Sahnede klasik tiyatro kalıplarının ötesine geçen, canlı müziğin ve rock enerjisinin hakim olduğu bir atmosfer var. Bu yüksek tempo performansınızı ve aranızdaki sahne kimyasını nasıl etkiledi?
CEM ÖZÇELİK: Aslında alışık olduğum bir konsept. Senforock konserlerinde edindiğim tecrübe, bu müzikalde sahne performansımı sergilememde çok yardımcı oldu. Sahnede birden fazla ögeye dikkat etmemiz gerekiyor. In-ear sistemle altyapı-metronom kulağımıza gelirken aynı zamanda canlı orkestra ve ‘rock band’in müziğini dans ve repliklere senkronize şekilde seyirciye yansıtmak, heyecan verici ve bir o kadar da konsantrasyon isteyen bir şey. Sahnede üç kişiyiz ve neyi nerede yapmamız gerektiğini çok iyi bilen sanatçılarız. Berrak’ın tiyatroculuğu bizi sahnede motive ederken, Musa Göçmen’in yılların getirdiği şeflik ruhu bizi dinamik tutuyor.
BERRAK ATLI: Gotik atmosfer ve karanlık motifleri her zaman çekici bulmuşumdur. O yüzden Musa Göçmen'in sahnede yarattığı bu dünya, alıştığım klasik bir sahneleme yaklaşımından daha büyük bir keyifle var olmamı sağlıyor. Melodilerin hem hırçın hem de nahif oluşu, hikâyemizin özünü de en iyi şekilde icra edebilmemizi sağlıyor. Yüksek tempo aynı zamanda iç aksiyonumuzda da olduğu için, senfonik müzik ile kimyamızı kurmakta zorlanmadık. Musa Göçmen, Cem ve orkestra ile hemen bir bütün oluverdik.
Peki, hem besteci hem de şef kimliğinizle bu hikâyenin içinde olmak, eseri deneyimleme biçiminizi dönüştürdü mü?
MUSA GÖÇMEN: Bu kez orkestranın önünde durup bir hikâyeyi müzikle anlatmak yetmedi. Hikâyenin içine girmek istedim. Victor’u oynarken bir taraftan onun duygularını yaşıyorum, diğer taraftan besteci olarak o duyguların müziğini duyuyorum. Aynı zamanda şef olarak sahnedeki bütün dünyanın nabzını kontrol etmem gerekiyor.
Beni Victor’a çeken asıl şey onun deliliği değil, merakı oldu. Victor’un içinde çok tehlikeli bir cümle var: “Neden olmasın?” Ben de hayatım boyunca müzikte bunu sordum. Senfoni orkestrasıyla rock yapılır mı? Bir konser tiyatroya dönüşebilir mi? Bir orkestra şefi karakterin içine girip hikâyenin parçası olabilir mi? Victor da “Ölüm neden kaçınılmaz olsun?” diye soruyor. Aramızdaki benzerlik burada başlıyor. Farkımız ise umarım burada bitiyor. Çünkü Victor bana şunu hatırlatıyor: İnsanın sınırları aşacak cesareti kadar, aştığı sınırın arkasında ne bıraktığını düşünecek vicdanı da olmalı.
Hikâyeyi yaratılış anından değil de, “son gün” üzerinden ele alma fikri nasıl doğdu?
M.G.: Çünkü beni Yaratık’ın nasıl yaratıldığı kadar ertesi sabah ne olduğu da ilgilendiriyor. Bir insan hayat yaratmayı başardı, diyelim. Peki sonra? O hayatı sevecek misin? Sorumluluğunu alacak mısın? Sana benzemediğinde onu kabul edecek misin? Yoksa kendi yarattığın şeyden korkup kaçacak mısın? İşte ‘Frankenstein'ın Son Günü’ buradan doğdu.
Karakteriniz Victor'un karanlık ve tutkulu dünyasını notalara nasıl yansıttınız?
M.G.: Victor’un müziğinin “korku müziği” olmasını hiç istemedim. Ben onun zihnini bestelemeye çalıştım. Çünkü Victor’un kafasının içinde müthiş bir şey var: Takıntı, aşk, bilim, ego, korku ve büyük bir yaratma arzusu aynı anda yaşıyor. Senfonik orkestranın genişliği bana Victor’un ihtişamını verdi; rock ise onun isyanını. Benim için en önemli şey yüksek ses değil, sessizlik. Çünkü bütün o orkestranın, elektriğin ve sahne görkeminin ardından bir anda her şeyi susturduğunuzda Victor tek başına kalıyor. Bence müzikalin en güçlü müziği bazen tam da orada, hiçbir enstrümanın çalmadığı anda ortaya çıkıyor.
Bu oyunda sizi kişisel olarak en çok sarsan ya da etkileyen tema ne oldu?
B.A.: Yaratıcının kendi yarattığını tamamıyla sahiplenmesi fikri beni çok etkiliyor. Yaratılanın, yaratıcının sınırlarının dışına çıktığında yok edilmesi gerektiği düşüncesi, beni tüm varoluşumuzu ve insanlığı sorgulamaya itiyor. İnsanın, kendine hak bulduklarının aslında ne kadar vahşi sınırlarda olabileceğini düşündürtüyor.
C.Ö.: Bu hikâye aslında korkunç bir dram. İnsan denilen varlığın açgözlülüğü, yetinme duyusunun olmaması ve önlenemez kibrinin sonunda bir güç kölesine dönüşmesini anlatıyor. Tanrı’ya ahkâm kesmesi, elleriyle inşa ettiği ama dev bir trajediyle son bulan olayları peşi sıra yaşatıyor. Bu olaylara tüm insanlık şahit olurken biz de bu yüzleşmeyi seyircinin yüzüne haykırıyoruz. Yaratığın bu acımasız dünyada bir yer edinmeye çalışması, bir insan gibi umutlanması ve sonra hayal kırıklığı içinde sonsuz bir yalnızlıkla evine dönüşünü görüyoruz. Eserde beni en çok etkileyen an Yaratık’ın dünyaya gerçekleri haykırdığı bölüm.
Eliza, Victor’un hırsı ile Yaratık’ın öfkesi arasında nasıl bir denge kuruyor?
C.Ö.: Eliza aslında Yaratık’a, daha ilk yaratıldığı andan itibaren tüm benliğiyle saygı duyuyor ve onu seviyor. Bu sevgiyi bir noktada anne, bir noktada ise sevgili gibi düşünebiliriz. Dünyaya, parça parça birleştirilerek getirilmiş bir yaratık var ortada ve ilk gördüğü şey Eliza. İlk dokunduğu, kendisine ilk değer veren de Eliza. Zira Victor yarattığı bu varlığın kendi hegemonyasından çıkmaması için elinden geleni yaparken sırf Eliza ve Yaratık yakınlaşmasın diye bir ‘kadın’ yaratmak istiyor. Ancak Eliza ve Yaratık arasındaki o bağ çok farklı. Bizim hikâyemiz klasik Frankenstein hikâyesinden burada ayrılıyor. Bizim sahnelediğimiz hikâye daha duygu yüklü, daha insani ve sonu da bir o kadar dramatik.
B.A.: Bizim yorumumuzda Eliza güçlü bir karakter. Sevgiyi yaşamaktan korkmayan... Ne yaşarsa yaşasın hayata tutunmayı seçmiş, vicdanlı biri. İyilik kadar kötülüğün de var olduğunu bilen; kötülüğü yenmek ya da dönüştürmek için sevgiyi kullanan biri.
Seyircinin bu müzikalden hangi duygularla ayrılmasını umuyorsunuz?
M.G.: Ben, hikâyeyi bir yaratılış öyküsünden çıkarıp bir hesaplaşmaya dönüştürmek istedim. Çünkü bunun yalnızca Victor Frankenstein’ın meselesi olmadığını düşünüyorum. İnsanlık sürekli bir şeyler yaratıyor. Ama belki de yeterince sık sormadığımız bir soru var: “Yapabiliyor olmak, yapmayı gerektirir mi?” Victor’un son gününde aslında bütün mesele bu. Yaratıcı, yarattığı şeyin karşısına çıkıyor. Ve artık kaçacak yeri yok. Bence seyircinin de olmamalı.
Ben insanların bu oyundan çıkarken “Ne güzel dekor, ne güzel müzik” demelerinden elbette mutlu olurum. Ama asıl istediğim, eve giderken hâlâ tartışıyor olmaları. “Yaratık gerçekten canavar mıydı?” Ve biraz daha ileri gidersek: “Ben Victor’un yerinde olsaydım ne yapardım?” İşte o soru seyircinin peşinden eve kadar gelirse, yapmak istediğimiz müzikal gerçekten tamamlanmış olacak.