Eşit bir ilişki, eşitsiz bir toplumda mümkün mü? Berlin Film Festivali’nin açılışını yapan ‘İyi Erkek Yok / No Good Men’, festival yolculuğunun ardından şimdi MUBI’de izleyiciyle buluşuyor.
Taliban’ın yeniden iktidara gelişinden hemen önce Kâbil’de geçen film, bir kadın televizyon kameramanının hikâyesi üzerinden aşkı, özgürlüğü ve erkek egemen bir toplumda ayakta kalma mücadelesini anlatıyor. Filmin özel gösteriminin ardından yönetmen, senarist ve başrol oyuncusu Shahrbanoo Sadat ile Afganistan’ın sinemadaki temsillerini, ataerkil düzeni, eşit ilişki ihtimalini, “iyi erkek” fikrini ve Naru karakterini canlandırma kararının kendisinde yarattığı dönüşümü konuştuk.
Afganistan hakkında yapılan filmlerin çoğu savaşa, çatışmaya ya da travmaya odaklanıyor. Siz ise romantik bir komedi anlatmayı seçtiniz. Bu, ülkenin alışılagelmiş imajına bilinçli bir karşı çıkış mıydı?
Afganistan hakkında yapılan filmlerin çoğu savaş, çatışma ve travmayı anlattığını iddia ediyor ama bu hikâyeler çok nadiren gerçekten içeriden bir bakışla kuruluyor; çoğu zaman dışarıdan gelen bir göz, kendi yorumunu otantik bir deneyimmiş gibi sunuyor ve bu beni öfkelendiriyor. Ben kendimi, kültürünü, dilini ve zihniyetini yeterince tanımadığım başka bir toplum adına konuşurken düşünemem. Çünkü mesele etnik köken ya da kan bağı değil; anlatılan insanlara ve onların kendi hikâyelerini anlatma hakkına duyulan saygı. Bu yüzden yaşanmış deneyimlerime dayanan Afgan filmleri yaparken, arkadaşlarımın, ailemin ve beni tanıyan insanların izlediklerinde, “Evet, hayat gerçekten böyle.” diyebilmesini istiyorum.
Hikâyeyi neden bir televizyon haber merkezine yerleştirmeyi seçtiniz?
2009 ile 2014 yılları arasında bir televizyon kanalında çalıştım ve haber merkezindeki tek kadın kameramana uzaktan hayrandım; başörtüsü takmıyor, saçlarını sarıya boyuyor ve çevresindeki herkesten daha özgür görünüyordu. Bu yüzden Naru’yu yazarken hep onu düşündüm. Hikâyeyi de bildiğim bu dünyaya yerleştirdim; çünkü Afganistan’ın dört bir yanından gelen haberlerin aynı merkezde buluşması, Naru ile Qodrat’ın ilişkisini anlatırken ülkenin tamamında olup bitenleri de hissettirmeme imkân verdi. Yıllar sonra araştırma için aynı kanala dönüp gazetecileri haftalarca takip etmek ise beni öylesine içine çekti ki birkaç ay sonra, Ağustos 2021’de yaşanacak çöküşe farkında olmadan hazırladı.

Film, Taliban’ın geri dönüşünden önce de ataerkilliğin derin kökleri olduğunu gözler önüne seriyor. Bu iki meseleyi ayırmanız önemli miydi?
Kadınlara yönelik kendi zihniyetimizi sorgulamadan Taliban’a karşı çıkmanın bir anlamı yok. Eğer ideolojisini büyük ölçüde kadınları kontrol etmek üzerine kurmuş Taliban’la sorunum varsa, kendi tutum ve davranışlarımın da farkında olmam gerekir. Eşinin hayatını kontrol eden, okumasına ya da çalışmasına izin vermeyen, her konuda kendi fikrini dayatan biri olup sonra sosyal medyada Taliban’ın ne kadar kötü olduğundan söz etmek bana göre anlamsız ve ikiyüzlüdür. Afgan toplumu son derece muhafazakâr, gösterişçi ve kendisiyle dürüstçe yüzleşmeye isteksiz. Kadın hakları ve özgürlüğü konusunda onlarca yıldır temel sorunlarımız var. En büyük problemlerden biri de insanların sorumluluk almak istememesi.
Taliban gerçekten zalim ve baskıcı. Ama bunu göstermek için Taliban’dan önceki dönemi romantikleştirmemiz gerekmiyor. Geçmiş hakkında da dürüstçe konuşabiliriz. Afganistan kadınlar için eskiden de çok zordu, bugün çok daha zor. İki gerçeği aynı anda kabul etmeliyiz: Taliban karşı çıkılması gereken acımasız bir güçtür; Afgan toplumu da Taliban’dan önce var olan ve bugün de süren ataerkil sistemlerle yüzleşmek zorundadır.
Film, Afgan kadınlarına olduğu kadar Afgan erkeklerine dair önyargıları da sorguluyor. Yüzleşmek istediğiniz en büyük yanlış kanı neydi?
Varsayımlar klişelerden doğar; klişeler de çoğu zaman anlattıkları insanları gerçekten tanımayan sinemacılardan kaynaklanır. Dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım, insanlar temelde aynıdır. Benzer biçimlerde düşünür, benzer duygular hissederiz. Hepimiz sevgiyi, güvenliği ve hayal kurmayı biliriz. Kaybetmekten ve savaştan korkar, görülmek ve saygı görmek isteriz.
Milliyet, ortak insanlığımızı görmemizi engelleyen bir dikkat dağıtıcıya dönüşebiliyor. Peki Afganistan’a neden farklıymış gibi davranılsın? Afgan insanlar neden klişelere ya da gerçekliklerinin tek bir yönüne indirgensin? ‘No Good Men’de duyguları, çelişkileri, umutları ve korkuları olan insanları anlatıyorum. Tek farkları, Afganistan’da yaşıyor olmaları.
Senaryoyu yazdınız, filmi yönettiniz ve başrolü oynadınız. Bu üç rol hikâyeyi nasıl şekillendirdi?
Filmde oynamam planlanmış değildi. Naru’yu canlandıracak oyuncu çekimlerden üç hafta önce projeden ayrılınca yeniden oyuncu aramaya başladık. Dünyanın dört bir yanından gelen denemeleri izledikçe zihnimdeki Naru’yu bulmanın neredeyse imkânsız olduğunu fark ettim. Kâbil’de yaşamış, televizyonda çalışmış, şehri gerçekten tanıyan; nasıl göründüğünü önemsemeyen, öfkelenebilen ama aynı zamanda sıcak ve arkadaş canlısı bir kadın arıyordum. Rol yapan biri değil, gerçek bir kadın istiyordum. Çekimlerin ilk günü Naru’yu kendim oynamaya karar verdim. Çok korkuyordum. Yıllardır kendimi çirkin, yetersiz ve yeteneksiz görüyordum; kameranın da bunu ortaya çıkaracağından korktum. Birkaç çekimden sonra görüntüleri izlediğimde hayatımda ilk kez kendimle karşılaştım. Güzel, yeterli ve bütünlüklü bir kadın gördüm. Kendimi sevme yolculuğum o anda başladı. Qodrat’ı oynayan Enver en yakın arkadaşım. Birbirimizi çok iyi tanıyorduk; aramızdaki kimya gerçekti.
Naru hırslı, komik ve kusurlu. Yalnızca aşkı değil, eşitliği ve saygıyı da arıyor. Nasıl bir kadın yaratmak istediniz?
Tanıdığım bir kadın. Benim gibi bir kadın. Sevgiye özlem duyan ama sevginin saygı ve eşitlikle birlikte gelmesi gerektiğini bilen biri. Kadınlar için en çok eksik olan iki şey bunlar. Bunları talep eden kadınlar da çoğu zaman fazla şey istiyormuş gibi görülüyor.
Naru taleplerinde haklı olduğunu biliyor. Sevilmek uğruna ölçütlerini düşürmüyor. İyi erkeklerin var olduğuna inanmak istiyor ama var olmadıklarından korkuyor. Bu yüzden kendini korumak için iyi erkeklerin olmadığına inanıyor. Bence bu, bugün pek çok genç kadının hikâyesi. Afganistan gibi toplumlarda iyi bir erkekle karşılaşmak ise çok daha zor. Sorun erkeklerin kötü olması değil; sorun sistemin kötü olması. Kötü bir sistem, kötü erkekler üretir.
Film boyunca geri döndürülemez bir şeyin yaklaştığı hissi var. Bu duyguyu romantik komedinin hafifliğiyle nasıl dengelediniz?
Savaştan etkilenen ülkelerde gündelik hayat tam olarak böyledir. Filmlerde gösterildiği gibi savaş her zaman hayatın en büyük meselesi değildir. Kâbil’deki hayatım hiçbir zaman baştan sona bir savaş draması olmadı. Romantizm, dram, komedi, macera ve zaman zaman savaş iç içeydi. Ama savaş tek gerçeklik değildi ve hiçbir zaman hayatın merkezinde yer almıyordu.
İyi bir erkeği “iyi” yapan nedir?
Bence iyi erkekler, ataerkil bir toplumun yalnızca erkek oldukları için sunduğu ayrıcalıkları reddeden erkeklerdir. Hayatlarındaki kadınları destekler, onların yanında dururlar. İyi bir erkek, hak etmediğini bildiği gücü kendi çıkarı için kullanmaz. Afganistan’ın ücra köylerinde okuma yazma bilmeyen ama gerçekten iyi erkeklerle karşılaştım. Nasıl böyle insanlar hâline geldiklerine hayret ediyordum.
Bir adamın, bütün köy karşı çıkmasına rağmen sekiz yaşındaki kızını bisikletinin arkasına bindirip başka bir vadideki okula götürmek için kilometrelerce yol kat ettiğini düşünün. Bu erkekler altın değerinde. Ben de hayatımda böyle biriyle karşılaşmayı umuyorum. Çünkü var olduklarını biliyorum…