz yaklaştığımızda ise sevginin çoktan sahiplenme, alışkanlık ve bağımlılıkla iç içe geçtiğini anlıyoruz.
Bu tuhaflığın geçmişi de en az bugünü kadar sıra dışı. Aile, yıllar önce New York’tan İspanya’ya taşınmış; anneleri bir kurt saldırısına kurban gitmiş. Geriye kör ve baskıcı baba ile artık yetişkin olan dört çocuk kalmış: Ed, Anna, Robert ve Jack. Dördü de yetişkin olmasına rağmen evdeki düzen onları hâlâ çocukluk rollerinde tutuyor. Kimsenin gerçekten kendi hayatına geçemediği, herkesin birbirini izlediği ve en küçük değişiklikte dengenin bozulduğu bir ev burası. Para sorun değil, çalışmak ise pek kimsenin gündeminde yok; hayatları pahalı kıyafetler, küçük saplantılar ve birbirlerine duydukları fazlasıyla yoğun ilgi etrafında dönüyor.
Tracy Letts’in canlandırdığı baba, görme yetisini kaybetmiş olsa da çocukları üzerindeki hâkimiyetini yitirmiş değil. Onları rahatlıkla aşağılıyor, sınırlarını ihlal ediyor ve bütün bunları neredeyse sıradan bir aile alışkanlığı gibi sürdürüyor. Jack’in sevgilisi Martha ilk kez eve geldiğinde Anna’dan genç kadını ayrıntılarıyla tarif etmesini, hatta bedeniyle ilgili soruları yanıtlamasını istemesi, bu ailede mahremiyet denen şeyin ne kadar zayıf olduğunu anlamamız için yeterli oluyor.
GİTMEK İHANETE DÖNÜŞÜNCE
Kardeşlerin arasında dışarıdaki hayata en fazla yaklaşan kişi Jack. Son olarak ‘Half Man’de izlediğimiz Jamie Bell’in canlandırdığı Jack, sevgilisi Martha’yla yeni bir hayat kurmak ve evden ayrılmak istiyor. Normal şartlarda oldukça sıradan sayılabilecek bu karar, burada neredeyse aileye ihanet anlamına geliyor. Çünkü Jack yalnızca kardeşlerden biri değil; ailenin dengesinin ta kendisi. Onun gitme ihtimali güçlendikçe kardeşlerin zaten pek sağlıklı olmayan ilişkileri de iyice açığa çıkıyor.
Oyuncu kadrosu oldukça güçlü. Riley Keough, Callum Turner, Jamie Bell, Elle Fanning ve Lukas Gage başı çekerken ‘Daisy Jones & The Six’, ‘Masters of the Air’, ‘Billy Elliot’, ‘The Great’ ve ‘The White Lotus’ gibi yapımlardan tanıdığımız isimleri bu kez aynı tuhaf aile evreninde izliyoruz. Tracy Letts ailenin baskıcı babası rolünde, Pamela Anderson ise yıllar önce kaybettikleri anne olarak karşımıza çıkıyor.

LANTHİMOS DÜNYASININ İZLERİ
‘Rosebush Pruning’, Marco Bellocchio’nun 1965 tarihli ‘Fists in the Pocket’ filminden uyarlanmış. Senaryoyu, ‘Dogtooth’ta da imzası bulunan ve Yorgos Lanthimos’la uzun yıllardır çalışan Efthimis Filippou kaleme alıyor. Dolayısıyla dış dünyadan kopmuş bir aile, kendi kuralları, tuhaf konuşma biçimleri, iktidar ve cinselliğin birbirine karıştığı ilişkiler derken Lanthimos dünyasını hatırlatan tarafları görmek zor değil. Karim Aïnouz ise bütün bunları daha parlak ve gösterişli bir dünyanın içine yerleştiriyor. Güzel evler, pahalı kıyafetler ve kusursuz görünen hayat, içerideki dağınıklığı daha da görünür kılıyor.
Ensest, cinayet ve giderek tuhaflaşan ritüeller derken film, zaman zaman şok etmeyi biraz fazla seviyor. Hatta bazı anlarda ne kadar ileri gidebileceğini gösterme çabası, anlattığı hikâyenin önüne geçiyor. Yine de oyuncuların performansları filmi izlemeye değer kılıyor.
KONFORLU BİR HAPİSHANE
Filmin zenginlik eleştirisi de en çok burada kendini gösteriyor. Bu insanların çalışmak zorunda olmaması, dış dünyayla gerçek bir bağ kurmaması ve kendi küçük evrenlerinde yaşaması tesadüf değil. Para onları özgürleştirmemiş; tam tersine, kimsenin değişmek zorunda kalmadığı konforlu bir alan yaratmış.
‘Rosebush Pruning’ yer yer fazla kışkırtıcı ve dağınık olsa da bu ailenin birbirinden neden kopamadığını izlemek yeterince merak uyandırıcı.