Bazı insanlar yazmayı seçmez; bir şekilde yazı onları bulur. Ömer Duran’ın metinleri de böyle bir yerden çıkıyor. Hiç biri planlı değil, iddialı hiç değil... Ama fazlasıyla sahici…
Onun için yazı bir hedef değil, bir ihtiyaç, bir iç dökme biçimi... İnkılap Kitabevi etiketiyle çıkan ilk kitabı ‘Hayat Neye Benzeseydi Güzel Olurdu?’da sıkça karşılaştığımız ‘İlyas’ karakteri ise bu iç dökümün belki de en cesur tarafı: Bazen bir ses, kimi zaman kaçış, bazen de bir itiraf…
Bugünlerde hem yazının özgürlüğü hem de okurun beklentisiyle baş etmeye çalışan Ömer Duran ile buluştuk; ilk kitabı ve sonrasını konuştuk.
Yazmaya bir ‘rahatlama biçimi’ olarak başladığınızı söylüyorsunuz. Bu kişisel ihtiyaç ne zaman bir kitaba dönüşecek kadar derinleşti?
Aslında kitaba dönüştürmek gibi bir arzum ya da bir beklentim yoktu. Eşim, dostum arkadaşlarım dönem dönem söylemişlerdi kitap yazmamı fakat -kimseyi de kırmadan nasıl söylenir bilmiyorum ama- “kitabım çıksın” diye para verip kitap bastırmak bana çok megalomanca geliyor. Yazdıkça instagram’a atıyordum yazılarımı. Yazmak zaten beni ziyadesiyle mutlu ediyordu. İnkılap Yayınevi Yayın Yönetmeni Gülşen İşeri yaptığım paylaşımları görmüş ve kitap yapma fikri ile geldi. Bu da açıkçası heyecanlandırdı beni.
Ama benim aklımdan hiçbir zaman “yazılarımın artık kitap olma zamanı geldi” gibi bir düşünce geçmemişti.
Bu ilk kitabı yazarlık adına bir başlangıç olarak görebilir miyiz yoksa zaten süregelen bir iç dökümün doğal sonucu mu?
Aslında ikinci kitabın bir 70-80 sayfası hali hazırda var. Ben bugüne kadar hep yazı bittiği anda aldığım keyfe odaklanmıştım. Türkiye’de bu işin ekonomik bir karşılığı yok biliyorsunuz, benim de öyle bir beklentim yok. Ama kitap basıldıktan sonra yazdıklarımla ilgili insanların fikir beyan etmesi, benim hiç aklıma gelmeyen şeyleri onlardan duymak beni heyecanlandırdı. Fakat bir yandan da o motivasyon bende bir baskı yaratıyor. Son 1,5 aydır yazamıyorum. Çünkü eskiden yazmak istediğimde sadece kendim için yazıyordum, insanların okuyup okumaması umurumda değildi şimdi “daha güzel olabilir mi?” düşüncesi ya da doğru bir şey söylemeye çalışmanın verdiği o baskıyı hissediyorum. Bir önceki cümlemi beğenen insana bir sonraki cümlemi de beğendirme hissiyatı 1,5 aydır durdurdu beni. Yani bu kitabın benim için yazarlık adına başlangıç olmasını çok istiyorum, umarım devamını getirebilirim.
Peki, kitabın ismine nasıl karar verdiniz?
Benim kafamdaki isim bambaşkaydı. ‘İlyas ve günlükler vesaire…’ koymak istiyordum kitabın ismini. Çünkü kitap üç bölüm ve tam olarak da bu bölümlerden oluşuyor. Instagram’da sorduğum bir soruydu “sizce hayat neye benzeseydi güzel olurdu?”. Yayınevi de bu ismin daha uygun olacağı fikrini verdi. Çok da iyi oldu. Bir kitap daha yazabilirsem bu isimle oynamayı da düşünmüyor değilim.
Güzel anları görmenin derdindeyim
Ben size sorsam… Hayat neye benzeseydi güzel olurdu? Kitapta geçen ‘eski ayakkabılar’ metaforunun nasıl bir duyguyu temsil ettiğine de değinerek belki yanıtlamak istersiniz?
Ben biraz gamsız bir insanım. Elbette ki kaygılarım, korkularım ve endişelerim var. Ama baş etmenin yolu bende herhalde bu: Çok büyütmemeye çalışıyorum. Bir Pollyanna değilim ama hayatı pozitif tarafından görmeye çalışıyorum. Gamsız bir hayatın peşinde koşuyorum diyelim. Eski ayakkabının rahatlığı da çok kıymetli bir şey gibi geliyor bana. Sizi endişeye, korumacılığa sevk etmiyor, kaygılandırmıyor, delinir diye korkmuyorsunuz. Kitaptaki metafor da o zaten.
Hayat benim için birçok şeye benzediğinde güzel oluyor. Bazen Beşiktaş’ın güzel bir atağına benzediğinde, bazen güzel bir kadınla bir şeyler içmeye benzediğinde güzel oluyor, bazen bir dostla oturup, öbür dostu çekiştirdiğinde güzel oluyor. Büyük, iddialı şeyler değil, küçük şeylerden keyif alabiliyorum. O yüzden hayat benim için birçok şeye benzediğinde ve birçok anda güzel olabiliyor. Güzel anları görmenin derdindeyim açıkçası.
Kitapta bahsi geçen İlyas kim peki? Bu karakter sizin için bir maske mi yoksa bir özgürlük alanı mı? Yazarken kendinizi mi koruyorsunuz, yoksa İlyas üzerinden daha cesur bir ifade alanı mı açıyorsunuz?
Bazı sorular aslında soru değil de cevaptır ya… Bu da öyle bir soru.
İlyas bazen benim söylemek istediklerim, bazen de söylemek istemediklerimi söylettiğim kişi, bazen söylemeye umduklarım oluyor. İlyas alt benlik de değil, zihnimin karanlık tarafı da değil. İlyas öyle bir evren kurmuş ki kendine o ne yapsa yakışıyor. Söylemeye zorlandığım şeyleri bir bakıyorum ki İlyas söylemiş. Benim kendi sevgilime bile İlyas’ın ağzından mektup yazmışlığım var. İlyas ile sohbeti çok seviyorum, bazen canımı sıkıyor, bazen rahatlatıyor. İlyas kim ve ne olacak ben de bilmiyorum. Bir gün bulursam kim olduğunu söylerim size.
Kitaptaki mizah ile yalnızlık duygusu arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Ben hiçbir yazımı, bu hikayede şunu anlatayım, olaylar şöyle gelişsin, şöyle çözeyim diye yazmadım. Yazar olmadığım için böyle tabii. Bir anda, sayıklama halinde yazıyorum. Onu demlenmeye bırakıyorum, sonra tekrar geri dönüyorum. O mizah duygusu da olaylarla baş etme şeklim bu olduğu için yazıya yansıyor. Olduğu gibi, ne hissetiysem anlattığım için mizah araya giriyor. Hayatı da öyle karşılıyorum çünkü.
Ne sıklıkla yazarsınız? Bir disiplininiz var mı mesela?
Çoğunlukla bir anda gelir bana ya da bir cümle geliyor aklıma, o cümlenin peşine düşüyorum. Bir de asıl mesleğim olan oyunculukla ilgili bir şey sanırım. Oyuncu olarak bana bir karakter verildiğinde daha iyi oynayabilmek için karakterimin hikaye başlayana kadar önceki hayatına dair kafamda bir hikaye yazıyorum zaten. Basit de olsa boşluk doldurma oyunu oynuyorum. Oradan gelen bu prova hali, yazma şeklime de yansıdı.
Aslında bir disiplinim yok. Olmuyor da bende. Çok istiyorum ama olmuyor.
Oyunculukta başkasının yazdığı bir karakteri canlandırıyorsunuz; yazarlıkta ise karakteri siz kuruyorsunuz. Hangisi daha zor ya da kolay?
Benim için ikisi de tek cevaplı değil. İkisi de hiç kolay değil ama bir yandan da ikisi de kolay. Oynamaktan çok keyif alıyorum. Yazmaktan daha çok keyif alıyorum.
Yazarken daha özgürüm
Yazarken mi yoksa oynarken mi kendinizi daha kontrolsüz ve özgür hissediyorsunuz?
Yazarken daha özgürüm. Oynarken karşımda bir oyuncu var ve belli bir sınır içinde kalmak zorundayım. O finali sekteye uğratacak, karşımdaki insanı da boşa çıkartacak bir karakter çizemem, sınırları var. Senaristin, yönetmenin, diğer oyuncu arkadaşların hatta mekanın işin doğası gereği bana koyduğu sınırlar var. Yazarken istediğimi söyleyebiliyorum.
İlyas’ın hikâyesi devam edecek mi peki? Bir seri fikri var mı?
İlyas’ın henüz bitmiş bir hikayesi yok yeni kitap için. Birkaç tane başladığım metin var. Bir tanesini kafamda bitirdim ama yazmaya başlayacağım anı bekliyorum. Ama daha uzun İlyas öyküleri yazmak istiyorum. Kafamda başka karakterler de var. Onları da anlatmak istiyorum. Ama yine kısa öyküler tadında. 8-10 sayfalık İlyas öyküleri beni daha çok tatmin ediyor.
Peki ya roman?
Kafamda çok uzun zamandır roman için bir hikaye var. Kendime meydan okuma benim için bu. Uzun bir şeyler yazabilir miyim diye başlamıştım. Bir yazar disiplinim olmadığı için hala kopuk kopuk şuan. Tepeden gördüğüm bir şey var ama bağlayabilir miyim bağlayamaz mıyım ya da on yıl sonra mı biter?..
Ben önce kendim için yazıyorum, kendimi rahatlatacak kadar iyi yazamamışsam o kitap zaten hiç olmaz benim için.
İlyas ya da başka bir karakter… Kendi yarattığınız bir karakteri canlandırma fikrine nasıl bakıyorsunuz? Var mı böyle bir plan?
İlyas’ı canlandırmak istemem. Bir aksiyonu yok. Ama roman için kafamda olan hikayedeki baş karakteri oynamayı çok isterim.
Biraz geçmişten bugüne gelirsek… Kaygısızlar’dan bugüne neler değişti sizin için?
Birçok şey değişti tabi. 23 yaşındaydım, kariyer planlaması nedir bilmezdim. Mevlana’nın dediği gibi “Hamdım, piştim, yandım” aslında…
Anneme bakışım, hayatımdaki kadına bakışım, yoldaki arkadaşıma bakışım değişti. Buna da tecrübe diyor insanlar zaten. Değişmeye de devam ediyor. Muhtemelen iki yıl sonra bambaşka bir Ömer olacak ve o Ömer ile de barışık olurum umarım.
