Senfoni orkestralarının görkemiyle rock müziğin yüksek volümlü ruhunu aynı potada eriten Senforock, Musa Göçmen’in kariyerindeki en iddialı sahne işlerinden biri olarak büyümeye devam ediyor. Metallica, AC/DC, Deep Purple ve Queen gibi grupların eserlerini 40 kişilik bir orkestrayla yeniden yorumlayan proje, hem repertuvarıyla hem de sahnede kurduğu enerjiyle de dikkat çekiyor. 21 Mart’ta AKM İstanbul’da, 26 Mart’ta ise CSO Ada Ankara’da izleyiciyle buluşacak konserler öncesinde Musa Göçmen’le Senforock’un farkını, sahnedeki gerilimi, Türkçe rock ihtimalini ve bu projenin nereye doğru büyüdüğünü konuştuk.
Dünyada senfonik rock örnekleri var. Siz “bizimki burada başlıyor” derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?
Dünyada elbette senfonik rock örnekleri var. Ancak çoğunda orkestra, rock grubunun arkasına yerleştirilmiş büyük bir dekor gibi kullanılıyor. Bizim farkımız burada başlıyor. Senforock’ta iki taraf da başrol. Senfonik orkestra geri destek değil, bakır üflemeliler arka plan süsü değil. Rock gitarı ne kadar ana karakterse, senfoni de o kadar ana karakter. Biz füzyon yapmıyoruz, çarpışma yaratıyoruz. Sahne üzerinde iki disiplinin uzlaşmasını değil, bu gerilimden doğan enerjiyi gösteriyoruz.
Düzenleme yaparken daha çok rock’ı mı senfonikleştiriyorsunuz, yoksa senfoniyi mi rock’a yaklaştırıyorsunuz?
Elbette tercih anları oluyor. Rock’ı senfonikleştirmek daha kolaydır. Armoniyi genişletir, yaylıları koyar, ihtişam eklersiniz. Ama ben çoğu zaman tersini yapmayı seviyorum: senfoniyi rock’a yaklaştırmak. Beethoven’in dramatik yoğunluğu ile Metallica’nın riff enerjisi aslında aynı yerden beslenir.
Sahnede kendinizi en çok hangi anda buluyorsunuz?
Sahnede yaşadığım coşku ve enerji anında. O iki dünyanın tam sınır çizgisinde. Baton elimdeyken hem senfoni disiplinini hem de sahne içgüdüsünü aynı anda yönetmeyi seviyorum. Beni ben yapan şey o denge anı. Bu coşku konserimizde tüm seyirciye yayılıyor. Ayakta dans edip şarkı söylediğiniz dev bir ekiple muhteşem bir deneyim yaşıyorsunuz. Evinize sizi yüzünüzde kocaman bir gülümsemeyle gönderiyoruz.

Bir gün ‘Senforock’ sahnesinde tam anlamıyla Türkçe rock ağırlıklı bir gece görmek mümkün mü?
Kesinlikle evet. Hatta bunun kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Bu toprakların melodik damarında çok güçlü bir dramatik potansiyel var. Barış Manço’dan Cem Karaca’ya, Erkin Koray’dan daha yakın döneme kadar Türkçe rock’ın senfonik anlatıyla buluşması çok doğal. Defalarca bu repertuvarı çaldık. Hatta söz ve müziği bana ait olan Derdim Çoktur tam bir senfonik rock beste olarak Senforock’ın bu yerli ruhunu yansıtıyor.
Türkçe rock seçiminde belirleyici olan şey ne olur? Söz mü, riff mi, hafıza mı?
Önce riff. Çünkü sahne enerjisi riff ile başlar. Ama riff tek başına yetmez. Sözün tarihsel karşılığı ve kolektif hafızadaki yeri çok önemli. Bir eser salonu ayağa kaldırıyorsa, o artık sadece bir şarkı değil, bir harekettir. Ben bu coşku dolu hareketi orkestrayla anlatmayı seviyorum.
Senforock’un bundan sonraki yolculuğunda neler var?
Senforock büyümeye devam edecek ama aynı şeyi tekrar ederek değil. Uluslararası ayağı güçlendirmek istiyorum. Avrupa’daki orkestralarla bu formatı taşımak hedeflerim arasında. Bunun yanında farklı büyük sahne projeleri de var. Ülkemizin en büyük sahnelerinde kapalı gişe etkinliklere devam ediyoruz. Senforock benim omurgam ama tek eksenim değil. Yeni dramatik anlatılar, yeni sahne formatları, belki bambaşka bir form. Ben hiçbir zaman tek bir başlıkta kalmadım. Yakında çok sürprizlerimiz olacak.
Senforock’u tek cümleyle nasıl tarif edersiniz?
İşin özü şu: Senforock bir proje değil, bir hareket. Binlerce kişinin katıldığı, beraber koro, rock band, orkestra ve seyirci olarak yaşadığımız konserin çok ötesinde bir şey.