Cumhuriyet’in ihtiyaç duyduğu nitelikli insan kaynağını yetiştirmek üzere yurtdışına gönderilen gençlerin öyküleri, İş Sanat Kibele Sanat Galerisi’ndeki ‘Bir Neslin Yükselişi: Erken Cumhuriyet’te Yurtdışı Eğitim Seferberliği’ sergisinde bir araya geliyor. Küratörler İzzeddin Çalışlar ve Hülya Öz’le, 1924-1954 arasındaki eğitim seferberliğini, gençlerin başarılarının ardındaki sistemi ve ailelerin sakladığı belgelerle günümüze ulaşan bu mirası konuştuk.
1924-1954 arasındaki yurtdışı eğitim seferberliğini sergiye dönüştürme fikri nasıl ortaya çıktı? Bu 30 yıllık döneme yeniden bakmanıza neden olan neydi?
İZZEDDİN ÇALIŞLAR: Hülya Öz yaklaşık üç yıl önce babası Hakkı Öz’ün de aralarında olduğu bir grup mühendisin ortak bursiyerlik geçmişi hakkındaki bulgularını heyecanla paylaşarak bu tema üzerinden bir sergi tasarlamanın mümkün olup olmayacağını sordu. Bu konu farklı mecralarda hep sınırlı biçimde ve popüler isimler üzerinden ele alındığından projenin aslında ne kadar geniş boyutlu ve katmanlı olduğunu aktarabilecek bir serginin daha anlamlı olacağını düşünüp araştırmayı derinleştirdik. Yüze yakın bursiyer ailesine ulaştıktan sonra gerek sergilenecek materyal gerekse sözlü tarih bakımından çok daha doyurucu bir içerik oluştu. Dönüp dolaşıp bu döneme bakmamızın sebebi ise Erken Cumhuriyet diye adlandırılan dönemde Türkiye’de yaratılan sıçramanın nedenlerine dair merak duymamız. Kimilerinin “çivi bile çakılmamış” dediği dönemin mıhlarını ortaya koymak... Neyin nasıl yapılıp ne sonuç verdiğini öğrenip başkalarına göstermek.
İçeriği biliyoruz ama serginin temel odak noktası ne? Ziyaretçiler bu sergi alanında neleri görecekler?
İ.Ç.: Aslında temel odak noktası bir formülün analizi. Yeni kurulan bir devlet sisteminin liyakat, fırsat eşitliği ve disiplin denetimiyle en kısa sürede en verimli sonuca ulaşma projesi. Ziyaretçiler bu projenin aktörlerini, onların deneyim ve anılarını, cesaret ve çalışkanlıklarını görecek. Ellerindeki imkanları nasıl kullandıklarını, hangi duyguları beslediklerini ve yokluktan varlığa ulaşmalarını izleyecek, bir saatliğine başka bir zaman dilimine ışınlanıp hiç tanımadıkları suretlerle empati kuracaklar.
Otuz yıllık bir dönemi ve çok sayıda insanın hikâyesini bir sergide anlatmak kolay değil. Serginin çerçevesini nasıl belirlediniz, neleri öne çıkarmayı tercih ettiniz? Bu kadar geniş bir tarihsel malzemeyi sergiye dönüştürürken nasıl bir kurgu oluşturdunuz?
HÜLYA ÖZ: Genç Türkiye Cumhuriyeti, modernleşme hamlesinde en kritik unsurlardan biri olan eğitimli insan gücüne odaklanmış. Biz de 1416 sayılı Kanun’u merkeze alarak genç Cumhuriyet’in ilk otuz yılında burs sistemine yön veren beş önemli millî eğitim bakanından söz ederek sergimize başlıyoruz. Bu seçme sistemini ve sürecin tamamını, duygusal boyutuyla birlikte gözler önüne serdiğimiz parçalardan oluşturduk.
Bursiyerlerin çocuklarının ve ailelerinin yıllarca sakladığı mektuplar, fotoğraflar ve belgeler serginin temel kaynakları arasında. Sizi şaşırtan, bir bursiyerin hikâyesine bakışınızı değiştiren bir şey çıktı mı?
H.Ö.: Çok başarılı bir okul geçmişi olan bir bursiyer, yurtdışındaki günlerinin henüz başında kendini yalnız hissetmiş. Yaşadığı geçici moral bozukluğuna çare olarak şehir değişikliği için müfettişliğe bir ricada bulunuyor. Kendisine yazılan cevabı okudum ve şaşırdım. Mektupta ana hatlarıyla şu yazılıyordu: “Geçen yıllarda başka talebeler de benzer bir psikolojik zorluk içine düşmüştü. Birinin adresi ve ismini veriyorum. Onunla buluşup bu sorunu nasıl aştığını konuşun. Size yardımcı olacaktır. O nasıl aştıysa sizin de bu zorluğu aşacağınıza şüphem yok.” Bu mektuptan da anlıyoruz ki, devlet bu çocukların daima yanında olmuş. Bu eğitim planlamasında her ayrıntı öngörülerek pedagojik donanıma sahip kadrolar görev almış.
Araştırma sırasında, ilk kez karşılaştığınız ya da neden daha fazla tanınmadığını sorguladığınız isimler oldu mu?
İ.Ç.: Birkaç yüz kişinin değil, binlerce bursiyerin yararlandığı bir sistem bu. Kimse tamamını tanıyamaz. Ancak her rastladığımız bireyin bir başarı öyküsü yazdığını görmek şaşırtıcı. Öyle bir uygulama başarısı var ki, olası aksamaları anında saptıyor ve bursu durduruyor. Mutlak kriter, süreğen başarı. Bir kuruşu bile boşa harcama imkânı olmayan devletin, hak edenlere olabildiğince çok olanak sağladığı görülüyor. İsim vermeyeceğim ama asıl şaşırtıcı olan isimsiz başarılılar değil, isimleri çok büyük olup da başarısız olduğundan geri çağrılanlar...
Sergideki mektuplar ve kişisel anlatılar, bu gençlerin yurtdışındaki hayatlarına dair nasıl bir tablo ortaya koyuyor? Resmî kayıtlarda göremeyeceğimiz neleri öğreniyoruz?
H.Ö.: Bu gençler yalnızca akademik olarak gelişmekle kalmıyor, hiç tanımadıkları bir kültürü tanırken oradan edindikleri değerleri de içselleştiriyorlar. Önlerinde büyük bir dil engeli vardı. Kısıtlı sürede önce dil öğrenip ardından öğrenime başlamaları, atlattıkları tüm bu adaptasyon sürecinin başlı başına bir gayret göstergesi olduğunu ortaya koyuyor. Gençler gurbetteki hayatlarını sadece dersliklerle sınırlamayıp sporla ve doğayla iç içe bir yaşam sürüyor; dünyaya baktıkları pencereyi genişletiyorlar. Öte yandan millî bayramlarda bir araya gelerek vatan sevgisini gurbette de pekiştirdiklerini gözler önüne seriyorlar.
Atatürk’ün “Kıvılcımlar olarak gönderiyorum; alevler olarak dönmelisiniz” sözü, bu gençlerden beklenen sorumluluğu çok açık anlatıyor. Bursiyerlerin mektuplarında ya da kişisel hikâyelerinde, bu beklentiyi nasıl karşıladıklarını gösteren örnekler var mı?
İ.Ç.: Sonradan bu ülkenin başbakanı olacak Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak anılarını yazmış olmasa, Atatürk’ün böyle bir sözü olduğunu bilmeyecektik. Bu da kendilerine dair beklentiyi nasıl karşıladıklarını gösteren en güzel ve efsaneyi başlatan örnek bence. Cahit Arf da şöyle diyor: “Yurtdışına araştırma yapmaya gittiğimde kendime sonsuz bir güven besliyordum. Bu güveni bana veren de Kurtuluş Savaşı’nda kazandığımız zaferdi. Biz tek başımıza dünyayı yenmiştik. Öyleyse ben de uğraşırsam dünyanın en zor problemlerini çözebilirim diye düşünüyordum. Bu anlayışla Almanya’da zamanın ünlü matematikçisi Hasse’nin yanına gittim ve bana zorluğuna hiç bakmadan yeni çığırlar açabilecek problemler önermesini istedim.”
Sergideki belgeler, bu fırsatın Anadolu’nun farklı kentlerinden gelen gençlere nasıl ulaştığını gösteriyor mu?
H.Ö.: Öğrenciler, gazete ilanlarından yurtdışına öğrenci gönderilmesi için bir sınav ve burs programı olduğunu öğreniyorlar. Bazen kendileri bilgi ediniyor, bazen de öğrenme tutkularını bilen yakınlarının veya öğretmenlerinin teşvikiyle sınavlara giriyorlar. Yurtdışında okuyacak olmak onlar için yeni bir dünya görüşü kazanmak, meslek edinirken yeni imkanlardan haberdar olmak demek ve çok cazip. Gelen belge ve anılardan çok özel hikâyeler okuduk. Lise diplomalarından hangi okuldan mezun olduklarını görüyoruz. Çağrının ülke çapında karşılık bulduğunu ve başarılı gençlerin Anadolu’nun çok farklı yerlerinden çıktığını görüyoruz. Ayrıcalıklı bir grup çocuğun değil; çalışkan, tutkulu, cesur ve atak gençlerin bu sınavla seçilip bir liyakat sistemiyle burs kazandıkları ortada.