Arkeolog, akademisyen, müzisyen, yazar Güneş Duru’yu, Prof. Dr. Mihriban Özbaşaran’ın kazı başkanı, kendisinin başkan yardımcısı olduğu Aşıklı Höyük’te 2022 yılı Eylül ayında tanıdım. O dönemde Aşıklı Höyük ile ilgili bir proje hazırlığında olan Anadolu Efes, bir basın grubunu kazı alanına davet etmişti.
Gazetecinin arşivi günümüzde iPhone’da olduğu için resimlerin arasında o tarihte çektiğim videoyu buldum. Güneş Duru, Aşıklı Höyük ile ilgili bakın neler anlatmış: “Aşıklı Höyük, Neolitik dönemde Orta Anadolu’nun en eski köy yerleşmesi. İnsanların avcı-toplayıcı yaşamı terk edip yerleşik yaşama geçiş sürecini gösteriyor. Sosyal, ekonomik değişimleri görüyoruz, toplumsal cinsiyet açısından haneyi anlıyoruz. Tarım ve hayvancılığın başladığı dönem. Yaklaşık 30 yıldır kazıyoruz Aşıklı Höyük’ü. Çatalhöyük buradan bin yıl sonra. 10 bin 250 yıl önce insanlar burada avlanıp sınırlı ölçekte tarım yapıyorlar. Bunları kazı yaparken topladığımız şeylerden anlıyoruz. Bitki kalıntılarından besin zincirini görüyoruz.”
Bir arkeoloji sever olarak Güneş Duru ile sadece arkeolog kimliğini değil, Çağan Irmak’ın 2010 yapımı ‘Prensesin Uykusu’ filminde müziğini bayıldığım ‘Redd’ grubunun gitaristi olarak müzik kariyerini konuşmayı planlamıştım o gezide. Hemen hemen aynı tarihlerde, artık pek faal olmayan Aşıklı Höyük Dostları’nın Ortaköy Tarihi Kethüda Hamamı’nda Aşıklı Höyük ile ilgili güzel bir sergisini gezmiştim.
Sanat ve arkeolojinin iç içe geçtiği sergide, son dönemlerde adlarını sıkça duyduğumuz Ahmet Rüstem Ekici-Hakan Sorar ikilisi, Murat Germen, Osman Nuri İyem, Dillwyn Smith, Stephen Farthing, Özgül Aslan, Şahin Domin, Emre Zeytinoğlu gibi sanatçılar yer alıyordu. Bugüne gelirsek, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nde öğretim üyesi Doç. Dr. Güneş Duru ile İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Geçmişle Diyaloglar/Arkeolojiyi Yeniden Düşünmek’ isimli son kitabını konuşmak üzere Instagram DM üzerinden haberleştik.
Birbirlerine değmeyen kimlikler
Taksim The Marmara’daki buluşmada “Sizin değişik kimliklerinizi sormak isterdim. Akademik ve arkeolog olarak kariyeriniz kitap nedeniyle ön planda. Ama tabii ki uzun bir geçmişi olan Redd grubunun gitaristi, bestecisi olarak müzikle ilişkinizi merak ediyorum. Ancak söyleşilerinizden bunları konuşmaya gönüllü olmadığınızı anlıyorum” diye başlıyorum.
“Evet, bunları çok konuşmak istemiyorum. Çünkü öyle hibrit kişilikler çok fazla sevilmiyor. Bu kitabın görünür olması, okunur olması bile benim diğer kimliğimle ilişkilendiriliyor. Halbuki ben popüler bir kitap yazmadım. Amacım popüler bir şey yapmak değil… Çok kitap satmak, konuşulmak isteseydim başka türlü bir kitap yazardım. Derdim bu kitapta akademik olarak ve politik olarak durduğum yeri ve bu dönemde gördüklerimin bir anlamda kayda geçmesi” diyor.
Bu aralar afişlerden gördüğüm kadarıyla İstanbul ve İstanbul dışında konserleri sıklaşan ve biletleri hemen tükenen, ikiz kardeşi Doğan Duru (solist/bas gitar) ile Berke Özgümüş’ten (davul/klavye) oluşan Redd grubunun bir müzik grubundan öte politik olarak bir kimliğinin, duruşunun olduğunu sözlerine ekliyor. Daha önceki dönemlerde izlediğimiz dava süreçleri sırasında herkesin yanında olmaya çalıştıklarını söylerken, sanatçının politik fikrini beyan etmesinin kaçınılmaz olduğunu belirtiyor.
“Sanat politiktir” sözünde hemfikiriz. Güneş Duru, geçmişi neredeyse 100 yıl olan arkeoloji biliminin son 30 yılına tanıklık etmiş bir isim. Sayısız bilimsel makaleye imza attığı gibi kazı alanında sıkı çalışmış olan Duru, kitabının önsözünde “Arkeoloji, yalnızca geçmişin kalıntılarını su yüzüne çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda insanlığın ortak hikâyesini, bugün ve gelecek için yeniden kurgulanan düşünsel bir yapıyı da tesis eder” diyor.
Osman Hamdi’nin girişimleri
“Çoğu zaman sadece toprak altından çıkartılan maddi kalıntılarla özdeşleştirilse de arkeolojinin gerçek gücü, bu kalıntılarla kurduğumuz ilişkide, onlara yüklediğimiz anlamlarda ve bu anlamların bugünkü dünyaya nasıl yansıdığına dair sorularda yatar” diye devam ediyor.
Peki büyük bir arkeolojik zenginliğe sahip Türkiye –‘Türkiye’nin petrolü arkeolojidir’ diyenlerin kulaklarını çınlatalım- bu gücün farkında, bunu kullanabiliyor mu?
Güneş Duru, “arkeolojiyi yeniden düşünmek” derken kuşkusuz Türkiye’nin bu gücü iyi değerlendiremediğine dikkat çekmek istiyor. Kitabının ilk bölümünde Batı’da arkeoloji merakının nasıl başladığını anlatan Duru, ona paralel Türkiye’deki batılılaşma sürecinde arkeolojiyi mercek altına alıyor.
Arkeoloji Müzesi’nin kurucusu (1891) Osman Hamdi dahil en başından beri arkeolojiye kurumsal bir merakın olmadığının altını çiziyor ve buna kanıt olarak İstanbul Üniversitesi çatısı altında Arkeoloji Bölümü’nün 1936-37 yılında kurulmasını gösteriyor. “Osman Hamdi Türkiye’de kurumsal anlamda bir arkeolojinin gelişmesini, yeşermesini isteseydi 1882 yılında açtığı okulda yani Sanayi-i Nefise Mektebi’nde -günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi- mimarlık bölümünün yanı sıra arkeoloji bölümü de kurardı” diyor.
Osman Hamdi, kazılardan mümkün olduğu kadar fazla eseri kurduğu müzeye koymak derdinde en çok.
Nitekim geçenlerde Yapı Kredi Kültür’de düzenlenen bir konferansta dinlediğim tarihçi, akademisyen Edhem Eldem, Osman Hamdi’nin Nemrut Dağı’ndaki Kommagene heykellerini müzeye kaldıramadığı için pek hayıflandığını söylemişti. Osman Hamdi döneminden günümüze gelirsek: “Turizmin büyük bir patlama yaşadığı dönemde arkeolojik kazılar ziyaretçiye endeksli yapılıyor. Arkeolojiye fonların artırılması daha çok kazı, daha çok eser ortaya çıkartılmasına yönelik” diyor Güneş Duru.
Kitabındaki şu satırlar çarpıcı: “Bugün geldiğimiz noktada arkeolojik kazı pratiği, giderek daha fazla çıkartılan metreküp toprak üzerinden değerlendirilirken, hafriyat odaklı, turizm öncelikli ve gösterişçi bir zemine oturtulmuştur” diyor.
Göbeklitepe ekmeğini duydunuz mu?
“Gösterişli zemin” derken ilk akla gelen isim Göbeklitepe. ‘Tarihin Sıfır Noktası’ sloganıyla başlayan kampanyanın Davos’a kadar nasıl taşındığına tanığım.
Doğuş Grubu’nun sponsorluğuyla Davos sokaklarını arşınlayan otobüslerde Göbeklitepe yazılarını görmüş, Kongre Merkezi’nde Prof. Dr. Mehmet Özdoğan’a kulak vermiştik.
Bir dönem Zeugma’nın ‘Çingene Kızı’ gibi Göbeklitepe’nin T şeklindeki dikili taşları her yerdeydi ve geçenlerde bir sergide sanat eseri olarak karşıma çıktı. Güneş Duru ise son zamanlarda ünlenen ‘Göbeklitepe Ekmeği’nden söz ediyor. Hiç duymamıştım.
"Toplumun prehistoryayla buluşuyor olması elbette çok önemli. Ama bir yanda da ‘Göbeklitepe ekmeği’ gibi ürünler duyduğumda duraksıyorum. Taş Tepeler projesi de bu bağlamda düşündürücü. Orada gerçekten önemli bulgular var, önemli şeyler ortaya çıkıyor. Bilimsel üretimle, bu heyecan büyüdükçe dönemi daha derinlemesine anlayabiliriz -yüksek lisans tezleri, uluslararası makaleler, atıflar. Bilimsel birikim medya ve turizm görünürlüğünün önüne geçtiğinde çok daha güçlü bir tablo ortaya çıkacaktır. Tam da bu noktada arkeoloji eğitimi devreye giriyor. Antropoloji, felsefe, sosyoloji gibi alanlarda diyalog kurmadan bir bulguyu gerçek anlamda yorumlayamıyoruz. Bir duvar resmine bakıyoruz- onu anlamlandırabilmek için çok daha geniş bir sosyal bilim perspektifine ihtiyacımız var." Güneş Duru ile sohbet ve önce fazla kuramsal diye önyargıyla yaklaştığım, sonra dönüp dönüp okuduğum kitabı, kendi adıma hayli ufuk açıcı oldu benim için.
