Acil serviste geçirilen bir gün bazen bir ömür gibi gelir mi? The Pitt, ilk sezonunda izleyiciye tam olarak bunu yaşattı. Pittsburgh’taki bir hastanenin acil servisinde geçen tek bir vardiyayı, 15 bölüm boyunca nefes aldırmadan izlettirdi. 9 Ocak’ta HBO Max’te başlayacak ikinci sezon öncesinde, Dr. Langdon’a hayat veren Patrick Ball ve Dana Evans rolündeki Katherine LaNasa ile bu zorlu dünyayı konuştuk.
The Pitt, modern sağlık sisteminin hem fiziksel hem de psikolojik yükünü merkezine alan, 2025’in en dikkat çekici dizilerinden biri oldu. Alışık olduğumuz medikal dramalardaki aşk hikâyeleri yerine; tükenmişlik, suçluluk, etik ikilemler ve sistem baskısı altında çalışan doktorları ve hemşireleri izledik. Kurgusu ve ritmiyle, izledikçe içine çeken bir anlatı kurdu. Bu yaklaşım önce Emmy Ödülleri’nde karşılık buldu; geçen hafta sonu ise Critics Choice Awards’ta En İyi Drama Dizisi seçilirken, Noah Wyle En İyi Erkek Oyuncu, Katherine LaNasa ise En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü aldı. Sırada bu hafta sonu Golden Globe var.
İlk sezon finali, karakterleri psikolojik eşiklere taşıdı. Dr. Robby derin bir çıkmazdayken, Dr. Frank Langdon’ın madde kullanımı ve bunun ifşa edilmesi karakteri hem etik hem de mesleki bir krize sürükledi. Hemşire Dana Evans içinse bir hastanın yumruğuyla başlayan süreç, PittFest sonrası yaşananlarla birleşerek istifa eşiğine kadar uzandı. Dana’nın bu noktaya gelişi, dizinin sağlık çalışanları için çizdiği tükenmişlik tablosunun doğal bir parçasıydı.
Dizi, ikinci sezonda da gerçek zamanlı anlatımını koruyor. On aylık bir zaman atlamasının ardından takvimler 4 Temmuz’u gösterirken, izleyici yılın en kaotik vardiyalarından birine davet ediliyor. Yine birbirinden ilginç hastalar, ilk boşalacak yatağı ve doktorların ilgisini bekliyor.
Bu sezona girerken biz de dizinin tam bu kırılma noktalarının merkezinde duran isimlerle bir araya geldik: Dr. Langdon’a hayat veren Patrick Ball ve Dana Evans rolündeki Katherine LaNasa ile ‘The Pitt’in dünyayı nasıl anlattığını ve kendi deneyimlerini konuştuk.
Diziyi büyük bir keyifle izledim ama itiraf etmeliyim ki bazı sahnelerde gözlerimi kapatmak zorunda kaldım. Gerilim o kadar gerçekti ki… Çekimler sırasında siz de hiç böyle hissettiniz mi?
KATHERINE LANASA: Evet. Her zaman. Açıkçası onların yapmak zorunda olduklarını benim yapmak zorunda olmamama çok seviniyorum. Ama ikinci sezonun ilk bölümünü John Wells yönetirken sette onu gölge gibi takip ediyordum. Göğüs kafesi tamamen açık bir sahne vardı ve şunu söyleyebilirim: Vücut dokularının, yağ tabakalarının katman katman ne kadar gerçekçi göründüğünü tarif etmek zor. John bana, “Buraya gel Katherine, buna iyi bak. Buna gerçekten çok para ödüyorlar” dedi. Eminim inanılmaz pahalıdır. Ama bir yandan da son derece kötü görünüyor. Ben buna dayanamıyorum. Mankenler bile beni rahatsız ediyor.
Peki ya sen, Patrick?
PATRICK BALL: Bayılıyorum, bence inanılmaz. Özellikle travma sahnelerinin içine girdiğinizde, göğüs boşluğunun içinde çalışırken bunun ne kadar hızlı bir şekilde insanlıktan çıkıp “normalleştiğini” fark ediyorsunuz. Artık bir insan olmaktan çıkıyor ve çözülmesi gereken bir probleme dönüşüyor. Bence bu, bu işi her gün yapan insanların zihniyetine girebilmek açısından çok faydalı. Evet, gerçekten olaya böyle bakıyorlar. Bu çok çılgınca bir iş.
Dana, uzun bir aradan sonra değişmiş ama hâlâ işine bağlı biri olarak geri dönüyor. Bu sezon karakterin duygusal dönüşümünün hangi yönlerini öne çıkarmak istediniz?
K.L.: Açıkçası ben tamamen yazılanı takip ediyorum. Scott Gemmill’a çok güveniyorum. Onun beni bırakmak istediği yere adeta serbest düşüşe bırakıyorum kendimi. Ama bu sezon kesinlikle daha sert bir Dana görüyoruz. Daha sivri, daha az sabırlı ve her şeye karşı biraz daha tetikte. Olan biten her şeye, özellikle de şiddete karşı daha uyanık. Bu yıl kimsenin laf sokmasına ya da karşı gelmesine pek tahammülü yok gibi. Bence yumruklanmış olmasının doğal bir sonucu olarak fitili daha kısa.
Patrick, Langdon da acil servise geri dönüyor. Kaybettiği güveni yeniden inşa etmeye çalışırken bir yandan da kendisiyle yüzleşiyor. Onun kırılgan hâliyle direncini nasıl dengelediniz?
P.B.: Bu soruyu sorduğun için teşekkür ederim. Gerçekten zor bir denge. Çünkü dizinin başında tanıdığımız Langdon, acil servisteki rolünden oldukça emin. Bir sorun varsa, onu çözecek kişinin kendisi olduğuna inanıyor. Bunun büyük kısmı, bence şüpheden kaçmaya çalışmakla ve şüphenin önünde kalma isteğiyle ilgili. Ama son on ay boyunca yerinde oturmak ve o şüpheyle yüzleşmek zorunda kaldı. Şimdi aynı işe -ama aynı özgüvenle değil- geri dönüyor. Ne amacından ne de kendisinden eskisi kadar emin. Bu da beraberinde bambaşka sorunlar getiriyor.
İzleyicilerin bu sezon karakterlerinizin yolculukları hakkında en çok neyi anlamasını isterdiniz?
P.B.: Bence ‘The Pitt’in genel tezi zaten bu: Acil servis çalışanlarına, sağlık emekçilerine yazılmış bir aşk mektubu. Onların üzerindeki baskıyı, işlerinin ne kadar karmaşık olduğunu ve aslında toplum olarak hepimiz için neleri ayakta tuttuklarını görmek çok önemli. Bu insanların geri kalanımız adına ne kadar büyük bir yük taşıdığını görünür kılmak istiyoruz.
Peki, ikinci sezon için dizinin ruhunu en iyi yansıtan, kamera arkasından bir an paylaşmanızı istesem?
P.B.: Emmy’lerden döndüğümüz bir an var. Herkes ödüllerini almıştı; süslenip püslenmiştik, kırmızı halıdaydık. Sonra Pittsburgh’a gidip bir hafta dış çekim yaptık. Emmy’lerden sonra ilk kez sete döndüğümüzde Katherine, Noah, Shawn, John, Scott ve tüm yürütücü yapımcılar kupalarını sete getirdi. Bu ödülleri tüm oyuncu ekibiyle, figüranlarla, birinci sezonu mümkün kılan herkesle paylaştılar. Bu inanılmazdı. Çünkü gerçekten bir aile kurduk. Küçük bir köy, kendimize ait bir dünya inşa ettik. Birlikte kutlamak çok özeldi ve çok cömertçe bir davranıştı. Her şey gerçekten bir ekip işi.
Bu oyuncu kadrosuyla çalışırken sizi en çok ne şaşırttı?
P.B.: Bazı gençlerin diğerlerinden daha deneyimli olması elbette normal ama bu benim dokuzuncu dizim. Buna rağmen ilk dizisi ya da ikinci televizyon işi olan insanların bu baskının altından bu kadar iyi kalkmasını görmek beni gerçekten şaşırttı. Ben gençken bunu başaramazdım. Bu baskıyı kaldıramazdım. Hem kendi işlerini bu kadar iyi yapmaları hem de bu kadar destekleyici bir ortam yaratmamız beni hayran bıraktı. Gerçekten gurur duyuyorum.