Grace ve Jackson çok âşıktır. Birbirlerine dokunmadan duramayan, enerjileri ve tutkularıyla sonsuza dek birlikte olmaya aday iki insan… Jackson’un amcasından Montana’da bir ev miras kalınca New York’tan ayrılıp birlikte yeni bir başlangıca adım atarlar. Grace yazar olma hayali kurarken Jackson müzisyendir. Taşra hayatı onlara daha özgür bir yaşam sunar mı diye beklerken Grace’in hamile olduğunu görürüz ve film, ilk beş dakika içinde bir zaman atlamasıyla bizi bebeklerinin olduğu sıcak bir yaz gününe götürür. İşte o günle birlikte ne ilişkinin ne de Grace’in aynı olmadığı açıktır; durum giderek daha kötüye sürüklenir.
Grace’in doğumdan sonra girdiği ruhsal kriz yalnızca postpartum ile sınırlı değildir. Jackson’ın iş için başlayan ve giderek sıklaşan yoklukları, ilişkide büyük yer kaplayan cinselliğin yavaş yavaş kaybolması, yazamamak ve ev içinde tek başına geçirilen uzun günler üst üste binerek genç kadını daha da sıkıştırır. Jackson’ın duygusal körlüğü ve Grace’in ihanete uğradığına dair şüphesi de buna eklenince ilişki geri dönüşsüz bir noktaya doğru sürüklenir. Kimi zaman fantezi ile gerçeğin birbirine karışması, filmin anlatısını bilinçli biçimde bulanıklaştırır.
Arjantinli yazar Ariana Harwicz’in 2012 tarihli romanından uyarlanan filmin yönetmeni Lynne Ramsay’dir. Ramsay, daha önce Tilda Swinton’ı bir anne olarak karşımıza çıkardığı ‘We Need to Talk About Kevin’da olduğu gibi, sinemasında psikolojik çözümlemeleri ve karakterlerin iç dünyalarını ağır ağır açmayı tercih eder. ‘Die My Love’da da aynı yaklaşımı sürdürür.
Grace rolündeki Jennifer Lawrence’ın performansı, bu filmi izlemek için başlı başına bir neden. Robert Pattinson, Jackson rolünde pasif kalan, çoğu zaman olup biteni anlamakta geciken bir karakteri başarıyla çizer. Usta oyuncu Sissy Spacek ise Jackson’ın annesi rolünde, hikâyede kısa ama etkileyici bir yere sahiptir. ‘Die My Love’, anneliğin romantize edilen yüzünü değil; kimi zaman ne kadar yıkıcı olabileceğini anlatan, kolay izlenmeyen ama uzun süre akılda kalan bir film.