İzmir’deki amatör tiyatro günlerinden bugünkü profesyonel sahne yaşamınıza uzanan yolculuk... Oyunculuğa ilk başladığınız yıllardaki heyecanınızla bugün sahneye çıktığınızda hissettikleriniz arasında neler değişti, neler aynı kaldı?
Aslında çok şey değişmedi. İlk zamanlarda sahneye çıkarken daha fazla paniğe kapılıyordum. Kafamdakileri sahneye ne kadar yansıtabileceğimin telaşı vardı. Şimdi daha kontrollüyüm, kendimden daha eminim ama heyecan hâlâ aynı yerde duruyor. Çünkü heyecan meselesi her yeni projeyle birlikte sıfırlanıyor. Mesela bir oyunu yüzlerce kez sahnelediğimde artık o heyecanı yönetmeyi öğreniyorum. Ama yeni bir oyuna, diziye ya da filme başladığımda her şey yeniden başa sarıyor. Aynı belirsizlik, aynı heyecan geri geliyor. Sanırım bizim işin doğasında bu var. Deneyim insana güven kazandırıyor ama heyecanı ortadan kaldırmıyor. Ne kadar tecrübeli olursan ol, o duyguyu hiçbir zaman tamamen kontrol altına alamıyorsun.
Aynı zamanda üreten birisiniz. Kaleme sarıldığınız o anlarda sizi en çok besleyen şey nedir; karakterler mi yoksa hayatın içindeki iniş ve çıkışlar mı?
Aslında bugüne kadar stand-up dışında çok fazla şey üretmedim. İlk kez ‘Film Adam’ adında bir şey yazdım. Tamamen çevremdeki insanlardan ve kendi deneyimlerimden esinlendiğim bir hikâye. Çıkış noktası da “Hayat böyle değil de başka türlü olsaydı nasıl olurdu?” sorusuydu. Genel olarak üretirken en çok beslendiğim kaynak, çevremdeki insanlar ve yaşadıklarım. Elbette izlediğiniz bir filmden ya da diziden ilham alabilir, bir fikir edinebilirsiniz. Ama bence üretimi besleyen asıl şey, bizzat yaşadıklarınız, tanıdığınız insanlar ve onlardan biriktirdikleriniz. Gerçek deneyimlerin yaratıcılığa kattığı şey çok daha başka…
Stand-up gösterileriniz dışında ‘Organize İşler’in son yapımında da rol aldınız. Nasıl bir yolculuktu sizin için?
Organize İşler’i ilk kez sinemada izlemiştim. O dönem henüz profesyonel olarak oyunculuk yapmıyordum. Amatör tiyatrolarda çalışıyor, gişede bilet satıyordum. Filmi izlerken “Ah, keşke ben de böyle bir işin içinde olabilsem” diye iç geçirdiğimi hatırlıyorum. Yıllar sonra İstanbul’a gelip BKM’ye girdiğimde ‘Sazan Sarmalı’nın çekileceğini öğrendim ve Yılmaz Abi’den (Yılmaz Erdoğan) rica ettim. Sağ olsun, beni kırmadı. Herhangi bir seçme sürecinden geçmeden beni o büyülü dünyanın içine dahil etti. Bu yüzden kariyerimde her zaman çok özel bir yeri olacak. Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda “Vay be, gerçekten bu işin bir parçası olmuşum!” diye hatırlayacağım projelerden biri. ‘Karun Hazinesi’ de keza öyle. Umarım devamı gelir.

Bir espriyi sahneye taşımadan önce nasıl bir süzgeçten geçiriyorsunuz?
Çok sık sahneye çıktığım için şakalarımı test etme imkânım oldukça fazla. Bazen bana çok komik gelen bir şey seyircide aynı karşılığı bulmayabiliyor. O zaman onu eliyorum. Çünkü mizah üretirken beni harekete geçiren şey, ‘Bu çok komik, hemen anlatmalıyım’ düşüncesi değil. Genellikle bir derdim oluyor ve şaka oradan doğuyor. Kafama taktığım, öfkelendiğim ya da hüzünlendiğim bir şeyden mizah çıkarıyorum. Bence bu, yapılan şakayı çok daha kıymetli kılıyor. Seyirciden beklediğiniz kadar büyük bir reaksiyon almasanız bile, sizin için bir anlamı olan, bir derdi bulunan mizah üretmiş oluyorsunuz.
Peki, sizce bugün insanları güldürmek geçmişe kıyasla daha mı zor?
Stand-up gösterilerimde seyirciyi güldürmek konusunda hiçbir zaman sıkıntı yaşamadım. Çünkü insanlar bilet alıp özellikle beni izlemeye, bana gülmeye geliyorlar. Yüzlerce kez sahneye çıktım ve bu anlamda bir sorunla karşılaşmadım. Ama iş televizyona ya da dijital platformlara geldiğinde durum değişiyor. Eskiden hepimiz aynı şeyleri izlerdik. Mesela Devekuşu Kabare vardı, herkes onu izlerdi. Şimdi ise çok farklı izleyici kitleleri var. Seküler, muhafazakâr, farklı kuşaklardan insanlar… Bir kesimin yere göğe sığdıramadığı bir işi, bir başkası yerden yere vurabiliyor. Dolayısıyla daha geniş kitlelere hitap eden, göz önündeki işlerde mizah üretmek çok daha zor. Ama yine de gerçekten iyi bir mizahın -bütün bu farklılıklara rağmen- eninde sonunda kendi seyircisini bulduğuna inanıyorum.
Sizi en çok ne güldürür?
Aslında beni en çok güldüren belirli bir şey yok. Hiç beklemedik bir anda, izlediğim bir komediye kahkahalarla gülebiliyorum. Mesela en son Gibi dizisini izlerken gülmekten mahvolmuştum. Bu yaz G.O.R.A. yı çektik. Cem Yılmaz’ın canlandırdığı Arif Işık karakterinin sahnelerinde de çok güldüm. Gerçekten çok komik anlar vardı. Çok ama çok güzel bir iş geliyor.
Bir de anlatmadan geçemeyeceğim bir şey var. Cem Yılmaz, geçirdiği kalp krizinin ardından, -çok geçmiş olsun; tekrar buradan da söylemek isterim- sosyal medyada bir paylaşım yapmıştı. “Evet, sigarayı bıraktım. Toplumun istediğini yaptım. Herkes damarına baktırdığına göre…” diye bir şey yazmıştı. Ben buna saatlerce güldüm. Düşünsenize, daha yeni ciddi bir sağlık sorunu yaşamış, büyük bir badire atlatmış ama o hâlde bile insanların damarına baktırmasıyla ilgili bir mizah yapabiliyorsun. O tespit bana inanılmaz gelmişti. İşte komedyen olmak böyle bir şey.
Bugünlerde toplumsal olarak üzerimizde ağır bir gerginlik var. İnsanların gülmeye ve biraz olsun hafiflemeye çok ihtiyacı var. Komedyenler olarak insanlara bu nefes alanını açmak sizin için ekstra bir sorumluluk mu, yoksa aksine “İyi ki bu işi yapıyorum” dediğiniz bir şey mi?
Aslında bunu bir sorumluluk olarak görmüyorum. Bu benim yapım; kendimi ifade etme biçimim. Yani bilinçli olarak bir sorumluluk üstlenip insanlara nefes aldırmaya çalışmıyorum. Sahne benim için bir sığınaksa, seyirciyi de o sığınağa davet ediyorum. Birlikte nefes alabilelim diye. Ama komedinin insanlara nefes aldırmak gibi bir sorumluluğu varsa, o zaman Türk televizyonlarının da biraz dramalara ara verip komediye daha fazla alan açması gerekiyor. Çünkü komedinin insanlara nefes aldırabilmesi için önce kendisi nefes alabilmeli. O yüzden bu sorumluluğun karşılıklı olduğunu düşünüyorum.
Ekranda ve sahnede enerjisi hiç düşmeyen bir Okan Çabalar var. Işıklar kapandığında, kendi kabuğunuza çekildiğinizde komedi hayatınızın neresinde kalıyor?
Günlük hayatımda aslında oldukça ciddi biriyim. Tek başıma yaşıyorum ve evde kendi kendime oturup gülen, sürekli espriler yapan biri değilim. Daha çok düşünüyorum, sorguluyorum, eleştiriyorum. Öfkelendiğim, hüzünlendiğim, kafama taktığım şeyler oluyor. Bunları yazıya dökerken de son derece ciddi bir yerden yaklaşıyorum. Ama sahneye çıkıp insanlara anlattığımda, bütün o düşüncelerin bir komediye dönüştüğünü görüyorum. Sahneden indiğimde ise günlük hayatında sürekli komiklik yapan biri değilim. Elbette eğlenceli bir ortamda herkes gibi ben de eğleniyorum, hatta genellikle masada hikâyeleri anlatan kişi ben oluyorum. Ama sahnedeki hâlimle günlük hayattaki hâlim arasında belirgin bir fark var.
Öyleyse kendinizi en çok ne zaman özgür hissediyorsunuz; sahnedeyken mi, kamera karşısındayken mi, yoksa tamamen kendiniz olduğunuz anlarda mı?
“Sahnede kendimi özgür hissediyorum” demeyi çok isterdim. Umarım sahnede çok daha özgür hissedebileceğimiz günler gelir.
Photo credit: Zeynep Özkanca