- yüzyıl tiyatrosunun en sarsıcı metinlerinden Satıcının Ölümü, aslında sadece bir adamın mesleki başarısızlığını değil, bir toplumun kolektif illüzyonunun çöküşünü anlatır. Miller, Willy Loman karakterini yaratırken bir baba veya bir satış temsilcisinin yanı sıra her zaman ‘daha fazlasına’ sahip olması gerektiğine inandırılan modern insanın prototipini çizmişti. Bugün Zorlu PSM prodüksiyonu olarak karşımıza çıkan bu sahneleme, metnin zamansızlığını korurken, estetik çıtayı alışılmışın oldukça üzerine taşıyor. Oyunun künyesine baktığımızda, karşımızda bir rüya takım görüyoruz. 16 Haziran’a kadar sahnelenecek oyun ve sektörle ilgili sorularımı Rufus Norris, Halit Ergenç ve Zerrin Tekindor yanıtladı.
National Theatre gibi büyük bir kurumda on yıl boyunca Sanat Direktörü olarak görev yaptıktan sonra şu anda sizi en çok heyecanlandıran şey nedir?
Her şeyden çok, yeniden yalnızca bir sanatçı olarak çalışıyor olmak beni heyecanlandırıyor. National Theatre’ı yönetmek olağanüstü bir görevdi ama kaçınılmaz olarak odağım kendi yönetmenlik pratiğimden çok yönetime ve yapım süreçlerine kayıyordu. Bu yüzden yeniden buna dönebilmek çok güzel. Bunun içinde özellikle ufkumu genişletmek ve daha önce yapmadığım bazı şeyleri denemek istiyorum. Bu da benim için yeni olan kültürlerde, daha önce birlikte çalışmadığım sanatçılarla üretmek anlamına geliyor.
Sanatsal liderlikte geçen on yıl sizi bir yönetmen olarak nasıl değiştirdi? Daha cesur mu yaptı, daha temkinli mi?
Bunu söylemek için henüz erken ama umarım beni daha cesur yapmıştır. O pozisyonda sanatsal olarak yaptığım her şey kaçınılmaz biçimde ayrı bir yargıya tabi tutuluyordu. Şimdi ise bu, daha cesur olmak ve kariyerimin önceki dönemlerinde sahip olduğum yaratıcı özgürlüğe geri dönmek için bir fırsat. Ayrıca hayat kısa, artık genç bir üretici değilim ve bir sanatçı için asıl büyük mesele büyümeye devam etmek, sıkıcı biri haline gelmemek.
İstanbul’a oyuncu-yönetmen ilişkisine odaklanarak geliyorsunuz. Şu anda bu ilişkinin özellikle yeniden düşünülmeye değer olmasının sebebi sizce ne?
İşlerimin büyük bölümü yeni metinler alanında oldu. Ancak Türkiye’de bilmediğim bir dilde ve derinlemesine tanımadığım bir kültürde çalışıyorum. Bu nedenle, belki kendi kültürüme daha yakın duran ve zaten çok iyi bir oyun olan bir metni yönetmek anlamlı geliyor. Böylece, oyun kendini zaten kanıtlamış olduğu için oyuncu-yönetmen ilişkisine daha güçlü biçimde odaklanabiliyorum. Bu oyun, derinlik ve incelik gerektiren çok güçlü performanslar talep ediyor. Türkiye’nin de çok güçlü bir oyunculuk kültürü var, bu yüzden bana kusursuz bir tercih gibi geliyor.

İKİSİNİN DE BÜYÜK USTALIĞI VAR
Oyunun başrollerinde, Türkiye’nin tiyatro, sinema ve televizyondaki en yetkin ve en başarılı oyuncularından ikisi olan Halit Ergenç ve Zerrin Tekindor yer alıyor. Halit Ergenç uzun yıllar sonra sahneye dönüyor. Bu ikilinin ve diğer oyuncuların sahnedeki kimyasını siz nasıl yorumluyorsunuz?
Halit ve Zerrin’in hem birbirleriyle hem de diğer herkesle kurduğu çalışma biçimi olağanüstüydü. Elbette işe başlamadan önce oyuncu kadrosundan kimseyi tanımıyor olmak kaygı verici olabiliyor, ayrıca büyük yıldızların bulunduğu ekiplerde zaman zaman sorunlar da yaşanabilir. Halit ve Zerrin işe öyle bir dürüstlükle ve tevazuyla yaklaşıyor ki bu süreç benim için büyük bir zevk oldu. İkisinin de müthiş bir çalışma disiplini ve büyük bir ustalığı var. Halit’in sahneden bu kadar süre uzak kaldığını tahmin etmezdim.
Set tasarımında Es Devlin’in imzası var. Sizce Es Devlin’in set tasarımı oyuna ve oyunculara nasıl bir ruh kattı?
Es, tartışmasız biçimde sektörün en cesur ve en dinamik tasarımcılarından biri. Onun çalıştığı her prodüksiyon, yönetmen ve oyuncular için büyük bir meydan okuma yaratır. Eğer siz de onun kadar dinamik ve cesur değilseniz, dekor sizi ezip geçebilir. Ama aynı zamanda o çok büyük bir tiyatro yaratıcısı ve eğer bu şeye cesaretle karşılık verirseniz ortaya çıkan sonuç gerçekten sarsıcı olabilir. Bu prodüksiyon için tasarladığı set çok büyük ve çok baskın, iyi anlamda büyük bir cesaret talep etti. Bence birlikte bunu işleyen bir şeye dönüştürdük ve onunla çalışmayı çok sevdim. Oyuncular da buna müthiş karşılık verdi ve gereken ruhla içine girdiler.
Türkiye’de roller bazen belli isimler düşünülerek yazılıyor ve yapımcılar ya da yönetmenler tarafından doğrudan oyunculara teklif ediliyor. ‘Audition’ yani seçmeler hep biraz eksik… Sizce bu durum zaman içinde bir sektöre ne yapar?
Açıkçası tehlike şu: sektör kapalı bir yapıya dönüşebilir ve tanınmayan, yükselen oyuncuların fırsat bulması çok zorlaşır. Bunun sonucunda da işin kendisi zarar görür. Bu durum özellikle yapım sayısının sınırlı olduğu ve büyük prodüksiyonların bilet satmak için yıldız isimlere bağımlı olduğu yerlerde daha belirginleşir. Benim gözlemlediğim kadarıyla sorunun bir bölümü, yapımların çok kısa sürede ayağa kaldırılması. Bu da sağlıklı bir audition sürecini zorlaştırıyor. İlk ele alınması gereken şey, bence prodüksiyon hazırlıklarına daha fazla zaman ayrılması. Böylece daha geniş bir oyuncu grubunu görmeye de vakit kalır. Sonuçta bu, yapımcıların ve yönetmenlerin kendi çevrelerini genişletmesine, sadece bildikleri isimlere ve yöntemlere yaslanmamalarına bağlı.
Türkiye’de geçirdiğiniz günlerde buradaki oyunculuk dünyası ve sektör hakkında neler keşfettiniz?
Zaten tahmin ettiğim şeyi gördüm: Oyuncular inanılmaz. Bilmediğim şey ise onların aynı zamanda harika insanlar olduğuymuş: çok çalışkan, son derece pozitif ve birbirlerine büyük destek veren kişiler. Topluluk duygusu çok güçlü, çok disiplinli çalıştılar ve karşılarına çıkan her zorluğun üstesinden geldiler. Bana göre sektörün gelişebileceği bazı alanlar var özellikle de sahne arkasındaki yapılarda. Yine de herkes son derece odaklı ve kendini adamıştı. Ama bence burada sektör, daha fazla destekten, eğitimden ve daha güçlü bir yapıdan fayda görebilir.
HEPİMİZ ONU ÜZMEKTEN KORKTUK
Rufus Norris ve Es Devlin ile çalışmak ortaya nasıl bir kimya çıkardı? Norris’in bakış açısı, Devlin’in sahneye kattığı ruh oyunda kendini nasıl gösteriyor sizce?
Halit Ergenç: İkisi uzun zamandır beraber çalışan insanlar zaten ve ne istediklerini neye ihtiyaç olduklarını bilen insanlar. Rufus tüm oyunu Es’in kurduğu sahne tasarımının üzerine kurdu. Önce onu bekledi Es Devlin tasarımını yaptı. Bunun üzerine biz bir dünya kurduk. Dolayısıyla bunun oyuna olan katkısı gerçekten müthiş. Çünkü alışılmadık bir Satıcının Ölümü tasarımı var. Normalde küçük sahnelerde mümkün olduğu kadar evin kendisini göstererek yapılan bir tasarım varken, burada bambaşka bir dünya izliyoruz. Bu da hem karakterlere hem de oyunun üzerinde çok büyük etkisi var. Bir de bu oyun büyük sahnede oynanıyor dolayısıyla oyunu 2000 kişiye hitap edecek şekilde düzenlenmesi gerekiyordu. Sahnenin bu şekilde olması, ansambl cast’ın olması bu sebeplerden dolayı.

Zerrin Tekindor: Zaten onlar Londra’dan bildiğim, hayranlıkla takip ettiğim sanatçılar. Oyunun ne demek istediğini, oyuncunun yolunun nasıl olacağını hemen tespit eden, çok sade, çok seçilmiş, çok ince bir zevki olan bir yönetmen Rufus Norris. İstediğini oyuncudan almak için aynı sahneyi defalarca oynatıyor ve üstüne katarak ilerliyor. Çok iyi bir program yapıyor ve buna uyuyor. O kadar sakin, kibar ki karakteriyle bizi çok etkiledi, hepimiz onu üzmekten, canını sıkmaktan korktuk. Es Devlin ise her zaman çok çarpıcı, çok özel işler yapıyor. Zaten kimin aklına gelir o kadar uzun bir yol üzerinde bütün olaylı mekanları çözümlemek. İnanılmaz güzel ve çok etkileyici bir fikir. Rufus ve Es’in müthiş bir dil birliği var. Çok rafine, ne dediği çok net belli olan, süslemeden uzak, satış yapmayan bir üslup. Bunun içinde olmak çok güzel.

Bu prodüksiyonun en büyük riski neydi: böylesine klasik bir metni yeniden yorumlamak mı, yoksa onu bugünün seyircisine fazla tanıdık gelecek kadar yakınlaştırmak mı?
H.E.: Buradaki en büyük risk zaten bu oyunun çok geniş bir salonda en uzaktaki seyircinin de izleyecek olması, büyük salonda oynaması. Her şeyi de ona göre yapıldı. Belirttiğim gibi ansambl cast ona göre yapıldı, sahne dizaynı ona göre yapıldı. Sonuçta klasik bir metin tabii ki ama bu klasik metnin bugün de ciddi karşılığı var. Bugün insanın çok rahat anlayabileceği hele şu yaşadığımız dönemi düşünürsek dünya olarak eskimemiş bir metin diyebiliriz bence. Seyirci zaten tanıdık buluyor izlediğinde, bu bir risk değil. Çok güçlü bir metin olduğu için Arthur miller buradaki hikayeyi vurucu bir şekilde anlattığı için herhangi bir risk olduğunu düşünmedim. Dediğim gibi buradaki risk böyle bir önemli yönetmen, sahne tasarımcısı, koreograf, ses, müzik tasarımcıları, bestecisi ,oyuncuları ile büyük bir kitleye büyük bir salonda sunulacak olmasıydı.
Z.T.: Bu prodüksiyonun hiçbir riski yoktu. Elimizde muazzam yazılmış bir metin, çok iyi bir çeviri, hayranlık duyulan bir yönetmen ve sahne tasarımcısı vardı. Ve yönetmenin yıllardır birbiriyle müthiş bir uyumla çalışan inanılmaz bir yaratıcı ekibi vardı. Çok büyük bir salonda oynuyor olmak, duyguların ve ifadelerin çok net görünmesi gereken bir oyunu ister istemez bir kayba uğratır. Ama Rufus’un rejisi, Javier de Frutos’un koreografisi o kadar kuvvetli ki, ortaya inanılmaz bir oyun çıktı. Oğuz Kaplangı’nın müziğiyle de birlikte olağanüstü bir illüzyon yaratılmış oldu. Dezavantaj gibi görünen sahnenin büyüklüğü, pozitife dönmüş oldu. Bu fikri bulan, olgunlaştıran, ortaya çıkaran herkesi tebrik ederim.