Süper kahramanlara ilgi duymak bir zamanlar çocuklukta bırakılması gereken bir merak gibi görülürdü. Bugün Marvel ve DC, Hollywood’un en büyük işlerinden birine dönüşmüş durumda; bu evrenleri yakından tanımak da popüler kültür okuryazarlığının neredeyse doğal bir parçası.
Kahramanlık hikâyeleriyle dalga geçmek de elbette yeni değil. Monty Python, kralları, şövalyeleri ve büyük destanları yıllar önce absürt mizahla ters yüz etmişti. Keanu Reeves ile tanıştığımız Bill & Ted’s Excellent Adventure ise Napolyon’u su parkına, Sokrates’i alışverişe sokmuştu. The Big Bang Theory’nin çizgi romanlar, bilim kurgu filmleri ve süper kahramanlar üzerinden kurduğu mizahın altında da benzer bir yaklaşım vardı. On iki sezon boyunca Leonard, Sheldon, Howard ve Raj’ın bilimsel başarılarını, Nobel hayallerini, aşklarını ve bitmek bilmeyen çizgi roman tartışmalarını izledik.
Stuart Bloom ise hep birkaç adım geride kaldı. Kevin Sussman’ın canlandırdığı çizgi roman dükkânı sahibi, grubun içine hiçbir zaman tam olarak giremedi. Biraz silikti; çoğu zaman başkaları onu küçümsemeden önce kendisiyle dalga geçti. Dükkânı ise yalnızca işi değil, neredeyse bütün hayatıydı. Şimdi evrenin kaderi onun omuzlarında.
Yeni dizi, apokaliptik bir Pasadena’da açılıyor. Şehri zombiler ve dev böcekler basmış; atmosfer yer yer The Last of Us’ı hatırlatıyor. Çizgi romanların konserve yiyeceklerle takas edildiği bu dünyada Stuart, dükkânında hayatta kalmaya çalışırken başka bir gerçeklikten gelen ikinci bir Stuart’la karşılaşıyor. Vakti dar, söyleyecekleri ise hayati önem taşıyor: Bizim Stuart, Sheldon ve Leonard’ın icat ettiği kuantum cihazını bozmuş ve gerçekliklerin birbirine karıştığı büyük bir felaketi başlatmış. Her şeyi eski hâline getirmenin tek yolu Caltech’e dönmek, cihazı bulmak ve yeniden çalıştırmak.
Stuart bu görev sırasında sevgilisi Denise, jeolog Bert ve insanları bezdirme konusunda özel bir yeteneği olan kuantum fizikçisi Barry Kripke’yle bir araya geliyor. Böylece farklı gerçeklikler arasındaki yolculuk başlıyor. Tanıdığımız karakterlerin alternatif dünyalardaki versiyonları ortaya çıktıkça, dizinin adından da anlaşılacağı gibi işler giderek daha fazla kontrolden çıkıyor.
Bu gerçekliklerden birinde insanlık; şiddet, suç ve savaş nedeniyle tükenmenin eşiğine gelince çareyi Silikon Vadisi’nin geliştirdiği yapay zekâda arıyor. Yapay zekâ önce yaratıcılarını öldürüyor, ardından insanların beyinlerine yerleştirilen cihazlar aracılığıyla öfkeyi elektrikle cezalandıran ve herkesi havadan gözetleyen bir düzen kuruyor. Kulağa fazla uçuk geliyor ama bugünün dünyasına bakınca o kadar da uzak bir ihtimal değil.
Stuart ve arkadaşları, dünyayı kurtarmak denince insanın aklına gelecek ilk isimler değil. Dizinin temel eğlencesi de burada yatıyor. Bir zamanlar grubun planlarına sonradan dâhil edilen, zaman zaman unutulan veya hafife alınan bu karakterler artık hikâyenin merkezinde.
Chuck Lorre, Bill Prady ve Zak Penn’in imzasını taşıyan yapım, Young Sheldon ve Georgie & Mandy’s First Marriage gibi daha geleneksel yan hikâyelerden farklı bir yol izliyor. Tek kamerayla çekilen, eğlenceli ve sürükleyici bir seri hâlinde ilerleyen anlatı, her bölümde kuralları ve görünümü değişen başka bir paralel evrene geçiyor. Tanıdığımız karakterlerin farklı versiyonları ortaya çıkarken The Big Bang Theory dünyası da ilk kez bütünüyle bilim kurguya teslim oluyor.
Stuart’ın evreni kurtarıp kurtaramayacağını şimdilik bilmiyoruz. Ancak yıllarca kimsenin pek ciddiye almadığı bir karakterin sonunda bütün hikâyeyi sırtlanması hiç de kötü bir fikir değil. Kim bilir, mecburiyetten doğan bu kahramanlık izleyenleri renkli evrenlere sürüklerken belki de insanlığın nasıl biraz daha iyiye gidebileceğine dair küçük bir fikir verebilir.
