Film bizi ülke tarihinin en dramatik dönemlerinden birine götürüyor: 1977’deyiz. Bu dönem, ülkenin 21 yıl süren askerî diktatörlük sürecine denk geliyor. Film, bu siyasi arka planı doğrudan anlatmak yerine, dönemin yarattığı düzeni ve zihniyeti gündelik hayatın içinden gösteriyor. Yolsuzluğun, güç ilişkilerinin ve şiddetin normalleştiği bir toplum yapısını tek bir karakter üzerinden kuruyor: Marcelo ya da gerçek adıyla Armando.
Açılış sahnesi, filmin tüm politik ve metaforik çerçevesini çiziyor. Marcelo’nun sarı Vosvos’uyla yakıt almak için durduğu yer, vahşi batıyı andıran, toz toprak içinde ıssız bir benzinlik. Hemen birkaç metre ileride yerde yatan bir adamın cesedi var. Kartonla örtülmüş; ayakları dışarıda, çürümeye terk edilmiş, üzerinde sinekler dolaşıyor. Cinayet bu dünyada sıradanlaşmış. Başıboş, aç köpekler cesede yaklaşınca pompanın başındaki adam onları kovuyor. Sahnedeki tek müdahale bu.
Benzinliğe gelen polis arabası, yerdeki cesetle ilgilenmek yerine Marcelo’nun belgelerine bakıyor, arabasında el koyabilecekleri bir şey arıyor. Bir ihlal bulamayınca bu kez ‘Polis Karnaval Fonu’ için bağış istiyorlar. İşte böyle bir dönem: Bir ceset, aç köpekler ve trajik gerçekliği görmezden gelen, koruyuculuktan uzak bir polis düzeni. Marcelo’nun verecek parası yok; elinde kalan son sigaraları polise ikram ederek Recife’ye doğru yola koyuluyor.
Üç farklı zaman dilimi
Film anlatısını üç ayrı zaman diliminde kuruyor. Ağırlık, 1977’de geçen ana hikâyede. Sanatçıların, gazetecilerin, üniversitelerin ve otoriter rejimler tarafından hedef alınan kurumların yeniden saldırı altında olduğu bu dönemde, geri dönüşlerle Marcelo’nun aslında São Paulo’da bir devlet üniversitesinde çalışan akademisyen olduğunu yavaş yavaş öğreniyoruz. Araştırma fonlarını ve yaptığı çalışmaları zimmetine geçirmek isteyen güçlü bir isimle ters düştüğü için hayatı altüst oluyor. Beklenmedik şekilde hem eşini hem işini kaybeden adamın küçük oğlu Fernando ise anneanne ve dedesinin yanına gönderiliyor. Hayatta kalmak için sahte bir kimliğe bürünen Marcelo’nun artık tek çıkış yolu, yeraltı ağları aracılığıyla pasaport ayarlayıp oğluyla birlikte ülke dışına çıkmak.
Marcelo, Recife’ye vardığında yolu politik mültecilerle, toplumdan dışlanmış insanlarla ve saklanmak zorunda kalanlarla dolu bir pansiyona düşer. Buranın sahibi Dona Sebastiana, çok şey görmüş; kapısını çalanlara yıllardır kol kanat germiş yaşlı bir kadındır. Bu ev yalnızca bir sığınak değildir; anlatılmamış hikâyelere, yarım kalmış hayatlara ve kayda hiç geçmemiş direnişlere de ev sahipliği yapar.
Sahte kimlikle kendisine bulunan iş ise devletin kimlik kartı veren kurumu olur. Marcelo, böylesi bir tezatın içinde bir yandan da kendisinden çalınmış kişisel tarihini geri kazanmaya çalışır; annesine ait bir kaydın izini sürer. Filmin geneline bu atmosfer hâkimdir: Parçalı, eksik bilgiler; kayıp ya da bilinçli olarak eksik bırakılmış kayıtlar. Üstelik Marcelo’nun, peşine düşen kiralık katillerden de korunması gerekir.
Rejimle suç iç içe
Marcelo’nun peşindeki iki kiralık katil —huysuz ve yaşlıca olan Augusto ile genç Bobbi— bu düzenin sıradan çalışanları gibidir. Kimi zaman baba-oğul gibi takılırlar, kimi zaman bir iş planlar gibi cinayeti konuşurlar. Kimin için, neden öldürdükleri önemli değildir; öldürürler, cesedi ortadan kaldırırlar. Rejimle sokak suçunun iç içe geçtiği bir dünyada cinayet, ideolojik bir eylemden ziyade taşeronlaştırılmış bir hizmet gibidir.
Polisler de bu yapının dışında değildir. Bezgin, umursamaz, fırsatçı ve çoğu zaman gülünç karakterlerle tanışırız. Denetim kisvesi altında bağış toplayan, zengini kollayan, hakikatin yerine gazetelere kurgulanmış haberler servis eden bir düzen karşımıza çıkar. Yolsuzluk, gerçeğe kayıtsızlık ve acıya duyarsızlık bir yönetim biçimine dönüşür. Recife’nin ‘kıllı bacak’ efsanesi de tam bu ortamda ortaya çıkar. Polis şiddetinin gazetelerde açıkça yazılamadığı bir dönemde, köpekbalığının midesinden çıkan bir insan bacağı haberi dolaşıma girer. Geceleri canlanarak, örneğin eşcinsellerin buluştuğu bir parkta insanlara saldırdığı söylenen bu efsane, gerçeğin yerini alan bir koda dönüşür.
Yönetmenin sinema salonlarına bu kadar yer vermesi de bu bağlamda anlamlıdır. Film boyunca dönemin popüler yapımları ‘Jaws’ ve ‘The Omen’in izlendiğini görürüz. İnsanlar sinema salonlarında köpekbalıklarından, lanetlerden, görünmeyen tehditlerden korkarken; gerçek şiddet sokakta, polis karakollarında yaşanır.
Filmin üçüncü zaman çizelgesi ise izleyiciyi günümüze getirir. 1977’den kalma ses kayıtlarını dinleyen genç üniversiteli araştırmacılar, Marcelo’nun hikâyesini eksik ve parçalı arşivler üzerinden yeniden kurmaya çalışır.
Karnavalları ve renkleriyle aklımıza yer etmiş bu ülkede film, dönemin ruh hâlini tam da bilmediklerimiz, konuşulmayanlar ve görünmeyenler üzerinden kavramamızı sağlıyor.
Film ayrıca Brezilya’nın güneyi ile kuzeydoğusu arasındaki sınıfsal ve kültürel farkları da arka planda sürekli hissettiriyor. São Paulo’daki kurumsal güç ve ayrıcalık, Recife’de yoksulluk, dışlanmışlık ve hayatta kalma mücadelesiyle keskin bir karşıtlık kuruyor. Yönetmen Kleber Mendonça Filho, önceki filmi ‘Bacurau’da olduğu gibi bu filmde de doğup büyüdüğü Pernambuco eyaletine bakıyor; gündelik hayatın içine sinmiş korku ve yozlaşmaya odaklanıyor.
Dikkat çekici ödül yolculuğu
Başrolde Wagner Moura, özlem, nostalji ve korku gibi tüm duyguları güçlü bir performansla taşıyor. Sinematografisi, yavaş ritmi ve görüntü yönetimiyle merakla izlenen filmin ödül yolculuğu da dikkat çekici. Dünya prömiyerini Cannes’da yapan film, Kleber Mendonça Filho’ya En İyi Yönetmen, Wagner Moura’ya ise En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandırdı. Moura, bu ay Golden Globe’da da En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldı. Gecede yaptığı konuşmada filmin temel meselesini şu sözlerle özetledi: “Travmalar kuşaktan kuşağa aktarılabiliyorsa, değerler de aktarılabilir.” Moura’ya göre ‘The Secret Agent’, yalnızca geçmişte yaşanan şiddeti hatırlatan bir film değil; aynı zamanda hafızanın, sessizliğin ve etik duruşun nasıl miras bırakıldığını sorgulayan bir anlatı. Geçtiğimiz yıl Oscar yarışında Brezilya’yı ‘I’m Still Here’ temsil etmişti; bu yıl ise ülke, filmi 2026 Oscarları’nda En İyi Uluslararası Film dalında aday göstererek yarışa daha iddialı bir yapımla giriyor.