ŞERİF YENEN
Bir önceki yazıda Göbeklitepe ve Karahantepe’de, insanlık tarihine dair bildiğimiz pek çok şeyi sorgulatan bir başlangıç noktasına bakmıştık. Şimdi o hikâyenin devamındayız. Çünkü Neolitik Güneydoğu Anadolu’da başladı; oradan yayıldı, değişti ve Orta Anadolu’da bambaşka bir biçim aldı. İşte bu yüzden Anadolu’yu gezerken sadece bakmak yetmez. Bağlantıları görmek gerekir.
Göbeklitepe’de başlayan o büyük dönüşümün izini sürerseniz, birkaç bin yıl sonra kendinizi Konya Ovası’nda bulursunuz. Ve burada karşınıza çıkan şey, artık yalnızca bir başlangıç değil; yerleşmiş, düzen kurmuş ve gündelik hayatın içine yerleşmiş bir dünyadır.
İNSANLIĞIN YÖN DEĞİŞTİRDİĞİ ÇAĞ
Neolitik, “Yeni Taş Çağı” olarak çevrilir ama asıl anlamı bir yaşam biçimi değişimidir. İnsan bu dönemde doğayla kurduğu ilişkiyi kökten dönüştürür. Bitkileri toplamaktan üretmeye geçer, hayvanları evcilleştirir ve sürekli hareket eden bir yaşamdan yerleşik hayata yönelir.
Bu dönüşüm Yukarı Mezopotamya’da yani Güneydoğu Anadolu’da başladı. Ancak bir iki bin yıl içinde Orta Anadolu’ya yayıldı ve burada yeni bir toplumsal düzen ortaya çıktı. Güneydoğu’daki erken yerleşimlerde daha dağınık bir yapı görülürken, Orta Anadolu’da evler yan yana, yaşam daha iç içe ve daha kolektif bir karakter kazanır. Bu değişimi en net biçimde görebildiğimiz yer Çatalhöyük’tür.
ÇATALHÖYÜK: SOKAKSIZ BİR ŞEHİR
Konya’nın yaklaşık 50 kilometre güneydoğusunda yer alan Çatalhöyük, dünya genelinde Neolitik dönemin en çarpıcı yerleşimlerinden biridir. İnsanlık tarihinde böylesine önemli rol oynamış bir yerleşimi atlama lüksümüz yok, mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri.
Buraya geldiğinizde ilk fark ettiğiniz şey, alıştığınız anlamda bir şehir düzeni olmamasıdır. Bu ne demek? Sokak yok, evler birbirine bitişik ve evlere giriş bildiğimiz anlamdaki kapılardan değil, çatılardan yapılır. İnsanlar evlerine merdivenle yukarıdan girer. Çatılar ise yalnızca geçiş alanı değil, aynı zamanda günlük hayatın yaşandığı mekânlardır. Bu düzen, savunma, iklim ve sosyal yapı açısından birlikte düşünülmüş bir çözümdür. Evlerin birbirine benzer olması da dikkat çekicidir. Büyük saraylar ya da ayrıcalıklı mekânlar yoktur. Bu da daha eşitlikçi bir toplumsal düzeni düşündürür.
ÖLÜMLE YAŞAMIN İÇ İÇE OLDUĞU EVLER
Çatalhöyük’te insanı en çok etkileyen unsurlardan biri, ölülerin evlerin içine gömülmesidir. Aile bireyleri, evin içindeki platformların altına gömülür. Yani insanlar atalarıyla birlikte yaşamaya devam eder. Yaşam ile ölüm arasında keskin bir ayrım yoktur; geçmiş, gündelik hayatın içinde varlığını sürdürür.
Böylece, mekânın sadece fiziksel olmadığını, aynı zamanda hafızasal bir anlam taşıdığını anlarız. Yani evler hem birer barınak, hem de geçmişin saklandığı yerlerdir. Bazı evlerin zamanla daha özel hâle gelmesi ve süslemelerle öne çıkması, bu yapıların neredeyse kutsal bir kimlik kazandığını düşündürür.
DUVARLARDA ANLATILAN HAYAT
Çatalhöyük’ün duvarları sıvanırken üzerine yapılan resimlerle bir anlatıya dönüşür. Av sahneleri, dans eden figürler, hayvanlar, soyut kompozisyonlar… Bu resimler, burada yaşayan insanların dünyasını biraz da olsa anlamamızı sağlar.
Özellikle leopar figürleri dikkat çeker. İlginç olan şu ki, bu kadar sık tasvir edilmesine rağmen Çatalhöyük ve çevresinde leopar kemiklerine neredeyse hiç rastlanmaz. Bu da leoparın sembolik bir güç olduğunu düşündürür.
HİKÂYENİN ERKEN SAYFALARI
Çatalhöyük’e gelmeden önce bu hikâyenin daha erken bir aşamasını görmek isteyenler için Aksaray yakınlarındaki Aşıklı Höyük önemli bir duraktır. Burada insanlar henüz tamamen yerleşik değildir. Avcılık ve toplayıcılık devam eder, ama aynı yerde yaşama fikri ortaya çıkmıştır.
Aşıklı Höyük’te bulunan en çarpıcı buluntulardan biri ise bir kadına ait kafatasıdır. Kafatasında bilinçli olarak açılmış bir delik vardır. Bu, Anadolu’daki en eski beyin ameliyatı örneklerinden biridir. Üstelik kafatasındaki iyileşme izleri, bu kişinin ameliyat sonrası yaşamaya devam ettiğini gösterir. Bu buluntu bugün Aksaray Müzesi’nde sergilenmektedir ve mutlaka görülmelidir.
NEOLİTİK’TEN MEVLANA’YA
Bu yolculuğun merkezi lojistik açıdan Konya olmalı. Çünkü burada Neolitik kültürün izleriyle birlikte Anadolu’nun sonraki bütün katmanlarını da görmek mümkün. Konya Ovası, binlerce yıldır üretim yapılan bir coğrafya. Bugün de Türkiye’nin en önemli tarım ve endüsriyel bölgelerinden biri. Bu anlamda Neolitik’te başlayan üretim fikrinin binlerce yıl sonra hâlâ sürdüğünü burada net şekilde görürüz. Ancak Konya’nın asıl sıçraması Selçuklu döneminde gerçekleşir. Anadolu, tarih boyunca doğu ile batı arasında bir köprü oldu. Bu konum, ticareti kaçınılmaz hâle getirdi. Asur ticaret kolonilerinden İpek Yolu’na kadar uzanan bu hareketlilik, Selçuklular döneminde sistemli bir yapıya kavuştu.
Selçuklular ticaretin yalnızca ekonomik değil, politik bir güç olduğunu çok iyi kavramıştı. Bu yüzden Anadolu’yu bir ticaret ağı gibi organize ettiler.
ORTA ÇAĞ’IN LOJİSTİK SİSTEMİ
Bu ticaret ağının en somut yapıları kervansaraylardır. Kervansaraylar, ticaret yolları üzerinde yaklaşık 30-40 kilometre aralıklarla inşa edilen büyük konaklama yapılarıydı. Bu mesafe, bir kervanın bir günde kat edebileceği yol esas alınarak belirlenirdi.
Yüksek duvarları, kuleleri ve anıtsal kapılarıyla küçük kaleleri andırırlar. İçlerinde yolcular için odalar, hayvanlar için barınaklar, depo alanları, hamam, mescit ve hatta sağlık hizmetleri bulunurdu.
Selçuklular bu yapıları bir tür devlet güvencesi olarak işletiyordu. Tüccarlar burada ücretsiz geceleyebiliyor, malları güvence altına alınıyordu. Bu sistem, tarihteki en erken “ticaret sigortası” örneklerinden biri olarak kabul edilir. Konya’dan Aksaray’a doğru ilerlerken karşınıza çıkan Sultanhanı ve Obruk Han gibi yapılar, bu sistemin ne kadar güçlü kurulduğunu açıkça gösterir. Mutlaka görülmesi gereken yerler listenize ekleyebilirsiniz.
AYNI TOPRAKLARDA BAŞKA BİR ARAYIŞ
Konya’nın bir diğer katmanı ise Mevlana’dır. 13. yüzyılda Konya’da yaşayan Mevlana Celaleddin Rumi, insanın Tanrı’ya akıldan öte, aşkla ulaşabileceğini savunur. Onun öğretisi hoşgörü, birlik ve sevgi üzerine kuruludur. “Gel, ne olursan ol yine gel” çağrısı, bu düşüncenin özüdür. Bugün hâlâ dünyanın dört bir yanından insanlar bu düşüncenin peşinden Konya’ya gelir.
Mevlana Müzesi, Mevlana’nın türbesi olmakla birlikte bir düşünce dünyasının merkezidir. Sema ritüeli ise bu düşüncenin hareketle ifadesidir.
YOLUN KENDİSİ BİR TARİH
Konya’dan Aksaray’a doğru ilerlediğinizde yolun kendisi bir açık hava müzesine dönüşür.
Obruk Gölü, yer altı boşluklarının çökmesiyle oluşmuş etkileyici bir doğal oluşumdur. Hemen yanında yer alan Obruk Han, Selçuklu döneminin önemli konaklama yapılarından biridir. Biraz ileride karşınıza çıkan Sultanhanı ise Anadolu’daki en görkemli kervansaraylardan biridir. Bu yapı, Selçukluların ticareti nasıl organize ettiğini ve güvence altına aldığını açıkça gösterir.
NEDEN ŞİMDİ GİTMELİ?
Bu rota, Anadolu’yu sadece gezmek değil, anlamak isteyenler için. Göbeklitepe’de başlayan hikâyeyi Çatalhöyük’te devam ettirir, Konya’da başka bir katmana taşır ve Mevlana ile bambaşka bir derinliğe ulaşırsınız. Bu bir gezi değil; bir zaman yolculuğu. Ve sonunda şunu fark edersiniz: Anadolu’ya bakmak yetmez. Onu katman katman görmek gerekir.
ÇATALHÖYÜK
Konya’ya uzaklık: 50 km
Tarih: MÖ 6500–5500
UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde
Sokaksız yerleşim planı
Çatıdan girişli evler
PRATİK BİLGİ
NASIL GİDİLİR?
Konya’ya uçak, otobüs ve İstanbul’dan hızlı trenle ulaşmak mümkün. Çatalhöyük’e Konya’dan günübirlik gidilebilir.
Ne kadar zaman ayırmalı?
Konya: 1 gün
Çatalhöyük: yarım gün
Aksaray ve çevresi: 1 gün
İdeal süre: 2-3 gün