1960’lar... Uçakların henüz gökyüzünün kalabalık otobüslerine dönüşmediği, uçmanın yalnızca bir yere varmanın en hızlı yolu değil, başlı başına heyecan uyandıran bir deneyim olduğu yıllar. Travolta’nın 1997’de yayımlanan aynı adlı çocuk kitabından uyarlanan ‘Propeller One-Way Night Coach’ da tam olarak bu duygudan besleniyor. John Travolta’nın çocuk yaşlarda kurduğu uçma hayallerini merkezine alan film, kişisel bir anıyı samimi, sıcak ve duygusu kolay geçen bir büyüme hikâyesine dönüştürüyor.
Filmin merkezinde 8 yaşındaki Jeff var. Uçaklara hayran, uçuş tarifelerini ezbere bilen ve gökyüzündeki her uçağın içinde olmayı hayal eden Jeff, oyuncu annesi Helen’in Hollywood’a taşınacaklarını söylemesiyle hayatının en büyük macerasına atılıyor. New York’tan Los Angeles’a uzanan bu yolculuk da bugünkü gibi altı saatlik direkt bir uçuş değil. Pittsburgh, Daytona, Kansas City ve Denver gibi şehirlerde verilen molalarla günlere yayılan bu seyahat, Jeff için başlı başına bir keşfe dönüşüyor.
Jeff için mesele yalnızca varacağı yer değil. Terminaldeki ışıklardan pistte bekleyen uçaklara, kokpite girip konuşabildiği pilotlardan yol boyunca karşılaştığı yolculara ve onu el üstünde tutan hosteslere kadar her şey, hayranlıkla baktığı o dünyanın bir parçası. Hikâye, bir çocuğun gözünden sıradan gibi görünen anların nasıl ömür boyu taşınan hatıralara dönüştüğünü anlatırken, havacılığın altın çağına da sıcak ve romantik bir yerden bakıyor.
Yol boyunca yalnızca Jeff’i değil, annesi Helen’i de tanıyoruz. Hollywood’da oyuncu olmanın hayalini kuran Helen kusursuz bir anne figürü değil; ancak film onu, kendi hayatını yaşamaya çalıştığı anlarda yargılamak yerine anlamayı tercih ediyor. Belki de Travolta’nın kendi annesinden ilham alarak yarattığı bu karaktere duyduğu sevgi sayesinde Helen, hikâyenin en gerçekçi görünen yanlarından biri hâline geliyor.
Filmin görsel dünyası da bu nostaljik hissi güçlendiriyor. Pastel tonlar, dönemin zarif üniformaları, geniş terminalleri ve pervaneli uçaklarıyla 1960’lar, sanki bir çocuğun hafızasında kaldığı hâliyle yeniden kurgulanmış gibi. Yer yer Wes Anderson’ın estetik dünyasını hatırlatan bir tarafı da var. Travolta’nın yıllar sonra dönüp anılarına bakarken, güzellikleriyle olduğu kadar kusurlarını da hissettirmek istediği açıkça görülüyor.
Travolta'nın uçaklara olan sevgisi zaten uzun yıllardır biliniyor. Genç yaşta pilot lisansı alan oyuncu bugün de aktif olarak uçuyor. Florida’daki evi de bu tutkunun bir yansıması; özel bir havacılık yerleşkesinde bulunan evinin kapısına kadar uzanan bir pisti var. Cannes Film Festivali’ne bu yıl kendi kullandığı uçakla gitmesi de şaşırtıcı değil. Cannes’daki gösterim ve festivalde aldığı onur ödülü birlikte düşünüldüğünde, ortaya yalnızca bir yönetmenlik denemesi değil, geçmişine dönüp bakan bir sanatçının kişisel hatırası çıkıyor.
Travolta bunu bir aile işine de dönüştürmüş. Ablaları ve ağabeyleri küçük rollerde yapımda yer alırken, küçük Jeff'in hayranlık duyduğu hostes Doris’i kızı Ella Bleu Travolta canlandırıyor. Çocuk oyuncu Clark Shotwell’e annesi Helen rolünde Kelly Eviston-Quinnett eşlik ediyor. Travolta ise anlatıcı olarak filme ses veriyor. Finalde Boeing 707’nin pilotu olarak kısa bir cameo performansıyla da karşımıza çıkıyor.
Travolta bir uçuş hikâyesi anlatıyor gibi görünse de ortaya çıkan şey; biraz çocukluk anıları, biraz aile albümü, biraz da yıllardır peşinden gittiği havacılık tutkusuna yazılmış bir teşekkür mektubu. Bir saatlik yapım, kısa ve sıcak bir seyirlik arayanlara hitap ediyor.