Sonbaharın serinliği Boğaz sularına ve Beyoğlu’nun taş sokaklarına inerken, İstanbul bir kez daha 36 yıllık o tanıdık, ritmik kalp atışına teslim olmaya hazırlanıyor. 1990’ların başında mütevazı bir kulüp buluşması olarak filizlenen ve zamanla şehrin kültürel kimliğinin omurgalarından birine dönüşen Akbank Caz Festivali, yarın itibarıyla kapılarını 36. kez açıyor. 11 Ekim’e kadar sürecek festival, Yeldeğirmeni Sanat’tan Babylon’a, Frankhan’dan All Saints Moda Kilisesi’ne uzanan 24 farklı mekanda, 15’i aşkın ülkeden yaklaşık 200 müzisyeni ağırlayacak.
Bu yılki edisyon, cazın yalnızca tarihsel mirasına saygı duruşunda bulunmakla kalmıyor; türün sınır tanımaz, melez ve sürekli kendini dönüştüren güncel ruhunu da kucaklıyor. Programda Miles Davis’in 100. doğum yılı kutlamalarından Londra’nın nabzını tutan çağdaş groove’lara, bağımsız plak şirketi ACT Music gecelerinden yerli sahnenin usta ve genç yeteneklerine uzanan çok katmanlı bir rota çiziliyor. Festivalin yarınki başlangıcı öncesinde, bu kapsamlı müzik maratonunun arkasındaki vizyonu, programın düşünsel omurgasını ve İstanbul’un değişen dinamiklerinde cazın birleştirici gücünü festival yöneticisi Gözde Sivişoğlu ile konuştuk.
Bugün size biri “Akbank Caz Festivali aslında ne festivali?” diye sorsa, cevabınız hâlâ yalnızca caz olur mu?
Tabii ki bir caz festivali. Akbank Caz Festivali 36 yıldır farklı coğrafyalardan, farklı müziklerden beslenen bir caz festivali. Bugün onu yalnızca tek bir müzik türünün sınırları içinde tanımlamak biraz eksik kalır. Çünkü cazın kendisi zaten sınırları olan bir müzik değil. Farklı müziklerle temas eden, dönüşen, başka seslere alan açan bir yapısı var. Biz de programı oluştururken cazın etrafındaki dünyaya bakıyoruz. O yüzden bizim için Akbank Caz Festivali, cazı merkezine alan ama merak duygusunun sınırlarını mümkün olduğunca geniş tutan bir festival.
Bir program hazırlarken daha heyecan verici olan hangisi: İstanbul’a Arturo Sandoval gibi çok büyük bir ismi getirmek mi, yoksa insanların henüz adını bilmediği birini iki yıl sonra “Ben onu ilk Akbank Caz’da izlemiştim” dedirtecek kadar erken yakalamak mı?
İkisi de çok heyecan verici ama farklı sebeplerle… Arturo Sandoval gibi bir ismi İstanbul’da ağırlamak, festivalin hafızasında yer edecek çok özel bir buluşma yaratıyor. Ama henüz çok tanınmayan bir sanatçıyı erken keşfetmek ve onun yolculuğunun bir parçası olmak da kürasyonun en heyecan verici taraflarından biri. “Ben onu ilk Akbank Caz’da izlemiştim” cümlesini duymak bizim için gerçekten çok kıymetli. Çünkü o zaman sadece bir konser organize etmiş olmuyorsunuz, bir sanatçının Türkiye’deki hikâyesinin ilk sayfalarından birine dokunmuş oluyorsunuz. İyi bir festival programının bence ikisini de yapabilmesi gerekiyor: Geçmişin hafızasını bugünün büyük isimleriyle canlı tutmak ve geleceğin isimlerini daha bugünden fark etmek.

Bir festival direktörünün işi ne kadar müzik zevki, ne kadar içgüdü, ne kadar Excel?
Üçü de. Hatta bazen aynı anda. Müzik zevkiniz ve merakınız yoksa iyi bir program kurmanız zor. İçgüdü, henüz kimsenin kesin olarak bilemediği bir şeyi hissedebilmekle ilgili. Ama bütün bunları gerçekleştirmek için Excel’e de ihtiyacınız var. Çünkü bir sanatçıyı çok sevmekle onu festivale getirebilmek arasında bütçe, tarih, turne rotası, mekân, prodüksiyon, seyirci kapasitesi, ajanslar ve daha birçok değişken var. O yüzden programı hazırlamak bizim için biraz hayal kurmak, biraz sezmek, sonra da o hayalin gerçekleşmesi için gereken her şeyi tek tek çözmek.
Spotify ve TikTok’un insanlara sürekli yeni müzik önerdiği bir dönemde, insan küratörünün algoritmadan daha iyi yaptığı şey ne?
Algoritma size çok iyi müzikler önerebilir. Ama bir festivalin yaptığı şey sadece “Bunu da dinleyebilirsin” demek değil. Biz bir bağlam kuruyoruz. Bir sanatçıyı neden başka bir sanatçıyla yan yana getirdiğimizi, neden o mekanda dinlemenin anlamlı olduğunu, neden o projeyi tam da bugün İstanbul’a getirmek istediğimizi düşünüyoruz. Bir de algoritmanın henüz sahip olmadığı çok önemli bir şey var: fiziksel karşılaşma. İnsanları aynı mekanda, aynı anda, daha önce hiç dinlemedikleri bir müzikle karşılaştırmak. Belki de bizim işimiz insanlara ne dinlemeleri gerektiğini söylemek değil, zaten sevdikleri bir yerden yola çıkarak onları hiç bilmedikleri başka bir yere götürmek.
36 yıllık bir festivalin avantajı büyük bir hafızaya sahip olması. Bir festivalin yaşlanmaya başladığını nasıl anlarsınız? Bunu engellemek nasıl mümkün olur?
Bence bir festivalin yaşlanması yaşının ilerlemesiyle değil, merakının azalmasıyla başlıyor. Aynı şeyleri, aynı yöntemlerle, aynı seyirciye anlatmaya başladığınızda kurumlaşma riski ortaya çıkıyor. Akbank Caz Festivali’nin 36 yıllık hafızası bizim için çok değerli. Müzisyenlerin, mekânların, seyircilerin ve festival ekibinin hafızası var. Ama hafızayı korumakla geçmişte yaşamak arasında önemli bir fark var. Biz her yıl yeniden bakıyoruz: Yeni ne üretiliyor? Genç dinleyici ne dinliyor? Bence genç kalmanın yolu geçmişi silmek değil, hafızayı bugünün üretimleriyle sürekli yeniden ilişkilendirmek. Çünkü 36 yıllık bir mirası ve tecrübeyi anlamadan, incelemeden ve içselleştirmeden yeni ve dinamik bir dünya kuramazsınız.
Seni en önde göreceğimiz 3 konseri bizimle paylaşabilir misin?
Üç konser söylemek benim için biraz zor. Çünkü 15 güne yayılan bir festivalde herkesin kendi üçlüsünü bulmasını istiyoruz. Ama benim özellikle heyecanlandığım üç buluşmayı söyleyebilirim. Arturo Sandoval, Yazmin Lacey, ve ACT Night – Young European Stars.
Bu yıl bir de caz minibüsü var. Minibüsün hikayesi nedir?
‘Şehrin Caz Hali’ hep birlikte yaşayalım diliyoruz. Bir CazMobil yarattık. Cazın neşesini sokağa taşıyan bu araçta jantlardan zillere, gövdeden piyanoya, aynalardan üflemeli çalgılara kadar birçok detay cazdan ilham alıyor. İstanbul’un en tanıdık toplu taşıma araçlarından biri böylece cazın şehirle buluşmasının kendisine dönüştü. Çünkü cazı sadece konser salonlarında değil, sokağın içinde de duyulur ve görünür kılmak istiyoruz. Bir anlamda cazı salondan çıkarıp şehre bırakıyoruz.