Kurumsal hayatın temposu içinde çoğu zaman başarıya, yetişmeye ve ayakta kalmaya odaklanıyoruz. Fakat insan bazen en yoğun anında bile kendine şu soruyu sormadan edemiyor: “Ben gerçekten ne hissediyorum?” Hayat Finans Kurumsal İletişim ve Müşteri Deneyimi Direktörü Gülhan Cantürk’ün ilk kitabı ‘Kendine Can Olmak, Beyaz Yakanın Uyanışı’, tam da bu sorunun izini sürüyor. Kişisel gelişim raflarında sıkça karşılaşılan “hızlı dönüşüm” vaatlerinden uzak duran kitap, okuru daha sessiz ama daha derin bir yüzleşmeye çağırıyor.
“Dönüştüm ve oldum” demek yerine hâlâ yolun içinde olduğunu söyleyen Cantürk ile insanın kendine yaklaşma cesaretini, farkındalığın gerçekten neyi değiştirdiğini ve içsel dönüşümün gündelik hayatın tam ortasında nasıl mümkün olabildiğini konuştuk.
‘Kendine Can Olmak…’ Kitabın ismiyle başlamak isterim. “Kendine can olmak” ifadesiyle tam olarak neyi kastediyorsunuz? Bu sizce bir farkındalık hâli mi yoksa somut bir dönüşüm mü?
“Kendine can olmak” ifadesi, dışarıdan gelecek bir kurtarıcı aramak yerine, aranan şifanın ve kaynağın aslında kişinin kendi içinde olduğunu fark etmesidir. Kitapta bu kavramı, kişinin kendi zihinin hapishanesinden kurtulup özgürleşmesi olarak ele alıyorum. Bu özgürleşme; artık ihtiyacımıza cevap vermeyen eski öğrenilmiş değerlerden, duygu ve davranış kalıplarından sıyrılmak demek.
Burada kritik bir ayrım var: Sadece ‘bilmenin’ yetmediği, asıl dönüşümün ‘anlamaktan idrake geçişle’ mümkün olacağından bahsediyorum. Anlamak sadece zihne hitap ederken, idrak tüm benliği içine alır ve hayatın şifresini çözerek yaşamı tarifsiz bir lezzete dönüştürür. Gerçek dönüşüm, dışarıyı değiştirmeye çalışmakla değil, içeriyi görmeye cesaret etmekle ve kişinin kendi zorlanmalarının çağrısına icabet etmesiyle gerçekleşir. Ancak dönüşüm konuşulurken yanlış anlaşılmaması için şunu büyük bir açıklıkla söylemek gerekir. Bu bir yolculuk; “dönüştüm, oldu, bitti” gibi bir yerden anlatmıyorum. Demeye çalıştığım: “Bu yolculuğun içindeyim, merakla kendimi izliyorum…”
Bu kitabı yazmaya sizi iten o kırılma anı neydi? Ne zaman karar verdiniz bir kitap yazmaya, ne kadar sürdü bu yazma süreci?
Benim için en temel kırılma anı, hayatı derinlemesine sorgulamaya başladığım döneme denk geliyor. Sağlıkla ilgili yaşadığım bazı zorluklar zihnimde sürekli soru işareti yaratıyordu. O dönemde yaptığım bir Nijerya seyahatinde, bir ev ziyareti sırasında tanıştığım bir kadının dinginliği beni çok etkiledi. Yaşam koşullarını kıyasladığımda, o dinginliğin kaynağını anlamak istedim.
Aslında Gestalt sebebiyle yazarak çalıştığım için bir sürü konuyu hali hazırda not ediyordum ancak kitap yazma fikri 3 yıl önce arkadaşlarımın teşvikleriyle hayata geçti diyebilirim.
“Beyaz yakanın uyanışı” ifadeniz dikkat çekici. Sizce modern iş hayatında insanı kendinden uzaklaştıran en temel mekanizma ne?
Aslına bakarsanız modern iş hayatı ya da özel yaşam diye bir ayrım olmadan insanı kendinden uzaklaştıran en önemli konu, hayatının merkezine insanın kendini değil de başka şeyleri alıyor olması diyebilirim. Temel problem, “Benim gerçekten neye ihtiyacım var?” sorusunu soramamak… İnsan kendi ile temas etmediği sürece, kendine yaklaşması pek mümkün olmuyor.
Aynayı kendine çevirmek
Aslında hepimizin dönem dönem ‘değişm’ istediği zamanlar var. Kimi zaman çok yoğun kimi zaman daha hafif, içten içe hissettiğimiz bir duygu. Fakat çoğu zaman aynı döngülere geri dönüyoruz. Sizce bunun asıl nedeni ne?
Hayatımızdaki zorlanmalar aslında kendi dönüşümümüze davettir ancak biz zorlanma yaşadığımız durumda bütün konsantrasyonumuzu karşı taraf üzerine yansıtırız. Biz o anda;
“Bu bana neden oluyor?”, “Bunu bana kim, neden yapmış olabilir?” gibi sorularla meşgul oluruz. Bir ihtimal de bütün enerjimizi karşı tarafı değiştirmek üzerine olur. Döngünün kırılmaya başlaması için, bizi tetikleyen şeye teşekkür etmeye, aynayı kendimize çevirmeye ve kendimizle çalışmaya ihtiyacımız var. Aksi takdirde o döngülerin içinden çıkmak pek mümkün olmuyor.
Kitapta Gestalt yaklaşımı ile ‘tasavvuf’u bir araya getiriyorsunuz. Bu iki alan sizin için hangi noktada kesişiyor?
Her iki disiplinin de ortak noktası çok net: Kendini bilmek… Her iki yol da hayatta karşılaşılan zorlukları, krizleri ve tekrarlayan döngüleri birer engel olarak değil, kişinin potansiyelini kazanması için birer ‘uyanış fırsatı’ ve ‘davetiye’ olarak görür.
Gestalt’ın “bütün, parçaların toplamından büyüktür” ilkesi, Sufizm’deki her şeyin “bir” olduğu ve ilahi bir düzen içinde birbirine bağlı olduğu inancıyla (tevhit bilinci) derin bir uyum sergiliyor.
Özetle, bu iki alan, bilmekten idrake geçme yolculuğunda birbirini tamamlayan iki rehber gibi; Gestalt zihinsel ve davranışsal kalıpları fark etmenizi sağlayan bir metodoloji sunarken, Tasavvuf bu farkındalığı kalbe indiren ve yaşamı tarif edilmez bir lezzete dönüştüren bir bilgelik katıyor.
Günümüzde ‘farkındalık’ kavramı oldukça popüler. Sizce gerçekten dönüştürücü olan farkındalık aslında neyi farklı yapar?
Popüler farkındalık genellikle dış dünyayı gözlemlemeye odaklansa da, asıl dönüşüm içeriyi görmeye cesaret etmekle başlar. Başkalarını suçlamak veya koşulları yargılamak yerine, yaşanan her zorlanmada “Aynayı kendine çevirmek” ve meselenin kendisiyle ilgili olan kısmını bulmak gerçek farkındalığın ayırt edici özelliği diyebilirim.
Bilmek yetmiyor
Kişisel gelişim kitapları çoğu zaman “iyi hissettiriyor ama değiştirmiyor” diye eleştiriliyor. Siz bu eleştiriyle ilgili ne düşünüyorsunuz? Ya da bu, insanların aydınlanma yaşarken dönüşümü başlatacak cesareti gösterememeleriyle mi ilgili sizce?
Onlara hak veriyorum, çünkü sadece bilgiye erişmekle dönüşüm olmuyor. Ben de uzun yıllar bunu yaşadım. Herkesin yolculuğu biricik, o nedenle onları eleştirmekten çok kendi deneyimimden neleri farklı yaptığımı anlayabilirim. Gestalt’ın yaklaşımı sayesinde yazarak çalıştım ve özellikle feomolojik metodolojiyle pratik yaptım. Kitapta kendi yaşamımdan şeffaf örneklerle bunları anlatıyorum. Yaşamdaki zorlanmaları yok saymak yada ikame tatminlerle geçiştirmek sadece aynı döngüleri tekrar tekrar yaşamamıza sebep oluyor.
İçsel dönüşüm anlatıları bazen bireyi, gerçek hayatın ekonomik ve sosyal baskılarından koparmakla eleştiriliyor. Siz bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Ben hayatın gerçekliğini şimdi farklı bir yerden görebiliyorum diye özetleyebilirim. Tam tersi yaşamın içinde kalarak kendimizle çalışmamızın mümkün olduğu hatta sürekli inziva halinde olan bir yaşamda kişinin kendisi ile temas etmesinin pek kolay olmayacağını söyleyebilirim.
X kuşağının iş hayatına bakışı, işi sahiplenmesi ile Z kuşağının yaklaşımı çok farklı gibi geliyor bana. Sizce X ve önceki kuşaklar mı daha çok kendini bulacak bu kitapta? Yoksa herkes için bir öğreti var mı?
Bu kitap bir kuşak kitabı olmamakla beraber, her jenerasyon içinde olduğu dinamikler sebebiyle yaşamda zorlanabilir. Belirleyici olan kuşak değil de niyetin samimiyeti bence. Kendi içine bakmaya cesaret eden herkesin bu kitapta bir şeyler bulacağına inanıyorum.
Kendinize can olup, başkaları da kendine can olsun diye yazıya dökülmüş yolculuğunuzu okuyoruz kitapta. Farkındalık, değişim kitap öncesinde başlamış sizde. Ama yine de yazım sürecinde bu kitap sizi nasıl değiştirdi diye sormak isterim.
Kitabı yazmaya başlamadan önce de kendimle ilgili yazarak çalışmak benim için önemli bir rutindi. Yazmaya karar verdikten sonra nasıl bir düzende yazmak istediğime karar verip yola koyuldum. Bu sürecin sonunu gelirken defalarca kitabı okuyup, gözüme takılan alanları kitaptan çıkardım, sürecin kendisi de beni dönüştürdü.
Bir şekilde kitapta yargı içinde olduğum alanları, üç senenin sonunda fark ettim. Yazmaya başladığım dönemlerde kendimle yeterince temas edemediğim için bazı konularda yargıda kalmışım. O bölümlerin ‘o andaki’ enerjiyi daha fazla barındırmadıklarını gördüm ve ve kitaptan çıkardım. Aslına bakarsanız kitabı daha uzun yazmıştım, sonra herkesin zamanının azlığını öngörüp kısaltma ihtiyacı duydum.
