Bir grup liseli gencin seks, bağımlılık ve kimlik bunalımını sansürsüz, abartılı ve çarpıcı bir şekilde anlatan ‘Euphoria’ yayınlanmaya başladığı günden bu yana tartışmalı bir yapım oldu. Anlaşmazlıklar, hayatını kaybeden oyuncular, Covid, grevler derken yeni sezonun gelip gelmeyeceği bile belirsizdi. Derken üçüncü sezon müjdesi geldi ve beklenti de yükseldi. Euphoria bu sezonunda gençlik hikayesinden kopuyor, liseli toy çocuklar artık özgür yetişkinler ve bu kez seçimlerinin sonuçlarıyla yüzleşmek zorundalar. Euphoria hala kışkırtıcı. Ancak o neon ışıklar altında yaşanan şok eden dünyasının yerinde daha ‘western’ atmosferine sahip başka bir dünya var. Hikaye, uyarıcı maddeler, seks ve para etrafında dönerken, Amerikan rüyasının cazibesi sürüyor ama bu kez sonuçları daha da ağırlaşıyor. Lost ve Oz dizileriyle tanınan Adewale Akinnuoye-Agbaje diziye Alamo Brown olarak katılıyor, Rue’yu koruması altına alıyor ve akılda kalacak bir performans sergiliyor. Agbaje ve onun karanlık ekibine katılan Darrell Britt-Gibson ve Marshawn Lynch ile dizi hakkında konuştuk.
İHANET EDENE İKİNCİ ŞANS YOK
ADEWALE AKINNUOYE-AGBAJE / ALAMO BROWN

Bu projede Zendaya ile kurduğunuz işbirliğinden ve birlikte çalışma deneyiminizden biraz bahsedebilir misiniz?
Gerçekten çok özel bir deneyimdi. Zendaya çok yetenekli bir partner. Aynı zamanda esprili ve çok hızlı düşünen biri; bu da Rue karakterine doğrudan yansıyor. Alamo’nun onda en çok saygı duyduğu şey de bu zeka, ama bunu kendi çıkarı için kullanıyor. Aralarındaki ilişki tek bir kalıba sığmıyor: biraz mentor-öğrenci, biraz baba-kız, biraz da amca-yeğen gibi. Rue onun dünyasında yolunu bulmaya çalışırken, Alamo ona sert gerçeklerle yüzleşeceği anlar sunuyor; Rue da ona karşılık veriyor. Sahnelerde karanlık bir ton olsa da aralarında belirgin bir çekim ve mizah var. İki karakterin birbirini yokladığı bir alan bu.

Alamo’nun kendi kuralları olan bir dünyası var. Sizce Rue gibi birini bu dünyanın içine çeken şey ne?
Alamo, striptiz kulüpleri üzerinden kendi sistemini kurmuş bir figür. Bu dünyaya giren herkes onun kurallarına bağlı çünkü gücü elinde tutan o. Karizmatik, baştan çıkarıcı ve manipülatif; aynı zamanda gizemli bir “kovboy filozofu” gibi. Rue’yu çeken şey de tam olarak bu güç ve cazibe. Ancak bu dünyanın net bir bedeli var: Sadakat. İhanetin edenin ikinci şansı yok. Bu sert yaklaşımın kökü de geçmişindeki travmalara dayanıyor. Rue ise zekasıyla bu sisteme giren nadir kişilerden biri. Asıl soru, bu düzenin içinde ne kadar ayakta kalabileceği. Alamo kendini tek bir kimlikle tanımlamıyor. Hem iş insanı, hem hayatta kalan, hem de kendi düzeninin hükümdarı. Dışarıdan kaotik görünen yapı, onun için bilinçli bir yöntem. Kaos onun normali ve bundan besleniyor. İstese her şeyi hızla bitirebilir ama süreci uzatmayı, gerilimi canlı tutmayı seçiyor. Onu ayakta tutan da bu kontrol duygusu.
Alexa Demie (Maddy) ile olan sahneleriniz de dikkat çekiyor. Bu dinamiği nasıl tanımlarsınız?
Maddy karakteri Alamo’nun mizahını ortaya çıkaran ilk kişi. Onun yanında Alamo daha rahat, hatta yer yer savunmasızlaşıyor. Aralarında flörtöz bir mizah var. Bu da karakterin sadece tehditkâr değil, daha insan tarafını da açığa çıkarıyor.

Sam Levinson’ın sizi yıllar önceki performansınızdan hatırlayıp bu role davet etmesi ve diziye sonradan dahil olmanız, Alamo karakterine yaklaşımınızı nasıl şekillendirdi?
Sam’in beni yıllar önceki bir işimden hatırlayıp bu rol için düşünmesi benim için çok anlamlı. Hep şuna inanırım: Dürüst bir iş yaparsanız, karşılığını yıllar sonra bile bulur. Bunun gerçekleştiğini görmek hem gurur verici hem de alçakgönüllü hissettiren bir şey. Üstelik HBO’ya bir anlamda geri dönmek, bu süreci benim için daha da özel kılıyor. Alamo karakteri de bu yüzden cazipti; sadece bir “kötü adam” değil, geçmişi ve motivasyonları olan çok katmanlı bir figür.
Diziye zaten aşinaydım ama katılmadan önce ilk iki sezonu yeniden izledim. Sam’in kurduğu dünyayı ve o görsel dili daha iyi anlamak istedim. Özellikle western etkisi dikkatimi çekti. Sergio Leone referansları, karakteri daha geniş ve derin bir yerden kurmamı sağladı. Rue’nun kırılganlığı, mizahı ve zekası da Alamo’nun hem kullanabileceği hem de karşılık vereceği alanlar açtı.
Alamo gibi sizden oldukça farklı bir karaktere hazırlanırken sizi en çok zorlayan ve besleyen unsurlar nelerdi?
Karakterin en zor yanı, bana oldukça uzak bir yerden gelmesiydi. Güneyli bir siyahi kovboyu canlandırmak için aksan, beden dili ve o kültürü öğrenmem gerekti. Ata binmeyi bile baştan öğrendim. Araştırma sürecinde “kovboy” kavramının siyah tarihine uzandığını görmek de önemliydi. Bu geçmiş, Alamo’nun kimliğini kurarken bana güçlü bir zemin sağladı; onu sadece bir karakter değil, kendi yolunu açmış biri olarak düşünmemi sağladı.
Hazırlık sürecinde en çok Sergio Leone filmleri besleyici oldu. O dünyanın karakterlerinden ilham aldım ama bunu bugüne taşıdım. Müzik de önemliydi; özellikle Isaac Hayes parçaları Alamo’nun ruhunu yakalamama yardımcı oldu. Sette bunlar adeta onun tema müziği gibiydi. Bir de pratik bir yöntem kullandım: Los Angeles’a indiğim andan itibaren herkesin bana karakterin adıyla hitap etmesini istedim. Bu da karakterin içinde kalmayı kolaylaştırdı.
BEKLENMEDİK MİZAH UNSURU VAR
DARRELL BRITT-GIBSON / BISHOP

Bishop, klasik gangster kalıplarını kıran bir karakter. Darrell Britt-Gibson’a göre bu ton, planlı bir tercihten çok setin doğal akışıyla oluşuyor; özellikle Marshawn Lynch ile kurduğu ritim sahneleri belirliyor. Gibson, sete gelmeden karakterin temelini netleştirip Sam Levinson’ın yaklaşımıyla bunu esnetmiş. Bu da Bishop’ı oynamaktan çok keşfetmesine alan açmış. Gene ile olan dinamik de bu süreçte şekillenmiş; Bishop daha sabitken Gene’in kimliği zamanla ortaya çıkıyor. Bu belirsizlik sahnelere beklenmedik bir mizah katmanı eklerken, Bishop’ın bulunduğu ortama rağmen mesafesini koruması karakterin en ayırt edici yönlerinden biri oluyor.
AYNI YERDEN GELMENİN SAĞLADIĞI SESSİZ BAĞ
MARSHAWN LYNCH / G

Marshawn Lynch, Zendaya gibi Oakland kökenli. Lynch’e göre bu, “özel” bir bağdan çok aynı dili konuşabilmekle ilgili; ortak kültürel zemin, sahneleri akışına bırakıyor. Zendaya’nın deneyimi ise onun için önemli bir referans noktası olmuş. Lynch’e göre üçüncü sezonun ana teması ise net: Büyüme. Hem karakterler hem de hikâye genişlerken, yeni gelen karakterlerle bu dünya daha da derinleşiyor.