Semiha Berksoy için resmin yüzeyi tuvalle sınırlı değildi. Sandıktan çıkardığı eski keten çarşafları da resim malzemesine dönüştürüyor, operada canlandırdığı karakterlerle portresi arasında bağlar kuruyordu. Kızı Zeliha Berksoy’un İstanbul Modern Koleksiyonu’na bağışladığı 1998 tarihli ‘Ariadne auf Naxos (Otoportre)’ adlı yapıt, bu özgün üretim anlayışının örneklerinden biri. Böylece Zeliha Berksoy, bu bağışla annesinin yapıtlarını ve kişisel arşivini korumak için yıllardır sürdürdüğü çalışmalara bir yenisini eklemiş oluyor. Berlin’de 1939’da sahnelediği operanın izlerini taşıyan resim, sahne ile görsel sanatlar arasındaki ilişkiyi de ortaya koyuyor. Sanatçıya göre genç kuşakların annesiyle kurduğu bağın temelinde de bu özgürlük duygusu var. Zeliha Berksoy, annesinin sanatını, çarşafa çizilen resimlerin hikâyesini ve eserlerin geleceğe aktarılmasının önemini Hafta’ya anlattı.
Semiha Berksoy’un, özellikle ‘Ariadne auf Naxos (Otoportre)’ adlı yapıtının İstanbul Modern’in koleksiyonunda yer almasını istemenizin nedeni neydi? Bu yapıtın hikâyesini dinleme fırsatınız oldu mu?
Müzeye bir bağış yapmak istiyordum, istedikleri bir çarşaf resmi alabileceklerini söyledim. Eseri Oya Eczacıbaşı seçti. Eserin ismi ‘Ariadne auf Naxos’, yani ‘Naxos Adası’ndaki Ariadne... Annem 1939 yılında Berlin’de Akademi’yi bitiriyor ve Richard Strauss’un aynı isimli operasında başrolü oynuyor. Yıl 1939. Tabii onun hayatında bir parlayan andır bu, yıldızının parladığı an. Ve büyük başarı kazanıyor. İşte o eserde kendini çiziyor, mesele bu, operayı oynamış olması.
Siz bu esere baktığınızda hem Semiha Hanım’ın kızı hem de bir sanatçı olarak annenizin sanatına ya da kişiliğine ilişkin ne görüyorsunuz?
Bir ‘duruş’, bir ‘var oluş’ görüyorum.
Türkiye’de sanatçıların arşivlerinin, kişisel eşyalarının ve yapıtlarının gelecek kuşaklara aktarılması meselesini ve aileler ile müzelerin bu mirası korumadaki sorumluluklarını değerlendirir misiniz?
Tabii bu, son dönemlerde ortaya çıkmış, çok önemli bir soru. Çünkü bazen aileler o eserleri hemen satışa koyuyor ya da düzgün bir arşiv yoksa onları arşiv hâline getirtmiyor. Tabii onlar heba oluyor. Bunlar bildiğimiz hikâyeler. Bu, müzeler için de önemli. Örneğin, İstanbul’da Resim Heykel Müzesi’nde de çok eser var. Bu çok büyük bir sorumluluk. İş Bankası’nda da annemin eserleri var. Ayrıca ben Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım’ın iki resmini bağışladım İş Bankası’na. Buna çok dikkat ediyorum. Annemin döneminden çok yakın dostlarından Fikret Mualla… Annemin otuz kolilik bir arşivi vardı. Bunu profesyonel olarak düzenlettim ve Kadın Eserleri Kütüphanesi’ne vermeyi düşündüm ki öyle yapacağım. En iyi koruyacak yer orası diye düşünüyorum. İstanbul Modern’de, Arter’de ve Ömer Koç’ta da eserleri var.

Bunca malzemeyi korumak zor iş
Annem vefat edeli 22 sene oldu. Bunca yıl bu kadar malzemeyi korumak zor bir iş. Yurt dışına çok sergiye gitti annem. Galerist ile çalışıyoruz. Daha geçen yıl Venedik Bienali’ndeydi ve Berlin’deki Hamburger Bahnhof’ta sergilendi altı ay. Ondan evvel Bonn Müzesi, Viyana Müzesi… Eserler korununca geziyor dünyayı. Annem yirmi senedir dünyayı geziyor; bu bakımdan ben elimden geleni yapıyorum tabii. Ben bir tiyatro sanatçısıyım; chanson söylüyorum. Bertolt Brecht’in şiirleri ve Kurt Weill’in müzikleri ile. Yıllarca Almanca-Türkçe konserler verdim. Genco Erkal’la ‘Brecht Kabare/Ben Bertolt Brecht’ adlı bir program yaptık; bir de LP’miz var. Yani benim de bir hayatım var, hem de zor bir kariyer. Oyunculukta 60’ıncı yılımdayım ama arşiv konusunda da çok büyük sorumluluk duyuyorum. Bu nedenle, eserler sadece müzelerde olsun istiyorum.
Çarşaflar annemin buluşu
Çarşaf üzerine çalışmak elbette tuvalden farklı bir pratik gerektiriyor. Annenizin malzemeyle kurduğu ilişkiyi gözlemlediğinizde sizi en çok etkileyen ne oldu? Çünkü alışılmışın dışında bir üretim pratiği var Semiha Hanım’ın.
Bu çarşaflar annemin bir buluşu. Gerçekten, bir ressamın çarşaf üzerine resim yapması dünyada hiç görülmemiş bir şey. Portrelerin klasik ölçüsü 70 cmx100 cm’dir. Annem son zamanlarında çarşafa geçti. Belki ebatları hoşuna gitti; geniş, istediği gibi özgür kullanabiliyor alanı. Bir malzeme onun ilgisini çekerdi, bakardı, heyecanlanırdı. Bu kumaşları da sandıktan çıkardı, resimler yapmaya başladı. Bu eserin kumaşı da çok eskidir, lekeler vardır üstünde. Tabii şöyle bir kolaylığı var çarşafın: Bonn’da bir televizyon programına çıktı annem ve çarşaf resim götürdü yanında, tabii stüdyoda açtılar resmi, bavula koyup götürmüştü. Taşıma açısından çok kolay. (Gülüyor)
Semiha Hanım’ın resimlerinde opera karakterleriyle otoportresi arasında çok güçlü bir ilişki var. Annenizin sahnede canlandırdığı karakterleri çizmesi, kendi kimliğini ifade etmenin bir yolu muydu?
Olabilir tabii. Örneğin Fidelio, Tosca, Salome… Kendini orada görüyor ya da kendini ifade etmenin yanında o rolü ya da konuyu ifade ediyor. Semiha’nın resimlerinde mutlaka bir kavramsal duruş, bir anlatım vardır. Bunlar âdeta konuşan resimlerdir. Bazılarında bir protest var. Anlatıyor hikâyeyi ve ona karşı çıkıyor; öyle resimler. Salt resim çizme eylemi yok; içinde bir karşı çıkış, yorumlama var. Bu bakımdan kendini çizdiği resimlerde, mutlaka hem konuyla hem ana fikirle hem de oynanışıyla ilgili üçlü bir anlatım var.
Semiha, gençlere ümit veriyor
Tüm Renklerin Aryası, özellikle genç sanatseverlerden büyük ilgi gördü; hatta serginin süresi uzatıldı. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz? Onun üretiminde bugün gençlerle doğrudan ilişki kurabilecek meseleler görebiliyor musunuz?
Elbette görüyorum çünkü gençlere özgürlüğü gösteriyor. Onun resimlerinde büyük bir özgürlük vardır, hiçbir ekole girmez. ‘Ben böyle resim yapıyorum’ diyerek yapmıyor. Tamamen doğrudan, o anda düşüncelerini kafasında oluşturuyor. Sonra resim yapıyor. Bence gençler bu özgür duruşu çok benimsediler. Birilerinin hoşuna gitsin diye bir şey yapmazdı. Annemin en nefret ettiği şey riyakârlıktı, suni hareketleri hiç sevmezdi. Karşısındakine karşı açık, doğal ve samimiydi, doğru bildiğini söyler ve yapardı. İşte bu, gençlerin ilgisini çekiyor. Annem gençlere özgürlük, ümit ve güç veriyor. Evet, resimler acıyı anlatıyor ama karamsar değil. Bazıları çok düşündürücü; belki beden, ruh acı çekiyor ama yüz başka bir boyutta ve gülüyor. Gençler, “İçinde bulunduğum durum ya da şartlarım çok kötü olabilir ama ben her an ümit edebilirim, etmeliyim çünkü Semiha Hanım bunu bana gösteriyor, cesaret veriyor” diyorlar. Ezcümle, plastik sanat, opera ve dramanın bir aradalığına ‘tüm sanatların birliği’ denir.
İSTANBUL MODERN YÖNETİM KURULU BAŞKANI OYA ECZACIBAŞI
Sanat belleğine değerli bir katkı
“Sergimizin kapanışına yaklaşırken, Semiha Berksoy’un yaratıcı dünyasını ve özgün malzeme kullanımını yansıtan bir yapıtının daha koleksiyonumuza dâhil edilecek olması, bu sergiyi bizim için daha da özel kılıyor. Bir sanatçının farklı dönemlerini, üretim biçimlerini ve sanat anlayışını yansıtan yapıtlarının müze koleksiyonlarında bir arada bulunması, o sanatçının üretiminin daha kapsamlı biçimde anlaşılmasına ve gelecek kuşaklara aktarılmasına önemli bir katkı sağlıyor. Zeliha Berksoy’un bu değerli bağışıyla Semiha Berksoy’un sanatından bir yapıtı daha koleksiyonumuzda geleceğe taşıyacak olmaktan mutluluk duyuyoruz. Sanatçıların ve ailelerinin müzemize duyduğu güven, koleksiyonumuzun gelişmesi ve Türkiye sanatının belleğinin korunması açısından en kıymetli dayanaklarımızdan biri.”
