Uzun zamandır işlerini ilgiyle izlediğim Defne Tesal’ın ilk kişisel sergisi Galerist’te. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin Sahne Dekorları ve Kostümü Bölümü’nde eğitimini tamamladıktan sonra Hollanda’da St. Joost School of Art & Design’da yüksek lisansını tamamlayan Defne Tesal’ın resim ve desenleri, çeşitli iplerle yaptığı yerleştirmeleri tekrar eden hareketlere dayanıyor.
18 Nisan’a kadar devam eden sergiyi açılış günü gezme fırsatı buldum ancak kalabalıktan Defne Tesal ile sohbet imkânı bulamayınca mail üzerinden sorularımı yönelttim.
‘Nereye Düşeceğimi Bilmiyorum’ sergisi için katalog metnini kaleme alan küratör Eda Berkmen “Bu sergi bir yolculuk deneyimi sunuyor. Defne’nin gerçek, metaforik ve metafizik -coğrafi, psikolojik ve ruhani- yolculuklarının eşlikçisi hâline getiriyor bizi” diyor. Bu yolculukla ilgili ne söyleyebilirsin?
Eda ile sergi hazırlık sürecinde neredeyse dört ay boyunca mektuplaştık. Bu mektuplarda serginin genel hissini, yer alan işleri ve pratiğimi detaylıca konuştuk. Ama aynı zamanda kendi hayatlarımızı, yaşadığımız değişimleri, onlara verdiğimiz anlamları ve algılama biçimlerimizi de paylaştık. Mektuplaşmalarımızın sonuna doğru Eda bir yerde “Bu sergi aslında bir yolculuk” diye yazdı. Bunu okuyunca çok sevindim. Evet, bu bir yolculuk.
Ama öyle somut ya da olağanüstü bir yol hikâyesi değil. Daha çok gündelik, sade; hepimizin farklı hâller içinde deneyimlediği değişimleri, kontrol etme çabalarını ve kabullenişleri işaret eden bir yolculuk. Bakış açılarıyla, mesafelerle, geçmiş ve gelecekle, sınırlarla şekillenen; kimi zaman içinde kaybolduğun, kimi zaman dışına itildiğin; hatalarıyla, yamukluklarıyla var olan bir yolculuk.
Serginin ilginç bir adı var: ‘Nereye Düşeceğimi Bilmiyorum!’. Buna ilham veren nedir?
Bu başlık, sergide yer alan işlerimden birinin adı. Aynı isimli, tuval üzerine akrilik, dikey bir resim. Tuvalin sol üstünden sağ alta doğru yoğun bir hareket, bir düşüş görülüyor.
2025 Mayıs’ında sergiye hazırlanırken bir akşam bir habere rastladım: 70’lerden kalan bir Sovyet uzay aracı dünyaya düşecekti. Tam olarak nereye düşeceği bilinmiyordu ve Türkiye de olasılıklar arasındaydı. Önce yoğun bir korku hissettim; ardından, bu denli kontrolüm dışında olan bir şey yüzünden korkmanın anlamını yitirdiğini fark ettim. Uzay aracı sonunda Hint Okyanusu’na düştü, kimse zarar görmedi. Ama bu olay serginin içeriğini güçlü biçimde etkiledi. Bu yüzden resmin adını serginin başlığı yapmaya karar verdim. Kontrol ve kontrolsüzlük, teslimiyet, ihtimaller ile yüzleşmek, beklemek, hesap yapmak, düşüş ihtimaliyle gün be gün nasıl yaşadığımız, uyumlanma ve huzur…
Seni Meşher’deki ‘Ben Kimse. Sen de mi Kimsesin’ sergisindeki eserinle biraz geç tanıdım. Naylon çoraplardan dikdörtgen bir kafes çok çarpıcı gelmişti bana. Bu son sergide benzer bir kafes iplerle üretilmiş: ‘İçerisi’. İnsanı dışarıdan soyutlayan kafesvari bu eserlere nasıl bir anlam yükleyebiliriz?
Evet, Meşher’de ‘Aralık’ isimli yerleştirmem vardı. Aslında uzun zamandır farklı malzemelerle, dikey çizgilerden oluşan alanlar kuruyorum; bazen içine alan, bazen dışarıda bırakan…
‘Aralık’, izleyiciyi fiziksel olarak da içine alan bir işti. Çocukken eskiyen külotlu çorapları dilimleyip saç tokası yapardım. Bu işte de o eylemden yola çıkarak çorapları kesip birbirine bağladım ve uzun, elastik ipler oluşturdum. Ziyaretçiyi içeri davet eden, narin görünümüyle tedirgin eden ama aslında son derece güçlü; içine girildiğinde bedene dolanan, çıkması zor bir yapı ‘Aralık’. Bu sergideki ‘İçerisi’nde ise kırık beyaz pamuk ip kullandım. İpleri sık aralıklarla tavana ve zemine tek tek zımbalayarak oluşturduğum bu alan, izleyiciyi içine almıyor. Yalnızca dışarıdan bakılabiliyor, etrafında dolaşılabiliyor. Hafif ve narin asılı ipler görüşü bulanıklaştırıyor, yanından geçenin gözünde titreşiyor, algıyı bozuyor. Ortada büyük bir kütle var ama aynı zamanda yok gibi. Benim için burası serginin merkezi, bir tür köklenme alanı. Her şey değişip dönüşürken, geçmiş geride kalırken ve gelecek belirsizken, kendine tutunma ve kök salma hâli.
Jüt ipi, nakış ipi, ipek ip gibi iplerin çeşitli türleriyle el emeği işler üretiyorsun. Bu sergideki ve Abdülmecid Efendi’deki ‘Folia’ sergisinde gördüğümüz ‘İçimde Oturanlar’ jüt ipinden muazzam bir heykel. En çok hangi malzemeyle çalışmak sana heyecan veriyor?
Genel olarak malzemeyle çalışmayı çok seviyorum. İşlerim çoğu zaman çeşitli malzemelerle geçirilen uzun süreçlerin, tekrar eden hareketlerin içinden ortaya çıkıyor. Dokunsallıkları beni cezbediyor. Ayrıca sıradan, kolay ulaşılabilir malzemelerle çalışmak ilgimi çekiyor. Günlük hayatta belirli işlevleri olan ama o işlevlerinden sıyrılıp ‘kendileri’ olarak bakıldıklarında başka bir potansiyel açan malzemeler… Jüt ipi, pamuk ip, Amerikan bezi, okul defterleri, teknik çizim kâğıtları, cetvel, tükenmez kalem… Bunlarla ne yapılabilir diye düşünmek hoşuma gidiyor. Bunların yanı sıra akrilik boya da çok seviyorum çünkü ona dokunmakta bir sorun yok.
Galerist’teki sergiden sonra sırada ne var?
Sergiden sonra aklımda denemek istediğim yeni işler ve fikirler var; onlara odaklanacağım. Biraz seyahat etmeyi ve aklımda olan bir-iki sanatçı misafir programına gitmeyi umuyorum.