Yas sürecinden kendini keşfetmeye uzanan çok kişisel bir yolculuğu kaleme aldınız. İlk kitabınızı yazma fikri tam olarak nasıl ve ne zaman doğdu? Sizi bu hikâyeyi okurla paylaşmaya iten neydi?
Bu kitabı yazmaya başladığımda aslında sadece hayatımı anlatacağımı sanıyordum. Fakat yazarken, hayatıma o güne kadar cesaret edemediğim kadar yakından baktığımı fark ettim. Beni bunu paylaşmaya iten şey, kadınlara, “Bakın ben bunları başardım, siz de yapın” gibi didaktik bir akıl verme arzusu değildi. Tam tersine… Ben de korktum, yanlış kararlar verdim, düştüm, dağıldım, bazen ne yapacağımı hiç bilemedim. Yaşadığım bir şeyin, yaptığım bir hatanın ya da atlattığım bir hayal kırıklığının başka bir kadına ‘Ben de yapabilirim’ dedirtebileceğini düşündüm. Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey akıl almak değil, yalnız olmadığını bilmektir.
Yazmak ne hissettirdi size peki?
Yazmak benim için bir nevi kendimle yeniden tanışmak oldu. Çünkü hayatı yaşarken o an sadece başınıza geleni görüyorsunuz; bir kayıp, bir başarı, kapanan bir kapı, bir hayal kırıklığı… Ama bunları yıllar sonra satırlara döktüğünüzde, bazı noktaların arasında incecik çizgiler beliriyor. Ben buna “anlamlı tesadüfler” diyorum. Yazarken eski Aslılarla yeniden karşılaştım: Korkan, mahcup olan, hırslanan, çok ağlayan, bazen ne yapacağını bilemeyen hâllerimle... Ve bugün hiçbirini değiştirmek istemediğimi fark ettim. Çünkü hepsi bir şekilde bugünkü beni hazırlamış.
Kitabınızın adı “Ne Gerek Vardı”. Sevdiklerimizi korumak için sıkça duyduğumuz bu söz, sizin için ne zaman bir engel olmaktan çıkıp bir duruşa dönüştü?
Bazen bizi en çok sevenler, bizi korumak isterken en çok korkutanlar da olabiliyor. “Risk alma, elindekini kaybetme, boş ver, ne gerek var?” derken aslında niyetleri kötü değil. Ama bir noktadan sonra onların korkusu sizin hayatınızın sınırı haline gelebiliyor. Ben üniversitedeyken babamı kaybettiğimde, o güne kadar içinde yaşadığım korunaklı dünyadan bir anda çıktım. Sanırım o günden sonra “Ne gerek vardı?” benim için yavaş yavaş bir engel olmaktan çıktı. Çünkü şunu öğrendim: Hayat bazen sorumluluk almayı, risk almayı ve korksanız bile yürümeyi gerektiriyor. Bugün dönüp baktığımda hayatımdaki pek çok önemli kararın başında birilerinin “Ne gerek var?” dediğini görüyorum. Benim için asıl mesele, yıllar sonra dönüp o kararlara “İyi ki denemişim” diyebilmek.
Kendinizle yüzleşmek nasıl bir duyguydu?
Çok da kolay değildi; yalan söylemeyeyim. İnsan bazen en çok kendine itiraf etmekten kaçıyor. Yirmi üç yıllık evliliğini bitiren, bir davette sevdiğinden duyduğu beklenmedik bir sözle kırılıp tuvalete kapanarak hüngür hüngür ağlayan, gardırobun boş kalan yarısına bakıp dağılan o Aslı’yla yeniden yüzleşmek başlarda canımı yaktı. Ama yazarken çok önemli bir şeyi fark ettim: Bütün o kırılganlıklar beni zayıf yapmıyormuş. Güçlü olmak hiç dağılmamak değilmiş.
Kitabı bitirip son noktayı koyduğunuzda hissettiğiniz ilk duygu neydi?
Galiba en baskın duygum şükrandı. Çünkü son noktayı koyduğumda ilk kez hayatıma tek tek olaylar olarak değil, bir bütün olarak baktım. Bir de çok garip ve güzel bir heyecan vardı. Yıllardır konuşmalarımda ve sosyal medyada zaman zaman anlattığım, bazen de kendimden bile sakladığım şeyler artık satırlardaydı. Ve artık yalnızca benim hikâyem değildi. Kitabı eline alacak herkes kendi hayatından başka bir yer bulacaktı o satırlarda.

Bir girişimcilik serüveniniz de var. Markanızı ilk kurduğunuz dönemde çevrenizden ya da iş dünyasından ‘Ne gerek vardı?’ diyenler olmuş muydu?
Olmaz olur mu? Çevremdeki bazı insanlar yıllar önce evlendiğimde bile çalışmayı bırakacağımı düşünüyordu. Kendi markamı kurarken de “Dertsiz başına dert mi arıyorsun?”, “Bu saatten sonra ne gerek var?” diyenler elbette oldu. Ashley Joy’a başladığımda İstinye’de eksi ikinci katta, 10 metrekarelik penceresiz bir odada topu topu dört ürünüm vardı. O ürünlerle kapı kapı dolaşıyordum. Bugün dönüp baktığımda iyi ki o 10 metrekarelik odaya girmişim diyorum. Ben risk almadan, sadece güvenli köşemde oturarak hayatın hakkını verebileceğime hiçbir zaman inanmadım.
Demek ki zaman, sizi de herkes gibi değiştirdi ve dönüştürdü öyleyse...
Kesinlikle. İnsan yirmili yaşlarında kim ise ellili yaşlarında aynı kişi kalmıyor. Bence kalmamalı da. Eskiden başarı benim için daha çok satmak, büyümek, rakamları yukarı çıkarmaktı. Bugün ise başarının bir vicdanı olduğuna inanıyorum. Sadece ne kadar büyüdüğünüze değil, büyürken geride ne bıraktığınıza, insanlara nasıl dokunduğunuza ve kendinizden ne kaybettiğinize de bakmalısınız. Hâlâ değişiyorum, öğreniyorum ve bundan sonra nasıl bir Aslı olacağımı ben de merak ediyorum.
Hayallerini erteleyen veya ertelemek zorunda kalan kadınlara ne söylemek isterdiniz?
Ben artık kadınlara “Korkmayın” demiyorum. Çünkü ben de çok korktum. Korkabilirsiniz. Emin olmayabilirsiniz. Yanlış karar verebilirsiniz. Sevdikleriniz sizi onaylamayabilir. Ama sırf başkaları rahat etsin diye kendi hayatınızı ertelemeyin. Çünkü günün sonunda insanın ait olması gereken ilk yer kendi içidir. Hayatınızın tamamını başkalarının sizden beklediği kişi olarak geçirirseniz, bir gün dönüp “Peki ben ne istiyordum?” diye sorabilirsiniz. O soruyu sormak için çok geç kalmayın.
Son olarak, kitap yazma sürecinizin devamı gelecek mi?
Şimdiden ikinci kitabı planlayan biri değilim. “Şu tarihte şu kitabı çıkaracağım” diye bir takvimim de yok. Ama yazmayı çok sevdim. Kendimle baş başa kalmayı, bazı duyguları kelimelere döktüğümde onları başka türlü görmeye başlamayı sevdim. Hayat önümde yeni hikâyeler, insanlar, kırılmalar ve benim deyimimle ‘anlamlı tesadüfler’ biriktirirse, içimde yeniden anlatma ihtiyacı doğarsa neden olmasın? Zaten hayat bana bir şeyi çok iyi öğretti: Büyük konuşmamak lazım. Belki de bundan sonraki kitabın ilk cümlesi yine birilerinin “Ne gerek vardı?” demesiyle başlar.
