Edebiyatı felsefe, psikoloji, tarih ve mistisizmle harmanladığı özgün tarzıyla dikkat çeken Başak Sayan okurlarını tarihin çok az bilinen sayfalarında bir yolculuğa çıkarıyor. Roman, tüm inanç sistemlerinin egemenliğini sarsacak büyük bir sırrın peşinde, bilim ile mistisizmin sınırlarını zorluyor. Kitapta, dünyayı sarsacak bilimsel bir keşfin eşiğindeyken laboratuvarı saldırıya uğrayan Şirin Özdemir’in, kendini temize çıkarmak ve Hallâc-ı Mansûr’un kayıp elyazmalarının izini sürmek için Profesör Algan Ataman ile atıldığı macera anlatılıyor. İkili, peşlerindeki istihbarat servislerinden ve acımasız katillerden kaçarken Şems-i Tebrizî’nin gizlenen kimliğinden Alamut Kalesi’nin az bilinen tarihine kadar pek çok gizeme şahitlik ediyor. Sayan “Romandaki sır ne yalnızca bir metafor ne de inanç sistemlerini yıkmaya dönük bir iddia. Daha çok yerleşik kabullerin altını yoklayan düşünsel bir alan açma çabası. Benim derdim inancı çürütmek değil, inanç dediğimiz yapının hangi varsayımlar üzerine kurulduğunu sorgulatmak ve görünür kılmak” diyor.
‘Gülün Açtığı Gece’ fikri ilk ne zaman zihninizde belirdi? Bu romanı yazmaya sizi iten temel soru neydi?
‘Gülün Açtığı Gece’ önceki romanım Nigâhdar’ı yazdığım dönemde zihnime düştü. Uzun yıllardır tarih, psikoloji, felsefe ve bilimin kesişim alanlarında okumalar yapıyorum. Özellikle fizik ile metafiziğin temas noktaları, bilinç, zaman ve varlığın doğası üzerine yoğunlaştım. Bu disiplinlerin aslında aynı sorunun peşinde olduğunu fark ettim: Gerçeklik nedir ve insan bu gerçekliğin içinde kimdir? Bilim deneyle, felsefe kavramla, din anlamla yanıt arar. Bu paralellik beni önce Nigâhdar’a, ardından bu romanın devam fikrine götürdü. Gülün Açtığı Gece’nin arkasında bilinç ile Higgs Alanı arasındaki metaforik ilişki yatıyor. İnsan bilinci gerçekliği ne kadar etkiliyor? Romanın çıkış noktası bu soruydu.
Kitabın merkezindeki “sır” metafor mu yoksa düşünsel bir meydan okuma mı?
Romandaki sır ne yalnızca bir metafor ne de inanç sistemlerini yıkmaya dönük bir iddia. Yerleşik kabulleri görünür kılma çabası. Benim derdim inancı çürütmek değil, hangi varsayımlar üzerine kurulduğunu sorgulatmak. Her sistem bir noktada mutlaklık iddiası taşır. Ben o zemini kurcalıyorum. Sorgulamak yıkmak değildir; aksine hakikate duyulan saygının bir biçimidir. Bu sır bazı okurlarda entelektüel bir sarsıntı yaratabilir ama bu bir meydan okuma değil, daha derine bakma davetidir.
Önceki romanınız ‘Nigâhdar’da tasavvuf ile kuantum fiziğini buluşturmuştunuz. ‘Gülün Açtığı Gece’de bilim ve mistisizm ilişkisini bir adım daha ileri taşıdığınızı söyleyebilir miyiz?
Evet, Nigâhdar’da tasavvuf ile kuantum fiziği arasındaki paralellikleri ele almıştım. Bu romanda görünmez ama belirleyici alan fikrini ontolojik bir metafor olarak genişlettim. Higgs Alanı fiziksel bir gerçekliktir. Ben bunu bilinç düzleminde düşünsel bir deney olarak ele aldım. Bilincin gerçeklikteki yeri nereye kadar uzanabilir? Bilim ve mistisizmin sınırını bilinçli olarak bulanıklaştırdım. Çünkü yeni sorular bazen o sınır silindiğinde doğar.
Hallâc-ı Mansûr’un kayıp yazmaları fikri nasıl ortaya çıktı?
Bu fikir planlı bir stratejiden çok zihinsel bir birikimin sonucu. Doğum sonrası dönemde yoğun okuma ve düşünme imkânım oldu. Bilim ile mistisizmi aynı anlatı omurgasında buluşturma arzusu bu dönemde şekillendi. Tarihsel araştırmam yaklaşık bir yıl sürdü. Romanın içinde şifre olarak kullandığım bir cümlenin ebced hesabının Hallâc’ın ölüm yılına denk gelmesi ise metin tamamlandıktan sonra fark ettiğim bir örtüşmeydi. Bunu kanıt değil, anlamlı bir tesadüf olarak görüyorum.
Şems-i Tebrizî ve Alamut Kalesi gibi tarihsel figür ve mekânları kurguyla birleştirirken sınırlarınızı nasıl belirliyorsunuz?
Tarihi tahrif etmem, ama yorum alanını açık bırakırım. Şems-i Tebrizi ve Alamut Kalesi gibi figürler sembolik yük taşır. Kronolojik gerçekliğe sadık kalırım; belgenin sustuğu yerde ise hayal gücü devreye girer. Şems’i yalnızca tek bir tarihsel anlatıya mahkûm etmeyi doğru bulmadım. Farklı kaynaklardaki alternatif perspektifleri ciddiye alarak kurguya dahil ettim. Bu bir tarih tezi değil, bilinçli bir ihtimal araştırmasıdır.

“Dil sınırlıdır, hakikat ise sınırsız” diyorsunuz. Bir romancı olarak sınırlı bir araçla sınırsızı anlatma çabası sizde nasıl bir yazma disiplinine dönüşüyor?
Hakikat doğrudan anlatılamaz; ancak işaret edilebilir. Bu yüzden metinde açıklamaktan çok boşluk bırakırım. Katmanlı bir yapı kurarım. Yüzeyde hikâye, altında felsefi damar, onun altında sezgisel akış vardır. Sınırsızı anlatmaya çalışmıyorum; sınırlı olanın içinde bir çatlak açmaya çalışıyorum.
Şirin Özdemir karakteri bilimsel keşfin eşiğindeyken saldırıya uğruyor. Onu güçlü kılan şey zekâsı mı, inancı mı, yoksa arayışı mı?
Şirin’i güçlü kılan zekâsı ya da inancı değil, hakikate sadakatidir. Hayatının bir kurgu olduğunu öğrenir ama dağılmaz; yeniden kurar. Onun gücü kimliği sarsıldığında arayışına devam edebilmesi, ölüm tehdidi altındayken düşünmeyi bırakmamasıdır. O kırıldıkça sertleşen bir karakter.
Profesör Algan Ataman ile Şirin’in ilişkisi yalnızca bir macera ortaklığı mı, yoksa düşünsel bir karşılaşma mı?
Bu ilişki romantik bir bağdan çok iki yaralı ruhun karşılaşması. Felsefe ile bilimin birbirini dönüştürmesi. Kayıp el yazmalarının peşindeyken yalnızca tarihsel bir sırrı değil, kendi içlerindeki boşluğu da keşfediyorlar.
Bu roman sizin için de bir iç yolculuk muydu?
Hakikat arayışı benim için edebi değil, varoluşsal bir mesele. Roman, uzun süredir içimde dolaşan soruların kurgu formuna bürünmüş hali. Karakterler benim düşünsel yolculuğumun farklı yüzleri. Bu yüzden metin yalnızca bir kurgu değil, bir iç muhasebe süreci.
Oyunculuktan edebiyata geçişinizde sizi ne özgürleştirdi, ne zorladı?
Oyunculuk bana anlatıyı görsel ve dramatik düşünme alışkanlığı kazandırdı. Bölümleri sahne gibi kuruyorum. Zorlayan kısım ise toplumsal algıydı. Popüler görünürlük ile entelektüel üretim arasında yapay bir karşıtlık var. Bu kodu kırmanın tek yolu üretmeye devam etmekti.
Romanlarınızda sıkça karşımıza çıkan “hakikat arayışı” sizin kişisel hayatınızda nasıl bir yere sahip?
Bu benim yaşam biçimim. Küçük yaşlardan beri yaşadıklarımı anlam katmanında okumaya çalıştım. Felsefe, din, tasavvuf, psikoloji ve fizik… Farklı disiplinlere yönelmem aynı soruya farklı cephelerden bakma ihtiyacından kaynaklanıyor.
Yazarken sizi en çok zorlayan şey nedir: kurgunun mantığı mı, felsefi derinliği mi, yoksa karakterlerin ruhsal tutarlılığı mı?
Kurgu, düşünsel derinlik ve karakter psikolojisini aynı anda dengede tutmak. Kurgu sarsılırsa okurun güveni kırılır. Felsefi katman ağırlaşırsa metin yorucu olur. Karakter psikolojisi tutarsızlaşırsa duygusal bağ kopar. Roman benim için mantık, düşünce ve insan ruhu arasında kurulan görünmez bir dengedir.
