Bazı piyanistler sahneye yalnızca müzikle çıkar. Maksim Mrvica ise yıllardır müziğin etrafına bir atmosfer, bir ritim ve neredeyse sinematik bir gerilim kuruyor. Onun konserleri klasik müziğin ağırbaşlı geleneğine yaslanmaktan çok, o geleneği başka bir enerjiyle yeniden kurmayı deniyor: Daha yüksek, daha görsel, daha fiziksel. ‘Segmenti’ adını taşıyan yeni albümü ve turnesi de tam olarak bu anlayışın uzantısı. Farklı müzikal damarlardan beslenen parçalar, onun dünyasında tek bir bütünün parçaları haline geliyor.
Maksim, büyük ilgi gören ‘Segmenti World Tour’ kapsamında 5 Mayıs’ta Zorlu PSM Turkcell Sahnesi’nde, Stagepass organizasyonuyla İstanbul seyircisiyle buluşacak. Konserinde, Segmenti’den eserlerin yanı sıra klasik müziğin efsaneleri Chopin, Prokofiev ve Tchaikovsky’nin eserleri, Queen, ABBA ve diğer dünya çapında tanınan müziklerin modern ve rock etkileriyle yeniden yorumlanmış halleri, sahnede Maksim’in tarzıyla hayat bulacak. Öncesinde müzisyenle detayları konuştuk.
Son albümünüzün ve turnenizin adı Segmenti. Bu ismi seçerken hayatınızın, kariyerinizin ya da müzikal evriminizin farklı dönemlerini bir araya getirmeyi mi amaçladınız?
Albümün adındaki Segment fikri aslında bütün albümlerimin farklı müzikal tarzlardan oluşmasıyla ilgili. Bu albüm için de aynı durum geçerli. İçinde film müziklerinden parçalar var, çok yüksek enerjili işler var, bir yandan da klasik repertuvarımdan gelen güçlü bir klasik müzik damarı var. Bunların hepsi farklı müzikal segmentler ve bir araya geldiklerinde albümü oluşturuyor.
Bu segmentler sahnede birleştiğinde İstanbul’daki dinleyici nasıl bir büyük resim görecek?
Konserlerim daha çok bir pop ya da rock konseri gibi görünüyor. Çünkü çaldığım müzik çok dinamik, sahnede davullar ve tam bir grup oluyor. Işıklar, sahne düzeni, ekranlar ve videolar oldukça kapsamlı. Sahnede pek çok unsurun bir arada işlediği büyük bir gösteri bu. Yeni albümden parçalarla birlikte, crossover kariyerimin 23 yılı boyunca dinleyicinin en çok sevdiği işlerimden bir seçki de olacak.
Sahnede gördüğümüz kişiyle, performans bittikten sonra piyanodan uzaklaşan kişi arasında ne kadar mesafe var?
Sahnede performans sergilerken oldukça dinamik biriyim. Özel hayatımda da öfkeli olabildiğim zamanlar var, birçok farklı duyguyu yoğun biçimde yaşarım ve bunları sahnede de gösteririm. Performans sırasında çok görsel ve dışavurumcu biriyim. Bence bu da dinleyiciyle bağ kurmayı kolaylaştırıyor çünkü müziği nasıl yaşadığımı ve nasıl ifade ettiğimi doğrudan hissedebiliyorlar.
Konserleriniz yalnızca sesten ibaret değil. Işık, ses ve görsel tasarımla tam anlamıyla sinematik bir deneyim sunuyor. Dijital çağda artık saf müziğin tek başına seyirciyi etkilemeye yetmediği bir noktaya mı geldik?
Pek de öyle olduğunu düşünmüyorum. Sahnedeki unsurları fazla kaçırmamaya her zaman çok dikkat ediyorum. Çünkü odağın bende, müzisyenlerimde ve müziğin kendisinde olması gerekiyor. Ama daha önce de söylediğim gibi, çaldığım müzik çok özel bir yerde duruyor, beat’ler, davullar ve diğer unsurlarla zaman zaman daha çok pop müzik gibi tınlıyor. Bu yüzden bütün bu görsel ve teknik öğelerin müziğe iyi bir arka plan oluşturduğunu düşünüyorum. Yine de en önemli şey her zaman müziğin kendisi olmalı.
Repertuvarınızda Prokofyev’in teknik zorluklarıyla Queen’in stadyum enerjisini buluşturuyorsunuz. Bir parçayı “Maksim usulü” dönüştürmeye karar verirken temel ölçütünüz ne oluyor?
Ben hep dinleyiciyi müzikal bir yolculuğa çıkardığımı söylerim. Parça seçerken, özellikle klasik müzikten ya da pop-rock ana akımından bir şey alıyorsam, birkaç kuşağa yayılabilecek kadar etkili olmuş, çok sayıda insana dokunmuş işler seçmeye dikkat ederim. Geçici bir yaz hitiyle ilgilenmiyorum. Bu yüzden ABBA ya da Queen gibi sanatçıların parçalarının gerçekten büyük ve zamansız hitler olduğuna inanıyorum.
Crossover türü bir dönem klasik müziği ucuzlatmakla suçlanıyordu. Kendinizi bu kalenin kapılarını halka açan bir Robin Hood gibi görüyor musunuz?
Ben her zaman crossover müziğin, normalde klasik müzik dinlemeyecek genç dinleyicileri klasik müzik dünyasıyla tanıştırmanın iyi bir yolu olduğuna inandım. Yani onlar için klasik müziğe ilk giriş kapısı olabiliyor. Ama yine de klasik müziğin kendi haliyle kalması gerektiğini düşünüyorum. Bana göre klasik müzik niş bir alan ve aslında arena mekanlarına ait değil, orada crossover çalışıyor. Klasik müzik ise hâlâ konser salonlarının daha mahrem atmosferine ait.
Game of Thrones gibi popüler kültür fenomenlerini piyano için yeniden yorumladınız. Mesela Dark gibi daha karanlık dizileri yeniden hayal etmeyi düşünür müydünüz?
Uzun zamandır yapmak istediğim bir sonraki parça sanırım Star Warstan Imperial March olurdu. Güçlü bir piyano düzenlemesiyle harika duyulacağını düşünüyorum. Bir de Stravinsky en sevdiğim bestecilerden biri. Bu albümde çalıştığım Prokofyev’i de, Şostakoviç’i de çok seviyorum. Dolayısıyla biraz o yöne doğru da gidebilirim.