Gazetecilikten yazarlığa uzanan bu yolculukta kaleminize en çok ne eşlik etti?
Ben gerçeklikten, gerçeklerden, dünyada olan bitenden besleniyorum; dolayısıyla yazarlık ve gazetecilik birbiriyle beraber yürüyor.
Yazarken sizi harekete geçiren temel duygu nedir?
Haksızlıklara, adaletsizliğe, eşitsizliğe, ezilen kesimlere karşı bir borcum olduğunu düşünüyorum. Çünkü görece daha şanslı, daha beyaz bir ortama doğmuşum. Avantajlarımı dezavantajlı konuların görünürlüğü konusunda kullanmam gerektiğini, küçük bir kesime değil toplumun genelinin kanayan yaralarına değmem gerektiği hissi ile yaşıyorum.
Metinlerinizde güçlü bir tanıklık dili var. Bu bilinçli bir tercih mi?
Hayır. Gerçekten tanıdığınız, dokunduğunuz, temas ettiğiniz konularda oradaysanız, tüm benliğinizle anlamaya, sorunu görmeye odaklıysanız bence ortaya çıkan dilde güçlü bir gerçeklik duygusu oluyor. Bu arada teşekkür ederim, böyle düşünmeniz beni mutlu etti.
Gelelim yeni kitabınıza... ‘Gençler Nereye’ sorusu uzun zamandır kamuoyunda dolaşıyor. Bu kitabı yazma ihtiyacını sizde tetikleyen kırılma anı neydi?
7 yaşında bir oğlum var… Anne olmak beni çocuklar hakkında düşünmeye itti ve bu düşünme süreci “politik çocuk kitapları serisi” olarak hayat buldu. Yine aynı yerden yani evimde büyümekte olan ve yakında genç statüsüne geçecek bir birey var. Ülkede gençliğe yönelik korkutucu unsur çok, bunları düşünürken aslında fark ettim ki biz gençleri hiç tanımıyoruz, onları tanımak ve anlamak için de çabamız yok. Bu yola bu düşüncelerle çıktım.
Türkiye’nin bugününü gençlerin gözünden görmek size neyi farklı gösterdi?
Gençlerin çok yalnız, önemsenmeyen, dikkate alınmayan, duyulmayan ve görülmeyen bir yerde olduklarını fark ettim. Maalesef Türkiye gençlerine de sahip çıkmıyor.
Kitap için görüştüğünüz gençlerin anlattıkları arasında sizi en çok sarsan ortak duygu neydi? Umutsuzluk mu daha baskındı, yoksa hâlâ tutunulan bir umut alanı var mı?
Açıkçası hepsi farklı hayatlar ama aynı sorunlu yapının içinde yaşamaya mahkum olmuşlar; tam bir ayrım yapmak zor. Ama şunu söyleyebilirim: Bazısının direnci ve başarma azmi bana kendimi sorgulattı, bazısının ise vazgeçmişliği, umudunu yitirmişliği beni duygusal anlamda yaraladı. Her biri tek ve biricik, her biri özel çocuklardı; hepsinden bir şey öğrendim.
Bavulunu kapı aralığında hazır tutan bir gençlikten söz ediyoruz. Bu, bir ülke için neyin göstergesi?
Aslında bu çalışmada beni en çok şaşırtan sonuçlardan biri de bu gitmek konusuna ilişkin oldu. Evet, çoğu genç gitmek istiyor ama dönmek üzere! Bir süre çalışıp, güçlenip yine ülkesine dönme hayalleri kuruyor. Gençliğin bu kadar yurtsever olduğunu düşünmezdim beni şaşırttılar.
Peki, ‘kalmak’ mı yoksa ‘gitmek’ mi bugün daha fazla cesaret istiyor?
Kalmak da zor, gitmek de… Her ikisi de cesaret istiyor ama gitmek de öyle her isteyenin yapabileceği şey değil. Kalıp mücadele etmek bir aşamada mecburi bir seçenek diyebiliriz. Gidebilecek olanlar yine daha şanslı olanlar.
Bu kitap biraz da yetişkinlere yöneltilmiş bir soru gibi duruyor. Sizce yetişkinler gençleri gerçekten dinliyor mu?
Hayır tabii ki. Sormuyorlar ki cevap alsınlar, sormuyorlar ki duysunlar. Gençliğin en temel sorunu görülmemek ve duyulmamak zaten.
“Bir ülkenin geleceğini kendi evlatlarının gözünden görme cesareti” ifadesi sizce neden bu kadar zor?
Çünkü yatırım yapmadığın, sevmediğin, kollamadığın, imkan yaratmadığın, görüp duymadığın bir gençlikten gelecekte ne bekleyebilirsin? Türkiye gençlerine ucuz iş gücü olarak bakmanın ötesine geçmediği için onların gözünden geleceğe bakmaya da cesaret edemez.
Bu kitabı okuyan bir gencin elinden tutmasını umduğunuz duygu ne?
Mücadeleye devam etmesi. Tüm imkansızlıklara, koşulsuzluklara, gün geçtikçe daha da kötü hale gelen hayata rağmen mücadeleye devam etmesini, yaşadığının haksızlık olduğunu, fırsat eşitliği talep etmesinin en doğal hakkı olduğunu bilerek mücadeleye ve itiraz etmeye, bu düzenin değişmesi için çalışmaya itecek motivasyonu bulmasını isterim. Buralarda birileri var ve sizi duyuyor. Dertlerimiz ortak, mücadelemiz bir… Yılmadan bu yolda yürüyeceğiz demek de isterim elbette.
