MEHMET KAYA
İstanbul’da çekilen, Rus medya yapım şirketi Gazprom Media Holding’in yapımı reality show-yarışma programı ‘İstanbul’da Hayatta Kalmak’ TNT televizyonunda yayına girdi ve şimdiden televizyonda 19, dijital kanallarda 13 milyon seyirciye ulaştı. Başarı sonrası Holding’in Türkiye ilgisi arttı. Hafta’nın sorularını yazılı yanıtlayan CEO Yardımcısı Boris Khanchalyan Türkiye ile ortak yapımların “niyetten öteye” geçtiğini vurguladı. Hatta Moskova ve İstanbul’da eş zamanlı ilerleyecek bir gerilim dizisinin işaretini verdi.
“… hayatta kalmak” nasıl bir TV formatı, Rus izleyiciler arasında çok popüler mi?
“… hayatta kalmak”, televizyon endüstrisi genelinde reality formatları arasında yeni nesil bir format olarak öne çıkıyor. Bu yapım Rusya’da hak ettiği ilgiyi görmeden ve birden fazla sezonu bulunan bir franchise’a dönüşmeden önce, Rusya ve Doğu Avrupa’nın en büyük medya holdinglerinden biri olan Gazprom-Media Holding bünyesinde kapsamlı testlerden geçirildi. Bu süreçte farklı çözümleri denedik, küresel deneyimlerden yararlandık ve “… hayatta kalmak” projesi ortaya çıktı.
Reality türündeki programımızda, Rusya’da eğlence dünyasının tanınmış isimleri, halk arasından seçilmiş bir ekiple yarışıyor. Kazananlara nakdi ödül veriliyor ama projenin başarısını belirleyen unsur yalnızca maddi boyut değil. Asıl etki, dramatik sınamalar, insani ilişkiler ve güçlü bir görsel bağlamın bir araya gelmesinden doğuyor. Katılımcılar yalnızca birbirleriyle değil, aynı zamanda yeni bir çevrenin dayattığı koşullarla da yüzleşiyor. Bu sezonda iki kıta üzerinde konumlanan, benzersiz bir megakent olan İstanbul’un sunduğu zorluklar var.
Gazprom-Media Holding için “… hayatta kalmak”, yalnızca bir televizyon programı değil, Rusya’da çok daha geniş bir karşılık bulan, kültürel bir fenomen. Öyle bir format yarattık ki, gerçek hayatın dramı, eşsiz tarihi mekanlar ve doğayla buluşuyor. “Survivor” benzeri formatlardaki gerilim ve hayatta kalma mücadelesini, “Muhteşem Yüzyıl” gibi tarihsel destanların epik görselliğiyle harmanladığınızı düşünün; üstelik tüm bunlar gerçek zamanlı olarak ve gerçek insanlarla yaşanıyor.
Bu tür içerikler eğlencenin ötesinde bir bölgenin turistik cazibesini ciddi oranda artırıyor. Ağustos ayında İstanbul’da, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ve yapımcı-senarist Mehmet Bozdağ’la gerçekleştirdiğimiz görüşmede de bu konuları ele aldık. Öne çıkarılması gereken turistik unsurları değerlendirdik. Projenin başından itibaren Türk ortaklarımızın bakış açısını almak bizim için ilkesel bir öncelikti.
İlk bölümleri televizyonda 19 milyondan fazla kişi izledi, internet ortamında ise şimdiden 13 milyon izlenme sayısına ulaşıldı. Bizim için bu rakamlar, Türkiye’nin -özellikle de İstanbul’un- izleyicimiz üzerinde sahip olduğu neredeyse büyüleyici çekim gücünün somut bir göstergesi.
Yeni sezon çekimleri için neden İstanbul seçildi? Şehir, programın konsepti açısından ne kadar önemli?
İstanbul’un güçlü, karşıtlıklarla örtülü görselliğinin programımızın temel fikriyle kusursuz biçimde örtüştüğünü fark ettik. Başka nerede, tek bir gün içinde, hareketli ve kalabalık yerel sokaklardan, Boğaz kıyısındaki görkemli saraylara geçiş yapabilirsiniz? İstanbul, projemizin tam anlamıyla başlı başına bir kahramanı. Hem kadim hem de ultra modern olabilme yeteneği, programımızın özünü -zıtlıkların karşılaşmasını- birebir yansıtıyor. Elbette estetik kadar altyapı da önemli ve İstanbul dünya sinema üretiminin başkentlerinden biri. Bizim için bu tercih, Türk sinema endüstrisine duyulan saygının ifadesi olduğu kadar, uluslararası medya projeleri için yüksek nitelikli ve profesyonel bir üretim merkezi olarak konumlanmasına yapılan bir katkıydı.

Yeni sezonun atmosferini oluştururken yerel dokunun hangi özgün unsurlarından faydalandınız?
Biz yalnızca estetik görüntü sunmak değil, İstanbul’un kendisini göstermek istedik. Çekimler, izleyicinin Bozdağ Film’in yapımları olan “Kuruluş: Osman” ve “Diriliş: Ertuğrul” dizilerinden yakından tanıdığı film platosunda gerçekleştirildi. Ancak asıl belirleyici olan, gündelik Türk yaşamını, gelenekleri ve kültürü, yarışmacıların karşılaştığı sınamaların doğal bir parçası haline getirmekti. Örneğin, İstanbullular için son derece sıradan olan bir pazar ziyareti, yarışmacılar için pratik zeka ve iletişim üzerine kurulu bir sınava dönüştü; bu noktada jestler ve rakamlar, temel iletişim aracı haline geldi.
Bu tür programlar, çekimlerin yapıldığı ülkelerin kültürel özelliklerinin tanıtımına nasıl bir katkı sağlıyor?
En dürüst katkı duygusal olandır. Biz, turizm için rehber programı değil drama anlatıyoruz. Saraylarınız, sokaklarınız, evleriniz, insan ilişkilerinin ve tutkuların sessiz tanıkları haline geliyor. Türk dizileri, Türkiye’nin epik tarihini dünyaya açtı. Bizim görevimiz ise farklıydı: Onun canlı, çağdaş ve gündelik halini göstermek. Biz, kurmaca bir film değil, gerçeğin kendisini çektik. Ve milyonlarca izleyici, hafta hafta, İstanbul’un görkemli mimarisi, kadim surların gölgesi ve doğu pazarlarının atmosferi eşliğinde gelişen bir hikayeyi takip ettiğinde, doğal olarak bir aidiyet ve duygusal bağ oluşuyor. Kültüre gelince; onu programın DNA’sına entegre ettik. Çünkü yarışmacıların, yerel geleneklerle temas ederek, onlarla etkileşime girerek kendilerini ortaya koymaları gerekiyordu. Bugün dahi Rusya’daki sosyal medya platformlarında, “İstanbul’daki bu yer neresi?”, “Bu yemeğin adı ne?” diye sorularla karşılaşıyoruz. Kültürel etkileşim böyle doğuyor.
Türkiye’de çalışma deneyiminiz nasıldı, zorluk yaşandı mı?
Deneyimimiz son derece olumluydu ve doğru bir iş ortağı seçtiğimizi teyit etti. Rekor süre sayılabilecek 1,5 ayda işin üstesinden gelmemizi sağlayan geniş ve uluslararası ekibimizin profesyonelliği oldu. Elbette bazı zorluklarla da karşılaştık ama Türk meslektaşlarımızın çözüm odaklı yaklaşımını gördük. Bozdağ Film ekibi birçok aşamada bize önemli destek sağladı. Türk meslektaşlarımızla uyumlu işbirliği olmasaydı bu proje gerçekleşemezdi. Rusya tarafındaki çekimlerini üstlenen GEN Production ekibinin, Türkiye’den yalnızca program için gerekli içerikle değil, aynı zamanda yeniden gelme isteğiyle ayrıldığından eminim.
Sizce Rusya ile Türkiye arasındaki kültürel ve yaratıcı bağların güçlendirilmesi için hangi fırsatlar mevcut?
Genelde olduğu gibi, iş birliği sınırlı temaslarla başladı: İçerik değişimi ve sinema uyarlamalarıyla. Güncel bir örnek vermek gerekirse, Aralık 2025’te Türkiye’de vizyona giren filmimiz Peygamber: Aleksandr Puşkin’in Hikayesi, büyük Rus şairinin yaşam öyküsünü anlatıyor. Yapım, ülkede gişe hasılatında ilk 10’a girdi, yoğun izleyici ilgisi sayesinde gösterim süresi bir hafta uzatıldı.
Bana kalırsa şimdi asıl heyecan verici aşama başlıyor: Ortak projelerin geliştirilmesi ve ortak yapımlar. Bu iki ülkenin senaryo okulları, yapımcı bakış açıları ve izleyiciye dair ortak kavrayışından doğan hikayeler, konseptler ve karakterler demek. Bunun yanı sıra festivaller, forumlar ve film marketlerinde sistematik iş birliği, sinemacılara yönelik ortak destek programları ve kurmaca ya da kurmaca dışı içeriklerde ortak yapım alanları büyük bir potansiyel barındırıyor. “… İstanbul’da Hayatta Kalmak” ile edindiğimiz deneyim, Rusya ile Türkiye arasındaki ortaklığın daha da derinleşmesi için sağlam bir temel oluşturuyor.
YENİ BİR SEZONU DEĞİL FORMATIN EVRİMİNİ KONUŞMAYA AÇIĞIZ
Türk şirketlerle ortak projeler yapmayı değerlendiriyor musunuz?
Yalnızca değerlendirmekle kalmıyor, Türkiye’yi kilit büyüme eksenlerinden biri olarak görüyoruz. Önde gelen Türk stüdyoları ve televizyon kanallarıyla, ortak bir yaratıcı alan oluşturma fikrini masaya yatırmış durumdayız. Örneğin, hikayesi Moskova ve İstanbul’da eş zamanlı ilerleyen bir gerilim dizisini düşünün. Güçlü yanlarımız birbirini kusursuz biçimde tamamlıyor: Rus dramatik anlatı geleneği ile Türk yapımlarının sürükleyici ve kusursuz hikaye kurgusu oluşturma becerisi... Küresel pazar, bugün yeni ve otantik hikayeler arıyor. Rusya ve Türkiye’nin ortak bakış açısından doğacak projelerin, tam da bu ihtiyaca karşılık verecek özgün ve ses getiren yapımlar ortaya çıkaracağına yürekten inanıyorum.
İstanbul’daki başarı, aramızdaki kimyanın gerçekten tuttuğunu gösterdi. Bu nedenle, Türk medya holdingleri, film prodüksiyon şirketleri ve yapım merkezleriyle yalnızca “bir sezon daha”yı değil, formatın evrimini konuşmaya açığız. Örneğin, bir ekibin Rus, diğerinin Türk olduğu, yarışmacıların yalnızca fiziksel ve zihinsel sınamaları değil, aynı zamanda dil engelini de aşmak zorunda kaldığı bir sezon neden olmasın? İstanbul, bize yalnızca mekanlar sunmadı, aynı zamanda uzun vadeli bir diyalog için ilham verdi.