1990’larda genç olanlar burada mı? Yazı yazlıkta, güneşten korunmanın pek de bilinmediği, bronz tenle bütün sezonu deniz kıyısında geçiren, müzikle sabahlayan, sorumlulukların henüz omuzlara çökmediği o özgür günleri hatırlayanlar...
Hele konu Bodrum’da geçen gençlik yıllarıysa... Kalabalığa karışabilmek için dar yolları aşan minibüslerle otogara ulaşmak, indiğin anda yüzüne fön tutulmuş gibi çarpan sıcak havayı hissetmek, sonra kendini Hadigari, Körfez gibi mekanlara bırakmak, gecenin sonunda kumsalda güneşin doğuşunu izlemek... Bunlar size hiç yabancı gelmeyecektir. Belki de yaz hikayelerinin büyüsü tam burada saklı. Herşeyin daha hararetli hissedildiği zamanlarda ilk aşklara, sıkı dostluklara, kim olduğumuzu keşfetmeye çalıştığımız o yıllara geri götürüyorlar. Prime Video’nun yeni filmi ‘Yaz Evi’ de bize bu nostaljik hisleri yaşatmak için kararlı. Hikayede 21 yaşındaki Selin, bir anda 1996 yazında uyanıyor ve annesinin gençliğindeki en yakın arkadaşı oluyor. Annesinin babasını seçmesine yardım etmeye çalışırken, geçmişte alınan kararların bugünlerini nasıl şekillendirdiğini keşfediyor. Zamanda yolculuk, aile sırları, yaz aşkları ve bolca 90’lar nostaljisi. Yönetmenliğini Erdem Tepegöz’ün yaptığı filmin başrollerinde genç oyuncular Mina Demirtaş ,Derya Pınar Ak, Onur Seyit Yaran’ın yanı sıra, Selma Ergeç, Nehir Erdoğan, Çağdaş Onur Öztürk ve Kamil Güler gibi tecrübeli isimler var. Filmin lansmanı için oyuncular ve tüm yapım ekibiyle Bodrum’daydık. Filmi birlikte izledik, ardından merak ettiklerimizi kendilerine sorduk.
Ailemizi suçlamak yerine anlamalıyız
Mina Demirtaş/Selin

Selin, annesiyle sürekli çatışan bir gençken kendini bir anda onun gençliğiyle karşı karşıya buluyor. Ancak geçmişe gittiğinde bugünkü annesinden çok farklı bir Zeynep’le tanışıyor. Bu karşılaşma sizce Selin’in annesine bakışını nasıl değiştiriyor?
Selin’in tanıdığı Zeynep, sadece anne olan Zeynep. Selin sadece o kadarını görmüş. İşinden mutsuz, ailesiyle arası iyi olmayan bir Zeynep biliyor sadece. Ve belki bu yüzden annesinin hep böyle olduğunu düşünüyor ama geçmişe gidip ne kadar neşeli olduğunu gördüğünde; aslında hep böyle olmadığını, onu bu hale getiren bir şeyler olduğunu fark ediyor.
Film, anne ve babalarımızın da bir zamanlar hayalleri, korkuları ve büyük kararları olan genç insanlar olduğunu hatırlatıyor. Bu hikaye sizi kendi ailenize farklı bir gözle bakmaya itti mi?
Biz çoğu zaman ailemizin de bir zamanlar genç insanlar olduğunu unutuyoruz. Ancak onlar da gençken heyecanlı, hayat dolu, özgür, hayalperestti. Zaman geçtikçe yorulabileceklerini, kırılabileceklerini unutmamak gerek. Sonuçta bizden daha çok deneyim yaşamışlar. O yüzden ailemizi suçlamak yerine onları anlamaya çalışmamız gerektiğini bir kere daha hatırlatıyor.
Selin, Zeynep ve Sevinç üç farklı kuşağı temsil ediyor. Sizce aşkı yaşama ve ifade etme biçimleri arasındaki en büyük fark ne?
Bence önceki kuşaklar biriyle ilgili aşktan önce geleceği düşünüyor daha çok. İlerde zor bir hayat yaşamayı göze almak istemiyor, garanti olsun istiyor. Ama bence günümüze yaklaştıkça insanlar önemli olanın birbirine olan güven, aşk ve saygı olduğunu düşünüyor. Gerisinin beraber oldukça bir şekilde halledilebileceğini düşünüyor ve başka insanların ne düşündüğünü önemsemeden içlerinden geldiği gibi yaşayabiliyorlar. Ama bu sadece benim kuşağım için geçerli değil, her kuşak kendisi ve kendinden önceki nesiller için böyle düşünüyor galiba.
Selin, annesinin bazı ilişki dinamiklerine bugünün kavramlarıyla bakıyor. Sizce farklı kuşaklar ilişkilerde kırmızı bayrakları farklı mı okuyor?
Ben doğru ya da yanlış olduğunu düşünmüyorum ama bir taraf kırıyor veya kırılıyorsa bunu fark etmek önemli. Karşı tarafın kişisel hayatına saygı duymuyorsa, hayallerinin peşinde koşması için ona destek olmuyor ve yanında olduğunu hissettirmiyorsa bunlar farkına varılması ve değerlendirilmesi gereken şeyler bana göre.
Günümüzde ilişkiler daha çabuk tüketiliyor
Onur Seyit Yaran/Sinan

Sizce Sinan’ı Zeynep’te ilk etkileyen şey neydi?
Bence sesi ve aurası. Devamında ise onu tanıdıkça; eğlenceli ruhu, hayata bakış açısı, hayalleri ve onların peşinden koşma cesareti etkiledi.
Sinan, Zeynep’in hayatında ona gerçekten inanan ve cesaret veren biri. Sizce onu diğer karakterlerden ayıran asıl şey ne?
Kendi hayallerinin peşinden gidebilen bir çocuk olduğu için aynısını sevdiklerine de aşılamak istiyor. Onun, hayalleri konusunda heyecanını diri tutmasına yardımcı oluyor ve destekliyor. Bu da onu, arkadaş çevresi ve aile baskısı altında iyi hissettiren ve diğerlerinden ayıran şey oluyor.
Filmde kuşak farkını, erkeklik hallerini, dostluğu ve aşkı da izliyoruz. Sizce Sinan’ın sevme biçimi kendi kuşağından ve bugün sizin kuşağınızdan farklı mı?
Bence biraz farklı. Sinan, 90’larda çok daha cesur ve çok daha sadık bir yerden seviyor. Şimdilerde ilişkiler biraz daha kolay tüketilebiliyor. Sinan, günümüz erkeklerine göre biraz daha cesurdur diye tahmin ediyorum.
Sizce aşk konusunda daha cesur olan kuşak hangisi: 90’larda büyüyenler mi, yoksa bugünün gençleri mi?
Geçmiş nesilde daha cesur aşklar yaşandığını düşünüyorum. Her şeyden önce bazı şeylerin daha ulaşılmaz ve daha imkânsız olması, aşkı daha kıymetli kılıyor. Mutlaka günümüz gençleri arasında da bu denli cesur sevenler vardır; ancak geçmiş jenerasyon bence bu konuda daha iyi.
Her yeni nesil çağının ruhunu taşıyor
Nehir Erdoğan/Sevinç

Sevinç ilk bakışta oldukça katı ve baskıcı bir anne gibi görünüyor. Sizce bu tavrının ardında ne var? Korku, koruma içgüdüsü, yoksa geçmişten taşıdığı pişmanlıklar mı?
Bir anne için en büyük sınavlardan biri sanırım evladı için hem özgür olduğu, hem emniyetli bir hayat inşa etmek. Sevinç de ülkemizin nice merhametli, fedakar annesi gibi çoğunlukla kaygı üretiyor. Klasik bir cümle vardır, sanırım pek çoğumuz çokça duymuşuzdur. “Sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum.” Sevinç karakterinde de bu çelişkiye sıklıkla rastlıyoruz.
Filmde üç kuşak kadının birbirine çok benzediğini, aynı zamanda birbirlerinin yarım kalmış hikayelerini taşıdığını görüyoruz. Sizce ailelerde sonraki kuşaklara daha çok hayaller mi miras kalıyor, yoksa korkular ve pişmanlıklar mı?
Yarım kalmış hikayeleri taşıma işine katılıyorum. Korku mu, hayal mi peki? Sanırım her ikisi de…Bir önceki kuşağın korkularını mı yoksa hayallerini mi takip edecek olmak daha çok yeni gelen kuşağın inisiyatifinde bence. Her gelen yeni kuşak hem çağının ruhunu taşıyor hem yeni kolektif bilincin sadece dezavantajlarından değil, avantajlarından da faydalanıyor. Her geçen zaman kendini tanımak, yüksek farkındalık artıyor gibi hissediyorum. Hele de günümüzde bilgiye ve açık duyguya bu kadar kolay ulaşılabilirken. Bizim zamanımızda korkular ve hayaller daha iç içe, daha belirsiz gibiydi sanki… Şimdi bu duyguları tanımlamak, birbirinden ayırmak, ne hissettiğinin farkına varmak nispeten daha rahatladı. Umarım dozunda korku, çokça hayal gerçekleşmesi yeni neslin ömrü olur.
Film boyunca "Ben asla annem gibi olmayacağım" diyen karakterlerin aslında birbirlerine ne kadar benzediğini görüyoruz. Sizce insanlar belli bir yaştan sonra anne-babalarına mı benziyor?
Evet, bu oluyor… Fiziksel ve duygusal genetik aktarımın da bir yolculuğu var. Çoğumuzun başına geldi, annemizde en çok şikayet ettiğimiz şeyin aynısını gün gelip yaparken yakaladık kendimizi. Burada sanırım özdeşleşmemek kavramı önemli… Anne babalarımıza benzeyebiliriz. Benziyoruz. Ama onların aynısı değiliz…
Siz 96’ya ışınlanabilseniz, neyi değiştirmek isterdiniz?
Hiçbir şeyi değiştirmek istemem. Kelebek etkisi misali, minicik bir farklılığın bile bugünü bugünden başka yapacağını bildiğim için kaderle oynamak istemem. İyi zannettiğim şeyler çok başka sonuçlar da doğurabilir. Hep birlikte inşa ettiğimiz bu hayatın içinde iyisiyle, kötüsüyle yaşamayı seviyorum. Hayatı sürprizleriyle kabul etmek hayatı hayat kılıyor….
İki kuşağın ortak hayalleri ve korkuları
Erdem Tepegöz/Yönetmen

Zaman yolculuğu sinemada sık gördüğümüz bir tür olsa da ‘Yaz Evi’ bunu bir bilim kurgu hikayesinden çok anne-kız ilişkisini anlatmak için kullanıyor. Sizi bu fikre çeken şey neydi?
Aslında senaryoyu ilk okuduğumda beni etkileyen şey, zaman yolculuğu temasının geleceği ya da içinde bulunduğumuz durumu değiştirmek için değil; mevcut durumu anlayabilmek adına geçmişe şahit olmak fikriydi. Selin de geçmişe gidip geleceği değiştirmiyor; aksine geçmişe gidip annesini daha iyi anlıyor ve kendi hayallerine kavuşabilmek için daha cesur adımlar atma cüreti gösteriyor. Bir şeyleri değiştirmektense anlamanın, kabullenmenin ve kararlarımıza yön verebilmenin çok daha değerli olduğu fikrini hissettirdiği için ilk okuduğum andan beri beni heyecanlandıran bir iş oldu ‘Yaz Evi’.
90'ları anlatırken özellikle kaçınmak istediğiniz klişeler var mıydı?
Günümüzden baktığımızda klişe olarak gördüklerimiz aslında o gün için yenilikçi detaylar. Geçmişe baktığımız zaman, her dönemin kendi zaman dilimi içinde yenilikçi olduğunu görebiliriz. Bu yüzden ‘Yaz Evi'nde, gerek sanat tasarımında gerekse görsel tasarımda en çok korumaya çalıştığımız şey yaratıcı ekip olarak, günümüzden geçmişe bakmamaktı. "Biz de tıpkı Selin gibi tamamen geçmişe gideceğiz," dedik. O dönemi romantikleştirmek yerine, "O dönemde yaşasaydık -ki yaşadık- nasıl algılardık?" duygusuyla yaklaştık; yani o zamanlara dışarıdan bakmıyoruz, doğrudan o zamanların içine gidiyoruz.
Filmde kuşaklar arasında kurmak istediğiniz temel duygu neydi?
Hepimizin korkularının ve endişelerinin olması çok normal. Selin de annesinin şarkı söyleme konusundaki yeteneğine şahit oluyor. Annesinin korktuğu için gitmekten vazgeçtiği konservatuvara gitmesini destekleyerek, aslında hayal ettiklerimizi ve yeteneklerimizi denememiz gerektiğini ispat etmiş oluyor. Kuşaklar arasında birbirini anlamanın temel noktalarından biri de bu. Kendi korkularımızı ve endişelerimizi bir sonraki kuşağa yüklediğimizde tıkanıklıklar yaratılabiliyor. Yaz Evi, bu iki kuşak arasında hatta belki X ve Z kuşağı diyebileceğimiz iki jenerasyon arasında, ortak korkuları ve ortak hayalleri anlamlandırma adına harika bir görsel duygu yaratmış oluyor.
Müziği hikayenin merkezine yerleştirme kararınız nasıl ortaya çıktı?
90’lar dediğimizde zaten dönemi müzikten bağımsız düşünmek mümkün değil. Günümüzde bile hâlâ sadece 90’lar müziklerinin çaldığı özel geceler ve etkinlikler en popüler eğlencelerden biri biliyorsunuz. Bu yüzden biz 90’ları tasarlarken müzikleri de sahnelerin duygularıyla ve o dünyanın işitsel evreniyle bütünleştirecek şekilde kurguladık. Radyodan çalan bir parça veya deniz kenarı barda çalan bir müzik filmin içinde bizi o yaza ve o yıllara direkt ışınlıyordu.