Bu Anneler Günü’nde, hafızamızda yer eden o unutulmaz anne karakterlere yeniden dönüyoruz. Bir yandan gülümseyerek, bir yandan da içimize dokunan anları hatırlayarak... Bazılarını izlerken “Keşke benim annem olsa” dedik, bazılarına bakıp içimizden “İyi ki değil” diye geçirdik. Kimi yalnızca bir bakışıyla içimizi rahatlattı, kimi aldığı kararlarla sinirimizi bozdu, kimi de çaresizliğiyle yüreğimize taş gibi oturdu. Geçen yıl da beyaz perdede iz bırakan pek çok anne karakter vardı. ‘If I Had Legs I’d Kick You’, ‘Hamnet’, ‘Die My Love’ ve ‘Left-Handed Girl’ gibi filmler; kaybı, yorgunluğu ve öfkeyi yaşayan annelerin dönüşümünü görünür kıldı. Ekranın anneleri ise farklı olarak yalnızca birkaç saat değil, aylarca, bazen yıllarca bizimleydi. istediğimiz ya da olmaktan korktuğumuz birine dönüştüler.
BU ANADAN KORKULUR!
CERSEI LANNISTER / GAME OF THRONES (LENA HEADEY)
‘Game of Thrones’ evreninin en karmaşık karakterlerinden biri şüphesiz Cersei Lannister. Zorba bir baba, ikizi Jaime’yle kurduğu toksik ve yasak ilişki, iktidar hırsıyla şekillenen bir hayat… Böyle bir geçmişten “normal” biri çıkması zaten mümkün değildi. Ama tüm o acımasızlığın altında, çocuklarına saplantılı bir bağlılık duyan anne vardı. Cersei’nin dünyaya karşı soğuk, mesafeli ve sert tavrı; Joffrey, Myrcella ve Tommen söz konusu olduğunda tamamen değişiyordu. Çocukları onun hem en büyük zaafı hem de hayata tutunduğu tek gerçek bağdı. Onları korumak isterken çoğu zaman en büyük zararı yine kendine verdi. Çünkü sevgiyle sahiplenmeyi, korumakla kontrol etmeyi birbirine karıştırıyordu. Cersei’nin anneliği, sevginin bazen ne kadar yıkıcı bir hâl alabileceğinin en çarpıcı örneklerinden biri. Gücü sonunda ele geçirdi ama uğruna savaştığı çocuklarından geriye hiçbir şey kalmadı. Belki de trajedisi tam olarak buydu: Her şeyi çocukları için yaparken en sonunda hepsini kaybetmesi.
ONUN SUÇU NEYDİ?
SKYLER WHITE / BREAKING BAD (ANNA GUNN)
‘Breaking Bad’ boyunca en çok tepki çeken ama belki de en zor durumda kalan karakterlerden biri Skyler White’tı. Dizi başladığında hamileydi; bir yandan ölümcül hastalığıyla mücadele eden bir eş, bir yandan serebral palsili ve ergenlikle uğraşan bir oğul, bir yandan da maddi sıkıntılarla baş etmeye çalışıyordu.
Ama hikâye Walter White’ın dönüşümü üzerinden anlatıldığı için, ona karşı çıkan herkes gibi Skyler da kolayca “engel” ve “dırdırcı” ilan edildi. Oysa dizinin en başında olan bitendeki tuhaflığı ilk fark eden, yanlış bir şeyler olduğunu anlayınca durdurmaya çalışan kişi oydu. Bir anlamda dizinin vicdanını temsil ediyordu. Yine de zamanla kendini Walter’ın kurduğu o karanlık düzenin içinde buldu. Bunu çoğu zaman ailesini koruma isteğiyle meşrulaştırdı ama ne karakterler ne de izleyiciler tarafından gerçekten anlaşılmaya çalışıldı. Belki de Skyler’ın asıl trajedisi buydu: Yanlış bir hikâyenin içinde, sürekli yanlış kişi ilan edilmesi.
KIZIMLA ARKADAŞ GİBİYİZ
LORELAI GILMORE / GILMORE GIRLS (LAUREN GRAHAM)
Genç yaşta anne olmak, ailesinin sunduğu konforu geride bırakıp tek başına çocuk büyütmek kolay değil. Ama Lorelai Gilmore bunu tamamen kendine has bir şekilde başardı. Anneliği kurallar üzerinden değil, bağ kurarak tanımladı; Rory’nin hayallerini yönlendirmek yerine çoğu zaman yanında durmayı seçti. Lorelai’nin annelik anlayışı biraz da kendi annesi Emily Gilmore’la kuramadığı ilişkiden besleniyor. Emily’nin beklentileri ve baskısıyla büyüyen Lorelai, kızına aynı hayatı yaşatmamaya kararlıydı. Bu yüzden Rory’yle daha arkadaş gibi bir ilişki kurdu; birlikte kahve içen, gece boyunca film izleyen, birbirine her şeyi anlatan bir anne-kız oldular. Ama o ince çizgide her zaman kusursuz kalamadı. Bazen “cool anne” olmakla gerçekten rehberlik etmek arasında sıkıştı; hatta zaman zaman rollerin tersine döndüğü anlar bile oldu. Ama Lorelai’yi özel yapan şey de buydu zaten. Mükemmel değildi; hata yapan, kararsız kalan ama sevgisini hiç esirgemeyen bir anneydi. Kurallardan çok sevgiyi seçmesi ise onu televizyonun en unutulmaz anne karakterlerinden birine dönüştürdü.
O BİR EFSANE
VIOLET CRAWLEY / DOWNTON ABBEY (DAME MAGGIE SMITH)
O bir anne, o bir büyükanne, o tam anlamıyla bir efsane: Violet Crawley. ‘Downton Abbey’nin en sivri dilli ama en sevilesi karakterlerinden biri. Sevgisini sarılarak değil, iğneleyici cümlelerin arasına saklayarak gösteriyor. Bazen tek bir lafla yön veriyor, bazen de hiç belli etmeden herkesi koruyor. Onun dünyasında sevgi biraz böyle işliyor. Zaten bunu en iyi kendi sözleri anlatıyor: “Ben romantik biri değilim ama kalp de sadece kan pompalamak için değildir.” Kolay bir anne olduğu söylenemez. Ama özellikle torunu Mary söz konusu olduğunda, o mesafeli tavrın arkasında hep aynı şey var: Doğruyu söylemek ve gerektiğinde sessizce yanında durmak. Violet’ın hayat felsefesi anneliğini de özetliyor aslında: “Hiç şikâyet etme, hiç açıklama yapma.” Duygularını açık açık anlatmıyor, göstermeye de çalışmıyor. Ama en kritik anda devreye giren, aileyi bir arada tutan kişi hep o oluyor. Belki de bu yüzden, televizyon tarihinin en unutulmaz anne figürlerinden biri olarak hafızalarda kalmaya devam ediyor.
KAYIPLAR ONU YILDIRMADI
REBECCA PEARSON / THIS IS US (MANDY MOORE)
‘This Is Us’ hayranları, babacan doktorun Rebecca’ya söylediği o unutulmaz cümleyi hatırlar: “Hayatın sana verdiği en ekşi limonu, limonataya benzer bir şeye dönüştürdün.” Rebecca da tam olarak bunu yaptı. Bebeğini kaybettiği gün başka bir çocuğu evlat edindi, üç çocuğunu eşit sevgiyle büyütmeye çalıştı, çok sevdiği ama bağımlılığıyla mücadele eden eşine destek oldu ve kendi hayallerini yıllarca geri plana attı. Eşini genç yaşta kaybettikten sonra ise çocukları için ayakta kalmaya devam etti. Dizinin farklı zaman dilimleri arasında gidip gelen anlatısında, Rebecca’nın yıllar boyunca geçtiği zorlu yolları ve anneliğinin dönüşümünü izledik. Ama onu özel yapan şey sadece dayanıklılığı değildi. Rebecca hiçbir zaman “kusursuz anne” olmaya çalışmadı. Çocuklarını büyütürken bir yandan da kim olduğunu, neleri kaybettiğini ve hayattan hâlâ ne isteyebileceğini sorguladı. Bazen güçlü, bazen kararsız, bazen çelişkiliydi ama her zaman gerçek hissettirdi. Gelini Beth’in de en az onun kadar sevilen ve güçlü bir anne figürüne dönüşmesi, ‘This Is Us’ dünyasını daha da özel yapan detaylardan biriydi.
DRAMA KRALİÇESİNİN GÜNDEMİ
MOIRA ROSE / SCHITT’S CREEK (CATHERINE O’HARA)
O bir anne, o bir drama kraliçesi, o tam anlamıyla bir efsane: Moira Rose. Perukları, teatral tavırları ve kimsenin tam çözemediği o kendine özgü diliyle ‘Schitt’s Creek’in en unutulmaz karakterlerinden biri. Ama tüm o egzantrik hâlinin altında, sevgisini alışılmış yollarla göstermeyen bir anne var.
Çocuklarının hayatındaki her detayı bilen, sürekli duygularını konuşan biri hiç olmadığı aşikâr. David ve Alexis’le ilişkisi çoğu zaman mesafeli ve karmaşıktı. Ama en beklenmedik anlarda verdiği destekle çocuklarının yanında olmayı hep başardı. Bazen tek bir cümlelik, bolca “meme” olan sözleriyle özgüven verdi, bazen de kendi garip yöntemleriyle onları ayağa kaldırdı.
Birçoğumuz Catherine O’Hara’yı önce ‘Home Alone’daki Kevin’ın annesi olarak tanıdık, sonra Moira Rose’la ona yeniden hayran olduk. Yakın zamanda kaybettiğimiz oyuncunun o bitmek bilmeyen dramatik çıkışlarıysa uzun süre akıllardan çıkmayacak.
BİZ BİZE BENZEMEYİZ
CLAIRE DUNPHY & GLORIA PRITCHETT / MODERN FAMİLY (JULIE BOWEN – SOFIA VERGARA)
‘Modern Family’nin en gerçek, en tanıdık annelerinden biri şüphesiz Claire Dunphy. Kontrol manyağı hâlleri, düzen takıntısı ve her şeyi aynı anda çözmeye çalışma çabasıyla tam bir “Başak burcu enerjisi” taşıdığına inanıyoruz. Bitmeyen endişeleri yüzünden bazen fazlasıyla yorucu olabiliyor; ama üç tamamen farklı çocuk, kaosu seven bir eş ve hiç durmayan bir ev temposu içinde biri kontrolü bırakırsa her şey dağılacakmış gibi hissediyor. Bu yüzden çoğu zaman kuralları koyan, plan yapan ve “kötü polis” olmak zorunda kalan kişi hep Claire oluyor.
Ama onu özel yapan şey sadece kontrolcü tarafı değil. Çocukları büyüdükçe onları daha çok dinlemeyi, biraz geri çekilmeyi ve kendi yollarını bulmalarına izin vermeyi öğreniyor. Özellikle en zor anlarda yalnızca yönlendiren değil, gerçekten hisseden bir anne olduğunu da gösteriyor. İş hayatına geri dönmesi, kariyerinde yükselmesi ve güçlü bir kadın figürüne dönüşmesi de çocukları için ayrı bir örnek oluşturuyor.
Claire’in tam karşısında ise Gloria Pritchett var: Yüksek enerjili, dramatik, dobra ve asla görmezden gelinemeyecek biri. Neredeyse yaşıtı sayılabilecek üvey kızı Claire’le sık sık çatışsa da aileye kattığı sıcaklık ve özgüven bambaşka. Zaman zaman içindeki “salon kadını” kimliğini kaybedip olayları fazla büyütebiliyor; verdiği tavsiyeler ise bazen gereğinden sert, dramatik hatta hafif “yasa dışı” olabiliyor. Ama Gloria’nın sevgisi de en az karakteri kadar büyük. Manny’ye verdiği özgüven, Joe’yla birlikte anneliği yeniden deneyimlemesi ve tüm aileyi koruma içgüdüsü onu dizinin en unutulmaz anne figürlerinden birine dönüştürüyor.