Gazetecilikten gelen refleksle, okuru daha ilk cümlede yakalamanın da karmaşık bilgileri sade, net ve doğru biçimde aktarmanın da önemini biliyor T.M. Logan. Gerilim romanlarının iskeletini de bu yaklaşım oluşturuyor. Onun kitaplarında aile, mahremiyet, suçluluk ve sır kavramları, tematik unsurlar olmaktan çıkıp karakterlerin psikolojisini şekillendiren temel dinamikler hâline geliyor. Anlayacağınız okuru rahat bir zeminde tutmayı bilinçli olarak reddediyor, olay örgüsünü adım adım kurarken güven duygusunu sürekli sarsan bir anlatıyı tercih ediyor.
The Kitap etiketiyle yayımlanan ‘Anne’, ‘Rüya Ev’ ve ‘Kızım’ kitaplarıyla Türkiye’de de geniş hayran kitlesine kavuşan Logan’la, kurgu anlayışından karakter yaratımına, yazım disiplininden okurla kurduğu görünmez bağa uzanan keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
Romanlarınızda sade ama son derece gerilim yüklü bir dil kullanıyorsunuz. Bu dengeyi kurarken özellikle kaçındığınız ya da vazgeçilmez gördüğünüz anlatım tercihleri neler?
Benim için gerilim, dilde süsleme yaparak değil, bilgiyi kontrollü vererek kurulur. Bu, gazetecilikten gelen bir refleks. Okuru boğacak fazlalıklardan özellikle kaçınırım. Her cümlenin bir işlevi olmalı. Gerilimi yükselten şey çoğu zaman büyük dramatik patlamalar değil, küçük boşluklardır. Söylenmeyenler, ertelenen bilgiler, karakterlerin kendine bile itiraf edemedikleri düşünceler… Vazgeçilmezim sadelik; kaçındığım şey ise duyguyu zorla yükseltmeye çalışan abartı. Gerilim bağırmaz, sessizdir.
Okurlarınız sizi çoğunlukla ‘gündelik hayatın içinden çıkan tehditleri’ ustalıkla işlemenizle tanıyor. Sıradan mekân ve ilişkileri bu kadar sarsıcı kılan unsurlar sizce nedir?
Evet, çünkü gerçek korkularımız olağanüstü yerlerde değil, en güvende hissettiğimiz alanlarda saklı. Ev, aile, eş, çocuk… Bunlar bizim zırhımız gibi gördüğümüz şeyler. Gerilim, tam da burada ortaya çıkar. Bir mesaj, bir sessizlik, bir bakış… Sıradan olanı sarsıcı kılan şey, okurun “Bu benim de başıma gelebilir” duygusunu hissetmesidir. Ben, hikayelerimi özellikle bu tanıdıklık duygusu üzerine kuruyorum.
Lies, 29 Seconds ve The Catch gibi erken dönem kitaplarınızda aile, güven ve ihanet temaları öne çıkıyor. Bu temalar yazarlık yolculuğunuz boyunca nasıl evrildi?
Gazetecilik bana iki temel alışkanlık kazandırdı. İlki, okuru daha ilk cümlede yakalamanın ne kadar kritik olduğu; ikincisi ise sağlam bir araştırmanın bir hikayeye kattığı derinlik. Bilim muhabirliği yaptığım yıllar boyunca karmaşık bilgileri sade, net ve doğru bir biçimde aktarmayı öğrendim. Bugün gerilim romanlarımın iskeletini de bu yaklaşım oluşturuyor. Başlangıçta bu temalar daha çok olay örgüsünü sürükleyen unsurlardı. Zamanla fark ettim ki aslında hikayelerimin kalbi burası. İhanet artık sadece bir sürpriz değil, karakterlerin kimliğini açığa çıkaran bir araç. Güven ise mutlak bir değer olmaktan çıkarak, pazarlık edilen, sınanan bir duyguya dönüştü. Yazdıkça bu temalar daha gri, daha rahatsız edici bir hal aldı. Çünkü hayat da öyle. Anlattığım her ayrıntının gerçek dünyada bir karşılığı olmasına özen gösteriyorum.
Romanlarınızda tempo çok belirleyici bir unsur. Gerilimi yükseltirken olay örgüsünü kontrol altında tutmayı nasıl başarıyorsunuz?
Tempo benim için gerçekten matematik gibidir; ritmi sezgisel olarak hissederim ama onu asla akışına bırakmam. Yazarken sürekli ölçer, tartar ve yeniden ayarlarım. Bir sahnenin ne kadar süreceği, bir bilginin hangi anda verileceği, bir bölümün nerede kesileceği bilinçli tercihlerdir. Gerilimde bilginin zamanlaması hayati önem taşır. Bu yüzden yazarken sürekli okurun zihninde dolaşırım. Kendime tekrar tekrar şu soruları sorarım: Okur şu anda ne biliyor? Hangi bilginin eksikliği onu sayfayı çevirmeye zorluyor? Tempo, benim için sadece hız meselesi değil; aynı zamanda duygusal bir ayarlamadır. Bazı anlarda olayları hızlandırarak okurun nefesini kesmek isterim, bazı anlarda ise bilinçli olarak yavaşlar, gerilimi bekleyişin içine yayarım. Bu iniş çıkışlar sayesinde okur, farkında olmadan gerilimin ritmine teslim olur.
İlk kitaplarınızdan bu yana yazarlığınızda en büyük değişimin nerede olduğunu düşünüyorsunuz: Dilde mi, yapıda mı yoksa tematik cesarette mi?
En büyük değişimin tematik cesarette olduğunu düşünüyorum. Yazarlık yolculuğumun başından beri dilde ve yapıda disiplin benim için hep temel bir dayanak oldu. Ancak zamanla fark ettim ki asıl gelişmem gereken alan, hikayelerin sorduğu soruların derinliği ve sertliğiydi. Artık karakterleri daha zor, daha rahatsız edici ahlaki köşelere sıkıştırmaktan çekinmiyorum. Eskiden okura bir tür denge ya da güvenli bir çıkış sunma eğilimim vardı. Şimdi ise rahatlatan çözümlerle özellikle ilgilenmiyorum. Çünkü gerçek hayat çoğu zaman net cevaplar vermez. Romanlarımda da bu belirsizliği korumak istiyorum. Karakterlerimin verdiği kararların bedelini hafifletmek ya da onları mazur göstermek yerine, o yükle yaşamalarına izin veriyorum.
Günümüz gerilim okurunun beklentilerinin değiştiğini düşünüyor musunuz? Bu değişim yazma sürecinizi nasıl etkiliyor?
Okur artık sadece “ne oldu?”yu değil, “neden böyle oldu?”yu da bilmek istiyor. Psikoloji çok daha merkezi bir konuma geldi. Karakterlerin iç dünyası, motivasyonları ve kendi içlerindeki çelişkiler, gerilimin asıl kaynağı haline geliyor. Bu da beni daha içsel, daha karakter odaklı hikayeler yazmaya yöneltiyor. Okurun asıl bağ kurduğu şey, yaşananların büyüklüğü değil, o olayların insanları içeriden nasıl dönüştürdüğü.
Romanlarınız sık sık “tek bir yanlış kararın sonuçları” üzerine kurulu. Sizce gerilim edebiyatı, modern hayatın hangi korkularına en çok dokunuyor?
Gerilim edebiyatı en çok kontrol kaybı korkusuna dokunuyor. Modern hayat bize her şeyin planlanabilir, yönetilebilir ve güvence altında olduğu yanılsamasını sunuyor, daha güvenli evler, daha düzenli mahalleler, daha kontrollü yaşamlar… Oysa gerçek hayatta tek bir yanlış karar, yanlış atılmış bir mesaj ya da tam zamanında bozulmamış bir suskunluk bile her şeyi geri dönülmez biçimde altüst edebilir. Benim ilgimi çeken de tam olarak bu kırılganlık. Romanlarımda tehdit çoğu zaman büyük felaketler şeklinde değil, gündelik hayatın içine sızan küçük sapmalarla ortaya çıkar. Okur, karakterlerin yaşadığı kontrol kaybını tanıdık bulur; çünkü hepimiz benzer bir korkuyla yaşıyoruz. Gerilim romanları bu gerçeği görünür kılarak, modern hayatın en derin endişelerini açığa çıkarır.
The Daughter’da (Kızım) romanın merkezinde ebeveynlik, güven ve fedakârlık gibi güçlü temalar var. Hikâyeyi kurgularken “iyi” bir ebeveyn olmanın sınırlarını özellikle zorlamak istediniz mi?
Kesinlikle. “İyi ebeveyn” kavramı çoğu zaman sorgulanmadan, neredeyse otomatik bir şekilde kabul ediliyor. Oysa bir çocuğu koruma içgüdüsü, her zaman doğru kararlar alınacağı anlamına gelmiyor. Aksine, ebeveynlik insanı en savunmasız, en korkulu ve en uç kararlar almaya açık hale getiren bir deneyim. Bu romanda özellikle bunu göstermek istedim. Okurun kendini kolayca karakterlerin yerine koyup rahat bir cevap bulmasını istemedim. Tam tersine, hikaye ilerledikçe “Ben olsam ne yapardım?” sorusunun giderek daha rahatsız edici, hatta cevapsız hale gelmesini amaçladım.
Roman, klasik bir “kayıp çocuk” anlatısının ötesine geçerek ebeveynlik kavramını ahlaki bir sınav alanına dönüştürüyor. Sizce ebeveynlik, edebiyatta neden bu kadar verimli ama aynı zamanda tehlikeli bir anlatı zemini?
Çünkü çok güçlü duygular barındırıyor. Ama aynı zamanda manipülasyona açık. Ben bu yüzden duyguyu sömürmekten özellikle kaçındım. Ebeveynliği kutsallaştırmak yerine kırılganlığıyla göstermeyi tercih ettim. Bu hem daha dürüst hem de daha rahatsız edici.
The Daughter’da dil son derece kontrollü, neredeyse mesafeli; duygusal patlamalardan çok bastırılmış gerilimle ilerliyor. Bu bilinçli mesafe, okurun metinle kurduğu ilişkiyi nasıl etkilesin istediniz?
Okurun duygusal olarak yönlendirilmesini değil, metinle doğrudan yüzleşmesini istedim. Bu yüzden bilinçli bir mesafe kurmayı tercih ettim; çünkü mesafe, okuru pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp hikayenin aktif bir parçası haline getirir. Duygunun nasıl hissedileceğini dikte etmek yerine, okurun kendi deneyimlerini ve korkularını metnin içine taşımasını daha değerli buluyorum. Sessizlikler, söylenmeyenler ve küçük çatlaklar sayesinde okur, metindeki boşlukları kendi duygularıyla doldurur; böylece gerilim yalnızca sayfalarda değil, okurun içinde de büyür.
Bu kitapta gerilim yalnızca dış tehditlerden değil, karakterlerin iç çatışmalarından da besleniyor. Karakter psikolojisini bu denli ön plana çıkarmak sizin için ne kadar önemli?
Karakter psikolojisi benim için merkezde. Bana göre gerçek gerilim, dışarıdan gelen tehditlerde değil, karakterlerin kendi içlerinde verdikleri mücadelede saklı. İnsanların baskı altında nasıl değiştiğini, küçük şüphelerin ve sessizliklerin nasıl büyüdüğünü incelemeyi seviyorum. Okurun karakterlere bağlanmasını sağlayan da tam olarak bu içsel çatışmalar oluyor.
Roman boyunca bilgi, bir kurtuluş değil; aksine yeni bir yük olarak karşımıza çıkıyor. Gerçeğin ağırlığı temasını bu denli merkezi kılmanızın arkasında nasıl bir düşünce vardı?
Çünkü bilgi her zaman kurtarıcı değildir. Modern anlatılarda gerçeğin açığa çıkması genellikle bir özgürleşme anı olarak sunulur; oysa özellikle aile bağları söz konusu olduğunda, bilmek bazen insanın taşıyabileceğinden çok daha ağır bir yüke dönüşebilir. The Daughter’da gerçeğin, karakterlerin hayatını kolaylaştırmak yerine onları daha zor kararlarla baş başa bırakmasını istedim. Beni ilgilendiren şey, “gerçeği bilmek” ile “bu gerçekle yaşamak” arasındaki o sancılı fark.
Mekân kullanımı, özellikle ev ve özel alan kavramı, romanda güven duygusunu ters yüz eden bir işlev görüyor. Bu atmosferi yaratırken nelere dikkat ettiniz?
Evi yalnızca fiziksel bir mekan olarak değil, karakterlerin zihinsel ve duygusal durumlarının bir yansıması olarak ele aldım. Duvarlar, kapalı kapılar, sessizlikler ve boşluklar, karakterlerin iç dünyasındaki bastırılmış korkularla paralel ilerliyor. Çünkü benim için gerilim, insanın en güvende hissettiği yerde savunmasız kalmasıyla başlar. Ev, hem en güvenli alanımız hem de en karanlık korkularımızın kaynağıdır. Okuru bu ikili duygunun içine çekmek, yazarken beni en çok motive eden şeylerden biridir.
The Daughter’ın finali hem sarsıcı hem de düşündürücü. Okurun kitabı bitirdiğinde hangi duygularla baş başa kalmasını umdunuz?
Rahatlama değil; düşünme... Kitabı bitirdikten sonra hemen başka bir şeye geçmek yerine, bir süre durup sessiz kalma ihtiyacı hissetmesini istedim. Hikaye bittikten sonra bile yankılanan, kolayca cevaplanamayan sorular… Benim için en güçlü ve en dürüst final tam olarak budur.
