Green Lantern, evrenin farklı bölgelerini koruyan galaksiler arası bir polis teşkilatının üyelerine verilen isim. Her birinin, sahibinin iradesi ve hayal gücüyle çalışan bir yüzüğü var. Bu yüzük, hayal edilenleri enerjiye dönüştürerek kalkanlardan silahlara kadar akla gelebilecek türlü nesneyi yaratabiliyor. Kyle Chandler’ın canlandırdığı Hal Jordan, yıllardır yüzüğü taşıyan deneyimli isim. Aaron Pierre’in hayat verdiği John Stewart ise teşkilata yeni katılan, Hal’ın yanında yetişirken bir gün onun yerini almaya hazırlanan genç Lantern. İkili, Nebraska’nın küçük Rushville kasabasında işlenen bir cinayeti araştırmak üzere bir araya geliyor. İlk bakışta yerel bir suç vakası gibi duran olayın ucu, kısa sürede uzaylılara ve çok daha büyük bir kozmik tehdide uzanıyor.
Dizinin asıl gerilimi ise yalnızca çözülmesi gereken vakadan kaynaklanmıyor. Hal, elindeki gücü ve konumunu bırakmaya hiç niyetli değil; John ise yeni kuşağın temsilcisi olarak onun karşısında duruyor. Dizinin yürütücü yapımcıları Damon Lindelof (aynı zamanda senarist), Tom King (aynı zamanda senarist) ve Chris Mundy’le (dizi sorumlusu) bu dünyayı nasıl kurduklarını, Hal ile John arasındaki çatışmayı ve Green Lantern mitolojisini neden farklı bir açıdan ele aldıklarını konuştuk.
Green Lantern’ı ekrana taşırken neyi farklı yapmak istediniz? Hem çizgi roman okurlarına tanıdık gelecek hem de yeni seyircinin bağ kurabileceği bir dünya yaratmak için neye odaklandınız?
TOM KING: Ben çizgi roman dünyasından geliyorum ve her türden çizgi romanın büyük hayranıyım. En başından beri yapmak istediğim şeylerden biri, -kulağa biraz saçma gelebilir ama- çimi gerçekten hissedebilmekti.
Bugün çizgi roman uyarlamalarında o kadar çok şey bilgisayarla yapılıyor ki her şey yeşil perdeye, CGI’a dönüşebiliyor. Bir noktadan sonra ölçek duygusu kayboluyor ve süper güçlere inanmayı bırakıyorsunuz. Ben, güçlerin yeniden gerçekten güçlü hissedileceği bir ölçek yaratmak istedim. Bunun için dünyayı insan ölçeğine geri çekmek gerekiyordu. İnsan ölçeği yoksa ‘süper’ olan şey de artık süper gelmiyor; hayranlık ve şaşkınlık duygusu kayboluyor.
Ayaklarımızın yere bastığını, altımızdaki kumun sesini hissedebilmek istedim. Böylece süper bir şey karşınıza çıktığında, ‘Game of Thrones’taki ejderhalar gibi bir anda belirip aklınızı başınızdan alabilsin.
DAMON LINDELOF: Ben de hayatım boyunca çizgi roman okuyarak büyümüş biri olarak şunu düşünüyorum: “Bu bir çizgi roman dizisi” cümlesi, çizgi roman sevenler için davetkâr olabilirken o dünyayla aynı bağı kurmamış insanlara çocukça ya da saçma gelebiliyor.
Bizim görevimiz, Lanterns karakterlerini onlarca yıldır yaşatan özellikleri korurken diziyi o dünyaya yabancı seyirciler için de ilgi çekici hale getirmekti. Günün sonunda her şey karakterlere dayanıyor. Hogwarts’ta büyücü olmaları, Westeros’ta taht için savaşmaları ya da hayal güçlerini fiziksel bir şeye dönüştüren sihirli bir yüzüğe sahip olmaları fark etmiyor. O insanları önemsemiyorsanız dizi işlemez. Başlangıç noktamız hep şuydu: Hal kim ve ne istiyor? John kim ve ne istiyor? Uzay polisi olmalarının getirdiği diğer unsurlar da karakterlere hizmet ediyor.
Son dönemde “süper kahraman yorgunluğu” çok konuşuluyor. Buna rağmen ‘Spider-Man: Brand New Day’ gibi filmler bu hikâyelere yönelik güçlü ilginin sürdüğünü gösteriyor. Sizce seyircinin bu karakterleri önemsemeye devam etmesinin anahtarı ne?
D.L.: Anahtarı gerçekten bilseydik hiçbir zaman ıskalamazdık. Ama ‘Spider-Man: Brand New Day’in büyük bir hayranı olarak şunu söyleyebilirim: Tom Holland’ın dördüncü solo filmi olmasına rağmen hâlâ anlatacak yeni şeyler bulabilmesi etkileyiciydi. Süper kahraman hikâyeleri büyük aksiyonlar ve görkemli anlarla dolu; sonuçta bu karakterler bir anlamda modern mitolojik figürler. Ama seyircinin onlarla asıl bağ kurduğu yer güçleri değil, insani tarafları.
Superman başka bir gezegenden geliyor olabilir, ‘Green Lanterns’ta uzaylı karakterler olabilir. Ama ‘Brand New Day’de benimle kalan şey Peter’ın MJ ve Ned’le ilişkisi, Aunt May üzerinden kurduğumuz duygusal bağ. Bunlar, kötü karakterin kim olduğundan ya da Manhattan’ın bir kez daha kurtarılmasından daha kalıcı. Elinizde çok büyük bir şey olduğunu anlamanız gerekiyor ama çok küçük düşünmelisiniz: Ben bu insanları neden önemsemeliyim?
T.K.: Bence insanlar bazen türe fazla güvenebiliyor. “Nasıl olsa belli bir seyircisi var, o yüzden çok iyi olmak zorunda değil” diye düşünebiliyorlar. Oysa süper kahraman seyircisinin beklentisi artık çok daha yüksek; iyi yapılmış, bağ kurabilecekleri hikayeler görmek istiyorlar.
James Gunn’ın yaklaşımında beni etkileyen şey de buydu. Damon Lindelof ve Chris Mundy gibi televizyonu gerçekten bilen insanlarla çalışıyor. “Bu zaten bir tür işi, bir şekilde yürür” demek yerine sağlam bir dizi kurmaya çalışıyor.
İki farklı zaman çizgisi var; 2016 ve 2026 arasında gidip geliyoruz. Bu yapı, Hal ve John’un ilişkisi hakkında tek bir zaman çizgisinde göremeyeceğimiz neyi ortaya çıkarıyor?
D.L.: Doğrusal olmayan anlatımla her zaman ilgilenmişimdir çünkü dünyayı da bir ölçüde böyle deneyimliyoruz. Bir anlatıyı kısa bir zaman diliminde kurmak, karakterlerin dönüşümünü sınırlıyor. ‘Lanterns’ta çözmemiz gereken meselelerden biri, John Stewart ve Hal Jordan’ı Guy Gardner’ın zaten var olduğu DCU yapısına nasıl yerleştireceğimizdi. John’ın yolculuğunu yalnızca bir ‘eğitim süreci’ olarak anlatmak, onu sezon sonunda ulaştırmak istediğimiz nokta için yeterli değildi. Bu yüzden ciddi bir zaman sıçramasına ihtiyaç duyduk.
Bir de spoiler vermeyeyim ama iki zaman dilimi arasında gidip gelmezsek buddy cop ilişki dinamiğinin potansiyelinden yararlanamıyoruz. Biz buna kendi aramızda “Ghost’ fikri” diyorduk. Patrick Swayze filmde erken ölmesine rağmen yapım, bir aşk hikâyesi olarak devam ediyor. Biz de Hal ve John’un ilişkisini sürdürebilmek için iki farklı zaman çizgisine ihtiyaç duyduk.
CHRIS MUNDY / YÜRÜTÜCÜ YAPIMCI VE DİZİ SORUMLUSU:
Fantastik olanla sıradan hayatı yan yana getirdik
Green Lantern’ı uyarlarken çizgi romanlardan mutlaka korumak istediği unsurun ne olduğunu ve bunu dizinin kendine özgü tonuyla nasıl bir araya getirdiğini sorduğumuz Mundy’nin yanıtı şöyle oldu: “Bence en temel mesele, Green Lantern’ı ilginç kılan ruhu korumaktı. Bizim için bunun merkezinde yaratıcılık vardı. Elinizde bir yüzük var ama asıl güç fiziksel üstünlükten değil, hayal gücünden geliyor. Bunu özellikle Hal ve John üzerinden göstermek istedik. İkisi dünyaya farklı gözlerle bakıyor, dolayısıyla yarattıkları şeyler de birbirinden farklı. Aynı zamanda yüzüğün fantastik gücüyle gündelik hayatın sıradanlığını yan yana getirmek bizim için önemliydi.
Diğer uyarlamalardan özellikle farklılaşmak gibi bir hedefimiz yoktu. Karakterleri yalnızca görevleri üzerinden değil, birer insan olarak da anlamak istedik. Sezonun sonunda Hal ve John’u başlangıçtakinden çok daha derin bir düzeyde tanıyorsunuz. Ebeveynlik ile bir insanı yetiştirmek ve programlamak arasındaki fark üzerine de çok konuştuk. Manhunter’lar programlanıyor, insanlar ise yetiştiriliyor. Sonuçta bunun bir karakter çalışması olmasını istedik ama aynı zamanda eğlenceli bir yolculuk da sunması gerekiyordu. Eğlenceli değilse işimizi iyi yapamamışız demektir.”