Harry Potter hayranları için 1 Eylül’ün anlamı belli: Hogwarts Ekspresi’nin büyülü perondan hareket ettiği ve yeni bir okul yılının başladığı gün. Önceki yıllarda hayranların istasyonda bir araya gelerek kutladığı bu özel tarih, bu yıl HBO Max’in düzenlediği ‘Back to Hogwarts’ etkinliğiyle çok daha kapsamlı bir deneyime dönüştü. HAFTA olarak davetli olduğumuz etkinlik için Tower Bridge’e bakan Old Billingsgate’teki tarihî yapıya adım attığımızda karşımıza çıkan dünya, yalnızca geçmişi hatırlatan bir hayran buluşmasından ibaret değildi. Etkinlik, 25 Aralık’ta başlayacak yeni ‘Harry Potter’ dizisine dair ilk somut ipuçlarını da taşıyordu.
Kitaplarıyla çocuklardan yetişkinlere uzanan geniş bir okur kitlesine uçsuz bucaksız bir dünyanın kapısını aralayan ‘Harry Potter’ evreninin ne kadar sevildiğini yeniden anlatmaya gerek yok sanırım. Kitaplardan yalnızca birkaç yıl sonra vizyona giren ilk filmin üzerinden ise 25 yıl geçti. ‘Harry Potter ve Felsefe Taşı’ da bu yıl dönümü vesilesiyle, daha önce sinemalarda gösterilmemiş 12 dakikalık kamera arkası görüntüleriyle birlikte yeniden beyaz perdeye döndü. Bir kuşağın çocukluğuna eşlik eden filmler hâlâ izleniyor, kitaplar yeni okurlarla buluşuyor; oyunlar, tiyatro yapımları ve stüdyo turları bu evreni canlı tutmaya devam ediyor.
Old Billingsgate’teki deneyim alanına girdiğimizde, cübbeleri ve asalarıyla bu evreni içselleştirmiş hayranlarla birlikte yeni unsurları keşfetmeye başladık. Etkinlik alanının merkezindeki peron dekoru, Hogwarts yolculuğu etrafında tasarlanmıştı. İlk bakışta tanıdık bir ‘Harry Potter’ görüntüsü gibi dursa da alanın asıl etkisi, filmlerden aşina olduğumuz objelerle yeni dizinin tasarım anlayışının yan yana gelmesinden doğuyordu.
Armalar değişiyor
Gryffindor, Ravenclaw, Hufflepuff ve Slytherin için hazırlanan yeni armalar hemen dikkatimizi çekti. Her bina için oluşturulan sandıklara, o binanın karakterini yansıtan küçük parçalar yerleştirilmişti: Gryffindor’un kılıcı ve Ron’un satranç macerasını hatırlatan şövalye; Slytherin’da iksirler ve Snape göndermeleri; Hufflepuff’ta büyülü bitkiler ve Newt Scamander’ın kitabı; Ravenclaw’da ise Luna Lovegood’u hatırlatan objeler ile ‘Wingardium Leviosa’ tüyü.
Alan yalnızca yeni diziye ait unsurlardan oluşmuyordu. Hagrid’in motosikleti gibi filmlerden tanıdığımız objeler, yeni Hogwarts armaları ve dizinin tabelalarıyla yan yana duruyordu. Stüdyo turuna katılanların aşina olduğu deneyimlerin bir kısmı da buraya taşınmıştı. Bir köşede ziyaretçiler oyunculara ve yapım ekibine “baykuş postası” bırakıyor, başka bir yerde kişiselleştirilmiş Hogwarts kabul mektupları hazırlanıyordu. Koleksiyon ürünleri, etkileşimli deneyimler ve Bloomsbury’nin dağıttığı binlerce ‘Felsefe Taşı’ kitabı da cabası.
Bütün bunlar, etkinliği yalnızca bir tanıtım organizasyonu olmaktan çıkarıp hayranların yıllardır bildikleri evrene yeniden girebildikleri bir deneyime dönüştürüyordu. ‘Back to Hogwarts’ın yalnızca Londra’daki hayranların buluştuğu bir gün olmaktan çıkıp farklı şehirlere yayılan küresel bir kutlamaya dönüşmesi de ‘Harry Potter’ın hâlâ ne kadar geniş bir karşılığı bulunduğunu gösteriyor.
Etkinlikte eski filmlerden tanıdığımız objelerle yeni dizinin tasarımlarını bir arada görmek, yapımın nasıl bir denge kurmaya çalıştığını da daha görünür hâle getiriyordu: Geçmişi korurken bu hikâyeye gerçekten yeni ne eklenebilirdi?

Bunu deneyimlememize az kaldı. Hikâyeyi en başından, bu kez televizyonun sağladığı daha geniş zaman imkânıyla anlatacak yeni ‘HBO Original’ dizisi geliyor. Old Billingsgate’te gördüklerimiz de yeni uyarlamanın Hogwarts’ı nasıl ele almak istediğine dair ilk fikirleri veriyor.
Yeni anlatı, Hogwarts’ı yalnızca asa sallanan, sihirli kelimelerin söylendiği ve olağanüstü yaratıklarla karşılaşılan bir yer olarak görmüyor; okulu biraz daha “yaşanmış” hissettirmeyi amaçlıyor. Koridorlarda geçirilen birkaç dakika, bir dersin küçük ayrıntıları, Hogwarts dışındaki gündelik hayat ve karakterlerin birbirleriyle kurduğu ilişkiler daha geniş biçimde anlatıldığında, özellikle kitapların bu yönlerini seven okurlar için karşılığını bulacak pek çok unsur ortaya çıkabilir. Böylece Hogwarts, izleyicileri yalnızca görkemiyle etkileyen büyüleyici bir fon olmaktan çıkıp öğrencileri ve gündelik hayatıyla gerçek bir okul hissini daha güçlü biçimde verebilir.
Bu yaklaşım, yapım ekibinin daha önce söyledikleriyle de örtüşüyor. Prodüksiyon başlamadan önce katıldığım basın toplantısında yönetmen ve yürütücü yapımcı Mark Mylod, filmlerden bildiğimiz Hogwarts’ı bire bir tekrarlamak yerine kitaplarda kalan ayrıntılara ve daha önce ekranda görmediğimiz anlara alan açmak istediklerini anlatmıştı. Başta ‘Succession’ olmak üzere pek çok güçlü yapımla tanınan Mylod’un sözleri, Old Billingsgate’te karşılaştığımız tasarımların yalnızca nostaljik bir yeniden üretimden ibaret olmadığını, anlatıyı genişletme niyetinin de bir parçası olduğunu düşündürüyor.
Mart ayında yayımlanan ilk fragmanda Harry’nin Muggle okulundaki hayatı ve Hagrid’le Londra metrosundaki yolculuğu gibi kitaplarda bulunan, ancak filmlerde yer almayan ya da kısa geçilen anların hikâyeye dâhil edildiğini görüyoruz. Bunlar ilk bakışta küçük ayrıntılar gibi görünse de Harry’nin iki dünya arasındaki geçişini izleyiciye hissettirmek açısından önemli. Yayımlandıktan sonraki 48 saat içinde tüm platformlarda 277 milyondan fazla izlenmeye ulaşan fragman, yeni uyarlamaya yönelik merakın boyutunu da açıkça gösteriyor. İkinci fragman ise siz bu satırları okurken yayımlanmış olacak.
Yeni üçlü gözler önünde büyümeye hazır
Yeni Harry, Ron ve Hermione’yi Dominic McLaughlin, Alastair Stout ve Arabella Stanton canlandırıyor. Etkinlik sırasında üç genç oyuncunun kostümleriyle setten bağlandığı kısa bir teşekkür videosu da gösterildi. Üçlünün Hogwarts kabul mektuplarını aldığı anlar paylaşılırken Weasley ailesi de genişlemeye başladı; Ron’un altı kardeşinden dördünü canlandıracak genç oyuncular kadroya katıldı. 40 bine yaklaşan başvuru arasından seçilen McLaughlin, Stout ve Stanton’ı bekleyen heyecan verici serüven, gözler önünde büyüyecekleri bir hayatın henüz başlangıcı.
Yetişkin kadroda ise birbirinden değerli oyuncular var: John Lithgow, Dumbledore; Janet McTeer, McGonagall; Paapa Essiedu, Snape; Nick Frost ise Hagrid olarak karşımıza çıkacak. Geçtiğimiz hafta açıklanan bir diğer isim, ikinci sezonda Gilderoy Lockhart rolünü üstlenecek, ‘Game of Thrones’un efsanevi Jon Snow’u olarak tanıdığımız Kit Harington oldu. HBO, daha ilk sezon yayımlanmadan ikinci sezona onay verdi bile.
Yeni üçlünün işi kuşkusuz kolay değil. Daniel Radcliffe, Rupert Grint ve Emma Watson’ın yüzleri bu karakterlerle o kadar güçlü biçimde özdeşleşti ki yeni oyuncular, istemeden de olsa sürekli onlarla karşılaştırılacak. Ama asıl mesele benzerlik değil. McLaughlin, Stout ve Stanton’ın kendi Harry, Ron ve Hermione dinamiklerini kurup kuramayacağı, dizinin uzun vadede kendi kimliğini belirleyecek unsurlardan biri olacak.

Müzikler Hans Zimmer’den
Yeni dizinin müzikleri de güçlü isimlere emanet. Hans Zimmer, Kara Talve ve Anže Rozman, Bleeding Fingers Music çatısı altında dizinin müziklerini hazırlıyor. John Williams’ın filmlerle özdeşleşmiş melodilerinden sonra yeni bir ‘Harry Potter’ müziği yaratmanın kolay bir görev olmadığına sanırım siz de katılırsınız. Ancak yapım, görsel yaklaşımında olduğu gibi müzikte de geçmişi tamamen geride bırakmadan kendine ait bir kimlik arıyor.
‘Harry Potter’ külliyatı çok güçlü; o geçmişi tamamen reddetmek mümkün değil. Ancak yalnızca tanıdık görüntüleri yeniden üretmek de yeni bir uyarlamayı haklı çıkarmaya yetmez. Old Billingsgate’te gördüklerimiz, yapımın nostaljiyle yenilik arasında kendine ait bir alan açmaya çalıştığını düşündürüyor.
Belki de yeni dizinin en büyük sınavı tam olarak bu olacak: Yıllardır bildiğimiz hikâyeyi yeniden anlatırken ona gerçekten yeni bir bakış kazandırabilmek. 25 Aralık’ta Hogwarts’ın kapıları bir kez daha açılırken bu kez bildiğimiz yere biraz daha yakından bakacağız.