Cannes bu yıl daha ilk gününden yalnızca filmleriyle değil, dünyada olanlara sessiz kalmayacağını hissettiren tonuyla başladı. Açılış töreninde Fransız oyuncu Eye Haïdara’nın “Direnmeye çalışan herkese selam olsun…” diyerek başladığı konuşması ve “Temkinli olmak için film yapılmaz” diyen Godard’dan yaptığı alıntı, hikâye anlatmanın cesaretine vurgu yaptı. Berlin Film Festivali’nde Gazze tartışmalarının filmlerin önüne geçmesinden sonra gözler bu kez Cannes’da elbette.
Daha ilk gününde jüri üyesi Paul Laverty’nin, Hollywood’un Gazze hakkında konuşan isimleri dışladığını söylemesi de önemli bir çıkıştı. Laverty bunu, bu yıl festival afişlerinde ‘Thelma & Louise’ ile her yerde karşımıza çıkan Susan Sarandon üzerinden söyledi.
Dünyanın farklı yerlerinde savaşlar sürerken, Hollywood yapay zekâ tartışmaları ve dev şirket birleşmeleriyle dönüşürken, platform çağında auteur sinemasının nasıl ayakta kalacağı sorusunun daha da konuşulduğu bir dönemde Cannes hâlâ sinemanın merkezi olma iddiasını koruyor. Politik meseleler tamamen dışarıda bırakılmıyor ama daha çok filmlerin içinde, panellerde ya da festival koridorlarındaki sohbetlerde kendine yer buluyor. Bu yılın dikkat çeken başlıklarından biri de teknolojinin sinemayı nasıl değiştireceği sorusu. Jüri üyelerinden Demi Moore’un bu dönüşüme dair açıklamaları daha ilk günden festivalin en çok konuşulan anlarından biri oldu.
Festivalin ilk onur ödülü ise bu kez ‘Yüzüklerin Efendisi’ üçlemesinin yönetmeni Peter Jackson’a gitti. Jackson ödülünü, seride Frodo’ya hayat veren Elijah Wood’un elinden aldı.
Önümüzdeki iki hafta boyunca Fransız Rivierası’nda dünya prömiyerleri, auteur sinemanın büyük isimleri ve yıldızlarla dolu gösterimler konuşulacak. 23 Mayıs tarihine kadar sürecek festivalde bu yıl Altın Palmiye için 22 film yarışıyor. Ana yarışma jürisinin başında ise ‘Oldboy’, ‘Decision to Leave’ ve son filmi ‘No Other Choice’ ile modern auteur sinemasının en güçlü isimlerinden biri haline gelen Park Chan-wook var. Park’ın başında olduğu bir yılda cesur filmlerin öne çıkacağını düşünmemek zor. Jüride ayrıca Demi Moore, Chloé Zhao, Ruth Negga, Stellan Skarsgård ve Paul Laverty gibi farklı sinema geleneklerinden gelen isimler yer alıyor. Hollywood’un bu yıl Croisette’te eskisine göre geri planda kaldığı düşünülürse, bu jüri yapısı festivalin daha sert, daha politik ve daha auteur bir çizgiye kaydığını hissettiriyor.
HOLLYWOOD YILDIZLARI VAR BÜYÜK BÜTÇELİ YAPIMLARI YOK
Geçmiş yıllarda Cannes’da Christopher Nolan ya da David Fincher gibi isimlerin büyük stüdyo yapımları festivalin merkezine yerleşirken, bu yıl Hollywood tarafı belirgin biçimde geri çekilmiş durumda. Büyük Amerikan stüdyoları Croisette’e ödül sezonu adayları ya da dev bütçeli gösteriler getirmemeyi tercih ederken, festivalin ağırlığı yeniden uluslararası auteur sinemasına kaymış görünüyor. Ancak açılış gününde kırmızı halıda Hollywood yıldızları boy gösterdi elbette.
Auteur sinemasına gelirsek; Paweł Pawlikowski, Asghar Farhadi, Ryusuke Hamaguchi, Cristian Mungiu ve Hirokazu Kore-eda gibi yönetmenler geri dönüyor. Öte yandan Jane Schoenbrun, Jordan Firstman ve Léa Mysius gibi isimler sayesinde Cannes’ın yeni seslere alan açma isteği de kaybolmuş değil.
Büyük auteur yapımları kadar yeni keşifler de merak uyandırıyor. John Travolta, yönetmen olarak çektiği ilk uzun metraj filmiyle Cannes’a gelirken, açılışta Fransız sineması geleneği yine bozulmadı. Gösterimler ‘The Electric Kiss’ ile başladı.
Festivalin bu yılki en dikkat çekici taraflarından biri, yarışmadaki yapımların belirgin biçimde karanlık bir tona sahip olması. Savaş sonrası Avrupa hikâyelerinden distopik bilimkurgulara, psikolojik gerilimlerden beden değiştirme anlatılarına uzanan seçki; kimlik, hafıza ve çöküş duygusu etrafında birleşiyor.
Nicolas Winding Refn’in uzun metraja dönüş yaptığı ‘Her Private Hell’, Na Hong-jin’in ‘Hope’u ve Arthur Harari’nin Justine Triet ile birlikte yazdığı ‘The Unknown’, bir gecelik ilişkinin ardından kendini bir kadının bedeninde bulan bir adamın hikâyesini anlatıyor. Başrolde Léa Seydoux var.
Amerikan bağımsız sinemacılarına gelirsek James Gray’in Adam Driver, Scarlett Johansson ve Miles Teller’lı suç filmi ‘Paper Tiger’, klasik Amerikan auteur sinemasının Croisette’teki temsilcilerinden biri gibi duruyor. Quentin Dupieux’nün Woody Harrelson ve Kristen Stewart’lı absürt komedisi ‘Full Phil’, zengin bir Amerikalı iş insanının Paris’te kızı Madeleine ile yeniden yakınlaşma çabasının giderek kontrolden çıkan bir kâbusa dönüşmesini anlatıyor.
Altın Palmiye sahibi Hirokazu Kore-eda bu yıl bilimkurgu tonlarına yaklaşırken, ‘Cold War’ sonrası yeni filmi uzun süredir merak edilen Paweł Pawlikowski, Sandra Hüller’li ‘Fatherland’ ile yarışmanın en güçlü auteur işlerinden birine imza atabilir. Cristian Mungiu’nun İngilizce çektiği ilk film olan ‘Fjord’, Sebastian Stan ve Renate Reinsve’i aynı hikâyede buluşturuyor. Asghar Farhadi ile Ryusuke Hamaguchi ise bu yıl Fransızca filmlerle yarışmada yer alıyor. Pedro Almodóvar’ın ‘Amarga Navidad’ı ise seçkinin en kişisel ve en içe dönük yapımlarından biri gibi duruyor.
ÖNE ÇIKAN FİLMLER VE YÖNETMENLER
Pawlikowski, ‘Fatherland’ ile yine kendi sinemasının tanıdık alanına dönüyor. ‘Ida’dan bu yana savaş sonrası Avrupa’yı ve bölünmüş kimlikleri merkezine alan yönetmen, bu kez Thomas Mann’ın kızı Erika Mann üzerinden Almanya’nın hafızasına bakıyor. Sandra Hüller’in ise son yıllarda Avrupa sinemasının en dikkat çekici oyuncularından biri haline geldiğini söylemeye gerek var mı?
Almodóvar da son filmi ‘Amarga Navidad’ ile yeniden İspanyolcaya, kendi dünyasına dönüyor ve yarıştaki önemli isimlerden biri. 76 yaşındaki yönetmenin filmi, yaratıcı tıkanıklık yaşayan bir yönetmeni merkezine alıyor. Almodóvar’ın kendi yaratım sürecine, yalnızlık hissine ve sanatçıların çevresindeki insanların hayatlarını hikâyeye dönüştürme biçimine en doğrudan baktığı işlerden biri olan yapım, merakla beklenenlerden.
Andrey Zvyagintsev yedi yıl aradan sonra Cannes’a dönüyor. ‘Leviathan’ ve ‘Loveless’ ile Rusya’daki çürümeyi sert ama soğukkanlı bir dille anlatan yönetmen, bu kez ‘Minotaur’da zorunlu askerlik meselesi üzerinden Rus burjuvazisine odaklanıyor. Pandemi, savaş ve sürgün sonrası gelen bu dönüş, filmi ister istemez daha politik bir yere taşıyor.
Asghar Farhadi yeni filmini Paris’te çekti. Isabelle Huppert, Catherine Deneuve ve Vincent Cassel’i aynı kadroda buluşturan film, yine insanların birbirini yavaş yavaş sıkıştırdığı ahlaki bir labirent hissi yaratıyor. Geçen yıl Altın Palmiye’yi Jafar Panahi’nin kazanmasının ardından İran sinemasının uluslararası görünürlüğü daha da güçlenmiş durumda.
Na Hong-jin ise yaklaşık on yıl sonra ‘Hope’ ile geri dönüyor. ‘The Wailing’ hâlâ modern korku sinemasının en huzursuz edici filmlerinden biri olarak görülüyor. Yeni film Kuzey Kore sınırındaki bir köyde geçiyor; kadroda Michael Fassbender, Alicia Vikander ve Jung Ho-yeon var. ‘Titane’ sonrası Cannes’ın tür sinemasına yaklaşımının değiştiği düşünülürse, ‘Hope’ bu yılın en çok konuşulacak gösterimlerinden biri olabilir.
Kore-eda ise bu kez alıştığı aile dramasını, festivalin en büyük tartışma başlıklarından biri olan yapay zekâ meselesiyle farklı bir noktaya taşıyor. Yarışmadaki filmi ‘Sheep in the Box’, çocuklarını kaybeden bir çiftin evine insansı bir bebek robot almasını anlatıyor. Yönetmenin yas, aile ve bağlanma temalarını teknolojiyle bir araya getirmesi, bu yılki seçkinin genel atmosferine de yakın duruyor. Steven Soderbergh’in ‘John Lennon: The Last Interview’ belgeselinde AI destekli görseller kullanması, Cannes başlamadan sinema dünyasında geniş bir tartışma yarattı. Academy’nin kısa süre önce AI kullanımına dair ödül kurallarını güncellemesiyle birlikte, bu tartışmanın festival boyunca büyümesi kaçınılmaz görünüyor.
MUBI ise festival başlamadan yılın en dikkat çekici yapımlarından bazılarını bünyesine katmış durumda. Lukas Dhont’un savaş draması ‘Coward’, Na Hong-jin’in ‘Hope’u, Gillian Anderson ve Hannah Einbinder’lı ‘Teenage Sex and Death at Camp Miasma’ ile Pawlikowski’nin ‘Fatherland’i platformun haklarını aldığı ilk Cannes yapımları arasında yer alıyor. Özellikle Dhont ve Pawlikowski gibi Cannes geçmişi güçlü yönetmenlerin yeni filmlerine daha festival başlamadan gelen bu ilgi, auteur sinemasının dağıtım tarafında hâlâ güçlü bir karşılığı olduğunu gösteriyor.
Yeni sezonunda festivalden ilham alan HBO’nun beğenilen dizisi ‘The White Lotus’un da çekimleri olacak. Hotel Martinez’in çekimlerde ‘White Lotus Cannes Hotel’ olarak kullanılacağı konuşulurken, oyuncu kadrosunun festival atmosferine nasıl dahil olacağını hayranları merakla bekliyor.