Bu hafta Akdeniz yolculuğumuzda Kilikya’ya geçiyoruz. Alanya’dan doğuya ilerlerken Toroslar’ın eteklerindeki dar kıyı şeridi yerini bereketli Çukurova’ya bırakıyor. Rotamızda iki önemli kent var: Tarsus ve Adana. Biri Kleopatra ve Aziz Paulus’la, diğeri Seyhan Nehri, Taşköprü ve Ramazanoğulları mirasıyla öne çıkıyor.
Kilikya, Anadolu ile Mezopotamya ve Doğu Akdeniz dünyası arasında tarih boyunca önemli bir geçiş bölgesiydi. Ticaret yolları, nehirler ve verimli ovalar bu coğrafyaya zenginlik kazandırdı. Tarsus ve Adana’da Hititlerden Romalılara, Bizans’tan Türk beyliklerine ve Osmanlı’ya uzanan kültürel katmanlarla karşılaşacağız.
KLEOPATRA’NIN GELDİĞİ KENT
Mersin’in doğusundaki Tarsus, Anadolu’nun köklü yerleşimlerinden biridir. Antik çağda Kilikia’nın önemli ticaret ve kültür merkezlerindendi. Kentin tarihindeki en renkli olaylardan biri, Marcus Antonius ile Mısır Kraliçesi Kleopatra’nın buluşmasıdır.
İÖ 41 yılında Antonius, Kleopatra’yı Tarsus’a davet eder. Kraliçe, görkemli gemisiyle kente gelir. Bu buluşma, Roma ve Mısır arasındaki siyasal ilişkilerin yanı sıra tarihin en ünlü aşk hikâyelerinden birinin başlangıcı olur.
Bugün Kleopatra Kapısı olarak bilinen yapı bu karşılaşmayı hatırlatır. Halk arasında Kancık Kapısı adıyla da tanınır. Ancak mevcut kapı, Kleopatra’nın döneminden değil, sonraki yüzyıllardan kalmadır. Burada tarih ile kentin belleğinde yaşayan anlatıları birbirinden ayırmak gerekir.
AZİZ PAULUS’UN DOĞDUĞU YER
Tarsus’un dünya tarihindeki bir başka önemi Hıristiyanlıkla ilgilidir. Erken Hıristiyanlığın en etkili isimlerinden Aziz Paulus burada doğmuştur. Paulus’un Anadolu ve Akdeniz dünyasındaki yolculukları, Hıristiyanlığın yayılmasında belirleyici rol oynamıştır.
Tarsus’taki Aziz Paulus Kilisesi, 1850 yılında Ortodoks Arap-Rum cemaati tarafından yaptırılmıştır. Günümüzde anıt müze olarak ziyaret edilen yapının tavanında İsa ve dört İncil yazarının tasvirleri bulunur. Kilise, Tarsus’un Hıristiyan dünyasındaki önemini yansıtan başlıca duraklardandır.
Yakındaki Aziz Paulus Kuyusu ise geleneksel olarak azizin eviyle ilişkilendirilen alandadır. Yaklaşık 38 metre derinliğindeki kuyudan bugün de su alınabilmektedir. Kilise, kuyu ve tarihî çevresi UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alır.
Tarsus’ta bir başka kültürel katman Şahmeran efsanesidir. Üstü insan, altı yılan biçiminde tasvir edilen bu bilge ve iyicil varlık, Anadolu ile İran mitolojisinde yaşar. Tarsus’un yer altında yaşadığına inanılan Şahmeran, kentin halk anlatılarında bugün de varlığını sürdürür.
SEYHAN ÜZERİNDE ROMA MİRASI
Tarsus’tan Adana’ya geçtiğimizde Çukurova’nın bereketini daha güçlü hissederiz. Adana’nın tarihi de bereketli coğrafya kadar zengindir. Luvi ve Hitit uygarlıklarından Kizzuwatna Krallığı’na, Assur ve Pers egemenliklerinden Roma ve Bizans dönemlerine uzanan tarih, Selçuklu, Memlûk, Ramazanoğulları ve Osmanlı yönetimleriyle devam etmiştir. Adana gezisinin en güzel başlangıç noktası ise Taşköprü’dür. Seyhan ve Yüreğir yakalarını birleştiren bu anıtsal köprü, kentin simgesi haline gelmiştir. Roma dönemine uzanan geçmişi, Adana’nın eski ticaret ve askerî yollar üzerindeki stratejik konumunu gösterir.
Mevcut köprünün önemli bölümleri İS 4. yüzyıla tarihlenir. Daha sonraki dönemlerde çeşitli onarımlar geçirmiştir. Günümüzde yaklaşık 300 metre uzunluğundaki yapıda 14 kemer gözü ve 5 tahliye kemeri bulunur. Taşköprü üzerinde yürürken Seyhan’ın iki yakasına bakmak, Adana’nın kent kimliğini anlamak için güzel bir başlangıçtır. Nehir, köprü ve tarihî merkez birbirinden ayrı düşünülemez. Köprünün çevresindeki yürüyüş, fotoğraf ve seyir molaları için de zaman ayırmak gerekir.
ULU CAMİ’DEN BÜYÜK SAAT’E
Taşköprü’den sonra Adana’nın tarihî merkezine yöneliyoruz. Buradaki en önemli yapılardan biri Ramazanoğulları döneminden kalma Ulu Cami’dir.
1508 yılında Ramazanoğlu Halil Bey tarafından yapımına başlanan cami, daha sonra medrese, türbe ve başka yapılarla genişleyen bir külliyenin parçası olmuştur. Mimarisinde Artuklu, Memlûk, Zengi ve Osmanlı geleneklerinin etkileri görülür. Siyah-beyaz taş işçiliği, çinileri, süslemeleri ve minaresiyle Adana’nın en değerli tarihî yapılarındandır.
Yakındaki Büyük Saat ise Osmanlı döneminin modernleşme anlayışını yansıtır. Yapımı 1882’de tamamlanan, 32 metre yüksekliğindeki saat kulesi, Adana’nın en tanınmış simgelerinden biridir. Çarşı çevresindeki hareketlilik, kentin geleneksel ticaret kültürünü bugün de hissettirir.
Seyhan kıyısındaki Sabancı Merkez Camii ise Adana’nın modern siluetine damgasını vurur. 1998 yılında hizmete açılan altı minareli yapı, klasik Osmanlı cami mimarisinden esinlenen büyük kubbesi ve anıtsal görünümüyle dikkat çeker. Nehir kıyısından camiye ve Taşköprü’ye bakmak, Adana’nın eski ve yeni yüzünü bir arada gösterir.
TARİHİN DEĞİŞTİĞİ YENİCE İSTASYONU
Tarsus ile Adana arasındaki Yenice, yakın tarihimizde önemli bir diplomatik görüşmeye ev sahipliği yapmıştır. II. Dünya Savaşı sürerken, 30-31 Ocak 1943’te Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile İngiltere Başbakanı Winston Churchill burada, bir tren vagonunda buluşmuştur.
Churchill, Türkiye’nin Müttefiklerin yanında savaşa girmesini istiyordu. Türk tarafı ise ülkenin askerî ve ekonomik koşullarını dikkate alarak savaşa katılmama politikasını sürdürdü. Adana Görüşmesi olarak bilinen bu buluşmada Türkiye, savaşa katılmama politikasını sürdürdü.
BU ROTAYI ÖZEL YAPAN ŞEY NE?
Tarsus ve Adana, Kilikya’nın farklı tarihsel kimliklerini bir araya getiriyor. Tarsus’ta Roma ile Mısır arasındaki ilişkileri, erken Hıristiyanlığı ve Şahmeran gibi halk anlatılarını keşfediyoruz. Adana’da ise Roma mühendisliğinden Ramazanoğulları mimarisine, Osmanlı kent hayatından modern Cumhuriyet tarihine uzanan güçlü bir birikim görüyoruz.
Bu iki kentte geçmiş, müze vitrinlerinden taşarak sokaklarda, köprülerde, ibadet mekânlarında ve çarşılarda yaşamaya devam ediyor.
