İstanbul’da farklı tarihler, kültürler ve politik gerçeklikler aynı alanda yan yana yaşıyor. Kentin hangi yönleri sanatsal dilinizde en güçlü karşılığı buluyor?
Beni bu çeşitlilik etkiliyor: Farklı dinî, seküler ve toplumsal geleneklerin, Avrupa ile Asya’nın uyum içinde var olması… İstanbul’da insanların sıcaklığını ve farklı bakış açılarına gösterilen hoşgörüyü seviyorum.
Şiiri ışık, ateş ve reklam panolarıyla kamusal alana taşıyan işlerinizle tanınıyorsunuz. Bu sergide resim daha belirgin. Sizi yeniden resme yönelten ne oldu?
Edinburgh College of Art’ta resim eğitimi aldım; başlangıç noktam resimdi ve ona döneceğimi hep biliyordum. Son beş yıldır bunu giderek daha çok yapıyorum. ‘The Poets in the Cities’ kalbimde taşıdığım şairlerin mahrem resimlerinden oluşuyor. Birçoğu artık hayatta değil. Onları resmederek birlikte vakit geçirmek, yaşadıkları kentlere geri götürmek istiyorum.
Resimlerinizdeki kişiler kişisel hafızaya da kolektif tarihe de ait görünüyor. Kim onlar?
Merkezdeki resimde James Baldwin ile şairler ve şarkı yazarları var. Baldwin’ın 1961-1971 arasında İstanbul’da yaşaması beni büyülüyor. Siyah ve eşcinsel bir yazar olarak burada ABD’dekinden daha fazla özgürlük bulduğunu söylemişti. Umarım Türkiye bu hoşgörü geleneğini yaşatır. Sedat Pakay’ın 1966’da çektiği bir fotoğraftan yola çıktım: Baldwin Galata Köprüsü’nde yalnız duruyor, ardında Süleymaniye’nin romantik silueti yükseliyor.
Bu görüntüyü resminizde nasıl dönüştürdünüz?
Fotoğrafta yalnız görünüyordu; ona arkadaşlar getirmek istedim. Galata Köprüsü Baldwin’ın ‘balkonu’na dönüştü. Partiye Nina Simone’u, Bob Dylan’ı, Yevgeni Yevtuşenko’yu ve Edip Cansever’i davet ettim. Baldwin ile Cansever’in tanıştığına dair belge yok. Ama özellikle ‘Masa da Masaymış Ha’ şiirinin hayranıyım. Hayalimde Galata’da buluşup dost oluyor, Boğaz gecesinde şiir konuşuyorlar. Böyle bir partide olmayı kim istemez?
İşlerinizde aşk, yas, hafıza ve yokluk gibi mahrem duygular daha geniş bir politik zeminle buluşuyor. İstanbul’daki eserlerde bu gerilim nasıl ortaya çıkıyor?
Siyasi ortam öylesine gergin ki çocuklarımın geleceğinden korkuyorum. Trump ve ülkemdeki Nigel Farage gibi hoşgörüsüz sağcı figürlerin yükselişi; Gazze’deki soykırımın yaşanmasına izin verilmesi ve teknoloji oligarklarının askerî-endüstriyel kompleksle buluşması beni ürkütüyor. Buna nasıl karşı koyacağımı bilmiyorum. Elimizde şiir, nezaket, sevgi ve sevginin daha güçlü olduğuna dair umut var.

Şiir işlerinizde yalnızca okunmıyor; görüntüye, nesneye, hatta müdahaleye dönüşüyor. Şiir görsel olarak neyi ifade edebilir?
Somut şiiri görsel sanata taşıyıp farklı mecralarda araştırmak istedim. Apollinaire için şiirin sayfadaki grafik görünümü anlamının ayrılmaz parçasıydı. Ben de bu düşünce reklam panolarına, ışıklı tabelalara, resimlere ve telefon ekranlarına taşınırsa ne olur diye düşündüm. İşlerimin çoğu, somut şiiri kitaptan çıkarıp dünyaya yerleştirme arayışıdır. Sözcüklerle imgeler birleştiğinde anlam zenginleşir.
Yeni bir işe başlarken önce görüntü mü, cümle mi geliyor?
Bilmiyorum; belki her şey ateşli rüyalarda beliriyor. Sözcüklerle görüntüleri ayırmamaya, tek bir dil olarak görmeye çalışıyorum. Cansever’in ‘Masa da Masaymış Ha’ şiirinde adamın gökyüzünü masaya koyduğu bölüm vardır ya; ben de o gökyüzüne uzanmak, şiirdeki duyguyu yakalamak istiyorum.
ISTANBUL’74’ün Arnavutköy’deki mekânı izleyicinin eserlerle karşılaşmasını nasıl değiştiriyor?
ISTANBUL’74 sokağın enerjisini galeriye taşıyan canlı bir topluluk. Ahşap yapıların sıralandığı eski bir sokaktaki Boğaz manzaralı yeni mekân son derece şiirsel ve ilham verici.
ISTANBUL’74 ile yollarınız nasıl kesişti?
Jefferson Hack’in davetiyle ilk IST. Festival’e geldim. Olağanüstüydü; İstanbul’un New York kadar heyecan verici olduğunu o zaman fark ettim. O günden beri Demet, Alphan ve topluluklarının yaptıklarını hayranlıkla izliyorum.
Bu sergi geliştirilirken İstanbul yalnızca bir fon muydu, yoksa eserin parçasına mı dönüştü?
İstanbul serginin parçası; ruhu işlere işlemiş.
Sanatınız hem romantik hem de sessizce meydan okuyan bir tavır taşıyor. Güzellik, insanları zor politik ve toplumsal meselelere yaklaştırmanın bir yolu mu?
Bizi ancak birbirimize duyduğumuz sevginin ve ortak dünyamızın güzelliğini fark etmenin kurtaracağına inanıyorum.
Kamusal dilin sloganlara, manşetlere ve sosyal medya parçalarına indirgendiği bir dönemde, sözcüklerle çalışan sanatçının sorumluluğu nedir?
Siyasetin, sosyal ve haber medyasının dili çatışmacı ve ayrıştırıcı. Ben dili daha duygulu ve empatik kullanmaya çalışıyorum. Göçün toplumları zenginleştirdiğine, kentleri iyileştirdiğine ve mültecilere sığınak sunmamız gerektiğine inanıyorum. Fakat ‘Göçe karşı olanlar aptaldır’ demek istemiyorum. Bunun yerine Hafız-ı Şirazi’den ilhamla güneş ve sevgi üzerine bir eser yaptım: ‘Bunca zamandan sonra bile güneş dünyaya “Bana borçlusun” demez. Böyle bir sevgiyle bütün dünya çiçek açar. Güneşin her yolcu ve göçmenle paylaşılsın diye dünyaya sunduğu aşkı unutturmalarına izin vermeyin.’
‘The People You Love Become Ghosts Inside of You’ en çok paylaşılan işlerinizden biri. Dijital dolaşım, izleyiciyle ilişkinizi değiştirdi mi?
Sanatta ve şiirde izleyicinizle çoğu zaman tanışmaz, uzaktan yabancılara seslenirsiniz. Dijital kültürün pek çok yönü beni korkutuyor; sanat ve şiiri dünyayla paylaşabilmesi ise iyi yanlarından biri.
Bir cümle Londra’da, İstanbul’da ya da başka bir kentte karşımıza çıktığında farklı bir anlam kazanır mı?
Her zaman hayali, arketipsel bir kente sesleniyorum. Londra ile İstanbul’u birbirine bağlayan bir toplumsal ve sokak enerjisi var; bu da onları yakın kılıyor.