Dünyanın her köşesinde yeni savaşlar patlak verirken, hakikatin izini süren medyanın sesi her gün biraz daha kısılıyor. Tam bu eşikte, MUBI’nin yeni yapımı ‘Sakıncalı Arkadaşlarım’, Putin yönetiminin ‘yabancı ajan’ ilan ettiği beş kadın gazetecinin hikayesine odaklanıyor. Moskova’da başlayan bu hikaye, giderek daralan bir alanın içinde hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor.
Yönetmen Julia Loktev’in bu hikayeye yaklaşımı tesadüf değil. Rusya doğumlu olan Loktev, konuya zaten kişisel bir yakınlık taşıyor. 2021’de New York Times’ta yayımlanan bir haber, özellikle dikkatini çekiyor: ‘Yabancı ajan’ ilan edilen gazeteciler ve bu durumu kara mizahla karşılayan genç bir kuşak. Haberde yer alan Sonya ve Olya, çalıştıkları medya kuruluşu kapatıldıktan sonra işsiz kalıyor ve ‘Hi, You’re a Foreign Agent’ adlı bir podcast başlatıyor. Bu podcast içinde bulundukları durumu anlamlandırma çabalarının da bir parçası.
‘Yabancı ajan yasası’ Rusya’da yeni değil; 2012’den beri yürürlükte. Ancak 2021 yazından itibaren gazeteciler bireysel olarak hedef alınmaya başlanıyor. Bu statü, yalnızca ağır bürokratik yükümlülükler getirmekle kalmıyor; gazetecileri belirsiz bir “yabancı etki” ile suçlayarak toplumdan izole eden bir mekanizmaya dönüşüyor. Her içerikte bu etiketi taşımak zorunda bırakılan gazeteciler, aksi durumda para cezası, dava ve hapis riskiyle karşı karşıya kalıyor; mali kayıtlarını devlete sunmaya zorlanıyor. Sistem böylece kontrolün ötesine geçip, korku ve dışlama üreten bir yapıya evriliyor. Baskının tamamen artmasıyla birlikte birçok gazeteci ülkeyi terk ederek İstanbul’a da sığındı ve buradan çalışmaya devam etti.
Tüm bu gelişmelerin ardından Loktev Moskova’ya gidiyor ve kendini bir anda olayların tam ortasında buluyor. Film de tam bu noktada doğuyor. TV Rain gibi son bağımsız kanallardan birinin etrafında toplanan gazetecileri, baskı altındaki gündelik hayatlarıyla birlikte yakından takip ediyor. Ukrayna’nın işgaliyle birlikte, gazetecilerin devlet propagandasına karşı koyma çabalarını kayda alıyor. Ancak kısa süre içinde tüm bağımsız medya kapatılıyor ve sürgün, neredeyse tek seçenek haline geliyor.
Yapım, yalnızca baskıyı değil; o baskının içinde filizlenen dayanışmayı, mizahı ve geri çekilmeyi reddeden bir hakikat arayışını da yakalıyor. Ukrayna işgalinin hemen öncesinden savaşın ilk günlerine uzanan bu anlatı, bir ülkenin dönüşümünü dışarıdan izlemek yerine içeriden, neredeyse nefes mesafesinden kayda geçiriyor.
IDFA’da Eleştirmenler Ödülü’nü kazanan ve Oscar kısa listesine giren ‘My Undesirable Friends Part I – Last Air in Moscow’, totaliter bir toplumda muhalefetin izini süren bir belgesel. 3 Nisan’da MUBI’de dünya genelinde izleyiciyle buluşuyor.
SAVAŞ ÖNCESİNDEKİ DEĞİŞİMİN ÖYKÜSÜ - JULIA LOKTEV / YÖNETMEN
24 Şubat 2022’de Rusya, Ukrayna’yı işgal ettiğinde şunu anladım: Tarihi yakalamıştım. Eğer çekimlere savaştan sonra başlasaydım bu film olmazdı. Bu film, savaş öncesindeki dönüşümü gösteriyor. Çekimlere başladığımda aklımdan geçen şey şuydu: ‘1935 Almanya’sında çekim yapabilseydik nasıl olurdu?’ Burada her şey çok daha hızlı gelişti. Bu yüzden kurguya da önceden belirlenmiş bir şablonla girmedim. Her zaman sahnelerin bana ne söylediğine bakarım. Bu film doğrusal ilerliyor çünkü hayat da öyle ilerledi; bir sahneyi başka bir yere taşıyamazdınız. Her şey durmaksızın değişiyordu. Film bugün giderek daha tanıdık gelmeye başladı. Özellikle son dönemde birçok Amerikalı ‘bu bizim hikâyemiz’ diyor. Başta ben de savaş kısmının o kadar ilişkilendirilebilir olmayacağını düşünüyordum ama artık dilin nasıl değiştiğine bile bakınca benzerlikleri görüyorsunuz. ‘Savaş’ dememek, başka terimler kullanmak… Bunların hepsi tanıdık. İkinci bölüm de tam bu kırılmanın ardından başlıyor: Herkes Rusya’dan ayrılıyor, İstanbul’a geliyor, bir gün önce hayatı olan insanlar ertesi gün hiçbir şeyi olmadan sürgünde kalıyor. Ama yine de gazetecilik yapmayı, savaşı anlatmayı, propaganda dışında bir gerçeklik kurmaya çalışmayı sürdürüyorlar.
YABANCI AJAN OLMAK BULAŞICI HALE GELDİ - ANNA NEMZER / GAZETECİ, TV RAIN SUNUCUSU
En yıkıcı olan yalnızca hukuki baskı değildi. Bu düzen toplumda korku ve güvensizlik yarattı. ‘Yabancı ajan’ olmak bulaşıcı hale getirildi. Bir yabancı ajanla çalışırsanız siz de hedef olabilirsiniz. Böylece insanları birbirinden ayırdılar, izole ettiler, başkaları için tehlikeliymiş gibi gösterdiler. Bu, toplumu bölmeye yönelik çok bilinçli bir politikaydı ve ne yazık ki oldukça da başarılı oldu. Biz bir şeylerin kötüye gittiğini biliyorduk. Bunu hissediyorduk. Ama yine de umut etmeye devam ediyorduk. İnsanlar bize ‘neden gitmiyorsunuz?’ diye soruyordu ama gitmek çok zor bir karardı. Sanırım en tanıdık duygu buydu: Bir felaketin yaklaşmakta olduğunu görmek ama yine de ona tam olarak inanamamak. Farkında olmak ve aynı anda inkâr etmek. O çelişki, o erteleme, o son ana kadar kalma hali çok tanıdık bir duyguydu.
BU FİLM BİR TERAPİ GİBİ - KSENIA MIRONOVA / GAZETECİ
Süreç o kadar hızlı akıyordu ki ne olup bittiğini anlamaya bile zaman yoktu; her gün biri ‘yabancı ajan’ ilan ediliyor ya da tutuklanıyordu ve Julia da bizimle aynı riski paylaşıyordu. Şimdi filme baktığımda bu benim için biraz terapi gibi; sadece olanları değil, o süreçte nasıl değiştiğimi de görüyorum. Bu filmde mesele kadın olmak değil, insanlar da kahraman gibi değil, sıradan insanlar gibi görünmesi önemli olan. Biz sıradan insanlarız. Aynı dizileri izliyoruz, yemek yapıyoruz, çocuk büyütüyoruz. Sanırım bu yüzden farklı ülkelerdeki izleyiciler de bizimle bağ kurabiliyor. Bir de şunu öğrendik: Topluluk her şey demek. Devlet sizi doğrudan susturmasa bile ekonomik olarak yok edebilir. Reklam alamazsınız, para kazanamazsınız, çalışamaz hale gelirsiniz. Bu yüzden gazetecilerin yalnızca ne anlattıklarını değil, bunu hangi yollarla anlatabileceklerini de düşünmesi gerekiyor. Başka nasıl bilgi aktarabiliriz, başka nasıl ayakta kalabiliriz sorusu artık işin bir parçası.