Antonis Donef’in işleriyle ilk karşılaşmanızı hatırlıyor musunuz?
MAYA PORTAKAL: Benim dünyamda Antonis’in keşfi, kıymetli Bülent Eczacıbaşı’na aittir. İstanbul Modern koleksiyonundaki olağanüstü bir eserinin bugün müzede sergilenmesi, bu ilk karşılaşmayı İstanbul için daha da anlamlı kılıyor. Donef’in işlerinde beni etkileyen, geçmişten gelen malzemeyi bugünün diliyle yeniden düşündürmesi ve her bakışta başka bir katmanın açılmasıydı.
Donef’in İstanbul’daki ilk sergisini gerçekleştirme kararınızı ne belirledi?
M.P.: İstanbul’da ilk kez sergileniyor olması elbette önemliydi; ama kararımı asıl belirleyen, bu işlerin burada karşılık bulacağına duyduğum inançtı. Antonis’in sanatında hafıza, bilgi ve zaman iç içe. İstanbul da geçmişi bugünün içinde taşıyan, katmanlarıyla yaşayan bir şehir. Bu buluşmanın burada anlamlı bir karşılık bulacağını hissettim.
‘Zamanın İki Yakası: Atina–İstanbul’ başlığı sizin için ne ifade ediyor?
ANTONIS DONEF: Zamanın ölçtüğümüz bir şey olduğu fikriyle büyüdüm. Şimdi ise içinde yaşadığımız bir şey olduğunu anlıyorum. Atina ve İstanbul aynı zamanda yaşıyor, ama farklı hafızalara sahipler. Onları iki ayrı ülkenin şehirleri olarak değil, aynı nehrin iki kıyısı olarak görüyorum. Bu beni duygulandırıyor. Başlık coğrafi değil, psikolojik.
M.A.: Başlık, iki kent arasındaki coğrafi yakınlıktan fazlasını anlatıyor. Atina ile İstanbul, tarih boyunca birbirine bakmış, birbirinden izler taşımış iki şehir. “İki yaka” derken ayrılıktan çok aradaki geçişi ve karşılaşmayı düşündüm. İzleyicinin şu soruyla sergide dolaşmasını isterim: Zaman, bizi birbirimizden ayıran bir çizgi mi; yoksa farklı geçmişleri bugünde buluşturan ortak bir alan mı?
İşlerinizi İstanbul’a getirme fikrinin sizi heyecanlandıran yanı ne?
A.D.: Kullandığım malzeme zaten buradan geliyor. Atina’nın bitpazarlarında sürekli İstanbul haritaları, Osmanlıca sözlükler, Konstantinopolis’te basılmış ansiklopediler buluyorum. Sanki şehri ziyaret etmemden yıllar önce İstanbul bana malzeme göndermeye başlamıştı.
Neleri sakladığımız, neleri attığımız üzerine bir diyalog başlatmak istiyorum. Her iki şehir de pek çok kütüphaneyi elden çıkardı. Ben atılanlarla çalışıyorum.
Portakal ile Kalfayan Galleries arasındaki iş birliği nasıl başladı?
M.P.: Kalfayan Ailesiyle dostluğumuz, sevgili babam ve uzun yıllardır Amerika’da yaşayan amcam Yervant Arden Portakal’la başlayan, kırk yılı aşan çok kıymetli bir dostluğa dayanıyor. Bu dostluğun bugün İstanbul’da bir sergiyle meyve vermesi benim için ayrıca anlamlı. Sergi, ortak bir heyecanın ve uzun bir dostluğun doğal sonucu oldu.
ROUPEN KALFAYAN: Maya’nın babası Raffi Portakal’ı onlarca yıldır tanıyoruz. Bu iş birliği, birbirimizin çalışmalarına duyduğumuz hayranlığın sonucu. Hepimiz, Antonis Donef’in etkileyici üretimini İstanbul’un sanatseverleriyle buluşturmanın çok yerinde bir adım olacağını düşündük.
Donef’le uzun yıllardır çalışıyorsunuz. Onun üretiminde sizi etkilemeye devam eden şey ne?
R.K.: Antonis’le yaklaşık 20 yıldır çalışıyoruz. Ürettiği eserlerin olağanüstü niteliğiyle bizi şaşırtmaktan hiç vazgeçmiyor.
Sergideki 19 eserin seçiminde nasıl bir yaklaşım benimsediniz?
A.D.: Kronolojik bir mantıkla seçim yapmadık. Birbiriyle konuşan işleri seçtik. Çok yoğun, neredeyse siyah işler de var; rengin devreye girdiği, daha açık kompozisyonlar da.
İşlerimi daha önce hiç görmemiş birine, orta boy bir eserin önünde durmasını söylerdim. İki adım geri, sonra iki adım ileri gitmesini… Uzaktan görüntüyü, yakından ise zamanın kendisini görürsünüz.
R.K.: Maya’yla Antonis’in eserlerini incelerken İstanbul’daki izleyiciye onun farklı üsluplarından bir seçki sunmamız gerektiğini düşündük. Portakal’ın binasında sergilenen 19 eserin seçiminin ardında bu düşünce var.
Bulduğunuz bir sayfanın bir eserin yönünü değiştirdiği oldu mu?
A.D.: Bir keresinde 1920 tarihli bir ansiklopedide, denizci düğümlerinin bütün çeşitlerini gösteren bir sayfa buldum. Yanına meleklerin olduğu bir sayfa yapıştırmıştım. Birden düğümler halelere dönüştü. Bunu ben düşünmemiştim; sayfa bana gösterdi. Böyle şeyler sık sık oluyor: Tesadüfen bulunan bir parça, eserin merkezine dönüşüyor.
Kullandığınız metnin anlamı sizi etkiliyor mu?
A.D.: Eskiden çok etkilerdi. Şimdi beni etkilemesine izin vermemeye çalışıyorum. Anlamadığım dil daha çok ilgimi çekiyor. Çinceyi ya da Arapçayı okuyamadığımda harfler yalnızca çizgi oluyor. Beni yönlendirmiyorlar; hiyerogliflere dönüşüyorlar. Bu daha dürüst, çünkü bugün çoğumuz bilgiyi böyle görüyoruz: Aslında okuyamadığımız bir görüntü olarak.

Bir eseriniz nasıl ortaya çıkıyor?
A.D.: Neredeyse bir ritüel gibi. Önce aylar boyunca topluyorum. Sonra malzemeleri yere yayıp kesiyor, yapıştırıyorum. Sararmış kâğıt benim tuvalim. Ardından zor kısım başlıyor: Boş alan meselesi. Zaten dolu olan bir yüzeye ilk izi nasıl bırakırsınız? Çok ince uçlu bir kalemle başlıyorum. Var olan bir çizgiyi takip ediyorum. Sonra daha sert müdahalelerde bulunuyorum. Küçük yaratıklar, mimari biçimler, labirentlere dönüşen çizgiler… Aylarca üzerine eğilerek çalışıyorum. Ona zarar vermeden artık hiçbir şey ekleyemeyeceğim noktada bitiyor. Bunu karnınızda hissediyorsunuz.
Zaman algınız nasıl değişti?
A.D.: Zamanın geçmiş olduğunu düşünürdüm. Şimdi onun bir yoğunluk olduğunu düşünüyorum. Bir eserimde tek bir zaman yok; birbirine sıkışmış pek çok zaman var. 1930’daki baskının zamanı, kâğıdı sarartan küfün zamanı, üzerine altı ay boyunca çizdiğim kendi zamanım ve önünde iki dakika duracak izleyicinin zamanı.
Renk, üretiminize nasıl girdi?
A.D.: Renk bir ihtiyaçtan doğdu. Siyah mürekkeple çizilen çizgi kontrol ve hafızadır. Renk ise tesadüf, şimdi ve duygudur. Yalnızca ciddi olmayı istemekten vazgeçtiğimde işlerime girdi. Çocuğum hiç suçluluk duymadan renklerle çiziyor. Buna imrendim.
Serginin yerleşiminde eserlerin uzaktan ve yakından farklı görünmesini nasıl ele aldınız?
M.P.: Eserlerin iki ayrı mesafeden etkisini göstermesini istedik. Uzaktan bakıldığında renk, ritim ve bütünlük öne çıkıyor; yaklaştığınızda yazıların, çizgilerin ve kâğıt parçalarının taşıdığı ayrıntılar beliriyor. Yerleşimi, izleyicinin bu iki bakış arasında rahatça hareket edebileceği şekilde düşündük. Donef’in işlerinde bakmak; yaklaşmak, geri çekilmek ve yeniden görmektir.
Atina ile İstanbul arasındaki sanat bağının güçlenmesi için neye ihtiyaç var?
M.P.: Bence eksik olan ilgi değil, süreklilik. İki şehir arasında güçlü tarihsel ve kültürel bağlar var; fakat bu bağların düzenli sergiler, sanatçı buluşmaları ve uzun soluklu iş birlikleriyle beslenmesine ihtiyaç duyuyoruz. Sanat ortak bir dil kurabiliyor. Bu dili tek bir sergiyle başlatıp daha kalıcı bir diyaloğa dönüştürmek önemli.
R.K.: İstanbul ve Atina, Doğu Akdeniz’in geniş coğrafyasındaki iki canlı metropol. Antonis Donef’in kişisel sergisi gibi bir sanat etkinliğiyle, iki şehir arasındaki bağın daha yakın ve güçlü hâle gelmesine katkıda bulunabiliriz.
Bu iş birliğinin sergi sonrasında nasıl devam etmesini istersiniz?
M.P.: Bu serginin bir başlangıç olmasını isterim. Atina ile İstanbul arasında sanatçıları, kurumları ve izleyicileri buluşturan yeni karşılaşmaların önünü açsın.
R.K.: Bu serginin, zaten güçlü olan İstanbul sanat ortamının çağdaş sanattaki uluslararası eğilimlere daha da açılmasına yardımcı olacağını düşünüyoruz.