Mimarlık, çoğu zaman taşın, ışığın ve boşluğun kurduğu sessiz bir dildir. Fotoğraf sanatçısı Ahmet Ertuğ, ‘Beyond the Vanishing Point’ sergisinde bu sessiz dili görünür kılarken izleyiciyi yalnızca mekânın içine değil, zamanın katmanlarına doğru da bir yolculuğa çıkarıyor. Ayasofya’nın görkemli kubbesinden Pantheon’un kusursuz geometrisine uzanan bu seçki, Doğu ile Batı arasında kurulan kadim bir diyaloğu yeniden hatırlatıyor.
Venedik’te, ilk kez bir Türk sanatçıya kapılarını açan Le Stanze della Fotografia’daki sergi, aynı zamanda kültürel bir hafızanın da izini sürüyor. Trendyol Sanat’ın desteğiyle uluslararası bir görünürlük kazanan sergideki fotoğraflar ise, bakılan bir görüntü olmaktan çıkıp, bir düşünceye dönüşüyor.
‘Beyond the Vanishing Point’ başlığı güçlü bir metafor içeriyor. Sizin için ‘Kaybolma noktası’ mimaride ve fotoğrafta tam olarak neyi temsil ediyor? Bu sergide izleyiciyi o noktanın ötesinde nasıl bir deneyim bekliyor?
‘Beyond the Vanishing Point’ başlığı, benim için yalnızca teknik bir perspektif kavramını değil, aynı zamanda zihinsel ve zamansal bir eşiği temsil ediyor. Mimaride kaybolma noktası, tüm çizgilerin birleştiği, mekânın derinliğinin algılandığı o odak noktasıdır; fotoğrafta ise bakışın yönlendirildiği, izleyiciyi görüntünün içine çeken bir çekim alanı. Ancak ben çalışmalarımda bu noktayı bir son değil, bir başlangıç olarak görüyorum.
Bu sergide izleyiciyi bekleyen şey, mimariyi yalnızca bir yapı olarak değil, bir zaman katmanı olarak algılamak. Büyük ölçekli mimari eserler karşısında mekân ile doğrudan bir ilişki kuruluyor; izleyici adeta yapının içine giriyormuş gibi hissediyor. “Kaybolma noktasının ötesi” dediğim yer ise, tam da burada başlıyor: Perspektifin sona erdiği yerde düşünce derinleşiyor, mekân metafizik bir sessizliğe dönüşüyor. Işık, taş ve boşluk arasındaki ilişki, izleyeni sadece bakmaya değil, durmaya ve tefekküre davet ediyor.
Serginizin, Le Stanze della Fotografia gibi Avrupa’nın en prestijli fotoğraf merkezlerinden birinde açılması ve buranın ilk kez bir Türk sanatçıyı ağırlaması sizin için nasıl bir anlam taşıyor?
Le Stanze della Fotografia gibi Avrupa’nın saygın fotoğraf kurumlarından birinde sergi açmak, benim için yalnızca kişisel bir başarı değil, aynı zamanda kültürel bir diyalog anlamı taşıyor. Mimarlık eğitimimden bu yana Venedik benim sanatsal yolculuğumda özel bir yere sahip oldu; bu nedenle fotoğraf sanatındaki 50. yılımı burada kutluyor olmayı, uzun bir sürecin doğal bir sonucu gibi hissediyorum.
Bu müzenin ilk kez bir Türk sanatçıyı ağırlaması ise benim için ayrı bir sorumluluk ve onur. Çalışmalarımda Doğu ile Batı arasında kurmaya çalıştığım mimari ve kültürel köprünün, Venedik gibi tarih boyunca farklı medeniyetlerin kesiştiği bir şehirde karşılık bulması çok anlamlı.

Ayasofya ile Pantheon’u aynı anlatı içinde buluştururken, nasıl bir kavramsal köprü kurdunuz?
Ayasofya ile Pantheon’u aynı anlatı içinde düşünmek benim için tarihsel bir karşılaştırmadan çok, mekânın evrensel arayışını anlamakla ilgiliydi. Her iki yapı da kubbe fikrini yalnızca teknik bir çözüm olarak değil, gökyüzü ile insan arasında kurulan sembolik bir bağ olarak ele alıyor. Pantheon’da kusursuz geometri ve merkezî ışık düzeniyle kurulan kozmik dengeyi görürken, Ayasofya’da mekânın akışkanlığı ve yarım kubbelerle genişleyen bir sonsuzluk hissiyle karşılaşıyoruz.
Mimarlık eğitiminizin ve mesleki geçmişinizin fotoğraf dilinizi nasıl şekillendirdiğini düşünüyorsunuz? Bir yapıya baktığınızda mimar kimliğinizle mi, fotoğrafçı kimliğinizle mi görüyorsunuz?
Bir yapıya baktığımda mimar ve fotoğrafçı kimliklerim birbirinden ayrılmaz. Mimar olarak mekânın düşüncesini, oranlarını ve ışıkla kurduğu ilişkiyi okumaya çalışırım; fotoğrafçı olarak ise o düşüncenin sessizliğini görünür kılarım. Benim için fotoğraf, mimarın hayal ettiği mekânı yeniden deneyimlemenin ve onu zamanın içinden izleyiciye aktarmanın bir yolu...
Dijital çağda, 8×10 inç büyük format körüklü kamera ve film kullanmaya devam ediyorsunuz. Bu tercihin altında yatan temel yaklaşım ne?
Büyük format kamera benim için yalnızca teknik bir tercih değil, düşünme biçimidir. 8×10 inç filmle çalışmak zamanı yavaşlatır; her fotoğrafı bilinçli bir karar hâline getirir. Büyük formatın sunduğu detay ve tonal derinlik, izleyicinin mekânla neredeyse fiziksel bir ilişki kurmasını sağlar.
Film kullanmak geçmişe bağlı kalmak değil; aksine, ışığı en saf hâliyle kaydedip mimariyi zamansız bir deneyime dönüştürme arzusudur. Bu sergide yer alan fotoğrafların yüzde 90’ı 20x25 film ile çekildi ancak son zamanlarda mimari fotoğraf çekimi için tasarlanmış dijital fotoğraf kameraları da kullanıyorum.
Bugün sizi hâlâ en çok heyecanlandıran yapı ya da coğrafya hangisi?
Kütüphane binaları beni en çok heyecanlandıran mekanlar.
Peki, genç fotoğrafçılara -özellikle mimari fotoğraf alanında üretmek isteyenlere- bugün nasıl bir tavsiyede bulunursunuz?
Genç fotoğrafçılara şunu söylemek isterim: Mimariyi yalnızca bir yüzey olarak değil, bir düşünce ve zaman katmanı olarak görmeyi öğrenin. Işığı beklemekten, yavaşlamaktan ve mekânın sessizliğini dinlemekten korkmayın; çünkü iyi bir mimari fotoğraf hızla değil, derin bir dikkatle ortaya çıkar. Sizi gerçekten ilgilendiren mekânlarla uzun süreli bir ilişki kurun ve mimarın hayal ettiği dünyayı kendi sezginizle yeniden keşfetmeye çalışın.
Bu sergi Trendyol Sanat desteğiyle uluslararası bir platforma taşındı. Bu tür kurumsal iş birlikleri, özellikle yurt dışında kültürel temsil açısından sizce nasıl bir rol üstleniyor?
Sanatın uluslararası alanda görünürlük kazanabilmesi için güçlü kurumsal iş birlikleri çok önemli bir rol üstleniyor. Trendyol Sanat’ın desteği sayesinde, bu sergi yalnızca bireysel bir proje olmaktan çıkıp daha geniş bir kültürel programa dönüştü. Böyle iş birlikleri, sanatçının vizyonunu koruyarak eserlerin daha geniş kitlelerle buluşmasına ve ülkeler arasında kültürel bir diyalog kurulmasına imkân tanıyor.
Peki, Trendyol Sanat’ın kültür-sanatın dijitalleşmesine ve geniş kitlelere ulaşmasına yönelik vizyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Trendyol Sanat’ın bu vizyonunu, sanatın daha geniş kitlelerle buluşmasını sağlayan bir açılım olarak görüyorum. Dijital platformlar, fiziksel olarak ulaşılması zor olan sergilerin ve eserlerin görünürlüğünü artırarak kültürel paylaşımı sağlıyor. Özellikle genç kuşakların sanatla ilk teması çoğu zaman dijital ortamda gerçekleşiyor ve bu da yeni bir izleyici bilinci oluşturuyor.